Zulmü Görüntüle

Zulmü Görüntüle

21 Kasım 2010

Yeryüzünde en çok zulüm gören canlılardan biridir hayvanlar. Ama yine de pek kimse duymaz hergün öldürülen milyonlarcasının sesini. Nedendir bilinmez hayvan deneyleri güvenlikli binaların içerisinde yapılır. Tavukların onlarcası çok uzakta bir çiftlikteki kafeste sıkış tepiş saklanır. Yüreği kan ağlayan filin çığlığını sirkten yükselen kahkahalar bastırır. Açık denizlerde troller balık sürülerini süpürürken ufkun ardına saklanır.

Bugünlerde ise bir kampanya başladı. Duvarların arkasına gizlenen zulmü görüntülemek için bir grup yaptıkları çağrıyla yola çıktı. Zulmü sadece birkaç insanın zalimliği olarak görmüyorlar. Sorumlu, insan-merkezci endüstriyel kapitalist uygarlık ve onun kurumları – üniversiteler, tıp ve veteriner fakülteleri, laboratuvarlar, şirketler, endüstriyel çiftlikler, su parkları, sirkler, kürk çiftlikleri, tavuk çiftlikleri, hayvanat bahçeleri, evcil hayvan dükkanları, barınaklar, denizler, ormanlar, sokaklar ve hayvanların zulme uğradığı her neresi varsa. Meraklandık, sorduk. Anlattılar.

 

Böyle bir kampanya aklınıza nasıl geldi? Neden başlatma gereği duydunuz?
Bizler bu coğrafyada uzun zamandır hayvanların kurtuluşu için mücadele eden, bu konuda fikir veeylemler geliştirmeye çalışan insanlarız. “Zulmü görüntüle!” kampanyasını başlatmadaki amacımız,hayvanseverliğe ve etyemezliğe indirgenmiş olan hayvan hakları veya hayvan kurtuluş hareketindeanti-kapitalist ve anti-kurumsal “doğrudan eylemi” körüklemektir. Bugün hayvanlara uygulananzulmün münferit veya kişisel olaylar olmadığının izahı, muazzam bir hayvan endüstrisi varlığının teşhiri ve hayvan hakları hareketinin hedeflerini belirlemesine katkıda bulunmaktır.

“Doğrudan eylem”den bahsettiniz, bu tam olarak nedir?
Doğrudan eylemin, bir mezbahada, bir barınakta veya bir laboratuvarda hayvanlara yapılan işkence ve katliama karşı Taksim tramvay durağından Galatasaray Lisesi önüne kadar yürümek olmadığını garanti edebilirim size. Doğrudan eylem, çözümün adresi olarak Taksim tramvay durağındaki basın açıklamaları yapmaktansa, doğrudan doğruya sömüren ve zulmeden kurum ve şirketlere yönelik şahitlik etme eylemlerini, blokajları ve sabotajları içermektedir. Genel olarak doğrudan sistem karşıtı bir isyan girişimi olduğu gibi, lokal düzeyde belirli şirket ve kurumları rahatsız edici, tehdit edici ve yıkıcı olmalıdır.

Dünya çapında Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF) hareketinin doğrudan eylemler yoluyla bir çok şirketi yaptıkları işten milyarlarca dolar zarar vererek vazgeçirmiştir. Yıkıcı doğrudan eylemler, pasifizme ve yasallığa hapsedilmiş kısır, sıkıcı ve her zaman daha fazla geri adım atılan hareketlerden bir çıkış yoludur.

Kendinizi Türkiye’deki hayvan hakları mücadelesinin neresinde tanımlıyorsunuz?
Ana-akım hayvan hakları hareketi bugün kendi düşmanıyla el ele vermiş gibi görünüyor. Bir çok samimi aktivisti içerisinde barındırıyor olsa da, hareket bugün kendisini kapitalizmin ve devlet yasalarının sınırlarına hapsetmiş durumda. Bizler hayvanlara uygulanan zulme karşı çıkarken bunların dışarıda tutulmasının gerçek bir mücadelenin önündeki en temel engellerden birisi olduğuna inanıyoruz.

Hayvan Hakları Federasyonu’nun da dahil olduğu ana-akım hayvan hakları hareketinin yaptıkları işlerin insan ve hatta hayvanları öğütmekten başka bir şeye yaramadığını görmüş durumdayız. Hayvan hakları adı altında yapılan dernekçiliklerin aslında kimi zaman nasıl hayvanlara yapılan zulmü meşrulaştırdığının onlarca örneğini verebiliriz sizlere. Örneğin; Mart ayında Erzurum’daki Kanatlı Kümes Hayvanları Koruma, Yaşatma ve Tanıtma Derneği’nin horoz dövüşlerini organize etmesi, Türkiye Güvercin Federasyonu’nun güvercin pazarındaki rolü ve kimi derneklerin sahiplendirme adı altında evcil hayvan ticaretini örgütlemeleri vs. o kadar çok örnek var kısaymakla bitmez.

Peki, bahsettiğiniz zulmün Türkiye’deki boyutları nedir?
Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin boyutları dünyadakinden pek farklı değil. Et ve tavuk endüstrisini oluşturan endüstriyel hayvancılık, deniz ürünleri ve balıkçılık, avcılık, barınaklar, evcil hayvan dükkanları, hayvanat bahçeleri, hayvan sporları ve dövüşleri, istismar edilenler, sirkler, deneyler, endüstriyel ve kentsel genişleme, otoyollar ve ormansızlaşma, su kaynaklarının ve doğal alanların kirletilmesi ve yok edilmesi, vs. gibi bir çok nedenden dolayı bu coğrafyada yaşayan hayvanlar olumsuz etkilenmektedir. Bu zulüm aynı zamanda sadece hayvanlarla da kısıtlı değil, insanlar ve doğal alanlar da kapitalist endüstriyelizmin açgözlü uygulamalarından etkilenmektedir.

Et endüstrisine hükmeden otuza yakın firma her saniye hayvan öğütmeye devam ediyor. Doğumundan ölümüne kadar işkence ve zulümle geçen bu hayvanlar için kesilmek sanki bir kurtuluş. Çiftliklerdeki koşullardan nakil süreçlerine ve kesim aşamalarına kadar büyük/küçük baş hayvanlar ve bilhassa tavuklar muazzam bir zulme maruz kalıyorlar.

Tıp ve kozmetik endüstrisi için yapılan deneyler de yaygınlaşmaya başladı. Bunun dışında, sokak hayvanlarına, at yarışlarında ve hayvan dövüşlerinde yaşanan zulmü çoğu zaman televizyonlarda görmekteyiz zaten. Barınaklarda, evcil hayvan dükkanlarında, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde yaşanalar ise 1940′ların Auscwitz’ini aratmıyor.

Endüstriyel faaliyetler, aşırı kentleşme ve yeni otoyolların inşa edilmesi, yaban hayvanlarının yaşam alanlarını gitgide daraltarak türlerinin tükenmesine yol açıyor. Su kaynaklarının kirletilmesi ve barajların yapılması nedeniyle tatlı su balıkları ve bir çok hayvan etkilenmektedir.

Görünen o ki ortada salt hayvan severlikten çok farklı bir konu var. Aklıma “Zulm ile âbadolanın âkîbeti berbat olur.” sözü geldi. Bahsettiğiniz tüm bu sistemin âkîbeti sizce de berbatolacak mıdır?
Evet. Hayvanseverliğin köklerini insan-merkezci ideolojiden aldığını düşünüyoruz. Hayvanlar ve insanlar tür olarak varoluşlarından bu yana belli düzeylerde ilişki kurmuş olsalar da, bu ilişkinin hayvanların evcilleşmesinden ve insan karşısında daha fazla acizleşmesinden yana evrildiğini gördük. Bu acizleşme karşısında modern insanın acıma ve severlik olarak karşımıza çıkan türcülüğünün başka bir boyutunu hayata geçirdiğini görüyoruz. Bu anlamda hayvan severliği reddediyoruz.

Bu sistemin âkîbetinden ziyade gezegenin ve dolayısıyla insanın ve diğer canlı türlerin âkîbeti hiç iyiye gidecekmiş gibi görünmüyor. Ormanları, toprakları, suyu ve besin kaynakları tüketilen, kirletilen ve yok edilen bir gezegen, laboratuvar ortamlarında yeni yaşam formları yaratarak belki de bir süre idare edebilir ancak bu fişe takılı hayatlar sürdürülebilir değil. Bu nedenle her an çöküşe meyilli bir yaşama doğru gidiyoruz.

Bu sürdürülemezliği, yaşanan ekolojik felaketlerde, makinenin sekteye uğradığı zamanlarda ve altyapı çöküşlerinde yakından görüyoruz. Marmara depremi gibi depremlerin, Macaristan’da en son yaşanan zehirli atık sızıntısının, Meksika Körfezi’nde yaşanan petrol sızıntısı, Ayazma’da yaşanan taşkın ve dünya çapında yaşanan bir çok felaket endüstriyel altyapının ne kadar sürdürülemez olduğunun göstergesidir. Uygarlık nezdinde insanın doğaya karşı verdiği egemenlik mücadelesi halen kazanılmış değil ve kazanılamayacak da. Tüm uygarlıklar gibi bu sistem de yerle bir olacak ve bu sefer sonuçları hepimiz için ağır olacak. O nedenle kıyameti beklemektense, kıyameti kendi lehimize çevirecek süreçleri örmek gerekmektedir.

Günümüzde hayvanlara karşı yapılan zulmün kaynağını evcilleştirme olarak mı görüyorsunuz?
Günümüzdeki zulmün aslında doğrudan doğruya evcilleştirmenin sonucu değil, evcilleştirmenin bir aşaması olarak ortaya çıkan endüstriyelizmin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihinde hayvanlar, bu şekilde şiddetli bir üretimi ve böyle muazzam bir katliamı daha önce hiç yaşamamıştı. Ancak tahakkümün ve sistematik şiddetin asıl köklerini evcilleştirmede aramamız gerektiği konusunda şüphemiz yok. Bu nedenle bugünü anlamak için kendi köklerimizi de çözümlememiz gerekir. Bugün insanoğlunun hem kendisini hem de diğer canlıları evcilleştirerek hiç iyi birşey yapmadığını bilebiliriz. Belki de hepimizin kökünü kazıyacak olan şey köklerimizdeki o kırılmalarda aranmalıdır.

“Zulmü Görüntüle!” çağrısı herkesin bulunduğu yerden bir şeyler yapmasına yönelik bir çağrı. Zulmü Görüntüle merkezde biriken bir hareket olmaktansa, ağsal ve farklı cephelerin (hatta farklı isimlerde ve biçimlerde) oluşmasının önünü açmaya çalışan bir girişim olarak düşünülmelidir. Bizler kimseyi bize katılmaya davet etmiyoruz. İstenirse birlikte çalışabileceğimizi söylüyoruz. Aktivistlerin, üniversitelerde, zulme ortak olan veya icra eden kurum ve firmalarda bağlar kurabilmesine, bilgi akışını alabilmesine, nihayetinde aktivistlerin doğrudan eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlayacak iş birliklerini yaratabilmesi önemlidir.

İnternet sitesi: http://zulmugoruntule.wordpress.com – E-posta: zulmugoruntule@riseup.net

bol dumanlı yeniHarman‘ın Kasım sayısında yayınlanmıştır.

 

Reklamlar

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ALF: Hayvan Refahçılığı, Hayvan Hakları, Hayvan Özgürlüğü ve ALF.

Aşağıdaki röportaj Erika Wardle ve Nichali Ciaccio tarafından 2005 yılında yapılmış, Dr. Steve Best sorulara cevap vermiş.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı kurbanlarla  ilgili masum bir iki cümle eden Tarkan’a  “bize hayvan hakları dersi vermeyin ” demişti. Bu dersin gerekli olduğunu bildiğimiz için, derslere geç kalanlar için bir özet sunuyoruz….

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

Öğle Vakti Barbarlık: Boğa Güreşleri, Şiddet ve İnsan Kimliği Krizi


Dr. Steve Best

“ Bütün hayvanları köleleştirdik; kürk ve tüyleri olan uzak kuzenlerimize o kadar kötü davrandık ki hiç şüphesiz eğer ki hayvanların dini olsaydı Şeytan’ı insan şeklinde hayal ederlerdi”.

William Ralph Inge

İspanya Avrupa’daki üçüncü büyük ülke ve hiç kuşkusuz koca kıtadaki en güzel ülkelerden biri. Antonio Gaudi’nin Barcelona’daki sürreal mimarisinden Granada’nın göz kamaştırıcı Moorish saraylarına, Sierra Nevada’nın kar kaplı dağlarından Pueblo Blancos’un tepelere kurulmuş kasabalarına, Costa del Sol’ün müthiş kumsallarından Balearic Adaları’nın ihtişamına, Madrid’in çılgın metropolisinden Ordesa Ulusal Parkı’nın sessizliğini dek İspanya insanın nefesini kesecek kadar etkileyici bir hazine sunuyor insana.

İspanyolların güzel bir dili var, zengin ve farklı bir kültüre, Fenikeli, Afrikalı, Kelt, Kartacalı, Yunan Vizigot, Arap ve diğer halklar tarafından oluşturulan muazzam bir tarihe sahipler. Ne yazık ki diğer bütün ulus ve kültürler gibi, İspanya’nın da kültürel kimliklerinin merkezinde hayvanlara aşırı zulüm uygulanan “gelenek”leri var. Kazların kafasını koparan İtalyanlar, ayılara köpeklerle saldıran Pakistanlılar, tilki avlayan İngilizler, bebek fokları öldüren Kanadalılar ve horoz dövüştüren Amerikalılar gibi bir çok İspanyol hayvanlara karşı dehşet vereci şekilde zalim . En kötü ihtimalle İspanyollar-ve onların kanlı ritüellerini izlemek için ortalığa doluşan moron turistler- kana susamış barbarlar, hayvanların işkenceye uğratılıp öldürülmesi karşısında mistik bir coşku yaşayan Diyonisus müritleri gibiler.

Boğa güreşleri İspanya’da basketbolun ABD’de olduğu kadar yaygın ve boğa güreşçileri spor starlarının ABD’de sahip olduğu türden bir şöhrete sahipler. Ama İspanya ABD’de düşünemeyeceğimiz türden zulümleri onore ediyor.

Ancak İspanya görünüşe göre bir değişim arefesinde, çünkü kanlı sporları hem ulusal hem de uluslararası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanya, insanların şiddet dolu geleneklerini yenip yenemeyeceği ve diğer türlere yönelik şiddet barındırmayan yeni kimlikler  oluşturup oluşturamayacağı konusunda ciddi bir testten geçiyor.

Bunu yazarken dünyanın farklı yerlerinden binlerce insan encierros- yani boğaların önünde koşmak – için Pamplona sokaklarını dolduruyor. Kendi ölçülerine göre, bu ahlaki uyumsuzlar 8 günlük San Fermin Festivali boyunca boğaların işkenceye uğramasına ve öldürülmesine yardım ederken hayatlarının en güzel vakitlerini geçiriyorlar.

Bu karanlık bulut hayvanlara zulmetmenin bir neşe ve mutluluk kaynağı olduğu Kuzey İspanya üzerinde büyürken, böylesine rahatsız ve delirmiş bir türün geleceğinin ne olacağı olasılığını düşünüp insanın bu gelişim bozukluğuna tanık olmanın korkusuyla  ürperiyorum. İnsanlığın geleceğinin korkunç gelenekleri, hayvanlardan ve doğadan nefret etmeyi ve hayata hürmet çizgisinde bir etik anlayışını kabul etmesini gerektirdiğini düşünüyorum. Elbette insanlar birbirlerine karşı da zalimler, kişiler arası  ilişkilerde de barış sağlanmasına gerek var, ama insanın doğaya açtığı savaşın bedeli daha büyük ve şu anda evrimsel kördüğümün köklerinde de bu sebep yatıyor. Bir çok açıdan “hayvan meselesi” insan meselesinin tam ortasında bulunuyor.

İnsanlığın geleceği ve biyoçeşitlilik tehlike altında. Zevk tanrısı Eros’la ölüm ve şiddet tanrısı Tanatos’u birbirine bağlayan derin köklü gelenekleriyle İspanya insanın geçirdiği değişimin parlama noktasında bulunuyor.

Kan Şenlikleri: Zulüm Seyirlikleri

“Bütün hayvanlar içerisinde zalim olan sadece insan. Sırf yapmaktan zevk alıyor diye diğerlerine acı veren sadece O.”

Mark Twain

“Hayvanlara merhamet etmek insanın karakterinin iyiliğiyle doğrudan alakalıdır; ve hayvanlara karşı zalimce davranan birisinin iyi birisi olmayacağını net bir şekilde söyleyebiliriz.”

Arthur Schopenhauer

Hayvanların istismarı konusu İspanya’da doğrudan boğa güreşiyle alakalı; ama boğa güreşi ulusal ”fiesta”larda sergilenen zulümlerde sadece birisi. Yıl boyunca on ile yirmi bin arasında fiesta yapılıyor, her kasabanın ya da köyün kendi ermişi var, her birisi için uzun anma törenleri yapılıyor. Fiestalar doğası gereği dini ya da laik bir özde olabilir, ama muhakkak hayvanlara işkence edilmesini içeriyorlar. Fiestalar en çok da dini tatillerde ve özellikle de Paskalya zamanında popülerleşiyor, Katolik Kilisesi’nden de bu sapkınlığa dair tek söz edilmiyor. İspanyollar ayrıca 4 Ekim Assisili Francis adlı ermiş  için yapılan ritüellerde de hayvan zulmü uyguluyorlar. 17 Ocak’ta hayvanların baş ermişi San Antonio Abad’ı anmak için tavuk kafası kopartma yarışmaları düzenliyorlar.

ABD’deki hayvan hakları eylemcileri sirklerde ve rodeolardaki zulümlerden dolayı dehşete düşüyor ama İspanya’daki fiestalarda görülen kötülük kataloğu karşısında bu hakikaten sönük kalıyor. İspanyollar boğaların boynuzlarını ateşe veriyor ve ateş bombaları patlarken bu işkenceyi izleyerek kahkahalar atıyor. Midillilerle güreşip onları yere yıkıyor, kuyruklarını ve yelelerini kesiyorlar. Sincap ve güvercinleri çanaklar içine asıp  hayvanlar düşene kadar o çanakları taşlıyorlar.Kuşları başları dışarıda kalacak şekilde gömüp kafalarını kılıçla kesiyorlar. Kanatları kesilmiş ördekleri denize atıyor, yüzenler de halat çekme oyunlarında bu ördekleri parçalıyorlar. Yakalamak için domuzları  yağlıyorlar, bu oyun hayvanları ciddi şekilde yaralıyor. Kazları ayaklarından asıyor ve kafalarını koparıyorlar.

