Öğle Vakti Barbarlık: Boğa Güreşleri, Şiddet ve İnsan Kimliği Krizi


Dr. Steve Best

“ Bütün hayvanları köleleştirdik; kürk ve tüyleri olan uzak kuzenlerimize o kadar kötü davrandık ki hiç şüphesiz eğer ki hayvanların dini olsaydı Şeytan’ı insan şeklinde hayal ederlerdi”.

William Ralph Inge

İspanya Avrupa’daki üçüncü büyük ülke ve hiç kuşkusuz koca kıtadaki en güzel ülkelerden biri. Antonio Gaudi’nin Barcelona’daki sürreal mimarisinden Granada’nın göz kamaştırıcı Moorish saraylarına, Sierra Nevada’nın kar kaplı dağlarından Pueblo Blancos’un tepelere kurulmuş kasabalarına, Costa del Sol’ün müthiş kumsallarından Balearic Adaları’nın ihtişamına, Madrid’in çılgın metropolisinden Ordesa Ulusal Parkı’nın sessizliğini dek İspanya insanın nefesini kesecek kadar etkileyici bir hazine sunuyor insana.

İspanyolların güzel bir dili var, zengin ve farklı bir kültüre, Fenikeli, Afrikalı, Kelt, Kartacalı, Yunan Vizigot, Arap ve diğer halklar tarafından oluşturulan muazzam bir tarihe sahipler. Ne yazık ki diğer bütün ulus ve kültürler gibi, İspanya’nın da kültürel kimliklerinin merkezinde hayvanlara aşırı zulüm uygulanan “gelenek”leri var. Kazların kafasını koparan İtalyanlar, ayılara köpeklerle saldıran Pakistanlılar, tilki avlayan İngilizler, bebek fokları öldüren Kanadalılar ve horoz dövüştüren Amerikalılar gibi bir çok İspanyol hayvanlara karşı dehşet vereci şekilde zalim . En kötü ihtimalle İspanyollar-ve onların kanlı ritüellerini izlemek için ortalığa doluşan moron turistler- kana susamış barbarlar, hayvanların işkenceye uğratılıp öldürülmesi karşısında mistik bir coşku yaşayan Diyonisus müritleri gibiler.

Boğa güreşleri İspanya’da basketbolun ABD’de olduğu kadar yaygın ve boğa güreşçileri spor starlarının ABD’de sahip olduğu türden bir şöhrete sahipler. Ama İspanya ABD’de düşünemeyeceğimiz türden zulümleri onore ediyor.

Ancak İspanya görünüşe göre bir değişim arefesinde, çünkü kanlı sporları hem ulusal hem de uluslararası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanya, insanların şiddet dolu geleneklerini yenip yenemeyeceği ve diğer türlere yönelik şiddet barındırmayan yeni kimlikler  oluşturup oluşturamayacağı konusunda ciddi bir testten geçiyor.

Bunu yazarken dünyanın farklı yerlerinden binlerce insan encierros- yani boğaların önünde koşmak – için Pamplona sokaklarını dolduruyor. Kendi ölçülerine göre, bu ahlaki uyumsuzlar 8 günlük San Fermin Festivali boyunca boğaların işkenceye uğramasına ve öldürülmesine yardım ederken hayatlarının en güzel vakitlerini geçiriyorlar.

Bu karanlık bulut hayvanlara zulmetmenin bir neşe ve mutluluk kaynağı olduğu Kuzey İspanya üzerinde büyürken, böylesine rahatsız ve delirmiş bir türün geleceğinin ne olacağı olasılığını düşünüp insanın bu gelişim bozukluğuna tanık olmanın korkusuyla  ürperiyorum. İnsanlığın geleceğinin korkunç gelenekleri, hayvanlardan ve doğadan nefret etmeyi ve hayata hürmet çizgisinde bir etik anlayışını kabul etmesini gerektirdiğini düşünüyorum. Elbette insanlar birbirlerine karşı da zalimler, kişiler arası  ilişkilerde de barış sağlanmasına gerek var, ama insanın doğaya açtığı savaşın bedeli daha büyük ve şu anda evrimsel kördüğümün köklerinde de bu sebep yatıyor. Bir çok açıdan “hayvan meselesi” insan meselesinin tam ortasında bulunuyor.

İnsanlığın geleceği ve biyoçeşitlilik tehlike altında. Zevk tanrısı Eros’la ölüm ve şiddet tanrısı Tanatos’u birbirine bağlayan derin köklü gelenekleriyle İspanya insanın geçirdiği değişimin parlama noktasında bulunuyor.

Kan Şenlikleri: Zulüm Seyirlikleri

“Bütün hayvanlar içerisinde zalim olan sadece insan. Sırf yapmaktan zevk alıyor diye diğerlerine acı veren sadece O.”

Mark Twain

“Hayvanlara merhamet etmek insanın karakterinin iyiliğiyle doğrudan alakalıdır; ve hayvanlara karşı zalimce davranan birisinin iyi birisi olmayacağını net bir şekilde söyleyebiliriz.”

Arthur Schopenhauer

Hayvanların istismarı konusu İspanya’da doğrudan boğa güreşiyle alakalı; ama boğa güreşi ulusal ”fiesta”larda sergilenen zulümlerde sadece birisi. Yıl boyunca on ile yirmi bin arasında fiesta yapılıyor, her kasabanın ya da köyün kendi ermişi var, her birisi için uzun anma törenleri yapılıyor. Fiestalar doğası gereği dini ya da laik bir özde olabilir, ama muhakkak hayvanlara işkence edilmesini içeriyorlar. Fiestalar en çok da dini tatillerde ve özellikle de Paskalya zamanında popülerleşiyor, Katolik Kilisesi’nden de bu sapkınlığa dair tek söz edilmiyor. İspanyollar ayrıca 4 Ekim Assisili Francis adlı ermiş  için yapılan ritüellerde de hayvan zulmü uyguluyorlar. 17 Ocak’ta hayvanların baş ermişi San Antonio Abad’ı anmak için tavuk kafası kopartma yarışmaları düzenliyorlar.

ABD’deki hayvan hakları eylemcileri sirklerde ve rodeolardaki zulümlerden dolayı dehşete düşüyor ama İspanya’daki fiestalarda görülen kötülük kataloğu karşısında bu hakikaten sönük kalıyor. İspanyollar boğaların boynuzlarını ateşe veriyor ve ateş bombaları patlarken bu işkenceyi izleyerek kahkahalar atıyor. Midillilerle güreşip onları yere yıkıyor, kuyruklarını ve yelelerini kesiyorlar. Sincap ve güvercinleri çanaklar içine asıp  hayvanlar düşene kadar o çanakları taşlıyorlar.Kuşları başları dışarıda kalacak şekilde gömüp kafalarını kılıçla kesiyorlar. Kanatları kesilmiş ördekleri denize atıyor, yüzenler de halat çekme oyunlarında bu ördekleri parçalıyorlar. Yakalamak için domuzları  yağlıyorlar, bu oyun hayvanları ciddi şekilde yaralıyor. Kazları ayaklarından asıyor ve kafalarını koparıyorlar.

Bazı fiestalar diğerlerine göre daha kötü bir şöhrete sahip, mesala Manganese de la Polyorosa’daki keçi festivali gibi. Bu festivalde köylüler bir keçiyi kilisenin kulesinden aşağı atıyorlar. Eğer keçi hayatta kalırsa o zaman kasabanın kuyusunda boğuluyor. Her yıl Villanueve de la Vera köyünde sarhoşlar bir eşeği köyün meydanına getiriyor ve onu kan içinde kalana dek dövüyorlar. Pamplona’daki boğa koşusu her sene Temmuz ayında düzenleniyor. O hafta boyunca her gün korku içerisindeki altı boğa parke taşlı sokaklara bırakılıyor, etraflarında binlerce insan boynuzlarından kaçmaya çalışırken hayvanların bu halinde zevk alıyor. Bu parti sonunda boğalar öldürülüyor. Coria’daki San Juan Fiestası her yıl düzenleniyor; bu fiestada turistler ve yerel halk ellerinde üfleçlerle boğalara hayvanlar kan içinde kalana dek ok atıyor; ardından boğaları hadım edip öldürüyorlar.

Bunlar Jim Mason’ın “öteki düşmanlığı” adını verdiği durumun(yani insanın hayvanlardan nefret edip onları küçümsemesinin) dramatik örnekleri. En azından on bin sene önce tarım toplumlarıyla kaynaşmasından beri insanlar kültürel ve kişisel kimliklerini bir noktaya kadar bir tür kimliği olarak oluşturdular, diğer türlerle ve hayvanlarla aralarında keskin bir çizgi çekerek yaptılar bunu.  Aklı, konuşma yeteneği, teknoloji veya Hristiyan geleneğinde Tanrı’ya benzerliği gibi meziyetlerle kendilerine özel nitelikler yüklediler. Sonuç da Mason’ın sözünü ettiği hakimiyetçi dünya görüşün yaygınlaşması oluyor; bu görüşe göre İnsanların hem Dünya hem de onun üzerinde yaşayan canlılar üzerinde büyük bir otoritesi bulunmaktadır.

Hayvanlara daha az hürmet göstermenin izlerini Yunanlıların boğaları ilahlaştırmasından Romalıların kolezyumda bir gün içersinde bazen binlerce hayvanın sırf “eğlence “ için katledilmesinde görebiliyoruz.İnsanla hayvan arasında bir kez o katı ayrım yapıldıktan sonra tahakküm ritüelleri ile bu eylem pratiğe geçirilmiş olur. Hayvanlar insanların kendilerine agresyonlarını yansıttıkları nesnelere dönüşürler. Boğa güreşlerinden rodeolara, timsah güreşlerine dek sonsuz sayıda “yarış”la ” uygar” insan “yaban hayat” üzerindeki üstünlüğünü kutlar, onaylar ve destekler.

İnsan türündeki trajik kusur da onun kendini diğer türlerden radikal anlamda farklı olarak tanımlama ihtiyacı duyması değildir sadece, ayrıca içsel olarak daha muhteşem ve daha ileri kabul etmesidir de aynı zamanda. Bu şizofreni genel bir insan olgusu ama İspanyollar zulümü bir ” sanat biçimi”ne dönüştürdü, bu da onların boğa güreşini nasıl gördüğünü gösteriyor.

Boğa güreşi:3 Perdede Trajedi ve Fars

“İşkence ne sanattır ne de kültür” ispanya’da boğa güreşlerine karşı yapılmış bir poster

“İnsanı insan yapan onun bütün yaratılmışlara gösterdiği merhamettir”.  Albert Schweitzer

Flamenko müziği, güzel şiir ve edebiyatın yanında ,İspanya, boğa güreşini de –corrida- en eski ve en onurlu geleneklerinden birisi olarak kabul ediyor. Şu anda yaşanan korkunç zalimlikleri haklı çıkarmak  uğruna, boğa güreşini savunanlar genelde boğa güreşinin temellerini eski Akdeniz kültürlerinde tarih öncesi dönemde boğaların kurban edilmesine ya da Yunanlıların Minotaur’u kurban etmelerine bağlıyor. Yaban boğaları bütün Akdeniz ormanlarında yaşadı. 35 bin yıl önce İspanya ve Fransa’daki bir mağarada eski insanlar boğaları hem hürmet hem de huşu duygularıyla resmettiler. Omuzları 6 fit boyunda ve bir ton ağırlığındaki boğa hem devasa hem de güçlü bir hayvandı, hem insan zihnini uyarması için hem de tapınmak için iyi bir totemdi- ama ayrıca insanın hakimiyetine kafa tutan bir figürdü. Boğa tanrı Apis eski Mısır’daki en önemli tanrıydı. Boğalar nihayetinde ehlileştirildiler.  Girit’te saray meydanlarına getirildiler, orada cesur atletler boynuzlarına kement atıyorlardı. Bu da modern boğa güreşinin ilk tarihi örnekleri sayılabilir belki. Romalılar zamanında ise boğalar ve diğer hayvanlar bütün itibarlarını kaybetmişti, kana susamış bir zevk ile avlanıp öldürülüyorlardı.

Orta çağ’da boğa güreşi at sırtında boğalara saldıran aristokratların alanına dahildi, burada şövalyeler

eğitiliyor ya da krallıkla alakalı olaylar kutlanıyordu. 18.yüzyılda Kral V.Felipe halkın ahlaki değerlerine zarar vereceğinden korktuğu için soyluların boğa güreşlerine katılmasını yasakladı. 1724’te boğa güreşi artık halk olaya sahip çıkınca dramatik olarak değişti, artık boğalarla ayakta dövüşüyorlardı,  çabuk hareketlerle kenara kaçıyorlardı, üzerlerinden sırıkla atlıyorlardı, hayvanları oyuna getiriyorlardı, küçük mızraklar kullanıyorlardı. Böylece corrida günümüzde yapılan haliyle orada başlamış oldu ve zaman içerisinde kostümler, manevralar ve kullanılan silahlar daha rafine hale getirildi.

Boğa güreşi Portekiz, Meksika, Kolombiya, Venezuela, Ekvador ve Peru gibi diğer Latin ülkelerinde de yaygın; ama ayrıca Güney Fransa’da da yapılıyor. İspanya’da 400’den fazla arena var, buralarda 1500 ile 20 bin arasında bir seyirci oturabiliyor. Her hafta binlerce İspanyol ve turist en yakın plaza de Toro’ya koşuyor. Tahminlere göre her yıl İspanyol boğa  güreşleri ve fiestalarda 40 binden fazla boğa öldürülüyor.

Kazanç getiren bir iş olarak üreticiler bütün İspanya’daki çiftliklerde boğa yetiştiriyorlar. Sadece 3-4 yaş boğalar kullanılıyor; çünkü daha yaşlı boğalar çok güçlü oluyor. Ama genç boğalar da bir çok kötülük dolu yol kullanılarak zayıf hale getirilmek zorunda. Ata binmiş adamlar bu boğaları elerlinde mızraklarla kovalayıp mızrakları boğalara saplıyorlar. Boğa güreşinden haftalar önce boğalar boyunlarına ağırlıklar takmak zorunda. Çoğu kez üreticiler daha tehlikeli olmaları için boğaların boynuzlarını rendelerler- bu acı dolu mutilasyon anestezi kullanmadan tamamlanır. Bu rendeleme boğada travmaya yol açmaz sadece, ayrıca etrafta dolaşma yeteneğini ve koordinasyonunu da hasara uğratır. Bu ve diğer istendik yaralamalar yasa dışıdır ; yasa göz göre göre çiğnenir.

Nakliye sırasında yiyecek, su ve hareket edecek yer olmadan tıkış tıkış kamyonlara bindirilen bir çok boğa gidecekleri yere varmadan ölür. Boğalar bovin tüberküloz gibi hastalıklara yakalanır, organları yaralanır ve yolda sakin durmaları ve güreşe hazırlanmaları için kendilerine enjekte edilen ilaç kokteyllerinden dolayı hastalanabilir. Büyük olay günü karanlık bir bölmeye kapatılırlar, diğer boğalardan ilk kez ayrılırlar. Arenaya girmeden önce dürtülür, zıpkınlanır ve taciz edilirler. Arenaya giden geçit açılınca gözlerini kör eden günışığıyla karşılaşırlar, etrafta tuhaf şeyler vardır, kalabalıktan feleğini şaşırtan sesler gelmektedir, silahlı ve pelerinli agresif insanlar onları  zorlar.

Belki çok az insan boğa güreşinin nasıl ilerlediğini, bu “dövüşün” nasıl şiddet dolu ve adaletsiz bir şey olduğunu, matadorun burada rolünün aslında ne kadar az olduğunu biliyordur.  Bir boğa güreşi üç aşamada (tercios) gerçekleşir ; amaç, boğayı zayıflatmak, ona  işkence etmek, ızdırap vermek ve onu sonunda  öldürmektir. Tercio de varas bölümünde matadorun asistanları boğayı onu yormak ve saldırganlaştırmak için kovalarlar. Boğa yeterince yorulduğu zaman iki pikador ata binmiş halde içeri girer (atlar da bir çok şekilde taciz edililirler) boğanın üst gövdesine mızrak saplarlar. Tercio de banderillas  aşamasında üç banderilleros boğayı tek tek kovalayıp boynuna banderillaları (rengarenk ahşap mızraklar) saplamaya  çalışır. Sonunda, 6 banderilla boğanın boynuna saplandığında boğanın ağzından ve  burnundan, sırtından kan gelmektedir, işte o zaman tercio de muleta başlar ve cesur matador “ölüm balesi” için içeri girer. Kılıcı ve kırmızı peleriniyle boğaya estocada yapmadan yani boğanın kalbine ya da boynuna  ölümcü darbeyi vurmadan önce stilize hareketler yapar. Matadorun boğayı  öldürmesi için 10 dakikası vardır; ama  çoğu kez temiz bir öldürme gerçekleşmez, matador boğayı defalarca bıçaklamak zorunda kalır. Takım üyesi ardından boğanın omuriliğini hayvan yerde paralize bir şekilde yatar ve ölmek üzereyken koparır.

Son tercio boyunca, alkış, haykırışlar ve kalabalığın deliliği giderek daha da büyür. Boğa artık yere düştüğünde ve bilinci kalmadığında hakim bir kulağın kesilmesi gerekip gerekmediğine karar verir (iyi dövüş anlamına gelir), eğer dövüş mükemmelse 2 kulak kesilir, ama dövüş bravo! denecek düzeydeyse o zaman hem  iki kulak hem de kuyruk kesilir. Boğadan geriye kalanlar, erbezleri de dahil insanlar tüketsin diye “siyah et” adıyla satılır. Bu et satışı 2001 yılında deli dana hastalığı sebebiyle İspanya hükümeti tarafından yasaklanmıştır.

Bu mide bulandıran “dövüş” 20 dakika sürer ve farklı matadorlarla 6 kere tekrar edilir. Son boğa da öldürüldüğünde matadorlar ve asistanları arenaya gelirler. Eğer kalabalık matadoru beğenmişse o zaman omuzlar üstünde dışarı taşınır.

Kötülüğü Rasyonalize Etmek

“Geleneklere saygı meselesi bu” Jesus Moyan, pikador

“İnsanın üstülüğüne dair öne sürülen bütün argümanlar bu acı gerçeği ortadan kaldıramaz: sıra acı çekmeye gelince, bütün hayvanlar bizimle eşittir.” Peter Singer

Boğa güreşini bir “spor” gibi gören “cahil yabancılar”dan farklı olarak İspanyol  uzmanlar ve boğa güreşi meraklıları boğa güreşine bir sanat, zengin bir alegori ve yüksek metafizik bir drama olarak bakıyorlar. İspanyol şair Garcia Lorca boğa güreşine İspanya’nın”otantik dini drama”sı olarak bakmıştır, burada ceraret ve  ölümle yüzleşme vardır. Matador Curro Segura için boğa güreşi “hayat ve ölüm arasındaki mücadeleyi”alegorize eder, ”iiddetle alakalı değildir”. İspanyol mitine göre boğa kaderini yaşamaktadır, insanla karşılaşması kaderinde yazılı olan o vahşi öfkeden başka bir şey değildir. Ünlü (ve nadir bulunan) bir kadın boğa güreşçisi olan Christina Sanchez şu türcü tavırla boğalardan şöyle söz eder:”Cesurlar, ringde ölmek için doğmuşlar, insan yardımıyla bir sanat eylemi meydana getiriyorlar.” Uzun zamandır boğa güreşçisi olan Diego O’Bolger olaydan insan kimliğinin vahşi hayatı” hakimiyet altına alma” şeklinde söz ediyor: “doğanın kaba gücünü alıp boğanın gücüyle, karıştırıyorsunuz, pelerininizle, ve vücudunuzla onu sanatsal bir değere sahip başka bir şeye dönüştürüyorsunuz”. İnsanın kendini hayvanlardan üstün hissetmeye duyduğu ihtiyaç pikador Carmelo Perez Arevalo’nun sözlerinde bellidir. Arevalo, boğayı  öldürme eylemine “sonsuz bir mutluluk hissi duydum. Kendimi çok büyük hissettim” diyerek bakıyor.

Bazı romanlarında Ernest Hemingway de küresel okuyucu için boğa güreşlerini popülerleştirmiş ve İspanyolların bu kötülük dolu kan sporunu hiç eleştirmeden kucaklamıştır. Hemingway  için boğa güreşi ; sanat, atletizm ve cesaret anlamına geliyordu. Hemingway  şöyle söz ediyordu boğa güreşlerinden, “bir insan, bir hayvan ve sopa üzerine asılı bir parça kırmızı tülle yaratılan duygusal ve ruhsal yoğunluk ve saf klasik güzellik”. Bu sopa hayvanın vücuduna girdiğinde ve kırmızı kan kuma veya çimlere aktığında estetik süreç derinleşir; kan güzeldir ve güzel, kandır. Bu sözler bir faşistin onur duymasına yeter ama, hayvanlara yönelik bu küçümseme bütün politik ideolojileri ve parti ayrımlarını aşarak insan türü içerisindeki genel bir bozukluk olarak belli ediyor kendini.

