Devrimci ve Militan

 

 

 

Walter Bond

 

Colarado Hapisanesi

Aralık, 2010

 

Çeşitli radikal çevrelerde artık klişeleşmeye başlayan iki sözcük var, “devrimci” ve “militan”. Bence bu kelimeler çok kullanıldığı için hak ettikleri saygıyı göremiyor. Bu yazıda devrimci kelimesi ile ilgili yeni bir perspektif sunup oradan militan kelimesinin tanımına geçeceğim. Bunların hepsini çağdaş endüstri toplumunu değil de dünyayı ve onun hayvan uluslarını daha çok önemseyen kölelik karşıtı hayvan özgürlüğü eylemcileri ve radikal çevrecilerin perspektifi ve onların yararı adına yapacağım.

 

Devrimci. Reklamcılar ürünlerinin devrim yarattığını düşünmemizi ister. Politikacılar devrimcilerin “radikal” ve “aşırı” tipler olduğunu düşünmemizi ister. Dinciler peygamberlerinin devrimlerin standartlarını belirlediğine inanır. Galiba devrimci kelimesinin ortak kullanımı, büyük bir değişime sebep olan ve özellikle  kişinin inandığı bir davada büyük bir değişim sağlayan her şey anlamına geliyor. Ama benim açımdan, esas  önemli olan “ büyük değişimi nasıl etkileyebiliriz?” sorusu. Bu yüzden ben devrimciyi bir olay ufku olmak yerine bir sarsılmazlık noktası olarak görüyorum. Kelimeye kendi gelenekselci olmayan açımdan bakınca durumu en doğru ve en iyi şekilde resmetmek amacıyla yörüngesinde dönen bir gezegeni hayal ediyorum.

Yörüngesinde dönen bir gezegen yörüngesinde kalır. Bunca devrim yaşamış olsa da gezegenimiz bu yörüngede yoluna devam ediyor. Seyahati sırasına önüne hangi türden engeller çıkarsa çıksın, ister astreoidler, ister kuyruklu yıldızlar olsun fark etmiyor. Başka bir gezegenle karşı karşıya gelmek söz konusu olsa bile, her  iki gezegenin ölümü kesin olsa bile gezegenimiz yörüngesinden sapmayacaktı. Dışarıdan bakan birisi için bu yoldan çekilmemek ya da yön değiştirmemek bir çeşit intihar olacaktı şüphesiz, ya da kımıldamamak mantıksız gelecekti insana. Ne  olursa olsun, dünya yörüngesinde kalıyor. Devir yapıyor, o bir devrimci.

 

Ama ya mesele bu değilse? Ya dünya geriye gidici (gerici) olsaydı? Her astreoid çarptığında hareket etseydi? Kuyruklu yıldızlar ve diğer engeller de aynen. O zaman bu darbeler bir süre sonra etkisini gösterirdi, sonunda güneşin çekim gücü yeterince etkili olamazdı artık, yörüngenin veya yolun sağlamlılığı bozulmakla kalmazdı, gezegen üzerindeki hayat da sona ererdi, ve dünyanın eylemleri içerisinde faydalı hiçbir hareket kalmazdı. Hayvan ve dünya özgürlüğü hareketlerine dönersek: devirsel (devrimsel) hareketle ilgili bu kural hayvan ve dünya özgürlüğü için de geçerli.

 

Kölelik karşıtları olarak bizler amaçlarımıza doğru dümdüz bir yolda ilerleyen insanlarız. İnanılmaz bir anlamı var bunun; çünkü değişimin yaşanacağı o olay ufkuna ulaşmamızı engellemek isteyen bir çok başka güç var. Çünkü eğer bu olursa, metanın hayattan daha önemli olduğu dönemin sona ermesi anlamına gelecek. Bu da ölümden para kazanan, canlıların baskı altına alınmasından çıkar elde edenler açısından ciddi bir problem. Bu yüzden hayvanların total özgürlüğü için mücadele ediyoruz. Bunu mümkün olan her yaklaşımı kullanarak yapıyoruz. Kentucky Fried Chicken’ın tavukları “nasıl”  öldürdüğünü protesto etmiyoruz, KFC’nin tavukları öldürmesini protesto ediyoruz. Vejetaryenliği savunmuyoruz; çünkü katı eti sıvı etle değişmenin bir kazanımı yok bizler için.

 

Çoğu hayvan sömürüsü endüstrisi birbiriyle bağlantı halinde, bu yüzden birisine destek vermek hepsine destek vermek demek. Örnek: süt sığırları, diğer bütün memeliler gibi sadece gebelik sırasında süt verir. Bu yüzden iradesine karşı olarak suni yolla gebe bırakılıyor; bir diğer deyişle tecavüze uğruyor. Böylece süt üretimi artırılıyor; üretim düzeyi düştükçe yeniden tecavüze uğruyor. Çocukları veal danaları öylesine zor koşullar altında esir ediliyor ki ne ayakta durmaları ne de hareket etmeleri mümkün değil. Bu üzücü hayatın sonunda, bu inekler defalarca tecavüze uğradıktan ve  çocukları öldürüldükten ve “sahibi”ni memnun edecek kadar  çok süt veya çocuk üretemedikten sonra, burgere ve deriye dönüştürülür. Vegan olun! Gerçek bir kölelik karşıtı ve hayvan özgürlüğü eylemcisi olarak hayat karşısında metaya ya da iş hayatına değer vermiyoruz.

 

Refahçılar ise gericiler. Gerçekten gericiler, hayvan haklarının refahçı kanatı kafeslerde daha geniş yer olması, iki tavuğun daha o kafeslere sığabilmesi, çiftçilerle oturup aslında onların nasıl sizin ve benim gibi iyi ve hoş insanlar olduğunu anlamamız için sohbet etmek dışında kesin hedefleri olmayan insanlar. O çiftçiler aynen sizin ve benim gibi, ama hayatta kalmak için öldürüyorlar ve daha çok öldürmek istiyorlar, her lanet olası sene daha çok para kazanmak istiyorlar. Refahçılarla yaşadığım kapışmalarda hiçbir anlam ifade etmeyen kök inançlara sahip olduklarını fark ettim.

 

Öncelikle, sizin iyi birisi olduğuna inanırsa  insanların aynen sizin gibi birisi olmak için hayatlarını radikal şekilde değiştireceklerine inanıyorlar.

İkinci olarak, her şeyin hayvanlar için bir zafer olduğuna inanıyorlar, mesela bir protesto sırasında elinizde pankart gördüklerinde kornaya basıyorlar. Manevi desteğin iyi bir şey olduğuna katılıyorum ama hayvanlara destek vermek için dünya üzerindeki her bir kornaya basılsa da  tek bir hayatın bile kurtarılamayacağına eminim.

 

Üçüncü olarak, refahçıların hiç acelesi yok, hayvan sömürüsüne şu an son vermek onlar  için gerçekleşmesi imkansız bir düş. Tersine, onlar hepimiz hoş ve birkaç kuşak boyunca ahlaken daha üstün canlılar olduğumuz için hayvan ve dünya özgürlüğü savaşının kazanılacağı türden bir geleceği ümit ediyorlar (ama para lazımsa o zaman bir telaş alıp gidiyor, zafer de 1500 dolar ötede anlamına geliyor).

 

Ve son olarak, otorite ve yasalara saygı duygusu dini bir aşkla savunuluyor, öyle ki bu refahçıların çoğu aynen kardeşim gibi ama onun aldığı paranın yarısına beni federallere satardı.

 

 

Sonunda, refahçılık hayvan sömürüsü endüstrileriyle el ele çalışıyor. Hayvanları hiçbir şekilde kullanmama konusunda sarsılmaz bir tavır alması gerekirken bu gericiler bizleri “özgür çiftçilik”, “kafessiz çiftçilik”, “insancıl kesim” ve buna benzeyen, herkesin kulağına hoş gelen ama hiç bir şeyi değiştirmeyen bir takım terimlerle tanıştırdılar. İşte tehlike de burada zaten.

 

Devrimci hareketimiz hayvan ve dünya katillerinin ortak lobi gücüyle yarışamaz. Kölelik karşıtlığının politikayla alakası olmadığı anlamına gelmiyor bu sözüm; kesinlikle politikayla alakalı. Söylediği şey, şirket şeytanları tarafından satın alınan ve bedeli parayla ödenen bir oyun sahasında nasıl yol almamız gerektiği konusunda bilinçli olmamız gerektiği. Hem şimdi hem de sonsuza dek önceliğimiz hem hayvan hayatlarını hem de biyosferi kurtarmaktır, bunlar olmadan hayat olmaz. İkincil önceliğimiz gerçeği söylemektir. Kafesteki bir hayvan özgür kalmak istediği sürece onun özgür kalmasını talep ediyoruz. Son olarak, üçüncül önceliğimiz halkı hayvanların içinde bulunduğu çeşitli kötü durumlar ve veganizmin olumlu etkileri hakkında eğitmektir. Dünyanın kullanıldığı ve istismar edildiği şu andaki safhada, bunların dışındaki her şey  hobiciliktir, insan merkezli boktur.

 

Militan. Bu kelime insanın aklına askerlikle alakalı şeyler getiriyor, sıkı bir disiplin gibi kavramlar getiriyor. Sözlükte baktım, militan kelimesinin anlamı şöyle: sıfat.1A. savaşa katılan.B.savaşmaya eğilimi olan.2.agresif şekilde aktif, özellikle bir mücadele içerisinde. Kölelik karşıtları ve hayvan özgürlüğü eylemcileri olarak olmayı arzu edeceğimiz daha iyi bir tanım düşünemiyorum.

 

Savaşa katılmış– gelişigüzel bir bakışla bile bir savaşın olduğunu, insanların ve bizim üstünlükçü mentalitemizin dünyanın ırzına geçtiği ve sınırlı beyinlerimizin kavrayabileceğinden daha büyük acı ve  işkencelere sebep olduğu bir savaşın olduğunu ortaya koyabiliriz.

 

Savaşmaya eğilimi olan– savaşmanın bir çok yolu var. Yumruğunla savaşabilirsin, beyninle savaşabilirsin, inatla savaşabilirsin. Savaşma biçimlerin ancak hayal gücünde sınırlıdır. Ama yüzleşme olmadan mücadele olmaz. Bugün ve bu çağda hiçbir şeyle yüzleşmemek üzere programlanmışız. Lafı kıvırmak yerine gerçeği söylemeyi deneyin. Elbette, nabza göre şerbet verilecek zamanlar var ( akşam yemeğine gitmem ve et yiyen bir şerefsiz olan babaannemi aramam mesela), ama temel bir kural olarak, hayvan hakları için protesto ederken, lobi yaparken eğer söyleyecek hoş bir şeyiniz yoksa o zaman hoş bir şeyler söylemeyin.

Bir mücadele içinde agresif olarak etkin-hepimizin farklı yetenekleri var. Kendinizi dürüst şekilde değerlendirin, en güçlü özelliklerinizin ne olduğunu öğrenin,ve bu özellikleri bütün mücadelelerin en önemlisi olan dünya ve hayvan özgürlüğü mücadelesinde kullanın, biyomerkezlilik mücadelesinde ve hayvan uluslarının insan kullanımı ve istismarından tamamen kurtarılması için kullanın. Yörüngesindeki bir gezegen gibi, hiçbir engeli kabul etmeyin ve  şunu hatırlayın: bu zulmün sonunu görecek kadar yaşayıp yaşamamanız önemli değil, önemli olan hayatlarımızı bu mücadeleye samimiyetle adamak.

 

Hayvan özgürlüğü,

bedeli ne  olursa olsun.

 

Çeviri: CemC

 

Reklamlar

Devrimi Yeniden Düşünmek: Hayvan Özgürlüğü, İnsan Özgürlüğü ve Solun Geleceği

Dr. Steve Best

“Hayvan özgürlüğü insanlara ciddi bir hedeften daha çok diğer özgürlük hareketlerinin bir parodisi gibi görünebilir”. Peter Singer

“Hayvan özgürlüğü nihai özgürlük hareketidir, ‘son cephe’dir”. Robin Webb, İngiliz ALF Basın Sözcüsü

Giriş: Çerçevelenmemiş Bir Konuyu Çerçevelemek

Global anti-kapitalist ve anti-emperyalist Sol açısından gezegenimizde büyük etik ve politik bir öneme sahip yeni bir özgürlük hareketinin- hayvan özgürlüğü hareketinin- var olduğu pek söylenemez. Ama hayvan özgürlüğü sosyalist ve anarşist düşünü ve geleneklere kök salmış antroposentrik, türcü, ve insancı dogmalara meydan okuduğu için Solcular olaya dahil olmaktansa onunla dalga geçmeyi seçiyorlar.

Son otuz yıldır hayvan özgürlüğü hareketi gezegendeki en dinamik ve önemli politik kuvvetlerden birisi oldu. Siyah Özgürlüğü, Amerikan Yerlileri, feminizm, chicano/alar(hispanikler), Yeşil ve kimlik politikalarını farklı formlarından oluşan yeni toplumsal hareketlerin atıl kaldığı noktada hayvan özgürlüğü hareketi radikal direnişini ayakta tuttu ve hem sayı hem de güç olarak büyüdü.

Hayvanların acı çekmesini süsleyerek devam ettirmekten yana lobi yapan hayvan refahı yaklaşımlarının aksine Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvan sömürüsünün tamamen ortadan kaldırılmasını talep ediyor. Daha büyük kafesler yerine boş kafesler isteyerek Hayvan Özgürlüğü Hareketi günümüzün en büyük kölelik karşıtı ve özgürlükçü hareketi olup, ABD’de 19. Yüzyılda Afro Amerikalıların köleliğine son vermek isteyen öncüllerine paralel bir mücadele içerisinde. Dünya çapında Hayvan Özgürlüğü Hareketinin büyük bir ifade aracı olarak ALF sömürü endüstrilerinin mal ve mülküne yüz milyonlarca dolarlık zarar vererek yapılan akınlarla baskınlarla da hayvan sömürüsünden kar sağlayan bir çok kişiyi yaptıkları işten uzaklaştırdı. FBI, ALF’i (aynen ELF gibi) ABD’deki en büyük terör örgütü olarak kabul etti. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ABD ve İngiltere’de anti-terörist mevzuat için temel hedef olarak görülüyor.

ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’dan, Norveç ve Rusya’ya dek- global bir çapta hareket eden Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece büyümeyi, çıkarı, metalaştırmayı yücelten kapitalizmin ideolojilerine saldırmakla kalmıyor, ayrıca molotof kokteylleri ve çekiçlerle mülk sisteminin kendisine de saldırıyor. Şirket-devlet kompleksinin gerçekliğinden tamamen haberdar bir şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi temsili demokrasinin kurgularını kırarak kürk çiftliklerine, fabrika çiftliklerine, deney laboratuarlarına ve her yıl milyarlarca hayvanın öldüğü diğer cehennemi andıran yerlere izinsiz bir şekilde girerek tutsak edilmiş hayvanları kurtarıyor.

