Kriz ve Tarihi Bir Dönüm Noktası: Radikal Bir Ulus Gereksinimi



Dr. Steve Best

“Cehennemdeki en sıcak yerler büyük ahlaki kriz zamanlarında tarafsızlıklarını sürdürenlere ayırılmıştır.” Dante Alighieri (1265-1321)

“Umursamaz olup sessiz kalmak günahların en büyüğüdür.” Elie Wiesel

 

Martin Luther King eğer bir kişinin uğruna ölünecek bir şey bulmadıysa yaşamasının da anlamı olmadığını söylemiştir. Burada iki şey önerir: öncelikle, bir dava bulup onun uğruna mücadele ettiğimiz hayatta bir amaç edinir ve anlam buluruz; ikincisi, diğerlerine yardım etme yönünde zorunluluklarımız vardır ve bu yüzden bir davaya hizmet etmek zorundayızdır. Etik sadece diğerlerine zarar vermemeye çağırmaz bizi, ayrıca iyi olanı ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışmamızı ve bu yüzden sosyal düzenlemeleri değiştirmemizi gerektirir. Etik bir hayat politik bir hayattan ayrı tutulamaz.

Bir “dava” insanın tutku ve adanmayla hizmet ettiği bir hedef ya da prensiptir. Genel bir değer olarak, bir dava ona ses veren kişinin kişisel istek ve çıkarlarını aşar. Gerçekten de davalar uğruna mücadele eden insanlar sıklıkla kendi hayatlarından o dava uğruna vazgeçerler. Marx, Gandhi, Malcolm X, Martin Luther King, Cesar Chavez ve Dian Fossey (gorillas in the mist filminde hayat hikayesi anlatılıyor-CemC) akla ilk gelen isimler.

Bir davanın asilliğine rağmen insanlar kendinden, ülkesinden ya da en sevdikleri futbol takımından başka bir değeri savunuyorsa hemen şüphe çekerler. Bizimki gibi patolojik anlamda bireyci, narsisistik ve hırs temelli bir toplumda hakları ve adaleti savunan insanlar genellikle alay konusu olurlar. Elinde bir protesto yazısıyla sokakta duran herkese küçümsenerek “başka işin mi yok!” denmiştir, sanki hayat sadece çalışmak ve tüketici olmakmış gibi. Politik yandaşlık bireysel ve politik olan arasındaki nazik protokolü, apolitik normları ve kaba sınırları kırıyor. Öyle ya da böyle önyargılarına güvenen insanları ister ırkçı ister cinsiyetçi, elitist, homofobik ya da türcü olsun tehdit ediyor.

Davalara duyulan küçümseme hissi ırkçılık, cinsiyetçilik ve sınıfçılığa karşı yürütülen mücadeleler meşru adalet meseleleri değil de Nazi propagandası gibi görüldüğünde daha da belirgin bir hal alır. Bu tür tavırlar Elvis Costello’nun klasik şarkısında da dile getirilmiştir, Costello şarkıda kızgınlıkla “barış, aşk ve anlayışın nesi komik?” diye sorar.

Günlük hayatın depolitize edilişi akademik hayatta alenen bellidir, burada genç beyinler kendilerine hizmet eden, soyut, apolitik ve büyük oranda toplumsal sorunlarla ve ahlaki gelişmeyle alakası olmayan araştırmalar yapmak üzere eğitilirler. Araştırma fabrikalarındaki işçiler olarak,ardından belirli alanlarda ve bilgilerde uzmanlaşmış kişiler olarak bu insanlar dikkatimizi talep eden sosyal ve ekolojik krizlerden bihaberdir, profesör olduklarında var olanı olması gereken şey olarak kabul eden tek boyutlu bir toplumdaki yerlerini almış olurlar.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne yapılan saldırıyı daha da somutlaştırmak için medya eylemcileri anormal, ekstremist, hatta terörist tipler olarak çizer- görüşlerini ise dikkate almaz bile. Gazeteciler hayvan hakları ve çevre eylemcilerine eko-terörist şeklinde bir isim takmış durumdalar, sanki dev şirketler tarafından uydurulmuş bu isim objektifmiş gibi, medya dünyayı ve hayvanları sömüren gerçek teröristleri eşkiyalar ve suçlular tarafından tehdit edilen saygıdeğer iş çevreleri olarak sunar.
Etik Hayat Politik Bir Hayattır

Bütün davalar iyi davalar değildir elbette, çünkü faşizm, totaliteryenizm, emperyalizm, soykırım, ırkçılık, türcülük ve çevrenin yok edilmesi şirketler, hükümetler ve çoğu insan tarafında fikren ve pratik olarak onaylanmış davalardır.

Aslında, bu kötü davaların varlığı sebebiyle bir çok insan adalet ve ekoloji için harekete geçme zorunluluğu hissetmektedir. Edmund Burke’ün yazıdığı gibi “kötülüğün kazanması için gereken tek şey iyi insanların hiç bir şey yapmamasıdır.”

Eğer “kötülüğü” irade gösterilerek yapılan şiddet, yıkım ve tahakküm eylemleri olarak tanımlarsak o zaman barış, işbirliği, demokrasi ve hayata ve dünyaya hürmet duyanlar karşısında kötülerin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Tanatos’un Eros üzerindeki üstünlüğü yağmur ormanlarının yok edilmesinde, türlerin yok olmasında, küresel ısınmada, fabrika çiftçiliğinde soykırımda, askeri güçlerde, nükleer tesislerin sayısının artmasında, G8’de, ANFTA’da, Dünya Ticaret Merkezi’nde, ExxoNMobil’de, Pat Robertson, Ann Coulter ve elbette, Bush, Rove, Rumsfeld, Cheney, Rice neo-con Manifest Destiny’nin “rejim değişikliği” talebi ve dünyaya “demokrasiyi” yayma arzusunda ortaya konmuş durumda.

Burke haklı. Zarar vermemek yeterli değil, insanın iyiyi ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışması gerekiyor, yani hayatı ve dünyayı ezerek yok eden güçlere karşı mücadele etmek anlamına geliyor bu. İyi niyetler ve iyilikler eyleme dönüşmedikçe hiçbir şey ifade etmeyecek.

Bazıları bir şeye karşı çıkmanın yeterli olduğunu düşünüyor:” ben ayrımcılığa karşıyım! Ben ırkçılıktan nefret ederim! Ne biçim bir toplum yoksulluğa ve evsiz insanlara izin verir!” Harika söylüyorsunuz ama bu konuda ne yapıyorsunuz? İlerici düşünceler eyleme dönüşmedikçe güzel fikirler olarak kalırlar.

Bazıları Uluslararası Af Örgütü ya da Greenpeace’ e çek yazarak görevlerini yerine getirdiklerini düşünürler. Diğerleri belli bir hayat tarzını sürdürerek yapmaları gerekeni yaptıklarını düşünürler. Hatta bir keresinde kendini şöyle savunan birisini de duydum:” Neden hayvan hakları gruplarına katılayım ki? Ben veganım, bana düşen görevi yerine getirdim!”

Aslında vegan olmak bu gezegen üzerinde hayat kalitesini yükseltmek için yapılabilecek en önemli şeylerden birisi. Ama etik-politik bir hayat için gerekli bir koşul sadece ve yeterli bir koşul da değil üstelik. Gezegen için gerekli şeyleri yapmaya yetmeyen apolitik ve bencilce bir varoluş biçimi sonuçta. Etik bir hayat evimizi düzene koymayı, ardından bir dava ve toplumsal bir hareket içerisinde etkin bir rol oynamayı gerektiriyor.

Hayvan Hakları Davası

Biraz da kendi davamdan söz etmek istiyorum, yani hayvan hakları davasından. Bu çoğu insanın meşru ya da en iyi dava şeklinde bakmadığı bir dava. Bu insanlar hayvanların çektiği acıların büyüklüğünü, ölümün dikkatimizi talep ettiğini, eylemciliğin hayvanlara yardım ederek insanlara yardım etmediğimiz türden bir oyun olmadığını kavramayamıyorlar. Bütün türlerin kaderi ya beraber başarmak ya da beraber kaybetmekten ibaret ve hayvanların yardımına koşmanın insanlara gerçekten büyük faydası var.

Kendi kişisel geçmişimde ben etçil olmaktan vegan olmaya doğru yol aldım, ardından insan hakları eylemcisi olmaktan hayvan hakları eylemcisi olmaya doğru bir yol aldım. 1980lerde daha yeni yeni vejetaryen olmuş birisi olarak bir yandan da Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meselelerine büyük ilgi duyuyordum. Et ve süt ürünlerinin sağlığa etkilerini bilmekle beraber insanların hayvanları ne kadar barbarca sömürdüğünü bilmiyordum. Cuntaları, ölüm takımlarını, soykırımı, faşizmi, ve emperyalizmi araştırırken insanlığa dair kafamdaki resim hala toz pembeydi.

Bütün bunların hepsi 1987’de Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni okuduğumda değişti. Bir çok insan gibi bu kitap benim hayatımı da anında değiştirdi. Hayvanların fabrika çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim laboratuarlarında ve diğer insan yapımı cehennem deliklerinde nasıl sömürüldüğünü öğrenince yaşadığım duygusal stresten ötürü hastalandım.

Hayvanların yaşadığı ızdırabın nitelik ve nicelik olarak insanlardan çok daha fazla olduğunu anlayarak, kendilerine yardımcı olacak araçlardan yoksun olduğunu bilerek insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine doğru bir kayma yaşadım. Çoğu insanın en azından belli başlı hakları bulunurken hiçbir hayvanın hayat sahibi olmak ve vücut bütünlüğünü korumak anlamında hiçbir hakkı bulunmuyordu. Et üretiminin dünya açlığına ve çevreye olan etkilerini incelediğimde, dirikesimini tıbbi ilerlemeleri nasıl sekteye uğrattığını öğrenince hayvanlara yardım ederek insanlara da en üretici bir biçimde yardım edebileceğimi anladım. Hayvan haklarını en radikal, en bütüncül eylemcilik biçimi olarak gördüm.

Ancak politik bağlılıklarım eskisine kıyasla artık daha fazla küçümseniyordu, çünkü hayvan hakları hayvanları küçük düşürerek kendilerini yücelten insan üstünlükçülerinde düşmanlık hissi uyandırıyor. Emile Zola’nın şu sözlerini hiç unutmadım: “hayvanların kaderi gülünç görünmekten daha önemli benim için; çünkü hayvanların kaderi insanın kaderiyle birdir.”

Hayvan hakları savunduğum için özellikle Radikal ve Sol topluluklardan gördüğüm küçümseme biraz sertti, çünkü bu çevreler eleştirel bir açıdan mahrum bir halde modern bilimin, Aydınlanma çağı’nın, Marksist Hümanist geleneğin antropsentrik ve türcü ideolojilerini benimsemişlerdi. Onların korkunç tutarsızlıklarından ve iki yüzlülüklerinden yoruldum. Çoğu kereler kapitalist sömürüyü aşağılayan ama kendi yemek zevkleri yüzünden acı çekerek ölen domuz, tavuk, kuzu cesetlerini yiyen “radikal”lerle aynı masada oturduğumu görüyordum. Küresel kapitalizmin sistemli eleştirisini yapmakla övünen Solcular insan, hayvan ve dünya özgürlüğü mücadeleleri arasındaki bağları görmeyi bir türlü beceremiyorlar.

“Radikal” geleneklerin hayvanlar ve çevre sözkonusu olduğunda hiç birşekilde özgürleştirici bir felsefe ya da politika olmadığını anladım. Solculuğu hayvanlara yönelik bir çeşit Stalinizm gibi gördüm. Sol insanın iktidar patolojisinin derin köklerini kavrayamıyor ve kapitalist antroposentrizmi sosyalist antroposentrizmle değiştiriyor. Böylece gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketin sadece bir türün üyelerini değil bütün türleri ve dünyayı özgürlüğe kavuşturacağı sonucuna ulaştım. Hümanist klişeyi yani Hepimiz Tek Bir Irkız, İnsan Irkıyız sloganını daha geniş bir vizyonla değiştirdim: “Tek Bir Toplumuz, Biyotoplum.”