Bazı fiestalar diğerlerine göre daha kötü bir şöhrete sahip, mesala Manganese de la Polyorosa’daki keçi festivali gibi. Bu festivalde köylüler bir keçiyi kilisenin kulesinden aşağı atıyorlar. Eğer keçi hayatta kalırsa o zaman kasabanın kuyusunda boğuluyor. Her yıl Villanueve de la Vera köyünde sarhoşlar bir eşeği köyün meydanına getiriyor ve onu kan içinde kalana dek dövüyorlar. Pamplona’daki boğa koşusu her sene Temmuz ayında düzenleniyor. O hafta boyunca her gün korku içerisindeki altı boğa parke taşlı sokaklara bırakılıyor, etraflarında binlerce insan boynuzlarından kaçmaya çalışırken hayvanların bu halinde zevk alıyor. Bu parti sonunda boğalar öldürülüyor. Coria’daki San Juan Fiestası her yıl düzenleniyor; bu fiestada turistler ve yerel halk ellerinde üfleçlerle boğalara hayvanlar kan içinde kalana dek ok atıyor; ardından boğaları hadım edip öldürüyorlar.

Bunlar Jim Mason’ın “öteki düşmanlığı” adını verdiği durumun(yani insanın hayvanlardan nefret edip onları küçümsemesinin) dramatik örnekleri. En azından on bin sene önce tarım toplumlarıyla kaynaşmasından beri insanlar kültürel ve kişisel kimliklerini bir noktaya kadar bir tür kimliği olarak oluşturdular, diğer türlerle ve hayvanlarla aralarında keskin bir çizgi çekerek yaptılar bunu.  Aklı, konuşma yeteneği, teknoloji veya Hristiyan geleneğinde Tanrı’ya benzerliği gibi meziyetlerle kendilerine özel nitelikler yüklediler. Sonuç da Mason’ın sözünü ettiği hakimiyetçi dünya görüşün yaygınlaşması oluyor; bu görüşe göre İnsanların hem Dünya hem de onun üzerinde yaşayan canlılar üzerinde büyük bir otoritesi bulunmaktadır.

Hayvanlara daha az hürmet göstermenin izlerini Yunanlıların boğaları ilahlaştırmasından Romalıların kolezyumda bir gün içersinde bazen binlerce hayvanın sırf “eğlence “ için katledilmesinde görebiliyoruz.İnsanla hayvan arasında bir kez o katı ayrım yapıldıktan sonra tahakküm ritüelleri ile bu eylem pratiğe geçirilmiş olur. Hayvanlar insanların kendilerine agresyonlarını yansıttıkları nesnelere dönüşürler. Boğa güreşlerinden rodeolara, timsah güreşlerine dek sonsuz sayıda “yarış”la ” uygar” insan “yaban hayat” üzerindeki üstünlüğünü kutlar, onaylar ve destekler.

İnsan türündeki trajik kusur da onun kendini diğer türlerden radikal anlamda farklı olarak tanımlama ihtiyacı duyması değildir sadece, ayrıca içsel olarak daha muhteşem ve daha ileri kabul etmesidir de aynı zamanda. Bu şizofreni genel bir insan olgusu ama İspanyollar zulümü bir ” sanat biçimi”ne dönüştürdü, bu da onların boğa güreşini nasıl gördüğünü gösteriyor.

Boğa güreşi:3 Perdede Trajedi ve Fars

“İşkence ne sanattır ne de kültür” ispanya’da boğa güreşlerine karşı yapılmış bir poster

“İnsanı insan yapan onun bütün yaratılmışlara gösterdiği merhamettir”.  Albert Schweitzer

Flamenko müziği, güzel şiir ve edebiyatın yanında ,İspanya, boğa güreşini de –corrida- en eski ve en onurlu geleneklerinden birisi olarak kabul ediyor. Şu anda yaşanan korkunç zalimlikleri haklı çıkarmak  uğruna, boğa güreşini savunanlar genelde boğa güreşinin temellerini eski Akdeniz kültürlerinde tarih öncesi dönemde boğaların kurban edilmesine ya da Yunanlıların Minotaur’u kurban etmelerine bağlıyor. Yaban boğaları bütün Akdeniz ormanlarında yaşadı. 35 bin yıl önce İspanya ve Fransa’daki bir mağarada eski insanlar boğaları hem hürmet hem de huşu duygularıyla resmettiler. Omuzları 6 fit boyunda ve bir ton ağırlığındaki boğa hem devasa hem de güçlü bir hayvandı, hem insan zihnini uyarması için hem de tapınmak için iyi bir totemdi- ama ayrıca insanın hakimiyetine kafa tutan bir figürdü. Boğa tanrı Apis eski Mısır’daki en önemli tanrıydı. Boğalar nihayetinde ehlileştirildiler.  Girit’te saray meydanlarına getirildiler, orada cesur atletler boynuzlarına kement atıyorlardı. Bu da modern boğa güreşinin ilk tarihi örnekleri sayılabilir belki. Romalılar zamanında ise boğalar ve diğer hayvanlar bütün itibarlarını kaybetmişti, kana susamış bir zevk ile avlanıp öldürülüyorlardı.

Orta çağ’da boğa güreşi at sırtında boğalara saldıran aristokratların alanına dahildi, burada şövalyeler

eğitiliyor ya da krallıkla alakalı olaylar kutlanıyordu. 18.yüzyılda Kral V.Felipe halkın ahlaki değerlerine zarar vereceğinden korktuğu için soyluların boğa güreşlerine katılmasını yasakladı. 1724’te boğa güreşi artık halk olaya sahip çıkınca dramatik olarak değişti, artık boğalarla ayakta dövüşüyorlardı,  çabuk hareketlerle kenara kaçıyorlardı, üzerlerinden sırıkla atlıyorlardı, hayvanları oyuna getiriyorlardı, küçük mızraklar kullanıyorlardı. Böylece corrida günümüzde yapılan haliyle orada başlamış oldu ve zaman içerisinde kostümler, manevralar ve kullanılan silahlar daha rafine hale getirildi.

Boğa güreşi Portekiz, Meksika, Kolombiya, Venezuela, Ekvador ve Peru gibi diğer Latin ülkelerinde de yaygın; ama ayrıca Güney Fransa’da da yapılıyor. İspanya’da 400’den fazla arena var, buralarda 1500 ile 20 bin arasında bir seyirci oturabiliyor. Her hafta binlerce İspanyol ve turist en yakın plaza de Toro’ya koşuyor. Tahminlere göre her yıl İspanyol boğa  güreşleri ve fiestalarda 40 binden fazla boğa öldürülüyor.

Kazanç getiren bir iş olarak üreticiler bütün İspanya’daki çiftliklerde boğa yetiştiriyorlar. Sadece 3-4 yaş boğalar kullanılıyor; çünkü daha yaşlı boğalar çok güçlü oluyor. Ama genç boğalar da bir çok kötülük dolu yol kullanılarak zayıf hale getirilmek zorunda. Ata binmiş adamlar bu boğaları elerlinde mızraklarla kovalayıp mızrakları boğalara saplıyorlar. Boğa güreşinden haftalar önce boğalar boyunlarına ağırlıklar takmak zorunda. Çoğu kez üreticiler daha tehlikeli olmaları için boğaların boynuzlarını rendelerler- bu acı dolu mutilasyon anestezi kullanmadan tamamlanır. Bu rendeleme boğada travmaya yol açmaz sadece, ayrıca etrafta dolaşma yeteneğini ve koordinasyonunu da hasara uğratır. Bu ve diğer istendik yaralamalar yasa dışıdır ; yasa göz göre göre çiğnenir.

Nakliye sırasında yiyecek, su ve hareket edecek yer olmadan tıkış tıkış kamyonlara bindirilen bir çok boğa gidecekleri yere varmadan ölür. Boğalar bovin tüberküloz gibi hastalıklara yakalanır, organları yaralanır ve yolda sakin durmaları ve güreşe hazırlanmaları için kendilerine enjekte edilen ilaç kokteyllerinden dolayı hastalanabilir. Büyük olay günü karanlık bir bölmeye kapatılırlar, diğer boğalardan ilk kez ayrılırlar. Arenaya girmeden önce dürtülür, zıpkınlanır ve taciz edilirler. Arenaya giden geçit açılınca gözlerini kör eden günışığıyla karşılaşırlar, etrafta tuhaf şeyler vardır, kalabalıktan feleğini şaşırtan sesler gelmektedir, silahlı ve pelerinli agresif insanlar onları  zorlar.

Belki çok az insan boğa güreşinin nasıl ilerlediğini, bu “dövüşün” nasıl şiddet dolu ve adaletsiz bir şey olduğunu, matadorun burada rolünün aslında ne kadar az olduğunu biliyordur.  Bir boğa güreşi üç aşamada (tercios) gerçekleşir ; amaç, boğayı zayıflatmak, ona  işkence etmek, ızdırap vermek ve onu sonunda  öldürmektir. Tercio de varas bölümünde matadorun asistanları boğayı onu yormak ve saldırganlaştırmak için kovalarlar. Boğa yeterince yorulduğu zaman iki pikador ata binmiş halde içeri girer (atlar da bir çok şekilde taciz edililirler) boğanın üst gövdesine mızrak saplarlar. Tercio de banderillas  aşamasında üç banderilleros boğayı tek tek kovalayıp boynuna banderillaları (rengarenk ahşap mızraklar) saplamaya  çalışır. Sonunda, 6 banderilla boğanın boynuna saplandığında boğanın ağzından ve  burnundan, sırtından kan gelmektedir, işte o zaman tercio de muleta başlar ve cesur matador “ölüm balesi” için içeri girer. Kılıcı ve kırmızı peleriniyle boğaya estocada yapmadan yani boğanın kalbine ya da boynuna  ölümcü darbeyi vurmadan önce stilize hareketler yapar. Matadorun boğayı  öldürmesi için 10 dakikası vardır; ama  çoğu kez temiz bir öldürme gerçekleşmez, matador boğayı defalarca bıçaklamak zorunda kalır. Takım üyesi ardından boğanın omuriliğini hayvan yerde paralize bir şekilde yatar ve ölmek üzereyken koparır.

Son tercio boyunca, alkış, haykırışlar ve kalabalığın deliliği giderek daha da büyür. Boğa artık yere düştüğünde ve bilinci kalmadığında hakim bir kulağın kesilmesi gerekip gerekmediğine karar verir (iyi dövüş anlamına gelir), eğer dövüş mükemmelse 2 kulak kesilir, ama dövüş bravo! denecek düzeydeyse o zaman hem  iki kulak hem de kuyruk kesilir. Boğadan geriye kalanlar, erbezleri de dahil insanlar tüketsin diye “siyah et” adıyla satılır. Bu et satışı 2001 yılında deli dana hastalığı sebebiyle İspanya hükümeti tarafından yasaklanmıştır.

Bu mide bulandıran “dövüş” 20 dakika sürer ve farklı matadorlarla 6 kere tekrar edilir. Son boğa da öldürüldüğünde matadorlar ve asistanları arenaya gelirler. Eğer kalabalık matadoru beğenmişse o zaman omuzlar üstünde dışarı taşınır.

Kötülüğü Rasyonalize Etmek

“Geleneklere saygı meselesi bu” Jesus Moyan, pikador

“İnsanın üstülüğüne dair öne sürülen bütün argümanlar bu acı gerçeği ortadan kaldıramaz: sıra acı çekmeye gelince, bütün hayvanlar bizimle eşittir.” Peter Singer

Boğa güreşini bir “spor” gibi gören “cahil yabancılar”dan farklı olarak İspanyol  uzmanlar ve boğa güreşi meraklıları boğa güreşine bir sanat, zengin bir alegori ve yüksek metafizik bir drama olarak bakıyorlar. İspanyol şair Garcia Lorca boğa güreşine İspanya’nın”otantik dini drama”sı olarak bakmıştır, burada ceraret ve  ölümle yüzleşme vardır. Matador Curro Segura için boğa güreşi “hayat ve ölüm arasındaki mücadeleyi”alegorize eder, ”iiddetle alakalı değildir”. İspanyol mitine göre boğa kaderini yaşamaktadır, insanla karşılaşması kaderinde yazılı olan o vahşi öfkeden başka bir şey değildir. Ünlü (ve nadir bulunan) bir kadın boğa güreşçisi olan Christina Sanchez şu türcü tavırla boğalardan şöyle söz eder:”Cesurlar, ringde ölmek için doğmuşlar, insan yardımıyla bir sanat eylemi meydana getiriyorlar.” Uzun zamandır boğa güreşçisi olan Diego O’Bolger olaydan insan kimliğinin vahşi hayatı” hakimiyet altına alma” şeklinde söz ediyor: “doğanın kaba gücünü alıp boğanın gücüyle, karıştırıyorsunuz, pelerininizle, ve vücudunuzla onu sanatsal bir değere sahip başka bir şeye dönüştürüyorsunuz”. İnsanın kendini hayvanlardan üstün hissetmeye duyduğu ihtiyaç pikador Carmelo Perez Arevalo’nun sözlerinde bellidir. Arevalo, boğayı  öldürme eylemine “sonsuz bir mutluluk hissi duydum. Kendimi çok büyük hissettim” diyerek bakıyor.

Bazı romanlarında Ernest Hemingway de küresel okuyucu için boğa güreşlerini popülerleştirmiş ve İspanyolların bu kötülük dolu kan sporunu hiç eleştirmeden kucaklamıştır. Hemingway  için boğa güreşi ; sanat, atletizm ve cesaret anlamına geliyordu. Hemingway  şöyle söz ediyordu boğa güreşlerinden, “bir insan, bir hayvan ve sopa üzerine asılı bir parça kırmızı tülle yaratılan duygusal ve ruhsal yoğunluk ve saf klasik güzellik”. Bu sopa hayvanın vücuduna girdiğinde ve kırmızı kan kuma veya çimlere aktığında estetik süreç derinleşir; kan güzeldir ve güzel, kandır. Bu sözler bir faşistin onur duymasına yeter ama, hayvanlara yönelik bu küçümseme bütün politik ideolojileri ve parti ayrımlarını aşarak insan türü içerisindeki genel bir bozukluk olarak belli ediyor kendini.

İspanya’nın her yerinde boğayı güzel ve soylu bir hayvan olarak resmeden tshirtlerin ve diğer ürünlerin satılması da bir çelişki; çünkü boğaların en önemli nitelikleri insanların fethetmesi ve sindirmesi gereken nitelikler. Eğer boğa o kadar kuvvetli ve güçlüyse o zaman insanın bu devasa gücün hakkında gelebilmesi için daha ne kadar üstün bir güç  olması gerekiyor? Tüketici imajları boğanın o kırmızı pelerinin yanından son derece zarif bir şekilde geçtiğini gösteriyor ama kanı ve dehşeti hiç göstermiyor. Sterilize biçimler sanki büyük bir drama varmış havası yaratıyor; ama bunların hepsi iğrenç yalanlar ve propagandadan ibaret.

İspanyollar ve diğer la corrida tender fanatikleri için felsefi bir pislik olsa da, boğa güreşi barbarlık, küstahlık, küçümsenmesi gereken, insanı hasta eden bir insanlık görüntüsünden başka bir şey değil. Hayvanları insan kullanımı için kaynak durumuna indirgeyen türcülük yürümeye devam ediyor, insanın insana uyguladığı bütün ayrımcılıkların arkasındaki mantığı beslemeye devam ediyor. Boğalar boğa olmak için varlar, insan şiddetinin hedefi olmak için değil. İnsanlık barbarlıkla sanatı, barbarlıkla kültürü birbirinden ayıramadığı sürece başı büyük dertte. Boğa güreşleri; patolojik anlamda rahatsız, ciddi aşağılık kompleksi yaşayan insanların kendi güçlerini ve yüceliklerini masum bir hayvan üzerinde ispatladığı patetik bir tahakküm tutkusudur. Boğa güreşleri ve fiestalar en karanlık insan kötülüğünün reklamını yapar; gerici kültürel etkilerle agresif biyolojik itkiler arasındaki kompleks etkileşimi açığa çıkarır.

Eğer boğa güreşi bir “sanat biçimi”yse o zaman dini ritüeller için hayvan öldürmek de öyledir. Eğer boğa güreşi “otantik dini bir drama” ise o zaman savaş ve soykırım da öyle. Eğer matador yaptığı işle yüceliyorsa o zaman bütün soykırımcılar için dua edelim. Boğa güreşi kelimesinin bile anlamı kaybolmuş durumda; çünkü burada ne spor ne de dövüş söz konusu. Sayısı azalmış, kaçacak yeri kalmamış, vücudu parçalanmış, zayıf düşmüş, yenilmiş boğanın kaderi zaten başından belli. Matador’un “zaferi” ucuz, boş ve anlamsız. Son 45 yıl içerisinde 4 İspanyol boğa güreşçisi boğalar tarafından öldürülmüş, ama karşılığında 134 bin boğa öldürüldü. Boğa kazansa da ölür. Hemingway’in “ bu öğle vaktinde bir ölüm yaşanacak, acaba insan mı yoksa hayvan mı ölecek?”  şeklinde cin kokan sözde metafizik fikirleri ancak buraya kadar!

Bu paragöz seyirliğin gerçekliği ile Smackdown arasında bir fark yok; burada da cesur matadorlar çok fazla para kazanmak istiyor, şöhret istiyor ve bunu Hemingway tarzı yaralarla incinmeden ya da “adil bir dövüşten” gelebilecek ölümle karşılaşmadan elde etmek istiyor. 1920 ve 30lardaki  boğa güreşiyle karşılaştırıldığında günümüz corridaları aslında bir çeşit karikatür, azıcık bir turist performansı. Ucun bir simulakra olarak corridanın cesur, tehlikeli ve meydan okuyucu olması gerekiyor. Hakikatte ise barbarlık, bıçakların keskinliği, boğaların can acısı, ölümü ve insan ruhunun alçaltılması yaşanıyor.