İspanya’nın her yerinde boğayı güzel ve soylu bir hayvan olarak resmeden tshirtlerin ve diğer ürünlerin satılması da bir çelişki; çünkü boğaların en önemli nitelikleri insanların fethetmesi ve sindirmesi gereken nitelikler. Eğer boğa o kadar kuvvetli ve güçlüyse o zaman insanın bu devasa gücün hakkında gelebilmesi için daha ne kadar üstün bir güç  olması gerekiyor? Tüketici imajları boğanın o kırmızı pelerinin yanından son derece zarif bir şekilde geçtiğini gösteriyor ama kanı ve dehşeti hiç göstermiyor. Sterilize biçimler sanki büyük bir drama varmış havası yaratıyor; ama bunların hepsi iğrenç yalanlar ve propagandadan ibaret.

İspanyollar ve diğer la corrida tender fanatikleri için felsefi bir pislik olsa da, boğa güreşi barbarlık, küstahlık, küçümsenmesi gereken, insanı hasta eden bir insanlık görüntüsünden başka bir şey değil. Hayvanları insan kullanımı için kaynak durumuna indirgeyen türcülük yürümeye devam ediyor, insanın insana uyguladığı bütün ayrımcılıkların arkasındaki mantığı beslemeye devam ediyor. Boğalar boğa olmak için varlar, insan şiddetinin hedefi olmak için değil. İnsanlık barbarlıkla sanatı, barbarlıkla kültürü birbirinden ayıramadığı sürece başı büyük dertte. Boğa güreşleri; patolojik anlamda rahatsız, ciddi aşağılık kompleksi yaşayan insanların kendi güçlerini ve yüceliklerini masum bir hayvan üzerinde ispatladığı patetik bir tahakküm tutkusudur. Boğa güreşleri ve fiestalar en karanlık insan kötülüğünün reklamını yapar; gerici kültürel etkilerle agresif biyolojik itkiler arasındaki kompleks etkileşimi açığa çıkarır.

Eğer boğa güreşi bir “sanat biçimi”yse o zaman dini ritüeller için hayvan öldürmek de öyledir. Eğer boğa güreşi “otantik dini bir drama” ise o zaman savaş ve soykırım da öyle. Eğer matador yaptığı işle yüceliyorsa o zaman bütün soykırımcılar için dua edelim. Boğa güreşi kelimesinin bile anlamı kaybolmuş durumda; çünkü burada ne spor ne de dövüş söz konusu. Sayısı azalmış, kaçacak yeri kalmamış, vücudu parçalanmış, zayıf düşmüş, yenilmiş boğanın kaderi zaten başından belli. Matador’un “zaferi” ucuz, boş ve anlamsız. Son 45 yıl içerisinde 4 İspanyol boğa güreşçisi boğalar tarafından öldürülmüş, ama karşılığında 134 bin boğa öldürüldü. Boğa kazansa da ölür. Hemingway’in “ bu öğle vaktinde bir ölüm yaşanacak, acaba insan mı yoksa hayvan mı ölecek?”  şeklinde cin kokan sözde metafizik fikirleri ancak buraya kadar!

Bu paragöz seyirliğin gerçekliği ile Smackdown arasında bir fark yok; burada da cesur matadorlar çok fazla para kazanmak istiyor, şöhret istiyor ve bunu Hemingway tarzı yaralarla incinmeden ya da “adil bir dövüşten” gelebilecek ölümle karşılaşmadan elde etmek istiyor. 1920 ve 30lardaki  boğa güreşiyle karşılaştırıldığında günümüz corridaları aslında bir çeşit karikatür, azıcık bir turist performansı. Ucun bir simulakra olarak corridanın cesur, tehlikeli ve meydan okuyucu olması gerekiyor. Hakikatte ise barbarlık, bıçakların keskinliği, boğaların can acısı, ölümü ve insan ruhunun alçaltılması yaşanıyor.

Sözde “kansız boğa güreşleri” ABD’de de yapılıyor ; ama boğalar gene işkence görüyor, gene taciz ediliyor, ama bu sefer arena dışında anında  öldürülüyorlar. Fransız ve Meksikalılar corridaya yeni bir uygarlık seviyesi getirdiler, artık “bebek boğa güreşi” diye bir şey var. Bazıları birkaç haftalık olan bebek boğalar küçük bir arenaya getirilir, burada izleyiciler tarafından bıçaklanarak öldürülürler. Bu izleyicilerin çoğu Akdenizli ve Latin köklerini öğrenen ve ilk derslerini şiddet ve kibir üzerine alan bıçak taşıyan çocuklardır.

Çocukların boğa güreşine alıştırılması ise özellikle gerici bir durum; çünkü yapılan çalışmalar boğa güreşlerine katılan çocukların ciddi psikolojik bozukluklar yaşadığını ve daha agresif davranışlara meyilli olduğunu gösteriyor. 1992’de İspanya buna rağmen 14 yaş altı çocukların boğa güreşlerine katılmasını yasaklayan maddeyi yürürlükten kaldırdı. Bebek boğaların katledilmesine doprudan katılmayı bir kenara bırakalım, hayvanların zulme uğramasını izlemenin etkisi bile insanlığın geleceği açısından kötü bir kehanet gibi.

Boğa güreşi acı çeken insan ruhunu hasta eden  hastalığı, yabancılaşmayı, agresyonu ve şiddeti simgeliyor. Hem doğal ve  hem de  kültürel evrimle şekillenme koşulları içerisinde  insanlık birbiriyle çelişen arzular ve itkilerle sarsılıyor. Tarihsel olarak insanların daha aydınlanmış ve iyi yönlerinin sosyal ve doğal dünyalarla var olan bağımızla alakalı olduğunu biliyoruz; bu da olası bir değişim adına hepimize  ümit veriyor. Ama boğa güreşi ve kanlı fiestalar gibi gelenekler tamamen ortadan kaldırılana ve tarihin çöplüğüne atılana dek insanlık barbarlık, öz yıkım ve çürüme yolunda aşağılara inmeye devam edecek.

Ahlaki Gelişim Mücadelesi

“Boğa güreşi insanın insanlaşması önünde bir engel”. Meksikalı yazar Eduardo del Rio

“Kardeşliği sadece insan denen canlılarla gerçekleştirmek istemiyorum, bütün hayatla hatta yeryüzü üzerinde sürünen canlılarla gerçekleştirmek istiyorum.” Mahatma Gandi

Boğa güreşleri bütün İspanya’da geçerli bir olgu. Toledo, Seville, Ronda, Madrid ve diğer İspanyol şehirleri boğa güreşleriyle gurur duyup matadorları ermiş düzeyine yükseltiyor. Barlar, cafeler, dükkanlar ve sokak duvarları la corridayı göklere  çıkaran posterlerle dolu.

Ama  boğa güreşleri ve fiestalar hem İspanya’da hem de uluslar arası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanyol televizyonlar boğa güreşlerini önceki dönemlere göre 3 kat azalttı, bu da  ilginin azaldığının bir kanıtı. İspanyol izleyicilerle yapılan araştırmacılar izleyicilerin sadece %14’ünün boğa güreşlerine ciddi bir ilgi duyduğunu gösteriyor, öte yandan %68’inin bu konuya aldırdığı bile yok. Meksika’da boğa güreşine duyulan ilgi azalıyor. Geçen 30 sene içerisinde Juarez’de yapılan boğa güreşi sayısı 50’den 5’e düştü. Bütün Meksika’da boğa güreşi ringlerinin sayısı azalıyor.

Son yapılan kamuoyu yoklamaları İspanyolların, Avrupalıların ve Meksikalıların %80’inin boğa güreşlerine karşı olduğunu gösteriyor. Meksika’da 12 eyalette Hayvanları Korumak İçin Dünya Toplumu adındaki örgütün 50 binden fazla kişiyle yaptığı araştırmalarda insanların %87’sinin boğa güreşine karşı olduğunu görüyoruz. İnsan ve hayvan hakları arasındaki bağı kanıtlar şekilde Meksika’da ve İspanya’daki Yeşil Partiler boğa güreşine karşı hayvan hakları gruplarına katılıyorlar.

Meksika ve İspanya gibi ülkelerde boğa güreşinin popülerliğini yitirmesinin birkaç sebebi var. Bu sebepler arasında bu ülkelerin Avrupa Birliği ve küresel kapitalizmin etkisiyle ekonomik ve kültürel modernizasyona uğraması; medya, televizyon, alışveriş merkezleri, sinemalar ve  bilgisayar oyunları gibi alternatif “eğlence” kaynaklarının olması; futbolun popülerleşmesi (fanatikleri arasında öylesine yaygın ki insan agresyonunun dışa vurulması için yeterli)gibi sebepler var. İspanya son 40 sene  içerisinde hızlı bir modernizasyondan geçti. 1950’lere kadar İspanya tarım ülkesiydi, faşist diktatör Franco da ülkeyi 1939’dan 1975’t ölene dek iğrenç ideolojileriyle yönetmişti. Ardından sosyalistler İspanya’nın uluslar arası konumunu yükseltti ve ispanya 1986’de Avrupa topluluğuna katıldı.

Modernize edici etkiler sadece teknolojik ve ekonomik alanlardan kaynaklanmaz, etik alanındaki değişimlerden de kaynaklanır. Dünyadaki insanlar artık, giderek daha fazla, hayvan istismarını kabul edilemez görüyorlar. Bunun sonunda Dünya Hayvanları Koruma Toplumu (WSPA) ya da Uluslar arası Boğa Karşıtları ve Hayvan Özgürlüğü Kuruluşu gibi bir çok uluslararası grup boğa güreşine karşı agresif kampanyalar yürütüyor.  Boğa güreşi ve diğer hayvan istismarlarına meydan okuyan hayvan hakları grupları İspanya, Portekiz ve Meksika gibi Latin ülkeleri ve Fransa’da  yaygınlaşıyor. Avrupa’da Hayvan Zulmüne Karşı Mücadele (FAACE) grubu bazı kanlı fiestaları durdurdu ve bir çok Avrupa ülkesi ve bölgesinde refahçı düzenlemelerin kurumsallaşmasını sağladı. WSPA ve diğer gruplar boğa güreşi yapılan  ülkelerde insancıl eğitimi yaymaya çalışıyorlar. ABD’de PETA ve SHARK gibi gruplar boğa güreşlerine karşı etkili protestolar ve eğitim kampanyalar düzenlediler.

Uluslararası eleştiriler yüzünden boğa güreşleri ve fiestalar Paris, Moskova, Küba ve diğer yerlerde de durduruldu. 1992’de 400 İspanyol protestocu Madrid sokaklarında boğa güreşlerine karşı yürüdü. Bu sayı Barcelona’da 2000 yılında 500 olmuştu. 1990’dan beri  Barcelona grubu Animal Help,  Katalonya boğa arenasından üçünü kapattı. Tossa de Mar, Vilamacolum ve La Voajol gibi tatil köyleri boğa güreşlerini yasakladı, Jalapa adındaki Meksika şehri de bu yasağı uyguladı. İspanya’daki en ilerici bölge olan Katalonya 1988’de kan fiestalarını yasaklayan bir yasa maddesini kabul etti ama Barcelona’da boğa güreşleri halen daha yapılıyor. Boğa güreşleri ve kan fiestaları Kanarya Adaları’nda da yasaklandı ama horoz dövüşü hem yasal hem de popüler. Orta ve Latin Amerika’da boğa güreşine karşı yasalar çıkarıldı.

Eğer Avrupa ve Meksikalıların çoğunluğu boğa güreşlerine ve zalim fiestalara karşı ise, neden hala bunlar yaşanmaya devam ediyor? Çok iyi organize olmuş üreticiler ve lobiciler ekonomik ve politik güçlerini kullanmaya devam ediyorlar. İspanya’da ulusal ve yerel hükümetler boğa güreşine sıcak bakıyor, getirisine bakıyorlar. Boğa üreticileri inek, boğa, dana ve diğer hayvanları endüstrilerinin yan ürünleri olarak satmak amacıyla kan fiestalarını savunuyorlar. Resmi kilise politikası taraf tutmamaktan yana ama kilise bazı matadorları kutsadı, bazı piskoposlar boğa güreşlerine katıldı, ayrıca endüstriden de fon almaya devam ediyorlar, hatta bazı piskoposların kendisi de boğa güreşçisiydi zamanında. Papa protestolara kulağını tıkadı, yaşanan zulümlerle alakalı kanıtları da görmezden geldi.

Buna ek  olarak, boğa güreşi, Corona birası (anheuser-Busch) gibi şirketler tarafından da savunuluyor. Turizm endüstrileri boğa güreşi yapılması için bir diğer ekonomik kaynak oluşturuyor. ABD turist rehber kitapları turistlere nerede ve ne zaman boğa güreşi izleyebileceklerini açıklıyor. Turizm şirketleri içinde boğa güreşleri bulunan paketler servis ediyor . Bu uydurma romantizm ardındaki kanlı gerçeği gördükten sonra, çoğu turist altı boğadan ikisi öldürülünce oradan ayrılıyor ve bir daha oraya asla dönmüyorlar.

Boğa güreşini savunan şirketlerin boykotlardan ve protestolardan ödü kopuyor. SHARK ve diğer gruplardan gelen yoğun baskılar sonucunda Pepsi Meksika arenalarındaki reklam panolarını çekti. Phoenix’tek Dillard’s departmanı da tüketici şikayetlerinden sonra boğa güreşi bileti satmayı bıraktı. Bu yüzden boğa güreşlerinin yapıldığı İspanya ve diğer ülkelerde eğitimi savunmak hayati öneme sahip olmakla kalmıyor, ayrıca Tucson ve El Paso gibi ABD şehirlerinde de eğitimi yaygınlaştırmak gerekiyor, bu şehirlerden Meksika’ya geçerek boğa güreşi izlemek mümkün. SHARK’tan Steve Hindi’ye göre Meksika ringleri Amerikalı turistler olmasa bir gecede batardı.

Geleneği ve İnsan Kimliğini Keşfetmek

“Bir sömürü biçiminin kadimliği onun devam etmesi için bahane değildir.” Dr. Samuel Johnson

“Düşünen insan ne kadar geleneğe dayansa ya da etrafı nurla çevrili olsa da bütün zalim geleneklere karşı çıkmak zorundadır. Bütün hayvanları da içine alan sınırsız bir etiğe ihtiyacımız var.” Albert Schweitzer

Avrupa’da yaşanan değişimlere bakınca bir gün boğa güreşinin, uzun zamandır devam eden bir “geleneğin”  tamamen ortadan kaldırılabileceğine dair ümitvar olabiliriz. Parlamento 1835’te yasaklayana dek İngiltere’de 1000 sene kadar boğa-köpek dövüşü ve boğa koşusu gibi eylemlerde devam etti. İngiltere, İtalya, Belçika ve Almanya gibi ülkelerde tavuk öldürme festivalleri yaygın ama hepsi de yasaklandı. İspanya’nın yeni geleneği olan keçilerin kilise kulelerinden aşağı atılması (1975’te başladı) da sona erdi. Hayvanlara yönelik bakış küresel anlamda değişiyor ve hem İspanya hem de diğer yerlerde boğa güreşleri, mesela ABD’deki horoz dövüşleri de ahlaki ilerlemenin rüzgarlarına dayanamayabilir.

Barcelona gibi bazı İspanyol şehirleri 1988 tarihli Hayvanlarla Beraber Yaşama ve Onların Haklarını Kabul Etmeye Yönelik Belediye Deklarasyonu’nu imzaladı; ama bunlar boğa güreşlerini muaf tutuyorlar; aynen ABD’deki hayvan refahı yasalarının bilimsel, ekonomik ve  kültürel anlamda geçerli olduğunu düşündüğü en korkunç kurumsal istismar örneklerini mesela bir kedinin ateşe verilmesi gibi görmeyip o çerçeveden muaf tutması gibi. 1997 Amsterdam Avrupa Birliği Protokolü hayvanların hissetme yeteneğine sahip olduğunu söyleyerek onları yasal olarak tanıdı; ama Avrupa Birliği Ulusal Kültür başlığı altında boğa güreşlerinin koruma altına alınmasına karar verdi. Kendisini koyduğu rezil duruma rağmen, AB, turist euroları için boğa güreşine destek verip boğa yetiştirme çiftliklerini sübvanse ediyor. 2004’te Barcelona’da Evrensel Kültür Forumu’na ev sahipliği yapıyor- bu da kültürün ne anlama geldiğini konuşmak için harika bir fırsat; çünkü Barcelona yılda 100 boğanın zevk için öldürülmesine izin veriyor, oysa WSPA kamuoyu araştırmaları Katalonyalıların %96’sının boğa güreşine karşı olduğunu gösteriyor,  %87’si ise hayvanlara da saygı gösterilmesini istiyor. Bu anlamda hem WSPA hem de diğer hayvan hakları gruplarının boğa güreşi karşıtı tavırlarını sürdüreceğini tahmin edebiliriz.

Gelenekler ne kadar uzun süre dayandıklarına, kaç insanın onlara bağlı kaldığına göre değil, aslında insancıl olup olmadıklarına ve şiddetten uzak durup durmadıklarına göre değerlendirilmeli. Zulümün kültürle  bir alakası yok; tersine zulüm kültürün antitezi. İnsanlığın ahlaki uyanışına dek hayvan hakları gereksiz ve keyfi şiddet üzerine kurulan kültürel gelenekleri bir kenara atmaya devam edecek.

Her yıl yüzlerce insan yıllık Mooning of Amtrak gününde California’ya geliyor. Hem sarhoş hem de gürültücü bir şekilde yan yana durup pantolonlarını indiriyor ve geçen trene doğru dönüyorlar. Aynı  şekilde Maine’deki insanlar Çöp Yürüyüşü’nde  yaratıcı botlar veya giyecekler yapıyorlar. Aptalca belki ama ispanya’nın fiestalarının tersine bu fiestalarda hiçbir hayvan bedel ödemek zorunda kalmıyor. Acaba İspanyollar PETA’nın hayat geçmesi için uğraştığı yeni eğlendirici gelenekleri yeterince kucaklayabilir mi? Mesela  çıplak koşusu gibi? Bir çok İspanyol, Meksikalı ve diğer Latin ülkesinden gelen insanlar insanların diğer hayvanlarla nasıl bağ kurması gerektiğini onlara sorgulatan bir kimlik krizini tecrübe ediyorlar.

Boğa muhteşem bir canlı ve bir kültürün hürmet göstermeye isteyebileceği potansiyel bir sembol. Ama hürmet onur ve saygı talep eder, beraber var olma ve  muhafaza etme iradesi ister, ihlal etmeye ve öldürmeye hoş bakamaz. İspanyollar boğayı totemik hayvanları olarak tutabilir elbette ama geleneklerini o hayvanı parçalara ayırmak yerine korumak  için yeniden yapılandırmalılar.  Yeniden ele geçirilecek bir gelenek söz konusuysa o zaman belki İspanya Romalıların “oyunlarını” pas geçmeli ve kadim Mısır’ın boğaya tanrı gözüyle baktığı o hürmet tavrına geri dönmeli ; ama onların kurban ritüelini de hayat geçirmeden yapmalı bunu.

İspanyol güneşi, morumsu renklerle süslü tepeler, matadorun göz kamaştırıcı traje de lucesi (ışıklı giysisi) hepsinin estetik bir değeri var; ama acı çeken bir hayvanın sırf bir insanın bilgi eksiğinden, kibirinden, barbarlığından ve hırsından öldüğü gerçeğinden ayrı düşünürsek böyle bu. Bu gerçek, boğa güreşini sanat olduğu iddiasıyla konduğu yerinden ediyor ve gerçekten ait olduğu yere koyuyor onu-insanın kötülüğü ve şeytanlığının lağımına.

İnsanlar küresel kapitalizmin sebep olduğu başdöndürücü değişiklikleri arasında insanlığın Avrupa kültürlerinin en iyi geleneklerini koruyacak denli bilge olabilmesini ümit etmek zorunda; mesela İspanyol Flamenko müziğinin ve şiirinin güzelliği gibi, ama en kötüsünü de reddedebilmeli, mesela boğa güreşleri ve kan fiestaları gibi. Modernizasyon kültürleri yok ediyor, doğal dünyayı yutuyor, biyoçeşitliliği öldürüyor, değer kavramının anlamını çıkar elde etmeye indirgiyor. Ama ayrıca kadim hiyerarşileri ters yüz ederek hak, demokrasi ve eşitlik gibi ilerici değerleri  savunuyor.

Hayvan hakları modern insanlığın akıl ettiği en yüksek değerlerin geliştirilmesinde yeni bir aşama.  İnsanlar “kültür” adı verilecek değerde bir şey yarattıklarında o zaman boğa güreşi, kan fiestaları ve hayvanlara uygulanan diğer zulüm çeşitleri olmayacak. Gezegene hakim olan, yarı tanrı olduğumuz şeklindeki çarpık kavramlarımız, canlı ilişkileri üzerindeki ağlara bağlı ve ona ait olduğumuz şeklinde daha holistik ve tevazu sahibi bir nosyonla yer değiştirmeli. Eğer insanlık ve canlılar dünyasının bir bütün olarak bir geleceği olacaksa, varsa böyle bir ihtimal; insanlar tahakkümcülüğü ve türcülüğü bütün biyotopluluklara saygı duymak adına ortadan kaldırmak zorunda.