1993 yılında UTEP’te radikal ve tartışmaya açık fikirleri öğretmeye başladığım bir konumda göreve başladım. Felsefe branşındaki iş arkadaşlarımın tersine ben öğretmenin ve araştırmanın günün acil meseleleriyle ve eylemcilikle bağlantılı olması gerektiğine inanıyorum. Çevrenin yok edildiği, türlerin tükendiği, avcı küresel kapitalizmin var olduğu bir dünyada akademisyenlerin toplumsal değişimlerle alakalı olmayan devrimci değişikliklerle alakası olmayan soyut meseleler üzerine gitme lüksüne sahip olmaması gerektiğine inanıyorum. Tersine, akademisyenler küresel soykırım ve çevre kıyımını anlamak, bunu diğerlerine iletebilmek ve olup biteni değiştirmek için var olan becerilerini kullanmak zorundalar.
Bütün –izm’leri öğrettim-Marksizm, anarşizm, feminizm, postmodernizm, postkolonyalizm—ama öğrettiğim en radikal şeyin hayvan hakları olduğunu hemen anladım. Bunun sebebini iki şekilde anladım:

Öncelikle hayvan hakları günlük hayatta radikal bir değişim gerektirmektedir. Marksist ve anarşist seminerden sonra öğrenciler işkence görüp öldürülmüş hayvanların cesetlerini yiyerek masada konuşabilmekteler. Ama hayvan hakları seminerinden sonra genellikle en temel davranışlarını sorgular bir şekilde tabaklarına bakakalıyorlar.

İkinci olarak hayvan hakları sosyal ve doğal dünyalarımızda yaşadığımız krizin temelini ortaya koyuyor, çünkü bu durumu bizim doğadan kopmamıza ve tahakkümcü değerlere sahip olmamıza bağlıyor. Hayvan hakları insanların kendilerini diğer hayvanlardan üstün gördüğü, ayrı gördüğü, vahşi hayatın Efendisi ve tanrıları olarak kabul ettiği o eski antroposentrik ve türcü dünya görüşlerini sorgular. Hayvan hakları insanlardan gücün sorumluluk talep ettiğini, her zaman güçlü olanın haklı olmadığını, neokorteksi daha büyük olmanın diğer türleri sömürüp dünyayı yağmalamanın haklı bir gerekçesi olmayacağını ortaya koyar. İnsan olsun olmasın bütün hayvanlar arasındaki temel eşitlik meselesini hepsini hissetme yeteneğine sahip, seçimleri olan ve hayatları kendisi için önemli olan ve o hayatları müdahaleler yaşamadan sürdürebilme hakkına sahip varlıklar olarak tanımlar.

Küresel Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece acıyı azaltmak değil bütün hayvan sömürüsüne son verme amacını taşıyan kölelik karşıtı bir harekettir; 19. Yüzyıldaki öncülü gibi bu hareket de köleliğin ortadan silinmesini talep etmektedir, yoksa amaç kölelere daha iyi davranmak değildir. Doğal ortamlarından çalınmış, yetiştirilmiş, esaret altında büyütülmüş, kafeslerde tutulmuş, iradelerine ters bir şekilde zincirlenmiş bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla birer köledir ve bu yüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi modern toplum için sadece felsefi bir tehdit oluşturmadığı ekonomik bir tehdit haline de geldiği için endüstriden ve devletten yoğun eleştiri almıştır. ABD’de ELF ile beraber ALF bir numaralı ülke için terör tehdidi olarak kabul edilmiştir; çünkü halkın güvenliğini tehdit ettiklerinden ya da şiddet içerdiklerinden dolayı değil, şirketler için tehdit oluşturdukları için bu böyle kabul edilmiştir. ABD’de ve İngiltere’de hayvan özgürlüğü hareketi gaddar baskılar maruz kalıyor.

Seneler boyunca hayvan haklarını savunduğum için bir sürü sıkıntıya göğüs gerdim. Mesela geçen yaz üniversitemde bulunduğum konumumdan alından profesör olma hakkım reddedildi, Senato’da eko-terörizm görüşmelerinde tanık olmam yönünde baskı gördüm ve İngiltere’ye girmem yasaklandı. Ancak benim yaşadığım sıkıntı 11 Eylül sonrası özgürlükler, haklar, muhalefet ve direniş konularında görülen baskılar yanında çok küçük kalıyor.

Kitlesel Direnişe Duyulan Acil İhtiyaç

Şu anda Irak işgali, Anayasa ihlali, alt ve orta sınıflar arasında sınıf savaşı, bugüne dek görülmemiş bir politik çürüme ve felaket boyutlarında bir ekolojik çöküş arasında yaşıyoruz. Bütün sektörlerde giderek artan krizi düşünerek şunu sormam gerekiyor:

Şu anda neden bu ülkede bir devrim yaşanmıyor? İnsanlar sokakları alt üst edeceklerine neden alış veriş merkezlerinde geziniyorlar? Bugün karşı karşıya olduğumuz tiranlık sömürgecilerin İngilizlerden çektiğinden daha fazla ama sömürgeciler sabotajla, silahlı mücadeleyle, ve devrimci savaşla karşı koydular. ABD tarihindeki en cahil ve yetersiz başkan nasıl oldu da bu kadar kandırmaca, yalan, yasa çiğneme ve çürümüşlükle hem ülke içinde hem de dünyada hiçbir tepki almadan yoluna devam edebildi? Neden Bush, Cheney, Rumsfeld, Rove, Rice ve bütün ABD hükümeti hapise atılmadı? Diğer şeylerin yanı sıra Bush yönetimi şunları da yaptı:

– Irak’a yalanlar ve yalan kanıtlar üzerine savaş açtı, bu savaşta şu ana dek 2,300 ABD askeri ve yüz binden fazla Irak vatandaşı öldü.
– Azaltmaya söz verdikleri global terörizmi daha da kötü bir hale getirdiler.
– Ebu Garip, Guantanamo ve dünyanın çeşitli yerlerindeki işkence kamplarında işkence taktiklerini savunup kullandılar.
– İnsan Hakları beyannamesini ortadan kaldırarak FBI ve NSA’yi bütün politik muhalefet üzerine saldılar.Tarihte görülmemiş bir ölçekte bir polis devleti ve gözetim toplumu yaratılmıştır.
– Kasırgalarda ölen insanlara karşı şok edici bir vurdumduymazlık sergilemiştir.
– Aşırı Sağ ve Hristiyan köktendinciliği adına bilime ve laikliğe saldırmıştır.
– Muhalif bilimsel görüşleri sindirmeye yönelik çabalar gösterip küresel ısınmanın var olmadığına dair tavrıyla dünyada belki de tek örnek olmuştur.
– Endüstrilere çevreyi kirletip sömürmeleri için açık kart vermiştir.

İnsanların uyanıp harekete geçmesi için daha ne kadar çürüme, şiddet, baskı ve sömürü gerekiyor Daha kaç tür yok olup gitmeli? Daha kaç yağmur ormanı yok olmalı? Gezegen daha ne kadar ısınmalı?

Ekolojik sistemler gözlerimizin önünde hızla çöküyor. Küresel ısınmadan daha önceden akla gelmeyecek türden bir dönem yaşıyoruz, bu gezegen üzerindeki 6. Büyük yok olma krizi . Bundan önceki ise dinozorlar zamanında 65 milyon yıl önce gerçekleşmişti.

O halde neden gerekli mücadele biçimleri ve gerekli tepkilerle cevap vermiyoruz? Amerikalılar Nazi soykırımı sırasında işine gücüne bakan “İyi Almanlar”dan farklı değil mi yoksa?

Çevresel kriz politik krizden ayrı tutulamaz, bu politik kriz de demokrasideki krizdir. Yurttaşların tüketici oldupu, eleştirel düşüncenin propagandayla ve medya aracılığıyla hasır altı edildiği halkla alakalı önceliklerin özel girişimler yüzünden daha az önemsendiği ve politik eylemlerin eğlence sektörün ve medya tarafından tüketilerek anlamsızlaştırıldığı bir politika sonu dönemine ulaşmış bulunuyoruz. Rasyonel ve katılımcı tartışmalar yerine politik atmosfer propaganda, manipülasyon, dezenformasyon ve göstermelik oyunların yaşandığı bir hal almıştır. Eski Yunan şehirlerinin aksine bugün yurttaşlık vergi ödemek, tüketici olmak, şirketlerin çıkarlarını temsil eden iki isim arasında seçim yapmaya indirgendi.

Aslında toplumsal iyi ve medeni erdem kavramlarından soyutlanmış bir kişisel çıkar hedefine dayalı liberal demokrasinin sonuçlarını biçiyoruz şu anda. Halk ilişkileri artık kişisel amaçlar için düzenleniyor ve yurttaşlar hayat, mülk sahibi olmak ve özgürlük için hükümetlere bağlı kalıyorlar. Haklar amaç kişisel çıkarlar olduğu sürece negatif bir anlam taşıyor, yoksa iş, ev sahibi olma, eğitim, ve sağlıklı bir çevre gibi temel sosyal hedefler olmaktan uzak. Aristo insanı doğası gereği politik görürken Locke ve onun liberal geleneği politikayı kişisel çıkarların birbiriyle çarpışmasını engelleyecek türden suni bir birlik olarak görmüştür. Liberal demokrasi modeli yurttaşlığın ölümü anlamına gelmiştir- devletin, medyanın ve şirketlerin kitle kültürü ve eğlence ve gösteri toplumuyla birleşmesiyle meydana gelmiştir bu.

Elbette Bush’a, kapitalizme, hayvanların ve dünyanın sömürülmesine karşı organize bir protesto ve direniş var. Örneğin, 4 eyalet ve 300den fazla topluluk Vatansever Yasası’nın anayasaya aykırı olduğunu ortaya koydu. Yurt çapında şehirler ve kasabalar Kongre’nin Bush ve Cheney’i suçlu bulması için bastırıyorlar.LA’den New York’a sağ kanatın göçmen politikalarına karşı büyük gösteriler düzenlendi, bu gösterilerde göçmenler ve işsizler için adalet ve hak taleplerinde bulunuldu.

Bütün bu mücadeleler çok zayıftır ve hiç birisi kapitalizmi ve onun ekolojiyi yok eden mantığına doğrudan meydan okumaz. Öğrenciler ve işçilerin çalışma koşulları Fransa’ya kıyasla ABD’de çok daha kötüdür, ancak sömürülen kitleler ABD’de yüklerini pasif şekilde taşımaya devam ederler. Dünya buzlarda sıkış kalmış bir balinaya empatiyle yaklaşırken eriyen buza ve buzullar tepkisiz kalıyor. İnsanların çoğu şu anda Bush’un savaşına karşı çıkıyor ama eylemle belirtmek yerine fikren karşı çıkıyor. Ve hala daha günümüzün en önemli sorununa dair büyük bir eylem görmüyoruz yani küresel ısınmaya dair.

Kim meydan okuyacak? Politikacılar çok çürümüş bir halde, korkaklar ve eyleme geçmek için şirket parasına ihtiyaçları var; çözümün değil sorunun bir parçası onlar. Medya uzun zamandır bilgi vermek anlamındaki sorumluluğunu bırakmış durumda. Devasa şirket güçleri olarak elitistlerin hedeflerini gözetiyor, halkın çıkarlarını düşünerek değil kişisel çıkarları öne alarak hareket ediyorlar. Onları işi aydınlatmak değil eğlencedir. Greenpeace gibi ana akım organizasyonlar çok ses duyurur ama az iş yaparlar, çünkü bürokratik makineleri harekete geçiren para toplama işinin içerisinde kaybolup gitmişlerdir. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı gibi kuruluşlar araştırma yapar, konferanslar düzenler, raporlar yayımlar ve insanları felaket konusunda uyarırlar. Ama medya bunlar yayımlamaz, halk da duymaz ve Şirket Devleri anında sağırlaşır.

Gerçekleri görelim artık: on yıllarca süren çevre mücadelelerinden sonra türleri, ekosistemleri ve yaban hayatı koruyacak yerde ne yazık ki kaybediyoruz. Dahası, ılımlılık yönünde yapılan çağrılar, taviz çağrıları ve kurumlar aracılığıyla yaşanan yavaş yavaş yol alma işleri ne yazık ki aldatıcı olabilir, yetersiz kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik çöküş arasında “akla uygunluk” ve “ılımlılık” bunların aslında tam tersi bir hava yaratmaktadır, çünkü aslında aşırı ya da radikal denen eylemler gereken ve uygun bir cevap gibi görünmektedir. Martin Luther King’den alıntı yapmamız gerekirse bizim adaletsizliğe, sömürüye ve dünyanın yok edilmesine karşı sakin sakin durmayan “yaratıcı ekstremistlere “ ihtiyacımız var.