Bu gezegen üzerindeki bütün türlerin kaderi birbirine inceden inceye bağlı olduğu için hayvanların sömürülmesinin insan dünyası üzerinde büyük bir etkisinin olduğu kesin. İnsanlar hayvanları yok ettiğinde kendi hayatları için gerekli ekosistemleri ve doğal yaşam alanlarını da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını kestiklerinde yağmur ormanlarını da yok ediyorlar, meraları çöllere çeviriyorlar, küresel ısınmanın artmasına yol açıyorlar, çevreye zehirli atıkları bırakıyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji ve ürün gerektiren global fabrika çiftlikleri kurduklarında hayati öneme sahip kaynakları boşa harcamış oluyorlar ve dünyadaki açlık probleminin artmasına sebep oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uyguladığında birbirlerine de şiddet uyguluyor, bu trajik belit hayvanları istismar eden seri katiller ya da kadınları, hayvanları, çocukları döven adamlar tarafından defalarca kanıtlanmıştır. Hayvanların tarımın başlangıcında evcilleştirilmesi ve ataerkilliğin ortaya çıkışı, devlet iktidarı, kölelik, hiyerarşi ve bütün türlere hakim olunması arasındaki kavramsal ve teknolojik ilişkileri incelendiğinde aradaki bağlantılar daha da derinleşiyor.

Çeşitli şekillerde hayvanların sömürülmesi insan dünyasında krizler çıkaracak şekilde geriye tepiyor. Şiddet ve yıkımın o kötülük dolu çemberi ancak ve ancak insan türü başka türlerle ve doğal hayatla hiyerarşik olmayan ve sömürüye dayanmayan uyumlu ilişkiler kurmayı becerebildiğinde sona erebilir. İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hepsi bir olarak savaşılması gereken birbiriyle bağlantılı projelerdir.

Bu yazı insan/hayvan özgürlüğü denkleminin her iki tarafı için de daha geniş vizyonlar ve politikalar üretebilme ihtiyacının altını çiziyor, yeni diyalog, öğrenme ve strateji ittifakları oluşturma yönünde fikirler öne sürüyor. Her hareketin bir diğerinden öğreneceği nice şey var. Hiyerarşi, olumsuz anlamda hakimiyet ve çevresel yıkımın dinamiklerine hayvan hakları perspektifinden bakmayla alakalı yeni içgörüler elde etmenin yanısıra Solcular da barış, şiddet karşıtlığı, merhamet, adalet ve eşitlik gibi kavramları savunurken hayvanları günlük hayatlarında sömürmenin, türcü ideolojilerle öne sürüp bütün gezegeni tehdit eder bir tarzda devam eden tür kıyımını görmezden gelmenin büyük bir tutarsızlık olduğunu artık anlamalılar. Aksine hayvan hakları topluluğu (hayvan özgürlüğü hareketinden farklı olarak) hayvan sömürüsünü yok edemeyecek denli naiftir, tek meseleye odaklıdır ve sistematik bir anti kapitalist teoriden ve politikadan da yoksundur. Bu noktalarda ancak Sol’la yapılacak tartışmalardan fayda görebilir.

Bu yüzden insan ve hayvan özgürlüğü hareketlerini birbirinin ışığında yeniden düşünerek bu ilişkinin ne şekilde devam edebileceğine dair fikirler önermeye çalışacağım. İnsanların, hayvanların ve dünyanın olumsuz anlamda hakimiyet altına alınmasını hiyerarşi ve araçsalcılıktan kaynaklı iktidar patolojisinin sonucudur, bunlar ancak çokperspektifli teorilerle ve ittifak politikalarıyla ifşa edilebilir ve değiştirilebilirler. Öncelikle Hayvanları Savunma Hareketinin temel tarihi ve sosyolojik arkaplanında söz edeceğim ve Solun geleneksel olarak hayvanları müdafaa etme meselelerine nasıl baktığını göstereceğim. Ardından Inclusive Democracy’nin kurucusu olan Takis Fotopoulos’un görüşlerinden söz ederek hayvan ve insan özgürlükçüleri arasında karşılıklı diyalog ve öğrenme çabalarına çağrıda bulunarak yazımı sona erdireceğim.

Hayvanları Savunma Hareketinin Çeşitliliği

Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Hayvanları Savunma Hareketi adını vereceğim ve büyüyen bir sosyal hareketin halen daha en küçük parçasıdır. Hayvanları Savunma Hareketi üç büyük (ve birbiriyle çelişen) eğilime sahiptir: hayvan refahı, hayvan hakları ve hayvan özgürlüğü.

Hayvanları Savunma Hareketi, 19.yy’da İngiltere’de RSCPCA’in(Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals) ve ABD’de ASPCA (American Society for the Prevention of Cruelty to Animals)’in kurulmasıyla refahçı kanattan mütevazı bir başlangıç yapmıştır. Refahçı kuruluşlar ardından bu ve diğer ülkelerde hızla yaygınlaşmıştır, ancak hayvanları sömüren kurumları asla ortadan kaldıramamıştır- bu kurumlar ister laboratuarlar, ister fabrika çiftlikleri, mezbahalar, kürk çiftlikleri, sirkler ya da rodeolar olsun- ama daha çok bu tür baskıcı ve şiddet dolu yapılar içerisindeki hayvanların çektiği acının azaltılmasına ıslah edilmesine yaramıştır. Refahçılar hayvanların çıkarları olduğunu kabul eder ama bu çıkarların eğer insanların çıkarları söz konusu ise yasal yollarla kurban edilebileceğini söylerler. Refaçılar hayvanlara “gereksiz” acı verilmemesi gerektiğini, onlara acı verilmesi ya da onların ölmesi gerekiyorsa bunun “insani” bir biçimde yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Tabii bu fikre tamamen zıt bir şekilde hayvan hakları savunucuları hayvanların mutluluğun, özgürlüğünü ve hayatını insanların refahı söz konusunda olduğunda kurban eden refahçılığın çıkarcı iddialarını reddeder. Hayvan hakları felsefesi 1983’te Peter Singer’ın yeni ufuklar açan The Case for Animal Rights-Hayvan Hakları Meselesi kitabı basılana dek pek de ciddi manada ortaya çıkmamıştır.Regan ve diğer hayvan hakları kuramcılarına göre hayvanlar ve insanlar arasında temel ahlaki bir eşitlik söz konusudur ve her iki tür de hissetme yeteneği olan türlerdir, bu yüzden de önemli çıkarları ve tercihleri söz konusudur (mesela acı çekmemek gibi) bu yüzden de bu çıkarlar ve seçimler korunmalı ve itibar görmelidir. Dahası, Regan bir çok hayvan türünün (şempanzelerin, yunusların, kedilerin, köpeklerin vd) onları “bir hayatın öznesi” yapan ve insanlarınkine benzeyen bilişsel karakteristikler taşıdığını öne sürer. Yani bu hayvanlar bellek, kendini bilme ve geleceği algılama gibi kompleks mental yeteneklerle donatılmıştır . Sadece insanların hakları olduğu; çünkü sadece akla ve dile sahip yegane varlıkların insanlar olduğuna dair argümanlar aslen yanlış olmalarının yanı sıra haklara sahip olma anlamında gerekli ve yeterli koşul hissetme yeteneği olduğu için konuyla alakasızdır da.

Anaakım Hayvanları Savunma Hareketinin ve Peter Singer gibi filozofların refahçı felsefelerine tamamen zıt olarak hayvan haklarını savunanlar, hayvanların kendiliklerinden kaynakları değerleri ve temel haklarının daha büyük sebepler (yani insan) için bir kenara atılamayacağını öne sürer. Hayvanların çıkarları sonucu ne kadar iyi olursa olsun (mesela tıbbi bilgilerde ilerlemeler kaydetmek gibi) kurban edilemez. Bir çok insanın daha iyi bir sebep için , mesela sosyal refahı sağlamasına yarasa bile bir insanın kurban edilmesini ahlaksızlık olarak kabul etmesi gibi hayvan haklarını savunanlar da aynı akıl yürütmeyi hayvanlar için kullanırlar. Eğer hayvanların hakları varsa insanları tıbbi deneylerde kullanmakla hayvanları kullanmak arasında fark yoktur; çünkü bilimsel bilgiler insan deneyleriyle de yürütülebilir; ama ahlak ve insan hakları bunu yasaklamaktadır.

Hayvan hakları, acıyı azaltmanın değil hayvan sömürüsünü sürdüren bütün kurumların ve durumların tamamen ortadan kaldırılmasını talep eden bir konumdur; aynen 19.yüzyıldaki öncülü gibi, köleliğin yok edilmesini talep etmektedir yoksa kölelere daha iyi davranılmasını değil. Eşitlikçiliği, hakları ve köleliğin iptalini kucaklayışı açısından refahçılığa karşı dursa da bir çok hayvan hakları savunucusu eğitim ve yasal mevzuat yoluyla sıkı yasal değişim biçimlerini talep etme anlamında hayvan refahını savunanlarla aynı düşünmektedir. Refahçılar gibi hayvan hakları savunucuları da tipik şekilde kapitalist ekonomik, politik, ve yasal kurumları kabul eder ve nadiren paranın sömürücü mantığını ve pazar ile devlet arasındaki yapısal ilişkiyi anlamak için daha geniş sosyal/politik/ekonomik bağlama sahiptir. Adaletin devletin şirketler çıkarları tarafından çürütülüp baskı altına alınmış önceden onaylanmış kanalları aracılığıyla başarılabileceği şeklindeki burjuva ideolojisine olan bağlılık hayvan özgürlükçülerini hayvan hakları ve hayvan refahını savunanlardan ayırır. Bazen konumlarını haklar felsefesine dayandırarak, bazen de pratik eylemin önemi için gerekli felsefi tanımları reddederek ya da ondan uzak durarak da olsa Hayvan Özgürlüğü Hareketi hayvanları sömürenlere doğrudan saldırılar düzenleyerek hayvanların tamamen özgür kalmasını talep eder. O geniş ve eleştirel vizyonu içerisinde benzersizliğini koruyarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizmi, emperyalizmi ve her türden zulmü ve hiyerarşiyi reddeder. Refah ve hak talep eden tek konu odaklı hareketler yerine Hayvan Özgürlüğü Hareketi özgürlük için yapılan bütün insan mücadelelerini destekler ve insanların, hayvanların ve dünyanın yaşadığı zulmün aynı sebeplerden ve dinamiklerden kaynaklandığını kabul eder. Hayvan Özgürlüğü Hareketi ideoloji, tavır ve kuruluş anlamlarındada baskın bir şekilde anarşisttir. Devletin şirketlerin çıkarlarını korumaya yönelik bir araç olduğunu ve kanunların da insanlar için yaratılmış bir afyon olduğunu kabul ederek Hayvan Özgürlüğü Hareketi örneğin baskınlar, izinsiz mekanlara girmeler, ve sabotaj gibi yasa dışı doğrudan eylemler düzenleyerek güç kazanma ve sonuçlar elde etmeyi hedefler. Hayvan Özgürlüğü Hareketi’nin önemli bir biçimi Animal Liberation Front'(ALF)’tur (Hayvan Özgürlüğü Cephesi). ALF 1976’da İngiltere’de ortaya çıktı, ABD’ye 1980’de yayıldı ve arından da dünya çapında 20den fazla ülkede etkin bir hale geldi. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin bazı üyeleri hayvanları sömürenlere karşı şiddet uygulanmasını savunurken ALF mal ve mülke saldıran ama asla insan hayatına zarar vermeyen şiddet karşıtı bir prensip belirlemiştir.

Bu yüzden Hayvanları Savunma Hareketi içerisindeki en büyük ayrım tartışılageldiği gibi refah ve haklar konusunda değildir, ama daha çok devletçi ve devlet karşıtı yaklaşımlardadır. Yalnızca Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki radikal gruplar temsili demokrasinin mitlerine karşı çıkar, çünkü onlar anarşist kültürlerde yaşıyor ve doğrudan eylemi keşfediyorlar. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi, Inclusive Democrcy(ID) ve diğer radikal Sol yaklaşımlara yakın olan yegane hareket olup onun da önemli politik sınırları vardır.

Ancak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğulculuğu sadece refah, haklar, özgürlük perspektiflerini birbirleriyle yarıştırma meselesi değildir. Bu hareketin sosyal kompozisyonu sınıf, toplumsal cinsiyet, din, yaş ve politika meselelerini kuşatır.

Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Solcular, anarşistler, feministler, anti-hümanistler, anarkoprimitivistler,, Yeşiller, Hristiyanlar, Budistler, Hindular ve diğerleri Hayvanları Savunma Hareketinin komplike durumunu ve ayrıksılığını meydana getirir. Sınıf ve emek mücadelesinden farklı olarak burada insanlar herhangi bir politik duruştan bakarak hayvanlar için merhamet talep edebilir, buna güzel bir örnek olarak George Bush’un eski basın danışmanı Matthew Scully’i örnek verebiliriz, Scully’nin etkili yazıları ve kitapları bulunuyor. İnsan Scully’nin geçmişini veya şu anki politik duruşunu iğrenç bulsa da çalışması bir çok insanı etkilemiştir, mesela hayvanlara karşı işlenen iğrenç zulümlerin geniş spektrumundan bihaber cumhuriyetçi elitler onun çalışmasından etkilenmiştir. Bu tür politik farklılıklar hem bir erdemdir hem de bir kabahat. Hayvanları Savunma Hareketinin halk nezdinde etkisini artırmaya yararken ve bu yüzden hayvan refahı meseleleri için mevzuatla alakalı yeni olasılıklara yer açarken felsefi ve politik tutarlılık olmadığı için hareketi birbiriyle çelişen ve rekabet eden fragmanlar haline getirmekte ne yazık ki.

Rofmrist ve tek konuya odaklı (ayrıca çoğunlukla beyaz ve orta/üst sınıf) Hayvanları Savunma Hareketi sistematik bir sosyal eleştiriden yoksundur, kapital mantığının hayvan sömürüsündeki belirleyici rolünü kavrayacak ve devleti sosyal değişimlere direnen dev şirketler tarafından yönetilen bir yapı olarak algılayacak bir sosyal eleştiriden yoksundur. İnsanın kapitalizme karşı yürütülen mücadelede köprüler kurabileceği tekil bir hayvanları savunma hareketi yoksa da Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisinde kapitalizmin ve devletin doğasını kavrayan, ve ayrıca radikal ittifak politikalarına açık ve bu konuda genellikle tecrübe sahibi pozitif istisnalar da mevcut. Bu yüzden Hayvan Özgürlüğü Hareketi,sosyal değişimi sağlamak için sadece hayvan sömürüsüne ve kapitalist endüstrilere karşı yürütülen mücadeleyle olan alakasıyla değil, ama insan ve dünya özgürlüğü mücadelelerinin parçası ve katalizörü olması anlamında da potansiyel manada önemli bir güçtür.

