ONLAR HAYATA DEĞER VERMİYORLAR, ÖYLE Mİ?

h a y v a n    ö z g ü r l ü ğ ü

i n s a n    ö z g ü r l ü ğ ü d ü r

Jeremy Sapienza

08 Ekim 2010

Afganistan’da Sömürge Projesi

Helmand ilinde konuşlanmış olan  Kıdemli Albay Michael Manning, Taliban’ı yenmenin zor olmasının kısmen Afganların “ insan hayatını çok az önemsemeleri”yle alakalı olduğunu söyledi. Gerçekten de Afgan  çocuklarının Taliban tarafından çoğu Afganın yabancıların ülkelerini işgal etmesi olarak gördüğü bir duruma karşı yürütülen mücadelede kullanılması ve hatta zorlanması üzücü bir durum. Ama Batı savaş propagandasındaki  çelişkilerin sayısı bol ve  hepsi iç içe geçmiş durumdayken bu propagandaların çok azı, yürüttüğümüz savaşlarla darmadağın ettiğimiz bu kültürlerin sahip olmalarına izin verilmeyen  bir hayata değer vermediğini iddia etmek suçlaması kadar alaycılık dolu olabilir.

Dünyanın en güçlü ve en büyük orduları tarafından kuşatma altına alınmış bir ülkede  bir çok çocuğun savaştığına şüphe yok. Sonuçta Afgan ekonomisi yok gibi bir şey- GSMH 26 milyon $ civarında, neredeyse adam başı 100$ ediyor. Afganistan’ın şehirleri son 30 sene  içerisinde defalarca yıkıma uğradı. Çocuklar aile üyelerini korumak için çöpleri karıştırıp yiyecek buluyorlar. Bütün bunlar Batılı hükümetlerin 10 sene süren müdahalesi ve milyonlarca doları akıtmasından sonra oluyor hem de. Afganistan gerçek pazar merkezli yatırımları neredeyse hiç görmedi; çünkü Keynesçi sanrıların dışındaki gerçek dünyada savaş, eğer siz bizzat savaş işiyle uğraşmıyorsanız, gerçekten kötü bir yatırım seçeneği. Afganistan nüfusundan geri kalanların hepsi bu, gençler dahil.

Talibandaki insanlar gene yabancı bir güçle, Sovyetlerle yaşanan savaştan geriye kalan çocuklardan oluşuyor. Ardarda, peşi sıra gelen işgaller ve müdahaleler sayesinde artık başka bir yaşam biçimi bilmiyorlar. Taliban bir organizasyon değil, bir ideoloji: savaşla büyütülmüş, bombaların, kuşatmaların ve yalaka hükümetlerin yarattığı dehşetlerle cesaretlendirilmiş bir ideoloji.

Ancak Afganistan’da yürütülen son projenin başındakiler tarih dün başlamış gibi davranıyorlar, Afganlar sanki kendi çocuklarını insan kalkanı olarak kullanmayı her şeyden çok seven kavgacı insanlarmış gibi davranıyorlar.  Herhalde bu çocuklar ABD onları ele geçirene kadar bir çeşit kurban, ve ABD tam da bu noktada bu çocukları istismar etmekte, işkence etmekte, keyfine göre hapse atmakta ve sözde duruşmalara çıkarmakla kendini aklamış oluyor. Kanada kökenli Omar Khadr’ın başına gelen de buydu. 15 yaşındaki yaralı çocuk 2002 yılında Afganistan’da ABD askerlerine el bombası atmakla suçlandı. Khadr ABD’nin yasal kara deliği, Küba’daki Guantanamo Körfezi’ndeki esir kampında 8 sene boyunca tutuldu, burada işkence gördü ve askeri mahkemede kendisine karşı kullanılacak ifadeleri imzalaması için sahte itiraflarda bulunmaya zorlandı. Khadr anlaşıldığı kadarıyla içinde bulunduğu duruma babası tarafından zorlanmış- Afganistan’ın her yanı bir savaş bölgesi olduğu için bazıları için savaştan kaçınmak imkansız olabilir.

“Onlar hayata değer vermiyorlar” — her türden sömürgeci, Romalılardan daha da  öncesinde bile hayata karşı sürdürdükleri kendi saygısızlıklarını meşrulaştırmak amacıyla buna benzer şeyler söylemiştir. Belki o topraklarda yaşayan insanların ailelerini bombayla havaya uçurmak onlara bu değeri öğretiyordur? Gerçekten böyle düşünen askerlerin sesini duymak hiç de imkansız değil. Başka hiçbir kültür çoğu kendisini yargılayan ülke tarafından yaratılmış böylesi dehşet dolu bir yakın tarihten canlı çıkamazken ,Taliban’ın taktiklerini  bu tür bir dil kullanıp hor görüp aşağılamak, yaşanan derin ikiyüzlülüğü  gösteriyor bize.

ABD sadece çocuk askerleri kullandığı için suçlu değil- sonuçta, hapse atılacak kadar yaşı büyük olmayanlar savaşta ölebilirken siz 17 yaşında orduya katılabilirsiniz- ABD ayrıca düşmanın çocuğunu ele geçirdiğinde, ona  işkence uygulamaktan da suçlu. Hindukuş Dağları’nda çocuklar dahil bir sürü sivil ABD insansız hava araçları tarafından buharlaştırılırken hayatın değeri konusunda ABD’nin ahlaki anlamda söz sahibi olduğuna inanmak gerçekten zor.