Her zamanki anlamıyla politikanın bir faydası olmayacaktır. Yeni mücadele biçimleri , yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmedikçe onların kurallarıyla oynadığımız sürece bu oyunu kaybedeceğiz. Davalar kesin ve doğrudan eylemler gerektirir: yolar kapanmalı, teller kesilmelidir, ve kafesler de boşaltılmalıdır. Ama bunlar savunmaya yönelik eylemlerdir; yeni hareketler sosyal ve ekolojik meseleleri küresel ve multi ırksal ittifaklar içerisinde eritebilmelidir.Bu tür yaklaşımlar Judi Bari ve EarthFirst!, uluslararası Yeşil hareketi, Zapatistalar ve uluslar arası kapitalizme karşı küreselleşmeye karşı hareketler tarafından ortaya konabilmiştir.

Yeni devrimci bir politika demokratik, liberteryen sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselecektir. Radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini içerecektir. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizme ve her türden tahakküm biçimine karşı bir araya getirecektir. Radikal politika; devletin, medyanın ve şirketlerin giderek artan gücünü ters yüz ederek eşitlikçiliği ve katılımcı demokrasiyi toplumun her katmanında –ekonomik, politik ve kültürel- savunabilmelidir. Bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmalıdır ve buna insanların hayvanlar ve dünya üzerindeki hakimiyeti de dahildir. Eğitim, iletişim, kültür ve sanat yoluyla yurttaşlık ve hayatın yeniden politize edilmesi olguları gerçekleşerek insanları değişime ve eyleme itecek, ilham edecek öfkelendirecek ve uyandıracak o hal yakalanabilir.

Yeter Artık !

Karanlık bir dönemde yaşıyoruz, 11 Eylül sonrası sözde “teröre karşı savaş” dönemindeyiz. Bush iktidara geçtiğinden beri McCarthycilik geridöndü, COINTELPRO türü gözetim programları geri döndü, İnsan Hakları Beyannamesi Vatansever Yasası ile yer değiştir, bir gözetim toplumu yaratıldı ve giderek daha tehditkar bir hal alan bir polis devleti oluşturuldu.

Bu, tarihte bir dönüm noktasıdır, gelecekteki hayatımız için bir kavşaktır. Fırsat pencereleri kapanıyor. Şu anda insanların yapamadığı eylemler ilerde geleceğin nasıl olacağına karar verecek. Sonucu düşünmek çok korkunç olsa da türümüz bu meydana okumaya gereken cevabı veremeyebilir ve kendini diğer türler gibi yok olmaya sürükleyebilir.

Karşı karşıya olduğumuz krizleri çözecek teknolojik ya da ekonomik çözümler bulunmuyor, tek çözüm her kademede radikal değişikliklerin hayata geçirilmesidir. Davamız insan, hayvan ya da dünya özgürlüğü olabilir, hangisi olursa olsun hepimizin devlet tahakkümü, her türden hiyerarşi ve küresel kapitalizm adındaki ortak düşmanlara karşı ve temel hak ve prensipler uğruna mücadele eden insanlar olduğumuzu idrak etmeliyiz.

Günümüzün politik ortamında insan Irak’a karşı yürütülen savaşı sorguladığı için sorguya çekilebilir, ya da dirikesime karşı çıktığı için ekoterörist diye damgalanarak FBI tarafından rahatsız edilebilir, böyle bir ortamda insandan korkarak eylemden uzak durmasını anlamak kolaydır. Durumu göz önüne alarak kendilerini tarafsız bir tavırla ortaya koyanlar aslında desteklerini statükonun korunmasına veriyorlar. Soykırımdan kurtulan Elie Wiesel’in söylediği gibi, “ tarafsızlık zalime yardım eder, mazluma değil. Sessizlik işkenceciyi cesaretlendirir, yoksa mazlumu değil”.

Frederick Douglass, Alice Paul,Mohandas Gandi, Martin Luther King, Malcolm X, Chico Mendez, Dian Fossey veya Cesar Chavez gibi eylemcilerden ilham alabiliriz. Korku veya şüphe dolu zamanlarda Martin Luther Kİng’in şu sözlerini hatırlamakta fayda vardır:

“Korkaklık şu soruyu sorar: “güvenilir mi?”.Çıkar şu soruyu sorar: “politik mi?” Ancak vicdan şu soruyu sorar:” doğru mu?”. Ve öyle bir an gelir ki insan ne güvenilir, ne politik ne de popüler olmayan bir tavır almak zorunda kalır; çünkü vicdanı ona bunu yapmanın doğru olduğunu söylemektedir”.
O an bu andır işte. Dünyanın ve hayatın yanında yer alma vaktidir. Kumsala çizgiyi çizme vaktidir. Artık yeter! deme vaktidir. Tiranlığa karşı başkaldırmaktan daha vatanseverce bir şey daha yoktur. Thomas Jefferson’ın söylediği gibi, “her kuşağın yeni bir devrime ihtiyacı vardır”.

Çeviri:CemCB

Reklamlar

Hayvanat bahçeleri ve doğanın sonu

Dr. Steve Best

Hayvanat bahçeleri, postmodern dünyanın küçük bir sembolü haline geldi.

İnsanların, devlet politikalarının,ve daha birçok şeyin sahte olduğu Ulusal Eğlence Devleti’nin  sahte-yalanlarla dolup taşan dünyasında yaşıyoruz. Pekiyi, insanoğlunun yapay doğa yaratma çabası, hayvanları bu ortamda yaşatma isteği, onları yaşam alanlarından ayırma isteği nereden kaynaklanıyor? Gezegenin kapitalist sömürge sistemi, doğal dünyadan geriye çok az şey bırakıyor.Ve hayvanat bahçeleri, yaşam süreçlerinin metalaşmasını, dağılmasını, parçalanmasını gerçekleştirirken, aynı zamanda biyoçeşitliliğin yapaylaştırılıp gözler önüne serilmesine neden oluyor.

(daha&helliip;)

Gandi: Vejetaryenlik Yolunda



Dr.Steve Best

“Gelecek nesiller, bunun gibi etten ve kandan bir varlığın bir zamanlar dünya üzerinde yürüdüğüne inanmaya korkacak.” Albert Einstein

Mahatma Gandi (1869 – 1948) daha çok İngiliz emperyalizmine karşı verdiği ve 1947’de Hindistan’ın (oldukça sorunlu da olsa) bağımsızlığıyla sonuçlanan destansı mücadelesiyle bilinir. Gandi’nin politik ve manevi görüşü ayrılmaz bir biçimde kaynaşmıştır, zira o dünyayı manevi araçlar yoluyla değiştirmeye çalışmıştır.

Gandi kendi hedefini, öncelikle halkının özgürlüğe hazırlanmasında ve bu özgürlüğü kazanmasında yardımcı olmak; daha sonra da sadece İngilizlerden değil, aynı zamanda topyekun Batılı ve modern etkilerden kurtulması için çaba göstermek şeklinde tarif etmiştir.

Gandi, Ahimsa (zarar verme arzusunun yokluğu) felsefesine dayanan eski Hint dinleri ile kökeninde hastalıklı bir şiddet gördüğü Batı kültürü arasına keskin bir çizgi çekti.

Martin Luther King’in de aralarında bulunduğu sayısız eylemci üzerinde son derece büyük bir etkisi olan Gandi, Hindu felsefesi ve Thoreau’nun “Sivil İtaatsizlik” isimli denemesinin uyarıcı etkisiyle, şiddet-karşıtı sivil itaatsizlik yoluyla çarpıcı sonuçlar elde etmiştir. Bu süreçte Gandi’nin adı Satyagraha’ydı, – ya da kelime anlamıyla, “ruh gücü,” – nefret ve cehalete karşı anlayışın, sevginin gücü. Ancak, onun öğrettiği kadarıyla, Satyagraha, zayıfların silahı olamaz. Çünkü, gücün ve düşmanlığın karşısında şiddet-karşıtı bir tutum takınabilmek, hem ahlaki hem de fiziksel güç, disiplin ve yoğun bir ruhsal eğitim gerektirir. Gandhi’ye göre bir patlamayı soğurmak, bir patlama yaratmaktan, ölmek, öldürmekten çok daha fazla cesaret ister. Şiddete karşı şiddet, insan ruhundaki bozulmaya katkıda bulunur, ancak şiddet karşıtlığı onarır, iyileştirir.


Tutarlı bir düşünür ve gerçek bir ruhsal devrimci olan Gandi, şiddet karşıtlığı ve vejetaryenlik arasındaki doğrudan bağlantıyı ıskalamadı. Bütün canlı varlıkların, Tanrı’nın dünyadaki cisimleşmiş hali ve manevi dünyanın bir parçası olarak görüp, bundan dolayı saygı ve hürmete eşit düzeyde layık olduklarını kabul etti. Yaşamı gereksiz yere tahrip etmeden et yiyemeyiz, çelişkiye düşmenin ızrabını yaşamadan, manevi varlıklar ya da bakış ve eylemlerimizde şiddet karşıtı olduğumuzu söyleyemeyiz.

Ancak Gandi bu konuma, büyük bir evrim ve mücadelenin sonrasında vardı. Her vejetaryen, etobur bir kültürde hepimizin girmek zorunda kaldığı çatışmalarla çoğu kez Gandi’nin de karşılaştığını taktir edecektir. Genç bir adam olarak, hayvansal proteinin sağlık için bir ihtiyaç olduğuna inanan aile fertleri ve arkadaşlarıyla – Hindistan gibi bir ülkede bile – sürekli uğraşmak durumundaydı. İngilizlerin Hindistan’ı yönetmesini, Hintlilerin zayıf vejetaryen, İngilizlerin ise güçlü et yiyiciler olmasına bağlayanlar bile vardı.

Zayıf bünyeli oluşu, genç Gandi’nin bu argümanlardan etkilenmesine sebebiyet verdi. Arkadaşları gibi “güçlü” olma arzusu ile Vaişnava olan ebeveynleri tarafından et yediği için kınanması arasında kalmıştı. Bu stresi kaldıramayan Ganhdhi, bir gün, nehir kıyısında bir köşeye çekilip gizli saklı, utanç verici bir şekilde et yemeğe karar verdi. O gece hastalandı ve korkunç rüyalar gördü. Bir sene boyunca et yedi ve bu süre zarfında ailesine yalan söyledi. Bu yüzden suçluluk duygusu onu boğmaya, bunaltmaya başlayınca, ailesi ölene kadar yasak maddeden vazgeçeceğine yemin etti. Ailesini kandırmanın, vejetaryenlikten kaynaklanabilecek her hangi bir hastalıktan daha kötü olduğuna karar vermişti.

Bir gün, Hukuk okuduğu İngiltere’de akşam yemeği yerken, (Güney Afrika ve Hindistan’daki ciddi mücadelerinden 5 yıl önce) kaderin cilvesi olsa gerek, Gandi, Henry Salt’un “Vejetaryenlik Savunması” isimli meşhur kitabina rastladı. Bu kitapla vejetaryenliği kabul etmek için yeni ve daha iyi sebepler bulmuştu. “Bu kitabı okuduğum tarihten beri (1888), vejetaryen olduğumu iddia edebilirim. Annemin önünde (et yemeyeceğime dair) yemin ettiğim güne şükrediyorum. O günden sonra, ettiğim yemin ve hakikat uğruna, etten uzak durdum, ama aynı zamanda bütün hintlilerin et yiyici olmasını istiyor, özgür ve açıkça kendim olacağım günü ve diğerlerini de bu davaya (et yiyici olma) katmayı sabırsızlıkla bekliyordum. Şimdi ise seçimim vejetaryenlik lehinde. Bunu yaymak o zamandan beri misyonum oldu.”

Vejetaryen dostlar cesaretinizi toplayın. Vejetaryenlik söz konusu olduğunda, bir kitabın, broşürün veya konuşmanın insanın iradesini, aklını, yüreğini bir ömür boyu değiştireceği asla söylenemez. Salt’un kitabı Gandi’yi gönülsüz bir et sakınganlığından, ahlaki bir vejetaryen bağlılığa götürdü. Fakat Gandi’nin ahlaki gelişiminde geçmesi gereken bir aşama daha kalmıştı – tutkuyla Tanrı’yı kabulleniş. Kader ağlarını örmüştü ve vejetaryenlik meselesi kişisel gelişiminde kilit bir rol oynayacaktı.