Sözde “kansız boğa güreşleri” ABD’de de yapılıyor ; ama boğalar gene işkence görüyor, gene taciz ediliyor, ama bu sefer arena dışında anında  öldürülüyorlar. Fransız ve Meksikalılar corridaya yeni bir uygarlık seviyesi getirdiler, artık “bebek boğa güreşi” diye bir şey var. Bazıları birkaç haftalık olan bebek boğalar küçük bir arenaya getirilir, burada izleyiciler tarafından bıçaklanarak öldürülürler. Bu izleyicilerin çoğu Akdenizli ve Latin köklerini öğrenen ve ilk derslerini şiddet ve kibir üzerine alan bıçak taşıyan çocuklardır.

Çocukların boğa güreşine alıştırılması ise özellikle gerici bir durum; çünkü yapılan çalışmalar boğa güreşlerine katılan çocukların ciddi psikolojik bozukluklar yaşadığını ve daha agresif davranışlara meyilli olduğunu gösteriyor. 1992’de İspanya buna rağmen 14 yaş altı çocukların boğa güreşlerine katılmasını yasaklayan maddeyi yürürlükten kaldırdı. Bebek boğaların katledilmesine doprudan katılmayı bir kenara bırakalım, hayvanların zulme uğramasını izlemenin etkisi bile insanlığın geleceği açısından kötü bir kehanet gibi.

Boğa güreşi acı çeken insan ruhunu hasta eden  hastalığı, yabancılaşmayı, agresyonu ve şiddeti simgeliyor. Hem doğal ve  hem de  kültürel evrimle şekillenme koşulları içerisinde  insanlık birbiriyle çelişen arzular ve itkilerle sarsılıyor. Tarihsel olarak insanların daha aydınlanmış ve iyi yönlerinin sosyal ve doğal dünyalarla var olan bağımızla alakalı olduğunu biliyoruz; bu da olası bir değişim adına hepimize  ümit veriyor. Ama boğa güreşi ve kanlı fiestalar gibi gelenekler tamamen ortadan kaldırılana ve tarihin çöplüğüne atılana dek insanlık barbarlık, öz yıkım ve çürüme yolunda aşağılara inmeye devam edecek.

Ahlaki Gelişim Mücadelesi

“Boğa güreşi insanın insanlaşması önünde bir engel”. Meksikalı yazar Eduardo del Rio

“Kardeşliği sadece insan denen canlılarla gerçekleştirmek istemiyorum, bütün hayatla hatta yeryüzü üzerinde sürünen canlılarla gerçekleştirmek istiyorum.” Mahatma Gandi

Boğa güreşleri bütün İspanya’da geçerli bir olgu. Toledo, Seville, Ronda, Madrid ve diğer İspanyol şehirleri boğa güreşleriyle gurur duyup matadorları ermiş düzeyine yükseltiyor. Barlar, cafeler, dükkanlar ve sokak duvarları la corridayı göklere  çıkaran posterlerle dolu.

Ama  boğa güreşleri ve fiestalar hem İspanya’da hem de uluslar arası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanyol televizyonlar boğa güreşlerini önceki dönemlere göre 3 kat azalttı, bu da  ilginin azaldığının bir kanıtı. İspanyol izleyicilerle yapılan araştırmacılar izleyicilerin sadece %14’ünün boğa güreşlerine ciddi bir ilgi duyduğunu gösteriyor, öte yandan %68’inin bu konuya aldırdığı bile yok. Meksika’da boğa güreşine duyulan ilgi azalıyor. Geçen 30 sene içerisinde Juarez’de yapılan boğa güreşi sayısı 50’den 5’e düştü. Bütün Meksika’da boğa güreşi ringlerinin sayısı azalıyor.

Son yapılan kamuoyu yoklamaları İspanyolların, Avrupalıların ve Meksikalıların %80’inin boğa güreşlerine karşı olduğunu gösteriyor. Meksika’da 12 eyalette Hayvanları Korumak İçin Dünya Toplumu adındaki örgütün 50 binden fazla kişiyle yaptığı araştırmalarda insanların %87’sinin boğa güreşine karşı olduğunu görüyoruz. İnsan ve hayvan hakları arasındaki bağı kanıtlar şekilde Meksika’da ve İspanya’daki Yeşil Partiler boğa güreşine karşı hayvan hakları gruplarına katılıyorlar.

Meksika ve İspanya gibi ülkelerde boğa güreşinin popülerliğini yitirmesinin birkaç sebebi var. Bu sebepler arasında bu ülkelerin Avrupa Birliği ve küresel kapitalizmin etkisiyle ekonomik ve kültürel modernizasyona uğraması; medya, televizyon, alışveriş merkezleri, sinemalar ve  bilgisayar oyunları gibi alternatif “eğlence” kaynaklarının olması; futbolun popülerleşmesi (fanatikleri arasında öylesine yaygın ki insan agresyonunun dışa vurulması için yeterli)gibi sebepler var. İspanya son 40 sene  içerisinde hızlı bir modernizasyondan geçti. 1950’lere kadar İspanya tarım ülkesiydi, faşist diktatör Franco da ülkeyi 1939’dan 1975’t ölene dek iğrenç ideolojileriyle yönetmişti. Ardından sosyalistler İspanya’nın uluslar arası konumunu yükseltti ve ispanya 1986’de Avrupa topluluğuna katıldı.

Modernize edici etkiler sadece teknolojik ve ekonomik alanlardan kaynaklanmaz, etik alanındaki değişimlerden de kaynaklanır. Dünyadaki insanlar artık, giderek daha fazla, hayvan istismarını kabul edilemez görüyorlar. Bunun sonunda Dünya Hayvanları Koruma Toplumu (WSPA) ya da Uluslar arası Boğa Karşıtları ve Hayvan Özgürlüğü Kuruluşu gibi bir çok uluslararası grup boğa güreşine karşı agresif kampanyalar yürütüyor.  Boğa güreşi ve diğer hayvan istismarlarına meydan okuyan hayvan hakları grupları İspanya, Portekiz ve Meksika gibi Latin ülkeleri ve Fransa’da  yaygınlaşıyor. Avrupa’da Hayvan Zulmüne Karşı Mücadele (FAACE) grubu bazı kanlı fiestaları durdurdu ve bir çok Avrupa ülkesi ve bölgesinde refahçı düzenlemelerin kurumsallaşmasını sağladı. WSPA ve diğer gruplar boğa güreşi yapılan  ülkelerde insancıl eğitimi yaymaya çalışıyorlar. ABD’de PETA ve SHARK gibi gruplar boğa güreşlerine karşı etkili protestolar ve eğitim kampanyalar düzenlediler.

Uluslararası eleştiriler yüzünden boğa güreşleri ve fiestalar Paris, Moskova, Küba ve diğer yerlerde de durduruldu. 1992’de 400 İspanyol protestocu Madrid sokaklarında boğa güreşlerine karşı yürüdü. Bu sayı Barcelona’da 2000 yılında 500 olmuştu. 1990’dan beri  Barcelona grubu Animal Help,  Katalonya boğa arenasından üçünü kapattı. Tossa de Mar, Vilamacolum ve La Voajol gibi tatil köyleri boğa güreşlerini yasakladı, Jalapa adındaki Meksika şehri de bu yasağı uyguladı. İspanya’daki en ilerici bölge olan Katalonya 1988’de kan fiestalarını yasaklayan bir yasa maddesini kabul etti ama Barcelona’da boğa güreşleri halen daha yapılıyor. Boğa güreşleri ve kan fiestaları Kanarya Adaları’nda da yasaklandı ama horoz dövüşü hem yasal hem de popüler. Orta ve Latin Amerika’da boğa güreşine karşı yasalar çıkarıldı.

Eğer Avrupa ve Meksikalıların çoğunluğu boğa güreşlerine ve zalim fiestalara karşı ise, neden hala bunlar yaşanmaya devam ediyor? Çok iyi organize olmuş üreticiler ve lobiciler ekonomik ve politik güçlerini kullanmaya devam ediyorlar. İspanya’da ulusal ve yerel hükümetler boğa güreşine sıcak bakıyor, getirisine bakıyorlar. Boğa üreticileri inek, boğa, dana ve diğer hayvanları endüstrilerinin yan ürünleri olarak satmak amacıyla kan fiestalarını savunuyorlar. Resmi kilise politikası taraf tutmamaktan yana ama kilise bazı matadorları kutsadı, bazı piskoposlar boğa güreşlerine katıldı, ayrıca endüstriden de fon almaya devam ediyorlar, hatta bazı piskoposların kendisi de boğa güreşçisiydi zamanında. Papa protestolara kulağını tıkadı, yaşanan zulümlerle alakalı kanıtları da görmezden geldi.

Buna ek  olarak, boğa güreşi, Corona birası (anheuser-Busch) gibi şirketler tarafından da savunuluyor. Turizm endüstrileri boğa güreşi yapılması için bir diğer ekonomik kaynak oluşturuyor. ABD turist rehber kitapları turistlere nerede ve ne zaman boğa güreşi izleyebileceklerini açıklıyor. Turizm şirketleri içinde boğa güreşleri bulunan paketler servis ediyor . Bu uydurma romantizm ardındaki kanlı gerçeği gördükten sonra, çoğu turist altı boğadan ikisi öldürülünce oradan ayrılıyor ve bir daha oraya asla dönmüyorlar.

Boğa güreşini savunan şirketlerin boykotlardan ve protestolardan ödü kopuyor. SHARK ve diğer gruplardan gelen yoğun baskılar sonucunda Pepsi Meksika arenalarındaki reklam panolarını çekti. Phoenix’tek Dillard’s departmanı da tüketici şikayetlerinden sonra boğa güreşi bileti satmayı bıraktı. Bu yüzden boğa güreşlerinin yapıldığı İspanya ve diğer ülkelerde eğitimi savunmak hayati öneme sahip olmakla kalmıyor, ayrıca Tucson ve El Paso gibi ABD şehirlerinde de eğitimi yaygınlaştırmak gerekiyor, bu şehirlerden Meksika’ya geçerek boğa güreşi izlemek mümkün. SHARK’tan Steve Hindi’ye göre Meksika ringleri Amerikalı turistler olmasa bir gecede batardı.

Geleneği ve İnsan Kimliğini Keşfetmek

“Bir sömürü biçiminin kadimliği onun devam etmesi için bahane değildir.” Dr. Samuel Johnson

“Düşünen insan ne kadar geleneğe dayansa ya da etrafı nurla çevrili olsa da bütün zalim geleneklere karşı çıkmak zorundadır. Bütün hayvanları da içine alan sınırsız bir etiğe ihtiyacımız var.” Albert Schweitzer

Avrupa’da yaşanan değişimlere bakınca bir gün boğa güreşinin, uzun zamandır devam eden bir “geleneğin”  tamamen ortadan kaldırılabileceğine dair ümitvar olabiliriz. Parlamento 1835’te yasaklayana dek İngiltere’de 1000 sene kadar boğa-köpek dövüşü ve boğa koşusu gibi eylemlerde devam etti. İngiltere, İtalya, Belçika ve Almanya gibi ülkelerde tavuk öldürme festivalleri yaygın ama hepsi de yasaklandı. İspanya’nın yeni geleneği olan keçilerin kilise kulelerinden aşağı atılması (1975’te başladı) da sona erdi. Hayvanlara yönelik bakış küresel anlamda değişiyor ve hem İspanya hem de diğer yerlerde boğa güreşleri, mesela ABD’deki horoz dövüşleri de ahlaki ilerlemenin rüzgarlarına dayanamayabilir.

Barcelona gibi bazı İspanyol şehirleri 1988 tarihli Hayvanlarla Beraber Yaşama ve Onların Haklarını Kabul Etmeye Yönelik Belediye Deklarasyonu’nu imzaladı; ama bunlar boğa güreşlerini muaf tutuyorlar; aynen ABD’deki hayvan refahı yasalarının bilimsel, ekonomik ve  kültürel anlamda geçerli olduğunu düşündüğü en korkunç kurumsal istismar örneklerini mesela bir kedinin ateşe verilmesi gibi görmeyip o çerçeveden muaf tutması gibi. 1997 Amsterdam Avrupa Birliği Protokolü hayvanların hissetme yeteneğine sahip olduğunu söyleyerek onları yasal olarak tanıdı; ama Avrupa Birliği Ulusal Kültür başlığı altında boğa güreşlerinin koruma altına alınmasına karar verdi. Kendisini koyduğu rezil duruma rağmen, AB, turist euroları için boğa güreşine destek verip boğa yetiştirme çiftliklerini sübvanse ediyor. 2004’te Barcelona’da Evrensel Kültür Forumu’na ev sahipliği yapıyor- bu da kültürün ne anlama geldiğini konuşmak için harika bir fırsat; çünkü Barcelona yılda 100 boğanın zevk için öldürülmesine izin veriyor, oysa WSPA kamuoyu araştırmaları Katalonyalıların %96’sının boğa güreşine karşı olduğunu gösteriyor,  %87’si ise hayvanlara da saygı gösterilmesini istiyor. Bu anlamda hem WSPA hem de diğer hayvan hakları gruplarının boğa güreşi karşıtı tavırlarını sürdüreceğini tahmin edebiliriz.

Gelenekler ne kadar uzun süre dayandıklarına, kaç insanın onlara bağlı kaldığına göre değil, aslında insancıl olup olmadıklarına ve şiddetten uzak durup durmadıklarına göre değerlendirilmeli. Zulümün kültürle  bir alakası yok; tersine zulüm kültürün antitezi. İnsanlığın ahlaki uyanışına dek hayvan hakları gereksiz ve keyfi şiddet üzerine kurulan kültürel gelenekleri bir kenara atmaya devam edecek.

Her yıl yüzlerce insan yıllık Mooning of Amtrak gününde California’ya geliyor. Hem sarhoş hem de gürültücü bir şekilde yan yana durup pantolonlarını indiriyor ve geçen trene doğru dönüyorlar. Aynı  şekilde Maine’deki insanlar Çöp Yürüyüşü’nde  yaratıcı botlar veya giyecekler yapıyorlar. Aptalca belki ama ispanya’nın fiestalarının tersine bu fiestalarda hiçbir hayvan bedel ödemek zorunda kalmıyor. Acaba İspanyollar PETA’nın hayat geçmesi için uğraştığı yeni eğlendirici gelenekleri yeterince kucaklayabilir mi? Mesela  çıplak koşusu gibi? Bir çok İspanyol, Meksikalı ve diğer Latin ülkesinden gelen insanlar insanların diğer hayvanlarla nasıl bağ kurması gerektiğini onlara sorgulatan bir kimlik krizini tecrübe ediyorlar.

Boğa muhteşem bir canlı ve bir kültürün hürmet göstermeye isteyebileceği potansiyel bir sembol. Ama hürmet onur ve saygı talep eder, beraber var olma ve  muhafaza etme iradesi ister, ihlal etmeye ve öldürmeye hoş bakamaz. İspanyollar boğayı totemik hayvanları olarak tutabilir elbette ama geleneklerini o hayvanı parçalara ayırmak yerine korumak  için yeniden yapılandırmalılar.  Yeniden ele geçirilecek bir gelenek söz konusuysa o zaman belki İspanya Romalıların “oyunlarını” pas geçmeli ve kadim Mısır’ın boğaya tanrı gözüyle baktığı o hürmet tavrına geri dönmeli ; ama onların kurban ritüelini de hayat geçirmeden yapmalı bunu.

İspanyol güneşi, morumsu renklerle süslü tepeler, matadorun göz kamaştırıcı traje de lucesi (ışıklı giysisi) hepsinin estetik bir değeri var; ama acı çeken bir hayvanın sırf bir insanın bilgi eksiğinden, kibirinden, barbarlığından ve hırsından öldüğü gerçeğinden ayrı düşünürsek böyle bu. Bu gerçek, boğa güreşini sanat olduğu iddiasıyla konduğu yerinden ediyor ve gerçekten ait olduğu yere koyuyor onu-insanın kötülüğü ve şeytanlığının lağımına.

İnsanlar küresel kapitalizmin sebep olduğu başdöndürücü değişiklikleri arasında insanlığın Avrupa kültürlerinin en iyi geleneklerini koruyacak denli bilge olabilmesini ümit etmek zorunda; mesela İspanyol Flamenko müziğinin ve şiirinin güzelliği gibi, ama en kötüsünü de reddedebilmeli, mesela boğa güreşleri ve kan fiestaları gibi. Modernizasyon kültürleri yok ediyor, doğal dünyayı yutuyor, biyoçeşitliliği öldürüyor, değer kavramının anlamını çıkar elde etmeye indirgiyor. Ama ayrıca kadim hiyerarşileri ters yüz ederek hak, demokrasi ve eşitlik gibi ilerici değerleri  savunuyor.

Hayvan hakları modern insanlığın akıl ettiği en yüksek değerlerin geliştirilmesinde yeni bir aşama.  İnsanlar “kültür” adı verilecek değerde bir şey yarattıklarında o zaman boğa güreşi, kan fiestaları ve hayvanlara uygulanan diğer zulüm çeşitleri olmayacak. Gezegene hakim olan, yarı tanrı olduğumuz şeklindeki çarpık kavramlarımız, canlı ilişkileri üzerindeki ağlara bağlı ve ona ait olduğumuz şeklinde daha holistik ve tevazu sahibi bir nosyonla yer değiştirmeli. Eğer insanlık ve canlılar dünyasının bir bütün olarak bir geleceği olacaksa, varsa böyle bir ihtimal; insanlar tahakkümcülüğü ve türcülüğü bütün biyotopluluklara saygı duymak adına ortadan kaldırmak zorunda.

Boğa güreşlerine yönelik dünya çapındaki eleştiriler insan türü kimliğindeki ahlaki gelişimin ve  kaymanın güçlü bir işareti gibi. Bu ahlaki devrim küresel olarak büyümeli. İspanya’daki mücadele insan türünün kendine adapte etmesi, değiştirmesi ve evrim geçirmesi ya da karanlık ve uğursuz bir geleceğe teslim olması yolunda anahtar rolü oynuyor.

(Not: 18 Aralık 2009 tarihinde Katalonya parlamentosu Katalonya’da boğa güreşlerini yasakladı; ama yasak 2012 yılında yürürlüğe girecek.)

Çeviri:CemC

Hayvanları Umursamak


Dr. Steve Best

“En temel gerçekler en sonunda ortaya çıktı. Dünyadaki bilinçli tek yaratık biz değiliz.”