Çeviri: CemC

Reklamlar

Kriz Derinleştikçe, Direniş Azalıyor: Mağlup Bir Türün Alacakaranlığı


31 Aralık 2010

Dr. Steve Best

Artık krizin içindeyiz, evrimsel bir kavşaktayız, ve herkes hem uyuyor hem de emeğe  yabancılaşmış ve kitle iletişim araçlarının sebep yarattığı gösteri havasıyla uyuşmuş bir durumda. Biz mağlup bir türüz, başaramayacağız, bir patlamayla değil; uzun, yavaş ve çok feci bir şekilde, bir iniltiyle öleceğiz.

Gelecek kuşağı oluşturacak olan zavallı beyinsizler için, onlar bu soykırım ve toptan yok edişe cevap vermek  ve uyanmak için başarısızlıklarımızla yüzleşmeye çabaladığı sürece, barış için şarkılar söyleyip veganizmi beyaz elitlere yaymak yerine sıkı bir kavga için mücadele etmeye hazır olduğu sürece, yardım edebileceklerime yardım etmeye  ve geride bir şeyler bırakmaya hazırım.

Dünya bir gün vegan olacak; ama bunun sebebi bizim hareketimiz olmayacak, dünya; devasa çöküşümüz, kaynak savaşları, kıtlık ve ufukta belirmeye başlayan gaddar küresel savaşlar sebebiyle vegan olacak. Küresel toplumsal ve ekolojik sistem gözlerimizin önünde paramparça oluyor; ve bütün o” vegan olun” klişeleri, toptan özgürlüğü amaçlayan zorlu ve sert bir küresel direniş hareketi ile bağlantılı olmadıkça hiç bir şey ifade etmiyor.

Esas gösteri Homo sapiens’in bu çiğ başarısızlığı; esas gösteri, yıkım makinelerine böylesine bağlı olan bu “hareket”; aslında ortada sürtüşme filan yok yalakalık var. Ya devrim, ya yok oluş… kavga başladığında ve giderek kuvvetlenen bir güç giderek zayıflayan bir iktidarı baş aşağı ederken devrimler hiç de hoş ve huzur dolu değildir.

Pasifistler sayesinde her yerde karşımıza çıkan tarikatler ve Kool-Aid  içen pod-insanların yardımıyla bu hareketi esir eden Stockholm Sendromu mentalitesi varken, dökülen kan için üzülmemize gerek yok; insanlar sessiz sessiz gezegenin sonuna doğru yürüyorlar. Toplumsal ve ekolojik çöküş, gezegen üzerinde yaşanan 6.toptan yok oluş krizi, uç noktalara varmış açlık, yoksulluk ve çekilen acı; gezegenin kapitalizm tarafından yönetilmesi…ve buna rağmen hala daha öfke yok. Ama hissettiğim öfkeyle, yapabileceklerim konusunda beni tetikleyen bir öfkenin ateşiyle kendi kendimi yiyip bitiriyorum.

Ahimsa, Namaste, Barış, Aşk ve Prozac: bu sakinleştiricileri siktir edin; makineye …ve ışığın ölmesine karşı öfkeyle doldurun kendinizi.

Çeviri: CemC

KALKINMA YALANLARI


Igniting a Revolution kitabından çevrilmiştir.

 

Robert Thaxton (robo Los Ricos)

 

Kalkınma, dünyanın Avrupalılar ve onların sömürge sonrası piçi tarafından tahakküm altına alınmasını meşrulaştırmak amacıyla kullanılan bir yalandır. Küresel ısınma, kimyasal savaş, kadın ve çocuk köleliği: hepsi kalkınmanın bedeli. Soykırım kalkınmanın ilgi alanına girmiyor, kalkınma sadece ekonominin derdinde.

 

Diyelim bir gölün kenarında huzur ve barış içerisinde yaşayan insanlar var, aynen atalarının yüzyıllardır yaptığı gibi yaşıyorlar. Aileler bahçeleri ve evlerini paylaşıyor. İnsanlar avlanıyor ve balık tutuyorlar. İnsanlar bir bütün olarak sağlıklılar. Kimse aç kalmıyor; dans, festival, paylaşmaktan oluşan  kültürleri herkesi o topluluğa katılma konusunda imrendiriyor.

 

Bu kabul edilemez bir şey. Bu insanlar, şirketler ve bankaların çıkarı için uğraşmıyorlar, ya da devlete vergi ödemiyorlar. Bu insanların ve toprakların kalkınmaya ihtiyacı var. Birkaç kuşaklık kalkınma sonrasında bu insanların halleri nedir bir bakalım.

 

Öncelikle, Haoleslerle karşılaştıklarında (Hawai dilinde “ölüm üfleyenler”) kaptıkları hastalık bir çoğunu öldürmüş. Alkol ve  ateşli silahlar kullanarak, kalkınmacılar, eskiden toplum tarafından ortaklaşa kullanılan toprağı birkaç kişinin zorla ele geçirmesi için insanları yozlaştırmış. Halkın çoğunluğu bu plana uymayı reddediyor, bu yüzden onları bastırmak için asker göreve çağrılmış. Askeri işgal başarılı olunca, kalkınma hedefine kitlenmiş.