Vejetaryen bir yemekhanede yemek yerken, kendisi dinsiz olan Gandi, bir Hıristiyanla tanıştı. Ondan içmeye ve et-yemeye karşıtı bölümler bulması için İncil’i okumasını rica etti. Bu Hıristiyan ricayı yerine getirdi ve daha sonra Gandi’nin derinlemesine okuduğu bir İncil hediye etti ona. Eski Ahit (Tevrat) Gandi’yi sıksa da Yeni Ahit’teki (İncil) İsa’nın barış mesajları, din hakkında daha fazla öğrenmesini ve nihai olarak da merkezi tutkusu olarak Tanrı’yı kabul etmesini teşvik etti. Bu manevi dönüşüm aracılığıyla Gandi, vejetaryen olmak için daha da derin bir sebep buldu. “Et yemek benim için bir günahtır” diye ilan etti. Zira Tanrı’nın yarattıklarından her hangi birine zarar vermenin yanlış olduğunu hissetti, insan ya da değil.”

Böylece vejetaryenlik, sadece Gandi’nin kişisel gelişimi açısından değil, dolaylı olarak, ilham verdiği hareketler ve kişiler açısından da can alıcı öneme sahip oldu. Gandi’nin şiddet karşıtı etiği, sadece günlük dietlerimiz açısından değil, aynı zamanda başkalarına karşı tavırlamız açısından da vejeteryanlara uygun düşer. Şiddet çeşitli şekillerde tezahür edebilir, sadece en kaba ve açık olanı fiziksel güç ve gaddarlık içerir. Oysa şiddet, görünür bir davranıştan çok bir zihniyettir; başkalarına fiziksel veya duygusal tacizde bulunmasak bile başı öfke, hınç, tahammülsüzlük ve nefretle belada olan bir zorba olabiliriz.

Cahil bir etobur tabağımızdaki yiyecekle alay ettiğinde, veya kızgın bir sürücü hayvan istismarını protesto edenler olarak bize el kol hareketi yaptığında, insanın soğukkanlılığını koruması pek kolay değildir. Fakat Gandi’nin örneğini izlersek, nefrete karşı sevgiyle, cehalete karşı anlayışla ve fiziksel güce karşı manevi güç ile karşılık verebilriz. Şiddet yüzünden öldürülen şiddet karşıtı bir insan olan Gandi, hem ruhun hem de bedenin arınmasında vejeteryanizmin oynadığı merkezi rolü bütün dünyaya öğretmiştir.

Çeviri: Memduh Er

Etik İkilemler ve Ahlaki Değerin Hiyerarşisi

Benim Köpeğim ya da Senin Çocuğun? Hangisi?

Dr. Steve Best

Sık sık hayvan haklarını savunan insanlar yanan ev ikilemiyle baş başa kalırlar. Söz konusu olan şey şöyle bir şey: eğer yanan bir evde bulunsaydınız ve hayatınızı kurtarmak için kapıya doğru koşuyor olsaydınız, bir odada bir köpek diğerinde bir insan olsaydı kurtarmak için hangisini seçerdiniz?

Tabii bu sorunun sorulma sebebi hayvan haklarını savunanların davasında ya da değerler sisteminde bir takım tutarsızlıklar olduğunu ortaya koymak, böylece bu insanlar hayvanları ya da tür eşitliğinden söz etmelerine rağmen aslında gene insanı kurtarırdı diyerek bu tutarsızlığı ortaya koymak. Bu yüzden alttan alta hayvan haklarını savunanların aslında herkes gibi olup sonuçta türcü olduğunu kanıtlamak gibi bir amacı var. Yanan ev sorusuyla karşı karşıya kalındığında kurtarsanız da başınız beladadır kurtarmasanız da. Eğer insanı kurtaracağınızı söylerseniz o zaman soruyu soran kişi saadetle sizin iki yüzlü olduğunuz sonucuna varacaktır. Eğer köpeği kurtaracağınızı söylerseniz o zaman değerlerden bihaber sapkın bir insan düşmanı yaratık olarak damgalanırsınız.


Bu soru Iowa Üniversitesi’nde verdiğim bir sunumdan sonra soru cevap kısmındayken bana da soruldu. 2004 Kasım’ında ALF Psikoloji Bölümünün laboratuarlarına cesur bir saldırı düzenlemiştir.Laboratuardaki bilgisayarlar ve ekipmanlar kırılıp dökülmüş ve 401 hayvan kurtarılmıştı. Yara henüz tazeydi- dinleyiciler arasında güvenlik elemanlar, gizli ajanlar ve Psikoloji Bölümü üyeleri bulunuyordu; ve Martin Luther King Jr haftası kutlanıyordu ve ben yaptığım konuşmada 19. Yüzyıl kölelik karşıtı hareketle 21. Yüzyıl hayvan esareti karşıtlığı arasındaki ortak noktalarla alakalı ayrıntılı bilgiler vermiştim. King’in adalet ve sivil itaatsizlik kavramlarını hayvan haklarını savunmak için genişleterek insancı bakış açısının sınırlarını gösterdim, her ne kadar geniş bir bakış açısı olsa da toplum, adalet ve hak kavramlarını hayvanları da içerecek şekilde kullanılmadığını belirttim. Martin Luther Kİng Jr’ın Herhangi bir yerde meydana gelen adaletsizlik her yerde meydana gelen bir adaletsizliğin işaretidir şeklindeki fikirlerini kullanarak ALF’in Iowa Üniversitesine yaptığı eylemin iyi ve adil bir eylem olduğunun altını çizdim.

Ancak duruma rağmen soru cevap kısmında yanan ev sorusuna verdiğim cevap yani bir yabancı karşısında köpeğimi kurtaracağım cevabı gazetelerde ve bloglarda manşete çıktı. The Daily Iowan adlı öğrenci gazetesi Profesör Best’in sözlerinin çok kışkırtıcı olduğunu söyledi, bu sözler dinleyicilerin fısıldaşmasına ortalığın karışmasına sebep olmuştu. Brian ‘beyni ölmüş’ O ‘conner emekli bir biyolog ve dirikesimci olup fuzuli hayatındaki yegane anlamı zehirli ve iğrenç anti-hayvan hakları blogunda hayvan haklarını savunanları meşaleyle yakmak şeklinde resimler yayımlamak olan birisidir, o da “Profesör best’in etik anlayışı “Önce Ben” etiğidir- yani kendisine kişisel zevk veren şeyler dışında yaptığı eylemlerin sonuçlarını ölçmesini gerektirmeyen bir etikten söz ediyoruz burada. Bu da gevşek bir ahlaki prensip arkasında gizlenen egosantrik bir keyif alma olayıdır.” Şeklinde bir yorum yapmış.


Kenara çekil Ward Churchill , çünkü yanına bir arkadaş geliyor. Görünüşe göre bu ülkede sapıklarla, pedofillerle ve ensest ilişkiyi savunanlarla aynı galeride sergilenmek istemiyorsanız bir hayvan hayatını insan hayatundan üstte tutmamanız gerekiyor. Burada hemen aklıma Untide Poultry Concerns’den Karen Davis’in 11 Eylül olaylarının ardından maruz kaldığı durum aklıma geliyor. Davis “11 Eylül olaylarının milyonlarca tavuğun her gün başına gelen olaylardan daha çok trajik olduğunu düşünmek türcülüktür” demiş ve bu sözleri uluslar arası medyada geniş yankı bulmuş, hatta Howard Stein Radyo Show’a konuk bile olmuştu. Benzer şekilde PETA “Tabağınızdaki Soykırım” reklam panolarıyla büyük bir sansasyona imza attı, bu panolarda milyonlarca Yahudinin Nazi toplama kamplarındaki esareti, çektiği acılar ve ölümü hayvanların (sadece ABD’de her yıl 10 milyar) insan toplama kamplarındaki yani fabrika çiftliklerindeki durumuna benzetiliyordu. Söylediğim sözlerin insanlar tarafından anlaşılma biçimi karşısında büyük şaşkınlık yaşadım, çünkü konuşmanın konusu daha provokatif ve radikaldi. Öğrencilerle, arkadaşlarımla ve bir çok dinleyiciyle yaptığım resmi olmayan konuşmalardan ve bilimsel olmayan anketlerden elde ettiğim sonuca göre hayvan haklarını savunmayan insanların bile yanan ev durumuyla karşı karşıya kalan insanların her halukarda kendi kedi veya köpeklerini kurtaracağı ortaya çıktı.

Açıkçası yanan ev sorusuna cevap vermek için yanan ev meselesini somut bir şekilde incelemek için birden fazla olasılığı düşünmemiz gerekiyor: örneğin aralarında seçim yapmak zorunda kaldığımız köpek ve adam kimdir? Yanan ev sorusu soyut bir şekilde cevaplanamaz; buna verilen cevap insan ve köpek kişilerinin soruya cevap veren kişi açısından ne anlam taşıdığına göre değişecektir, değişmelidir. Değişmelidir, diyorum, çünkü türcülerin ne olursa olsun her zaman insanı tercih edeceklerini biliyorum.

Türcü denilen insan a priori yani tecrübe etmeden insanların çıkarlarını hayvanların çıkarları karşısında üstün tutan bir kişidir, yani insanların sadece Homo Sapiens türüne dahil olması bile onu değerli kılmaktadır şeklinde bir ön kabulü vardır.Döngüsel ve soru talep eden bir tarz içerisinde türcüler insanların insan oldukları için daha önemli olduğunu hayvanların da hayvan oldukları için daha önemsiz olduğunu ileri sürerler. Bu önryagılı bakış açılarından bakılırsa bir türün varoluşsal doğası ötesinde neden tür üyeliğinin göklere çıkarıldığı konusunda bir cevap bulunmuyor. Bir canlıya acı çektirmenin yanlışlığı ait olduğu türe bağlı değildir, tersine hissetme yeteneğine sahip bir canlı olması yeterlidir. Peter Singer’ın söylediği gibi, “bir insana sadece bizim türümüzden birisi olduğu için öncelik tanımak birisine sadece kendi ırklarından olduğu gerekçesiyle öncelik tanıyanlara ırkçılarla bizi aynı konuma koyar”.

Bu yüzden aynen Iowa Üniversitesi’nde yaptığım gibi burada da yanan ev sorusuna düzgün bir yanıt vermek istiyorum, ancak bu yanıtım farklı somut şekillerde olacak.

1. Senaryo: Hayatımı kurtarmak için yanan evden kaçarken, ön kapıya doğru fırlamışken birden sol tarafımda bir köpeğin havladığını sağ tarafımda da bir insan çığlığı duyuyorum, bu arada tavan çöküyor, etraf dumana boğulmuş durumda ve bu arada sadece 1 hayat kurtarabileceğimi farkediyorum, acaba ne yapmam gerekir? Eğer köpek benim köpeğimse ve insan da bana yabancıysa her türlü durumda köpeği kurtarırım.Bu benim için son derece açık , tartışması manasız bir durum, bütün “hayvan severlerin” ve türcülerin yapacağı türden bir şey.Ancak bir kişi için şok edici bir karar olsa gerek, korkunç, skandal, sorumsuzluktan ibaret bir tavır olsa gerek. Köpek aileden olduğu için insanı değil hayvanıkurtarırım, sonuçta köpek en yakın ilişkiler ağımın bir üyesi, oysa söz konusu insan tamamen yabancı.
2.
Seçimim ne yanlış ne de önyargılı- daha tartışmaya başlamadım bile.Anneleri, babaları, kardeşleri, arkadaşları ile bir yabancı arasında seçim yapmaya zorlanan herkes doüal olarak kendi aile üyelerini kurtarmayı seçer. Benzeri bir akıl yürütmeyle Avustralya’da yaşayan birisine kıyasla çevremde yaşayan birisini seçebilirim. Eğer sadece bir kişiyi kurtarmak söz konusuysa o zaman farklı koşullar altında değişebilecek çok genel bir prensip olduğunu düşünerek uzakta olan biridense yakında olan birisini seçmek her zaman doğal ve içgüdüsel bir şeydir. Buna varoluşsal yakınlık ilkesi diyeceğim.

Şimdi:

1- Eğer varoluşsal yakınlık ilkesi geçerliyse ve

2- İnsanlar köpeklerine, kedilerne ve diğer “evcil” hayvanlarına aile üyeleri gözüyle bakıyorsa; o halde

3- Bir yabancı karşısında insanın kendi kedisini köpeğinni vb. Kurtarması son derece doğal ve kabul edilebilir birşeydir.