Boğa güreşlerine yönelik dünya çapındaki eleştiriler insan türü kimliğindeki ahlaki gelişimin ve  kaymanın güçlü bir işareti gibi. Bu ahlaki devrim küresel olarak büyümeli. İspanya’daki mücadele insan türünün kendine adapte etmesi, değiştirmesi ve evrim geçirmesi ya da karanlık ve uğursuz bir geleceğe teslim olması yolunda anahtar rolü oynuyor.

(Not: 18 Aralık 2009 tarihinde Katalonya parlamentosu Katalonya’da boğa güreşlerini yasakladı; ama yasak 2012 yılında yürürlüğe girecek.)

Çeviri:CemC

Reklamlar

Hayvanları Umursamak


Dr. Steve Best

“En temel gerçekler en sonunda ortaya çıktı. Dünyadaki bilinçli tek yaratık biz değiliz.”

Bernard Baas, Bilişsel psikolog

Gorilla Koko’nun 500 kelimelik bir işaret dağarcığı var, internette chat yapabiliyor. Papağan Alex 100’den fazla nesnenin, 7 rengin, 5 şeklin adını biliyor; 6’ya kadar nesneyi sayabiliyor ve anlamlı cümleler kurabiliyor. Michael adındaki goril Pavarotti’yi seviyordu ve TV’ye Pavarotti çıktığında dışarı çıkmayı reddediyordu. Yunus Hoku arkadaşı Kiko öldüğünde yas tuttu. Şempanze Flint annesi Flo ölünce o kadar üzüldü ki çektiği acıya dayanamayarak öldü.

Hayvanlardaki bu duygusal ve entelektüel zenginlikle alakalı olaylar sıradan insanları etkileyebilir;  ama kendini beğenmiş bilim adamlarını bayağı bir rahatsız ediyor. Bilimsel açıdan hayvanların duygularından ve aklından söz etmek saçmalık; çünkü bunun ölçülmesi ve gözlenmesi mümkün değil.  İnsani niteliklerin hayvanlara atfedilmesi antropomorfik bir durum. Onlara sanki insanmış gibi isimler vermek de bilimsel bir şey değil. Yukarıdaki örnekler de olsa olsa anektoddur.

On yedinci yüzyıldan itibaren modern bilim hayvanları otomat ya da makine olarak gören mekanik bir paradigma inşa etti. Descartes’tan günümüzdeki davranışçılığa dek modern gelenek hayvanlara hissedemeyen, düşünemeyen yaratıklar ya da makineler gözüyle bakıyor. Bu paradigmayla eğitim gören öğrenciler kendileriyle dalga geçilmesini göze almadıkça hayvanların bir hayatın öznesi olduğundan söz etmemeyi öğreniyorlar. Davranışçılığın etkisi altındaki bilim adamları, bir şempanzenin tecrübe ettiği sevgiyi “bağlanma formasyonu”, bir filin öfkesini “agresyonun dışavurumu” ve  bir kuşun yeteneklerini “şartlı refleks” şeklinde yeniden tanımlıyorlar. Bilimsel yayınlar hayvan düşüncelerinden ya da duygularından söz eden yazıları yayımlamayı reddediyor.

Bugün, bu durum, bilim hayvan duygularını ve zihnini inceledikçe heyecan verici bir paradigma değişikliği içerisine girdiği için değişiyor. Son 20-30 seneye dek insanlar hayvanlarla ilgili bilgileri anlamında Paleolitik dönemde takılıp kalmıştı. Hayvan zekasını inceleyen bilişsel etoloji adındaki yeni disiplin ve  çıkan çok sayıdaki kitabın gösterdiği gibi bilim en sonunda hayvan kompleksitesinin derinliklerini keşfetmeye başlıyor. Örneğin; ancak 1960’da Jane Goodall Tanzanya’daki Gombe Milli Parkı’na gittiği zaman insanlar şempanzelerin alet yapıp kullandığını öğrendi. 1983’e dek araştırmacılar fillerin ultrasonla iletişim kurduğunu bilmiyordu. Yeni çalışmalar farelerin uyurken rüya gördüğünü ve büyük kuyruklu maymunların kendilerinin bilincinde olmalarını sağlayan “öz farkındalık nöronları”na sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Bizler bu kadar uzun zamandır hayvanlar hakkında yanıltan bilim, artık kavrayışlarımızda bir devrim başlatıyor. Evrimci kuram, genetik, nörofizyoloji ve deneysel prosedürler aracılığıyla bir çok bilim adamı hayvanların bize benzer bir şekilde hissedip düşündüğüne dair güçlü kanıtlar ortaya koyuyor. Bu değişim Charles Darwin’le başladı. Doğal seçilim  kuramı, insanların aslında hayvan olduğunu ve hayvanlar gibi aynı evrimsel dinamiklerine göre evrim geçirdiğini ortaya koydu. Darwin, insan ve  insan olmayan hayvanların aslında  biçim değil derece anlamında birbirinden farklı olduğunu ortaya sürdü. Evrim biyolojide baskın paradigma olduysa da bilim adamları Darwin’in düşüncelerinin evrimsel süreklilik içerisindeki anlamlarını anlayamadılar. Darwin “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı eserinde bizimle hayvanlar arasındaki benzerliklerin altını çizdi; ama bilim adamları  Darwin’in argümanını iğrenç buldular. Hayvanları maruz bıraktığı zulümde hiçbir sınır tanımayan bir araç olarak mekanikçilik, hayvan deneyleri yapanların geceleri rahat uyumalarını sağlayan en geçerli dünya görüşü olarak kabul gördü.

Bugün insan DNA’sının %98’inin şempanze DNA’sıyla aynı olduğunu ve şempanzelerin orangutanlara oranla bize daha yakın olduğunu biliyoruz. Memelilerde bir limbik sistem ve neokorteks bulunuyor, bunlar insanların duygu hissetmesini ve soyut düşüncelere sahip olmasını mümkün kılan aynı işlevler. İnsanların ve şempanzelerin beyin yapıları neredeyse birbirinin aynısı. Bütün memelilerde oksitoksin adında bir hormon var, bu hormon seks sırasında zevk alınmasını sağlıyor;  anne  ile bebek arasındaki bağın oluşmasında büyük rolü var. Eğer insanların duyguları ve düşüncelerinin kimyasal ve fizyolojik bir temeli varsa, hayvanlarda da benzeri bir yapı mevcut, onların da sevgi gibi kompleks duygular hissetmesi ve yaratıcı şekillerde düşünebilmesi son derece mümkün.

“İyi Huylu: İnsanlarda ve Diğer Hayvanlarda Doğru ve Yanlışın Kökenleri” adlı eserinde Franz de Waal büyük kuyruklu maymunların (şempanzelerin, bonoboların, orangutanların ve gorillerin) insanın davranışsal ve ailesel dinamiklerinin temellerini oluşturduğunu söylüyor. Hem Waal hem de Jane Goodall şempanze topluluklarının davranışçılığın kabul ettiğinden çok daha kompleks sosyal yetenekler talep ettiğini söylüyor. Onların dünyası yalnızca içgüdüler ve kimyasallar tarafından yönetilmiyor, kurallar ve normlar tarafından da yönetiliyor. Bizim gibi, onlar da ortaklaşa yaşanan ve kuşaktan kuşağa aktarılan kültürde yaşıyorlar.

Donald Griffin’in “Hayvanların Düşünmesi “(1984) ve “Hayvan Zihni “(1992) adlı eserleri, John Watson ve B.F Skinner’ın davranışçı geleneğine sert darbeler indirdi. Bilişsel etolojinin kurucusu olarak bilinen ve yarasaların kendi alanlarının haritasını belirlemek için ekolokasyon kullandığını keşfetmesiyle ünlü olan Griffin hayvanların düşünüyor olabileceği nosyonunu ciddiye aldı ve bu amaçla ciddi argümanlar ileri sürdü. Griffin’in çalışmasından sonra hayvan zihninin esnekliği ve sofistikeliğini kanıtlama amacıyla bir çok bilimsel literatür oluşturuldu. Çok sayıda gözlem ve deney sonucunda hayvan zekasının gerçek olduğu ispatlandı. Bu durum, hayvanlara bakışımızı değiştirmekle kalmıyor, bizleri de değiştiriyor.

Amerikan İşaret Dili ve leksigram sembolleri aracılığıyla büyük kuyruklu maymunlar insanlarla ve birbirleriyle iletişim kuruyor, ihtiyaçlarını, arzularını ve düşüncelerini iletiyorlar. Yunuslar “topu halkanın içine at” gibi basit emirleri anlayıp yerine getiriyorlar.  İçerisinde ayna ve gizlenmiş nesnelerin kullanıldığı bir çok test sonucunda şempanze ve bonoboların kendilerinin bilincinde ve diğer varlıkların farkında olabileceklerini ortaya koyuyor. Alan ve laboratuar ortamlarında yapılan binlerce deney, çayır köpeği, sincap ve tavuk gibi hayvanların avcı hayvanların bulunduğu ortamlarda sadece duygu değil komplike alarm çığlıkları aracılığıyla birbirlerine bilgi de ilettiklerini ortaya koydu. Yapılan son çalışmalar kuş, primat ve balinaların iletişim için gramer benzeri bir yapı kullanabileceğini gösteriyor.

George Page’in kitabı “Hayvan Zihninin İçinde”,  yetişkin şempanzelerin bazı çocuk ve yetişkin insanlardan daha iyi analojik akıl yürütmeler kullandığını gösteren örneklerden bahsediyor. Bir araştırmacı güvercinlerin kategorizasyon testlerinde  yaşıtları insanlardan daha iyi sonuçlar elde ettiğini bulmuştur. “Yaban Zihinler “adlı kitabında Marc Hauser hayvan duyguları ve zekası konusundaki iddialara “sağlıklı şüpheci” şeklinde bir duruş sergiler. Evrimci bir perspektiften bakarak bütün hayvan beyinlerinin benzer problemlerle başa çıkması gerektiğini söyler, bu yüzden de her türün nesneler, sayılar ve mekan hakkındaki bilgiyi işlemek için kendi özel “mental araç kitine” sahip olduğunu söyler. Varyasyonlar türler arasında farklılıklara yol açar, homo sapiens de daha önceden akla gelmemiş bir kompleksiteye doğru yol almıştır. Mauser sözlerini şöyle sürdürür: “ biz gezegeni düşünen hayvanlarla paylaşıyoruz… insan zihni bu gezegen üzerinde kendine özgü bir iz bıraksa da bu süreç içerisinde yalnız olmadığımız açık.”

Griffin’in “Hayvanların Düşünmesi” kitabına dair yazdığı bir değerlendirmede E.A.Wasserman şunları söylüyor: “Hayvanlarda bilincin var olup olmadığıyla alakalı hiçbir ifade, deneye ya da doğrulamaya açık değildir.” Bu da yanlış, çünkü etolojik yazın hayvanların zekasını ve duygusal duyarlılıklarını test etme amacı güden deneylerle dolu. Hauser’ın kitabı, hayvan duyguları ve hayvan zihnine yönelik hipotezlerin kabul edildiği, reddedildiği ya da belirsiz bir şekilde bırakıldığı deneysel düzenlemelerle ilgili tartışmalarla dolu.

Açıkçası, sonuçlar farklı şekillerde yorumlanabilir ; davranışçılığın yılmaz savunucuları hala fikir değiştirmiş değiller. 1984’te C.Lloyd Morgan hasislik yasasını formüle etti, bu da Ockham’ın tezi üzerine bir varyasyondu. Bu varyasyon şunu söyler: daha alt düzeyde bir açıklama (içgüdü) bir davranışı açıklıyorsa o zaman daha yüksek bir işleve (zeka) başvurmanın anlamı yoktur. Davranışçılar bu prensibi çok indirgemeci bir tarzda kullandı, bütün davranışları kaba içgüdülere ve  öğrenme mekanizmalarına indirgediler. Morgan hayvan zekasının var olduğunu kabul etti,  ama prensibi tam tersini söylüyor. Hayvan zekasının var olduğuna dair kanıtlarla karşı karşıya kalınca alt işlevler davranışları açıklamaz; tersine, ancak daha yüksek prensiplere referans gösterildiğinde bir anlam kazanırlar. Diğer bir deyişle, en basit açıklama, aslında hayvan zihninin esnek ve düşünme niteliklerinin var olduğu şeklindeki açıklamadır.

Hayvanların duygu ve düşünceden yoksun olduğuna inanmak ilginç bir yansıtma olayı; bu niteliklere sahip olmayanlar, akıl dışı önyargıları ve  insanlarla hayvanlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları algılamaktan yoksun olmaları yüzünden  bu bilim adamlarıdır. “Kafesi Sallamak” adlı kitabında Wise hayvan zekasının araştırmacıların o hayvanı uygun sosyal çevrelere sokmasına göre değişik derecelerde olduğunu gösterir. Şempanzelerin sadece eğitmenlerinin mimiklerini taklit edip kendilerine özgü yaratıcı şekilde hareketler etmediği sonucuna varan Profesör Herbert Terrace’ın bu sonucu elde etmek için şempanzeleri insanı dehşete düşüren bir laboratuar ortamına tıkmasına şaşmamak lazım.

Sadece tek bir zeka ve  iletişim biçimi olduğunu- o da homo sapiensinki- kabul eden bilim adamları hayvanlar bizim gibi konuşmadığı  ve akıl yürütmediği için aslında hiç zekalarının olmadığı sonucuna vardı. Hayvanlardan dil ve zeka konusunda insan kriterlerine uymasını bekledikleri için bilim adamları antropomorfizmin korkunç günahına yenik düştü. Ama antropomorfizmin bilimsel bir günah olmasına gerek yok. Hayvanlara sahip olmadıkları nitelikleri yansıtmayı istemeyiz. Ama insan ve insan olmayan hayvanlar arasında temel ortak noktalar bulunuyorsa, Griffin’in  “eleştirel antropomorfizm”  dediği şey anında araya girer ve “nesnel uzaklık” da her seferinde öngörülerimizi engeller.

Bilişsel etoloji argümanı, hayvan duyguları ve bilincinin bizimki kadar kompleks olduğu değildir, ciddi anlamda zengin şekillerde var olduğudur. İnsanlar zekaya sahip olma anlamında belli bir dereceye dek benzersiz; bildiğim kadarıyla başka hiçbir tür sone ya da sonat yazmadı, cebir denklemleri çözmedi ya da evrenin yapısı üzerine düşünmedi. Ama insanlar, bir neokortekse sahip olma; sevgi, yalnızlık, empati ve utanma gibi kompleks duygulara sahip olma; sofistike dil, davranış ve topluma sahip olma; ve belki de estetik ve ahlaki duyarlılıklara sahip olma anlamında benzersiz ve eşsiz değil.

Hayvanları bilimsel bakışın nesnesi olarak görmekten kendi hayatlarının öznesi olarak görmeye doğru değişen paradigmanın işaret ettiği önemli gerçekler var. İnsanlar ve büyük kuyruklu maymunlar arasındaki genetik, davranışsal ve duygusal devamlılıklar mesela Peter Singer tarafından kurulan “Büyük Kuyruklu Maymun” projesinin felsefi temelini oluşturuyor. Bu proje biyolojik akrabalarımızla olan yakınlığımızı ortaya koyarken onların temel haklarını da güvence altına almayı amaçlıyor. Aynı şekilde,  hayvan zekasıyla ilgili bilimsel bulgular, Harvard Hukuk profesörü Steven Wise’ın “Kafesi Sallamak” kitabında tanımladığı gibi, hayvanlar  için yasal haklar hareketi adına da hayati öneme sahip.

Bilimden, felsefeden ve hukuktan gelen değişim rüzgarlarını hisseden kültür de galiba bir paradigma kaymasının tam da ortasında şu anda. Hayvanların kompleksitesini , onların ve bizim dünyamız arasındaki derin devamlılıkları takdir etmeyi öğrenirken onlara daha fazla saygı duymaya ve onlara temel haklarını teslim etmeye başlıyoruz, bunu hak ettiklerini biliyoruz. Her ezilen grup kendini ezenlere karşı özgürlüğünü elde etmek için savaştı; sıra artık hayvanlarda. Kendi adlarına konuşamadıkları için, kendi özgürlüğümüzün hayvanların özgürlüğü uğruna insandan yana taraf tutmayı bırakıp diğer türlere doğru yönelmesi gerekiyor. Hayvanların bir zihni olduğunu kabul ettikçe, kendi zihinlerimizi özgürleştirmeye başlıyoruz.

Çeviri:CemCB

NAMLUNUN UCUNDA DÜNYA

Ya da Sadelik Hareketinin sorunu ne?

Derrick Jensen

Orion dergisi

2009 Mayıs/haziran sayısı

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Çeviri:CemC

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

 

Dr.Steve Best

 

Dr. Jerry Vlasak bir çok yönden tanınan bir isim. Los Angeles’te o bir travma cerrahı, militan bir hayvan hakları eylemcisi, dirikesime yönelik ciddi eleştirileri bulunan eski bir dirikesimci, SHAC  ve In Defense of Animals gibi grupların bilimsel danışmanı ve Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basın Odası kurucusu ve sözcüsü.Vlasak ayrıca bir çok başka görevde de bulunmuş; mesela PCRM sözcüsü, Sea Shepherd mürettabıymış zamanında. Vlasak bu “eski” görevlerindeki sürgün konumunu hayvanları “araştırma” adına sömürenlere karşı şiddet kullanmayı hayvan hakları/hayvan özgürlüğü hareketi için meşru bir taktik olarak açık açık savunması sonucu elde etti. Vlasak ayrıca eski bir İngiltere ziyaretçisi. 2004 yılı yaz aylarında ;İngiltere İç İşleri Bakanı David Blunkett, Vlasak ve Pamelyn Ferdin’in ülkeye girişini yasakladı. Blunkett’in bu tavrı Vlasak’ı sıradan bir “mahalli tehdit” konumundan, çok daha tehditkar bir “uluslararası terörist” durumuna yükseltti.

 

 

 

Şiddetin Haklılığı

 

Vlasak şiddet kullanmayı iki açıdan savundu. Ahlaki anlamda, Vlasak; tehdit etmekten haneye tecavüze, sabotajdan saldırıya ve hatta cinayete dek bütün taktiklerin insanların hayvanları maruz bıraktığı ızdırap karşısında, hayvanları meta olarak tanımlayan ve sömürü sistemlerini besleyen yasal sistemler aracılığıyla hayvanların acılarına son vermenin imkansızlığı yüzünden ve hayvanları bu insanların pençelerinden kurtarmaya yönelik ahlaki zorunluluk karşısında meşru olduğuna inanıyor. Pragmatik anlamda ,Vlasak;  şiddet kullanmanın etkili bir göz dağı verme taktiği olacağına ve bir çok insanın hayvanları sömürmesine engel olacağına, bir çok insanın da bu şeytani yola girmeyi düşünmeyi bile istemeyeceğine ikna edeceğine inanıyor.

 

Her iki argüman da ortaya konulmaları ve karşı argümanlara cevap verebilmeleri anlamında büyük çaba ve ayrıntı istiyor, ama Vlasak bunları dramatik bir şekilde masaya koydu. Uluslararası medyanın ilgisini çekerek, hayvan özgürlüğü davasının, masum hayvanları zalimlerinden ellerinden kurtarmak amacı güden; yer altı, illegal ama tamamen geçerli bir aracı olduğunu gösterdi. Malcolm X siyah özgürlüğün “gereken bütün araçlara başvurarak” kazanılması gerektiğini söylediğinde şiddeti ileriyi düşünerek bir taktik olarak savunmuyor, aslında siyah insanlara polislerin onların insan haklarını korumaktan çok bu hakları ihlal edeceği bir konum içerisinde meşru müdafaa hakkını saklı tutuyordu.

 

Aynen Vlasak hayvan özgürlüğünün gereken bütün araçları kullanarak kazanılması gerektiğini söylerken hayvanların meşru müdafaa  hakkından söz ediyor. Hayvanlar kendilerini savunamayacağı  için (elbette eğiticilerini hak ettikleri şekilde öldüren filler ve kaplanlar hariç) insanlar hayvanlar adına hareket etmek zorunda. Ve eğer bir hayvanı saldırıdan kurtarmak için  şiddete başvurmak gerekiyorsa o zaman hayvanların meşru müdafaa hakkı için şiddet kullanmak meşru bir araçtır. İstersek buna “genişletilmiş meşru müdafaa “ diyebiliriz; çünkü insanlar kendilerine zulmedenleri öldüremeyecek ya da kendilerini savunamayacak denli yaralanmış ve baskı altına alınmış hayvanlar adına eylemlerde bulunuyorlar.

 

Genişletilmiş meşru müdafaa dediğim şey aslında California’daki ve diğer eyaletlerdeki ceza kanunları yürütmeliğini yansıtıyor, buna “gereklilik müdafaası” deniyor. Sanık birisine daha büyük bir zarar verilmesini önlemek için illegal bir eyleme başvurulduğuna inanıyorsa, ve söz konusu zararın yasayı  çiğnemekten daha acil olduğuna inanıyorsa, ve eğer bu eyleme başvurulmazsa söz konusu zararın meydana gelmesi kesinse bu müdafaayı öne sürebilir. Tabii ki gereklilik müdafaası etik olmayan ve haksız şiddet eylemlerini savunmak için de kullanılabilir, ama hukuk ve etik prensipleri her zaman birbirine denk gelmezler, sivil itaatsizlik, sabotaj ve hatta şiddet kullanmanın bir çok olayda akla uygun bir sebebi olabilir.