 

Göl için hemen bir baraj kuruluyor, amaç daha da gelişmek için elektrik sağlamak. Ayrıca gölden askeri üs etrafında büyümüş olan kasabanın kullanması için su da elde ediliyor. Bir zamanlar bazı insanların çalıştığı kağıt ve kereste fabrikaları orman diye bir şey kalmayınca kapanıyor.

 

Göl, cıva ve dioksin dolu- bunlar endüstriyel gelişmenin yan ürünleri. İnsanlar hala balık yiyorlar- bu da onları kanser yapıyor. Toprak artık eski askeri liderlere ait, bu eski askerler burada büyükbaş hayvan yetiştiriyorlar. Artık iş bulmak kolay değil, insanların çoğu askeriyeye hizmet ediyor: çamaşır yıkıyor, yemek pişiriyor, onlar için fahişelik yapıyorlar. Buna karşılık olarak askerler de insanlara istenmeyen çocuklar, uyuşturucu,  alkol ve bulaşıcı hastalıklar veriyorlar.

 

Bu, mikro düzeyde kalkınma. Bu kalkınma defalarca tekrar edilmiştir- Amerikalarda, Afrika, Asya ve hatta Avrupa’da.

 

Daha büyük bir açıdan bakınca kalkınma yalanını görmek daha kolay. Arjantin’e bakın. Bir zamanlar Arjantin’de et üretimine dayalı bir ekonomi vardı. Büyük Buhran’dan sonra Arjantinliler birinci dünya ülkesi olmaya kesin kararlıydılar, aynen Kanada veya Avustralya gibi. 50 senelerini aldı ama sonunda başardılar.

 

Ama ne yazık ki, bu, küresel şirketler ve finansal çıkarlar açısından hiç de uygun bir durum değildi. Görüyorsunuz ya, birinci dünya ülkeleri o lükse ve refah hayat tarzlarını sürdürmek için dünyanın doğal kaynaklarının çoğuna gereksinim duyuyorlar. Yeteri kadar yok! Hayır, sadece birkaç birinci dünya ülkesine yetecek kadar var. Bilmiyorum—sekiz tanesine olabilir mi mesela?! Böylece IMF ve Dünya Bankası Arjantin’e adım attı ve onun ekonomisini yok etti. Daha 10 sene önce, Arjantin refah bir ülkeydi. Şimdi ekonomisi hayali bir ekonomi, parası dengesiz, işsizlik %50’den fazla ve ekonomisi borç ödemeye dayanıyor, bir çok üçüncü dünya ülkesi gibi. Kalkınma bu işte: küresel şirketlerin ve finans kurumlarının gücünü  çoğaltmak  için halkların güçsüz bırakılması demek kalkınma.

 

Küçücük bir azınlık Dünya’ya ve orada yaşayanlara inanılmaz bir savaş açmış durumda. Bütün gezegeni yönetemeyeceklerini bildikleri için ihtiyaç duymadıkları her şeyi yok etmeye ve istiflemeye karar verdiler.

 

Avrupa sömürgeciliği döneminde  işe yaradığı kesinleşmiş metodlar kullandılar: insanları birbirine düşürdüler, böylece herkes birbiriyle savaşmaya başladı, suyu zehirlediler, insanları konsantre merkezlerde yaşamaya zorlayarak onları kontrol etmeyi kolaylaştırdılar, kendi kirli işlerini yapacak liderleri ödüllendirdiler, sorun çıkaranları gözden kaybettiler vb.

 

Bu ölüm kültürünün en iğrenç yönü, iktidar sahiplerinin güçsüzleri kendilerinin yok edilmesini arzu etmek konusunda ikna etmiş olmasıdır. Aslında, iktidar sahipleri zayıfların kendi kendilerini yok etmesini sağlar ve bunu da dini bir ritüel gibi yerine getirmelerini isterler.

 

Zayıfların bazıları dünya üzerinde yıkımı görebilirler. Sebep oldukları yıkımı azaltmak için ellerinden geleni yaparlar. Ama iki kötülük karşısında daha az kötü olanın sonuçta gene kötü olduğunu anlama konusunda tamamen başarısızlar. Bu “ daha nazik- daha narin” yıkıcılar eylemlerinin sonuçlarına bakmaktan öylesine korkarlar ki iktidar sahibi olanların dünyamızı yok etme hakkını canla başla savunurlar ve  ölüm makinelerinin entrikalarına karşı koyan her çabayı da aşağılarlar.

 

Çünkü, anlarsınız ya, Dünya’yı öldürenlerin yaptığı işler karşısında herkes kör değil. Sadece o da değil, ölüm kültürünün araçlarına bağlı olmayan milyonlarca insan var. Bu iki tip insan dünyaya olan etkilerini azaltmaya çalışmakla kalmıyorlar, bu ölüm makinelerini durdurmak için de mücadele ediyorlar. İktidar sahipleri ve zayıflar primitivistlerden nefret ediyor.