Aile üyesi olan bir hayvan karşısında bir yabancıyı tercih etmek türcülüktür ve keyfi davranmaktır. Burada söz konusu olan şey, hakiki kriter kıstasını açıklamaksızın bir varlığı sadece ait oldğu türe dayanarak üstte tutup ona imtiyaz tanımaktır. Bu yaklaşımda iki hata var: 1- bu tür ikilemlerde kriter olarak neden türün seçildiğine dair bir açıklama getirilmemektedir, ve 2- sosyal ve ailesel yakınlık söz konusu oldukça tür kriteri geçersiz olduğunu ve haklı olarak sevgili kedi ve köpeklerimizi ve diğer hayvanlarımızı aile üyeleri olarak gördüğümüzü anlama konusunda başarısız olmaktadır.

Oğlunuzu ya da kızınızı bir yabancı uğruna feda edeceğinize inanmamı mı bekliyorsunuz? Hele bir de bu yabancı nahoş birisi ya da Allah korusun hayvanhakları savunucusu olabilecekken?Peki ya söz konusu çocuk birisinin köpeği ise? Aile ailedir, aile üyesinin iki ya da dört bacaklı olması bir şey değiştirmez, kürklü ya da çıplak tenli olması ya da bardak yerine mama kabından su içmesi içerde ya da dışarda tuvaletini yapması bunu değiştirmez.

Senaryo 2: Ancak eğer insan ve hayvan aile üyeleri arasında seçim yapmak gerekince işler değişebilir, mesela baba , oğlul veya kardeşle köpek arasında seçim yapılması gerekiyorsa işler değişebilir. Çoğu kişi -ama elbette herkes değil-köpekleri yerine annelerini ya da kardeşlerini seçer, yabancı birisi karşısında köpeklerini seçseler de aile üyeleri söz konusu olunca bu seçim değişebilir.

Senaryo 3: Ama peki ya ailemizden iki insan arasında seçim yapmak zorunda kalsaydık? Annenizi mi babanızı mı, kardeşinizi mi oğlunuzu veya kızınızı mı, babayı mı oğulu mu, anneyi mi kız evladı mı seçerdiniz? Kimi seçerdiniz ve neden o kişiyi seçerdiniz?

Faydacılık ve Hayat Niteliği

İşleri daha ilginç yapmak için senaryoyu biraz değiştirelim ve böylece ahlaki dğerlerin ve etik tavırların doğasını biraz daha açığa çıkarmış olalım.

Senaryo 4: Bu sefer diyelim ki köpek hayatımda görmediğim sağlıklı bir yavru ve söz konusu insan da kanserin son aşamalarındaki 85 yaşındaki komşum olsun.Kime yardım etmeliyim? Birkez daha köpeği kurtarırım. Burada akıl yürütme biçimimin türlerle alakası yok ama daha çok faydacı bir bakış açısıyla veya hayatın değeriyle alakası var. Tanımadığım köpek yavrusunun önünde zengin ve zengin bir hayat var, oysa tanıdığım insanın hayatı geçmişte kalmış ve yakında da ölecek. Diyelim ki sağ odadaki kişi beyin aktivitilerinin çoğunu kaybetmiş bulunan ve damardan beslenen birisi olsun. Burada artık beyni olmayan birisinden söz ediyoruz: köpek yavrusu kucağım evi terkederim, isterse köpek 20 yaşında olsun ve ömrü de 1 ay olsun farketmez.Burada insan yerine köpekte daha fazla bir hayat niteliği bulunmaktadır. Eğer roller değişirse , köpek hastaysa ve insan genç ve sağlıklıysa , o zaman insanı kurtarırım. Ama gene vereceğim karar hayat niteliğiyle alakalı bir bakış açısından kaynaklamış olur, tür üyeliğiyle alakası olmaz.

Bu faydacılık adında bir felsefi doktrine ait bir davranış biçimidir. Faydacılık insan ya da hayvan olsun en çok sayıda canlının çıkarına hizmet edecek türden hareketlere doğru eylem adını verir.Varoluşsal yakınlık ve faydacılığın birbiriyle çeliştiğini kabul ediyorum.Söz konusu 100 insan olsa da gene köpeğimi kurtaracak olmamın kararımı verirken çoğunluğun faydasını ve çıakrını gözetmiyor. Ben mutluyum ama 100 kişi ölmüş durumda ve aileleri ve arkadaşları da üzgün ve mutsuzlar.Eğer yangında bıraktığım kişi dünya açlığına ya da türlerin yok olmasına bir çözüm bulabilmiş birisiyse o zaman köpeğimi değil bu insanı kurtarmam gerekir.

Bütün bunlar karşısında bence yanan ev ikilemi karşısında kişilik kavramını içeren üçüncü bir yol daha vardır. Burada Peter Singer’in “şahıs” nosyonunu kullanıyorum, ayrıca Tom Regan’ın “hayat öznesi” kavramını da kullanıyorum. Burada ikisi için de hissetme yeteneğine sahip olmak gerekmektedir, yani zevk ve acı hissedebilme yeteneğine sahip olunması gerekmektedir. Hissetme yeteneğine sahip olmak demek acıdan uzak durup zevk tecrübe etmekte büyük çıkarların olması demektir. Beyinleri ve sinir sistemleri olmadığı için kayalar ve ağaçlar haklara sahip varlıklar olarak düşünülemez, ahlaki bir öneme, içsel bir değere sahip şeklinde görülemezler; oysa insanlar ve hayvanlar böyle değildir. Dahası, bir kişiyi bir kişi ya da hayat öznesi olarak saymak için o varlığın daha gelişmiş mental ve psikolojik niteliklerinin olması gerekir, bunlara örnek olarak kendinin farkında olmayı, hafızayı, arzuları, tercihleri, duygusal bir hayatı ve geleceği anlama hissine sahip olmayı da verebiliriz. Singer için istiridye ve midyeler bu kritere uymuyorlar, ahlaken daha gri bir bölgeye düşüyorlar, inekler ve domuzlardan farklı bir bölgeye düşüyorlar, tabii böylece onları tüketmek daha meşru görülebiliyor. Tavukların ve hindilerin komplek zekalarını inceleyen Karen Davis’in tersine Singer bu tür kuşların şahıs olarak kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Ancak Karen Davis için kelimenin her anlamıyla bu kuşlar birer bireydir.

Kişiliği etik ve moral değerlerle alakalı sorulara cevap vermek için bağlayıcı bir etken olarak kabul ettikten ve Homo sapiensi bağlayan türcü yaklaşımları bertaraf ettikten sonra oyun değişir; çünkü kurallar artık radikal anlamda farklıdır. Odak noktasını insanlardan bireylere doğru kaydırdığımızda kediler, köpekler, yunus balıkları ve şempanzeler gibi canlıların bir şahıs olarak kabul edileceği ve bebek, zihinsel engelli, koma halindeki insanlar veya Alzheimer’ın ileri safhalarını yaşayan insanlar gibilerin ise şahıs sayılmayacağı bir durum söz konusu olacaktır.

İnsan olmayan şahıslarda daha büyük bir metal kompleksite söz konusu olduğu durumlarda Singer hayvanların hayatından yana tavır koyar. Kendi argümanının mantığını takip ederek, Singer bilimsel araştırmalar için kedi, köpek veya şempanze yerine için Teri Schaivo örneğinde olduğu gibi insanların kullanılmasının daha etik olacağını söyler. Ancak bir hayvanla işlevlerini normal olarak yerine getiren bir insan arasında seçim yapmak söz konusu olduğunda Singer insanın gelişmiş bilişsel nitelikleri sebebiyle insanı seçeceğini söyler.

Singer hayvan haklarını reddetmek için sadece dile ve akla işaret edersek o zaman aynı sebeplerle çoğu insanın hakkını da reddetmek zorunda olduğumuzu belirtir. Fetüsler, bebekler, komadaki hastalar, bazı yaşlı insanlar ve ciddi anlamda zihinsel özürlülerin kompleks bir bilinci yoktur, bu yüzden hak sahibi oldukları iddia edilemez. Bir şempanze ise 3 ya da 4 yaşındaki bir çocuktan daha zeki olduğu için, biliseş anlamda sakat kalmış bir insandan daha fazla bir farkındalık gösterdiğine göre şempanzeleri rahat bırakıp neden insan bebeklerini kafeslere tıkıp AIDS virüsünü onların vücutlarına enjekte etmiyoruz? Türcü olmayan bir etik açıdan bakıldığında yapılacak şey budur.Kesinlikle bilimsel bir perspektiften bakıldığında bir türden diğerine bilgi aktarmak söz konusu olmayacaktır.Eğer bebeklerin, komadaki hastaların, Alzheimer hastalarının ve bilişsel anlamda az gelişmiş ve sakat kalmış diğer insanların üzerinde deney yapılmasının geçerliliğini reddedersek o zaman mantıken hayvanlar üzerinde deney yapılmasına da karşı çıkmak zorundayız.

Singer’ın bakış açısına göre kendinin farkında olmakta ve mental kompleksitede ahlaki bir değer vardır, insanlar gerekli olduğunda buna bakarak değişik değerler atfedebilirler. Singer için kendinin farkında olan, soyut düşünce yeteneği bulunan, geleceği planlayabilen, kompleks iletişim biçimleri sergileyebilen ve benzeri özelliklere bir canlının hayatının bu niteliklere sahip olmayan bir canlının hayatından daha kıymetli olduğunu ileri sürmek önyargılı bir yaklaşım değildir. Balıktansa bir insanın hayatını yarıda kesmek daha kötüdür çünkü balığın hayatı daha kısadır ve balıklarda daha az bir mental kompleksite vardır. Eğer kişilik kriterini yapay bir şekilde oluşturulmuş bir seçim senaryosuna yaslarsak o zaman beyni çoktan ölmüş annem yerine köpeğimi, kedim yerine yunusu ve köpek yerine bir şempanzeyi seçerim.

Singer gibi Tom Regan da mental kompleksiteyi el üstünde tutarak yanan ev veya batan gemi örneğinde daima insanları kurtaracaktır. Aslında regan bu pozisyonu absürd noktalara kadar taşır, iddiasına göre 4 kişiyi kurtarmak için bir milyon köpeği suya atabilir. Köpeklere ve diğer hayvanlara kıyasla insanların tatmin olmak için çeşitli seçenekleri bulunmaktadır ve böylece Regan’ın “haklar görüşü” az sayıda insan uğruna bir köpek milletini yok edebilmektedir.Regan bu argümanı yaparken köpeklerin hayattan duyacağı memnuniyeti hesaba katmıyor, çağdaş hayatın rekabetçi ve stresli özü düşünüldüğünde iyi eğitilmiş bir köpeğin hayattan sahiplerinden daha fazla haz alacağı rahatça söylenebilir. Şu sorulabilir: Mutlu bir köpeği tüketimci hayat tarzı bütün gezegene yük olan bir insana kıyasla seçmek daha mantıklı değil midir? Regan’ın insan hayatına gösterdiği haksız sadakat bir dereceye kadar faydacılığın kabul edilebilir bir kriter olarak görülebileceğini ortaya koyuyor. Hangi noktada –on, yüz, bin- bilmiyorum ama bence bir insanın yerine bir milyon köpeğin hayatında daha fazla değer olduğunu hissediyorum. Şahsen, gemiden atlayarak bir milyon köpeği boğulmaktan kurtarmaya çalışırdım.

Hayvan haklarını eleştirenler, not alın lütfen.Hayvan hakları eylemcilerinin insan ve hayvanların hayatları arasında fark olmadığını düşündüğünün iddia etmek hayvan hakları felsefesinin kaba bir karikatüründen başka bir şey değildir. Görünüşe göre Homo sapiens gezegen üzerindeki en yaratıcı ve en zeki canlıdır; insanlar şiir yazabilir, sonatlar besteleyebilir ve uzay gemileri dizayn edebilirler. Eğer etik bir ikilem söz konusu ise yani bir hayvan ve bir insan hayatı arasında bir seçim yapılmasını gerektirecek bir durum söz konusuysa Singer ve Regan gibi düşünürler daima insanın hayatını ön planda tutmaktadır, Regan’ın kölelik karşıtı ve dirikesim karşıtı görüşlerine rağmen Singer insan çıkarı söz konusu oldukça hayvan deneylerinin devamını desteklemektedir.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne olan bağlılıkları söz konusu olduğunda ikisi de insan ve hayvan çıkarlarının birbiriyle çelişebileceği, hayvanların aldığı hazzın ve hayvanların hayatlarının insanlar uğruna adilane birşekilde kurban edilebileceğini söyledikleri bazı durumlardan da söz etmektedirler.Hayvanları kürkleri, etleri, vücut sıvıları ve eğlence amaçlı kullanmak burada söz konusu olan durumlara örnek değildir; çünkü burada insanların çıkarları uğruna hayvanları sömürmeye gerek yoktur. İnsanların et yemekten aldığı hazlar milyarlarca hayvanın korkunç ölümü, ızdırap çekmesi, acı içinde yaşaması ve esaret altında tutulmasını haklı çıkaramayacak basit zevklerdir.