Bernard Baas, Bilişsel psikolog

Gorilla Koko’nun 500 kelimelik bir işaret dağarcığı var, internette chat yapabiliyor. Papağan Alex 100’den fazla nesnenin, 7 rengin, 5 şeklin adını biliyor; 6’ya kadar nesneyi sayabiliyor ve anlamlı cümleler kurabiliyor. Michael adındaki goril Pavarotti’yi seviyordu ve TV’ye Pavarotti çıktığında dışarı çıkmayı reddediyordu. Yunus Hoku arkadaşı Kiko öldüğünde yas tuttu. Şempanze Flint annesi Flo ölünce o kadar üzüldü ki çektiği acıya dayanamayarak öldü.

Hayvanlardaki bu duygusal ve entelektüel zenginlikle alakalı olaylar sıradan insanları etkileyebilir;  ama kendini beğenmiş bilim adamlarını bayağı bir rahatsız ediyor. Bilimsel açıdan hayvanların duygularından ve aklından söz etmek saçmalık; çünkü bunun ölçülmesi ve gözlenmesi mümkün değil.  İnsani niteliklerin hayvanlara atfedilmesi antropomorfik bir durum. Onlara sanki insanmış gibi isimler vermek de bilimsel bir şey değil. Yukarıdaki örnekler de olsa olsa anektoddur.

On yedinci yüzyıldan itibaren modern bilim hayvanları otomat ya da makine olarak gören mekanik bir paradigma inşa etti. Descartes’tan günümüzdeki davranışçılığa dek modern gelenek hayvanlara hissedemeyen, düşünemeyen yaratıklar ya da makineler gözüyle bakıyor. Bu paradigmayla eğitim gören öğrenciler kendileriyle dalga geçilmesini göze almadıkça hayvanların bir hayatın öznesi olduğundan söz etmemeyi öğreniyorlar. Davranışçılığın etkisi altındaki bilim adamları, bir şempanzenin tecrübe ettiği sevgiyi “bağlanma formasyonu”, bir filin öfkesini “agresyonun dışavurumu” ve  bir kuşun yeteneklerini “şartlı refleks” şeklinde yeniden tanımlıyorlar. Bilimsel yayınlar hayvan düşüncelerinden ya da duygularından söz eden yazıları yayımlamayı reddediyor.

Bugün, bu durum, bilim hayvan duygularını ve zihnini inceledikçe heyecan verici bir paradigma değişikliği içerisine girdiği için değişiyor. Son 20-30 seneye dek insanlar hayvanlarla ilgili bilgileri anlamında Paleolitik dönemde takılıp kalmıştı. Hayvan zekasını inceleyen bilişsel etoloji adındaki yeni disiplin ve  çıkan çok sayıdaki kitabın gösterdiği gibi bilim en sonunda hayvan kompleksitesinin derinliklerini keşfetmeye başlıyor. Örneğin; ancak 1960’da Jane Goodall Tanzanya’daki Gombe Milli Parkı’na gittiği zaman insanlar şempanzelerin alet yapıp kullandığını öğrendi. 1983’e dek araştırmacılar fillerin ultrasonla iletişim kurduğunu bilmiyordu. Yeni çalışmalar farelerin uyurken rüya gördüğünü ve büyük kuyruklu maymunların kendilerinin bilincinde olmalarını sağlayan “öz farkındalık nöronları”na sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Bizler bu kadar uzun zamandır hayvanlar hakkında yanıltan bilim, artık kavrayışlarımızda bir devrim başlatıyor. Evrimci kuram, genetik, nörofizyoloji ve deneysel prosedürler aracılığıyla bir çok bilim adamı hayvanların bize benzer bir şekilde hissedip düşündüğüne dair güçlü kanıtlar ortaya koyuyor. Bu değişim Charles Darwin’le başladı. Doğal seçilim  kuramı, insanların aslında hayvan olduğunu ve hayvanlar gibi aynı evrimsel dinamiklerine göre evrim geçirdiğini ortaya koydu. Darwin, insan ve  insan olmayan hayvanların aslında  biçim değil derece anlamında birbirinden farklı olduğunu ortaya sürdü. Evrim biyolojide baskın paradigma olduysa da bilim adamları Darwin’in düşüncelerinin evrimsel süreklilik içerisindeki anlamlarını anlayamadılar. Darwin “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı eserinde bizimle hayvanlar arasındaki benzerliklerin altını çizdi; ama bilim adamları  Darwin’in argümanını iğrenç buldular. Hayvanları maruz bıraktığı zulümde hiçbir sınır tanımayan bir araç olarak mekanikçilik, hayvan deneyleri yapanların geceleri rahat uyumalarını sağlayan en geçerli dünya görüşü olarak kabul gördü.

Bugün insan DNA’sının %98’inin şempanze DNA’sıyla aynı olduğunu ve şempanzelerin orangutanlara oranla bize daha yakın olduğunu biliyoruz. Memelilerde bir limbik sistem ve neokorteks bulunuyor, bunlar insanların duygu hissetmesini ve soyut düşüncelere sahip olmasını mümkün kılan aynı işlevler. İnsanların ve şempanzelerin beyin yapıları neredeyse birbirinin aynısı. Bütün memelilerde oksitoksin adında bir hormon var, bu hormon seks sırasında zevk alınmasını sağlıyor;  anne  ile bebek arasındaki bağın oluşmasında büyük rolü var. Eğer insanların duyguları ve düşüncelerinin kimyasal ve fizyolojik bir temeli varsa, hayvanlarda da benzeri bir yapı mevcut, onların da sevgi gibi kompleks duygular hissetmesi ve yaratıcı şekillerde düşünebilmesi son derece mümkün.

“İyi Huylu: İnsanlarda ve Diğer Hayvanlarda Doğru ve Yanlışın Kökenleri” adlı eserinde Franz de Waal büyük kuyruklu maymunların (şempanzelerin, bonoboların, orangutanların ve gorillerin) insanın davranışsal ve ailesel dinamiklerinin temellerini oluşturduğunu söylüyor. Hem Waal hem de Jane Goodall şempanze topluluklarının davranışçılığın kabul ettiğinden çok daha kompleks sosyal yetenekler talep ettiğini söylüyor. Onların dünyası yalnızca içgüdüler ve kimyasallar tarafından yönetilmiyor, kurallar ve normlar tarafından da yönetiliyor. Bizim gibi, onlar da ortaklaşa yaşanan ve kuşaktan kuşağa aktarılan kültürde yaşıyorlar.

Donald Griffin’in “Hayvanların Düşünmesi “(1984) ve “Hayvan Zihni “(1992) adlı eserleri, John Watson ve B.F Skinner’ın davranışçı geleneğine sert darbeler indirdi. Bilişsel etolojinin kurucusu olarak bilinen ve yarasaların kendi alanlarının haritasını belirlemek için ekolokasyon kullandığını keşfetmesiyle ünlü olan Griffin hayvanların düşünüyor olabileceği nosyonunu ciddiye aldı ve bu amaçla ciddi argümanlar ileri sürdü. Griffin’in çalışmasından sonra hayvan zihninin esnekliği ve sofistikeliğini kanıtlama amacıyla bir çok bilimsel literatür oluşturuldu. Çok sayıda gözlem ve deney sonucunda hayvan zekasının gerçek olduğu ispatlandı. Bu durum, hayvanlara bakışımızı değiştirmekle kalmıyor, bizleri de değiştiriyor.

Amerikan İşaret Dili ve leksigram sembolleri aracılığıyla büyük kuyruklu maymunlar insanlarla ve birbirleriyle iletişim kuruyor, ihtiyaçlarını, arzularını ve düşüncelerini iletiyorlar. Yunuslar “topu halkanın içine at” gibi basit emirleri anlayıp yerine getiriyorlar.  İçerisinde ayna ve gizlenmiş nesnelerin kullanıldığı bir çok test sonucunda şempanze ve bonoboların kendilerinin bilincinde ve diğer varlıkların farkında olabileceklerini ortaya koyuyor. Alan ve laboratuar ortamlarında yapılan binlerce deney, çayır köpeği, sincap ve tavuk gibi hayvanların avcı hayvanların bulunduğu ortamlarda sadece duygu değil komplike alarm çığlıkları aracılığıyla birbirlerine bilgi de ilettiklerini ortaya koydu. Yapılan son çalışmalar kuş, primat ve balinaların iletişim için gramer benzeri bir yapı kullanabileceğini gösteriyor.

George Page’in kitabı “Hayvan Zihninin İçinde”,  yetişkin şempanzelerin bazı çocuk ve yetişkin insanlardan daha iyi analojik akıl yürütmeler kullandığını gösteren örneklerden bahsediyor. Bir araştırmacı güvercinlerin kategorizasyon testlerinde  yaşıtları insanlardan daha iyi sonuçlar elde ettiğini bulmuştur. “Yaban Zihinler “adlı kitabında Marc Hauser hayvan duyguları ve zekası konusundaki iddialara “sağlıklı şüpheci” şeklinde bir duruş sergiler. Evrimci bir perspektiften bakarak bütün hayvan beyinlerinin benzer problemlerle başa çıkması gerektiğini söyler, bu yüzden de her türün nesneler, sayılar ve mekan hakkındaki bilgiyi işlemek için kendi özel “mental araç kitine” sahip olduğunu söyler. Varyasyonlar türler arasında farklılıklara yol açar, homo sapiens de daha önceden akla gelmemiş bir kompleksiteye doğru yol almıştır. Mauser sözlerini şöyle sürdürür: “ biz gezegeni düşünen hayvanlarla paylaşıyoruz… insan zihni bu gezegen üzerinde kendine özgü bir iz bıraksa da bu süreç içerisinde yalnız olmadığımız açık.”

Griffin’in “Hayvanların Düşünmesi” kitabına dair yazdığı bir değerlendirmede E.A.Wasserman şunları söylüyor: “Hayvanlarda bilincin var olup olmadığıyla alakalı hiçbir ifade, deneye ya da doğrulamaya açık değildir.” Bu da yanlış, çünkü etolojik yazın hayvanların zekasını ve duygusal duyarlılıklarını test etme amacı güden deneylerle dolu. Hauser’ın kitabı, hayvan duyguları ve hayvan zihnine yönelik hipotezlerin kabul edildiği, reddedildiği ya da belirsiz bir şekilde bırakıldığı deneysel düzenlemelerle ilgili tartışmalarla dolu.

Açıkçası, sonuçlar farklı şekillerde yorumlanabilir ; davranışçılığın yılmaz savunucuları hala fikir değiştirmiş değiller. 1984’te C.Lloyd Morgan hasislik yasasını formüle etti, bu da Ockham’ın tezi üzerine bir varyasyondu. Bu varyasyon şunu söyler: daha alt düzeyde bir açıklama (içgüdü) bir davranışı açıklıyorsa o zaman daha yüksek bir işleve (zeka) başvurmanın anlamı yoktur. Davranışçılar bu prensibi çok indirgemeci bir tarzda kullandı, bütün davranışları kaba içgüdülere ve  öğrenme mekanizmalarına indirgediler. Morgan hayvan zekasının var olduğunu kabul etti,  ama prensibi tam tersini söylüyor. Hayvan zekasının var olduğuna dair kanıtlarla karşı karşıya kalınca alt işlevler davranışları açıklamaz; tersine, ancak daha yüksek prensiplere referans gösterildiğinde bir anlam kazanırlar. Diğer bir deyişle, en basit açıklama, aslında hayvan zihninin esnek ve düşünme niteliklerinin var olduğu şeklindeki açıklamadır.

Hayvanların duygu ve düşünceden yoksun olduğuna inanmak ilginç bir yansıtma olayı; bu niteliklere sahip olmayanlar, akıl dışı önyargıları ve  insanlarla hayvanlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları algılamaktan yoksun olmaları yüzünden  bu bilim adamlarıdır. “Kafesi Sallamak” adlı kitabında Wise hayvan zekasının araştırmacıların o hayvanı uygun sosyal çevrelere sokmasına göre değişik derecelerde olduğunu gösterir. Şempanzelerin sadece eğitmenlerinin mimiklerini taklit edip kendilerine özgü yaratıcı şekilde hareketler etmediği sonucuna varan Profesör Herbert Terrace’ın bu sonucu elde etmek için şempanzeleri insanı dehşete düşüren bir laboratuar ortamına tıkmasına şaşmamak lazım.

Sadece tek bir zeka ve  iletişim biçimi olduğunu- o da homo sapiensinki- kabul eden bilim adamları hayvanlar bizim gibi konuşmadığı  ve akıl yürütmediği için aslında hiç zekalarının olmadığı sonucuna vardı. Hayvanlardan dil ve zeka konusunda insan kriterlerine uymasını bekledikleri için bilim adamları antropomorfizmin korkunç günahına yenik düştü. Ama antropomorfizmin bilimsel bir günah olmasına gerek yok. Hayvanlara sahip olmadıkları nitelikleri yansıtmayı istemeyiz. Ama insan ve insan olmayan hayvanlar arasında temel ortak noktalar bulunuyorsa, Griffin’in  “eleştirel antropomorfizm”  dediği şey anında araya girer ve “nesnel uzaklık” da her seferinde öngörülerimizi engeller.

Bilişsel etoloji argümanı, hayvan duyguları ve bilincinin bizimki kadar kompleks olduğu değildir, ciddi anlamda zengin şekillerde var olduğudur. İnsanlar zekaya sahip olma anlamında belli bir dereceye dek benzersiz; bildiğim kadarıyla başka hiçbir tür sone ya da sonat yazmadı, cebir denklemleri çözmedi ya da evrenin yapısı üzerine düşünmedi. Ama insanlar, bir neokortekse sahip olma; sevgi, yalnızlık, empati ve utanma gibi kompleks duygulara sahip olma; sofistike dil, davranış ve topluma sahip olma; ve belki de estetik ve ahlaki duyarlılıklara sahip olma anlamında benzersiz ve eşsiz değil.

Hayvanları bilimsel bakışın nesnesi olarak görmekten kendi hayatlarının öznesi olarak görmeye doğru değişen paradigmanın işaret ettiği önemli gerçekler var. İnsanlar ve büyük kuyruklu maymunlar arasındaki genetik, davranışsal ve duygusal devamlılıklar mesela Peter Singer tarafından kurulan “Büyük Kuyruklu Maymun” projesinin felsefi temelini oluşturuyor. Bu proje biyolojik akrabalarımızla olan yakınlığımızı ortaya koyarken onların temel haklarını da güvence altına almayı amaçlıyor. Aynı şekilde,  hayvan zekasıyla ilgili bilimsel bulgular, Harvard Hukuk profesörü Steven Wise’ın “Kafesi Sallamak” kitabında tanımladığı gibi, hayvanlar  için yasal haklar hareketi adına da hayati öneme sahip.

Bilimden, felsefeden ve hukuktan gelen değişim rüzgarlarını hisseden kültür de galiba bir paradigma kaymasının tam da ortasında şu anda. Hayvanların kompleksitesini , onların ve bizim dünyamız arasındaki derin devamlılıkları takdir etmeyi öğrenirken onlara daha fazla saygı duymaya ve onlara temel haklarını teslim etmeye başlıyoruz, bunu hak ettiklerini biliyoruz. Her ezilen grup kendini ezenlere karşı özgürlüğünü elde etmek için savaştı; sıra artık hayvanlarda. Kendi adlarına konuşamadıkları için, kendi özgürlüğümüzün hayvanların özgürlüğü uğruna insandan yana taraf tutmayı bırakıp diğer türlere doğru yönelmesi gerekiyor. Hayvanların bir zihni olduğunu kabul ettikçe, kendi zihinlerimizi özgürleştirmeye başlıyoruz.

Çeviri:CemCB

NAMLUNUN UCUNDA DÜNYA

Ya da Sadelik Hareketinin sorunu ne?

Derrick Jensen

Orion dergisi

2009 Mayıs/haziran sayısı

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Çeviri:CemC

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

 

Dr.Steve Best

 

Dr. Jerry Vlasak bir çok yönden tanınan bir isim. Los Angeles’te o bir travma cerrahı, militan bir hayvan hakları eylemcisi, dirikesime yönelik ciddi eleştirileri bulunan eski bir dirikesimci, SHAC  ve In Defense of Animals gibi grupların bilimsel danışmanı ve Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basın Odası kurucusu ve sözcüsü.Vlasak ayrıca bir çok başka görevde de bulunmuş; mesela PCRM sözcüsü, Sea Shepherd mürettabıymış zamanında. Vlasak bu “eski” görevlerindeki sürgün konumunu hayvanları “araştırma” adına sömürenlere karşı şiddet kullanmayı hayvan hakları/hayvan özgürlüğü hareketi için meşru bir taktik olarak açık açık savunması sonucu elde etti. Vlasak ayrıca eski bir İngiltere ziyaretçisi. 2004 yılı yaz aylarında ;İngiltere İç İşleri Bakanı David Blunkett, Vlasak ve Pamelyn Ferdin’in ülkeye girişini yasakladı. Blunkett’in bu tavrı Vlasak’ı sıradan bir “mahalli tehdit” konumundan, çok daha tehditkar bir “uluslararası terörist” durumuna yükseltti.

 

 

 

Şiddetin Haklılığı

 

Vlasak şiddet kullanmayı iki açıdan savundu. Ahlaki anlamda, Vlasak; tehdit etmekten haneye tecavüze, sabotajdan saldırıya ve hatta cinayete dek bütün taktiklerin insanların hayvanları maruz bıraktığı ızdırap karşısında, hayvanları meta olarak tanımlayan ve sömürü sistemlerini besleyen yasal sistemler aracılığıyla hayvanların acılarına son vermenin imkansızlığı yüzünden ve hayvanları bu insanların pençelerinden kurtarmaya yönelik ahlaki zorunluluk karşısında meşru olduğuna inanıyor. Pragmatik anlamda ,Vlasak;  şiddet kullanmanın etkili bir göz dağı verme taktiği olacağına ve bir çok insanın hayvanları sömürmesine engel olacağına, bir çok insanın da bu şeytani yola girmeyi düşünmeyi bile istemeyeceğine ikna edeceğine inanıyor.

 

Her iki argüman da ortaya konulmaları ve karşı argümanlara cevap verebilmeleri anlamında büyük çaba ve ayrıntı istiyor, ama Vlasak bunları dramatik bir şekilde masaya koydu. Uluslararası medyanın ilgisini çekerek, hayvan özgürlüğü davasının, masum hayvanları zalimlerinden ellerinden kurtarmak amacı güden; yer altı, illegal ama tamamen geçerli bir aracı olduğunu gösterdi. Malcolm X siyah özgürlüğün “gereken bütün araçlara başvurarak” kazanılması gerektiğini söylediğinde şiddeti ileriyi düşünerek bir taktik olarak savunmuyor, aslında siyah insanlara polislerin onların insan haklarını korumaktan çok bu hakları ihlal edeceği bir konum içerisinde meşru müdafaa hakkını saklı tutuyordu.