Hayvan Özgürlüğü Hareketinin Sosyolojisine Doğru

“Bizler felsefi manada çok tehlikeliyiz. Bu tehlikenin bir kısmı malın ve mülkün hayattan daha değerli olduğu ilüzyonuna kanmamamız…resmen delilik olan bu imtiyazı ortaya çıkarıyoruz ve görüyoruz ki sistem bu olmadan hayatta kalamaz.” Davir Barbarash, eski ALF sözcüsü

Hayvan hakları, hayvan özgürlüğü ve onun giderek büyüyen politik manaları hakkında bir sürü kitap bulunsa da hümanist ve Solcu aydınlar hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerinin sosyolojik anlamı ve manasını görmezden gelmiştir. Bu bölümde bu türcü bakışı ve görmezden gelme eylemini son otuz yılın hayvan hakları/özgürlüğü mücadelelerini geniş bir sosyolojik bağlama oturtarak düzelteceğim.

Son zamanların toplumsal tarihi bağlamında Hayvan Özgürlüğü Hareketi kökleri 1960 ve 70lerde görülen mücadelelerle bağlantılı “yeni bir sosyal hareket” olarak kabul edilebilir. Genellikle “sınıf ötesi” ve “postmateryalist” şeklinde etiketlenen yeni toplumsal hareketler daha yüksek ücretler peşinde değildir, tersine hiyerarşilerin sona ermesi ve doğal dünyayla yeni ilişkiler kurulmasına odaklanmıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra işçi hareketi başa geçtikten sonra toplumsal mücadelelerin dinamikleri kapital-emek ilişkisinden kayarak adalet, özgürlük ve kimlik politikalarını içeren daha geniş bir şekile ulaşmıştır. Farklı ırktan insanlar, öğrenciler, feministler, gayler, ve lezbiyenler, barış anti-nükleer eylemcileri ve çevreciler yeni meseleler için mücadele ettiler bu dönemden sonra. Çağdaş hayvan hakları/özgürlüğü hareketleri 1960 ve 70lerdeki hareketlerin oluşturduğu sosyal ortamdan etkilenmiştir ve ilerici değişimler için çabalayan hareketlerin de önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu da elbette hiyerarşi, enstrümentalizm eleştirileri ve doğanın insan olmayan türlerin baskı altına alınmasına karşı yürütülen eleştiriler, çevreciliğe olan katkıları ve şiddetten uzak bir etik oluşturup onu geliştirmedeki rollerinin bir sonucudur.

Yeni toplumsal hareketler postendüstriyel kapitalist toplumda önemli rol oynarlar, burada artık ekonomik dinamikler fiziksel materyallerin işlenmesine değili tüketiciliğe, eğlenceye, medyaya ve enformasyona dayanmaktadır. Uluslar arası şirketler mesela Microsofot, Monsanto, Novartis gibi şirketler postendüstriyel ekonomide bilim ve araştırmanın önemini kanıtlıyor. Böyle görülmese de Hayvan Özgürlüğü Hareketine farklı bir açıdan bakmak için onun çağdaş anti-kapitalist ve anti-globalist bir hareket olduğunu, şirketlerce yönetilen “yukarıdan aşağı küreselleşme” tipi yerine kendini demokratik vizyonlarda belli eden “aşağıdan yukarı küreselleşme” şeklinde bir mücadelenin bir parçası olarak görmek gerekir.

Postendüstriyel dünyanın global bir bilim/bilgi kompleksine bağlı olduğu sürece ve bu da hayvan deneyleriyle sürdürüldüğü sürece hayvan özgürlüğü global kapitalizme Global Dirikesim Kompleksi adını vereceğim bir şekilde meydan okuyacaktır.

Bu yeni gücü doğrudan eylemle dirikesim karşıtı hareket (DEDKH)diye adlandırıyorum. Bu hareket biyomedikal araştırma endüstrilerine karşı ciddi bir tehdittir. İngiltere’de mesela, farmasötik, biyoteknolojik ve tıbbi araştırmalar ekonomiye en büyük katkı sağlayan üçüncü gruptur; bu bilim kompleksine yapılacak bir saldırı aslında İngiltere devletine ve global kapitale yapılmış bir saldırıdır .

Bugüne dek, İngiltere’deki ve ABD’deki Hayvan Özgürlüğü Hareketi bir çok hayvan yetiştiricisinin kapanmasını sağlamış, büyük araştırma merkezlerinin inşaatına son vermiş ve New York Borsasından HLS’in silinmesini sağlamıştır. Açıkçası Hayvan Özgürlüğü Hareketi büyük bir sosyal ve politik güçtür. Eğer Sol bunu kavramıyorsa bile İngiltere ve ABD’deki uluslaraası araştırma merkezleri kesinlikle anlıyorlar ; çünkü Hayvan Özgürlüğü Hareketini birinci sırada öneme sahip bir yurt içi terörist tehdit olarak kabul etmiş durumdalar ve karşılık olarak bu savaşı sürdürecek polis devletleri/eyaletleri inşa etmekle meşguller.

Global Dirikesim Kompleksi bir iktidar- bilgi matriksidir, postendüstriyel toplumda bilimin merkeziliğini yansıtır. İlaç endüstrileri, biyoteknoloji endüstrileri, tıbbi araştırma endüstrileri, üniversiteler ve test laboratuarlarını kapsar. Bütün bu kurumlar ilaçlarını test edip pazara sunmak için hayvanları kullanır; hayvanlar bu şirket-bilim makinelerinin işlevsiz kalacağı yağ ve gaz konumundalar. Huntingdon Life Sciences (HLS) ve Chiron gibi şirketler globalleştiği ve dünya çapında müşterileri olduğu için ALF ve SHAC gibi hayvan özgürlüğü grupları da direniş anlamında globalleşmiştir. Stop Newchurch Guinea Pigs (NSGP) gibi lokal bir grup İngiltere’de araştırmalar için kobay faresi yetiştiren bir aileye karşı savaş başlattı, işte bu grup da anti küreselleşme hareketinin bir parçasıdır; çünkü saldırdıkları – ve sonunda işi bıraktırdıkları- aile Global Dirikesim Kompleksine hayvan tedarik ediyordu. Anti-dirikesimcilerin politik görüşleri ne olursa olsun- liberteryan, serbest pazarcı, sosyalist veya anarşist- küreselleşmeyi sekteye uğratıyorlar. Doğrudan eylemle Dirikesim Karşıtı Hareket (DEDKH) şirketlerin tedarik zincilerini bozup, laboratuar prosedürlerini engelliyor, tutsak kölelerini de özgürlüğüne kavuşturuyor.

DEDKH’nin ekonomik tehdidinin yanı sıra ayrıca güçlü bir ideolojik ve felsefi tehdit de söz konusu, çünkü hayvan temelli bilimin ideolojik meşruluğuna da saldırılıyor. DEDKH ve hayvan hakları hareketleri tarafından artırılan güçlü ve gerçeklere dayanan ataklarla dirikesimin meşruluğu sorgulanırken bu aslında Bilimin otoritesine yapılan bir saldırı oluyor, modern Akıl Kilisesine yapılan bir saldırı bu. Dirikesim karşıtı hareket dirikesimin yanlış kabullerini ifşa ederken bilimin nesnelliğini alınıp satılacak birşeymiş gibi görerek nasıl şirketlerin çıkarlarına hizmet edebildiğini de göstermiş oluyor .

Hristiyan kilisesinin altın çağında olduğu gibi Bilimin rahipleri ve papazları da hasımlarını (mesela akademi ve başka yerlerde) gözden düşürerek ve onlara saldırarak kendi otoritelerini ve iktidarlarını savunuyor. Bilimin hükümet üzerinde büyük bir gücü var, yeni yasalar çıkartıp çıkarlarına hizmet ettirecek denli de güce sahip. Bu yüzden Bilimden kaynaklı yoğun baskı yüzünden İngiltere ve ABD’deki DEDKH şirket-devlet kompleksinden büyük karşı saldırılara maruz kalmıştır. Hem İngiltere hem de ABD hükümetleri konuşma özgürlüğüne çok ciddi kısıtlamalar getirmiş durumda ve son olarak da muhalifleri örneğin İngiltere’deki yasalarda ve ABD’deki Patriot (vatansever) Yasasında görüldüğü gibi mevcut olduğu şekliyle “terörizmin yüceltilmesi”ne karşı cezalandırdılar.Her iki devlet de hayvan özgürlükçülerine karşı anti terörist yasalar uyguluyor, sabotaj eylemleri ve “taciz” için de hapis cezası veriyor.

Bu yüzden DEDKH laik kilisenin öfkesiyle yüzyüze; Galile’nin dünya güneş etrafında döner dediği gibi anti-dirikesimciler de bir tür üzerinde uygulanan araştırmaların diğerinde uygulanan araştırmaya uygulanamayacağını ileri sürüyorlar, ve Hayvan Özgürlüğü Hareketi de bir bütün olarak insanların dünyaya ait olduğunu, dünyanın insanlara ait olmadığını söylüyor. Barış hareketleri askeri-endüstriyel kompleksin deliliğini ifşa etmesi gibi; anti- nükleer hareket nükleer gücün potansiyel yıkıcı gücünü ifşa etmesi gibi; çevreci hareketin büyüme ekonomisinin ekoojik sonuçlarını göstermesi gibi Hayvan Hakları Hareketi de biyomedikal araştırmanın yanlış kabulleri ve aydınlanmacılığındaki barbarlığı gözler önüne seriyor. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi yenibir sosyal hareket olarak görülebilirse, bir anti-kapitalist ve küreselleşme karşıtı hareket olarak görülebilirse o zaman sözünü ettiğim o üçüncü şekilde de yani çağdaş bir kölelik karşıtı hareket olarak da görülebilir.19. yüzyıl kölelik karşıtlarının evrensel haklar nosyonu üzerine kurulmuş bir toplumda milyonlarca insanın köleliğinin en büyük ahlaki dava olduğu gerçeğine insanları uyandırmak için çabalaması gibi 21.yüzyılın kölelik karşıtları da hayvanların çektiği acının ve gördüğü zulmün önemine ve korkunçluğuna karşı insanları aydınlatmak için çabalıyorlar. Önceden siyahların köleliğinin Amerikan demokrasisi ve modern değerler hakkında sorduğu çok temel sorular gibi hayvanların köleliği ile ilgili tartışmalar da insan ruhunun şiddetten, kabalıktan ve yabancılaşmadan hasar görmüşlüğünü eleştirel manada inceleyerek hayatın bütününe saygı duymaktan kaynaklı yeni bir ahlak ve duyarlılığa duyulan ihtiyacın altını çiziyor.

Laboratuarlardaki, fabrika çiftliklerinde, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarındaki, hayvanat bahçelerinde, rodeolarda ve diğer sömürü kurumlarındaki hayvanlar çağdaş kapitalist toplumun köleleri ve proleterleridir. Her yıl küresel olarak milyarlarca hayvan tutsak edilip sömürülüp öldürülüyor- cinayete kurban gitmek de yanlış bir deyim değil-. İnsan ekonomisinin bu çiğ materyalleri (kapitalizmden daha genel ve daha büyük bir hakimiyet sistemi olarak) kürkleri, etleri ve vücut sıvıları sebebiyle sömürülüyorlar. Doğadan çalınarak esaret altında üremeleri sağlanan ve yetiştirilen, kafeslerde zincirlere bağlı yaşatılan bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamında köledirler, buyüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Kölelik karşıtları refahçılığı ahlaki ilermenin önünde bir entrika olarak görürler ve konumlarını haklar felsefesine dayandırırlar. 19. Yüzyıl kölelik karşıtları köle sahiplerinin kölelere nazik davranmasından söz etmiyorlardı, onları iyi besleyip iyi giydirmesinden de söz etmiyorlardı, gerektiğinde dinlenerek çalışmalarından da söz etmiyorlardı. Tersine onlar köle-sahip ilişkisinin tamamen ortadan kalkmasını, kölelerin her türlü esaretten kurtulmasından söz ediyorlardı. Benzer şekilde günümüz kölelik karşıtları da hayvan sömürüsü pratiklerinin ve kurumlarının reformunu reddeder, hayvanların her türden insan sömürüsünden, hakimiyetinden ve zulmünden tamamıyla özgür kalmasını talep ederler.

HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SOL

“Auschwitz birisi bir mezbahaya bakıp da ‘onlar sadece hayvan’ diye düşündüğünde başlar.” Theodor Adorno

“Hayvanlar söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir; hayvanlar için bu sonu gelmeyen bir Treblinka’dır” Isaac Bashevis Singer

Hayvan özgürlüğü ahlaki evrimimiz ve politik mücadelemizdeki yeni gerekli ve mantıki ilerlemedir. Hayvan özgürlüğü insanların son ikiyüz yıl içerisinde yaptığı en ilerici ahlaki ve politik gelişmelere dayanıyor ve onları kendi mantıki sonuçlarına taşıyor. Hak, eşitlik, şiddetten uzak durmak gibi mücadeleleri bir sonraki aşamaya, hümanizmin suni ve yasal bağlarından uzaklara taşıyor, böylece türcülüğü de kapsayan hiyerarşilere de bütün önyargılara da meydan okuyor. Martin Luther King’in şiddetin ve ayrımların olmadığı “dünyaevi” hayali barış ve eşitlik değerleri bütün hayvan türlerini de içerek şekilde genişletilmedikçe gene de her yanı kan içerisinde bir mezbaha olarak kalıyor.

Hayvan özgürlüğü Sol’un hümanizmin konforlu sınırlarından etik bağlamda kaliteli bir sıçrama yapılması için değişmesine ihtiyaç duyuyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dilden hissetme yeteneği ve öznelliğe doğru yükseltiyor. Solun bir zamanlar ekoloji ile yüzleşmesi gerektiği gibi şimdi de hayvan hakları ile yüzleşmesi gerekiyor. Ekolojiyle yapılan yüzleşme Solcu teori ve pratikleri zenginleştirip derinleştirdiği gibi hayvan özgürlüğü ve hakları ile yapılacak yüzleşme de benzeri sonuçlar verecektir.