Burada refahçı yaklaşımı savunan Singer ile hayvan hakları savunucusu Regan’ın düşünürlerin ve diğer insanların insanlar ve hayvanlar arasındaki farklılıkları bir araya getirmediğini göstermeyi amaçlıyorum. Ingrid Newkirk “bir fare bir köpektir bir çocuktur” derken onlar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmıyor; aslında o bütün bu canlıların güzel ve korkunç hayatlar sürme kapasiteleri olan, zevk alma ve acı çekme kapasitelerini paylaşan memeliler olduğunu söylüyor. Singer için çıkarların eşit olması insanların ve hayvanların aynı ihtiyaçlara, tercihlere sahip olması demektir. Bu bir kez kabul edildikten sonra , Singer potansiyel bir ahlaki ikilem içerisindeki hayvanların ve insanların doğasını değerlendirerek insanların hayvanlar üzerindeki iddiasının içeriğine ve kişilik sahibi olmanın derecelerine göre karar verecektir.Regan açısından insanlar ve hayvanlar içsel değerleri ve hakları bulunan hayat sahibi öznelerdir; sadece en aşırı durumlarda –dirikesim değil ama mesela bir batan gemi durumu- Regan insan çıkarlarını hayvanların çıkarlarından üstte tutmaktadır.

Buradaki mesele insanlarla hayvanlar arasında farklılıklar olup olmaması değildir, farklılıklar elbette ki var.Buradaki mesele bu farklılıkların ahlaken önemli olup olmadığı. İnsan zekasının kompleks olması ne zaman hayvanları sözde faydaları ya da bencil meraklarımız için kullanmamızı haklı çıkarabilir? İnsanların ve hayvanların çıkarları insanların önemli bir çıkarı söz konusu olup ve bunu hayata geçirmenin tek yolunun hayvanların acı çekmesi ve ölmesi olduğunda mı çakışmaktadır?

Senaryo 5: Oraya nasıl gittikleri önemli değil, diyelim ki bir fok balığı yavrusu odada duruyor, diğer odada da bir fok avcısı var. Sadece fokun hayatını o fok yavrularının kafasına sopalarla vurarak öldüren ve derilerini canlı canlı yüzen o barbardan kurtarmakla kalmam bu piçlerden bir milyon tanesi yanıyor olsa gene yavru foku kurtarırdım. Aynı şekilde Ted Nugent gibi sayısız adamı sadece zevk için öldürdükleri geyik, ceylan ayı ve diğer hayvan için gönül rahatlığıyla uçurumdan aşağı da gönderirim.Bunu hamamböceklerini, bir pireyi, veya başka bir haşere için de yapardım. Veya bir avuç çimen için.Bu gezegen hayvanları çıkar uğruna ya da sadece zevk için öldüren sadistler olmaksızın daha güzel bir yer.

Senarryo 6: Ayrıca türleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan (mesela Florida panteri, Siyah gergedan veya gri gorilla) bir hayvanı da bir yabancı ile arasında seçim yapmam gerekse kurtarırdım, tabii tek istisnai durum bu adamın gezegen için büyük bir önemi olması.

Burada dünya merkezli bir perspektif uyguluyorum (yani biyomerkezlilik) ve insan merkezli bir perspektifi (antroposentrizm) kenara koyuyorum, böylece dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin gereksinimlerinin tek bir insanın hayatına kıyasla daha önemli olduğunu söylüyorum. Homo sapiens üyesi birisinin dünyanın çıkarlarını her şeyden üstte tutması nadir rastlanan bir şey ama biyomerkezli değerleri earthFirst! ve derin ekolojide veya Paul Watson gibi ekosavaşçılarda görmek mümkün.

Bir defasında tek bir insanı AIDS’ten kurtarmak için gezegen üzerindeki en son şempanzeye dek hayvanları yok edeceklerini söyleyen birisine rastladım. İşte bu ahlaki sapkınlığın tepe noktası olup evrimin ve biyolojik çeşitliliğin büyük görüntüsü içerisinde bir insan hayatının değerini oldukça fazla abartan antroposentrizmin(insan merkezliliğin) akıl dışı mantığını ortaya sermektedir.

Biyomerkezli bir bakış açısına doğru yaşanan bu kaymanın çoğu insan için alçaltıcı bir şey olduğunu düşünüyorum. Dünyanın-Gaia’nın- bakış açısından solucanın, bal arısının ya da bok böceğinin kendisinin ihtiyaçları açısından önemi 6 milyar insan nüfusunun geleceğinden çok daha önemli. Solucanlar toprağı zenginleştirirken, kelebekler ve bal arıları çiçekleri polen yayarak döllerken, bok böcekleri yağmur ormanlarına besleyici gıdaları yayarken Homo sapiens dünyanın vücuduna ölümcül bir virüs ya da kanser gibi saldırıyor.

Eko-hümanist Murray Bokchin gezegenin insanlar olmadan bir manasının olmayacağını düşünüyor. Bense gezegenin şu andaki yıkıcı ve vahşi haline, savaşla, soykırımla, çevrenin yok edilmesiyle, hayvanların katledilmesiyle, kontrolden çıkmış ekonomileriyle, nüfus fazlalığıyla ve hayat tarzlarıyla evrim geçirmiş Homo adında hominid türlerinden birisi olmasa daha iyi olacağına inanıyorum.

İnsanların diğer hayvanlar gibi bu dünyada yaşamahakkına sahip. Ama insanlar aklını başına alıp da nüfusunu azaltmadıkça- ben burada prensip olarak gelişmiş kuzey ekonomilerinde yaşayanlardan ve Çin ve Hindistan gibi giderek modernleşen ülkelerden söz ediyorum-hayat tarzlarını basitleştirmedikçe, varlıklarının gezegenin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmedikçe bu insanların yok oluşu için göz yaşı dökmeye değmez ki bu da eninde sonunda yaşanacak:ya anında ya da uzun uzun acı çekerek, ya patlamayla ya da bir fısıltıyla sona erecek.

Fillerin gene Africa çöllerinde özgürce dolaşabilmelerini, şempanzelerin yağmur ormanlarını çığlıklarıyla doldurabilmesini, yağmur ormanlarının gene büyüyüp yayılmasını, nehirlerin ve okyanusların tertemiz olup yunuslarla, balinalarla ve balıklarla dolup taşmasını istiyorum. İnsanların spor jipleriyle, süper otobanlarıyla, korkunç varoşlarıyla, fast food tutkunluklarıyla, inanılmaz iştahlarıyla, kibirleri ve yabancılaşmalarıyla ve grotesk yağlı kıçlarıyla gezegeni tüketip yok etmeden gezegenin yeniden hayata dönmesini ve canlanmasını istiyorum.

Yanan ev konusunda birbiriyle çelişen düşüncelerim var. Bir yandan bu durum insanın etik değerlerini açığa çıkarması için yardımcı bir araç konumunda.Tür üyeliği ahlaki çıkmazlar söz konusu olduğunda bağlayıcı olabilir ama bu , her zaman insanların hayvanlardan üstte tutulması anlamında olmak zorunda değil. Diğer etkenler ahlaki seçimlerimiz için daha belirleyici olabilir; mesela kişilik sahibi olmayı ve varoluşsal yakınlığı burada söyleyebiliriz.

Diğer taraftan, bence yanan ev senaryosu boş, steril, ve hipotetik ve işe yaramaz bir soru olup gezegene yardım etmek için hiç bir şey yapmayan ama yardım edenlere dırdır etmekten başka işi olmayan beyinsizlerin ortaya attığı saçmalıktan başka bir şey değil.

İnsanların yüzleşmek zorunda olduğu meseleler yanan bir evde yapmak zorunda kalacakları seçimler ve kurtarmak zorunda olacakları hayatlar değildir, esas meseleler ne tür giysiler giydikleri, tabaklarına ne tür yiyecekler koydukları, ne tür ürünler kullandıkları ve ne tür ulaşımları seçtikleridir.

İleride gene yanan ev sorusuyla karşılaşırsam galiba şöyle bir cevap vereceğim:” Eğer yanan bir evde kalırsam ve bir insanla bir hayvan arasında seçim yapmak zorunda kalırsam size haber veririm.Bu arada her gün yapmak zorunda olduğum daha ciddi etik seçimler söz konusu.”

Çeviri: CemC

TÜRCÜLÜK VE SEKSİZM



Premarin adlı ilaç gebe atların idrarından yapılır. Kısraklar doğumdan hemen sonra tayların kendilerinden alınması amacıyla gebelikleri boyunca fiili prosedürlere maruz bırakılır ve esaret altında tutulurlar. Dişi atların üremeye yönelik döngülerinin bu şekilde saptırılması kadınlar için pazarlanan zararlı bir ilaç üretmeye yarar. Bu ilaç kadınları kendi doğal üreyici döngülerinin aslında hasta olduklarına dair anormal işaretler olduğuna ikna etme amacı taşır. Menopoz için bir tedavi olarak pazarlanan Premarin hem dişi atlara hem de kadınlara bir ilaç şirketinin çıkarlarını sağlamak adına zarar verir.

Kadınların ve hayvanların bu şekilde baskı altına alınması tekil olaylar değildir. Kadınlar ve hayvanlar topraklar ve çocuklarla beraber tarihsel bağlamda erkeklerin mülkü olarak görülmüşlerdir. Ataerkillik (yani hem politika hem de aile hayatının erkekler tarafından kontrol edilmesi durumu) ve pastoralizm (yani bir hayat tarzı olarak hayvancılık) tarihsel süreçte beraber ortaya çıkmış olup birbirinden ayrılamaz; çünkü aynı ideolojiler ve pratikler tarafından sürdürülmekte ve aklanmaktadır.

Kadınlar da hayvanlar da tarihsel bağlamda erkeklere kıyasla daha az zeki görülmüş ve doğaya daha yakın oldukları kabul edilmiştir. Nesneleştirme, dalga geçme, üremelerinin kontrol altına alınması gibi taktikler kadınları ve hayvanları sömürmek için kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir.

Türcülük ve seksizm arasındaki bu rahatsız edici bağlantıyla alakalı birkaç semptom sunalım:

SÜT

Süt; süt endüstrisinin çıkarları uğruna ineklerin üremeye yönelik kapasitelerinin sömürülmesi şeklinde tanımlanabilir. İnekler vücutları yavruları için süt üretsin diye sürekli olarak gebe bırakılırlar. İnsanlar hem sütü hem de yavruları çalarlar. İnekler bir yandan meme iltihabı gibi hastalıklar dolayısıyla acı çekerken, diğer yandan yavrularının kendilerinden alınması sebebiyle ve onlardan ayrı kaldıkları için de duygusal bir acı yaşarlar. Bu arada, süt ürünleri genç kızların adet günlerinin erken başlamasından sorumlu olup kadınlarda da göğüs kanseriyle bağlantı halindedir. Bu yüzden ineklerin meme bezleri kadınların meme bezlerine zarar veren bir ürün üretmek amacıyla sömürülmektedir.

TECAVÜZ

Her üç kadından biri ömrü boyunca bir kez cinsel anlamda taciz edilmektedir- dörtte biri de 18 yaşından önce bunu yaşamaktadır.Uzmanlar tecavüzün seksle değil, güçle alakalı olduğu konusunda hem fikirdir. Teacavüz; kadınların ve çocukların kendi istekleri ve öznel tecrübeleri göz önüne alınmaksızın zevk amaçlı kullanılabilecek nesneler olduğu fikrinin hayata geçirilmesidir. Aynı tavır hayvanlara yönelik istismarcı davranışların da altını çizmektedir: sirklerden fabrika çiftçiliğine kadar .Hayvanlara da tecavüz edilmektedir, bazen sadece tecavüzcünün zevki uğruna ama çoğu kez de şirketler çıkarlarını koruyabilsin diye üreme biçimlerini kontrol etme biçiminde gerçekleşmektedir bu.