 

Vlasak insan toplumunda şiddetin daha büyük bir şiddeti önleme aracı ya da meşru müdafaa aracı olduğu durumları kullanıyor. Vlasak hayvanları savunmak için benzeri argümanlara  başvurulmamasının net bir türcülük olduğunu söylüyor, bu mantıki sonuca hayvan hakları hareketindeki bir çok insanın yapamayacağı ya da yapmayacağı bir şekilde ulaşıyor. Türcülüğün sınırlarından mantığın ayrı tuttuğu şeyi ya da bir çok insanın türcülük davranışının sınırlarında bıraktığı şeyi söylüyor. Ayrıca hayvan hakları hareketi içerisinde hayvan özgürlüğü mücadelelerini geçmiş insan özgürlüğü mücadelelerinin geniş bağlamı içerisine yerleştirebilme kabiliyeti açısından da benzersiz bir özellik taşıyor. Mal ve mülke yönelik saldırıları kınayan ama hayvanlara yapılan şiddeti destekleyenlerin iki yüzlülüğünün altını çiziyor. İnsanların 30 sene içerisinde tek bir insanı bile incitmemesine rağmen ALF’i terörist diye damgalarken hayvanları sömürenlerin hayvanlara yaptığı şeyleri, hatta eylemcilere zarar verip öldürdükleri örnekleri de görmezden geldiğini ortaya koyuyor.

 

Vlasak’ı (Paul Watson, Rod Coronado, Kevin Jonas ve diğerleri ile beraber) “hayvan hakları hareketinin merhametli olmaktan tehditkar olmaya doğru geçirdiği dönüşümün” bir örneği olarak görebiliriz.Ya da sayıları giderek artan, hayvanları ve dünyayı savunan eylemcilerin sömürücü şirketlere karşı daha militan pozisyonlar ve taktikler almaya zorlandığı gezegen çapında bir ekokrizin kesin bir işareti olarak da görebiliriz.Çünkü bu sömürücüler iktidarlarından vazgeçmeden önce dünyayı yakıp yıkacaklar.

 

Doktoru Şeytanlaştırmak

 

Dr. Jerry Vlasak’ın şeytanlaştırılması süreci, 2003 yılı Hayvan Hakları konferansında yaptığı konuşmanın ardından, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabı ile başladı. Bu konferansta söylediği sözleri internet aracılığıyla hayvanlara şiddet uygulamayı savunan ve şiddet üzerindeki tekellerine meydana okunacağı gerçeği karşısında şok geçirenler tarafından her tarafa yayıldı. Hayvan özgürlüğü hedeflerine  ulaşmak için şiddet taktikleri kullanmak konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Vlasak şöyle bir cevap verdi:

 

“Bence hareketimizde şiddet kullanmak var. Ve bence etkili bir strateji de olabilir bu. Sadece ahlaken kabul edilebilir olması bir yana bence pragmatik bir bakış açısıyla baktığımızda  çok etkin bir şekilde de kullanılabilir.

 

Mesela; eğer dirikesimciler rutin bir şekilde öldürülüyor olsaydı, bence bu diğer dirikesimcilerin bir an durup ne yaptıklarını düşünmelerine sebep olurdu ve eğer bu dirikesimciler mesela suikast için hedefleniyorlarsa , bence eğer, sıradan birisi değil de ünlü ve bilindik dirikesimciler suikaste uğruyor olsaydı, o zaman o dirikesimciler kadar tanınmış olmayan diğerleri “ben bu işe girmeyeceğim, çünkü bu iş çok tehlikeli, başka işler de yapabilirim, böyle tehlikeli bir işe bulaşmaya gerek yok” diyebilirler. Bence korku ve göz dağı verme faktörü olarak bu etkili bir taktik olurdu.

 

Hem dirikesim oranlarında  ciddi bir düşüş görmek için fazla kişi öldürmeye-suikaste uğratmaya- gerek de yok . Mesela 5, 10, 15 insan karşılığında 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvan kurtarabiliriz.

 

İnsanlar hemen heyecanlanıyorlar, “peki ya bir kundaklama eylemi sırasında ALF kazara birisini öldürecek olursa o zaman ne olur?” diyorlar. Siz de biliyorsunuz ya, bu fikre alışmamız gerek. Bir gün bu olacak, tamam mı? Bir gün olacak.”

 

 

Bu sözleri sebebiyle Vlasak’ın kafayı sıyırmış, höyküren muhalifleri Onu hayvan hakları hareketinin Eric Rudolph’u ya da John Brown’ı haline getirdiler. Dikkatlice okunduğunda Vlasak’ın şiddeti savunmadığını, daha büyük bir şiddet düzeyiyle karşılaşmak yerine hayvanları kurtarmak için biraz şiddet kullanmanın ahlaken haklı görülebilecek bir şey olduğunu söylediğini görüyoruz. Vlasak öncelikle önümüze hayali bir senaryo koyuyor, bu senaryoya göre eğer belli sayıda dirikesimci öldürülürse bunun hayvanların yararına  olacağı, bir çok dirikesimcinin hayvanlar üzerinde yürüttükleri deneyleri sona erdireceği ve bir çok potansiyel dirikesimcinin de başka araştırmalara yöneleceğini söylüyor. Aslında burada Vlasak totolojik bir beyanda bulunuyor, yani 2+2=4’tür diyor.

 

Dahası, eski insan özgürlüğü mücadelelerine bakarak Vlasak hayvan özgürlüğü hareketinden birisinin eninde sonunda hayvanları sömürenlere karşı şiddete başvuracağını söylüyor. Şu andan yıllar yıllar sonra hayvanları sömürenler hayatları yerine sadece mal ve mülklerine yönelik saldırıların olduğu o güzel zamanları hatırlayabilirler. Hayvan haklarına muhalif  olanlar da bunu artık daha sık dile getiriyorlar; çünkü hayvan özgürlüğü mücadelesinin giderek daha militan ve daha sert bir hal aldığını onlar da fark ediyor. O halde sıra Vlasak’a gelince kopan bu gürültünün anlamı ne? Bir dirikesimcinin, bir kürk çiftliği sahibinin, Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nden bir şirket pezevenginin ya da hayvan düşmanı sitelerinden birisinin sahibi iğrenç bir yaratığın suikaste kurban gitmesi insanı şok etse de Vlasak olumsuz propagandanın hayvan hakları hareketini yok edeceğini ya da ona leke süreceğini düşünmüyor, bu anlamda Eric Rudoph’un eylemleri ya da  Army of God (Tanrı’nın Askerleri) ‘nin diğer üyeleri kürtaj karşıtı hareketin bütünlüğüne ne kadar zarar verdiyse, veyahut Nelson Mandela’nın şiddet yanlısı oluşunun eylemle geçen kariyerinin onun terörist olmaktan özgürlük savaşçısı olmaya geçişine olan etkisi neyse bu da öyle.

 

 

Bu iddiaları ortaya koyarak Vlasak muhakkak ki artık ihtilaflı bölgelere girmiş oldu, dirikesimcileri ve diğer tür ayrımcılarını şok etti, öfkelendirdi ve hatta İngiltere’ye girmesi de yasaklandı. Ancak söylediği sözler ABD anayasasının ilk maddesine son derece uygun ve bu sebepten dolayı da anayasanın koruması altında. İlk maddenin özü Vlasak’ın 2003 konferansında yaptığı türden, pek de sevilmeyecek, insanların itiraz edebileceği, hakaret dolu kabul edebileceği konuşmaları ya da sözleri, bildirileri koruma altına almaktır. Herkes, her türden sömürücünün, kendi iğrenç davranış gerekçeleri ya da vicdansız eylemlerini savunduğu sürece, konuşma özgürlüğü hakkını kullanmaya bayıldığını bilir. Eğer Vlasak dirikesimcilere karşı anında insanları provoke edecek şekilde şiddet kullanmayı gerçekten savunsaydı, o zaman yasal çizgiyi geçmiş olurdu. İnsanlara değil ama hayvanlara yönelik şiddeti savunan insanların çıldırmış saptırmalarına rağmen Vlasak bu çizgiyi aslında geçmedi.

 

Vlasak şiddet kullanımını geçmiş insan özgürlüğü hareketlerinin tarihsel bağlamı içerisinde kullanıyor; bu hareketler bir grubun diğer grubu şiddet kullanarak baskı altına almasına son vermek için şiddet kullanmıştır. ABD Bağımsızlık Savaşı’nı düşünebiliriz burada. İlk söylediklerinin peşinden gelen eleştiri sağanağından sonra Vlasak şunları söyledi:

 

“Hayvan hakları hareketini bir vakum içerisine koyamazsınız. Onu tarihsel bir bağlam içerisine koymalısınız. Bizler, insan olmayan ve hissetme yeteneğine sahip canlıların kendi iradelerine karşı konularak sömürülmemesi, esir edilmemesi, ve kötü bilim ve çıkar sağlamak amacıyla kimsenin aklının almayacağı bir şekilde işkenceye tabi tutulmaması için savaşıyoruz.

 

Diğer iğrençlikleri, korkunç bir şiddeti ve masum hayatların yok edilmesini son erdirmek için yapılan diğer tarihi hareketlere baktığımızda, buna Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele,  ABD’de siyah kölelerin özgürlüklerine kavuşturulması, yerlilerin kendi kültürlerine sahip çıkma mücadelesi de dahil, şiddet her daim kullanıldı ve bu mücadelelerde kayıplar da verildi. İnsanlar petrol, para ve iktidar gibi tamamen saçma sapan sebepler yüzünden öldürüldü. Eğer ahlaki ve etik bir mücadelede, dünyada en çok ezilen, istismar edilen ve  işkenceye uğrayan  canlılar uğruna girişilen bu savaşta hiçbir kayıp yaşanmayacağını söylemek benim için tür ayrımcısı bir şekilde davranmak olur. Bunu istemiyorum, bu konuda destek de vermiyorum, ben sadece hayvan hakları hareketinin hırs ve çıkar sağlamak amacıyla hayvanların maruz bırakıldığı terör, istismar ve cinayetlere rağmen dünyanın gördüğü en barış yanlısı, en kendine dikkat eden hareket olduğunu söylüyorum. Eğer şans eseri hayvanlar için savaşanlar tarafından şiddet kulanılacak olursa, ya da kayıplar yaşanırsa bu duruma tarihsel bağlam ve perspektif içerisinde bakılmalı.”

 

Vlasak bu sözlerini uluslararası medyaya defalarca tekrarladı, şiddetin ahlaken savunulabilir bir taktik olduğu görüşüyle gerçek anlamda  şiddet kullanmayı savunan görüşler arasındaki farkı ortaya koydu. 2004 yılı BBC Radio 4’ün Today programında kendisiyle yapılan röportajda  Vlasak şunları söyledi:

 

“Ben şahsen kimsenin öldürülmesini savunmuyorum, önermiyorum, buna göz yummuyorum. Ben hayat kurtaran bir fizisyenim. Bütün günümü insan hayatı kurtararak geçiriyorum. Benim söylediğim şey, tarihsel bağlam içerisinde, şiddetin hayvan haklarını savunanlara karşı kullanıldığı ve hayvanlara karşı kullanıldığı;
bunun da bizim onlara karşı şiddet kullanmamızdan da farklı olmadığıdır. Zulme karşı verilen bütün mücadelelerde, tarihsel olarak baktığımızda, Amerika’daki kölelik günlerinden Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı günlerine dek şiddet gerekli oldu. Ben hayvan hakları mücadelesini tarih içerisinde görülmüş diğer mücadele örneklerinden farklı görmüyorum”

 

2004 yılı Kasım ayında Avustralya televizyon kanalının kendisiyle yaptığı röportajda Vlasak geri adım atmadı ve programın sunucusuyla arasında şu konuşmalar geçti:

 

 

Jenny Brockie: Ne kadar ileriye gitmeye hazırsınız, çünkü galiba 5, 10, 15 kişinin 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvanın hayatını kurtaracağını söylemiştiniz .Ayrıca şiddetin ahlaken kabul edilebilecek bir taktik olduğunu ve hayvan özgürlüğü mücadelesinde işe yarayabilecek bir taktik olduğunu da söylediniz. Bu sözlerinizin arkasında mısınız?

 

Jerry Vlasak: Hepsinin arkasındayım. Eğer tarihsel açıdan bakarsanız, zulme karşı verilmiş bütün mücadelelere bakarsanız, bu ister G.Afrika’daki ırk ayrımı olsun, Amerika’daki kölelik olsun ya da Kuzey İrlanda’da, İrlanda’da, Irak’ta, Vietnam’daki diğer mücadeleler olsun- yani özgürlük talebiyle yapılan bütün mücadelelere bakıldığında şiddete başvurulduğunu görüyoruz. Ve bu arada, onlar her anlamda şiddet kullanıyorlar. Hayvanları yavaş ve  işkenceler çektirerek öldürdükleri laboratuarlarda şiddet kullanıyorlar, hayvan haklarını savunanlara karşı da şiddet kullanıyorlar. En azından 12 kişi hayvan istismarcıları tarafından  öldürüldü ama bundan bahseden kimse yok.

 

Jenny Brockie: O halde bir hayvanın hayatını kurtarmak için insan öldürür müsünüz, bunu mu söylüyorsunuz?

 

Jerry Vlasak: Bunun hiç olmayacağını söylemiyorum.

 

Jenny Brockie: Önceden söylediğiniz şeye oldukça yakın bir şey söylüyorsunuz.

 

Jerry Vlasak: Beş suçlu dirikesimcinin hayatına yüz milyonlarca masum hayvanın hayatını kurtarmak için son verilmesini savunur muyum? Evet, savunurum.

 

Canlı yayında Vlasak ilk söylediği sözler üzerinde kelime oyunu yapmadan konuştu. Ancak önceki röportajlarının aksine burada Vlasak önceden söylediği şeyin tersini söylüyor, ilk kez hayvanları kurtarmak için dirikesimcilerin öldürülmesini savunacağını söylüyor. Belki yanlış konuştu, ya da duruşu daha da netleşiyor. Bu benim bildiğim kadarıyla şiddet yanlılığını gösterdiği tek örnek.

 

Vlasak, beş milyon masum hayvanın hayatını , hayvanlara işkence edip onları  öldürmekten suçlu, çürümüş insanların hayatına tercih ediyor . Bu görüşlerini ifade etmek onun hakkı. Bu bağlam içerisinde bile Vlasak hala daha anayasal haklarının korumasında bulunuyor; çünkü insanları galeyana getirir bir tarzda konuşmuyor. Kişisel ve varsayımsal kelimelerle konuşuyor, insanların dışarı çıkıp dirikesimcileri öldürmesi şeklinde bir açıklama yapmıyor.

 

Fok Savaşları

 

2005 yılı Nisan ayında Vlasak, Paul Watson ve Sea Shepherd Conservation Society’nin diğer üyeleriyle beraber fok avcılarıyla karşı karşıya gelmek ve onların 350 bin foku öldürmesine engel olmak için  bir araya geldi. Vlasak’ın şiddet üzerine görüşleri öfkeden deliye dönmüş bir fok avcısı tarafından saldırıya uğradığı an teste tabi tutulmuş oldu. Yere devrilip de burnu kanlar içerisinde kaldığında Vlasak saldırıya barışçıl bir  şekilde karşı koydu ve tepki vermedi. Şiddet Peygamberi için garip bir davranış.

 

Kanada Yayın Şirketi (CBC) (Kanada devletinin propaganda aracı ) ile yaptığı bir röportajda ise Vlasak, Prens Edward Adası’nın buzullarından düşmancıl medya ilgisinin sıcak sularına doğru yüzmüş oldu. Fok avcılarının kötülük anlamında dirikesimcilere benzetilip benzetilemeyeceği sorulduğunda Vlasak gözünü kırpmadan “Evet, bence hepsi korkunçlar. Onları durdurmanın bir diğer yolu da şiddet uygulamakla tehdit etmek olurdu ve ben de bu tehdidin arkasında olurdum” dedi.

 

Foklara yönelik barbarca katliamların sözünü etmek yerine CBC ve Vlasak’ı eleştirenler tahmin edileceği gibi bu sözlerinin deyim yerindeyse üzerine atladılar. Fok avcıları yüz binlerce fok üzerine korkunç bir şiddet uygularken Kanada medyası Vlasak’ı şiddet yanlısı ve aşırı uçlarda bir tip olarak resmetti. Kanada medyasının  çoğu gerçekten de fokların katledilmesini “insani” öldürme metodlarının kullanıldığı (mesela bebek fokların derisini hayvanın bilinci yerindeyken ve hayvan canlıyken soymak gibi) saygı değer bir gelenek olduğunu söyleyerek savundu. Sea Shepherd  yönetim kuruluna ikiyüzlülük dolu halk baskısı uygulandı ve yönetim kurulu Vlasak’ı görevinden aldı.

 

Vlasak tartışmalı sözleri karşılığında yüksek bir bedel ödedi ama, bir yandan da provokatif bir duruş sergileme ve tutarlı bir şekilde özgürlük etiği ve politikası mantığı yürütebilme anlamında da tebrik edilmeli. Vlasak’ı hayvan hakları hareketi içerisinde eleştirenler, Vlasakın hayvan hakları hareketine dair yarattığına inandıkları olumsuz imaj sebebiyle dırdır ededursunlar Vlasak  bir yandan da büyük bir uluslar arası medya ilgisinin odağı oldu ve böylece de dirikesimin korkunçluğu ve fok katliamları ile  ilgili bir çok kitleyi eğitme fırsatını değerlendirme şansını yakaladı. CBC olayında görüldüğü gibi, Vlasak’ın medyanın  ilgisini çekmesi demek bu ilginin her zaman hayvanların içinde bulunduğu kötü duruma yönelik olmayacağını, mesela tartışmaya açık sözlerine yönelebileceğini de düşünmemiz gerekiyor. Bu durumda medyanın ilgisini çekmek  için provokatif sözlere ve eylemlere ihtiyaç olsa da medya böyle bir durumda hemen konuşmaların, sözlerin ve eylemlerin referanslarına değil konuşan ve eyleme girenlerin kendisine odaklanabilir.

 

Bu yüzden Vlasak için ortadaki sorun, mesajı hayvan sömürüsü ile bağlantı halinde tutmak, yoksa kendi sözlerinin ne olduğu ile değil; gerçek şiddet ve terörizmin hayvanları sömürenlerden kaynaklandığını, hayvan özgürlükçülerinden kaynaklanmadığını göstermek. Gerçekten de yaptığı her konuşmada Vlasak, hayvan özgürlüğü hareketini şiddet uygulamakla suçlayanlara rağmen bu korkunç iki yüzlülüğü ifşa etmeye çalışıyor, oysa hayvanları sömürenler her yıl dünyayı hayvanların kanıyla yıkıyorlar, hayvan özgürlüğü eylemcilerine saldırıyor ve bazen de onları öldürüyorlar.

 

İkiyüzlülük Koridorları

 

Vlasak hayvanları sömürenlerin şiddet kullanmayı tekelleştirme hakkına meydan okuyan sözlerinden dolayı çarmıha gerilirken, içeriği iğrenç şeylerle dolu konuşmalar eğer Sağ’dan geliyorsa hiç fark edilmiyor bile. Sağ, Ward Churcill’in 11 Eylül  kurbanlarının birşekilde “küçük Eichmannlar” olduğunu söylemesi üzerine kalp krizi geçirdi, ama Afganistan ve Irak’ta görev yapan üç yıldızlı deniz generali James Mattis  açık açık “ aslında  Iraklıları öldürmek çok eğlenceli. İnsanları vurmak çok eğlenceli” dediğinde öfke patlaması ya da kovma tehdidi filan yaşanmadı hiç. Gene Bush’un yakın arkadaşı, Ebu Garib ve diğer yerlerde Iraklı tutuklulara uygulanan işkenceleri haklı çıkaran politikaları planlayan Alberto Gonzalez de uluslararası hukuku ve insani politikaları alenen çiğnediği için kovulmamakla kalmadı bir de bunun üstüne general yapıldı.

 

Peki sağ kanattan yazar Ann Coulter “Timothy McVeigh’le (Oklahoma bombacısı) ilgili tek pişmanlığım onun New York Times Binasına gitmemiş olması “ gibi saçma sapan şeyler söylediğinde neden bu kudurmuş tepkilerden eser  okunmuyor ortada? Coulter  için “liberal” oldukları sürece insan öldürmekte bir sakınca yok. Ted Nugent’ın 2005 yılı Mart ayı NRS kongresinde söylediği şu sözler için neden tepki gelmedi: “Alamo’yu hatırlayın! Vurun onları!”. Alkış almak için bağırmıştı, “ size ne kadar radikal olduğumu göstermek istiyorum. Araba hırsızlarının ölmesini istiyorum.Tecavüzcülerin ölmesini istiyorum.Hırsızların ölmesini istiyorum.Çocukları taciz edenlerin ölmesini istiyorum. Kötü adamların ölmesini istiyorum. Mahkeme filan yok.Kefalet yok.Erken tahliye yok. Hepsinin ölmesini istiyorum. Elinize bir silah alın ve size saldırırlarsa vurun onları.” Nugent açık açık cinayetten bahsediyor, hem de hiçbir yasal sürece dahil olmaksızın. Hak yok, anayasa, mahkeme sistemi veya adalet filan da yok. Nugent faşist sözleri için bir bedel ödedi mi? Ona destek verenler ondan uzak durmaları için zorlandılar mı? Tabi ki hayır. Nugent toplum tarafından onaylanan hayvan cinayetlerine devam ediyor, oysa Vlasak tür ayrımcısı şiddetin kurallarını ihlal ederek hasta ve yolundan sapmış bir dünyanın aşağılamasıyla karşı karşıya kalıyor.