 

Aynen Vlasak hayvan özgürlüğünün gereken bütün araçları kullanarak kazanılması gerektiğini söylerken hayvanların meşru müdafaa  hakkından söz ediyor. Hayvanlar kendilerini savunamayacağı  için (elbette eğiticilerini hak ettikleri şekilde öldüren filler ve kaplanlar hariç) insanlar hayvanlar adına hareket etmek zorunda. Ve eğer bir hayvanı saldırıdan kurtarmak için  şiddete başvurmak gerekiyorsa o zaman hayvanların meşru müdafaa hakkı için şiddet kullanmak meşru bir araçtır. İstersek buna “genişletilmiş meşru müdafaa “ diyebiliriz; çünkü insanlar kendilerine zulmedenleri öldüremeyecek ya da kendilerini savunamayacak denli yaralanmış ve baskı altına alınmış hayvanlar adına eylemlerde bulunuyorlar.

 

Genişletilmiş meşru müdafaa dediğim şey aslında California’daki ve diğer eyaletlerdeki ceza kanunları yürütmeliğini yansıtıyor, buna “gereklilik müdafaası” deniyor. Sanık birisine daha büyük bir zarar verilmesini önlemek için illegal bir eyleme başvurulduğuna inanıyorsa, ve söz konusu zararın yasayı  çiğnemekten daha acil olduğuna inanıyorsa, ve eğer bu eyleme başvurulmazsa söz konusu zararın meydana gelmesi kesinse bu müdafaayı öne sürebilir. Tabii ki gereklilik müdafaası etik olmayan ve haksız şiddet eylemlerini savunmak için de kullanılabilir, ama hukuk ve etik prensipleri her zaman birbirine denk gelmezler, sivil itaatsizlik, sabotaj ve hatta şiddet kullanmanın bir çok olayda akla uygun bir sebebi olabilir.

 

Vlasak insan toplumunda şiddetin daha büyük bir şiddeti önleme aracı ya da meşru müdafaa aracı olduğu durumları kullanıyor. Vlasak hayvanları savunmak için benzeri argümanlara  başvurulmamasının net bir türcülük olduğunu söylüyor, bu mantıki sonuca hayvan hakları hareketindeki bir çok insanın yapamayacağı ya da yapmayacağı bir şekilde ulaşıyor. Türcülüğün sınırlarından mantığın ayrı tuttuğu şeyi ya da bir çok insanın türcülük davranışının sınırlarında bıraktığı şeyi söylüyor. Ayrıca hayvan hakları hareketi içerisinde hayvan özgürlüğü mücadelelerini geçmiş insan özgürlüğü mücadelelerinin geniş bağlamı içerisine yerleştirebilme kabiliyeti açısından da benzersiz bir özellik taşıyor. Mal ve mülke yönelik saldırıları kınayan ama hayvanlara yapılan şiddeti destekleyenlerin iki yüzlülüğünün altını çiziyor. İnsanların 30 sene içerisinde tek bir insanı bile incitmemesine rağmen ALF’i terörist diye damgalarken hayvanları sömürenlerin hayvanlara yaptığı şeyleri, hatta eylemcilere zarar verip öldürdükleri örnekleri de görmezden geldiğini ortaya koyuyor.

 

Vlasak’ı (Paul Watson, Rod Coronado, Kevin Jonas ve diğerleri ile beraber) “hayvan hakları hareketinin merhametli olmaktan tehditkar olmaya doğru geçirdiği dönüşümün” bir örneği olarak görebiliriz.Ya da sayıları giderek artan, hayvanları ve dünyayı savunan eylemcilerin sömürücü şirketlere karşı daha militan pozisyonlar ve taktikler almaya zorlandığı gezegen çapında bir ekokrizin kesin bir işareti olarak da görebiliriz.Çünkü bu sömürücüler iktidarlarından vazgeçmeden önce dünyayı yakıp yıkacaklar.

 

Doktoru Şeytanlaştırmak

 

Dr. Jerry Vlasak’ın şeytanlaştırılması süreci, 2003 yılı Hayvan Hakları konferansında yaptığı konuşmanın ardından, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabı ile başladı. Bu konferansta söylediği sözleri internet aracılığıyla hayvanlara şiddet uygulamayı savunan ve şiddet üzerindeki tekellerine meydana okunacağı gerçeği karşısında şok geçirenler tarafından her tarafa yayıldı. Hayvan özgürlüğü hedeflerine  ulaşmak için şiddet taktikleri kullanmak konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Vlasak şöyle bir cevap verdi:

 

“Bence hareketimizde şiddet kullanmak var. Ve bence etkili bir strateji de olabilir bu. Sadece ahlaken kabul edilebilir olması bir yana bence pragmatik bir bakış açısıyla baktığımızda  çok etkin bir şekilde de kullanılabilir.

 

Mesela; eğer dirikesimciler rutin bir şekilde öldürülüyor olsaydı, bence bu diğer dirikesimcilerin bir an durup ne yaptıklarını düşünmelerine sebep olurdu ve eğer bu dirikesimciler mesela suikast için hedefleniyorlarsa , bence eğer, sıradan birisi değil de ünlü ve bilindik dirikesimciler suikaste uğruyor olsaydı, o zaman o dirikesimciler kadar tanınmış olmayan diğerleri “ben bu işe girmeyeceğim, çünkü bu iş çok tehlikeli, başka işler de yapabilirim, böyle tehlikeli bir işe bulaşmaya gerek yok” diyebilirler. Bence korku ve göz dağı verme faktörü olarak bu etkili bir taktik olurdu.

 

Hem dirikesim oranlarında  ciddi bir düşüş görmek için fazla kişi öldürmeye-suikaste uğratmaya- gerek de yok . Mesela 5, 10, 15 insan karşılığında 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvan kurtarabiliriz.

 

İnsanlar hemen heyecanlanıyorlar, “peki ya bir kundaklama eylemi sırasında ALF kazara birisini öldürecek olursa o zaman ne olur?” diyorlar. Siz de biliyorsunuz ya, bu fikre alışmamız gerek. Bir gün bu olacak, tamam mı? Bir gün olacak.”

 

 

Bu sözleri sebebiyle Vlasak’ın kafayı sıyırmış, höyküren muhalifleri Onu hayvan hakları hareketinin Eric Rudolph’u ya da John Brown’ı haline getirdiler. Dikkatlice okunduğunda Vlasak’ın şiddeti savunmadığını, daha büyük bir şiddet düzeyiyle karşılaşmak yerine hayvanları kurtarmak için biraz şiddet kullanmanın ahlaken haklı görülebilecek bir şey olduğunu söylediğini görüyoruz. Vlasak öncelikle önümüze hayali bir senaryo koyuyor, bu senaryoya göre eğer belli sayıda dirikesimci öldürülürse bunun hayvanların yararına  olacağı, bir çok dirikesimcinin hayvanlar üzerinde yürüttükleri deneyleri sona erdireceği ve bir çok potansiyel dirikesimcinin de başka araştırmalara yöneleceğini söylüyor. Aslında burada Vlasak totolojik bir beyanda bulunuyor, yani 2+2=4’tür diyor.

 

Dahası, eski insan özgürlüğü mücadelelerine bakarak Vlasak hayvan özgürlüğü hareketinden birisinin eninde sonunda hayvanları sömürenlere karşı şiddete başvuracağını söylüyor. Şu andan yıllar yıllar sonra hayvanları sömürenler hayatları yerine sadece mal ve mülklerine yönelik saldırıların olduğu o güzel zamanları hatırlayabilirler. Hayvan haklarına muhalif  olanlar da bunu artık daha sık dile getiriyorlar; çünkü hayvan özgürlüğü mücadelesinin giderek daha militan ve daha sert bir hal aldığını onlar da fark ediyor. O halde sıra Vlasak’a gelince kopan bu gürültünün anlamı ne? Bir dirikesimcinin, bir kürk çiftliği sahibinin, Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nden bir şirket pezevenginin ya da hayvan düşmanı sitelerinden birisinin sahibi iğrenç bir yaratığın suikaste kurban gitmesi insanı şok etse de Vlasak olumsuz propagandanın hayvan hakları hareketini yok edeceğini ya da ona leke süreceğini düşünmüyor, bu anlamda Eric Rudoph’un eylemleri ya da  Army of God (Tanrı’nın Askerleri) ‘nin diğer üyeleri kürtaj karşıtı hareketin bütünlüğüne ne kadar zarar verdiyse, veyahut Nelson Mandela’nın şiddet yanlısı oluşunun eylemle geçen kariyerinin onun terörist olmaktan özgürlük savaşçısı olmaya geçişine olan etkisi neyse bu da öyle.

 

 

Bu iddiaları ortaya koyarak Vlasak muhakkak ki artık ihtilaflı bölgelere girmiş oldu, dirikesimcileri ve diğer tür ayrımcılarını şok etti, öfkelendirdi ve hatta İngiltere’ye girmesi de yasaklandı. Ancak söylediği sözler ABD anayasasının ilk maddesine son derece uygun ve bu sebepten dolayı da anayasanın koruması altında. İlk maddenin özü Vlasak’ın 2003 konferansında yaptığı türden, pek de sevilmeyecek, insanların itiraz edebileceği, hakaret dolu kabul edebileceği konuşmaları ya da sözleri, bildirileri koruma altına almaktır. Herkes, her türden sömürücünün, kendi iğrenç davranış gerekçeleri ya da vicdansız eylemlerini savunduğu sürece, konuşma özgürlüğü hakkını kullanmaya bayıldığını bilir. Eğer Vlasak dirikesimcilere karşı anında insanları provoke edecek şekilde şiddet kullanmayı gerçekten savunsaydı, o zaman yasal çizgiyi geçmiş olurdu. İnsanlara değil ama hayvanlara yönelik şiddeti savunan insanların çıldırmış saptırmalarına rağmen Vlasak bu çizgiyi aslında geçmedi.

 

Vlasak şiddet kullanımını geçmiş insan özgürlüğü hareketlerinin tarihsel bağlamı içerisinde kullanıyor; bu hareketler bir grubun diğer grubu şiddet kullanarak baskı altına almasına son vermek için şiddet kullanmıştır. ABD Bağımsızlık Savaşı’nı düşünebiliriz burada. İlk söylediklerinin peşinden gelen eleştiri sağanağından sonra Vlasak şunları söyledi:

 

“Hayvan hakları hareketini bir vakum içerisine koyamazsınız. Onu tarihsel bir bağlam içerisine koymalısınız. Bizler, insan olmayan ve hissetme yeteneğine sahip canlıların kendi iradelerine karşı konularak sömürülmemesi, esir edilmemesi, ve kötü bilim ve çıkar sağlamak amacıyla kimsenin aklının almayacağı bir şekilde işkenceye tabi tutulmaması için savaşıyoruz.

 

Diğer iğrençlikleri, korkunç bir şiddeti ve masum hayatların yok edilmesini son erdirmek için yapılan diğer tarihi hareketlere baktığımızda, buna Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele,  ABD’de siyah kölelerin özgürlüklerine kavuşturulması, yerlilerin kendi kültürlerine sahip çıkma mücadelesi de dahil, şiddet her daim kullanıldı ve bu mücadelelerde kayıplar da verildi. İnsanlar petrol, para ve iktidar gibi tamamen saçma sapan sebepler yüzünden öldürüldü. Eğer ahlaki ve etik bir mücadelede, dünyada en çok ezilen, istismar edilen ve  işkenceye uğrayan  canlılar uğruna girişilen bu savaşta hiçbir kayıp yaşanmayacağını söylemek benim için tür ayrımcısı bir şekilde davranmak olur. Bunu istemiyorum, bu konuda destek de vermiyorum, ben sadece hayvan hakları hareketinin hırs ve çıkar sağlamak amacıyla hayvanların maruz bırakıldığı terör, istismar ve cinayetlere rağmen dünyanın gördüğü en barış yanlısı, en kendine dikkat eden hareket olduğunu söylüyorum. Eğer şans eseri hayvanlar için savaşanlar tarafından şiddet kulanılacak olursa, ya da kayıplar yaşanırsa bu duruma tarihsel bağlam ve perspektif içerisinde bakılmalı.”

 

Vlasak bu sözlerini uluslararası medyaya defalarca tekrarladı, şiddetin ahlaken savunulabilir bir taktik olduğu görüşüyle gerçek anlamda  şiddet kullanmayı savunan görüşler arasındaki farkı ortaya koydu. 2004 yılı BBC Radio 4’ün Today programında kendisiyle yapılan röportajda  Vlasak şunları söyledi:

 

“Ben şahsen kimsenin öldürülmesini savunmuyorum, önermiyorum, buna göz yummuyorum. Ben hayat kurtaran bir fizisyenim. Bütün günümü insan hayatı kurtararak geçiriyorum. Benim söylediğim şey, tarihsel bağlam içerisinde, şiddetin hayvan haklarını savunanlara karşı kullanıldığı ve hayvanlara karşı kullanıldığı;
bunun da bizim onlara karşı şiddet kullanmamızdan da farklı olmadığıdır. Zulme karşı verilen bütün mücadelelerde, tarihsel olarak baktığımızda, Amerika’daki kölelik günlerinden Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı günlerine dek şiddet gerekli oldu. Ben hayvan hakları mücadelesini tarih içerisinde görülmüş diğer mücadele örneklerinden farklı görmüyorum”

 

2004 yılı Kasım ayında Avustralya televizyon kanalının kendisiyle yaptığı röportajda Vlasak geri adım atmadı ve programın sunucusuyla arasında şu konuşmalar geçti:

 

 

Jenny Brockie: Ne kadar ileriye gitmeye hazırsınız, çünkü galiba 5, 10, 15 kişinin 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvanın hayatını kurtaracağını söylemiştiniz .Ayrıca şiddetin ahlaken kabul edilebilecek bir taktik olduğunu ve hayvan özgürlüğü mücadelesinde işe yarayabilecek bir taktik olduğunu da söylediniz. Bu sözlerinizin arkasında mısınız?

 

Jerry Vlasak: Hepsinin arkasındayım. Eğer tarihsel açıdan bakarsanız, zulme karşı verilmiş bütün mücadelelere bakarsanız, bu ister G.Afrika’daki ırk ayrımı olsun, Amerika’daki kölelik olsun ya da Kuzey İrlanda’da, İrlanda’da, Irak’ta, Vietnam’daki diğer mücadeleler olsun- yani özgürlük talebiyle yapılan bütün mücadelelere bakıldığında şiddete başvurulduğunu görüyoruz. Ve bu arada, onlar her anlamda şiddet kullanıyorlar. Hayvanları yavaş ve  işkenceler çektirerek öldürdükleri laboratuarlarda şiddet kullanıyorlar, hayvan haklarını savunanlara karşı da şiddet kullanıyorlar. En azından 12 kişi hayvan istismarcıları tarafından  öldürüldü ama bundan bahseden kimse yok.

 

Jenny Brockie: O halde bir hayvanın hayatını kurtarmak için insan öldürür müsünüz, bunu mu söylüyorsunuz?

 

Jerry Vlasak: Bunun hiç olmayacağını söylemiyorum.

 

Jenny Brockie: Önceden söylediğiniz şeye oldukça yakın bir şey söylüyorsunuz.

 

Jerry Vlasak: Beş suçlu dirikesimcinin hayatına yüz milyonlarca masum hayvanın hayatını kurtarmak için son verilmesini savunur muyum? Evet, savunurum.

 

Canlı yayında Vlasak ilk söylediği sözler üzerinde kelime oyunu yapmadan konuştu. Ancak önceki röportajlarının aksine burada Vlasak önceden söylediği şeyin tersini söylüyor, ilk kez hayvanları kurtarmak için dirikesimcilerin öldürülmesini savunacağını söylüyor. Belki yanlış konuştu, ya da duruşu daha da netleşiyor. Bu benim bildiğim kadarıyla şiddet yanlılığını gösterdiği tek örnek.

 

Vlasak, beş milyon masum hayvanın hayatını , hayvanlara işkence edip onları  öldürmekten suçlu, çürümüş insanların hayatına tercih ediyor . Bu görüşlerini ifade etmek onun hakkı. Bu bağlam içerisinde bile Vlasak hala daha anayasal haklarının korumasında bulunuyor; çünkü insanları galeyana getirir bir tarzda konuşmuyor. Kişisel ve varsayımsal kelimelerle konuşuyor, insanların dışarı çıkıp dirikesimcileri öldürmesi şeklinde bir açıklama yapmıyor.

 

Fok Savaşları

 

2005 yılı Nisan ayında Vlasak, Paul Watson ve Sea Shepherd Conservation Society’nin diğer üyeleriyle beraber fok avcılarıyla karşı karşıya gelmek ve onların 350 bin foku öldürmesine engel olmak için  bir araya geldi. Vlasak’ın şiddet üzerine görüşleri öfkeden deliye dönmüş bir fok avcısı tarafından saldırıya uğradığı an teste tabi tutulmuş oldu. Yere devrilip de burnu kanlar içerisinde kaldığında Vlasak saldırıya barışçıl bir  şekilde karşı koydu ve tepki vermedi. Şiddet Peygamberi için garip bir davranış.

 

Kanada Yayın Şirketi (CBC) (Kanada devletinin propaganda aracı ) ile yaptığı bir röportajda ise Vlasak, Prens Edward Adası’nın buzullarından düşmancıl medya ilgisinin sıcak sularına doğru yüzmüş oldu. Fok avcılarının kötülük anlamında dirikesimcilere benzetilip benzetilemeyeceği sorulduğunda Vlasak gözünü kırpmadan “Evet, bence hepsi korkunçlar. Onları durdurmanın bir diğer yolu da şiddet uygulamakla tehdit etmek olurdu ve ben de bu tehdidin arkasında olurdum” dedi.