HOROZ DÖVÜŞÜ

Seks rol klişeleri hem insanlara hem de hayvanlara zarar verir. Horoz dövüşünde horozların doğal davranışları (ki bu hayvanlar sürülerini avcılardan korumak için ölümüne dövüşecektir) insanların erkek olmak hakkındaki fikirlerini hayat geçirmeleri amacıyla saptırılır. Kuşlar travmatize edilir ve ardından kasıtlı olarak kendilerine zarar verecek bir ortama salınırlar, buradaki amaç sahiplerinin kendilerini gerçek erkekler olarak hissetmesidir. Bu hayvanlar stilize erkeklik gösterileri sırasında can verirler, ve bunun doğal kuş davranışlarıyla yakından uzaktan ilgisi yoktur, sadece insanların cinsiyet hakkındaki fikirleriyle alakası vardır. Bu arada erkek çocuklar da erkeklik hakkındaki kültürel fikirlere uymaları yolunda travmatize edilirler.

EVDE ŞİDDET

Ev içi şiddet erkeklerin kadınları, çocukları ve hayvanları kontrol etmek için kullandığı yollardan birisidir. Dünya Sağlık Örgütü kadınlara yönelik ev içi şiddeti en üst derecede aciliyet önemi taşıyan bir halk sağlığı konusu olarak tanımlamıştır. ABD’de partner şiddeti kadınların hastanelerin acil bölümlerini ziyaret etmelerinde bir numaralı sebeptir. Ayrıca 10 hamile kadından ikisi erkek partnerleri tarafından dövülmektedir. Çok sık olarak evde yaşanan şiddet olaylarında hayvanlar da kadınları kontrol etmek, travmatize etmek ve korkutmak amacıyla kullanılmaktadır. Bir çok kadın kadın sığınma evleri hayvanları kabul etmedikleri ve eğer evden ayrılırlarsa hayvanların başına ne geleceğini bilemedikleri için evlerinden dışarı adım atmamaktadır. Hayvanları korumak için evde kalmaya devam eden kaç kadının ya da kaç hayvanın öldürüldüğünü hiç kimse bilmiyor.

YUMURTALAR

Acaba hiç kimse kafes tavuklarının-kuşların!- kalabalık kafeslerde kanatlarını açamadan rahatça uzanamadan, yumurtalarını gizli gizli yumurtalayamadan nasıl yaşadığını hayal edebiliyor mu?Gagalarının uçları yakılıp diğer tavuklara zarar vermeleri önlenen, yaşadıkları acı sebebiyle kendilerini gagalayarak öldürmeleri önlenen bu hayvanların ızdırabını hayal edebiliyor mu?Sebebi ne peki?Şirketler onların üreme sistemlerinden para kazanabilsin diye: yani yumurtalarından para kazanabilsin diye. Üremenin kontrolü hem türcülüğün hem de seksizmin temellerinden birisidir. Gerçekten de tavukların üreme organları sömürülebilsin diye özellikle baskı altına alınması gibi bir çok insan ataerkilliğin esas hedefinin kadınların üreme sistemlerini kontrol etmek olduğuna inanmaktadır.

SEKS TURİZMİ

Hiç kimse bundan söz etmeyi sevmiyor, ama gerçek aynen şöyle: Şu anda bir çok yoksul ülkede ve hatta ABD’de kadınlar ve çocuklar seks endüstrisi tarafından köle edilmiş durumdadır. Müşteriler- yani kendilerine hayır deme özgürlüğü bulunmayan kız çocuklara, erkek çocuklara ve kadınlara cinsel arzularını empoze eden erkekler-bazen sadece bunu yapabilmek için başka ülkelere giden erkeklerin neredeyse tamamı ABD’den ve diğer zengin ülkelerdendir.Kilit altında tutulup her gün tecavüze uğrayan bu kadınlar ve çocuklar inanılmaz fiziksel ve duygusal travmalar yaşamaktadırlar. Yumurta fabrikalarındaki tavuklar gibi bu insanların çoğu artık kendilerinden para kazanmak imkansız hale geldiğinde öldürülmektedir.

Hayvan özgürlüğünün en temel ilkelerinden birisi insanlar ve hayvanlar arasında ahlaki farklılık olmadığıdır. Eğer insanlara yapılmaması gereken bir şey söz konusuysa hayvanlara da yapılmamalıdır.Veya tam tersi.eğer hayvan özgürlüğü konusunda ciddiysek, o zaman bütün hayvanların, insanların özgürlüğü için çalışmak zorundayız.Eğer feminizm konusunda ciddiysek o zaman cinsiyetçilikten uzak durduğumuz gibi türcülükten de uzak durmalıyız. Başkaları baskı görürken hiç kimse özgür olamaz.Ve eğer beraber çalışırsak, farklı mücadelelerin birbiriyle olan bağlarını kavrayabilirsek o zaman bir gün hepimiz özgür olacağız demektir.

Çeviri:CemC

İnsan Kimliği Politikası: Homo Indeterminus



Dr. Steve Best

Görünüşe göre toplumsal hayat ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arkaplan ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik biçimi daha var.

İnsanlar evrimci geçmişleri keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekası hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya devam ettikçe, kainatta bizlerden daha gelişmiş hayat biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zeka örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirdiği sürece ve biyonik vücutlara doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortay çıkıyor:Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

Aristo’nun “tüysüz iki ayaklı” nosyonundan bu yana Batı kültürü kendini doğru şekilde anlamak için çabalamış ve başarısız oldu. İnsan doğasının özgünlüğü bir çok şekilde yara aldı, bizleri tanrı imgesinde yaratılmış ruh sahibi varlıklar olarak tanımlayan dini ve antroposentrik girişimlerden tutun böcekler ve diğer DNA sahibi organizmalara benzersiz olma ihtimali tanımayan sosyobiyolojik çabalara dek. Geleneksel anlamda insan kimliği bilmecesi din yoluyla çözülmüştür; ancak bugün bu sorunun cevabının bilimle bulunabileceğini biliyoruz; ancak bu da yeni bir çeşit ruhsalcı bakış açısını ve kozmolojik bir düşünme tarzını gerekli kılıyor.

Batı kültüründe insan kimliği Judeo-Hristiyan geleneği, Yunan ve Roman hümanizmi, Orta Çağ teolojisi, Rönesans hümanizmi ve modern bilimin bir çeşit kombinasyonu yoluyla şekillenmiştir. İster dini ister laik olsun, bütün bu kaynaklar insanların eşi benzeri bulunmayan varlıklar olduğu, doğadan ziyade kültüre ait olduğu ve bu yüzden de yaşadıkları dünyadan ve etraflarındaki hayvanlardan farklı oldukları inancına sıkı sıkıya tutunur. Kuşkusuz, Batı’daki insan kimliğine en büyük etkiyi İncil’in tahakküm ve hakimiyetçi yorumu yapmıştır, bu yoruma göre dünyada insana düşen rol, doğayı teknolojik maharetiyle emir altına almaktır.

Ancak 16.yy’dan bu yana bu geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik (insanmerkezci) kimlik,  bir dizi sert darbeyle karşılaşmıştır. Dünya merkezli olmaktansa güneş merkezli bir kainat resmeden Kopernik devrimiyle başlayarak, Darwin’in evrim teorisiyle, ardından arzu, içgüdü ve irade karşısında bilincin önceliğini tahtından eden Nieztsche ve Freud ile devam ederek insan kimliği radikal olarak merkezden kaymıştır. Kopernik ve Galile’nin güneş merkezli kuramlarına ve seküler bilimsel kültürün gelişmesine rağmen insanlar gene de vahşi hayvanlar karşısında o sözde radikal konforlarını hala sürdürüyordu. Tabii bu konfor da 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri ortaya çıkana dek, çünkü Darwin antroposentrizme karşı gerçek bir meydana okuma olmuştur. Ancak 1859’dan sonra insanlar hayat güçlerini ve kendi köklerini anlamaya başlamışlardır. Dahası, ancak 1960’da Jane Goodall Gombei, Tanzanya’ya yaptığı o tarihi yolculukla beraber insanlar büyük kuyruksuz maymunlar ve özellikle de şempanzeler hakkında, yani en yakın akrabalarımız hakkında gerçek bilgiler edinmeye başladılar. İnsanlar 6 ila 8 milyon yıl kadar önce şempanzelerle ortak bir atadan evrilmeye başladılar. Yapısal olarak, davranış olarak ve genetik anlamda (%96.8) insanlar şempanzelerle neredeyse aynıdır; aslında şempanzeler genetik olarak bizlere orangutanlara kıyasla daha yakındır.

Biyolojik anlamda en yakınımız olanlarla aramızda karşılaştırmalı bir temel oluşturmadan kendimizi düzgün bir şekilde anlamamız mümkün olamazdı ve bizler Carl Sagan ve Ann Druyan’dan alıntı yapmak gerekirse “unutulmuş atalarımızın gölgesinde” yaşamaya devam ediyoruz. Jane Goodall’ın eserine kadar homo sapiens’in kimliği gene de bilinmezlik taşıyordu; bizler homo faber ya da homo loquens’tik; alet kullanabiliyor, alet üretebiliyor ve dil aracılığıyla iletişim kurabiliyorduk; sadece davranış olarak kompleks topluluklarda yaşıyorduk.

Goodall’ın araştırması sayesinde şempanzelerin de alet yapıp kullandıklarını, Roger Fouts ve diğerlerinin eserleri aracılığıyla da şempazelerin ve diğer büyük kuyruksuz maymunların Amerikan İşaret Dili’ni öğrenebildiklerini, yüzlerce kelimeden oluşan bir sözcük dağarcığı oluşturabildiklerini, düşüncelerini ve duygularını bize iletebildiklerini hatta kendi tarzlarında da olsa bu dili yavrularına öğretebildiklerini öğrenmiş durumdayız.

İnsanlar zekâ sahibi olmalarındaki derece anlamında benzersiz varlıklardır; şu ana dek başka hiç bir tür etik üzerine kitaplar yazmamış, cebir problemlerini çözmemiş ya da hayatın anlamı üzerine düşünmemiştir; ama insanlar neokorteks sahibi olmak (ki bu da soyut düşünceyi mümkün kılar) ya da aşk, yalnızlık ve utanç gibi kompleks duygulara sahip olmak; sofistike davranışlar ve topluluklar kurmak ve hatta estetik zevk sahibi olmak anlamında da eşi benzeri olmayan varlıklar değildir. İnsanlar hem merhamete hem şiddete, egoizme ve altruizme eğilimi olan kompleks varlıklardır; ama benzersiz oldukları düşüncesini fazlasıyla abartarak kendilerini hem kavramsal hem de varoluşsal anlamda dünya üzerindeki diğer hayat topluluklarından ayırmışlardır. Bu, bizim esas kusurumuzdur, ve günümüzde yaşadığımız ruhsal ve çevresel krizin ardındaki temel sebebi de bu.

Diğer kimlik meseleleri gibi Homo sapiens de bir kimlik politikasıdır. İnsanlar kimliklerini kazanmak amacıyla kendilerini diğer gruplardan ayrı tutarlar. İnsan kimliği politikası örneğinde ise “öteki” denilenler diğer türleri de kapsar. İnsan kimliğinin inşası en azından Batı dünyasında insan merkezli bir algı olan antroposentrizmden ve tür ayrımcılığından ayrı tutulamaz. Peter Singer’ın “Animal Liberation-Hayvan Özgürlüğü” kitabında analiz edildiği gibi tür ayrımcılığı,  ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla aynı mantığı izler: bir grupla (insan) diğer bir grup (hayvanlar) arasında mutlak bir ayrım ortaya koyar. Birinci grubun diğerinden üstün olduğunu iddia eder ve üstün grubun diğer grubu sömürme hakkı olduğunu öne sürer. İlginç bir şekilde insanın tahakkümünün söz konusu her alanda, ister insan türü içerisinde ister dışında olsun, aşağı görülen grup ya insan olmamakla ya da insan-altı olmakla damgalanmıştır ve bu yüzden “insan” söylemi etrafında kompleks bir politika şekillenmektedir.