 

Nugent gibi geri kafalı insanların şiddete başvurması ayrı bir şey ama son zamanlarda Kongre’de sağ kanat üyelerinden şiddet tehditleri geliyor. Nisan-Mayıs 2005 tarihinde Terri Schiavo’nun (ötenazi istenen bir hasta.Kocası ötenazi yapılmasını isterken ailesi buna karşı çıkıyor, iki taraf arasında yargı yolu açılıyor. Dava 1998’de başlıyor, sonuç koca lehin 2005’te alınıyor, ötenazi yapılıyor) hayatını kurtarma çabalarının sonuç vermemesi üzerine “hayattan yana” muhafazakarlar “eylemci hakimler”e karşı haçlı seferi başlattılar- yani liberal hakimleri kastediyorlardı-soldan aşırı sağa kadar her konuda karar veren kişilerden söz ediyorlardı. 4 Nisan’da Senato’da konuşan Cumhuriyetçi senatör John Cornyn Shiavo meselesinden söz ederek 1 Mart tarihli Anayasa Mahkemesi kararının “eylemci yargı” sonucunda gençler için ölüm cezasını iptal ettiğini söyledi. Ne zaman liberal duyarlılıkları olan bir hakim dinci sağın politik ajandasına uymayan kararlar verirse  o zaman” yargıda eylem” söz konusu oluyordu.

 

2005 yılı Nisan ayında meydana gelen korkunç olayda Chicago ve Atlanta’da 2 hakim vurularak öldürüldü. Senatör John Cornyn bu olayın ardından şunları söyledi: “ burada sebep sonuç ilişkisi var mı bilmiyorum, ama  bu ülkede mahkeme şiddeti örnekleri gördüğümü söyleyebilirim. Ve merak ediyorum; bazı durumlarda bazı yerlerde bazı kişilerde hakimlerin politik kararlar verdiği ama halka açıklamadığı durumlar olabilir mi, yani öyle ki , bu durum öyle bir hal alıyor ki, sonunda bazı insanlar şiddete başvuruyor olabilir.Haklı görmesem de bu konuda benzeri fikirlerim var.”

 

Cornyn alçak sese federal hakimlerin öldürülmesini kınarken diğer taraftan aslında “eylemci” hakimlerin sağ kanatın hedeflerine uymamaları sebebiyle öldürülebileceğini de söylüyor. Bu tehditkar durumdan kısa süre önce bir çok hakim Terri Shiavo’nun hayatını kurtarmaya yönelik bütün yasal başvuruları reddettiğinde House Majority lideri Tom Delay tehditkar bir sesle” bundan sorumlu olanların bedelini ödeyeceği gün de gelecek” demişti.

 

Ancak Cornyn ve Delay başka bir şekle sokmak isteseler de söyledikleri şeyler homofobi, militarizm, emperyalizm ve silahlara sınırsız bir oradan ulaşma izni ve ölüm cezasının daha geniş bir ölçekte uygulanması gibi “hayattan yana” sağ kanat değerleriyle ve “ana akım” Amerika  ile güya bağlantısını kaybetmiş liberal hakimlerin cinayetiyle alakalı hem tehdit cümleleridir, hem de özür beyan eden cümlelerdir. Hepsi de Jerry Vlasak’ın söylediği sözlerden çok daha tehdit dolu sözler. Bu ülkede aşırı sağcı duyguların geçerliliğini düşündüğümüzde Neo Nazilerin, kafayı sıyırmış kürtaj karşıtlarının ve diğer grupların ciddi bir şiddet ve cinayet kaydı olduğunu görüyoruz ve kayıtlara baktığımızda Cornyn ve Delay’in sözlerinin Vlasak’ın söylediği sözlere kıyasla gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Vlasak’ın sözleri insanlara yönelik şiddet kaydı bulunmayan bir yer altı özgürlük hareketine işaret ederken Cornyn ve Delay’in sözünü ettiği ultra sağcılar hem şiddeti övüyor hem de şiddete başvuruyor, patlamayı bekleyen bir bomba gibiler aynen. Eğer birileri kalkıp da onların sözlerinden etkilenerek federal bir hakime suikast düzenlerse, Cornyn ve Delay burada söz konusu cinayetten paylarına düşen sorumluluğu yüklenmek zorunda.

 

Amacını Aşmış İmtiyazlar

 

Burada ahlaki öfkemizi perspektif içerisine alalım. Burada hayvanları küçük kafeslere, beton zindanlara tıkıp beyinlerini elektrotlarda işgal edip vücutlarına toksik kimyasal maddeler enjekte eden, onları radyasyonla zehirleyen, kafataslarını pnömatik araçlarla şişiren, cinsel organlarını parçalayan, göz kapaklarını diken vb bir çok şey yapan insanlarla, dirikesimcilere ve bu tür insanlara karşı şiddet kullanmayı tartışan ya da bunu savunan bir hayvan özgürlükçüsü arasındaki farktan bahsediyoruz. Barbarlıkların bir sonu yok, Dr. Mengele’nin kurbanlarına yaptıklarının çok ötesinde bir şeyden söz ediyoruz. Bizler sırf merhametinden sebep nefret ve küçümseme duygusuyla hayat alanlara karşı hayat kurtaran bir travma cerrahından söz ediyoruz. Gerçek terör ya da gerçek terörizm Jerry Vlasak gibi birisinden kaynaklanmaz; kürk çiftlik sahiplerinden, dirikesimcilerden, avcılardan, tuzakçılardan, fok avcılarından, balina avcılarından, fabrika çiftlikleri ve mezbaha sahiplerinden ve sürüp giden hayvan soykırımından akan kanla ve acıyla  çıkar elde eden şirketlerden kaynaklanır.

 

Ne İngiltere ne de ABD’nin Jerry Vlasak’tan korkmak için bir sebebi yok. Bırakın her hayvan sömürücüsü ALF ismini duyup da korkuyla titresin, ama vatandaşların büyük acı ve esaret altında yaşamaya çalışan hayvanları bariyerleri ve güvenlik sistemlerini aşarak kurtarmaya çalışan  cesur, kendini davasına adamış ve merhametli bu canlardan korkması için hiçbir sebep yok.

 

Ama tam tersine, aşırı sağcı ABD hükümeti aşırı sağcı politik grupları “ülke  içi terörizm ” listesinden sildi. ALF ve ELF’ten farklı olarak, Army of God (Tanrı’nın Askerleri) gibi gruplar ve milisler insanlar için gerçek bir tehdit, çünkü şiddet ve nefret kayıtları bulunuyor. Bu ülkede bir şirketin çıkarlarını tehdit etmek; Oklahoma City’deki Alfred P Murrah Federal Binası’nı havaya uçurup 168 insanı öldürmekten, 500 kişiyi yaralamaktan; Atlanta Olimpiyatlarına bomba yerleştirerek 1 kişiyi öldürüp 100 kişiyi yaralamaktan; kürtaj yapan doktorları öldürmekten; siyahları, Yahudileri, göçmenleri öldürmekten; antrax, sodyum siyanür bombaları gibi kitle imha silahları, makineleri tüfekler, yüzbinlerce adet cephanelik ve uzaktan kumandalı patlayacılara sahip olmaktan daha ciddi bir tehdit.

 

 

Bunların hepsi aşırı sağın suçları, devlet ALF yerine aşırı sağın sayısız kuruluşlarına vatandaşları ve ülke güvenliği için daha az bir tehdit  oluşturuyor gözüyle bakıyor. Ama ALF insanları değil, şirketleri tehdit ediyor; bu kafayı sıyırmış toplumda çıkarlar hayattan daha değerli olduğu için ALF ve ELF bir numaralı Halk Düşmanı olarak görülüyor.25  Nisan 2005 tarihli newsday.com sitesinde şöyle bir yazı vardı: “ İç güvenlik birimlerinden gelen bir habere göre ALF El-Kaide’yi desteleyebilecek ülke içi terörizm tehditi yapan gruplar arasında gösteriliyor”. Bu belge saçma sapan bir şey, gerçeklerin saptırılması ve hayal gücünün işi demek bu. ALF’in politik görüşleri Sol anarşist görüşlerden oluşuyor,ve El-Kaide’nin fundamentalist, otoriter ve ataerkil, şiddet yanlısı görüşlerine taban tabana zıt. ALF’in El-Kaide’yle felsefi veya pratik hiçbir bağı yokken ABD’deki aşırı sağcıların ABD hükümetine yönelik şiddet içeren muhalefete ve Amerikalı vatandaşlara karşı terörist saldırılara büyük bir eğilimi var. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre;

 

“El-Kaide ile yurt içi terörist gruplar arasında işlevsel hiçbir bağ yok ,ama bilgi toplayan kuruluşlar Amerikalı aşrı sağcıların ve İslamcı militanların Yahudiler, Masonlar ve diğer grupların dünyayı kontrol etmek istemesiyle alakalı benzer teoriler yaydığını ortaya koydu. Dahası, bazı beyaz sağcılar 11 Eylül eylemlerini alkışladı. Ulusal İttifak adında Batı Virginia’da bulunan Neo Nazi grubunun liderlerinden birisi “ Yahudileri öldürmek için uçakları binalara doğru süren herkese saygım var. Keşke üyelerimizde bunların yarısı kadar cesaret olsa” demiştir.

 

Medyanın dil hakimiyeti ve tahakkümüyle, halkın genel görüşüyle beraber Sağ ve Şirket Amerikası “terörizm” söylemini ve bunun tanımlarını kontrol ediyor. Görünüşe göre, bu altın standartlar sayesinde devlet şiddeti, şirket  şiddeti ve insan türünün hayvanlara karşı yürüttüğü şiddet terörizm tanımından çıkartılıyor, onun yerine mal ve mülkün yok edilmesi, şiddet ve yıkımın belgelenmesi ve diğer hayvan hakları ve çevreci kuruluşların taktikleri –ve genel anlamıyla muhalif duruş- bu tanıma dahil ediliyor. Bir kez güç ve şiddet uygulamaya konulduğunda (dil terörizminin şiddeti ve gücü) şirket-devlet kompleksi o zaman kendi meşruluğuna meydan okuyan herkese uygun baskı ve saldırganlıkla cevap verebilir.

 

ABD yurttaşlarının karşısındaki, aslında bütün dünyanın karşısındaki en önemli tehdit, gezegen üzerindeki en önde gelen terör tehdidi olan ABD devletidir. Nikaragua’dan Şili’ye, Vietnam’dan Irak’a, İran’dan Endonezya’ya kadar  ABD terörist devleti düzinelerce sayıda bağımsız ya da demokratik yöntemle seçilmiş hükümeti devirmiş, sistemli bir şekilde insan haklarını  işgal etmiş, bir anda on binlerce insanı katletmiş, faşist hükümetlere ve juntalara yardım ve yataklık etmiş ve mümkün olabilecek her şekilde –ister serbest pazar isterse kurşun aracılığıyla- bütün gezegeni hakimiyeti altına almanın yollarını aramıştır.

 

 

Hayvanları sömürmekte çıkarı olanlar için Jerry Vlasak bir tehdittir, aşırı uçta birisidir. Akılcı, adil ve şiddet içermeyen bir dünya için mücadele edenler, en temel hak ve adalet kavramlarına hayvanları da katmak isteyenler için o bir özgürlük savaşçısıdır. Belki yaklaşmakta olan karanlık bir geleceğin kehaneti de olabilir, hayatı ve gezegeni yok etmeye ant  içmiş insanlarla onları durdurmak amacında olanlar arasındaki iç savaş, modern özgürlük hareketlerinin bir parçası olan şiddete başvurmak üzere olabilir. Şu ana dek, hayvan özgürlüğü hareketinin John Brown ya da Nat Turner’ları yok, ve bu da sadist insanların hayvanları maruz bıraktığı korkunç şeyleri ve hakiki şiddetin boyutunu bilen, kısıtlanmış eylemciler için önemli bir işaret oluyor.

 

Çeviri: CemC

 

 

 

 

Etin Cinsel Politikası

ET ÜZERİNDEN KONUŞMALAR

Düzenleyen.Güvercin Postası

Carol Adams;

aile içi şiddet ve hayvan savunuculuğu alanlarında kapsamlı çalışmalar yapmış eko-feminist bir ilahiyatçı, yazar ve
aktivist.

1990’da yayımlanan ilk kitabı The Sexual Politics of Meat’te [Etin Cinsel Politikası], hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasındaki ilişkiyi ortaya koydu;

yaşayan, hissedebilen hayvanların “et” haline getirilmeleri ile, kadınların cinsel nesnelere indirgenmesi arasında benzerlik kurarak feminist-vejetaryen bir kuramın temellerini attı.

O tarihten bu yana eko-feminizm, aile içi şiddet, vejetaryenlik ve hayvan savunuculuğu üzerine kitaplar ve
makaleler yayımladı.

Carol Adams’ın son derece iddialı ve çarpıcı fikirlerini “güvercinle konuşma” şeklinde düzenleyip getiriyorum.
İlginç bulacağınızı düşünüyorum.

güvercin:

Neden vejetaryen olmaya karar verdiniz?

Carol Adams:
Feminist kuramcı Sandra Barky şöyle bir gözlemde bulunur: “Feministler diğer insanların gördüklerinden farklı şeyler
görmezler, aynı şeyleri farklı gözle görürler.

“Ben hep gördüğümüz şeyleri farklı gözle görmeye başladığım için vejetaryen oldum. Bana bu farklı bakışı kazandıran
olay, midillimin ölmesiydi. Yale İlahiyat Fakültesi’ndeki ilk yılımın sonunda New York eyaletinin Forestville kasabasındaki
evime döndüm. Valizlerimi açarken birinin ısrarla kapıyı yumrukladığını işittim. Kapıyı açtığımda komşumuz telaşla
“Biri midillini vurdu!” diye bağırdı. Komşumuzla birlikte ahırımızın arkasındaki otlağa koştum, çok sevdiğim
midillimin ölüsünü gördüm.

Elma bahçemizin dikenli toprağı üzerinde yalın ayak koşarken, hayatımda ilk kez insandışı bir varlığın ölümüyle yüz yüze geldim. O akşam midillimin ölümü yüzünden perişan halde hamburgerimden bir ısırık alırken, birden durdum.

Ölen bir hayvan için üzülürken başka bir ölü hayvanı yiyordum. O ölü inekle ertesi gün gömeceğim midilli
arasında ne fark vardı?

Sırf kendisiyle yakınlık kurmuş olduğum için midilliyi kayırıp hiç görmediğim bir ineğin akıbetine boşvermenin etik açıdan
savunulabilir bir yanı olmadığını fark ettim.

Artık aynı şeyi farklı bir gözle görüyordum.

güvercin:

“Vejetaryen” sözcüğünün genel kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tanımlara bağlı kalmak şart mı, yoksa esneklik mümkün mü? Siz vejetaryenliği nasıl tanımlıyorsunuz?

Carol Adams:

Ben vejetaryen kelimesini seviyorum. Tam bir “kendi adını kendi koyma” örneği. Vejetaryenler bu sözcüğü “vegetable”
(sebze) kelimesinden değil, Latince’de canlı anlamına gelen “vegetus” kelimesinden yola çıkarak seçtiler.
Ama vejetaryen kelimesi içi boşaltılma tehlikesiyle karşı karşıya, çünkü sadece dört bacaklı hayvanları yemekten kaçınan hepçil insanlar da kendilerini vejetaryen sayıyor. Bunun nedeni sanırım “et” denince çoğunun aklına “kırmızı et”in gelmesi. Bu yüzden insanlar kanatlı hayvanları yiyen ya da balık yiyen vejetaryenler de olduğu yanılgısı içinde.
Ayrıca insanların birçoğu dört bacaklı hayvanları yemenin sağlıksız, ölü tavukları ya da ölü balıkları yemeninse sağlıklı bir beslenme tarzı olduğunu düşünüyor. Benim için vejetaryenlik bir sağlıklı beslenme meselesi değil, etik bir mesele.

Büyük yazar Isaac Bashevis Singer şöyle diyor: “Ben bu yolu kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için seçtim.”

Kültürümüzde (ve genel olarak dünya kültürlerinde) hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasında ne gibi bağlar var?

Carol Adams:B iz ırkçı ve ataerkil patriyarkal bir dünyada,erkeklerin kamusal alanda da (iş alanında,siyasette)özel alanda da hâlâ kadınlar üzerinde iktidar sahibi olduğu bir dünyada yaşıyoruz (kadına yönelik şiddet bu ülkede her gün dört kadının ölümüyle sonuçlanıyor. Toplumsal cinsiyet farklılıkla değil tahakkümle ilgili. Toplumsal cinsiyetin yapılanışı, yani erkeklerin kadınlar üzerinde iktidar sahibi olma biçimleri,hayvanları, özellikle de tüketilen hayvanları görme biçimlerimizle bağlantılı.Uzun bir süre boyunca “insan” kavramı beyaz erkeklerle sınırlıydı. İnsanlık “ne kadın ne hayvan”
şeklinde tanımlanıyor, kadınlar insanlığa dahil edilmiyordu, çünkü hem kadındı hem de hayvan. Feminist bir tarihçi Amerikan Devrimi’nin ardından kadınlar açısından çok travmatik bir dönemin yaşandığına dikkat çeker,çünkü hep insan haklarından söz edilen bir dönemdir bu, kadın hakları ortada yoktur.“İnsan” erkek olarak, örtük şekilde de beyaz erkek olarak tanımlanır. İnsan kavramını genişletmeye çalışan hareketlerin ortaya çıkmasının nedeni, bir varlığın insan olarak tanımlanmadığı sürece ciddiye alınmayacağı kanısı – böyle bir varlık kötü muamele de görebilir istismar da edilebilir.

“Feminizm kadınların insan olduğu yolundaki radikal bir anlayıştır” sözüne katılmam mümkün değil. Benim derdim, insanlığı, kadınları da içine alacak şekilde yeniden tanımlamak değil. Ben insan tanımını sorunsallaştırmak istiyorum.
Ayrıca amaçların araçları meşrulaştırdığı anlayışına da karşı çıkmalıyız.Et yeme alışkanlığı ve başka insanların
maruz bırakıldığı baskılar, sırf bunlar sonucunda birtakım insanların arzuları tatmin edildiği için meşrulaştırılmaya
çalışılıyor.

Vejetaryen olmak neden zor ve hor görülür?

Carol Adams:

Sexual Politics of Meat eserimde “kayıp gönderge” kavramını ortaya attım:Et yeme sürecinde hayvanlar öldürüldükleri için görünmez hale getiriliyor. Ayrıca kavramsal olarak da görünmez hale getiriliyorlar.İnsanlar gerçekte ölü bir kuzuyu ya da ineği, kesilip parçalanmış bir tavuğu yemekte olduklarının onlara hatırlatılmasından hoşlanmıyorlar. O zaman bu kayıp gönderge yüzergezer bir şey haline geliyor. Örneğin et, kadınların başına gelenleri anlatmakta kullanılan bir metafor olabiliyor.Saygı gösterilmeyen bazı varlıklar da bu araç-amaç ikiliğinde mağdurlaştırılabiliyor.Ben şiddete karşıyım. Mümkün olan en az zararla yaşamak taraftarıyım. Baskı, şiddeti ve şiddet kullanma araçlarını gerektirir.

Bu şiddet genelde üç unsuru içeriyor: Bir varlığın nefes alıp veren, acı çeken bir canlı olarak değil de bir nesne olarak görülmesini sağlayan nesneleştirme; bir varlığın bütünlüğünü ortadan kaldıran parçalama ya da kesip biçme; son olarak da tüketme. insandışı hayvanın fiilen tüketilmesi ya da pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak yoluyla, parçalanmış kadın
bedeninin tüketilmesi. Bu “kayıp gönderge” yapısında nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, bir tarihe, bir hayat öyküsüne, bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için “kötü muamele etme hakkını” doğuran bir yapı söz konusu.

güvercin:

İlk olarak The Sexual Politics of Meat adlı kitabınızda hatlarını çizdiğiniz feminist-vejetaryen kuramın özünü kısaca anlatabilir misiniz? Yani ETİN CİNSEL POLİTİKASI nedir?

Carol Adams:

Etin Cinsel Politikası şu anlama geliyor: Neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, partiyarkal politika belirliyor ve et yemekle ilişkilendirilen anlamlar hep erkeklik etrafında dönüyor, toplumsal cinsiyet politikalarının toplumumuzdaki yapılanma biçiminin hayvanlara, özellikle de tüketilen hayvanlara yönelik bakışımızla ilişkili olduğunu iddia ediyorum. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri
yapmadıklarıyla.

Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor. Etin cinsel politikasından herkes etkileniyor. Bir lokantanın mönüsünde şu satırlara rastlamak mümkün:“Duble Hindi Göğüs, D Kup. Bu Sandviç Kocaman!” Etin cinsel politikası aracılığıyla bu tür imgeleri tüketmek, kültürümüzde kadının nesneleştirilmesi hakkında, bu nesneleştirmenin farkına varmaksızın açıkça konuşup şakalaşmanın önünü açıyor.Etin cinsel politikası başka bir düzeyde daha işliyor:

Etin insana güç verdiği ve erkeklerin et yemeye ihtiyaç duyduğu yolundaki hurafenin idamesini sağlıyor. Bu, güçle ilgili mitlerle bağlantılı erkeklerin güçlü olması gerektiği, bu gücü de etten aldıkları yolundaki mitler.

Tabii bu miti yalanlayan birçok vejetaryen sporcu var, ama yine de mitlerle baş etmek zor. Ayrıca et tarihte, özellikle son birkaç yüzyılda, Avrupa’da üst sınıflarla özdeşleştirilen bir yiyecek (sadece üst sınıflar her gün bol miktarda et yiyebiliyor).Cinsiyetçi kültür bu sınıf sistemini kadın -erkek ilişkilerinde yeniden yarattı – erkekler kadınların erişemediği bir şeye erişiyordu. bu nedenle aile içinde et yeme hakkına sahip olan ya da et yemeyi hak eden kişi erkekti. Et yemek bir erkek ayrıcalığıydı.

Son olarak, et yiyen erkeklerin mutlu birer eş olacağı düşüncesi de var. Yıllar boyu kadınlara erkeklerini mutlu etmek için hazırlamaları gereken et yemekleriyle ilgili yazılar yayımlandı. 1990’lara ait bir kadın dergisinde çok gülünç bir örnek var: (üstelik eski bir New York Times köşe yazarının kaleminden çıkmış). Yazı şöyle başlıyor:
“Erkekler ne ister? Tecrübelerime dayanarak, iyi bir seks ve iyi bir biftek istediklerini söyleyebilirim, ille bu sırayla olması da gerekmiyor.”
Bu da erkeklerle ilgili çok sınırlayıcı bir genelleme. Bu tür sınırlayıcı rollerle ilgili varsayımları benimsemek doğru mu?

Kitabımda kadınların birkaç nedenle vejetaryen olduklarını öne sürdüm. Bedenlerimizi tanıdıkça onları dinlemeyi öğreniyoruz, et yemekten vazgeçtikten sonra da kendimizi daha iyi hissettiğimizi görüyoruz. Ayrıca pek çok kadın,bir kadın olarak yetiştirilme tarzımızdan ötürü, haklarla (kimlerin, neden haklara sahip olduğuyla) değil, şefkatle (kimin neden yardımımıza ihtiyaç duyduğuyla) ilgilenen bir etik anlayışına sahip. Sadece tabağınıza bakmanız yeterli:“Ölü bir hayvanı yiyorum. Bu hayvan nasıl öldü? Nasıl yaşadı? Neden buna dahil oluyorum?”

güvercin:

Etin Pornografisi nedir?

Carol Adams:

Popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı bir ortam yaratmaları üzerinde durdum. Hayvanların nasıl cinselleştirilip kadınsılaştırıldığını, kadınların da nasıl hayvanlaştırıldığını irdeledim.“Antropornografi” fikrini ortaya attım:Hayvanların birer fahişe gibi tasvir edilme biçimlerini ele aldım ve reklamlar üzerinden bunun örneklerini gösterdim.“Türün dişisini” ele alarak, kadınların nasıl “tür kimliğinin” taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da –sonuçta et haline getirilmek üzere– üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterdim. Tür, “dişi”yle özdeşleştirilen bir kategori haline geldi.

güvercin:

Et yiyenlerin çoğu, insanlar için et yemenin “doğal” olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki tavrınız nedir?

Carol Adams:

Et yemek “doğallaştırıldığında” karşı çıkmamız gereken iki nokta var. İlkin, biz insanların hayvanlardan farklı olduğumuz için et yediğimiz iddia edilir. Ama sonra birden et yemek, başka insandışı hayvanlar da et yediğigerekçesiyle meşrulaştırılır. Bu noktada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. İkinci olarak –ben bunun patriyarkal
ataerkil kültürün parçası olduğu kanısındayım– kültürümüzde sadece etoburları değil, en yüksek etoburlar dediğimiz hayvanları, yani başka etoburları yiyen etoburları yüceltiyoruz. Et yiyenlerin büyük çoğunluğu otobur hayvanları yiyor. İnsanlar bu açıdan iyi bir örnek: Biz inekleri, kuzuları vs. yiyoruz. Ama kültürümüzde aslanlar ve kartallar, yani bizden daha etobur olan hayvanlar mitolojik açıdan yüceltiliyor. (Aslında hayvanların sadece yüzde altısından az bir kısmı etobur.) Ayrıca bazı erkek biyologlar erkek egemenliğini doğa kanunlarına dayandırmaya çalışıyor: Şu hayvan dişisine baskın,çünkü doğa böyle öngörmüş. Erkekler de kadınlara şöyle der bazen: “İçimdeki hayvanı uyandırıyorsun”. Ama biri çıkıp kendilerine hayvan dediğinde rahatsız oluyorlar nedense.

güvercin:
doğa insan içindir diyerek kendisini feda eden hayvanlara şükran duyan insanlar için ne diyorsunuz?

Carol Adams:
Evet bunu ifade eden bazı çevreciler var. İyi de, neden tarih boyunca hep insandışı varlıklar insanlar için fedakârlık yaptılar? Belki de insandışı varlıkları yemeyerek fedakârlık etme sırası insanlara gelmiştir. Hem o hayvanın kendini feda etmek istediğini nereden biliyoruz? Hele de bu savı öne süren kişi bir avcı değilse? Bu insanlar yerlilerin hayvanlarla kurdukları ilişkiyi kullanıyor, daha doğrusu istismar ediyor. Yerli kültürlerin insandışı varlıklarla olan ilişkileri içinden hâkim kültüre aktarılan yegâne unsurlar, kendi pratiklerimizi meşrulaştırmak üzere seçilenler. Oysa hayvanları yemeyen birçok yerli kültür var.

Burada şöyle bir durum söz konusu: Ölü hayvanları yiyor olmak insanları zaten vicdanen rahatsız ettiği için bu iddialarla et yemeyi savunmaya çalışıyorlar. Bizi pek de mantıklı olmayan bu iddialarla oyalayıp vejetaryenlikle olan ilişkilerini sorgulamaktan uzak duruyorlar.

İnsanlar değişmek istemedikleri için her şeyi kendi istedikleri gibi doğallaştırıyor ya da savlarını meşrulaştıracak dinî gerekçeler türetiyor. Oysa istedikten sonra bunların tam tersi tezleri de doğallaştırabilir, tam tersi tezleri destekleyecek dinî gerekçeler bulabilirsiniz.

güvercin:

Hayvan hakları etiği yerine, şefkat etiği (ethic of care) anlayışını savunuyorsunuz. İkisi arasındaki farkı biraz anlatabilir misiniz?

Carol Adams:

Hayvan hakları anlayışının kullandığı dil, insan/hayvan arasındaki farklılaşmayı ortaya koyan felsefî çerçeveye dayanıyor. Evrensel haklar anlayışının dili, özerk bir varlık olarak ortaya konan Aydınlanma insanı (erkeği) anlayışının parçası. Oysa gerçekte hiç kimse özerk değil. Biz ilk önce ilişkilerimiz aracılığıyla öğreniyoruz. Yürümeyi, konuşmayı hep ilişkilerimizle öğreniyoruz. Şefkat etiğinde, temel haklar anlayışının dayandığı özerk insan/erkek mefhumu eleştirilir.

İkincisi, hayvan hakları anlayışı sadece duygusallığı dışlamakla kalmıyor, aynı zamanda çok “erkek”. Bu anlayış bize insandışı varlıklar için üzülmemizi salık vermiyor, doğru olan şeyi yapmamızı salık veriyor. Bazılarımız çıkıp bu varlıklar için üzüldüğünü ifade etti. Çünkü üzülmek de meşru bir bilme biçimidir. Civcivlerin gagalarının kesildiğini, danaların doğduktan bir gün sonra annelerinden ayrıldığını işittiğimiz zaman hissettiğimiz öfkeye ya da diğer duygulara neden güvenmeyelim? Öfke ve şefkat (caring) neden insanlar olarak bizi anlamlı bir şekilde tanımlamasın?

İnsanlar buna cevaben şöyle diyebilir: Kadınların erkeklerden daha şefkatli olduğunu mu iddia ediyorsun? Hayır. Erkeklerle özdeşleştirilen bir düşünme biçiminin kadınlarla özdeşleştirilen bir tepki gösterme ve düşünme biçimi üzerinde hâkimiyet kurduğunu iddia ediyorum.
güvercin:
Yediğimiz hayvanla aramızda kopukluk olduğunu, onu “ete” dönüştürdüğümüz için hayvanın kendisini görmediğimizi iddia ediyorsunuz. Ama şöyle bir iddia da var: Asıl sorun insanların topraktan, doğanın gerçekliklerinden uzaklaşması. Hayvanlar için üzülmemizin nedeni bu kopukluk; basit bir duygusallık sorunu bu, çünkü çiftçiler ya da avcılar öldürdükleri hayvan için üzülmez. Buna yanıtınız ne olur?

Carol Adams:

Duygusal olmakta ne sakınca var? Bu da şefkat etiğinin bir parçası. Belki de ihtiyacımız olan şey duygudur. Ortada sizi rahatsız eden bir şey varsa, kültürün söyledikleri doğrultusunda duygularınızı değiştirmek yerine, duygularınızın söyledikleri doğrultusunda kültürünüzü değiştirmek belki de daha doğrudur. Çünkü duygusal açıdan rahatsız oluyorsanız, o kültürde ters bir şeyler var demektir. Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama, ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı. Bu çok vahşi bir süreç. Ayrıca birçok hayvan o eski çiftliklere benzer yerlerde kesilmiyor, korkunç hayatlar yaşayıp korkunç yöntemlerle öldürülüyor.

güvercin:

Kitabınızda, (Ne Erkek Ne Hayvan) ayrıcalığı ele alıyorsunuz. Ama bir zamanlar ikinci sınıf yiyecekler olarak algılanan tahıllar ve sebzeler (sadece zenginler et yiyebiliyordu) bugün neredeyse birer lüks tüketim malı konumunda. Özellikle organik yiyeceklerden ve ete alternatif olarak üretilen ürünlerden söz ediyorum.

Carol Adams:
Öncelikle şunu söylemek gerek: Amerika’da devlet süt ve et sektörünü destekliyor. Böyle bir destek olmasaydı bugün bir hamburgerin fiyatının 35 dolar olması gerekirdi. O zaman veganlığın gerçekten de ucuz bir beslenme tarzı olduğu ortaya çıkardı. İkincisi, bu maliyet hesabını yaparken sağlık harcamalarıyla gıda harcamalarını birarada düşünmemiz gerekir o zaman da veganlığın kat kat ucuz bir beslenme tarzı olduğu görülür. Amerika’da başta gelen on öldürücü hastalığın altısı yüksek yağ, yüksek kolesterol ve süt ürünleri tüketimine bağlı hastalıklar. Üçüncüsü, dünyanın büyük çoğunluğu temelde vejetaryen bir rejimle hayatlarını sürdürüyor, çünkü tahıllar ve baklagiller çok daha ucuz.

güvercin:

Kitabınızda sizin için birinci önceliğin feminist hareket olduğunu söylüyorsunuz. Neden? Yıllar içinde bakış açınız değişti mi yani artık hayvan hakları hareketine daha çok önem verdiğinizi söyleyebilir misiniz?

Carol Adams:

Birinci önceliğimin feminist hareket olduğunu söylerken niyetim, hayvan hakları hareketine önem vermediğimi söylemek değildi. Feminist harekete olan bağlılığım herhangi başka bir bağlılığı dışlamıyor. Hayvanları feminist bir bakış açısıyla savunduğumu, hayvanların maruz kaldığı baskı ile kadınların maruz kaldığı baskı arasında bağlar olduğuna inandığımı söylemek istemiştim. Örneğin kadına yönelik şiddet meselesi, şiddet kullananların hayvanlara yönelik şiddetini de içeriyor. Dayak yiyen kadınlar genellikle evdeki hayvanlarına ya da çocuklarına zarar geleceği tehdidiyle terörize ediliyor, travmaya uğratılıyor ya da eve hapsediliyor. Cinsel tacize uğrayan çocuklar hayvanlarına zarar verileceği tehdidiyle susturuluyor. Hayvanlara yönelik şiddet de erkek kontrolünü artıran unsurlardan biri. Keza kürtaj meselesi. Bazı hayvan hakları aktivistleri hareketin kürtaja karşı olması gerektiğini savunuyor.Ama ben feminist bir bakış açısından bakarak asıl meselenin “dayatılmış gebelik” meselesi olduğunu düşünüyorum: Ben kadınların ve diğer türlerin dişilerinin gebeliğe zorlanmasına karşıyım.Yani feminizm, hayvanları savunmamı sağlayacak çerçeveyi sunuyor. Bu çok önemli, çünkü daha geniş bir toplumsal tahlille bağ olmayınca bazı hayvan hakları kampanyaları kadın düşmanlığına varabiliyor.

güvercin:

Zaman zaman öfkeye kapılıyor musunuz?

Carol Adams:

Mesela New York Times’da sınaî çiftliklerin yaygınlaşmasını, ve bunların insanlar ve çevre üzerindeki etkilerini konu alan, ama tek satırında bile hayvanlara değinilmeyen bir makale yayımlandığında öfkeleniyorum. Ama bu öfkeyi bazı şeyler üzerinde kafa yorabilmek için kullanıyorum: Burada olup biten nedir? Bu neyi temsil ediyor? O zaman bu öfke, meseleyi kuramsal açıdan ele almamı sağlıyor, çünkü ben mevcut durumu anlamayı ve değiştirmeyi istiyorum. Et yiyen insanlar bazen öyle şeyler yapıyorlar ki “beni tahlil et” diye bağırıyor adeta. Bu nedenle, bu öfke ve çaresizlik halinin beni felç etmesine izin vermek yerine, bunu bir süreç olarak görmeye karar verdim. Ne de olsa bir zamanlar ben de et yiyordum. Vejetaryenlerin geçirdiği süreci henüz tamamlamamış insanların arasında yaşıyoruz, hepsi bu.

güvercin:

Bir vejetaryen olarak et yiyen insanlara her seferinde yanıt vermek zorunda olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Bazen yanıt vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir kere, vejetaryenler diğerlerine göre daha gerçekçi düşünüyor, çünkü biz “kayıp göndergeyi” yerine koyuyoruz. Biz onların tabaklarında yiyecek görmüyoruz, cesetler görüyoruz, ölü hayvanlar görüyoruz. Biz hem gerçekçi düşünmeyi hem de metaforik düşünmeyi bildiğimiz için, işin aslını ifade etmeye kalktığımızda insanların huzursuzluk duyması ve bize düşmanca yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, insanlar giydikleri giysilerin ne koşullarda üretildiğini bilmek istemiyor.O giysileri çok kötü şartlarda çalışan kadınların ve çocukların ürettiklerini bilmek istemiyorlar. Oradaki “kayıp göndergeyi” yerine koymayı istemiyorlar. İkinci olarak şunu söylemek istiyorum: Vejetaryenler, sofrada ölü bir hayvan bulunduğu zamanlarda bu konuyu konuşmaktan kaçınmalı. Çünkü o zaman çok fazla gerilim oluyor. O sırada o hayvanı yemekte olan kişi aptığı şeyi meşrulaştırmak için daha da fazla çaba harcıyor. ve sonuçta size saldırıyor.

güvercin:

Vejetaryenlerin alttan almaktan vazgeçmesi gerektiği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Carol Adams:

Hiçbir zaman boşvermememiz, tartışmaya girmekten kaçınmamamız gereklidir. Ama biz vejetaryenlerin yapması gereken, et yiyen bir insana neden bu yolu seçtiğimizi açıklamaya çalışmak yerine, onun neden et yediğini açıklamasını sağlamak olmalı..

Hayvanlar, yaşadıkları süre içinde bile yığın olarak görülüyorlar. Geçenlerde 6 yaşındaki çocuğumla sinemaya gittik, filmin sonunda “bu filmin çekimlerinde hiçbir hayvan zulüm görmemiştir” yazdı.Çocuğum da şöyle dedi: “Yani bu filmde yedikleri etlerin hepsi sahte miydi?” Bu çok derinlikli bir soruydu, çünkü kültürümüzde hayvanları yemek zulümden sayılmıyor. Ama altı yaşındaki bir vejetaryen bütün bir kültürel pratiği sorgulayabiliyor.

güvercin:

Ekofeminist şefkat etiği nedir?

Carol Adams:
Hayvanları yiyen insanlar bir tahakküm ilişkisinden yararlanıyor, ama kültürümüzde bu ilişkiyi sağlayan yapıların ve bu süreçte zarar gören hayvanların görünmezliği teşvik ediliyor. Hayvanlara yığın gözüyle bakılıyor. Bireyselliklerinden kopartılıyorlar, böylece buradaki tahakküm ilişkisi görünmez oluyor. Eti, hayvanların varlık nedeni olarak görüyoruz; hayvanların yenmek için var olduklarını düşünüyoruz. Ama ekofeminist bir etik anlayışında ilk sorulması gereken şu:
“Ne yaşıyorsun?”Bu soruyu sadece dilimizi konuşan varlıklarla empati kurarak değil, sütü sağılan bir ineğe, sürekli yumurtlatılan bir tavuğa, boğazları kesilmek üzere olan hayvanlara da sorabilmemiz gerek. Öncelikle de bu soruyu sormanın meşru olduğunu, hayvanların gerçekten de bir şeyler yaşadıklarını kabul etmek gerek. İkinci olarak da, o hayvanların ne yaşadıklarını anlayabilmek için gereken bilgileri edinmek gerek. Bu soruyu içtenlikle sorduğumuzda,
inanın hayvanlar –kelimelerle olmasa bile–bize cevap veriyor.

güvercin:
Hayvan hakları aktivizminin ilerici siyasette doğal bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Doğal değil, mantıkî bir yeri var. 19. yüzyıla baktığınızda evrensel oy hakkı hareketi, işçiler ve hayvan deneyi karşıtları arasında ittifak olduğunu görüyorsunuz. Ama liberal siyaset, hayvan hakları konusunda o kadar cömert değil, çünkü liberal felsefe insan-hayvan ayrımına dayanıyor. İlerici siyaset bilinç değiştirme meselesidir,baskı yapılarını değiştirme meselesidir. Hayvanların bilinç sahibi olmadıkları düşünüldüğü için, baskı yapılarıyla ilgileri de olmadığı düşünülür. Hayvan hakları anlayışının ilerici siyasette yeri olduğundan pek emin değilim. Ama hayvan savunuculuğunun kesinlikle yeri var. İktidar sahibi olmayan insanlar –ister kadınlar olsun, ister siyahlar ya da işçiler– hep hayvanlarla benzerlik üzerinden konumlandırılır; biz buradaki işleyişin farkına varmadıkça insanlarla hayvanlar arasındaki sınır, gücünü ve etkisini korumaya devam edecek.

güvercin:
Feministler hayvan haklarına neden uzak?

Carol Adams:
Tarihte kadınlar hayvan hakları hareketinde her zaman öncü oldu, ama feministler olmadı. Feministler neden ırk ya da sınıf ayrımcılığına karşı siyasî ve felsefî tavır almakta gecikmezken, hayvan haklarını hiçe saydılar? Bunun birkaç nedeni var. Birçok feminist yıllar içinde kadınlarla hayvanlar arasında kurulan denkliğin kadınları gayri insanîleştirme şekli olduğunu gördü. Buna tepki olarak, “Biz de insan türünün bir parçasıyız. Tıpkı erkekler gibi ussal, düşünen varlıklarız,” dediler. Ayrıca ırkçılık karşıtı ilerici feministlerde,hayvanlar adına konuştuğumuzda insan mağdurların uğradığı haksızlıkları küçümseme endişesi söz konusu. Özel olan siyasîdir, diyoruz, ama ne yediğimiz ya da ne giydiğimiz hâlâ özel konulardan sayılıyor. Şöyle karşılık veriyorlar size: “Hayvanları yiyip yememekle ilgili kararımın özel bir karar olarak kalmasını istiyorum.” yemek son derece kamusal bir edim ama bu edimi özel alana çekme güdüsü hâkim. Belki de hayatlarını değiştirmek zorunda kalacakları için bu konuda düşünmek istemiyorlar. Feministler kadınların et parçası gibi muamele görmesine karşı çıkıyor, ama bunu yaparken hamburger ya da biftek yiyorlar.

güvercin:
Kadınlar geleneksel olarak kendi mağduriyetlerinden ziyade başkalarınınkiyle ilgilenmiştir. Feministlerin, hayvan aktivizminin kadınları kendi sorunlarından uzaklaştıracağı yolundaki eleştirisine cevabınız ne olur ?

Carol Adams:
Kısmen haklı olabilirler,Hayvan hakları hareketinin yaklaşık %80’i kadınlardan oluşuyor, ama bu kadınlar kendi hayatlarındaki baskının farkına varmayı ya da bu baskıyla baş etmeyi başaramıyor. Bunu fark eden, hatta cinsel şiddete maruz kalanlar da var.Dayağa, tecavüze, kadınlara yönelik başka yerleşik şiddet biçimlerine karşı çıkan birçok feminist olduğunu, ama hayvan haklarıyla ilgilenen feministlerin sayısının az olduğunu görüyorlar ve bu alanda kendilerine daha çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Ama bence hayvan hakları hareketi içindeki erkek hiyerarşisi bunu bir sorun haline getiriyor.

güvercin:
Kadına şiddet ve hayvan korumacılığı yönünden çerçeveler nasıl şekillenir?