 

Güçlü olanlar şu andaki rahat ve  imtiyazlı konumlarını devam ettirmek için bu insanları yok etmek zorunda. Zayıflar kendi korkaklıkları ile yüzleşmemek  için onları yok etmek zorunda. Ayrıca, onlar- zayıf oldukları için – ölüm kültürüne bağımlı bir halde yaşıyorlar-o olmazsa yavaş yavaş değil, anında yok olup giderler.

 

Güçlüler ve zayıflar, işbirliği yapmayanlara, vahşi ve özgür olanlara savaş açıyor. Hem kalpsizler, hem de etkililer. Güçlüler zayıfların asileri ve özgürleri öldürmesi için korkuyu kullanıyorlar. Zayıflar korku sayesinde motive oluyor- efendilerini gücendirmekten, hayali statülerini kaybetmekten, öldürülmekten korkuyorlar.
Eğer korku zayıfları anlamasını sağlayan tek şeyse, belki işbirliği yapmayanları zayıfları sıkı sıkı sarıldıkları o korkuyla korkutmasının zamanı gelmiştir.

Belki cesur ve özgür olanları iktidar sahiplerini sığınaklarında  uyandırma zamanı gelmiştir.

Belki artık saldırıya geçip, iktidar sahipleri ve zayıfların doğaya karşı işledikleri suçların bedellerini onlara ödetmenin zamanı gelmiştir.

 

Belki artık iki taraflı savaşın zamanı gelmiştir.

Çeviri:CemC

 

Özgürlük Nedir?

Igniting a Revolution kitabından çeviridir.

John Zerzan

60lı yılların “Hareketi” çökerken bazıları yenilgiyi kabullenmeyi reddetti ve “başka şekillerde” , yani, şiddet taktikleriyle aktif kalmayı tercih etti. The Weather Underground 1970’de güvenlik birimleri ve şirket binalarına bombalı saldırılar düzenlemeye başladı. Kimsenin yaralanmadığı ya da  ölmediği bir dizi patlama oldu, bu patlamalar 1975 sırasında azaldı ve sona erdi. The Black Liberation Army de mücadeleye başladı, 1973’te The Symbionese Liberation Army onu takip etti; ikisinin de düşmana kayıp verdirme konusunda  şüphesi yoktu. Daha az tanınan birçok grup da vardı, bunlar 60lı yılların küresel militanlığı artık sönüp gitmişse de işin peşini bırakmaya niyetli görünmüyorlardı.

60 sonrası şiddete yönelmenin bir çaresizlik politikası olduğunu düşünüyorum. Söz konusu olan çok yüksek kişisel cesareti göz ardı etmiyorum, ama o günlerde hiç kimse “silahı ele almanın” ( ya da bombayı yerleştirmenin) o mücadele döneminin sonunu değiştireceğine inanıyormuş gibi görünmüyordu. San Fransisco ve Berkeley radikalizmine ben de katılmıştım, bana göre o iyimserlik havasının aniden sona ermesi kaçınılmazdı. Sanki her şey bir gün birdenbire sona erdi. Kimse ne yapılması gerektiğini bilmiyordu; çok az kişi projelere katıldı; enerji eksikliği o kadar somuttu işte. Bir dereceye kadar her şey devam etti; ama nabız kalmamıştı artık.

Bu benim kendi hatıralarım, son derece de net. Belki başkaları bunu farklı bir şekilde yaşamıştır. Ne olursa olsun, yenilgi ya da son hissi, 70li yılların başlangıcında ya da ortalarında yaşanan şiddet taktiklerinin üzücü anlamsızlığını ortaya koyuyordu benim için. Bu his senelerce devam etti; yıllar sonra günümüzde yaşanan militan taktikler karşısında ilk tepkim bu eylemlerin de aslında çaresizlik  politikası ürünü olduğuydu.

Eski illegallerin politikası tamamen geriye dönüktü öncelikle. Daha otoriter olamazdı, aynen Marksist-Leninist örneğinde olduğu gibi (The Weather Underground, örneğin). Aslında hiyerarşi her yerde geçerli olan modeldi, bugün de dikkat çekiyor; bu gerçek bu konu üzerine yazılmış kitap ve çekilen filmlerden çıkarılmışa benziyor. Evet, sadece bir şey eksik: bu yapıların utanç verici ana felsefeleri.

ELF ve ALF dünya görüşleri, eğer her ikisinden de bu bağlamda söz edebilirsem, önceki hiyerarşik, öncü militanlardan ancak bu kadar farklı olabilirdi.  Devletin gücünü ele geçirmeyi hedeflemektense ( genel olarak solun hedefi budur, solcular bazen bunu reddetse bile), bu özgürlükçüler politik iktidara bir son vermek istiyorlar. Yapıları ve evrensel çözümleri kolektif hale getirmek yerine otonomi ve çoklu yaklaşımlar oluşturma hedefi ile harekete geçiyorlar. Devlet karşıtılar, ayrıca birbirleriyle olan  hiyerarşi karşıtı ilişkilerinde de bu otorite karşıtlığından faydalanıyorlar. Küresel Megamakina ve Kalkınma’nın yanlış ve ölümcül vaatlerini kabul etmek yerine dünya ve hayat odaklı ELF ve ALF; doğayı, yaşam alanlarını ve orada yaşayan türleri sistemli şekilde yok eden şirketlere saldırılar düzenliyor.