 

Foklara yönelik barbarca katliamların sözünü etmek yerine CBC ve Vlasak’ı eleştirenler tahmin edileceği gibi bu sözlerinin deyim yerindeyse üzerine atladılar. Fok avcıları yüz binlerce fok üzerine korkunç bir şiddet uygularken Kanada medyası Vlasak’ı şiddet yanlısı ve aşırı uçlarda bir tip olarak resmetti. Kanada medyasının  çoğu gerçekten de fokların katledilmesini “insani” öldürme metodlarının kullanıldığı (mesela bebek fokların derisini hayvanın bilinci yerindeyken ve hayvan canlıyken soymak gibi) saygı değer bir gelenek olduğunu söyleyerek savundu. Sea Shepherd  yönetim kuruluna ikiyüzlülük dolu halk baskısı uygulandı ve yönetim kurulu Vlasak’ı görevinden aldı.

 

Vlasak tartışmalı sözleri karşılığında yüksek bir bedel ödedi ama, bir yandan da provokatif bir duruş sergileme ve tutarlı bir şekilde özgürlük etiği ve politikası mantığı yürütebilme anlamında da tebrik edilmeli. Vlasak’ı hayvan hakları hareketi içerisinde eleştirenler, Vlasakın hayvan hakları hareketine dair yarattığına inandıkları olumsuz imaj sebebiyle dırdır ededursunlar Vlasak  bir yandan da büyük bir uluslar arası medya ilgisinin odağı oldu ve böylece de dirikesimin korkunçluğu ve fok katliamları ile  ilgili bir çok kitleyi eğitme fırsatını değerlendirme şansını yakaladı. CBC olayında görüldüğü gibi, Vlasak’ın medyanın  ilgisini çekmesi demek bu ilginin her zaman hayvanların içinde bulunduğu kötü duruma yönelik olmayacağını, mesela tartışmaya açık sözlerine yönelebileceğini de düşünmemiz gerekiyor. Bu durumda medyanın ilgisini çekmek  için provokatif sözlere ve eylemlere ihtiyaç olsa da medya böyle bir durumda hemen konuşmaların, sözlerin ve eylemlerin referanslarına değil konuşan ve eyleme girenlerin kendisine odaklanabilir.

 

Bu yüzden Vlasak için ortadaki sorun, mesajı hayvan sömürüsü ile bağlantı halinde tutmak, yoksa kendi sözlerinin ne olduğu ile değil; gerçek şiddet ve terörizmin hayvanları sömürenlerden kaynaklandığını, hayvan özgürlükçülerinden kaynaklanmadığını göstermek. Gerçekten de yaptığı her konuşmada Vlasak, hayvan özgürlüğü hareketini şiddet uygulamakla suçlayanlara rağmen bu korkunç iki yüzlülüğü ifşa etmeye çalışıyor, oysa hayvanları sömürenler her yıl dünyayı hayvanların kanıyla yıkıyorlar, hayvan özgürlüğü eylemcilerine saldırıyor ve bazen de onları öldürüyorlar.

 

İkiyüzlülük Koridorları

 

Vlasak hayvanları sömürenlerin şiddet kullanmayı tekelleştirme hakkına meydan okuyan sözlerinden dolayı çarmıha gerilirken, içeriği iğrenç şeylerle dolu konuşmalar eğer Sağ’dan geliyorsa hiç fark edilmiyor bile. Sağ, Ward Churcill’in 11 Eylül  kurbanlarının birşekilde “küçük Eichmannlar” olduğunu söylemesi üzerine kalp krizi geçirdi, ama Afganistan ve Irak’ta görev yapan üç yıldızlı deniz generali James Mattis  açık açık “ aslında  Iraklıları öldürmek çok eğlenceli. İnsanları vurmak çok eğlenceli” dediğinde öfke patlaması ya da kovma tehdidi filan yaşanmadı hiç. Gene Bush’un yakın arkadaşı, Ebu Garib ve diğer yerlerde Iraklı tutuklulara uygulanan işkenceleri haklı çıkaran politikaları planlayan Alberto Gonzalez de uluslararası hukuku ve insani politikaları alenen çiğnediği için kovulmamakla kalmadı bir de bunun üstüne general yapıldı.

 

Peki sağ kanattan yazar Ann Coulter “Timothy McVeigh’le (Oklahoma bombacısı) ilgili tek pişmanlığım onun New York Times Binasına gitmemiş olması “ gibi saçma sapan şeyler söylediğinde neden bu kudurmuş tepkilerden eser  okunmuyor ortada? Coulter  için “liberal” oldukları sürece insan öldürmekte bir sakınca yok. Ted Nugent’ın 2005 yılı Mart ayı NRS kongresinde söylediği şu sözler için neden tepki gelmedi: “Alamo’yu hatırlayın! Vurun onları!”. Alkış almak için bağırmıştı, “ size ne kadar radikal olduğumu göstermek istiyorum. Araba hırsızlarının ölmesini istiyorum.Tecavüzcülerin ölmesini istiyorum.Hırsızların ölmesini istiyorum.Çocukları taciz edenlerin ölmesini istiyorum. Kötü adamların ölmesini istiyorum. Mahkeme filan yok.Kefalet yok.Erken tahliye yok. Hepsinin ölmesini istiyorum. Elinize bir silah alın ve size saldırırlarsa vurun onları.” Nugent açık açık cinayetten bahsediyor, hem de hiçbir yasal sürece dahil olmaksızın. Hak yok, anayasa, mahkeme sistemi veya adalet filan da yok. Nugent faşist sözleri için bir bedel ödedi mi? Ona destek verenler ondan uzak durmaları için zorlandılar mı? Tabi ki hayır. Nugent toplum tarafından onaylanan hayvan cinayetlerine devam ediyor, oysa Vlasak tür ayrımcısı şiddetin kurallarını ihlal ederek hasta ve yolundan sapmış bir dünyanın aşağılamasıyla karşı karşıya kalıyor.

 

Nugent gibi geri kafalı insanların şiddete başvurması ayrı bir şey ama son zamanlarda Kongre’de sağ kanat üyelerinden şiddet tehditleri geliyor. Nisan-Mayıs 2005 tarihinde Terri Schiavo’nun (ötenazi istenen bir hasta.Kocası ötenazi yapılmasını isterken ailesi buna karşı çıkıyor, iki taraf arasında yargı yolu açılıyor. Dava 1998’de başlıyor, sonuç koca lehin 2005’te alınıyor, ötenazi yapılıyor) hayatını kurtarma çabalarının sonuç vermemesi üzerine “hayattan yana” muhafazakarlar “eylemci hakimler”e karşı haçlı seferi başlattılar- yani liberal hakimleri kastediyorlardı-soldan aşırı sağa kadar her konuda karar veren kişilerden söz ediyorlardı. 4 Nisan’da Senato’da konuşan Cumhuriyetçi senatör John Cornyn Shiavo meselesinden söz ederek 1 Mart tarihli Anayasa Mahkemesi kararının “eylemci yargı” sonucunda gençler için ölüm cezasını iptal ettiğini söyledi. Ne zaman liberal duyarlılıkları olan bir hakim dinci sağın politik ajandasına uymayan kararlar verirse  o zaman” yargıda eylem” söz konusu oluyordu.

 

2005 yılı Nisan ayında meydana gelen korkunç olayda Chicago ve Atlanta’da 2 hakim vurularak öldürüldü. Senatör John Cornyn bu olayın ardından şunları söyledi: “ burada sebep sonuç ilişkisi var mı bilmiyorum, ama  bu ülkede mahkeme şiddeti örnekleri gördüğümü söyleyebilirim. Ve merak ediyorum; bazı durumlarda bazı yerlerde bazı kişilerde hakimlerin politik kararlar verdiği ama halka açıklamadığı durumlar olabilir mi, yani öyle ki , bu durum öyle bir hal alıyor ki, sonunda bazı insanlar şiddete başvuruyor olabilir.Haklı görmesem de bu konuda benzeri fikirlerim var.”

 

Cornyn alçak sese federal hakimlerin öldürülmesini kınarken diğer taraftan aslında “eylemci” hakimlerin sağ kanatın hedeflerine uymamaları sebebiyle öldürülebileceğini de söylüyor. Bu tehditkar durumdan kısa süre önce bir çok hakim Terri Shiavo’nun hayatını kurtarmaya yönelik bütün yasal başvuruları reddettiğinde House Majority lideri Tom Delay tehditkar bir sesle” bundan sorumlu olanların bedelini ödeyeceği gün de gelecek” demişti.

 

Ancak Cornyn ve Delay başka bir şekle sokmak isteseler de söyledikleri şeyler homofobi, militarizm, emperyalizm ve silahlara sınırsız bir oradan ulaşma izni ve ölüm cezasının daha geniş bir ölçekte uygulanması gibi “hayattan yana” sağ kanat değerleriyle ve “ana akım” Amerika  ile güya bağlantısını kaybetmiş liberal hakimlerin cinayetiyle alakalı hem tehdit cümleleridir, hem de özür beyan eden cümlelerdir. Hepsi de Jerry Vlasak’ın söylediği sözlerden çok daha tehdit dolu sözler. Bu ülkede aşırı sağcı duyguların geçerliliğini düşündüğümüzde Neo Nazilerin, kafayı sıyırmış kürtaj karşıtlarının ve diğer grupların ciddi bir şiddet ve cinayet kaydı olduğunu görüyoruz ve kayıtlara baktığımızda Cornyn ve Delay’in sözlerinin Vlasak’ın söylediği sözlere kıyasla gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Vlasak’ın sözleri insanlara yönelik şiddet kaydı bulunmayan bir yer altı özgürlük hareketine işaret ederken Cornyn ve Delay’in sözünü ettiği ultra sağcılar hem şiddeti övüyor hem de şiddete başvuruyor, patlamayı bekleyen bir bomba gibiler aynen. Eğer birileri kalkıp da onların sözlerinden etkilenerek federal bir hakime suikast düzenlerse, Cornyn ve Delay burada söz konusu cinayetten paylarına düşen sorumluluğu yüklenmek zorunda.

 

Amacını Aşmış İmtiyazlar

 

Burada ahlaki öfkemizi perspektif içerisine alalım. Burada hayvanları küçük kafeslere, beton zindanlara tıkıp beyinlerini elektrotlarda işgal edip vücutlarına toksik kimyasal maddeler enjekte eden, onları radyasyonla zehirleyen, kafataslarını pnömatik araçlarla şişiren, cinsel organlarını parçalayan, göz kapaklarını diken vb bir çok şey yapan insanlarla, dirikesimcilere ve bu tür insanlara karşı şiddet kullanmayı tartışan ya da bunu savunan bir hayvan özgürlükçüsü arasındaki farktan bahsediyoruz. Barbarlıkların bir sonu yok, Dr. Mengele’nin kurbanlarına yaptıklarının çok ötesinde bir şeyden söz ediyoruz. Bizler sırf merhametinden sebep nefret ve küçümseme duygusuyla hayat alanlara karşı hayat kurtaran bir travma cerrahından söz ediyoruz. Gerçek terör ya da gerçek terörizm Jerry Vlasak gibi birisinden kaynaklanmaz; kürk çiftlik sahiplerinden, dirikesimcilerden, avcılardan, tuzakçılardan, fok avcılarından, balina avcılarından, fabrika çiftlikleri ve mezbaha sahiplerinden ve sürüp giden hayvan soykırımından akan kanla ve acıyla  çıkar elde eden şirketlerden kaynaklanır.

 

Ne İngiltere ne de ABD’nin Jerry Vlasak’tan korkmak için bir sebebi yok. Bırakın her hayvan sömürücüsü ALF ismini duyup da korkuyla titresin, ama vatandaşların büyük acı ve esaret altında yaşamaya çalışan hayvanları bariyerleri ve güvenlik sistemlerini aşarak kurtarmaya çalışan  cesur, kendini davasına adamış ve merhametli bu canlardan korkması için hiçbir sebep yok.

 

Ama tam tersine, aşırı sağcı ABD hükümeti aşırı sağcı politik grupları “ülke  içi terörizm ” listesinden sildi. ALF ve ELF’ten farklı olarak, Army of God (Tanrı’nın Askerleri) gibi gruplar ve milisler insanlar için gerçek bir tehdit, çünkü şiddet ve nefret kayıtları bulunuyor. Bu ülkede bir şirketin çıkarlarını tehdit etmek; Oklahoma City’deki Alfred P Murrah Federal Binası’nı havaya uçurup 168 insanı öldürmekten, 500 kişiyi yaralamaktan; Atlanta Olimpiyatlarına bomba yerleştirerek 1 kişiyi öldürüp 100 kişiyi yaralamaktan; kürtaj yapan doktorları öldürmekten; siyahları, Yahudileri, göçmenleri öldürmekten; antrax, sodyum siyanür bombaları gibi kitle imha silahları, makineleri tüfekler, yüzbinlerce adet cephanelik ve uzaktan kumandalı patlayacılara sahip olmaktan daha ciddi bir tehdit.

 

 

Bunların hepsi aşırı sağın suçları, devlet ALF yerine aşırı sağın sayısız kuruluşlarına vatandaşları ve ülke güvenliği için daha az bir tehdit  oluşturuyor gözüyle bakıyor. Ama ALF insanları değil, şirketleri tehdit ediyor; bu kafayı sıyırmış toplumda çıkarlar hayattan daha değerli olduğu için ALF ve ELF bir numaralı Halk Düşmanı olarak görülüyor.25  Nisan 2005 tarihli newsday.com sitesinde şöyle bir yazı vardı: “ İç güvenlik birimlerinden gelen bir habere göre ALF El-Kaide’yi desteleyebilecek ülke içi terörizm tehditi yapan gruplar arasında gösteriliyor”. Bu belge saçma sapan bir şey, gerçeklerin saptırılması ve hayal gücünün işi demek bu. ALF’in politik görüşleri Sol anarşist görüşlerden oluşuyor,ve El-Kaide’nin fundamentalist, otoriter ve ataerkil, şiddet yanlısı görüşlerine taban tabana zıt. ALF’in El-Kaide’yle felsefi veya pratik hiçbir bağı yokken ABD’deki aşırı sağcıların ABD hükümetine yönelik şiddet içeren muhalefete ve Amerikalı vatandaşlara karşı terörist saldırılara büyük bir eğilimi var. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre;

 

“El-Kaide ile yurt içi terörist gruplar arasında işlevsel hiçbir bağ yok ,ama bilgi toplayan kuruluşlar Amerikalı aşrı sağcıların ve İslamcı militanların Yahudiler, Masonlar ve diğer grupların dünyayı kontrol etmek istemesiyle alakalı benzer teoriler yaydığını ortaya koydu. Dahası, bazı beyaz sağcılar 11 Eylül eylemlerini alkışladı. Ulusal İttifak adında Batı Virginia’da bulunan Neo Nazi grubunun liderlerinden birisi “ Yahudileri öldürmek için uçakları binalara doğru süren herkese saygım var. Keşke üyelerimizde bunların yarısı kadar cesaret olsa” demiştir.

 

Medyanın dil hakimiyeti ve tahakkümüyle, halkın genel görüşüyle beraber Sağ ve Şirket Amerikası “terörizm” söylemini ve bunun tanımlarını kontrol ediyor. Görünüşe göre, bu altın standartlar sayesinde devlet şiddeti, şirket  şiddeti ve insan türünün hayvanlara karşı yürüttüğü şiddet terörizm tanımından çıkartılıyor, onun yerine mal ve mülkün yok edilmesi, şiddet ve yıkımın belgelenmesi ve diğer hayvan hakları ve çevreci kuruluşların taktikleri –ve genel anlamıyla muhalif duruş- bu tanıma dahil ediliyor. Bir kez güç ve şiddet uygulamaya konulduğunda (dil terörizminin şiddeti ve gücü) şirket-devlet kompleksi o zaman kendi meşruluğuna meydan okuyan herkese uygun baskı ve saldırganlıkla cevap verebilir.

 

ABD yurttaşlarının karşısındaki, aslında bütün dünyanın karşısındaki en önemli tehdit, gezegen üzerindeki en önde gelen terör tehdidi olan ABD devletidir. Nikaragua’dan Şili’ye, Vietnam’dan Irak’a, İran’dan Endonezya’ya kadar  ABD terörist devleti düzinelerce sayıda bağımsız ya da demokratik yöntemle seçilmiş hükümeti devirmiş, sistemli bir şekilde insan haklarını  işgal etmiş, bir anda on binlerce insanı katletmiş, faşist hükümetlere ve juntalara yardım ve yataklık etmiş ve mümkün olabilecek her şekilde –ister serbest pazar isterse kurşun aracılığıyla- bütün gezegeni hakimiyeti altına almanın yollarını aramıştır.

 

 

Hayvanları sömürmekte çıkarı olanlar için Jerry Vlasak bir tehdittir, aşırı uçta birisidir. Akılcı, adil ve şiddet içermeyen bir dünya için mücadele edenler, en temel hak ve adalet kavramlarına hayvanları da katmak isteyenler için o bir özgürlük savaşçısıdır. Belki yaklaşmakta olan karanlık bir geleceğin kehaneti de olabilir, hayatı ve gezegeni yok etmeye ant  içmiş insanlarla onları durdurmak amacında olanlar arasındaki iç savaş, modern özgürlük hareketlerinin bir parçası olan şiddete başvurmak üzere olabilir. Şu ana dek, hayvan özgürlüğü hareketinin John Brown ya da Nat Turner’ları yok, ve bu da sadist insanların hayvanları maruz bıraktığı korkunç şeyleri ve hakiki şiddetin boyutunu bilen, kısıtlanmış eylemciler için önemli bir işaret oluyor.

 

Çeviri: CemC

 

 

 

 

Etin Cinsel Politikası

ET ÜZERİNDEN KONUŞMALAR

Düzenleyen.Güvercin Postası

Carol Adams;

aile içi şiddet ve hayvan savunuculuğu alanlarında kapsamlı çalışmalar yapmış eko-feminist bir ilahiyatçı, yazar ve
aktivist.

1990’da yayımlanan ilk kitabı The Sexual Politics of Meat’te [Etin Cinsel Politikası], hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasındaki ilişkiyi ortaya koydu;

yaşayan, hissedebilen hayvanların “et” haline getirilmeleri ile, kadınların cinsel nesnelere indirgenmesi arasında benzerlik kurarak feminist-vejetaryen bir kuramın temellerini attı.

O tarihten bu yana eko-feminizm, aile içi şiddet, vejetaryenlik ve hayvan savunuculuğu üzerine kitaplar ve
makaleler yayımladı.

Carol Adams’ın son derece iddialı ve çarpıcı fikirlerini “güvercinle konuşma” şeklinde düzenleyip getiriyorum.
İlginç bulacağınızı düşünüyorum.

güvercin:

Neden vejetaryen olmaya karar verdiniz?