Türcülük insan olmayan türlerin insan türünün ihtiyaçlarına hizmet etmek için var olduğu inancıdır, hayvanların değişik anlamlarda insanlardan alttadır ve insanların çıkarları onlarınkinden üstündür inancıdır. Irkçılık ve türcülük gibi türcülük de bir grupla diğeri arasında yanlış bir düalistik ayrım yaratarak hiyerarşik olarak farklılıkları düzenlemeye çalışır ve üstün olanın üstün olmayana olan hakimiyetini haklı çıkarmaya çabalar. Toplumun beyazların kendilerini farklı ırktan insanlardan üstün görmesinin ya da erkeklerin kadınları kendilerinden altta görmesinin mantıksızlığını, kabul edilemezliğini ve önyargılı bir tavır olduğunu idrak etmesi gibi artık şimdi de insanların kendilerini sadece türleri farklı diye hayvanlardan üstün görmesinin akıl dışı ve son derece keyfi bir tavır olduğunu anlamaya başladığını görüyoruz. Bir hayatın öznesi olan ve hissetme yeteneğine sahip hayvanlar arasında bu farklılıklar-insanın akıl ve dil sahibi olduğuna dair tek tür kendisini kabul etse de- artık cinsiyet farklılığı veya ten renginin farklı olmasından farklı bir şey değildir, ancak insan primatının evrim geçirmemiş psikolojisinde bu farklılıklar azami öneme sahiptir. Teori yani türclük teorisi, pratiği sözü edilmeyecek denli zalimane hakimiyet, şiddet ve cinayet biçimleriyle şekillendiriyor.

Türcülüğün önyargılı ve ayrımcı tavrı Sol’un da bir parçası. Şiddeti ve herkes için hak talep etmeyi küçümserken Sol milyarlarca mazlum hayvanın ihtiyaçlarını ve çıkarlarını kaale almakta başarısız oluyor. Her ne kadar küresel kapitalizmin holistik ve sistemli eleştirisini yapmakla gurur duysa da Solcular insan, doğa, ve düya özgürlük mücadeleleri arasında bağlantılar kuramadığı gibi sömürüye, hakimiyetçiliğe ve hiyerarşiye karşı tek bir güç olarak mücadele verme ihtiyacını da anlayamıyor.

Ekoloji ve hayvan hakları perspektifinden bakıldığında Marksistler ve diğer sosyal radikaller aşırı derecede tutucu tavırlar sergilemiştir. Komünist Manifesto’da Marks ve Engels hayvan refahçılarını küçük burjuva veya hayırseverler, fanatikler, naif reformistlerle aynı gerici kategoride değerlendirmişler ve böylece mesela ABD’deki hayvan refahı hareketinin kadınların politize olmasında önemli olduğunu anlayamamışlardır, kadınlar hayvanlara uygulanan zulmü azaltmaya uğraşırken onların bu mücadelesi erkek şiddetine karşı ve çocukların sömürülmesine karşı yürüttükleri mücadeleden ayrı bir şey değildi. 1844 Ekonomik ve Felsefi manüskriptlerde Karl Marks insan hayatına doğacı bir bakış geliştirdi ama baskın Batı geleneği gibi insanlarla insan olmayan hayvanlar arasında keskin bir düalizm sergiledi, sadece insanların bilince ve kompleks bir sosyal dünyaya sahip olduğunu ileri sürdü. Hayvanların duygusal, sosyal, ve psikolojik karmaşık yapısını reddederek Marks aslında hayvanların üretici eylemlilik anlamında sadece anlık ve içgüdüsel bir bağ sergilerken insan emeğinin özgür irade ve zekayla ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Eğer Marksizm ve diğer Sol gelenekler gururlar teorilerini bilime dayandırıyorlarsa o zaman sosyal radikallerin o bilimin- özellikle de hayvan duyguları, düşünceleri ve iletişiminin karmaşıklığını çalışan kognitif etoloji disiplininin hayvanları bilinçten ve sosyal hayattan yoksun varlıklar olarak gören yanılgılarla dolu, gerici, türcü kavramlarını çevrelediğini idrak etmeleri gerekiyor.

Marks’ın çevreci bir bilince sahip olup olmadığına dair bir sürü renkli tartışma devam ede dursun onun türcü olduğu ve sosyal teori ve politikaları sakatlayan demode antroposentrik/hakimiyetçi paradigmaya sahip birisi olduğu kesindir.Sol türcülüğünün manzarası – çoğunlukla ilerici dergilerde , gazetelerde ve online sitelerdeki makalelerin azlığından bellidir, bu da hayvan hakları hayvan sömürüsü meselelerini düşünmeyi reddetme şeklinde bir kabalıktan kaynaklanıyor.

Mesela The Nation fabrika çiftliğinde çalışmakta olan işçilerin maruz kaldığı davranışlarla alakalı iğneleyeci bir yazı yazdı, ama oradaki kafeslere tıkılıp kalmış binlerce tavuğun maruz kaldığı sömürüden tek kelime söz etmedi. Tam tersi bir şekilde Gale Eisnitz’in çalışması Slaughterhouse-Mezbaha hayvanların ve insanların mezbahalarda yaşadığı sömürüyü, insanların hayvanlara uyguladığı rutinleşmiş şiddet eylemleri yüzünden insanın insanlıktan çıkışını göstererek anlatıyor.

Önyargı, cehalet, taşralılık ve bütüncü yaklaşımdan mahrumiyetin bir semptomu olarak Sola iyice yayılmış olan bu tavrı daha iyi anlamak için ünlü bir Marksist kuramcı ve Z Magazine/Z Net’in yardımcı kurucusu olan Michael Albert meselesini düşünelim. Çevre ve hayvan hakları dergisi olan Satya’da son röportajında Albert şu itirafta bulunuyor: “dünyayı daha iyi bir yer yapmak için toplumsal hareketlerden söz ettiğimde aklıma gelen şey hayvan hakları değil. Dürüst olmam gerekirse hayvan hakları benim için kadın hakları, latino hareketleri, gençlik hareketleri veya diğerleri gibi bir anlam taşımıyor. Hayvan hakları ve ona dair eylemliliklerle alakalı geniş çapta bir tartışmanın gerektiği aşikar. Ama gerçekten de Irak’taki savaş ya da haftada 30 saatlik çalışma hakkı gibi bir aciliyeti de yok.”

İnsan üstünlüğüne inanan Albert’tan hayvan ve insanların çektiği acıların birbirine benzediğini söylemesini beklemiyorum; ama akla hayale gelmeyecek şekilde esaret altına alınan, işkence edilen ve öldürülen on milyarlarca hayvanın acısının görece daha rahat hayatlar yaşayan insanların çalışma saatleriyle karşılaştırılmasını da anlamıyorum. Ancak insan ve hayvan özgürlüğü meseleleri kimsenin kazancının olmadığı bir yarış değildir, hayvanlar için elde edilen kazanımlar insanlar için kayıplara sebep olmaz. Soldaki çoğu kişi gibi, Albert da hayvanların suistimal edilmesi ve insanların çektiği acı arasındaki derin bağlantıları kavramasına yardımcı olacak bütüncül vizyona sahip değil.

Miyop Soldaki sorun sadece Karl Marks’tan kaynaklanmıyor, ayrıca onu çevreleyen geleneklerden de kaynaklanıyor-modern hümanizmden, mekanik bilimden, endüstriyalizmden, Aydınlanma’dan da kaynaklanıyor. Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya doğru alınan yol, kana susamış Hristiyanlığın haçlı seferlerinden Aydınlanmanın eleştirel düşünce ve otonomi kültürüne doğru gidilen mesafe çok büyük tarihi kazanımlardı ve hayvan hakları da işte bu kazanımlar üzerinde yükselmiştir. Modern sosyal kuram ve bilim Hristiyalığın en kötü yönlerinden birisini (idare etmeyi olumsuz anlamda hakimiyet olarak anlayarak) hayvanlar insanlar kullansın diye vardır görüşünü devam ettirmiştir. Gerçekten de hayvanların durumu dirikesim, genetik mühendislik, klonlama, fabrika çiftçiliği ve mezbahaları geliştiren modern bilimler ve teknolojilerle daha da kötüleşmiş durumda.

Darwinizm Marks ve onu takip eden radikal düşünceler üzerinde önemli bir etki yaratmıştı, ama hiç kimse Darwin’in hayvan hayatının zekasına yaptığı vurguyu önemsemedi, bütün türler arasındaki temel eşitliği ve hayvanlardan insanlara doğru giden evrimin sürekliliğini önemsemedi.

Sosyal ekologlar ve Murray Bookchin gibi eko-hümanistler hayvanların istismar edilip öldürülmesinden bir endüstri oluşmasını kınarlar ama hayvanların insanların amaçları uğruna kullanılmasını savunan o insan hakkına asla karşı gelmezler. Farklı hayvan türleri arasındaki akıl, dil, kültür ve teknolojiyi belgeleyen bilimsel çalışmalardan bihaber olarak Bookchin Kartezyen Marksistlerin mekanistik görüşü tekrar ederek hayvanların dilden ve akıldan yoksun aptal yaratıklar olduğu görüşünü kabul eder. Bu yüzden hayvanlar “birinci doğa”ya aittir, yoksa bu coşkun bir biçimde yaratıcı insan kültürünün dünyası olan “ikinci doğa”ya değil. Genelde Solda olduğu gibi sosyal ekologlar hayvan sömürüsünün çevreye, insan toplumuna ve insan psikolojisine olan etkisini kuramlaştırmakta başarısızlar. Nihayetinde onlar kapitalist sosyal ilişkiler içerisinde hayvanlara karşı işlenen o korkunç şiddet türlerine izin veren ve onaylayan aynı refahçı görüşleri barındırıyor ve “insani tavır”dan söz eden dirikesimciler, fabrika çiftliklerinin sahipleri, mezbaha operatörleri, kürk çiftçileri , rodeo ve sirk patronlarıyla aynı dili konuşuyorlar.

Sol geleneksel olarak ekonomiye doğrudan bağlantılı olmayan baskı çeşitlerini anlamak ve ondan söz etmek yeteneği anlamında geri kalmış durumda. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, ulusalcılığı, dini, kültürü ve günlük hayatı, ideoloji ve medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeve içerisinde tanımak için on yıllarca süre geçmiştir, ve bunun eninde sonunda olmasının sebebi de diğer özgürlük hareketlerinin baskısıdır. Marksist Solun cinsiyet, ırk ve kültürü sözü edilmesi gereken konular olarak belirlemiştir ama bunlar da ancak sınıf mücadelesi başarıldıktan sonra sözü edilecek konulardır. Bu tür dışlayıcı ve indirgemeci politikalar Rosa Luxemburg’ün günlük hayatın ve kültürün önemini belirtmek için söylediği “Eğer dans edemeyeceksem sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum” sözlerini hatırlatıyor.

Frankfurt ekolü kuramcıları gibi Neo-Marksistler politika, kültür ve ideolojinin sadece ekonomi ve sınıfa indirgenemeyecek önemini kavradılar . 1960lardan sonra Solcular nihayet ekolojininim sadece bir “burjuva meselesi” ve toplumsal mücadelelerden bir “sapma” olmadığını anladılar. “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserinde Max Horkheimer ve Theodor Adorno insanların doğa ve ve birbirleri üzerindeki egemenliği arasındaki ilişkinin ve hayvanların esaret altındaki görüntülerinin aslında insanın kabalığının ve doğaya yabancılaşmasının önemli sembolleri olduğuna dair önemli içgörüler geliştirdiler. Herbet Marcuse, doğal dünyayla olan ilişkiler ve sömürüden uzak tavırlarla bezeli “yeni bir duyarlılığın” öneminin altını çizdi.

1970lerden beri Sol “doğa sorunu”ndan söz etmeye başlamış olsa da hayvan meselesinin toplumsal ve ekolojik meselelerin bağrında yattığını görme konusunda başarısız oldu. Meselenin karşılıklı ilişkiler hakkında olduğunu basit ama vurucu bir şekilde belirtmek için bir toplumun onun dominant gıda üretimi fabrika çiftçiliği olduğu sürece ekolojik sürdürülebilirliği başaramayacağını düşünmeniz yeterli. Hayvanları insanların gıda tüketimi için esaret altına altıp ona kilo aldırma şeklindeki endüstriyel sistem ABD’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra zirveye çıktı ve ardından da tüm dünyaya yayıldı, işte bu su kirliliğinin (kimyasal maddeler, çok büyük hayvan artığı vb sebeplerle ) ana sebebi olup orman yağmurlarının yok edilmesinde, çölleşmede, küresel ısınmada ve yetersiz su, arazi ve ürün kullanımında da önemli etkenlerden olmuştur.

İnsanın kabalığı ve doğaya yabancılaşmasını eleştirenler toplumun ekoloji yoluyla doğayla yeniden uyum içerisine girmesinin önemini belirtirken bir yandan da içerdiği milyonlarca hayvan türünü görmezden gelerek sadece fiziksel dünyaya odaklanan yeni etiğin türcü, miyop ve yetersiz olduğunun altını çiziyorlar. Bu durum şuna benziyor; sanki herkes dağlara ve nehirlere saygı duyarak gemiye binebilir ama bir yandan da hala hayvanlar üzerinde deneyler yapmak, onlarla eğlenmek, onları yemek, ve onları giymek istiyor. Solun ekolojik meseleleri doğal dünyaya duyulan derin bir saygıdan değil ama daha çok sürdürülebilir bir çevrenin insanın varlığı için ne kadar önemli olduğunu anlamış bulunan “aydınlanmış bir antroposentrizmden” (açık seçik bir oksimoron) kaynaklanıyor. Hayvanların ekosistemlerin sürdürülebilirliği açısından önemini ve hayvan sömürüsünün ne türden çevresel sonuçlara sebep olabileceğini bilmenin ne hayati bir role sahip olduğunu anlamak daha zor bir mesele olabilir, hayvanlara uygulanan şiddet ve insanlara uygulanan şiddet arasındaki ilişkiler gibi daha kompleks meseleleri burada saymıyoruz bile. Dahası, “doğaya saygı duymak” ağaç dikerek, hibrid arabalar kullanarak, yeniden dönüşüm kutuları kullanarak daha kolaydır, yoksa hayvan yemeyi ve hayvan ürünlerini giymeyi bırakan bir vegan olarak doğaya saygı duymak daha zordur. İnorganik dünyayla alakalı bir görüş farklılığından çok daha farklı olarak insanın hayvanlarla alakalı görüşlerinde devrim yaparak etik veganizmi benimsemesi çok daha zor, kompleks ve hem felsefi hem pratik akıl açısından derin bir meseledir.

Kısacası, modern radikal gelenek- feminizmi ve ırkçılık karşıtlığını içeren Marksist, sosyalist, anarşist ya da diğer Sol bir gelenek olsun- Batı’nın antroposentrizm mirası devralmıştır; çevre ve gezegen üzerindeki diğer türler açısından özgürleştirici bir felsefe olarak asla görülemez. Günümüz Solu hayvanlara yönelik bir Stalinizmdir.

Gerçek devrimci bir sosyal kuram ve hareket bir türün üyelerini değil sadece, ama bütün türleri ve dünyanın kendisini de özgürlüğüne kavuşturacaktır. Adına layık bir biçimde geleceğin devrimci hareketi mesela ilk tarım topluluklarının hayvanları tarımda kullanması örneğinde olduğu gibi hiyerarşi ve hakimiyetçiliğin köklerini kavrayacak ve doğaya dair yeni bir etik oluşturabilecektir, çevre etiği ve hayvan hakları bir araya gelerek enstrümentalizmi ve akla gelebilecek her türden habis formdaki hiyerarşik düşünme biçimlerini alt edebilecektir.