Bazen, sol, doğal dünya adına geçici bir retorik kullanır; ama  çoğu kez kılını kıpırdatmaz bile- bu da “dürüst reklamcılık” örneğidir olsa olsa.  Küreselleşmiş sosyal dünyayı olumlamak mümkün değil, doğanın tahakküm altına alınması ve her şeyin seri üretim ve tüketime dayandığı bir gerçekken, geriye kalanlarla dünya ile yeniden gerçek bir bağ kurulması mümkün değil. Solun bayat hümanizmi, doğayı tahakküm altına alma ideolojisinden vazgeçmesine engel oluyor. Oysa ALF/ELF bir tür biyosentrizm ve daha geniş, daha dolu bir özgürlük kavramı uğruna hümanizmi terk etti.

ALF ve ELF bildirileri solun çürümüş ve kokuşmuş mantralarına karşı gerçekten ilham veren alternatif vizyonlar ortaya koyuyor. Bu keyif dolu ve azimli metinler hayvanlara  işkence edenlere karşı yürütülen kundaklama, sabotaj ve saldırı haberleriyle dolu; yükselen, derinleşen ve büyüyen krizin doğasını açığa çıkararak bize “uygarlığın” ne kadarının yok olması gerektiğini gösteriyor.

Gördüğüm kadarıyla bu tutkulu, yakıcı eleştiriler yavaş yavaş ortaya çıkan çağdaş direniş hareketlerinde de ses buluyor, bu direniş hareketleri yeşil anarşi, uygarlık karşıtlığı ya da anarko-primitivizm gibi isimlerle anılıyorlar. Bu son dalganın bir parçası olarak ben de  her şeyi yutup yok eden teknoloji ve uygarlık canavarını durdurmak için en önde savaşan ALF ve ELF’teki yoldaşlarımı selamlıyorum. Hümanist sol artık aşılması gereken büyük bir başarısızlıkla kalakaldı. Bütün dünyada  her geçen gün daha sağlıksız ve daha grotesk bir hal alan bir kültürün derin köklerinin daha fazla farkına varılıyor. Artık küresel tek bir kültür var, temel kurumları  steril meyvesini önümüze koyarken onun ölümcül özü de ortaya çıkıyor. Özelleştirme  ve ehlileştirme,  kontrol mekanizmasını daha derinlere ve ötelere sürüyor; yeni sömürü, yok ediş, standartlaşma ve perişanlık biçimleri getiriyor beraberinde.

Dominant yaklaşımlarla bağımızı koparmaya istekli miyiz, -sol gibi- uygarlığı, kitle toplumunu, tekno-kültürü ve ölümü hedef edinmiş yaklaşımlardan kopmaya arzumuz var mı? Dünyayı savunma ve kendi ehlileştirilmişliğimize meydan okuma konusunda bizi korkusuz yapacak bir paradigma kaymasına ihtiyacımız yok mu?

İmparatorluklara ve küreselleşmeye karşı yerli kültürlerin mücadeleleri elbette yüzyıllardır sürüyor. Bence bu , endüstriyel modernitenin bir parçası olmayan , dünya üzerinde onu yıkıp yok etmeden yaşamış olan insanların kendi dünyalarını ne olursa olsun koruduğu yeni bir direnişin de parçası. Aslında yeni olanın eski ve doğru olanı keşfettiği ve onun zamana direnen değerini anladığı paradoksal bir durum söz konusu.

Şu andaki dünyaya ait bütün retoriklerin yanlış olduğunu biliyoruz, dominant düzene sözde karşı muhalefetin sürdürdüğü yıpranmış ve eskimiş retorik de buna dahil. Vizyonlar, eylemler ve analizlerin, uygarlık kuramları ve önkabulleriyle bütün bağını koparması gerekiyor- uygarlık görüşü on bin feci seneye dayanıyor sadece. Yerli, dünya odaklı, endüstriyel olmayan çözümler, örneğin, uygarlığın ehlileştiren, her yeri fethetmeye yönelik yaklaşımları yerine; doğal dünyayla uyum halinde yaşamış hayatı biçimleri hayal etmemize yardım edebilir.

Çeviri: CemC

Dachau Günlükleri’nden: “Hayvanlar, Kardeşlerim”

“Dachau Günlükleri”

 

Edgar Kupfer 1940 yılında Dachau’daki toplama kampında esir edildi. Dachau’daki son üç senesi içerisinde  toplama kampında kamp kilerinde vaizlik görevine getirildi. Bu yeni konumu Kupfer’a çalınmış gazete parçaları ve kalem parçaları kullanarak gizli bir günlük tutma imkanı verdi. Yazdıklarını gömerek saklıyordu, Dachau 29 Nisan 1945’te özgürlüğüne kavuştuğunda yazdığı her şeyi bir araya getirdi. Dachau Günlükleri 1956’da basıldı. Kupfer, Dachau notlarından yola çıkarak vejetaryenlik üzerine bir deneme yazdı, bu da hemen “göçmen” İngilizcesine çevrildi. 38 sayfalık bu denemenin bir karbon kopyası orijinal Dachau Günlükleri ile beraber Chicago Üniversitesi Kütüphanesinin Özel Koleksiyon bölümünde saklanıyor. Aşağıdaki yazı bu denemeden yapılmış alıntılardan oluşuyor.