Carol Adams:
Feminist kuramcı Sandra Barky şöyle bir gözlemde bulunur: “Feministler diğer insanların gördüklerinden farklı şeyler
görmezler, aynı şeyleri farklı gözle görürler.

“Ben hep gördüğümüz şeyleri farklı gözle görmeye başladığım için vejetaryen oldum. Bana bu farklı bakışı kazandıran
olay, midillimin ölmesiydi. Yale İlahiyat Fakültesi’ndeki ilk yılımın sonunda New York eyaletinin Forestville kasabasındaki
evime döndüm. Valizlerimi açarken birinin ısrarla kapıyı yumrukladığını işittim. Kapıyı açtığımda komşumuz telaşla
“Biri midillini vurdu!” diye bağırdı. Komşumuzla birlikte ahırımızın arkasındaki otlağa koştum, çok sevdiğim
midillimin ölüsünü gördüm.

Elma bahçemizin dikenli toprağı üzerinde yalın ayak koşarken, hayatımda ilk kez insandışı bir varlığın ölümüyle yüz yüze geldim. O akşam midillimin ölümü yüzünden perişan halde hamburgerimden bir ısırık alırken, birden durdum.

Ölen bir hayvan için üzülürken başka bir ölü hayvanı yiyordum. O ölü inekle ertesi gün gömeceğim midilli
arasında ne fark vardı?

Sırf kendisiyle yakınlık kurmuş olduğum için midilliyi kayırıp hiç görmediğim bir ineğin akıbetine boşvermenin etik açıdan
savunulabilir bir yanı olmadığını fark ettim.

Artık aynı şeyi farklı bir gözle görüyordum.

güvercin:

“Vejetaryen” sözcüğünün genel kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tanımlara bağlı kalmak şart mı, yoksa esneklik mümkün mü? Siz vejetaryenliği nasıl tanımlıyorsunuz?

Carol Adams:

Ben vejetaryen kelimesini seviyorum. Tam bir “kendi adını kendi koyma” örneği. Vejetaryenler bu sözcüğü “vegetable”
(sebze) kelimesinden değil, Latince’de canlı anlamına gelen “vegetus” kelimesinden yola çıkarak seçtiler.
Ama vejetaryen kelimesi içi boşaltılma tehlikesiyle karşı karşıya, çünkü sadece dört bacaklı hayvanları yemekten kaçınan hepçil insanlar da kendilerini vejetaryen sayıyor. Bunun nedeni sanırım “et” denince çoğunun aklına “kırmızı et”in gelmesi. Bu yüzden insanlar kanatlı hayvanları yiyen ya da balık yiyen vejetaryenler de olduğu yanılgısı içinde.
Ayrıca insanların birçoğu dört bacaklı hayvanları yemenin sağlıksız, ölü tavukları ya da ölü balıkları yemeninse sağlıklı bir beslenme tarzı olduğunu düşünüyor. Benim için vejetaryenlik bir sağlıklı beslenme meselesi değil, etik bir mesele.

Büyük yazar Isaac Bashevis Singer şöyle diyor: “Ben bu yolu kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için seçtim.”

Kültürümüzde (ve genel olarak dünya kültürlerinde) hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasında ne gibi bağlar var?

Carol Adams:B iz ırkçı ve ataerkil patriyarkal bir dünyada,erkeklerin kamusal alanda da (iş alanında,siyasette)özel alanda da hâlâ kadınlar üzerinde iktidar sahibi olduğu bir dünyada yaşıyoruz (kadına yönelik şiddet bu ülkede her gün dört kadının ölümüyle sonuçlanıyor. Toplumsal cinsiyet farklılıkla değil tahakkümle ilgili. Toplumsal cinsiyetin yapılanışı, yani erkeklerin kadınlar üzerinde iktidar sahibi olma biçimleri,hayvanları, özellikle de tüketilen hayvanları görme biçimlerimizle bağlantılı.Uzun bir süre boyunca “insan” kavramı beyaz erkeklerle sınırlıydı. İnsanlık “ne kadın ne hayvan”
şeklinde tanımlanıyor, kadınlar insanlığa dahil edilmiyordu, çünkü hem kadındı hem de hayvan. Feminist bir tarihçi Amerikan Devrimi’nin ardından kadınlar açısından çok travmatik bir dönemin yaşandığına dikkat çeker,çünkü hep insan haklarından söz edilen bir dönemdir bu, kadın hakları ortada yoktur.“İnsan” erkek olarak, örtük şekilde de beyaz erkek olarak tanımlanır. İnsan kavramını genişletmeye çalışan hareketlerin ortaya çıkmasının nedeni, bir varlığın insan olarak tanımlanmadığı sürece ciddiye alınmayacağı kanısı – böyle bir varlık kötü muamele de görebilir istismar da edilebilir.

“Feminizm kadınların insan olduğu yolundaki radikal bir anlayıştır” sözüne katılmam mümkün değil. Benim derdim, insanlığı, kadınları da içine alacak şekilde yeniden tanımlamak değil. Ben insan tanımını sorunsallaştırmak istiyorum.
Ayrıca amaçların araçları meşrulaştırdığı anlayışına da karşı çıkmalıyız.Et yeme alışkanlığı ve başka insanların
maruz bırakıldığı baskılar, sırf bunlar sonucunda birtakım insanların arzuları tatmin edildiği için meşrulaştırılmaya
çalışılıyor.

Vejetaryen olmak neden zor ve hor görülür?

Carol Adams:

Sexual Politics of Meat eserimde “kayıp gönderge” kavramını ortaya attım:Et yeme sürecinde hayvanlar öldürüldükleri için görünmez hale getiriliyor. Ayrıca kavramsal olarak da görünmez hale getiriliyorlar.İnsanlar gerçekte ölü bir kuzuyu ya da ineği, kesilip parçalanmış bir tavuğu yemekte olduklarının onlara hatırlatılmasından hoşlanmıyorlar. O zaman bu kayıp gönderge yüzergezer bir şey haline geliyor. Örneğin et, kadınların başına gelenleri anlatmakta kullanılan bir metafor olabiliyor.Saygı gösterilmeyen bazı varlıklar da bu araç-amaç ikiliğinde mağdurlaştırılabiliyor.Ben şiddete karşıyım. Mümkün olan en az zararla yaşamak taraftarıyım. Baskı, şiddeti ve şiddet kullanma araçlarını gerektirir.

Bu şiddet genelde üç unsuru içeriyor: Bir varlığın nefes alıp veren, acı çeken bir canlı olarak değil de bir nesne olarak görülmesini sağlayan nesneleştirme; bir varlığın bütünlüğünü ortadan kaldıran parçalama ya da kesip biçme; son olarak da tüketme. insandışı hayvanın fiilen tüketilmesi ya da pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak yoluyla, parçalanmış kadın
bedeninin tüketilmesi. Bu “kayıp gönderge” yapısında nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, bir tarihe, bir hayat öyküsüne, bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için “kötü muamele etme hakkını” doğuran bir yapı söz konusu.

güvercin:

İlk olarak The Sexual Politics of Meat adlı kitabınızda hatlarını çizdiğiniz feminist-vejetaryen kuramın özünü kısaca anlatabilir misiniz? Yani ETİN CİNSEL POLİTİKASI nedir?

Carol Adams:

Etin Cinsel Politikası şu anlama geliyor: Neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, partiyarkal politika belirliyor ve et yemekle ilişkilendirilen anlamlar hep erkeklik etrafında dönüyor, toplumsal cinsiyet politikalarının toplumumuzdaki yapılanma biçiminin hayvanlara, özellikle de tüketilen hayvanlara yönelik bakışımızla ilişkili olduğunu iddia ediyorum. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri
yapmadıklarıyla.

Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor. Etin cinsel politikasından herkes etkileniyor. Bir lokantanın mönüsünde şu satırlara rastlamak mümkün:“Duble Hindi Göğüs, D Kup. Bu Sandviç Kocaman!” Etin cinsel politikası aracılığıyla bu tür imgeleri tüketmek, kültürümüzde kadının nesneleştirilmesi hakkında, bu nesneleştirmenin farkına varmaksızın açıkça konuşup şakalaşmanın önünü açıyor.Etin cinsel politikası başka bir düzeyde daha işliyor:

Etin insana güç verdiği ve erkeklerin et yemeye ihtiyaç duyduğu yolundaki hurafenin idamesini sağlıyor. Bu, güçle ilgili mitlerle bağlantılı erkeklerin güçlü olması gerektiği, bu gücü de etten aldıkları yolundaki mitler.

Tabii bu miti yalanlayan birçok vejetaryen sporcu var, ama yine de mitlerle baş etmek zor. Ayrıca et tarihte, özellikle son birkaç yüzyılda, Avrupa’da üst sınıflarla özdeşleştirilen bir yiyecek (sadece üst sınıflar her gün bol miktarda et yiyebiliyor).Cinsiyetçi kültür bu sınıf sistemini kadın -erkek ilişkilerinde yeniden yarattı – erkekler kadınların erişemediği bir şeye erişiyordu. bu nedenle aile içinde et yeme hakkına sahip olan ya da et yemeyi hak eden kişi erkekti. Et yemek bir erkek ayrıcalığıydı.

Son olarak, et yiyen erkeklerin mutlu birer eş olacağı düşüncesi de var. Yıllar boyu kadınlara erkeklerini mutlu etmek için hazırlamaları gereken et yemekleriyle ilgili yazılar yayımlandı. 1990’lara ait bir kadın dergisinde çok gülünç bir örnek var: (üstelik eski bir New York Times köşe yazarının kaleminden çıkmış). Yazı şöyle başlıyor:
“Erkekler ne ister? Tecrübelerime dayanarak, iyi bir seks ve iyi bir biftek istediklerini söyleyebilirim, ille bu sırayla olması da gerekmiyor.”
Bu da erkeklerle ilgili çok sınırlayıcı bir genelleme. Bu tür sınırlayıcı rollerle ilgili varsayımları benimsemek doğru mu?

Kitabımda kadınların birkaç nedenle vejetaryen olduklarını öne sürdüm. Bedenlerimizi tanıdıkça onları dinlemeyi öğreniyoruz, et yemekten vazgeçtikten sonra da kendimizi daha iyi hissettiğimizi görüyoruz. Ayrıca pek çok kadın,bir kadın olarak yetiştirilme tarzımızdan ötürü, haklarla (kimlerin, neden haklara sahip olduğuyla) değil, şefkatle (kimin neden yardımımıza ihtiyaç duyduğuyla) ilgilenen bir etik anlayışına sahip. Sadece tabağınıza bakmanız yeterli:“Ölü bir hayvanı yiyorum. Bu hayvan nasıl öldü? Nasıl yaşadı? Neden buna dahil oluyorum?”

güvercin:

Etin Pornografisi nedir?

Carol Adams:

Popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı bir ortam yaratmaları üzerinde durdum. Hayvanların nasıl cinselleştirilip kadınsılaştırıldığını, kadınların da nasıl hayvanlaştırıldığını irdeledim.“Antropornografi” fikrini ortaya attım:Hayvanların birer fahişe gibi tasvir edilme biçimlerini ele aldım ve reklamlar üzerinden bunun örneklerini gösterdim.“Türün dişisini” ele alarak, kadınların nasıl “tür kimliğinin” taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da –sonuçta et haline getirilmek üzere– üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterdim. Tür, “dişi”yle özdeşleştirilen bir kategori haline geldi.

güvercin:

Et yiyenlerin çoğu, insanlar için et yemenin “doğal” olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki tavrınız nedir?

Carol Adams:

Et yemek “doğallaştırıldığında” karşı çıkmamız gereken iki nokta var. İlkin, biz insanların hayvanlardan farklı olduğumuz için et yediğimiz iddia edilir. Ama sonra birden et yemek, başka insandışı hayvanlar da et yediğigerekçesiyle meşrulaştırılır. Bu noktada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. İkinci olarak –ben bunun patriyarkal
ataerkil kültürün parçası olduğu kanısındayım– kültürümüzde sadece etoburları değil, en yüksek etoburlar dediğimiz hayvanları, yani başka etoburları yiyen etoburları yüceltiyoruz. Et yiyenlerin büyük çoğunluğu otobur hayvanları yiyor. İnsanlar bu açıdan iyi bir örnek: Biz inekleri, kuzuları vs. yiyoruz. Ama kültürümüzde aslanlar ve kartallar, yani bizden daha etobur olan hayvanlar mitolojik açıdan yüceltiliyor. (Aslında hayvanların sadece yüzde altısından az bir kısmı etobur.) Ayrıca bazı erkek biyologlar erkek egemenliğini doğa kanunlarına dayandırmaya çalışıyor: Şu hayvan dişisine baskın,çünkü doğa böyle öngörmüş. Erkekler de kadınlara şöyle der bazen: “İçimdeki hayvanı uyandırıyorsun”. Ama biri çıkıp kendilerine hayvan dediğinde rahatsız oluyorlar nedense.

güvercin:
doğa insan içindir diyerek kendisini feda eden hayvanlara şükran duyan insanlar için ne diyorsunuz?

Carol Adams:
Evet bunu ifade eden bazı çevreciler var. İyi de, neden tarih boyunca hep insandışı varlıklar insanlar için fedakârlık yaptılar? Belki de insandışı varlıkları yemeyerek fedakârlık etme sırası insanlara gelmiştir. Hem o hayvanın kendini feda etmek istediğini nereden biliyoruz? Hele de bu savı öne süren kişi bir avcı değilse? Bu insanlar yerlilerin hayvanlarla kurdukları ilişkiyi kullanıyor, daha doğrusu istismar ediyor. Yerli kültürlerin insandışı varlıklarla olan ilişkileri içinden hâkim kültüre aktarılan yegâne unsurlar, kendi pratiklerimizi meşrulaştırmak üzere seçilenler. Oysa hayvanları yemeyen birçok yerli kültür var.

Burada şöyle bir durum söz konusu: Ölü hayvanları yiyor olmak insanları zaten vicdanen rahatsız ettiği için bu iddialarla et yemeyi savunmaya çalışıyorlar. Bizi pek de mantıklı olmayan bu iddialarla oyalayıp vejetaryenlikle olan ilişkilerini sorgulamaktan uzak duruyorlar.

İnsanlar değişmek istemedikleri için her şeyi kendi istedikleri gibi doğallaştırıyor ya da savlarını meşrulaştıracak dinî gerekçeler türetiyor. Oysa istedikten sonra bunların tam tersi tezleri de doğallaştırabilir, tam tersi tezleri destekleyecek dinî gerekçeler bulabilirsiniz.

güvercin:

Hayvan hakları etiği yerine, şefkat etiği (ethic of care) anlayışını savunuyorsunuz. İkisi arasındaki farkı biraz anlatabilir misiniz?

Carol Adams:

Hayvan hakları anlayışının kullandığı dil, insan/hayvan arasındaki farklılaşmayı ortaya koyan felsefî çerçeveye dayanıyor. Evrensel haklar anlayışının dili, özerk bir varlık olarak ortaya konan Aydınlanma insanı (erkeği) anlayışının parçası. Oysa gerçekte hiç kimse özerk değil. Biz ilk önce ilişkilerimiz aracılığıyla öğreniyoruz. Yürümeyi, konuşmayı hep ilişkilerimizle öğreniyoruz. Şefkat etiğinde, temel haklar anlayışının dayandığı özerk insan/erkek mefhumu eleştirilir.

İkincisi, hayvan hakları anlayışı sadece duygusallığı dışlamakla kalmıyor, aynı zamanda çok “erkek”. Bu anlayış bize insandışı varlıklar için üzülmemizi salık vermiyor, doğru olan şeyi yapmamızı salık veriyor. Bazılarımız çıkıp bu varlıklar için üzüldüğünü ifade etti. Çünkü üzülmek de meşru bir bilme biçimidir. Civcivlerin gagalarının kesildiğini, danaların doğduktan bir gün sonra annelerinden ayrıldığını işittiğimiz zaman hissettiğimiz öfkeye ya da diğer duygulara neden güvenmeyelim? Öfke ve şefkat (caring) neden insanlar olarak bizi anlamlı bir şekilde tanımlamasın?

İnsanlar buna cevaben şöyle diyebilir: Kadınların erkeklerden daha şefkatli olduğunu mu iddia ediyorsun? Hayır. Erkeklerle özdeşleştirilen bir düşünme biçiminin kadınlarla özdeşleştirilen bir tepki gösterme ve düşünme biçimi üzerinde hâkimiyet kurduğunu iddia ediyorum.
güvercin:
Yediğimiz hayvanla aramızda kopukluk olduğunu, onu “ete” dönüştürdüğümüz için hayvanın kendisini görmediğimizi iddia ediyorsunuz. Ama şöyle bir iddia da var: Asıl sorun insanların topraktan, doğanın gerçekliklerinden uzaklaşması. Hayvanlar için üzülmemizin nedeni bu kopukluk; basit bir duygusallık sorunu bu, çünkü çiftçiler ya da avcılar öldürdükleri hayvan için üzülmez. Buna yanıtınız ne olur?

Carol Adams:

Duygusal olmakta ne sakınca var? Bu da şefkat etiğinin bir parçası. Belki de ihtiyacımız olan şey duygudur. Ortada sizi rahatsız eden bir şey varsa, kültürün söyledikleri doğrultusunda duygularınızı değiştirmek yerine, duygularınızın söyledikleri doğrultusunda kültürünüzü değiştirmek belki de daha doğrudur. Çünkü duygusal açıdan rahatsız oluyorsanız, o kültürde ters bir şeyler var demektir. Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama, ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı. Bu çok vahşi bir süreç. Ayrıca birçok hayvan o eski çiftliklere benzer yerlerde kesilmiyor, korkunç hayatlar yaşayıp korkunç yöntemlerle öldürülüyor.

güvercin:

Kitabınızda, (Ne Erkek Ne Hayvan) ayrıcalığı ele alıyorsunuz. Ama bir zamanlar ikinci sınıf yiyecekler olarak algılanan tahıllar ve sebzeler (sadece zenginler et yiyebiliyordu) bugün neredeyse birer lüks tüketim malı konumunda. Özellikle organik yiyeceklerden ve ete alternatif olarak üretilen ürünlerden söz ediyorum.