ID(Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi) ve Hayvan Özgürlüğü

“İnsanlar hayvanları katletmeye devam ettikçe birbirlerini öldürmeye de devam edecekler.” Pisagor

“Bir çok eylemci bu hareketin devrimci niteliğini anlamıyor. Biz büyük bir savaş veriyoruz, gezegenimizi ve hayvanları insanın açgözlülüğüne ve insan yıkımına karşı savunuyoruz.” David Barbarash, eski ALF Basın Sözcüsü

Hayvanları Savunma Hareketi monolitik bir yapı olmadığı için devletçi ve devletçi olmayan tarafları, radikal ve muhafazakar boyutları olduğu için Sol eleştiriler genellemeler yapmamalı, bu farklı eğilimleri de göz önüne almalı. Hayvan hakları/özgürlüğü meselesi ID (KapsamlıDemokrasi-Steve Best ve Anthony J. Nocella’nın kurduğu bir site) ve diğer radikal yönelimler için şu anlamlarda önem taşıyor: 1- bu mesele Sol ideolojinin bir parçası olan türcülüğün ve hümanizmin provakatif manada daha iyi bir eleştirisinin yapılmasını sağlar, 2- ekoloji ve doğa meselesine dair daha geniş bir düşünme talep eder , ve 3- hiyerarşinin ve hakimiyetçiliğin dinamikleri ve kökenleri konusunda daha zengin ve bütüncül bir analize sağlar.

Belirttiğim gibi, hayvan refahı ve hakları taraftaları politik ve legal yollar aracılığıyla önceden kabul görmüş şekillerde değişiklik yapılmasından yanadır, bunu yaparken de temsili demokrasinin işlediği ve çıkarlar, büyük şirketler, ekonomik büyüme ve çıkarın gücü karşısında adalet, akıl ve merhameti savunabildiğine büyük bir imanla bağlıdırlar. Bu legalist yönelimler hayvanları savunma hareketinin büyük bir bölümünü oluşturur, çoğu büyük bürokrasi ve para kazanma makineleridir; ancak sıklıkla hayvanlar adına kazanımlar ve zaferler elde ederler ; aynı anda demokrasi mitinin devletçi mitlerini güçlendirir ve meşrulaştırırlar.

Hayvan refahı ve hakları legalistleri hayvanların çektiği acıyı çok büyük ölçüde azaltabilmişlerdir, kedi ve köpeklerin iyi yuvalara kavuşturulmasından tutun hayvan barınaklarına ve fabrika çiftiliklerindeki hayvanların durumlarını iyileştirmeye dek. Fabrika çiftliklerinde ve mezbahalardaki hayvanların çıkmazı aslında o kadar korkunç bir boyutta ki katlanmak zorunda oldukları bu cehennemde yapılacak her türden iyileştirme övgüye layık olup desteklenmeli. Köleliğin kalkmasını savunan veya toplumsal devrimci bir hareket açısından önemsiz olsa da batarya kafeslerinin büyüklüğündeki küçük bir artış bile bu hapisanelere tıkılmış tavuklar için çok büyük anlam taşır. Aynı zamanda refahçı taktikler hayvanların meta konumunda bir değişiklik yaratmadığı gibi fabrika çiftliklerinin ve mezbahaların kurbanları üzerine “insancıl tarım” damgasının vurmasına da sebep oluyor. Bu yüzden hayvanların katledilmesini meşrulaştırırken tüketicinin vicdan azabı hissini dindiriyor; belki de uzun vadede daha fazla esarete ve ölüme sebep oluyorlar.

Hayvanları Savunma Hareketindeki hayvan refahı ve hakları yaklaşımları kendi davalarının haricinde neredeyse tamamen apolitiktir. Çoğu kez legalistler 1- toplumsal hareketlerin tarihinden bihaberdir , 2- küresel kapitalizm ve neoliberalizmin mantığı ve dinamiklerine dair eleştiri getiremez ve 3- kapitalizmle hayvan sömürüsü arasındaki bağlantıyı görmeyi başaramazlar. Bu yüzden sistemli bir vizyona , endüstrileştirilmiş kitlesel üretim ve ölüm sistemleriyle hayvanları sömüren küresel sistemin ve toplumun politik eleştirisine sahip olmadan mücadele etmeye devam ederler.

Sömürü ve çevrenin yıkımına sebep olan akıl dışı bir büyüme sistemi olarak kapitalizme getirilen bütüncül ve yapısal eleştiriler sosyal ekoloji ve ID-/Inclusive Democracy-Kapsamlı Demokrasi gibi farklı yaklaşımlar yaratılması açısından önemli olmuştur, bu yüzden de Hayvanları Savunma Hareketinin kuramsal gelişmesi açısından olmazsa olmazıdır. Sofistike bir toplumsal ve tarihi çözümleden yoksun olarak Hayvanları Savunma Hareketinin çoğu yukarıda sözü edilen bütün suçlardan mahkum durumda. ID’nin eleştirileri bu noktada doğrudur, Hayvanları Savunma Hareketi reformist, tek konuya odaklı bir hareket olup talepleri çıkar, büyüme ve hakimiyet uğruna bütün hayatı ve dünyayı sömüren bir küresel sistem tarafından hemen yutulan bir harekettir, oysa potansiyel olarak bu talepler ekonomisi önemli ölçüde hayvan sömürüsüne dayanan bir sistem için hayvan haklarını talep etmekle radikal sayılabilecek bir durumdadır.

Hayvanları Savunma Hareketine ve diğer reformist davalara zıt olarak Takis Fotopoulos insan dinamikleri ve sosyal kurumlara bakışımızı genişletirken, onların dünya üzerindeki etkilerini ve toplum için sonuçlarını da ortaya koymaktadır. Anti-kapitalist, radikal demokrasi ve “ekolojik demokrasi” kavramı içerisinde ekolojik meseleleri birleştirerek Fotopoulos bu nosyonu ” insanın doğal dünyaya egemen olma çabalarını yok etmeye yönelik kurumsal bir çerçeve, yani başka bir deyişle insanlarla doğayı entegre etmeye yönelik bir sistem olarak düşünmekte ve bu da Doğaya araçsalcı bakışın aşılmasıyla mümkün görülmektedir. Araçsalcı bakışta Doğa büyümek için bir araç olarak görülür, bu da iktidarın sonsuz şekilde yoğunlaştığı bir süreçtir.”

Fotopoulos ve diğer ID kuramcıları küresel kapitalizm ve onun sosyal demokrasi ve neoliberalizmden başka diğer politik sistemler karşısında kazandığı başarının önemli bir analizini ve kritiğini yapıyor. Sosyal ekoloji ve Sol kuram için genel olarak doğru olsa da insanların tarih boyunca hayvanları sömürmesinin dinamikleri ve sonuçları ID’nin doğa, ekoloji ve araçsalcılık üzerine geliştirdiği kuramda söz edilen bir şey değil.

ID eleştirisinin Hayvanları Savunma Hareketinin devletçi yönelimini hedef seçme kolaycılığına rağmen bu genel çerçeve Hayvan Özgürlüğü Hareketi söz konusu olduğunda yön değiştirmek zorunda, çünkü burada bazı önemli ortak özellikler söz konusu. Öncelikle, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin retorik ve doğrudan eylem taktikleri gösteriyor ki ID gibi Hayvan Özgürlüğü Hareketi de devletin kapitalist ekonominin bir uzantısı olduğunu ve bu yüzden de temsili demokrasinin bir mit ve esrar perdesi olup kapitalizmin muhaliflerini yatıştırıp onların gözlerini seçimlerle boyadığını ortaya koyuyor. İkincisi Hayvan Özgürlüğü Hareketi aynen ID gibi anti-kapitalisttir, hiyerarşi ve baskı konusunda sistematik(ya da en azından bütüncül) bir çözümleme sunmaktadır. Üçüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketi insan ve çevreci hareketlerle dayanışma adına tek konu odaklı olmayı da reddeder. Dördüncü olarak, Hayvan Özgürlüğü Hareketinin anti-kapitalist ideolojisi doğası gereği anarşisttir. Hayvan özgürlüğü savunucuları sadece sosyal ve politik görünümleri açısından anarşist olmakla kalmazlar, organizasyon ve taktik anlamında da anarşisttirler. ALF eylemcilerinin birbirleriyle kurduğu küçük hücreler- bir diğer ALF üyesinin bilmediği ve böylece polisin müdahalesinin söz konusu olmadığı yapılanmalar- yardımlaşma, destekleme ve bilinç oluşturma anlamında diğer anarşist gruplara benzemektedir.

Hayvanları özgürlüğe kavuşturma projesi insanları özgürleştirme ve doğal bir dünya mücadelesi ile bağlantılıdır. Hayvan özgürlükçülerinin hayvan ve insan hakları mücadelelerini tek bir mücadele olarak gördükleri Dünya’nın uğradığı zulmün ve baskının köklerini ortay a çıkarmayı ister ; adaletsizliğe, zulme, sömürüye, savaşa, şiddete, kapitalist neo-liberalizme ve doğal dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin yok edilmesine karşı çıkan gezegen mücadeleleri arasında önemli yer tutar.

Radikal hayvan hakları/özgürlüğü eylemcileri ayrıca online öğrenme topluluklarında, enformasyon sitelerinde de etkindirler, örneğin Infoshop ve Indymedia örnek olarak gösterilebilir, bu yerlerde radikal kültürler küresel manada şekillenmektedir. Fotopoulos ve diğer eski ve yeni anarşistlerin tasavvur ettiği topluluklar online olarak global topluluklar ve aralarında Amerikan Yerlileri, Kara Panterler, dünya ve hayvan özgürlüğü savunucuları gibi militan sözcülerin de bulunduğu, ayrıca enerji verici, birleştirici ve politize edici bir hard core müzikle de ifade edilen Liberal Destek Takımları tarafından katılım sağlanan protestolarda bulunuyorlar. Bir çok hayvan özgürlükçüsü toplumsal meselelerin farkında olup insan özgürlüğü mücadelelerine katılmış, politik olarak radikal ve açıkgöz, ittifak politikalarına destek veren kişilerdir. Hayati öneme sahip, kaliteli düşünce, mücadele ve ittifak biçimleri ortaya çıkıyor ama Sol’un bu durumun farkında olduğunu söyleyemeyiz.

Diğer toplumsal hereketlerin kurumsallaştığı, gücünü kaybettiği, reformist bir hal aldığı koşullarda hayvan özgürlükçüleri gerçek çağdaş direniş örnekleri olmuş durumda. Onlar iktidara, devlet egemenliğine, ideolojik hegemonyaya meydan okuyorlar. İnsanların dezenformasyon sistemleri, medya kaynaklı pasifizm, kitlesel kültürel uyuşturucu ve eğlence çeşitleriyle normalleştirilip robotlaştırılmasına da karşı çıkıyorlar. Kelimenin gerçek anlamıyla tuğlalarla, çekiçlerle, Molotof kokteylleriyle sömürü ve baskı kurumlarına saldırıyorlar, yoksa sadece ideolojilerine ve kavramlarına saldırmakla bırakmıyorlar işi. Militanlıkları ve cesaretleri onay görmeyi, saygı duyulmayı ve desteklenmeyi hakediyor. Günümüz radikalleri çoğunlukla kuram ve felsefeyle uğraşırken Hayvan Özgürlüğü Hareketi kapitalizme karşı ve hayatı savunma adına eylemlerde bulunuyor, bunu da kendi kişisel özgürlüklerini sabotaj ve baskın sırasında yakalanırlarsa kaybetme pahasına yapıyorlar.

Ancak Hayvan Özgürlüğü Hareketi ve ID arasında ne kadar paralellikler bulunsa da Fotopoulos Hayvan Özgürlüğü Hareketini küresel kapitalizme ve onun çeşitli hiyerarşik iktidar sistemleri konusunda detaylı ve sağlam bir eleştiri getirememesi manasında eleştiriyor, ayrıca doğrudan demokrasi adına Pazar sistemini ve devletin gücünü kırıcı radikal sosyal değişimler meydana getirmek için gerekli pozitif ve uygulanabilir stratejiler ortaya koyamaması anlamında da eleştiriyor. BU bakış açısıyla Hayvan Özgürlüğü Hareketinin sınırlarından söz ederken “hayvanlara yönelik alternatif bir bilincin gelişmesi ancak antisistem bir bilincin parçası olmakla mümkün olabilir, bu da yerel, bölgesel, ulusal, uluslar arası boyutlarda hegemonik bir yapıda olmak zorunda. Başka bir deyişle ekolojik demokrasi stratejisi ID(Kapsamlı Demokrasi) stratejisinin bir parçası olmalı, burada da doğrudan eylemin Solun geleneksel taktiklerinden daha fazla bir anlam taşısa da önemli bir rolünün olduğu ve hala bir savunma taktiği olarak işe yaradığı kabul edilmeli. Aslında en çok gereksindiğimiz şey halihazırdaki sistem içerisinde alternatif kurumlar(yani ekolojik demokrasinin kurumlarını) oluşturarak sistem karşıtı bilinci hegemonik bir hale getirmektir.

Fotopoulos’un sözleri olasılıkla balina ve şempanzelerin türünü yok olmaktan korumak, dünyayı kurtarmak ve bazı deniz ve karar hayvanlarının tamamen ortadan kalkmasını engellemek gibi tek konu odaklı davaların önemini azaltıyor. Birbiriyle bağlantılı olsun ya da olmasın sosyal adalet, hayvan hakları ve ekoloji uğruna yapılan radikal mücadeleler her biri otorite yanlısı ve sömürücü sosyal sistemlerin sonucu olan küresel ısınma, yağmur ormanlarının yok olması, hızlı ekolojik bozulma çağında her türden farklı şekillerde ortaya çıkıyor.

Ancak Fotopoulos temel argümanında kesinlikle haklı. Sabotaj eylemleri- günümüzün cesur direnişinin önemli ve nadir örnekleri olarak-artçı, savunmacı ve kapitalist hakimiyetin daha büyük zararlarını durdurmaktan aciz bir yapıdadır. Hayvan Özgürlüğü Hareketinin çoğu bunu kabul eder. Radikal değişiklikler için gerekli pozitif vizyonlar ve onları yerli yerine koymak için gerekli olan somut mücadeleler ve değişim geçiren sosyal formlara acilen ihtiyaç duyuluyor, Hayvan Özgürlüğü Hareketi içerisindeki bazı kuramcılar ve eylemciler bu projeye önemli katkılarda bulunmaya devam etseler bile.