Barraks at Kaufering sub-camp


Edgar Kupfer-Koberwitz

Aşağıdaki yazılar Dachau Toplama Kampı’nda yazıldı, her türden zulmün arasında. Hastalığım sırasında bulunduğum hastane barakasında gizli gizli yazıldılar, o zaman Dachau’da Ölüm her geçen gün yakamıza yapışıyordu,yirmi dört bin insanı dört buçuk ay içerisinde kaybetmiştik. Sevgili Arkadaşım: neden et yemediğimi sordun bana, bu davranışımın sebeplerini merak ediyorsun. Belki kendi kendime yemin ettiğimi – bir çeşit pişmanlık gibi-, et yemenin bütün zevklerini kendime yasak ettiğimi düşünüyorsundur. O sulu biftekleri, lezzetli balıkları, harika tadı olan sosları, dumanı tüten jambonları ve etten hazırlanan binlerce şaşırtıcı lezzetli şeyi, insanın bin bir damak zevkini hatırlıyorsundur; elbette kızarmış tavuğun tadını hatırlıyorsun. Şimdi, görüyorsun ya, bütün bu zevkleri reddediyorum, ve sen bunu yapmam için ancak bir pişmanlığın, acı bir yeminin, büyük bir kurban etme eyleminin bana hayatta zevk almayı reddettirecek bir durum olması gerektiğini sanıyorsun.

Şaşırdın, “ama neden, ne  için?” diye soruyorsun. Ve içten içe aslında sebebini çok iyi bildiğini düşünüyorsun. Ama ben şimdi sana tek ve yeterli bir cümle içerisinde sana bu sebebi açıklıyorsam, senin sandıklarının benim gerçek sebeplerimden ne kadar uzak olduğunu görerek şaşıracaksın. Sana söyleyeceklerimi iyi dinle: hayvanları yemeyi reddediyorum; çünkü ben kendimi başka canlıların çektiği acı ve  ölümüyle besleyemem.

Böyle yapmayı reddediyorum; çünkü o kadar çok acı çektim ki kendi acılarımı hatırlayarak başka canlıların acılarını hissedebiliyorum.

Mutluyum, kimse beni cezalandırmıyor; ben neden başka canlıları cezalandırayım ya da cezalandırılmalarına sebep olayım ki?

Mutluyum, esir değilim, özgürüm; ben neden başka canlıların esir edilmesine, hapise atılmasına sebep olayım ki?

Mutluyum, kimse bana zarar vermiyor; ben neden başka canlılara zarar vereyim ya da onlara zarar verilmesine sebep olayım ki?

Mutluyum, kimse yaralamıyor beni; kimse öldürmüyor beni; ben neden kendi keyfim ve rahatım için başka canlıları yaralayıp öldüreyim, yaralanmalarına ya da  öldürülmelerine sebep olayım ki?

Başka canlılara bana da yapılmayacağını ümit edip yapılmasından korktuğum şeyleri yapmaktan uzak durmam son derece doğal değil mi? Başkalarının acıları ve  ölümleri pahasına basit bir fiziksel zevk uğruna bütün bunları yapmak çok büyük bir haksızlık olmaz mı? Bu canlılar benden daha küçükler, daha çaresizler; ama başkalarının küçüklüğü ya da zayıflığını istismar etme hakkını ya da iddiasını taşıyabilen birisinin asil duyguları olan aklı başında birisi olduğunu düşünebilir misin? Daha büyük, daha güçlü ve daha üstün olanın görevi kendinden daha zayıf olan canlıları cezalandırmak yerine onları korumak değil midir? Asalet bunu gerektirir. Ben asil bir biçimde davranmak istiyorum.

Korkunç engizisyon dönemi hatırlıyorum, kafirlerin sorgulanması henüz sona ermedi, gün be gün kaynar sularda işkencecilerinin ellerine teslim edilen diğer canlıları pişirmek için kullanıyorlar. Bu insanların uygar insanlar olduğu fikrinden dehşete düşüyorum, barbar değiller, ama uygarlar! Ama her şeye rağmen, sadece ilkel bir şekilde uygarlar, sadece kendi kültürel çevrelerine uyum sağlamışlar. Ortalama Avrupalı bir yandan son derece aydın düşünceleri ve güzel konuşmaları ile havalarda uçuyor;  ama her türden zulmü, gülümseyerek, bunu yapmaya zorunlu olduğu için değil, ama bunu yapmak istediği için işliyor. Yaptıkları şeyin üzerine düşünüp bütün o korkunç şeyleri anlayacak yetenekten mahrum oldukları için de değil. Hayır! Sadece gerçekleri görmek istemedikleri için. Görürlerse keyif almakta zorlanırlar, sıkıntı çekerler çünkü.