Carol Adams:
Ontoloji ideolojiyi tekrarlıyor. Başka deyişle, ideoloji, görünürde ontolojik olanı yaratıyor: Kadınların varoluşunun cinsel varlıklar olarak (ya da bazı feministlerin iddia ettiği gibi, tecavüz edilebilir varlıklar olarak) tanımlanması gibi, hayvanların varoluşu da et kaynağı olarak tanımlanıyor. Kadınların ve hayvanların varlığının birer nesne şeklinde tanımlanmasında, dil şiddetin bir öznesi/âmili/uygulayıcısı olduğu gerçeğini ortadan kaldırıyor .Sarah Hoagland bu süreci şöyle açıklıyor:

“John Mary’yi dövdü”, “Mary John’dan dayak yedi”ye, sonra “Mary dayak yedi”ye, sonunda da “dayak yiyen kadınlara” ve“şiddete maruz kalan kadınlara” dönüşüyor. Kadınlara yönelik şiddetle ve “şiddete maruz kalan kadınlar” ifadesiyle ilgili olarak, Hoagland şunu gözlemliyor: “Burada,erkeklerin kadınlara yaptığı bir şey, kadının doğasının parçası olan bir şey haline getiriliyor. Ve John’un bu süreçteki payını hepten unutuyoruz.”

Hayvanların bedenlerinin yenilebilir olduğu anlayışı da benzer bir tarzda kendini gösteriyor ve bedenlerini tüketmek üzere ölü hayvanları satın alan insanların âmilliğini ortadan kaldırıyor. “Ben cesetlerini et olarak tüketebileyim diye birileri hayvanları öldürüyor”, “hayvanlar et olarak yenmek üzere öldürülüyor”a, sonra “hayvanlar ettir”e, sonunda da “et hayvanları”na ve nihayet “et”e dönüşüyor.

Bizim hayvanlara yaptığımız bir şey, hayvanların doğasının bir parçası haline geliyor. Ve bu süreçteki payımızı hepten unutuyoruz.
güvercin:
İnsanda et yeme alışkanlığı neden bu kadar vazgeçilemezdir?

Carol Adams:

Et, doğal ve kaçınılmaz gibi gösterilen bir kültürel inşadır. Vazgeçilemez değildir, ama vazgeçilmesi istenmez..İnsanlar daha konuşmayı bile bilmedikleri bir yaştan itibaren hayvanları tüketmeye başlıyor, dolayısıyla et yemeyi meşrulaştırmak üzere etobur hayvanlarla analojik ilişki kuracak yaşa gelene kadar yüzlerce hayvanı yemiş oluyorlar. Çocuk dört ya da beş yaşındayken etin hayvanlardan elde edildiğini anladığı zaman, hissettiği rahatsızlığı(doğal insan duygusu budur aslında bence-gn) gidermek için kendisine sunulan meşrulaştırmalarla karşılaşıyor. Bu meşrulaştırmaları duymadan önce yediği etin tadı, bunların altında sağlam bir temel olduğuna inanması için gerekçe sağlıyor. Ayrıca bugün yetişkin olanların önemli bir bölümü, çocukluğunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus patlaması sırasında, yani dört temel besin grubu olduğu, et ve süt ürünlerinin de bunlardan ikisi olduğu iddiasının yerleştirildiği bir dönemde geçirdi. (Et ve süt endüstrisinin etkin lobi çalışmaları sonucu 1950’lerde bu görüş hâkim oldu. Oysa yüzyılın başında on iki temel besin grubu olduğu kabul ediliyordu.) Bu yüzden insanlar çocukluklarından
itibaren sadece etin tadına varmakla kalmadılar, mütemadiyen işittikleri, insanların hayatta kalmak için ölü hayvanları yemek zorunda oldukları iddiasının doğru olduğuna da inandılar. Et yemenin doğal olduğu fikri bu bağlamda gelişmiştir. İdeoloji yapay olanı doğal ve kaçınılmaz gibi gösterir. Hatta, bunun bir “beslenme” mevzuu
kisvesine büründürülmesiyle, ideolojinin kendisi görünmez olur.

güvercin:
Sözcüklerin etkisi nedir?

Carol Adams:

konuşma dilinde hayvanlar yok edilmiş oluyor..Biz et yediğimiz her gün, tek tek bütün hayvanlarla etkileşime giriyoruz.. Ama bu iddia ve içerimleri öyle bir kılığa büründürülüyor ki, hayvanın kendisi ortadan kalkıyor ve asıl etkileşime girdiğimiz şeyin “et” adı verilen bir besin türü olduğu söyleniyor. Etin Cinsel Politikası’nda, hayvanı ortadan kaldıran bu süreci, kayıp gönderge yapısı olarak adlandırmıştım. Hayvanların etleri için var olduklarının kabulüyle, hayvanlar ismen de cismen de yok ediliyor. Hayvanlar canlı olsalar et olamazlar. Yani canlı bir hayvanın yerini ölü bir gövde alıyor ve hayvanlar kayıp haline geliyor. Hayvanlar olmadan et yemek de söz konusu olamazdı. Ama et yeme ediminde hayvanlar mevcut değiller, çünkü besine dönüştürülüyorlar.Hayvanlar, tüketiciler onları yemeden önce, cesetleri yeniden adlandıran dil aracılığıyla kayıp hale getiriliyor. Kayıp gönderge, bağımsız bir kendilik olarak hayvanın varlığını unutmamıza izin veriyor. Tabağımızdaki sosis, bir zamanlar ait olduğu hayvanın, kuzunun, ineğin, tavuğun bedensel varoluşundan koparılmış bir parçadır. Kabul etmek istemeseniz bile böyle….

güvercin:
Bu konuda bilinçlenme süreci nasıl işler?

Carol Adams;

Bilinçlenme süreci herkes için bir noktadan sonra kişisel bir süreç. Ama et yemek konusunda ve etin kaynağının hayvanlar olduğunu gizleme konusunda kültürel açıdan öylesine bir baskı var ki, kesilip biçilmiş et dilsel açıdan türlü türlü kisvelere büründürülüyor:“Bir kuzunun bacağı” demiyoruz, “kuzu budu” diyoruz. Kuzu ile bacağı arasındaki aidiyet ilişkisini ortadan kaldırıyoruz. Hayvanlar bireylerden oluşmayan, yekpare bir kitlenin adı değil. Su öyledir mesela. Ne kadar eklesen ne kadar çıkarsan su yine sudur. Et kelimesini kullanarak hayvanlar hakkında böyle bir yanılgı oluşturuyoruz.——–

Hayvan haklarına farklı açılardan bakmayı amaçlayan bu çalışma sonrasında tabaklarınızdakinin daha bir farkında olmanız ve tröstlere kafa tutabilecek olan şeyin mideniz ve arzularınız olduğunu fark etmenizi diliyorum, umutla..
Güvercin soruları yazı orjinaline eklenmiştir, alıntı ve eklemelerle bu yazı dizisi oluşturulmuştur.

Daha önce de bazı bloglarda küçük değişikler ve eklentilerle yayınlanan bu yazıların HAYVAN HAKLARI SAVAŞI VE HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜNE FAYDALI OLABİLMESİNİ UMARIM.

Güvercin Postası

RAMONA AFRICA RÖPORTAJI

 

 

 

Jason Hribal’ın yazısında sözü edilen MOVE örgütünden Ramona Africa ile  No Compromise dergisi 1999 yılı sonbahar sayısında yapılan röportaj.

 

 

No Compromise:  Ne zamandır MOVe üyesisiniz? MOVE’a nasıl dahil oldunuz?

20 seneden fazladır MOVE üyesiyim. 1978 yılı Ocak ayından beri onların kim olduğunu biliyordum, duymuştum, 1978’de Rizzo’nun MOVE’a yönelik aç bırakma ablukasını okumuştum. Ama  umrumda değildi. Genç, orta sınıf bir siyah kızdım, Katolik okuluna gidiyordum. Artık üniversiteye başlamak üzereydim. Sistemin işe yaradığını hissediyordum. MOVE’un benim hayatımla hiçbir alakası yoktu. Temple’da oku – çalış programına girdim, orada bir topluluğun yasal konut edindirme programında çalışmaya başladım, daha sonradan senatör olan bir eylemci doğrudan eyleme büyük destek veriyordu, belediye meclisine ve benzeri yerlerde müdahalede bulunmak gibi eylemlere destek veriyordu. Gerçekten insanları ajite ediyordu. Boşaltılmış evlere insanları yerleştirmeye başladık. Giderek duruma aşina  olunca, etkin olmaya başlayınca önce Merle Africa ile tanıştım. MOVE mitingine katılmak ister miyim diye bir telefon aldım, ardından onları destekleyenlerle tanıştım, Pam Africa ile tanıştım. MOVE tarihini öğrendikten sonra  şok olmuştum, gidip kendim görme konusunda da cesaretlenmiştim. MOVE mahkemesine katıldım, şok geçirdim; beni bir türlü bırakmadı huzursuzluk. Onları gördüğüm zaman mahkeme salonundaki prosedürler karşısında nasıl hiç korku ya da huzursuzluk hissetmediklerini görüp etkilenmiştim. Güçlerinden etkilenmiştim. O kadar gerçekti ki; sırtımı dönüp gidemedim. Hukuk okumayı hiç istememiştim,  MOVE gibi olmak istiyordum, hakim ya da savcı filan olmak istemiyordum. Hukukun gerçekten ve tam anlamıyla ne olduğunu o dönemde kavradım.

 

MOVE’un silah taşımasına ne sebep oldu, 1978’deki  MOVE evine yapılan baskında neler yaşandı?

 

1977 yılı Mayıs ayında 5 ya da 6 yeni doğmuş ve henüz doğmamış bebek MOVE evine yüzlerce kez saldırmış polis tarafından öldürüldü. 20 Mayıs’ta tavrımızı belli ettik ve “Artık hayır ! Eğer devlet bize saldırmak istiyorsa, bunu herkesin önünde yapmak zorundalar” dedik. Kendimizi savunacağız. Pasifist değiliz biz. Bizler “öteki yanağını çevir”meye inanmıyoruz. Meşru müdafaaya inanıyoruz. Mazoşist değiliz. Dünya üzerindeki her tür kendini savunur.

 

1978 yılı Şubat ayında o zamanlar Philadelphia belediye başkanı olan Frank Rizzo MOVE’u aç bırakmak için mahkeme kararı çıkardı. MOVE dimdik dayandı. Anında insanlar hem bizim hem de köpeklerimiz için yiyecek ve su sağladılar. Abluka başlayıp da suyu kestiklerinde MOVE’a yardım etmek ilegal bir eylemdi, ama insanlar ablukayı deldiler, yardım etmek için  MOVE ile polis arasına girdiler.

 

Rizzo bize ne istediğimizi sordu biz de söyledik: masum kardeşlerimizin hapislerden çıkmasını istiyoruz, politik hükümlülerin-masumdular- eve dönmesini istiyoruz, ve artık rahat bırakılmak istiyoruz, dedik. Bütün MOVE tutuklularını serbest bıraktılar, ama bizi rahat bırakmadılar. Rizzo öylesine delirmişti ki, geri adım atmak zorunda kaldığı için öylesine çıldırmıştı ki evimizin yasayı çiğnediğini ve evden çıkmamız gerektiğini söyledi. Yüzlerce memurun bizi öldürmek için oraya getirilmesinin bahanesi olarak kullanıldı bu, yoksa bizim evden çıkmamıza yardım etmek gibi bir niyetleri yoktu. Mermi izlerinden belli zaten. Bütün MOVE üyeleri bodrum katındaydı, vurulan memur ise giriş katındaydı. Balistik raporu MOVE’un hata yapmadığını gösterdi. Tipik bir tuzaktı işte, başka da bir şey değildi.

 

1985’te MOVE evinin bombalanmasından söz edebilir misiniz?

Polisler anneler gününde, 12 Mayıs’ta evimize geldi ve bize tuzak kurmaya başladı.24 saat içerisinde çevremiz yanıp kül olmuştu, 11 MOVE üyesi yanarak ölmüştü, dört üyemiz polis tarafından vurularak öldürülmüştü, hepsi öldüler. Sadece ben ve bir çocuk hayatta kalabildik.  Bu olayı temize çıkarmak için de  iki hafta önce meydana gelmiş manasız bir olayla alakalı izin belgeleri kullanıldı, polisler o zaman evimizin arka tarafına gelmişti, biz de etrafa haber vermek için hoparlörleri açmıştık. Çok kısa bir süre sürdü bu. 2 hafta sonra sivil giyimli bir polis gelip kapımızı çaldı, o zamanlar hakim olan Lynn Abraham’dan alınma izin belgelerini gösterdi (şu anda bölge başsavcısı). Güya 11 Mayıs’ta onları tehdit etmişiz. MOVE’a karşı düzenlenecek bir eylemi haklı çıkarmak için uğraşıyorlardı, bu da ellerinden gelenin en iyisiydi. Mahkememden önce, belgedeki bütün suçlamalar tek tek geçersiz kabul edildi. Orada olmak için yasal hiçbir gerekçeleri yoktu.

 

MOVE evinin bombalanmasından sonra neden hapse atıldınız?

“Ayaklanma” suçlamasından hüküm giydim. İnsanlar masum insanlar nasıl olur da hapse düşer diye merak eder ya hani, işte 13 Mayıs’ta başıma gelenlerden sonra nasıl olduğunu anladılar.  Hakim gerçeği saptırdı, jüriye “polisin yaptığı şeyi düşünmeyin; daha sonra onlar onun hesabını verecekler. Sadece Bayan Africa  ile  ilgilenin” dedi. Bu yüzden insanlar “eğer memurlar da hesap verecekse, polis hesap verecekse o zaman hem MOVE hem de polis suçlu” diye düşündü. Bölge Başsavcısı ve hakimin oluşturduğu hava aynen buydu. Beni her şeyden de beraat ettiremezlerdi ya. Peki nasıl ayaklanma çıkarmıştım? “umumi asayişe aykırı hareketler” ve “polislere karşı gelmek” daha mantıklıydı ama bu ikisinden  beraat ettim ! Ölümlerden ve bombalamadan kimse suçlanmamıştı. Mahkemeye gitmek 11 senemi aldı, sadece 2 iki sanık vardı- polisler ve itfaiye müdürlüğü. Belediye Başkanı, Bölge Başsavcısı, polisler vd dokunulmazlık hakları sebebiyle davaya dahil edilmediler. Mahkemeden sonra, jüri onları suçlu bulduktan sonra hakim dokunulmazlıkları olduğu yönünde karar verdi, bu da jüri kararını açıklamadan önce oldu.

 

MOVE devletin bu kadar tepki göstereceği ne tür eylemlere katılıyordu?

 

İnanılmaz gelebilir, ama MOVE sadece konuşmalar ve protestolar düzenliyordu. Hayvanat bahçelerinde, sirklerde, hayvanlara çok korkunç şeyler yapılan laboratuarlarda protestolar düzenliyorduk; enerji krizleriyle alakalı konferanslar düzenliyor, sorumlu kabul ettiğimiz iş adamlarıyla yüzleşiyorduk. Güya bunu yapma hakkımız vardı,  ama dayak yiyorduk. Hamile kadınlar ayaklar altına alınıyor, çocuklar dövülüyordu. Suçlandık, mahkemeye çıkarıldık, hüküm giydik ve hapse gönderildik. İşte legal sisteme böyle girdik. Bize savaş açtıklarında, saldırdıklarında onların evlerine gidip orada gösteri düzenledik.

 

MOVE vegan mı, MOVE’un hayvan özgürlüğüyle ilgili görüşleri ne?

John Africa bizler  için fındık, meyve, sebze, kök ve bu türden şeylerden oluşan bir doğal ve ham bir beslenmenme biçimi koordine etti. John Africa, Frank Africa ve burada doğan bebekler bu beslenme biçimini tamamen devam ettirebilirken geri kalanlarımız, yani senelerdir bu konuda “sistem eğitimine maruz kalanlar” hala bu meseleyle uğraşıyoruz. MOVE’daki bazı insanlar peynir ya da yağ yiyebilirler , kendimize vegan demiyoruz.

 

MOVE’un neden et yemekten vazgeçtiği konusunu açıklamak istiyorum, bunun sebebi tavuğun lahanadan daha canlı olduğunu düşünmemiz değildi. Vazgeçmemizin sebebi hayvan eti yemeye ayarlanmamış oluşumuzdu, yani dişlerimiz ve sindirim sistemimizi kastediyorum. Elbette hayvanların çıkar sağlamak adına katledilmesini protesto ediyoruz, elbette insanlar için hayvanların acı ve ızdırap çekmesine karşıyız. Çoğu insan “yemek  yemek için bir şey öldürmek zorunda kalmamalısınız” diyor, ama biz hayatı tek bir şey olarak görüyoruz. Sebzeler canlı olmasaydı sizi besliyor olamazlardı.

 

MOVE, ALF’i ve diğer ilegal eylemlerde bulunan grupları destekliyor mu?

Önce şunu söyleyeyim, MOVE yasal olana inanmıyor. “Yasal” kelimesi hiçbir zaman doğru, “yasadışı” da hiçbir zaman yanlış anlamına gelmedi bizim için. Bu bizim referansımız değil, hiçbir anlamı yok! Eğer birisi hayatı, hayvanları savunmak adına bir eylem yapıyorsa, o zaman o eylemi bütün kalbimizle destekliyoruz. Yasallık bize hiçbir şey ifade etmiyor.

 

No Compromise dergisinde “kefalet yok, mahkumiyet var”  vb. tarzında bir yaklaşımdan söz ediyoruz. MOVE üyeleri kendi duruşmalarıyla nasıl başa  çıktı?

85 yılındaki bombalamada hayatta kalan tek yetişkin olarak, tutuklandım ve neredeyse 30 kez suçlandım. Ayaklanma çıkarmaktan hüküm giydim, 16 ay-7 yıl arası  bir ceza aldım, kefalet ücretim 4,5 milyon dolardı. 11 ay sonra şartlı tahliye kurulunun önüne çıkarıldım, onlar da eğer MOVE’dan ayrılıp onlarla bütün bağlantımı koparırsam o zaman şartlı tahliye hakkımın bana verileceğini söylediler. Bir çok MOVE  üyesine aynı şeyi söylediler, kimse düşünmedi bile. Her günümüzü hapiste geçirdik. Kız kardeşim Sue 12 sene yattı, Latin bir üyemiz 13 sene yattı.Taviz yoktu!  Şartlı tahliye kararlarını alıp ne yapmaları gerektiğini söyledik onlara. Halka bu bilgiyi açtık, ne yaptıklarını herkesin bilmesini sağladık. Mahkemelerde MOVE üyelerini sadece kendileri temsil eder.

 

MOVE mahkemede hiçbir zaman ayağa kalkmadı. MOVE 9 mahkemesinden önce insanlar MOVE üyelerinin neden ayağa kalkmamakta direndiğini soruyordu. Başlangıçta,  MOVE ayağa kalkmadığında hakim şeriften MOVE’u ayağa kaldırmasını  istiyordu, bu da itiş kakışa yol açıyordu.  MOVE eşitliğe gerçekten inanıyor- hakim sizin için ayağa kalkmıyor, siz neden onun için kalkasınız ki? Hakimler saygıyı hak etmiyorlar. İnsanlar bizim açıklamamızı duyduktan sonra ayağa kalkmadılar. Hakimlerden biri kendisi yerine geçene kadar salona kimsenin alınmaması yönünde karar çıkarttı, böylece hiç sorun yaşamamış oluyordu.

 

MOVE 9’un hayattaki üyelerine destek vermek için ne yapmak lazım?

Elinizden ne geliyorsa o! İnsanlar hangi eylemlerde bulunabiliyorsa o işe yarıyor, hepsi faydalı. Bilginin akmasına izin verin. Satın alıp düzenli gösterimlerde bulunabileceğiniz videomuz var. Üniversitenizi, topluluğunuzu ayarlayıp MOVE hakkında konuşmalar yapabilirsiniz. Ya da bizimle bağlantıya geçebilirsiniz, bize katılabilirsiniz.

 

Önceliğimiz, ailemizi hapisten çıkarmak. İnsanların hatırlaması gereken önemli bir şey var, MOVE 9 soyut isimler ya da soyut bir varlık değil, bunlar gerçek insanlar. Neredeyse 21 sene süren hapis hayatından sonra, insanlar bu insanların gücünü ve birliğini görüyor ve etkileniyorlar. MOVE 9’un gücünden çok etkileniyorlar. Bunca seneden sonra bile hala taviz vermiyorlar çünkü. Sokaktaki insanlar hemen depresyona giriyor, hemen üzülüyor ama 21 sene hapiste kalmış birisine bakıyorsunuz, kızını bombalama olayında kaybetmiş ama, adam hala güçlü, hala dirençli.