Dahası, Fotopoulos’un Hayvanları Savunma Hareketi’ne yaptığı mesela Matthew Scully gibi hayvansever neoconların kahraman olarak görüldüğü şeklindeki eleştirisi de doğrudur:” Şuandaki bu geniş hareketten sistem karşıtı bir hayvan özgürlüğü hareketi doğmazsa bütün hareket yakında doğrudan eylemi dahi kınayan ve böylece orta sınıf arasında saygınlığı artırmayı amaçlayan “acısız” (elitler içni tabi) bir lobiye dönüşebilir. Ne yazık ki bu tür sözler FBI’ın Hayvan Özgürlüğü Hareketine yönelik yaptığı cadı avını alkışkayan ve “ALF ve ELF’in sonsuza dek yokolduğunu görmeyi dilediğini” söyleyen HSUS gibi kurumlar için son derece doğru, çünkü böylece radikalizmin alevlerinin reformist, tavizkar, tek konu odaklı, alıngan-hassas, kedi köpek sevici politikaların girdsbında yok olmasını görmek istiyorlar.

Ancak söylediğim gibi içgörüler, öğrenme süreci ve değişikliklerin her iki taraftan da tecrübe ediliyor olması lazım, ve hayvanlarla alakalı geliştirilecek bu bakış açısının radikal toplumsal politikalar için oldukça yüksek bir verimliliği söz konusu olacak o zaman. Hayvanlarla alakalı bu perspektif ID-Kapsamlı demokrasinin ekoloji bölümün derinleştirebilir, ayrıca bir yandan da hayvanların hakimiyet altına alınması ve insanların egemenlik altına alınması arasındaki karşılıklı bağlantılara dair anlayışımızı derinleştirebilir. Ekolojik demokrasinin hedefleri, fabrika çiftçiliği gibi global şekilde cereyan eden hayvan sömürüsü örnekleri ortadan kaldırılmadan gerçekleştirilemez. Araçsalcılığın eleştirisi yapılmadan ve gerekli değişiklikler ortaya konmadan da bu gerçekleştirilemez.

Hiyerarşiye temelleriyle, gelişimiyle, çok yönlülüğüyle ve birbirine karışmış şekileriyle beraber kuramsallaştırmanın en iyi yolu çeşitli hakimiyet modları arasında benzersiz ve ortak yönleri görebilen indirgemeci olmayan bir yaklaşım izlemektir. İktidarın mekanizmaları ve modlarında tarihe yayılmış bir gelişmenin sonucu olan bir çokluk söz konusudur, farklı anlatılar iktidar ve egemenliğe dair farklı içgörüler sunar. Feminist bakış açısına göre her ezilmiş grubun toplumun doğasına dair farklı bir perspektifi ya da içgörüsü vardır. Mesela; beyaz olmayan insanlar ırkçılığn ve sömürgeciliğin patolojisini aydınlatabilir. Kadınlar tarij boyunca çok değişik sosyal iktidar modları değiştiren ataerkilliği aydınlatmaya yarayabilir. Hayvanlar çektikleri acılardan söz edemeseler de sadece bu bakış açısıyla- yani hayvan sömürüsünün bakış açısıyla- insanlar türcülüğün doğasını anlayabilir, insan şiddetinin temel sebeplerini kavrayabilir ve mizoterinin (doğadan nefret etme) önemli açılarını ve toplumun şu anda yüzyüz bulunduğu sosyal ve ekolojik krizin sebeplerini idrak edebilir.

Hayvan perspektifi iktidarın ve hakimiyetin doğası üzerine önemli içgörüler sunuyor. Sosyal ekoloji veya ID-Kapsamlı Demokarsi gibi hiyerarşinin köklerini, gelişmesini ve dinamiklerini anlama iddiasında olan teoriler insanın hayvanlar üzerindeki hakimiyeti ve insanın insan üzerindeki hakimiyeti konusunun birbiriyle alakası konusunda yazılmış literatürü göz önüne alırsa büyük fayda sağlayabilir. Hiyerarşi, hakimiyet ve şiddetin derin psikolojik kökü olarak araçsalcılığa yönelik her türden eleştiri bu kökleri avcılık ve toplayıcılıktan tarım toplumlarına dek devam eden süreçte hayvanların egemenlik altına alınması anlamında analiz etmek zorundadır. Araçsalcılık türcülük şeklinde ortaya çıkmakta ve antroposentrizmin ana hatlarını daha genel bir şekilde oluşturmaktadır.

Hiyerarşinin teknolojik, ideolojik ve sosyal biçimleri insanların hayvanları köleleştirmesi, evcilleştirmesi ve onlara hükmetmesi şeklinde başlayıp ardından insanın insana hükmetmesi biçimin almıştır. The Dreaded Comparison: Human and Animal Slavery- Korkulan Benzerlik:İnsan ve Hayvan Köleliği kitabında Marjorie Spiegel hayvanların sömürüsünün siyahların insanlıktan çıkarılması ve köleleştirilmesi için bir model yaratıp bi metafor olarak görüldüğünü, bu sömürünün gerekli teknoloji ve pratikleri de gereğince sağladığını yazıyor. Hadım edilmekten zincire vurulmaya, damgalanmaya, kulak kesmeye, beyazlar siyahları ezmek için hayvanlarla yaşananlara dayalı uzun bir tarihten faydalanmıştır. Hayvan olarak görüldükten sonra siyahlar hayvan muamelesi görmüştür. Dahası “fuzuli hayvanlar” şeklinde karalayarak kölelik kurumunu meşrulaştırmış ve bu geleneği daha da sağlamlaştırmışlardır.

Bir halkı bir hayvan çeşidi olarak damgalamak şiddete ve soykırıma giden yolun başlangıcıdır. Bir çok antropolog on bin yıl önce tarım toplumlarının başlangıcında hayvanların evcilleştirilmesi için uygulanan zulümlerin hiyerarşi, devletçilik, ve diğer insanların sömürülmesi için gerekli kavramsal modeli yarattığına inanıyor; çünkü bu insanlar insan kültürünün kalbine şiddeti ekmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında kölelik ve kadın cinselliğinin aşağılanması aslında hayvanların insan kültürü için evcilleştirilmesinin uzantılarıdır. Eternal Treblinka: Our Treatment of Animal and the Holocaust – Sonsuz Treblinka: Hayvanlara Davranışımız ve Soykırım kitabının yazarı James Patterson Nazi soykırımının ve endüstrileştirilmiş kölelik ve ve hayvanların katledilmesinin ortak köklerini açıklıyor. Patterson, Jim Mason ve bir çok başka yazar insan toplumunun ve onun doğal dünyayla olan sorunlu ilişkisinin sebep ve çözümünü anlamak için hayvan sömürüsünün hayati öneme sahip olduğu sonucuna varıyor.

REFAHÇI SOL POLİTİKALARA KARŞI HAYVAN HAKLARINA DUYULAN GEREKSİNİM

“Hayvanların hakları olmadığı ve onlara davranışımızın ahlaken önemsiz olduğu iddiası Batı barbarlığının ve ilkelliğinin mükemmel bir örneğidir. Ahlakın yegane garantisi evrensel merhamettir.” Arthur Schopenhauer.

Hayvan hakları ve Kapsamlı Demokrasi (ID) arasındaki önemli bir ayrım Kapsamlı Demokrasi kuramcılarının haklar söylemini reformist, devletçi ve ekolojik demokrasiyle karşılaştırılamaz bir halde bulmalarıdır. “Demokratik Özgürlükçü Bir Etiğe Doğru” adlı yazısında da söylediği gibi Fotopoulos bütün hakların (insan veya hayvan) merkezi olmayan demokrasi karşıtı iktidar kurumlarından kaynaklandığını söyler. Haklar çoğunlukla devlete karşıdır, ve ekonomik ve politik iktidarın elitlerin elinde olduğu sosyal formlar içerisinde bir anlama sahiptir. Tam zıddı olaraksa devletçi olmayan bir toplum veya kapsamlı demokrasi iktidarın eşit dağılımı uğruna hiyerarşileri ortadan kaldırır; böylece sosyal ortamlar, haklar- kapitalist, bireyci, muhafazakar ve doğaya ters- anlamsızlaşır.

Başka bir şekilde söylememiz gerekirse haklar konusu Kapsamlı Demokrasi (ID) gibi devletçi olmayan toplumlarda söz konusu olmayacaktır; bu tamamen burjuva ideolojilerinden ve kurumlarından arta kalmış bir izdir. Şu anki heteronomi etiğini yenmek için Fotopoulos otonomi etiğine ihtiyacımız olduğunu ve bunun da otonomi politikaları geliştirerek mümkün olabileceğini ileri sürer.” Tabii toplumun doğayla yeniden yanyana gelmesini sağlayacak uygun değerlerin ve kurumların neler olduğu sorusu hala geçerli-hayvan özgürlüğü de bu meselenin bir parçası. Bu yüzden Kapsamlı Demokrasi için mesele ekolojik demokrasi meselesidir, kapsamlı demokrasinin hayati meselelerinden birisidir bu…hayvanları savunan insanlar tarafından hayvan sömürüsü olarak ifade edilen o üzücü sömürü biçimleri büyüme ekonomisinin gerekli semptomlarındandır, Pazar ekonomisi sistemi dinamiklerinin kaçınılmaz sonucudur.”

“Haklar”ın kapitalist pazar ilişkileri ve devlet kurumları için yaratılmış burjuva ürünü bir yapı olduğu, ve öncelikle mülk edinme ve onu biriktirme hakkının en önde gelen hak olduğu, mal ve mülkün hayattan daha kutsal sayıldığı, devletin bütün gücüyle korunduğu-SHAC 7 örneğinde görüldüğü gibi- konusunda bir itirazım yok. Kısaca söylemek gerekirse haklar kapitalist elitler için kapitalist elitler tarafından yaratılmıştır. Ancak şu anki koşullarda mülk ilişkileri ve devlet iktidarı her geçen gün daha da güçlenip daha da baskıcı bir hal alırken özgürlük, kurtuluş, devrim, demokrasi, ekoloji ve otonomi uzaklarda kalmış bir hayal gibi (ama gene de uğruna mücadele etmeye değer), küresel ısınmanın ve biyolojik çöküşün gözlerimizin önünde hızlandığı bir zamanda hayvan özgürlüğü için haklar söyleminden vazgeçmek geçmişteki insan özgürlüğü mücadelelerinin de gösterdiği gibi stratejik bir hata olur.

Haklar konusuna karşı söylenebilecek felsefi itirazlara rağmen –ki Marksizm, feminizm, komüncülük, ID ve başka itirazlar gibi- haklar kavramı isyanı ve politik tahayyülü ateşlemeye devam ediyor , kapitalist sömürüye karşı öz eleştiri yapabilmeyi sağlıyor. Haklar söylemi insanların hayvan hakları kavramını anlayabilme ve onunla özdeşleşebilmesini sağlayan popüler bir tarzda sunuluyor, böylece itirazlar ve hatalı tavırlar bir şekilde hemen halledilebiliyor.

Hayvan hayatının kendiliğinden bir değeri olduğunu söyleyerek , refahçılığa ve yararcılığa karşı bir siper olmakta ısrar ettiği için haklar kavramı anlamları ve imaları düşünüldüğünde kölelik karşıtı bir kavramdır , bu yüzden de hayvan özgürlüğü için gerekli kavramsal, politik ve yasal dayanakları yaratır, şuanda küresel kapitalist hakimiyete ve ekolojik çöküşe karşı yürütülen mücadelede bunu görebiliyoruz. Devletçi olmayan bir toplumda haklar ortadan kaybolup gidebilir, ama şu anda hayvan özgürlüğü mücadelesi için gereklidir.

Basitçe söylemek gerekirse bizimki gibi sömürücü bir toplumda haklar birisinin boynuna “geçmak yasaktır” levhasını asmaya benzer, böylece birisinin başka birisinin çıkarları için kullanılmasını yasaklar. Yüzyıllar boyu türcü filozofların ördüğü yanıltıcı ağları attığımız zaman görürüzki haklar hissedebilen , seçenekleri ve çıkarları olan, türcülerin haklar konusunu kendi çıkarlarına uygun şekilde kullanmalarına neden olan akılsal ya da dilsel özellikleri göz ardı ederek her tür canlıya uygulanabilir. Hayvanların oy kullanmak gibi insani değerleri olmazken yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mutlu olma hakkı gibi insanlara özgü kabul edilen temek koruyucu haklara ihtiyacı vardır.

Hayvan hakları kavramı hayvanların gıda, giysi ve eğlence amaçlı kafeslere kapatılması ve öldürülmesi gibi her çeşit sömürüsünü yasaklar. Eşit şekilde hayvanları ne kadar insancıl ya da insana faydası olursa olsun deneylerde kullanmayı da yasaklar, hayvanların iradesine aykırı olarak hayvanların deneylerde kullanılması insanların kullanılması kadar etik dışıdır. Fotopoulos bırakın hayvan özgürlüğü sağlamayı hayvanların çektiği acıyı bile azaltma konusunda fena halde çuvallayan refahçı argümanlara dek eleştirisini sürdürür ve örneğin şöyle yazar ” Her ne türden olursa olsun hayvan sömürüsünün reddedildiği bir etiğin geçerli olduğu ve hayvan özgürlüğüne saygı duyulan bir toplumla uyuşabilirim. Buna hayvanların eğlence amaçlı, av amaçlı veya tıbbi araştırmalar amaçlı kullanımı da dahil- yeter ki ciddi tıbbi bir araştırma için alternatifler mevcut olmasın”.

Hayvan özgürlüğü perspektifinden ve Solun dogmatik hümanizmi söz konusu olduğu sürece bu türcülüğün ve hayvan sömürüsünün yanlışları anlamında gelecek vaat eden bir başlangıçtır. Fotopoulos büyük hayvan sömürüsü türlerinin (her ne kadar et ve süt tüketiminden söz edilmese de) mazur gösterilemeyeceğini kabul eder ve hayvan özgürlüğünü ekolojik demokrasi için gerekli “yeni etik”in bir parçası olarak tanımlar. Ancak burada alenen görünen sorun şu ki bilimsel dogmanın geçilmez duvarlarında araştırmacılar her zaman başka alternatiflerin olmadığını iddia etmişlerdir, bu da eğer aramazlarsa ve kullanmazlarsa alternatifin olmayacağı anlamına gelir. Fotopoulos bu yüzden eğer en baskın ve en önemli tür olan insana hizmet ediyorsa hayvanların tıbbi araştırmalar için aşırı yaraya veya ölüme maruz kalması konusunda türcü ideolojiden ayrı düşememektedir. Fotopoulos aynı şiddet dolu prosedürlerin insanlar söz konusu olduğunda neden eşit şekilde meşru olmadığı konusunda bizi aydınlatmak için bayağı bir uğraşmak zorunda kalacak. Eğer gelişmiş zeka kriterine başvuruyorsa şempanzeler yerine neden 4-5 yaşındaki çocukların kullanılmadığını açıklamak zorunda kalacak.