İnsanların sana anlattığı şeyler çok doğal. Başka ne yapabilirler ki? Tecrübelerden, faydalardan bahsettiklerini işitiyorum,  kesimlerle alakalı bir çok şeyin kaçınılmaz olduğunu söylediklerini biliyorum. Belki seni ikna etmekte başarılı olabilirler. Bunu mektubundan anlıyorum. Gene de gereklilikleri düşününce belki de bu insanlarla aynı düşünceyi paylaşmak mümkün. Ama böyle bir gereklilik var mı? Bu teze karşı çıkılabilir. Belki tamamen bilinçli kişilikler olma seviyesine yükselmemiş kişiler için böyle bir gereklilikten söz edilebilir. Onlara söylemiyorum bu sözlerimi. Ben bu mektubu sana yazıyorum, sen güdülerini kontrol edebilen, kendini içsel ve dışsal anlamda eylemlerinden dolayı sorumlu hisseden,bizleri yargılayacak yargıcın vicdanımızda oturduğunu anlamış çoktan uyanmış bir kişi olarak sana yazıyorum. Temyiz söz konusu değil. Kendini tamamen bilinçlendirmiş birisinin kesimlere evet demesine imkan var mı? Herkesin bu eylemi kendi elleriyle gerçekleştirecek cesareti olması gerekir. Elbette normal insanın dehşetle ve üzüntüyle yapmaktan kaçındığı  kanla lekelenmiş bu işi başka insanlara para ödeyerek yaptırması korkaklığın zavallı bir çeşidi. Bu tür hizmetçilere yaptıkları kanlı iş için az bir para ödeniyor, böylece insanlar öldürülen hayvanın istedikleri kısmını alabiliyorlar-ama elbette öyle bir hazırlanmış olması lazım ki insanlara huzursuzluk verecek türden koşulları, hayvanı, hayvanın öldürülüşünü ya da kan gölünü hiçbir şekilde hatırlatmamalı.

Bence hayvanlar öldürüldüğü ve işkence gördüğü sürece insanlar da  öldürülecek ve  işkenceye uğrayacaklar. Savaşlar da olacak. Öldürme eylemi daha küçük nesneler üzerinde hem ahlaken hem teknik olarak eğitimden geçmeli ve  mükemmel hale getirilmelidir. Diğer canlıların yaptığı şeye bakarak öfkelenmenin anlamı yok, onların büyük ya da küçük şiddet ve zulüm eylemlerinden de etkilenmemek lazım. Ama bence bizim yaptığımız küçük ve büyük şiddet ve zulüm eylemlerine karşı öfke duymamız gerek. Ve küçük savaşları kazanmak, büyük savaşları kazanmaktan daha kolay olduğuna göre, bence önce daha küçük şiddet ve zulüm örneklerine karşı gösterdiğimiz tepkileri aşmamız gerek, onlardan uzak durmak ya da en iyisi onları yenmemiz gerek. O zaman daha büyük zulümlere karşı koyup onları yenebileceğimiz gün de gelecek. Ama hepimiz uyuyoruz, hepimiz alışkanlıklarımız ve kalıtımsal tavırlarımızın içine kıvrılmış uyumakla meşgulüz. Onlar yağlı, sulu bir sos gibi, bize kendi zulümlerimizi onların tadına varmadan yutmamıza yardım ediyorlar. Parmağımı buna ya da şuna uzatmak gibi bir niyetim yok, belli kişilere ya da belli durumları işaret etmek gibi bir niyetim yok. Bence daha küçük meselelerde vicdanımı göreve çağırmak, insanları daha iyi anlamaya çalışmak, daha iyi bir insan ve daha az bencil olmak benim görevim. O zaman neden daha önemli meseleler karşısında gerektiği gibi davranmak imkansız olsun ki? İşte esas mesele bu: ben daha yüce bir yasanın daha fazla mutluluk getirdiği, Tanrı’nın emrinin hükmünü sürdüğü daha iyi bir dünyaya doğru büyümek istiyorum: ”Birbirinizi Seveceksiniz”

Çeviri:CemCB

Crush Filmleri

500

Lütfen dikkat: yazının sonlarında crush filmlerinden alınma fotoğraflar var ve oldukça rahatsız ediciler. 

-stopcrush.org sitesinden derleme-

Crush Fetişi

Crush fetişi, kişinin karşı cinsten birisi küçük hayvanları ayağıyla ezmesi sonucunda cinsel anlamda uyarılması türünden bir cinsel sapkınlık örneğidir. Soft crush terimiyle küçük hayvanların öldürülmesi kastedilir (örümcek, solucan, böcek vb); hard crush daha fazla  ilgi çekmiştir, bu videolarda daha büyük hayvanlar kullanılır, acı çekme olasılığı daha fazla olan hayvanlar söz konusudur (sürüngenler, kuşlar, memeliler).

Crush filmleri, insanın ahlâk bozukluğundaki son nokta.

(daha&helliip;)

Müslüman ve Yahudiler Dini Kurallara Göre Kesilen Etlerin Etiketlenmesine Karşı Çıkıyor

packaged halal chicken on a supermarket shelf

Asda süpermarketinde helal tavuk:  teklif edilen yeni yönetmeliğe göre dini kurallara göre kesilmiş etlerin artık “şoklanmamış” ibaresi ile satılması gerekecek.

 

 

İngiltere,

 

Guardian gazetesi, 19 Aralık 2010

 

 

 

İngiltere’de Noel’de 10 milyon hindinin yenmesi bekleniyor; çoğu insan tabaklarındaki kuşun nasıl öldürüldüğünden habersiz. Teklif edilen yeni AB yönetmeliğinden sonraYahudi ve Müslüman grupları karşı çıksa da helal ve  kaşer (Yahudilerin helal eti) etlerin “şoklanmamış” etiketi ile satılması her şeyi değiştirebilir.