Carol Adams:
Öncelikle şunu söylemek gerek: Amerika’da devlet süt ve et sektörünü destekliyor. Böyle bir destek olmasaydı bugün bir hamburgerin fiyatının 35 dolar olması gerekirdi. O zaman veganlığın gerçekten de ucuz bir beslenme tarzı olduğu ortaya çıkardı. İkincisi, bu maliyet hesabını yaparken sağlık harcamalarıyla gıda harcamalarını birarada düşünmemiz gerekir o zaman da veganlığın kat kat ucuz bir beslenme tarzı olduğu görülür. Amerika’da başta gelen on öldürücü hastalığın altısı yüksek yağ, yüksek kolesterol ve süt ürünleri tüketimine bağlı hastalıklar. Üçüncüsü, dünyanın büyük çoğunluğu temelde vejetaryen bir rejimle hayatlarını sürdürüyor, çünkü tahıllar ve baklagiller çok daha ucuz.

güvercin:

Kitabınızda sizin için birinci önceliğin feminist hareket olduğunu söylüyorsunuz. Neden? Yıllar içinde bakış açınız değişti mi yani artık hayvan hakları hareketine daha çok önem verdiğinizi söyleyebilir misiniz?

Carol Adams:

Birinci önceliğimin feminist hareket olduğunu söylerken niyetim, hayvan hakları hareketine önem vermediğimi söylemek değildi. Feminist harekete olan bağlılığım herhangi başka bir bağlılığı dışlamıyor. Hayvanları feminist bir bakış açısıyla savunduğumu, hayvanların maruz kaldığı baskı ile kadınların maruz kaldığı baskı arasında bağlar olduğuna inandığımı söylemek istemiştim. Örneğin kadına yönelik şiddet meselesi, şiddet kullananların hayvanlara yönelik şiddetini de içeriyor. Dayak yiyen kadınlar genellikle evdeki hayvanlarına ya da çocuklarına zarar geleceği tehdidiyle terörize ediliyor, travmaya uğratılıyor ya da eve hapsediliyor. Cinsel tacize uğrayan çocuklar hayvanlarına zarar verileceği tehdidiyle susturuluyor. Hayvanlara yönelik şiddet de erkek kontrolünü artıran unsurlardan biri. Keza kürtaj meselesi. Bazı hayvan hakları aktivistleri hareketin kürtaja karşı olması gerektiğini savunuyor.Ama ben feminist bir bakış açısından bakarak asıl meselenin “dayatılmış gebelik” meselesi olduğunu düşünüyorum: Ben kadınların ve diğer türlerin dişilerinin gebeliğe zorlanmasına karşıyım.Yani feminizm, hayvanları savunmamı sağlayacak çerçeveyi sunuyor. Bu çok önemli, çünkü daha geniş bir toplumsal tahlille bağ olmayınca bazı hayvan hakları kampanyaları kadın düşmanlığına varabiliyor.

güvercin:

Zaman zaman öfkeye kapılıyor musunuz?

Carol Adams:

Mesela New York Times’da sınaî çiftliklerin yaygınlaşmasını, ve bunların insanlar ve çevre üzerindeki etkilerini konu alan, ama tek satırında bile hayvanlara değinilmeyen bir makale yayımlandığında öfkeleniyorum. Ama bu öfkeyi bazı şeyler üzerinde kafa yorabilmek için kullanıyorum: Burada olup biten nedir? Bu neyi temsil ediyor? O zaman bu öfke, meseleyi kuramsal açıdan ele almamı sağlıyor, çünkü ben mevcut durumu anlamayı ve değiştirmeyi istiyorum. Et yiyen insanlar bazen öyle şeyler yapıyorlar ki “beni tahlil et” diye bağırıyor adeta. Bu nedenle, bu öfke ve çaresizlik halinin beni felç etmesine izin vermek yerine, bunu bir süreç olarak görmeye karar verdim. Ne de olsa bir zamanlar ben de et yiyordum. Vejetaryenlerin geçirdiği süreci henüz tamamlamamış insanların arasında yaşıyoruz, hepsi bu.

güvercin:

Bir vejetaryen olarak et yiyen insanlara her seferinde yanıt vermek zorunda olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Bazen yanıt vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir kere, vejetaryenler diğerlerine göre daha gerçekçi düşünüyor, çünkü biz “kayıp göndergeyi” yerine koyuyoruz. Biz onların tabaklarında yiyecek görmüyoruz, cesetler görüyoruz, ölü hayvanlar görüyoruz. Biz hem gerçekçi düşünmeyi hem de metaforik düşünmeyi bildiğimiz için, işin aslını ifade etmeye kalktığımızda insanların huzursuzluk duyması ve bize düşmanca yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, insanlar giydikleri giysilerin ne koşullarda üretildiğini bilmek istemiyor.O giysileri çok kötü şartlarda çalışan kadınların ve çocukların ürettiklerini bilmek istemiyorlar. Oradaki “kayıp göndergeyi” yerine koymayı istemiyorlar. İkinci olarak şunu söylemek istiyorum: Vejetaryenler, sofrada ölü bir hayvan bulunduğu zamanlarda bu konuyu konuşmaktan kaçınmalı. Çünkü o zaman çok fazla gerilim oluyor. O sırada o hayvanı yemekte olan kişi aptığı şeyi meşrulaştırmak için daha da fazla çaba harcıyor. ve sonuçta size saldırıyor.

güvercin:

Vejetaryenlerin alttan almaktan vazgeçmesi gerektiği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Carol Adams:

Hiçbir zaman boşvermememiz, tartışmaya girmekten kaçınmamamız gereklidir. Ama biz vejetaryenlerin yapması gereken, et yiyen bir insana neden bu yolu seçtiğimizi açıklamaya çalışmak yerine, onun neden et yediğini açıklamasını sağlamak olmalı..

Hayvanlar, yaşadıkları süre içinde bile yığın olarak görülüyorlar. Geçenlerde 6 yaşındaki çocuğumla sinemaya gittik, filmin sonunda “bu filmin çekimlerinde hiçbir hayvan zulüm görmemiştir” yazdı.Çocuğum da şöyle dedi: “Yani bu filmde yedikleri etlerin hepsi sahte miydi?” Bu çok derinlikli bir soruydu, çünkü kültürümüzde hayvanları yemek zulümden sayılmıyor. Ama altı yaşındaki bir vejetaryen bütün bir kültürel pratiği sorgulayabiliyor.

güvercin:

Ekofeminist şefkat etiği nedir?

Carol Adams:
Hayvanları yiyen insanlar bir tahakküm ilişkisinden yararlanıyor, ama kültürümüzde bu ilişkiyi sağlayan yapıların ve bu süreçte zarar gören hayvanların görünmezliği teşvik ediliyor. Hayvanlara yığın gözüyle bakılıyor. Bireyselliklerinden kopartılıyorlar, böylece buradaki tahakküm ilişkisi görünmez oluyor. Eti, hayvanların varlık nedeni olarak görüyoruz; hayvanların yenmek için var olduklarını düşünüyoruz. Ama ekofeminist bir etik anlayışında ilk sorulması gereken şu:
“Ne yaşıyorsun?”Bu soruyu sadece dilimizi konuşan varlıklarla empati kurarak değil, sütü sağılan bir ineğe, sürekli yumurtlatılan bir tavuğa, boğazları kesilmek üzere olan hayvanlara da sorabilmemiz gerek. Öncelikle de bu soruyu sormanın meşru olduğunu, hayvanların gerçekten de bir şeyler yaşadıklarını kabul etmek gerek. İkinci olarak da, o hayvanların ne yaşadıklarını anlayabilmek için gereken bilgileri edinmek gerek. Bu soruyu içtenlikle sorduğumuzda,
inanın hayvanlar –kelimelerle olmasa bile–bize cevap veriyor.

güvercin:
Hayvan hakları aktivizminin ilerici siyasette doğal bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Doğal değil, mantıkî bir yeri var. 19. yüzyıla baktığınızda evrensel oy hakkı hareketi, işçiler ve hayvan deneyi karşıtları arasında ittifak olduğunu görüyorsunuz. Ama liberal siyaset, hayvan hakları konusunda o kadar cömert değil, çünkü liberal felsefe insan-hayvan ayrımına dayanıyor. İlerici siyaset bilinç değiştirme meselesidir,baskı yapılarını değiştirme meselesidir. Hayvanların bilinç sahibi olmadıkları düşünüldüğü için, baskı yapılarıyla ilgileri de olmadığı düşünülür. Hayvan hakları anlayışının ilerici siyasette yeri olduğundan pek emin değilim. Ama hayvan savunuculuğunun kesinlikle yeri var. İktidar sahibi olmayan insanlar –ister kadınlar olsun, ister siyahlar ya da işçiler– hep hayvanlarla benzerlik üzerinden konumlandırılır; biz buradaki işleyişin farkına varmadıkça insanlarla hayvanlar arasındaki sınır, gücünü ve etkisini korumaya devam edecek.

güvercin:
Feministler hayvan haklarına neden uzak?

Carol Adams:
Tarihte kadınlar hayvan hakları hareketinde her zaman öncü oldu, ama feministler olmadı. Feministler neden ırk ya da sınıf ayrımcılığına karşı siyasî ve felsefî tavır almakta gecikmezken, hayvan haklarını hiçe saydılar? Bunun birkaç nedeni var. Birçok feminist yıllar içinde kadınlarla hayvanlar arasında kurulan denkliğin kadınları gayri insanîleştirme şekli olduğunu gördü. Buna tepki olarak, “Biz de insan türünün bir parçasıyız. Tıpkı erkekler gibi ussal, düşünen varlıklarız,” dediler. Ayrıca ırkçılık karşıtı ilerici feministlerde,hayvanlar adına konuştuğumuzda insan mağdurların uğradığı haksızlıkları küçümseme endişesi söz konusu. Özel olan siyasîdir, diyoruz, ama ne yediğimiz ya da ne giydiğimiz hâlâ özel konulardan sayılıyor. Şöyle karşılık veriyorlar size: “Hayvanları yiyip yememekle ilgili kararımın özel bir karar olarak kalmasını istiyorum.” yemek son derece kamusal bir edim ama bu edimi özel alana çekme güdüsü hâkim. Belki de hayatlarını değiştirmek zorunda kalacakları için bu konuda düşünmek istemiyorlar. Feministler kadınların et parçası gibi muamele görmesine karşı çıkıyor, ama bunu yaparken hamburger ya da biftek yiyorlar.

güvercin:
Kadınlar geleneksel olarak kendi mağduriyetlerinden ziyade başkalarınınkiyle ilgilenmiştir. Feministlerin, hayvan aktivizminin kadınları kendi sorunlarından uzaklaştıracağı yolundaki eleştirisine cevabınız ne olur ?

Carol Adams:
Kısmen haklı olabilirler,Hayvan hakları hareketinin yaklaşık %80’i kadınlardan oluşuyor, ama bu kadınlar kendi hayatlarındaki baskının farkına varmayı ya da bu baskıyla baş etmeyi başaramıyor. Bunu fark eden, hatta cinsel şiddete maruz kalanlar da var.Dayağa, tecavüze, kadınlara yönelik başka yerleşik şiddet biçimlerine karşı çıkan birçok feminist olduğunu, ama hayvan haklarıyla ilgilenen feministlerin sayısının az olduğunu görüyorlar ve bu alanda kendilerine daha çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Ama bence hayvan hakları hareketi içindeki erkek hiyerarşisi bunu bir sorun haline getiriyor.

güvercin:
Kadına şiddet ve hayvan korumacılığı yönünden çerçeveler nasıl şekillenir?

Carol Adams:
Ontoloji ideolojiyi tekrarlıyor. Başka deyişle, ideoloji, görünürde ontolojik olanı yaratıyor: Kadınların varoluşunun cinsel varlıklar olarak (ya da bazı feministlerin iddia ettiği gibi, tecavüz edilebilir varlıklar olarak) tanımlanması gibi, hayvanların varoluşu da et kaynağı olarak tanımlanıyor. Kadınların ve hayvanların varlığının birer nesne şeklinde tanımlanmasında, dil şiddetin bir öznesi/âmili/uygulayıcısı olduğu gerçeğini ortadan kaldırıyor .Sarah Hoagland bu süreci şöyle açıklıyor:

“John Mary’yi dövdü”, “Mary John’dan dayak yedi”ye, sonra “Mary dayak yedi”ye, sonunda da “dayak yiyen kadınlara” ve“şiddete maruz kalan kadınlara” dönüşüyor. Kadınlara yönelik şiddetle ve “şiddete maruz kalan kadınlar” ifadesiyle ilgili olarak, Hoagland şunu gözlemliyor: “Burada,erkeklerin kadınlara yaptığı bir şey, kadının doğasının parçası olan bir şey haline getiriliyor. Ve John’un bu süreçteki payını hepten unutuyoruz.”

Hayvanların bedenlerinin yenilebilir olduğu anlayışı da benzer bir tarzda kendini gösteriyor ve bedenlerini tüketmek üzere ölü hayvanları satın alan insanların âmilliğini ortadan kaldırıyor. “Ben cesetlerini et olarak tüketebileyim diye birileri hayvanları öldürüyor”, “hayvanlar et olarak yenmek üzere öldürülüyor”a, sonra “hayvanlar ettir”e, sonunda da “et hayvanları”na ve nihayet “et”e dönüşüyor.

Bizim hayvanlara yaptığımız bir şey, hayvanların doğasının bir parçası haline geliyor. Ve bu süreçteki payımızı hepten unutuyoruz.
güvercin:
İnsanda et yeme alışkanlığı neden bu kadar vazgeçilemezdir?

Carol Adams:

Et, doğal ve kaçınılmaz gibi gösterilen bir kültürel inşadır. Vazgeçilemez değildir, ama vazgeçilmesi istenmez..İnsanlar daha konuşmayı bile bilmedikleri bir yaştan itibaren hayvanları tüketmeye başlıyor, dolayısıyla et yemeyi meşrulaştırmak üzere etobur hayvanlarla analojik ilişki kuracak yaşa gelene kadar yüzlerce hayvanı yemiş oluyorlar. Çocuk dört ya da beş yaşındayken etin hayvanlardan elde edildiğini anladığı zaman, hissettiği rahatsızlığı(doğal insan duygusu budur aslında bence-gn) gidermek için kendisine sunulan meşrulaştırmalarla karşılaşıyor. Bu meşrulaştırmaları duymadan önce yediği etin tadı, bunların altında sağlam bir temel olduğuna inanması için gerekçe sağlıyor. Ayrıca bugün yetişkin olanların önemli bir bölümü, çocukluğunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus patlaması sırasında, yani dört temel besin grubu olduğu, et ve süt ürünlerinin de bunlardan ikisi olduğu iddiasının yerleştirildiği bir dönemde geçirdi. (Et ve süt endüstrisinin etkin lobi çalışmaları sonucu 1950’lerde bu görüş hâkim oldu. Oysa yüzyılın başında on iki temel besin grubu olduğu kabul ediliyordu.) Bu yüzden insanlar çocukluklarından
itibaren sadece etin tadına varmakla kalmadılar, mütemadiyen işittikleri, insanların hayatta kalmak için ölü hayvanları yemek zorunda oldukları iddiasının doğru olduğuna da inandılar. Et yemenin doğal olduğu fikri bu bağlamda gelişmiştir. İdeoloji yapay olanı doğal ve kaçınılmaz gibi gösterir. Hatta, bunun bir “beslenme” mevzuu
kisvesine büründürülmesiyle, ideolojinin kendisi görünmez olur.

güvercin:
Sözcüklerin etkisi nedir?

Carol Adams:

konuşma dilinde hayvanlar yok edilmiş oluyor..Biz et yediğimiz her gün, tek tek bütün hayvanlarla etkileşime giriyoruz.. Ama bu iddia ve içerimleri öyle bir kılığa büründürülüyor ki, hayvanın kendisi ortadan kalkıyor ve asıl etkileşime girdiğimiz şeyin “et” adı verilen bir besin türü olduğu söyleniyor. Etin Cinsel Politikası’nda, hayvanı ortadan kaldıran bu süreci, kayıp gönderge yapısı olarak adlandırmıştım. Hayvanların etleri için var olduklarının kabulüyle, hayvanlar ismen de cismen de yok ediliyor. Hayvanlar canlı olsalar et olamazlar. Yani canlı bir hayvanın yerini ölü bir gövde alıyor ve hayvanlar kayıp haline geliyor. Hayvanlar olmadan et yemek de söz konusu olamazdı. Ama et yeme ediminde hayvanlar mevcut değiller, çünkü besine dönüştürülüyorlar.Hayvanlar, tüketiciler onları yemeden önce, cesetleri yeniden adlandıran dil aracılığıyla kayıp hale getiriliyor. Kayıp gönderge, bağımsız bir kendilik olarak hayvanın varlığını unutmamıza izin veriyor. Tabağımızdaki sosis, bir zamanlar ait olduğu hayvanın, kuzunun, ineğin, tavuğun bedensel varoluşundan koparılmış bir parçadır. Kabul etmek istemeseniz bile böyle….

güvercin:
Bu konuda bilinçlenme süreci nasıl işler?

Carol Adams;

Bilinçlenme süreci herkes için bir noktadan sonra kişisel bir süreç. Ama et yemek konusunda ve etin kaynağının hayvanlar olduğunu gizleme konusunda kültürel açıdan öylesine bir baskı var ki, kesilip biçilmiş et dilsel açıdan türlü türlü kisvelere büründürülüyor:“Bir kuzunun bacağı” demiyoruz, “kuzu budu” diyoruz. Kuzu ile bacağı arasındaki aidiyet ilişkisini ortadan kaldırıyoruz. Hayvanlar bireylerden oluşmayan, yekpare bir kitlenin adı değil. Su öyledir mesela. Ne kadar eklesen ne kadar çıkarsan su yine sudur. Et kelimesini kullanarak hayvanlar hakkında böyle bir yanılgı oluşturuyoruz.——–

Hayvan haklarına farklı açılardan bakmayı amaçlayan bu çalışma sonrasında tabaklarınızdakinin daha bir farkında olmanız ve tröstlere kafa tutabilecek olan şeyin mideniz ve arzularınız olduğunu fark etmenizi diliyorum, umutla..
Güvercin soruları yazı orjinaline eklenmiştir, alıntı ve eklemelerle bu yazı dizisi oluşturulmuştur.

Daha önce de bazı bloglarda küçük değişikler ve eklentilerle yayınlanan bu yazıların HAYVAN HAKLARI SAVAŞI VE HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜNE FAYDALI OLABİLMESİNİ UMARIM.

Güvercin Postası