Gelecek vaat eden ama biraz sorunlu bir başlangıcın ardından Fotopoulos insanların sıradan tercihlerinin hayvanların kafese kapatılma, acı çekme, hayat sahibi olmala ve özgürlükgibi hayati öneme sahip çıkarlarından daha üstte tutulması fikrine doğru yön değiştirir. Şöyle yazar, ” Ancak demokratik bir toplumda bu meseleler genel meclisler tarafından karar verilir, basit çoğunlukların benim ifade ettiğim meselelere benzer konularda karar için yeterli olacağını hayal edebilsem de hayvanların gıda amaçlı kullanılması konusunda sorun çıkacağına eminim. Açıkçası eğer yeni bir totaliter toplum olmak istemiyorsak vejetaryen olmak ya da olmamak konusu kişinin kendisine bırakılmalıdır. Hala bu durumda bile hayvanların yeni etikle paralel şekilde yetiştirilmesi çoğunluk tarafından karar verilmeli ve paedeia(halk)’nın yeni ekolojik etiğe geçilmesi konusunda önemli bir rolünün olacağı umulmalı. Çünkü bu kapsamlı demokrasi ile uyumlu bir şey olur.”

Irkçılığı, soykırımı, sendikasız işçi çalıştırmayı, çocukların cinsel sömürüye maruz kalmasını yasaklamak da totaliter bir davranış olmaz mı peki? Yoksa Kapsamlı Demokrasi –ID toplumu eğer bu kadar aydınlanmamışsa çoğunluk oyuyla şiddeti, kafese kapatılmayı, köleliği ve cinayeti de onaylayabilir mi? Fotopoulos tabaklarında ne yemek istediklerine ve tüketim nesnesi olmak için hayvanların hangi koşullarda ölmesi gerektiğine karar vermesi gibi insanlar tecavüz edip öldürmek istiyorlarsa bunu kişilerin seçimine bırakır mı? Eğer herkes etçil olmaya karar verirse bu durumda bu tüketimin karşılanması için fabrika çiftçiliğinin koşulları oluşturulmak zorunda kalınacaktır. “Hayvanları yetiştirmenin kuralları” kitlesel et tüketimi mantığıyla belirlenecektir, bu durumda paedeia ve onların yeni aydınlanması ne kadar insancıl tepkileri ne olursa olsun.

Fotopoulos veganlara ve HH savunucularına karşı standart bir argümana başvurur- yani insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemenin totaliteryen bir şey olduğunu söyler, sanki kişisel olan şey etik ve politik değilmiş gibi.

Öncelikle vejetaryen/vegan hareket tarafından kullanılan yaklaşım ikna etmeye yönelik bir eğitimdir, yoksa dogmaları ve etiği başkalarına zorla kabul ettirmek değildir, burada söz konusu olan argümanlar bilimsel olarak ya da etik olarak ne kadar kesin olursa olsun. İkincisi, insanları insan öldürmekten men etmek daha mı az totaliteryendir? Buradaki vurgu neden tüketicilerin “totaliteryen” kontrolüne yapılmaktadır, ama aynı anda milyonlarca veya milyarlarca et yiyen insanın etçil zevkleri için gerekli hayvanların totaliter bir şekilde hakimiyet altına alınmasından söz edilmemektedir? McDonald’s’ın reklamlarında görüldüğü gibi günümüz mitlerinin tersine hayvanlar mezbahalara ve fabrika çiftliklerine sosyal olarak koşullandırılmış insanların zevk tercihlerini memnun etmek için istekli şekilde gitmiyorlar. Kompleks, hissedebilen hayat formlarının vücut sıvılarını ya da etlerini iyi ya da akılcı sebepler(insanlar hayvan proteini tüketiyor diye meydana gelen hastalıklardan, orman yağmurları yok olsun diye, ozon tabakası incelsin diye, nehirler atıklarla zehirlensin diye) olmaksızın teslim etmeye zorlandığı bir yerde otonomiye saygıdan söz edilemez.

Bu nesnelliği savunan bir kuramcı için garip bir biçimde göreceli bir argüman. Herbert Marcuse kendini böyle göreceli konumlara gizleyerek sömürüyü ve şiddeti yasaklayıp kınamayı reddeden bu tür bir “baskıcı toleransı” kınamıştır. Uğruna mücadele etmeye değecek bir gelecek toplum türü ne olursa olsun her türden sömürüyü reddeden evrensel bir demokrasi prensibi üzerine kurulacaktır. Demokratik paedeia projesi, bütün hayat biçimlerine saygı duymayı ve onlarla olan bağımızı öğreten insancıl eğitim programlarıyla desteklenmelidir. Eğer çocuklar hayatlarının erken dönemlerinde bu bilgilerle karşılaşırlarsa çoğunluğun iradesi etik veganizmi ve bütün hayat karşı şiddetten uzak durmayı savunacak kadar aydınlanmış olacaktır.

Fotopoulos hayvan özgürlüğüyle alakalı hataya düştüğü noktalardan birisi de devletçi olmayan bir toplumla alakalı bir gelecek vizyonu. İronik olarak bir şekilde aslında korumak ve inşa etmek istediği insanlarla ve hayvanlar arasındaki farklılıkları şişirmesi: “bence bütün türlerin temsil edilebildiği bir kapsamlı demokrasiden söz etmek demokrasinin kendisine ters düşüyor. Çünkü demokrasi eğer temsilci diye bir şey söz konusuysa olması mümkün olmayan bir şey. Demokrasi katılımcılarının politik iradesinin doğrudan ifadesi olup bu manada insan olmayan türlerin yurttaş olarak kabul görmesininin mümkün olmadığını söyleyebiliriz; çünkü hayvanlar politik iradelerini doğrudan ifade edemezler. Gerçek bir demokraside mümkün olan şey iradenin delegasyonudur- ama temsili değildir- böylece birey ve sosyal otonomi güvence altına alınabilir. Demokrasi için bu temel koşulun hayvanlar söz konusu olduğunda nasıl olup da gerçekleşeceğini bilmiyorum açıkçası.”

Gelecek toplumların politik biçimi ne olursa olsun aydın insanlar daima genel ve metaforik manada ihtiyaçlarını seslendiremeyen türlerin çıkarlarını “temsil” edeceklerdir- bu ihtiyaçların genellikle empati ve aklı selim gerektirdiği ortada. Hayvanlar doğrudan demokraside fiziken ve iletişim manasında yer alamazlar, bu yüzden hayvan haklarını savunanlar kaçınılmaz olarak onların adına gerekeni savunacaktır. Böylece, insanlar kendi gereksinimlerini ve çıkarlarını savunmak için doğrudan demokrasiyi kurabilirken bu senaryonun hayvanlar için mümkün olamayacağı ortada. Bu insanın üstünlüğü anlamına gelmez, sadece Homo sapiens tarafından egemenlik altına alınmış bir gezegende farklı ve benzersiz doğalara sahip olarak hayvanların kendi adlarına insanların konuşmasına gerek duyduğunu açıklar.

Bunu tanımlamak için hangi dili kullanırsak kullanalım, aydın insanlar hayvanlar adına konuşmalıdır. Bu, kendi adına konuşabilecekken kendileri adına başka bir grubun konuştuğu bir insan grubunun söz konusu olduğu totaliter bir proje değildir. Bir şekilde, ifade edilen seçimler ve acı çığlıkları içerisinde hayvanlar seslerini, isteklerini, gereksinimlerini ve seçimlerini ifade ediyorlar. Sadece dinlememiz ve dikkat kesilmemiz gerekiyor. Ancak hayvanlar farklı bir ontolojik kategoride olduklarından konuşma ve akıl yürütme yetenekleri insanlarınki gibi olmadığı için (aynen bizim onların iyi özelliklerine sahip olmamamız gibi) bizler bir şekilde onları temsil etmeli veya onların delegeleri, koruyucuları veya elçileri olarak davranmalıyız. Hayvanların bizlerin demokrasi için şart koştuğumuz koşullara sahip olup olmamasının konuyla alakası yok. Bizler onların temel bizlerden farklılığını kabul edip buna saygı (evrimsel benzerliklerimizle paralel olarak) duymalıyız. Bizim sosyal hayat kriterlerimizi karşılayamıyorlar diye onlara sosyal irademizi uygulamak demek- hem de inanılmaz derecede kibirle, kısırdöngü içinde kimin hakka sahip olduğunu ve ahlaken değip değmediğine karar vermek- hem keyfi bir uygulamadır hem de emperyalistliktir.

HÜMANİZMİN ÖTESİ: TÜRCÜ KİMLİKLERİN ÖTESİNE VE DAHA GENİŞ BİR ÖZGÜRLÜK HAREKETİNE DOĞRU

“Hayvanların kaderi benim için gülünç görünmekten daha önemli bu mesele insanın kaderiyle çözülmesi mümkün olmayan bir şekilde birbirine bağlıdır”. Emile Zola

“Merhamet dairesini yaşayan bütün varlıkları kapsayacak denli geliştirene dek İnsanoğlu huzur bulamayacaktır.” Dr. Albert Schweitzer

“Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişmişliği hayvanlara nasıl davrandığına bakarak anlaşılabilir.” Mohandas Gandi

Kapsamlı Demokrasi – ID’nin temel hedefi ekolojik demokrasiyi ve toplumun doğayla yeniden entegrasyonunu sağlamaktır. Her ne kadar kuramsal, etik ve politik bir açık olarak Kapsamlı Demokrasi-ID’de görünse de bu problemin büyük bir bölümü hayvan hakları/özgürlüğü meselesine katılmayı gerektiriyor. Hayvan haklarının sömürüyü, eşitsizliği ve adaletsizliği kınayan ID ve diğer Sol hareketlerine bir manada meydan okuduğu ortada; ekolojik sürdürülebilirliği desteklerken sosyal analizin holistik modellerini de savunuyor ve bunu yapmanın koşulu olarak hayvan ve insan özgürlüğü arasındaki karşılıklı bağların kabul edilmesini gerektiriyor. Bir türün bir diğer türün sırtından geçinerek özgürleşmesi sadece bir özgürlük hareketinin etik prensiplerine burun kıvırmakla kalmıyor, pratik olarak da onunla çelişiyor. Toplum ve doğa, demokrasi ve ekoloji arasındaki ilişkileri analiz etmeye çabalayan taslaklar kaçınılmaz olarak “doğa” kavramlarının hayvanları es geçerek fiziksel çevre ve ekosistemlerle sınırlı olacaktır. Bu tür görüşler sadece keyfi etik ve ahlaki sınırlamalar koymakla kalmaz ekolojiyi anlama çabalarını da başarısız kılar. Ekolojik hatalar iki adettir: 1- fabrika çiftçiliğinin ve genel olarak hayvancılığın günümüzün temel çevre sorunları arasındaki yerini anlama konusunda başarısız olurlar, burada küresel ısınma ve yağmur ormanlarının yok olmasındaki paylarını saymıyoruz bile, 2- Fiziksel ekosistemlerin kendine yeterli organik hayattan bağımsız yapılar olmadığını, birçok türe bağımlı olduğunu görmeyi beceremezler.

ID perspektifinden hayvan özgürlüğüne gıda ve araştırma sektörlerine saldıran kapitalist büyüme ekonomisinin büyük sektörlerine meydan okuyan bir dinamik sosyal hareket olarak bakmak mümkündür. Hayvan Özgürlüğü Hareketi belki de bugün kapitalist mantık ve ekonomilerin en ciddi eleştirisidir, sosyal ve doğal dünyalardan çıkar sağlanması ve bu yerlerin yok edilmesi konusunda güçlü bağlar ortaya serer. Küresel ve antikapitalist bir güçtür. Eğer Hayvan Özgürlüğü Hareketi daha büyük bir halk desteği elde edebilseydi, kapitalist para krizine yol açabilirdi çünkü insan sağlığı ve tıbbi bakım konusunda ilerleme kaydetmeye çalışılıyor. Genellikle Hayvan Özgürlüğü Hareketi kültürel paradigmada bir kayma meydana getirme etik ufukları hayvanları da kapsayacak şekilde genişletme ve insan türü kimliğini ekolojik krizdeki varlığı belirgin olan hakim paradigmadan uzak tutabilme potansiyeline sahip.

Hayvan özgürlüğünün en büyük katkıyı tek konu odaklı olmayı reddederek daha geniş bir anti-kapitalist hareketin parçası olmayı başarmasında bulabiliriz. Elbetteki bu durum bütün Hayvanları Savunma Hareketi için söylenemez, bu savunma hereketi daha çok her türden politik yönelimleri olan- apolitikten muhafazakara ve liberallerden radikal anarşistlere- insanları bir araya getirme gibi bir derdi olan “popüler bir cephe” olarak görülebilir. Fotopoulos şöyle söylüyor, ” Ama bana göre bu haklar felsefesi vb meselelerden sistem karşıtı bir bilinçlilik çıkarrmak isteyenler için en temel zayıflıktır”.

Hayvan Özgürlüğü hiçbir şekilde demokrasi ve ekoloji için yeterli değildir, ama ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik bir değişim için gerekli bir koşuldur. Hayvan refahı/hakları insanları hayvanlarla merhametli ilişkiler kurulmasını ister ama genel politik ve dünya görüşleri kapitalist, sömürü yanlısı, cinsiyetçi, ırkçı olabilir. Kapitalist ekonomi ve devleti eleştirmeksizin derin ve geniş bir bilinçlilik gerektiren daha geniş bir eleştiriden mahrumdurlar. Solcuların kendi türcülüklerinden bihaber olması gibi bir çok hayvan savunucusu da kapitalist ve devletçi ideolojileri yeniden üretmektedir.

Ancak Hayvanları Savuna Hareketinin- refah, haklar ve özgürlük- bütün yönleri insan düşüncesi ve kültüründe büyük bir değişime yol açtığı, bir çok biçimde hayvanların çıkarlarının artık korunduğu ve saygı gördüğü söylenebilir. Sivil haklar mücadelelerinin ahlaki gelişmelere yol açıp bir çok insanı ırkçılıkla alakalı ayrımcılık ve önyargılardan kurtulmaya zorlaması gibi onyılalrdır Hayvanları Savunma Hareketinin de sayısı giderek artan sayıda insanı türcülükle alakalı yanlış bilgileri ve hayvanlara yönelik önyargıları bir kenara bırakma yönünde ikna ettiğini söyleyebiliriz. İnsanların hayvanlara olan hakimiyeti ve kriz(sosyal, etik ve çevresel) arasındaki derin ilişki ortaya koyuyor ki insan dünyasının doğaldünyayla alakası söz konusu olduğunda ALF gibi gruplar insanın insanla, insanın hayvanla ve insanın doğayla olan yeni ilişkisini açıkça ortaya koymak için benzersiz bir konumda bulunuyorlar.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi bütün insanların kafa yapılarında, değerlerinde, eylemlerinde, alışkanlıklarında radikal değişiklikler gerektiriyor, ayrıca sosyal kurumların ve ekonomik sistemlerin de sömürücü pratiklerinden koparak yeniden yapılandırmasını şart koşuyor. Ekolojik demokrasinin hedefi milyarlarca hayvan despot insanların eli altında olduğu sürece belirsiz bir haldedir.