 

Bundan böyle AB gıda bilgi edinme düzenlemeleri ek 205 maddesi gereği “Kesim öncesinde şoklanmamış yani dini kurallar gereği kesimi yapılmış hayvanlardan elde edilmiş” et ve et  ürünleri tezgahlarda “şoklanmamış” etiketi ile satılabilir.

 

Bu değişiklik ile tüketicilerin bilinçli seçimler yapması, etik seçimlerini tutarlı bir şekilde sürdürebilmeleri amaçlanıyor; ama teklife karşı çıkanlar madde değişikliğinin ayrımcılık içerdiğini ileri sürüyorlar.

Shechita İngiltere kampanya yöneticisi Şimon Kohen “Sadece Yahudi ve Müslümanların yediği eti etiketliyorsanız onlara karşı ayrımcılık uyguluyorsunuz demektir” diyor, “hayvan kesim metodumuzun insancıl olmadığını ortaya koyan hiçbir kanıt yok ortada”.

 

Kohen çok daha fazla sayıda hayvanın yanlış şoklamaya maruz kaldığını ve bu yüzden de kaşer etin elde edilmesini sağlayan shechita kesim metoduna kıyasla akıl almayacak şekilde acı çektiğini söyledi.

 

Etlerin etiketlenmesinin dini kurallara göre kesilen etlere yönelik talebi azaltacağından, üreticilerin pazardan çekilerek geri kalan tüketiciler için fiyatların tavan yapacağından korkuyor.

 

Compassion in World Farming-Dünya Çiftçiliğinde Merhamet (CIWF) adlı grup ek madde için lobi yapıyor,  İngiltere Çiftlik Hayvanları Refahı Konseyi’nin hazırladığı bir rapordan söz ederek şoklama yapmadan boğaz kesme sonunda daha fazla acı yaşandığını ortaya koyuyor. CIWF refah gelişim yöneticisi Phil Brooke şöyle konuştu “ bizim dini kesimle alakalı bir sorunumuz yok. Bu kesime izin verildiği sürece bu kesimden ve şoklanmamış hayvandan  elde edilen ürünlerin bu etiketi taşıması gerektiğini düşünüyoruz”.

Bu arada British National party ve English Defence League gibi aşırı sağ grupların helal ete karşı çıkarken – BNP helal eti “barbarlık dolu iğrenç bir İslam geleneği” diye niteliyor- Kaşer ete tek kelime etmemesi üzerine Yahudi ve Müslümanlar arasındaki gerilim tekrar kışkırtıldı.

 

Kuzey Batı İngiltere Avrupa Parlamentosu üyesi Müslüman Sajjad Karim ek maddeye karşı oy kullandıktan sonra tehdit dolu e-postalar aldığını söylüyor.

İngiltere’deki helal ürünlere onay belgesi veren Helal Gözetim Komitesi (HMC) başkanı Yunus Dudhwala hayvan refahının aslında bir bahane olduğunu öne sürerek fabrika çiftçiliğine ve hayvanların nakil koşullarına karşı büyük bir ilgisizlik yaşandığını söyledi:” eğer insanlar gerçekten hayvan refahını umursuyorlarsa hayvanın kesimden önce yaptığı yolculuğa da dikkat edilmesi gerekiyor”

 

Dudhwala şoklanmamış etin etiketlenmesini ancak şoklanmış etlerin de hangi metodla mesela gazlama ya da elektrik vererek mi yapıldığı belirtilerek etiketlenmesi durumunda kabul edeceğini; ama tüketiciler için uygun olmayacağı sebebiyle böyle bir şeyin asla olmayacağını düşündüğünü söyledi.

 

İngiltere’deki diğer helal regülatörü Helal Gıda Otoritesi (HFA) kesimden önce  şoklanma yapılmasını hayvan ölmediği sürece onaylıyor (ama Helal Gözetim Komitesi bunun garanti olmasının imkansız olduğunu söylüyor), şoklanmamış etin etiketlenmesine destek veriyor.

HFA başkanı Masood Khawaja şöyle söylüyor:”Etiketleme insanların farklı düşünce ve farklı inanç ekollerini ayırt edebilmeleri için yapılmalı”.

 

Etiketleme karşıtı kampanyalar bu ayın başlarında son raundu kazandılar, bakanlar kurulu komitesi ek madde 205’e karşı oy kullandı. Ancak Avrupa Parlamentosu aynı teklifle önümüzdeki yılın ortalarında tekrar karşılaşabilir, üreticilere yeni düzenlemeye uyum sağlamaları için bir anlamda süre tanınmış oldu.

 

Tarım Bakanı James Pairce geçen ay “hükümetin kesimden önce düzgün şekilde şoklanmasından yana tavır koyduğunu” söyledi; ama etiketleme meselesinin, gıda bilgi edinme düzenlemeleri yerine önümüzdeki sene Avrupa parlamentosunun hayvan refahı yasal düzenlemeleri ile ilgili bir durum olarak düşünülmeli.