İnsan kimliği politikası kimin insan sayıldığı üzerine gelişir, hangi imtiyazlara sahip olduğu, insan olup olmadığı, ne kadar geniş ve ilerici bir şekilde tanımlandığı, ahlâki toplum sınırlarının belirleyicisi durumundadır. İnsan kimliği politikaları büyük bir ilandır ve insan ayrımcılığının ve diğer türlerden kopmaya yol açan tavırlarının sonuçları, insanları insanlardan ayıran diğer kimlik politikalarından çok daha önemlidir (nükleer savaş bir istisna olabilir).

Bu yüzden burada yeni bir bilince, kozmopolit kimliklere duyulan ciddi bir ihtiyaç söz konusu, bu da kelimenin hem en gerçek hem de en geniş anlamında söz konusu. İnsanlar artık kendilerini şu ya da bu milletin değil; ama dünyanın vatandaşı olarak ve hatta artık bir kainat yurttaşı olarak görmeye başlamak zorundalar. İnsan kimliği gerçek anlamda ancak kozmoloji ve yeni ekolojik öyküler bağlamında algılanabilir. Eski geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik(insan merkezci) hikâyeler yanlıştır, sınırlıdır, işlevsizdir, tehlikelidir ve teknolojik olarak ilerlemiş bir medeniyetin yıkıcı gücü açısından tamamen uygunsuzdur. İnsan merkezli dramaların yerini insan hayatını kainatın yaşadığı daha büyük evrim içerisine yerleştiren kozmolojik anlatılar almalı. Thomas Berry’nin söylediği gibi “kainatın hikâyesi içinde her yerni bir ifade basamağının kendini aşma yoluna duyulan ihtiyaçla belli ettiği bir galaksi sisteminin ortaya çıkış hikayesidir”. Dinî imalara rağmen, bu yeni hikaye; dinamik, evrim geçiren maddenin daha da büyük bir kompleks hayat biçimine doğru yol alması olarak tamamen bilimsel şekilde anlaşılabilir.

Yeni kozmolojik anlatılar din ile bilimi uzlaştırmaya çalışır, bir yandan bilimi kullanarak kainatın fiziksel doğasını keşfetmeye çalışırken diğer taraftan hayata hürmet duygusu ve anlam kaynağı olarak da dinî duyguları devam ettirir. Dünyanın sihrini ortadan kaldırıp doğayı manipülasyona açık nesnelerden ibaret bir konuma indirgeyen, insanları hayat sürecine yabancılaştıran modern dönemin mekanik biliminden farklı olarak son on yıllarda gelişen postmodern bilim yeni bir hikaye anlatmaktadır, bu hikayede artık insanlık büyük evrim hikâyesinin bir parçasıdır, aynı anda bilim etik ve manevi değerlerle temas haline geçmektedir, oysa önceden bilim bunların hepsini “nesnellik” adına ezip geçmişti.

Bugüne dek hayatla olan bağlarımızı ortadan silip süpürmek için elinden geleni yapan bilimin yeni holistik ve ekolojik teorilerle bu bağları yeniden kurmaya başlaması hepimiz açısından ümit verici bir durumdur. Bizler hakikaten “hikâyeler arasında”yız, gelecekte yapılması gereken şey; yeni bir yaratılış hikâyesi yazmaya devam etmektir, bu kozmik anlatıda artık büyük toplumda aramızdaki bağları kuvvetlendiren sorumluluklarımızın altı çizilecektir, biyotoplumda artık birbiriyle beraber evrim geçiren ve birbirine bağımlı milyonlarca türden birisi olduğumuzu anlayacağımız bir anlatı olacaktır bu.

Kendi toplumsal ve etik kanunlarımızı yazmakta özgür olsak da doğanın yasalarına uymayı da öğrenmek zorundayız. Bu kanunlar giderek artan nüfusla, doymak bilmeyen tüketim basamaklarıyla ve sonsuz büyümeye tapınan ideolojiyle uyumsuz bir halde bulunan ekolojik denge kanunlarıdır. Yeni hikâye , bugüne dek dinlediğimiz hikâyeden farklı olarak insanlığın doğaya karşı çıkarak hayatta kalıp büyüdüğünü değil, kendini multi milyar senelik evrim destanıyla uyum içerisinde yaşayarak geliştiğini ve hayatta kaldığını anlatacaktır bizlere.

Çeviri:CemC

Feministin Çıkmazı



Ari Solomon

Ben feministliğiyle gurur duyan birisiyim, şu gezegen üzerinde kadınların çektiklerini umursayan herkes kadar. Dünyanın bir çok yerinde kadınlara hala mal gibi davranılıyor. Bazılarının hiç hakları yok, olanlar da diğerleri gibi sömürüye, aşağılanmaya ve şiddet maruz bırakılıyorlar günlük olarak. Biz feministler kadınların yaşadığı zulme son vermek için mücadele ederken bilmeksizin bizlerin de zulmettiği diğer dişileri düşünmek zorundayız. İnsan olmasalar da süt inekleri belki de gezegende en büyük zulme uğrayan dişilerdir. Bizler insan eşitliği için mücadele verirken bir hayvanı dişi yapan bir hayvanı anne yapan şeyi insanların sömürmesi konusunda da öne çıkmamız gerekmez mi?

Eğer bu sözlerim delice geliyorsa bunun sebebi muhtemelen bir çok Amerikalı gibi sizin de ülkenin süt üretim çiftliklerinde neler olup bittiği konusunda bir bilginizin olmaması. Belki sizce bu aptalca bir şey, hatta kadınların içinde bulunduğu durumun diğer türe ait dişilerin yaşadığı sıkıntılarla karşılaştırılmasını hakaret olarak da kabul edebilirsiniz, ama lütfen okumaya devam edin. Şaşırabilirsiniz.


Önce şununla başlayalım: bütün süt inekleri dişidir ve süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekiyor. Bunu söyleyince bundan doğal ne olabilir ki diye düşünüyor insan; ama çoğu insan ineklerin sütünün diğer memelilerle aynı sebepten meydana geldiğini düşünmüyor bile, yani yavruları için.Bir ineğin gebelik süresi insanlarınkiyle aynıdır, 9 aydır.

Süt ineklerine yetişkin bir boğayla çiftleşme olanağı sağlanmadığı için, bu hayvanlar çiftlikte “tecavüz bölmesi” denen bir yere gönderilirler. Şaka yapmıyorum. Metal bir çubuk vajinalarına sokulur ve sperm bırakılır. Gebe bırakıldıktan sonra süt ineği sağa sola zar zor dönebildiği bir bölmede yaşamaya başlar. Fetüs büyüdükçe vücudu süt üretmeye başlar. Bu anda memelerine bağlanan mekanik bir pompayla sütü alınmaya başlanır. Bir çok çiftlikte ineklere doğal olmayan oranlarda süt üretmeleri için hormon verilir. Çiftçi için daha fazla süt=daha fazla paradır. Bu da ineklerin memelerinin aşırı derecede büyümesine sebep olur, bunun sonucunda inekler korkunç acılar ve enfeksiyonlardan dolayı ızdırap çeker.

Süt ineği doğum yapınca yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. Bu sürenin ardından dana anneden alınır. Eğer dana dişi ise o zaman o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır. Eğer dana erkekse o zaman dana eti olmak üzere satılır. Evet, her süt kartonunun arkasında, her dondurma parçasında bir dana yatıyor. Eğer süt ürünleri alıyorsanız, doğrudan veal (veal, et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor) endüstrisine destek oluyorsunuz demektir.

Şimdi, eğer veal çiftliklerinin pratiklerinden haberiniz yoksa size kısa bir bilgi verelim. Vealler satılınca daha 1 ya da 2 günlüktürler, bu yavrular hareket dahi edemeyecekleri bir bölmeye zincirlenirler. İşte bütün mesele de budur zaten, çünkü hareket kabiliyetleri azaldıkça yavruların etleri öldürüldüklerinde (yani 8 ya da 14 haftalıkken) daha güzel olacaktır. Vealler içerisinde demir bulunmayan besinlerle beslenirler, böylece etleri kırmızı ya da pembe yerine beyaz olacaktır. Bu yavruların annelerinin sütünde bol bol bulunacak demiri elde etmek için içlerinde kaldıkları bölmelerin metal çubuklarını emdikleri görülür sık sık.

Süt çiftliklerinde ise anne inekler yavruları kendilerinden alındıktan sonra günlerce ağlar, böğürür, inlerler, bu süre bazen haftaları bulur. Bazı anne inekler yavrularının peşinden koşarken boyunlarını kırmıştır. Bebeğini kaybetmenin acısını ve üzüntüsünü hayal edebiliyor insan. İneğin vücudundan hala daha yavrusu için süt geldiğinden çiftçi onu sağmaya devam eder. Anne inek, karnında 9 ay yaşayan yavrusuna süt vermenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecektir. Tam tersine, sütü marketlerde satılmak üzere yağ, peynir, krem ve süt haline gelecektir. Ve süt inekleri 4 sene sonra (inanılmaz çünkü Türkiye’de bu rakam 10 sene… CemC) artık gebelik üstüne gebelik yaşayıp da yeterli süt miktarı üretemeyecek hale geldiğinde hayvancağıza mezbahaya gitmesi şeklinde bir ikramda bulunulur, orada da zaten hamburgere dönüşecektir. Gerçek aynen bu, neredeyse bütün hamburger etleri süt ineklerinden arta kalanlardan yapılmaktadır.

Biliyorum bazı insanların hayvanların ve insanların çektiği acıların birbirine benzetilmesiyle alakalı sorunları olduğunu biliyorum; ama biz insanların anne-çocuk bağına karışmak konusunda ne gibi bir hakkı var? Anne ineğin yavrusu için neler hissettiğini bilmek için garanti bir yolumuz yok; ama herhalde annelik içgüdüsünden söz edilebilir. Bunun bütün hayvanlarda mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer bir ineğin yavrusuna duyduğu hislerin bir anne insanın yavrusuna duyduğu hislere yakın olduğunu düşünebilirsek, o zaman sebep olduğumuz duygusal acıyı da tahmin edebiliriz, yaptığımız adaletsizliği anlayabiliriz.

Feministler olarak bütün dişiler için direnmemiz gerekmez mi? Korkunç şekilde sömürülen ister insan ister hayvan bütün anneler için haykırmamız gerekmez mi? Yoksa inkar etmeye devam ederek sessiz mi kalmamız gerek?

Ama hangi iyi sebepten ötürü yapacağız bunu? İnek sütü içmeyi gerekli kılan bir beslenme gerekliliğinden söz edilemez. Aslında düşünmeye başladığınızda, ineğin sütünü içmenin hiç de normal olmadığını anlayabiliriz. Yaşları çocukluğunu geçtiği halde süt içmeye devam eden tek memeli, insandır, bizler başka türlerin sütünü içen yegane türüz. Bir çok araştırma süt içmenin sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Sütte bulunan proteinin kanserojen bir madde olduğu kanıtlanmış durumda

Ve şu kalsiyum ve sütün kemikler için iyi olduğu zırvaları var ya, işte sütün bardak başına 300 miligram kadar kalsiyum içerdiği doğru ama bunun sebebi ne biliyor musunuz, çünkü süt inekleri yetiştiren çiftçiler artık ineklere kalsiyum veriyorlar. Tabii inekler odğal olarak ot yiyor, otta da kalsiyum bulunuyor (bütün yeşil yapraklı sebzeler gibi) ama süt inekleri artık mısırla beslendiği için çiftçiler de yemlerine kalsiyum ekliyorlar, böylece sütün yeterli oranda kalsiyum içermesini sağlıyorlar. Bu kalsiyum zırvasıyla ilgili şunu da söylemek lazım: bir bardak lahanada ya da soyada ya da pirinçte süte oranla daha fazla kalsiyum vardır.

Günümüzde inek sütüne alternatifler bulunuyor: mesela badem sütü, soya sütü, fındık sütü, yulaf sütü, pirinç sütü, kenevir sütü vb. ve farklı yağ ve peynir örnekleri de var. Çağlar boyunca bir çok düşünür Pisagor’dan Da Vinci’ye ve Tolstoy’a dek hayvanları maruz bıraktığımız davranışların insanlara olan davranışlarımızı da etkilediğini söylemiştir. Hayvan dişilerini böylesine sömüren bir dünyanın kadınların sömürülmesine, ızdırabına ve zulme uğramasına karşı da bu kadar vurdumduymaz olması sadece bir raslantı olabilir mi? Artık türümüze ait olmasa bile bütün annelere, bütün dişiler merhamet eli uzatmanın zamanı değil mi sizce?

Çeviri:CemC