 

Çeviri :CemC

 

MICHAEL VICK, FREDERICK DOUGLASS, JOHN AFRICA VE SÖMÜRÜNÜN SİSTEMİK DOĞASI


BİR HAYVAN GEZEGENİ KORKUSU


Jason Hribal

 

 

 

13 Eylül 1916’de meydana gelen olaylarla ilgili bir çok spekülasyon var. Kesin olarak bildiğimiz şey, 30 yaşında Mary adında bir sirk filinin Erwin, Tenesssee’de büyük bir kalabalık önünde  linç edildiği. Söylenene göre, sonradan kendisine takılan isimle söylersek “Eli Kanlı Mary”, bir gün önce bir bakıcıyı  öldürmüştü ve orada yaşayan insanlar Sparks Brothers Sirki sahibinden idam edilmek üzere fili anında teslim etmesini istemişti. Patron kabul etti, ve tartışmalar başladı. Zehirleyerek mi öldürmeli? Belki de elektrikle? Belki, tren altına atarak? Sonunda fili zincirlerle vince asarak öldürmeye karar verdiler.

 

13 Eylül’deki matinenin ardından seyirciler hemen yakındaki tren raylarına yönlendirildi. Kalabalık belki de iki bin kişiydi. Halkbilimciler o öğleden sonra yaşananlarla ilgili olarak iki versiyondan söz eder. Bazı insanlar Mary’nin tek başına asıldığını söylüyor. Bazı insanlar da  Mary’nin asılırken yalnız olmadığı, yanında bir iki “zenci”nin de asıldığından oldukça emin. Elde bulunan az sayıdaki kanıt birinci versiyonu haklı çıkarıyor: linç sırasında sadece 1 kişi asılmıştı. Ancak diğer versiyonla ilgili hatıralar daha bir önemli, çünkü bu şahitler (en azından bilinç altından) türler arasındaki ayrımı belirsizleştirdiği gibi bir yandan da tahakküm altına almanın sistemik doğasını da ortaya koyuyorlar. Haa… daha şimdiden bazı okurların bu provokatif fikirden  rahatsız olmaya başladığını görebiliyorum, diğerleri de kızmaya başlıyor. Aslında insanları öyle ya da böyle diğer hayvanlara benzetmek başa bela almak demek. Mesela Michael Vick’in köpek dövüşü olayını ele alalım.

 

Önceleri Michael Vick’e karşı bir öfke ve köpeklere acıma duygusu hakimdi. Köpek dövüşüyle alakalı  gerçekler herkesi sarstı. Ama aynı hızla, yorumların çoğu- özellikle de Sol’dan gelen eleştiriler- birden tutucu bir söylem kazandı. Bazıları bu meselenin özünde bir ırk meselesi olduğunu söylüyordu. Diğer bir deyişle, Vick’e yöneltilmiş öfke aslında baskı altına tutulmuş bir ırkçılığın dışarı vurumuydu. Bazıları bunun kültürel bir konu olduğunu öne sürdü: Güneyliler ,görünüşe göre, kanlı sporları seviyorlardı, bu yüzden de herkesin bu konuda daha anlayışlı olup bu tür gelenekleri kabul etmesi gerekiyordu. Diğerleri de dişe dişe oyununu oynadılar- yani insanlar diğer canlılara kıyasla daha kötü durumda-ihtiyaç ve arzu anlamında. Hakikaten, diyorlardı, savaşlarda ölen insanlar varken köpek dövüşünü düşünmekye  kimin zamanı var ki?

 

Bu yorumların her birisinin farklı bir yaklaşım sergilediğini; ama hepsini de birbirine bağlayan ortak bir nokta olduğunu kabul etmek gerek: korku. Ne demek istiyorum? Vick konusuyla alakalı duyduğum ve okuduğum her şeyde şöyle bir cümleyle her defasında karşılaştım: “ Köpekleri severim ama, bu da fazla uzadı”. “Bu” dedikleri şey, diğer hayvanlardan ve onların toplumdaki yerinden söz etmek. “Bu” dedikleri şey, sosyal ve ekonomik ilişkilerden, hiyerarşiden, eşitlik ve haklardan söz etmek. “Bu düşünme ve konuşma biçimi antroarkiye meydan okumak demek: insanların hayvanları tahakküm altına almasına  yönelik bir meydan okuma.  Bu yüzden işte sözünü ettiğim o korku, yani statüyü kaybetmek, gücü kaybetmek ve  çıkarlarından mahrum kalmak korkusu bu. Köpek dövüşüyle alakalı çoğu muhafazakar yazının bu yüzden köpeklerle alakası yok. Bu göz ardı etme durumu da en temel meseleden bizleri uzak tutuyor: köpekler, insanlar ve sömürünün doğasından. Ancak Afrika kökenli Amerikalıların özgürlük mücadelesindeki iki tarihi figür ne bu konuları düşünmekten ne de bu bu konuların ne anlama gelebileceği üzerine düşünmekten korktu. Belki o zaman Frederick Douglass ve John Africa diyaloğumuzu sürdürmemize yardım edebilirler.

 

Douglass’ın kölelik günlerini anlatışına baktığımızda kendisiyle diğer hayvanların nasıl muamele gördüğü ve kullanıldığı konusunda doğrudan benzetmeler yaptığını görüyoruz. “Satın alındığımda eski sahibim herhalde benim artık onun kölesi olduğum gerçeğine sürüsüne katılmış yeni bir domuza verdiği önem kadar önem veriyordu.”Genç ve vahşi, çalışan bir hayvan gibi hayat boyu sürecek, acı bir esaretin boyunduruğunu giyecektim”. Gerçekten de “ artık benim durumumla öküzlerin içinde bulunduğu durum arasında bir çok ortak nokta görüyordum. Onlar bir eşyaydı, maldı, ben de öyleydim; onlar perişan olacaklardı, ben de olacaktım-hayat böyleydi işte.” Ama Douglass bu benzerlikleri fark eden tek kişi değildi, çünkü bu tür bir düşünme biçimi Afrika kökenli Amerikalılar arasında rutin ve sıradan bir şeydi.

 

Mary Prince, James Roberts, Henry Box Brown, William W.Brown, MArtha Browne, William Hayden, Aaron, Leonard Black, Moses Grandy, Henry Bibb, Thomas L.Johnson, Harriet JAcobs, Josiah Henson, John P.Parker, Henry Williamson ve liste böyle devam ediyor. Afrika kökenli Amerikalı köle anlatıları bu tür düz ve net benzetmelerle doludur.

 

Yukarıdaki anlatıcılar kendilerine eşeklerle aynı şekilde davranıldığını söylüyorlardı, yani bir eşya gibi, bir stok ürünü gibi, bir makine gibi. Öküzlere nasıl bakılıyorsa kendilerine de benzer bir şekilde bakıldığını yazıyorlardı- yani zekasız, ruhsuz ve aşağı yaratıklar olarak. Atlar gibi çalışmak zorunda kaldıklarından şikayet ediyorlardı- hiç ara vermeden, ücretsiz, yeterli su ve yiyecek olmadan, umursanmadan. Thomas L. Johnson’a erken yaşlarında öğretildiği gibi, “ bir öküz, at, veya bir eşekle aynı şey olduğunuzu anlamak zorundasınız, sadece Beyazlar kullansın diye var olduğunuzu, başka bir amacınız olmadığını anlamak zorundasınız.”

 

Yukarıdaki anlatıcılar koyunlarla yan yana nakledildiklerini anlatıyorlardı- gemilerde, botlarda, vagonlarda ve zincirli çekçeklerle. İneklerle beraber açık artırmalarda satıldıklarını anlatıyorlardı, onlarla beraber sergilendiklerini, incelendiklerini, satıldıklarını ve ailelerinden ayrıldıklarını anlatıyorlardı. Moses Grandy şöyle söylüyor, “ Büyükbaş hayvanlar yavrularına böğürüyorlardı, erkekler ve kadınlar kocaları, karıları ya da  çocukları için ağlıyorlardı.” Grandy aynı şekilde dört  çocuğunu kaybedecekti. Anlatıcılar domuzlarla aynı yerlerde, ağıllarda, barınaklarda veya barakalarda bir arada kaldıklarını da anlatıyor. Köpekler gibi, iple, sopayla ya da kırbaçla kontrol edilip cezalandırılıyorlardı.

 

William W.Brow, “bu açık artırmalarda, insanların sinirleri, kemikleri, kasları, kanı ve dokuları sanki kuzeyde bir çiftçiye at ya da koyun satarmış gibi umursamaz bir tavırla satılıyor”  diye yazarken  acaba olayı abartarak mı anlatıyordu? Harriet Jacobs kadınların “hayvanlarla başa baş açık artırmaya konulduğunu, çünkü sahibinin stoğunu artırmadıkça hiçbir değerlerinin olmadığını” söylerken yaptığı benzetmelerde biraz keyfi mi davranıyordu? Hayır. Aslında Brown ve Jacobs hakiki bir tarihsel gerçeği açıklıyorlardı: kendi tecrübelerini. Josiah Henson şöyle söylemişti, “sırf nasıl koştuğumu görmek için beni aceleyle bir yere yolladılar; puanlarım aynen bir atınki gibi açık artırmada ilan edildi; ve sahip olduğum bir çok özellikten bazıları pazarlık payı için öne sürüldü, böylece evcil bir hayvan olarak değerim daha da artmış oluyordu.” William Hayden köleliğin onu “büyük yorgunluk çeken, kırbaçlarla cezalandırılan bir yük hayvanına” dönüştürdüğünü anlamıştı. Leonard Black , toplumun onları “açgözlülüğünün, basit hırsları uğruna istismar ettiğini, onları domuz ve koyunlar gibi alınıp satılacak basit nesneler ve mallar haline dönüştürdüğünü” biliyordu. John P.Parker Afrika kökenli Amerikalıların “sahiplerinin eşekleri nasıl ormana gönderilirse aynen öyle güneye satıldıklarını ve kendisinin de 2,000 $ değerinde bir hayvan olduğunu” anlamıştı.

 

Bu noktada bazı okuyucular bu açıklamaların diğer hayvanların lehinde yazılıp yazılmadığını merak edebilirler; ama bu tür bir tavır da yanlış olur doğrusu. Çünkü Douglass, Johnson ve Grandy inek ya da öküze acımış olabilirse de hiç birisi “vahşi hayvanlar”ın kullanıldığı ve değişik davranışlara maruz bırakıldığı sisteme meydan okumadı. Bu anlatılar daha çok Afrika kökenli Amerikalıların lehinde yazıldılar, ve basit bir argüman yürüttüler. Kölelik, diğer hayvanların toplumsal olarak baskı altına alındığı ve ekonomik olarak sömürüldüğü bir araç ve bir kurumdur. Diğer bir söyleyişle, inekler köledir. Domuzlar köledir. Atlar köledir. İnsanlar olmamalıdır.

 

Vincent Leaphart adını John Africa ismini aldığında, dönüşüm tamamlanmıştı. Bir devrimci olmuştu ve etrafındaki dünya onu alt üst etmişti. Irkın ötesinde, cinsiyetin ve türün ötesinde sınıf, onun mücadelesindeki esas nokta olmuştu. Düşünme biçimi yalındı: Bütün canlılar aynı kaynaktan gelir, her bir canlı bir diğeriyle bağlantı halindedir ve birbirine bağımlıdır. Bu yüzden, işbirliği aracılığıyla, etnosentrizmin, ataerkilliğin, antroarkinin bariyerlerini yıkan bir işbirliği sayesinde gerçek bir sosyal değişim ve hareket elde edilebilir. İşte bu, MOVE hareketinin temeliydi.

 

Başlangıçtan itibaren MOVE geniş ölçekli bir yaklaşım içerisinde kalarak sisteme karşı savaştı. Örneğin, hapisanelere ve hayvanat bahçelerine karşı sürekli protestolar düzenlediler. Neden ikisi beraber? Cevapları basitti: bu iki kurum temelde aynıdır. İkisi de devletin ya da imparatorluğun hizmetindedir. Her ikisi de kişileri iradeleri dışında hapse atar. Her ikisi de ortadan kaldırılmalıdır. Bazı okuyucular böyle bir düşüncenin antropomorfik bir düşünce tarzı olduğunu söyleyebilir. Ama önceden açıkladığım gibi, antropomorfizm ampirik bilgiye dayanmayan, hayli politik bir terimdir. Bu silah, eleştirel düşünceyi geriletmeyi, korku yaratmayı, canlılar arasında birliğe engel olmayı amaçlar. Ama John Africa’nın gözü hiçbir zaman kolay kolay korkmadı.

 

MOVE her zaman geniş bir topluluk olmuştu. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Kara derili, kahve rengi tenli, ve beyaz derili insanlardan oluşuyordu. Kediler ve köpeklerden oluşuyordu. Bu ilişkiler ailesel ilişkilerdi. Gerçekten de 1985’te o Mayıs günü, polis ve FBI evlerine bomba koyduğunda, ölenler sadece 6 yetişkin ve 5 çocuk değildi. 6 yetişkin, 5 çocuk, bir sürü kedi, köpek ve çok sayıda başka canlı öldürülmüştü.

 

Ölümünden önce John Africa “köpek adam”  olarak biliniyordu. Bu aşağılayıcı bir lakap değildi. Ya da iğneleme amacıyla söylenmiş bir şey de değildi. Bu isim aslında gerçek bir samimiyetin işaretiydi, çünkü Africa köpekleri çok seviyordu ve köpek dövüşlerinden nefret ediyordu. İster Rochester, New York’un ya da Philadelphia’nın sert sokaklarında olsun, köpek dövüşlerini arayıp bulur ve buna bir son verirdi. Africa insanların alenen karşısına dikilir ve bir zamanlar köle sahiplerinin sadece çıkarları ya da zevkleri için dövüşler organize ettiğini açıklardı. O zaman, kavga eden, kan içinde kalan ve birbirini öldürmeye zorlananlar Afrika kökenli Amerikalılardı. Şimdi, Afrika kökenli Amerikalılar aynı şeyi bir başka hayvana yapıyor. Bu eylemler  iki yüzlülük değil mi? Ahlaksızlık ve adaletsizlik değil mi? Köpek dövüşü aslında kendimizi sömüren ve baskı altına alan aynı sistemi sürdürmüyor mu? Şiddet çemberinin başladığı yerde bitmesi gerekmez mi? John Africa buna inanıyordu ve bu konuda haklıydı.

 

Köpek dövüşleri, boğa güreşleri ve horoz dövüşlerinde iki temel amaç vardır. Birincisi, eski İngiliz Savaş Bakanı William Windham tarafından son derece doğru bir şekilde  tanımlanmıştır: “mağrur bir halkın ruhu onurlarını savunmak için şahlandığında ya da  çok uzaklardan bir savaş sesini duyduğunda, onları kitlesel olarak eyleme çağırmak zor değildir; ama hiçbir ordu eğer askeri hayatın sanatları bütün topraklara yayılmasaydı bu kadar kısa bir süre içerisinde hazır edilemezdi.” Windham kan sporlarının devlet adına öldürmeyi savunma işlevi gördüğünü savunuyordu. Yunanlı politikacı Themistokles, Xerxes’le savaşa girmeden önce bir horoz dövüşü düzenlemiş ve böylece askerleri arasında kan dökme arzusu uyandırmak istemişti. Kış Askeri adlı belgeselde Vietnam gazisi izleyiciye temel eğitimlerinin son kısmını anlatıyordu. komutan takımının önüne elinde bir tavşanla  çıkıyor, hayvanın kafasını koparıp barsaklarını deşiyordu. Gerçekten de köpek dövüşçüsü Michael Vick toplumsal şiddetin kurbanı olmaktan çok onun bir sebebiydi. Kan sporları savaşa doğru götürür- tersi değil.

 

Kan sporlarının ikinci amacı para. Mesela köpek dövüşü büyük para getiriyor, kumar endüstrisinin bir parçası. Bu dövüşleri organize, fonları sağlam ve bol kazanç getiren bir şey olarak görmemek ancak saflık olur. Farklı hayat kulvarlarından gelen bir çok insan burada olaya dahil olabilir (ya da para  kaybedebilir), aynen diğer kumar olaylarında olduğu gibi. Ama büyük para daima arkalarda bir yerlerdedir, görünmez. Milyonlarca dolar bu endüstrinin planlanmasına, promosyonuna, uygulanacağı mekanlara aktarılır. Finansal ve lojistik destek sağlayan uluslararası, ulusal, resmi ve yerel kurumlar var. Köpeklere gelince, onlar sadece işçi: sahiplerinin çıkarı uğruna dövüşmek amacıyla çalıştırılırlar. Multi milyoner Michael Vick köpek dövüşü işine başlayıp bu işi geliştirmek için çok yatırım yaptı, The Bad Newz Kennels’ı kurdu. Parasını da  köpeklerden kazandı. Bu bir sınıf ilişkisi: bir tarafta Vick, diğer tarafta da  köpekler.

 

Kölelerle alakalı çalışmalar yapan bir çok akademisyen, köleliğin kökenlerinin aslında domuz, at ve büyük baş hayvanların evcilleştirilmesine dayandığını düşünüyor. Diğer bir deyişle, insan köleliği ilk kez diğer hayvanların halihazırda evcilleştirilmiş olduğu eski uygarlıklarda görüldü. Kölelik köleliği doğurur. Frederick Douglass ya da John Africa  bunu öğrenmekten dolayı şaşırır veya rencide olur muydu? Hayır. İlk  modern kölelik karşıtı hareketin Pisagoryenler tarafından yönlendirildiğini öğrendiklerinde de  şok geçirmez ya da öfkelenmezlerdi.

 

17.yüzyıl’da Philadelphialı Quakerlar- Benjamin Lay, Anthony Benezet, John Woolman, ve Josua Evans- sadece köleliğin ortadan kaldırılmasını savunan radikaller değildiler. Granville Sharp, Thomas Clarkson, ve John Wesley’yi etkilemiş kişiler değillerdi sadece. Aslında onlar insan, domuz, at ve  köpek dahil bütün hayvanların sömürülmesine ve baskı altına alınmasına karşı seslerini yükselten radikallerdi. Onların eylemleri; bildiri yazmak, Güney eyaletlerinde vaaz vermek, Afrika kökenli Amerikalıları okula göndermek, sivil itaatsizlik araçları kullanmak, ürünleri boykot etmek, düşük ücretle çalıştırılan işçiler adına kampanyalar düzenlemek, bir başka canlının etini yemeyi reddetmek ve at arabalarına binmeyi kabul etmemekti. Gerçekten de, eski Yunanlı filozof Pisagor’un adına ithafen kendilerine Pisagoryen Quakerlar denen bu insanlar daha büyük bir hareketin parçasıydı, Fransız Devrimi’yle başlayıp İngiliz devrimiyle devam ettiren bir hareketin parçasıydı. Sayıca az olsalar da, bu hareket ses olarak güçlüydü, çünkü dünyayı alt üst etme mücadelesi geniş bir sınıf vizyonuna dayanıyordu. Bu yüzden, köleliğin kaçınılmaz sonuna yardımcı olmanın yanı sıra, diğer davalar arasında yolunu belirlemek kadar, modern Pisagoryenler ana akım toplumu diğer hayvanları kullanma ve onlara davranış biçimleriyle de yüzleşmeye zorladılar. Bu yüzleştirme çabaları 19. yüzyıla ait iki reform şeklinde görüldü: hayvan hakları ve vejetaryenizm.

 

 

Douglass ve Africa’ya dönmemiz gerekirse, onların insan olarak statüleri bu tarihin keşfedilmesinden sonra tehlikeye girmezdi.Onlar ayrıca endüstriyalist Henry Ford’un, montaj hattı fikrini (otomobil üretiminde kullanıldığı şekliyle) mezbahaların çalışma sistemlerini inceleyerek elde ettiğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi. Ya da Amerikan üniversite ve kolejlerindeki ilk ticaret bölümlerinin Tarım Departmanları olduğunu öğrenmekten, ekonomist R.H.Coase’ın-–neo-liberal kuramını geliştirip Nobel kazanmadan önce- 1930’larda domuzların iş gücünü ve jambon üretimini inceleyip hazırlandığını öğrenmekten. Ya da Stephenson, Illinos’de, memleketimde eski endüstriyel fabrikaların hepsinin yeni neo-liberal fabrikalarla yer değiştirdiğini öğrenmekten, Darfur’da devam eden kamulaştırma ve soykırım olaylarının ardında sosyolog David Nibert’ın söyleyişiyle, büyük baş hayvan endüstrisinin bulunduğunu, çünkü bu endüstrinin sığır eti üretimi için o toprağı istediğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi.

 

Ne Frederick Douglass, ne John Africa yukarıdaki bilgiden korkmazlardı. Türler arasında karşılaştırmalar yapmaktan ya da ortak noktalar bulunduğunu fark etmekten kaçınmaz ya da bunu görmezden gelmezlerdi. Diğer insanlara bu tür konuları düşünmemeleri yönünde göz dağı vermezlerdi. Bu tür konuların tartışılmasına engel olmaya çalışmazlardı. Douglass ve Africa bir hayvan gezegeninden korkmuyordu, ikisi de toplumsal tahakküüm ve ekonomik sömürünün sistemik doğasını tamamen kavramıştı. Ve, John Africa örneğinde olduğu gibi, onlardan biri bu konuda bir şeyler yaptı. Alınacak dersler var.

 

 

Çeviri: CemC