Hayvan özgürlüğü felsefesi insanları hükmeden efendiler ve doğanın sahipleri olarak gösteren kimliklere ve dünya görüşlerini yıkar ve hayvanlarla ve doğayla yeni ilişkiler geliştirmenin yeni yollarını gerekli kılar. Hayvan özgürlüğü, insanların – modern öncesi, modern, Batılı ya da Batılı olmayan- Homo sapiens onları 2 milyon yıl önce avlamaya başlayalı beri hayvanlar üzerinde sahiplik iddiasında olduğu ve tarım toplumlarının doğuşuyla bir egemenlik patolojisine dönüşen iktidarına yönelik doğrudan bir saldırıdır.

Diğer türler için özgürlük arayan bu yeni mücadele hakları, demokratik bilinci, psikolojik büyümeyi ve biyolojik bağlılığı/bağımlılığı tarihte daha önce görülmemiş bir biçimde geliştirme potansiyeline sahiptir.

Ahlaki evrimdeki yeni adım bu gezegen üzerindeki sayıca çok olan bir türü diğer türün şiddet dolu kamçısından kurtarmaya yarayacak olan bu son kölelik biçimini ortadan kaldırmaktır. Günümüzün ahlaki gelişimi insanın üstün olduğu fikrinin artık önceden erkeklerin ve beyazların üstün olduğu fikrine olduğu gibi çöpe atılmasını gerektiriyor. Hayvan özgürlüğü insanların hümanizmin alakasız sınırlarını aşarak etik düşünce anlamında kaliteli bir sıçrayış gerçekleştirmesini talep ediyor, böylece ahlaki çıtayı akıl ve dil sahibi olmaktan öznelliğe ve hissedebilme yeteneğine yükseltmiş oluyor.

Hayvan Özgürlüğü, insanların yavaş yavaş hiyerarşi, eşitsizlik ve her türden ayrımcılığın keyfi, temelsiz ve hatalarlar dolu uygulamalar olduğunu idrak ettiği geniş bir tarihi öğrenme sürecinin zirve noktasıdır. Ahlaki gelişim bir grubun diğer bir gruba olan üstünlüğünü meşrulaştırmaya çalıştığı bütün mitlerin sırlarının ortaya çıktığı ve yapıbozuma uğradığı bir süreçte meydana gelir- eski ataerkillik krallara atfedilen o ilahi haktan Sosyal Darwinizme ve türcülüğe dek-. Ahlaki gelişim hiyerarşik vizyonların eşitlikçi vizyonlarla yer değiştirip daha geniş ve daha kapsamlı bir etik toplum geliştirebilmesi dinamikleriyle ilerler.

Kadınları, siyahları ve diğer ezilmiş grupları ezmek için kullanılan gerekçelerin mantıksızlığını ve mazur gösterilemezliğini idrak etmiş olarak toplum türcülüğün de bir başka ayrımcılık ve baskı biçimi olduğunu anlamaya başlıyor. Demokrasiyi ve hakları baş tacı ederken hissetme yeteneğine sahip milyarlarca canlıyı ve zeki hayat türlerini köleleştiren bir sistemi destekleyen Solcuların büyük tutarsızlığı bir şekilde milyonlarca siyahı köleleştirirken bir yandan da İnzgiliz tiranlığını protesto eden Amerikalı sömürgecileri andırıyor.

Zulmün ortak yönleri, insanın ahlaki bilinçliliğinin tarihini anlatabilmemize ve kültürümüzde ahlaki gelişimin ortaya çıkışının haritasını ortaya koyabilmemize yardım ediyor. Bu eğri hakların yavaş yavaş evrenselleşmesinde de görülebilir. Tecrübe ve zulmün benzerliklerini kavrayarak bizler iktidarın doğasına dair bir içgörü elde ediyor, ahlaki toplumun genişlemekte olan sınırlarını fark ediyor, ve ekolojik ve türcü olmayan ilkelere dayalı olduğunu ve evrensel adalete dayanan bir ilerleme ve medeniyete dair yeni bir vizyon elde ediyoruz.

İnsan, hayvan, ve dünya özgürlüğü hareketleri arasındaki bağlantıları ortay akoymak elbette ki inanılmaz derecede zor olacaktır, ama bu göreve her taraftan kişilerce el atılması gerekiyor. Solcu hümanistlerin asla türcülüğü yenememe ve hayvan özgürlüğünün manası ve geçerliliğini kavrayamaması veya etik veganlara dönüşememe gibi bir ihtimalin var olması gibi, hayvan hakları hareketinin de hayvan özgürlüğü mücadelesini küresel kapitalizm bağlamında idrak edememesi mümkündür.

İnsan/hayvan özgürlüğü hareketlerinin derin farklılıklar olacaksa da birbirinden öğrenecek çok şeyi var. Kapsamlı Demokrasi tarafındakilerin hayvan özgürlüğü hareketindekilere kapital mantığı ve küresel kapitalizm hegemonyasını ile alakalı öğretecek çok şeyi olması gibi, kendilerinin de hayvan özgürlüğü etiği ve politikalarından öğrenecek çok şeyleri var. Solcu radikaller Hayvan Özgürlüğü Hareketindeki antihümanist elementleri yatıştırabilir, benzer şekilde Hayvan Özgürlüğü Hareketi Sol’un türcü önyargıları yenmesine ve daha merhametli, zulümden uzak ve çevreye uyumlu bir hayat tarzı benimsemesine yardım edebilir.Ortak bir nokta ve bir ayrım noktası da araçsalcılığın eleştirisi ve insanın hayvanlar üzerindeki egemenliğinin eleştirisi – bu da genel olarak doğanın egemenlik altına alınmasının bir parçasıdır zaten- ve insanın insan üzerindeki hakimiyetinin eleştirisi noktasında olabilir. Bu tür bir konuşma, diyalog, veya yeni ittifak politikası elbette Sol’un hümanizmin zincirlerinden kurtulup gülünç olmaktan uzaklaşarak bir itibar noktasına varması ve hayvan hakları/özgürlüğünün önemini kavramasına bağlıdır.

Çeviri:CemC

 

Yaklaşan Kriz: Çevre felaketi, Global Et Kültürü ve Sağlığınız

Dr.Steve Best

1- Batı Kültürünün Diyalektiği

Bir çok açıdan Batı kültürü insan medeniyetinin zirvesidir; bilimsel ve teknolojik başarıları açısından paraleli yoktur; aydınlanmanın ve eleştirel aklın yuvasıdır; Plato’dan Kant’a ve Nietzsche’ye dek felseficilerin tapınağı olmuştur; her bireye teorik bile olsa ırk renk, cinsiyet ve inanç farklılıklarını ayırt etmeden haklarını teslim eden demokrasi geleneğini kurmuştur.

Ancak Batı kültürünün pek de düşünmek istemediğimiz bir başka yüzü daha vardır, çirkin ve yaralı bir yüzü daha vardır, akıl ışığının karanlık tarafını oluşturu, burada bütün hayat çeşitlerinin sömürülmesine ve egemenlik altına alınmasına dayanan bir kültürle karşı karşıya kalırız.

İncil’le, Yunan felsefesiyle, yeni dünyaların keşfiyle, bağımsızlığın ilanıyla ve göz kamaştırıcı tıbbi ve teknolojik gelişmelerle aynı anda köleliği, otoriteryanlığı, engizisyonu, emperyalizm, soykırımı, hayvanların korkunç sömürüsünü ve doğal dünyanın iğfal edilmesini bir arada görüyoruz.

Batı kültürünün bu karanlık yüzü bizleri felaketin eşiğine getirdi—ekolojik, sosyal, ekonomik, ruhsal ve bedensel olarak.

Kadim Doğu kültürlerinde ahimsa prensibini görüyoruz—yani zarar verme arzusunun yokluğunu; bu prensibin hayat büyük bir saygı duyduğunu, yaşayan varlıklarla derin bir bağlılık hissi taşıdığını ve dünyayla bir uyum içerisinde olma tarzını içerdiğini biliyoruz.

Ancak Batı kültürü modern haliyle kontrol etme arzusu üzerine kurulmuştur; insanları doğal olan herşeyden ayıran bir kibir duygusuyla doludur; aslında Batı kültürü doğadan nefret eden bir kültürdür.
Batı zihni kültür ve doğa arasındaki keskin ayrıma üzerine kurulmuştur; kültür aklın alanıdır, bu alana da yalnızca insanlar aittir ve bu alanda insanlar akılcılığı bir kontrol aracı olarak kullanmaktadır; tamamen duygu ve tutkuyla dolu ama akıl yönünden eksik görülen kadınlar doğa alanına indirgenmiş ve bu yüzden de doğa ve hayvanlarla beraber kontrol edilmesi ve sindirilmesi gereken nesneler olarak muamele görmüştür.

Bu düalizmin sonucu olarak kültür doğal tarihten kopmuştur çünkü akıl duygulardan arındırılmıştır. Doğanın yaşayan canlıları kadın olsun hayvan olsun sadece biyoloji düzeyine indirgenmiş kompleks sübjektif hayatlara sahip oldukları gerçeği reddedilmiştir.

Yani bir iki sözcükle özetlemek gerekirse Batı kültürü ataerkil ve antroposentriktir- insancıdır, erkek egemenliğindedir ve insan merkezlidir; insan var olan herşey için bir ölçüdür, neyin değerli olduğunun ölçütü odur; yaratılışın zirvesine kendisini koyar- Tanrı’dan hemen sonra, 2.dir-,var olan herşeyi amaçlarına ulaşmak için orada bulunan araçlar olarak görür, onların kendileri olmaktan kaynaklanan bir iç değeri yoktur, sadece araçsal bir değerlerinden söz edilebilir.

Yahudi dini insan ve doğa arasında keskin bir ayrım yaratan ve doğanın kutsallığının yok olmasına sebep olan ilk dünya diniydi; Hristiyanlık’ta Tanrı’nın insanı kendi imgesinde yarattığı ve Tanrı’nın insanın sahibi ve yöneticisi olduğu gibi insanın da Dünyanın ve hayvanların sahibi ve yöneticisi olduğuna dair bir değerler sistemi görüyoruz.

Bu tavırlar Yunan hümanizmi, ortaçağ ve rönesans felsefesi ve modern bilim kanalıyla günümüz dünyasına gelinceye dek aktarılmıştır.

Aristo’nun Batı kültürünün faydalanmacı değerler sistemini çok güzel ifade ettiği gibi, “bitkiler hayvanlar için vardır, hayvanlar da insan için… doğa hiçbir şeyi amaçsız yaratmadığına göre hayvanları da insan için yarattığı kesinlikle doğrudur.”

Eğer herşey insan için yaratıldıysa, o zaman insanın tek yapması gereken kainatın kurallarını keşfederek bu kuralları hayatın kontrolü için uygulamasıdır; işte Bu Bacon ve Descartes’ın modern dünyanın şafağında sahip oldukları düşüncelerdi; Bacon’ın sözleriyle söylersek “ bırakın insan ırkı ilahi mirası olan doğa üstündeki hakkını kazansın;” tabii insan bacon’ın yazılarının şiddet, fetih ve tecavüz imgeleriyle dolup taşmasına hiç şaşmıyor böylece;Descartes zihni bedenden, insanları hayvanlardan katı bir şekilde ayırmıştır, dünyayı devasa bir makine olarak görüp insanın “doğanın efendileri ve sahipleri olması” gerektiğini söylemiştir.

Doğayı kutsallığından kopararak Batı zihniyeti diğer kültürlerin evrim geçiren ve yaşayan süreçleri rahatsız etmekten duyduğu çekingenliği bir kenara atarak onu sömürebilmiştir; modern bilimin doğuşundaki bir diğer önemli isim olan Robert Boyle’dan da burada bir alıntı yapabiliriz:” insanların doğa dedikleri şeye duydukları hürmet insanın tanrı’nın bu aşağı yaratıkları üstündeki hakimiyetinin önünde bir engeldir”.
Açıkça görülüyor ki hayata duyulan saygı ona hükmetmenin önünde bir engeldir; bilim insanlarının eğitimindeki en önemli bölümlerden birisinin hayata karşı duyarlılığın yok edilmesi olmasına şaşırmamak gerek, saygının “nesnellik”le yer değiştirmesi hayvan deneylerinde tanık olduğumuz gibi zulümü gizlemeye yarayan bir maskedir yalnızca.

İnsancı vizyon modern bilim ve teknoloji yoluyla hayata geçirildiğinde, çıkardan başka hiçbir şeye bir kutsallık atfedilmeyen kapitalizm bağlamında Batı’nın ölüm kültürü yoluna çıkan herşeyi; modern öncesi veya Batı’lı olmayan kültürleri, hayvanlar alemini ve doğal dünyayı yok etmeye başladı.
Şimdi bu sürecin son aşamalarını yaşıyoruz; şuandaki sosyal düzen, doğanın milyarlarca yılda kurabildiği evrimin sütunlarını yıkıyor.

2- Kıyamet zamanı mı? Çevre Krizi

18. ve 19. yy’da yaygınlaşan ilerleme vizyonlarına ters olarak 20. Yy’ın son kısmı insana Titanik’te ya da ABD uzay mekiği Challenger’daymışız hissini veriyor.

Kıyamet ve sona geldiğmiz hissinin çağdaş hayatı işgal etmesi yeni bir şey değil; bütün zamanlarda farklı kültürleri kendileri yok olduktan sona dünyanın varolmaya nasıld evam edeceğini hayal etmekte zorlanmıştır.

Aslında, yahudi-hristiyan tarihinin Batı Kültürünün ilk temelleri, kutsal kitapların kıyamet sahnelerini çağrıştıran bir bilinçle, armageddon, İsa’nın yeryüzüne dönüşü ile yakından alakalıdır, bunlar aşırı sağın katastrofik kafa yapısının, kıyametçilerin, ülkenin her yanında zehirli otlar gibi yayılan milis hareketlerinin bir parçası.

Eğer bu kıyamet vizyonları bir zamanlar fantezilerin ve paranoyanın ürünü idiyse bile son birkaç on yılda atom bombalarının ve delinmiş ozon deliklerinin sayesinde gerçekten akla uygun bir hal aldıklarını söyleyebiliriz.

16 Temmuz 1945’te New Mexico çölünde yapılan başarılı atom bombası tesinden ve onun bir ay bile dolmadan Hiroşima’daki yok edici kullanımından sonra, armageddon uzak bir fantezi ihtimali olmaktan olası bir gerçeklik halini almaya başladı; nükleer kıyamet şimdilik ortadan kalkmış gibi görünse de (nükleer terörizm hala bir istisna oluşturuyor tabii) bizler 1940ların ve 1950lerin soğuk savaş kültürü için hayal edilmesi imkansız olan yeni bir tehditle karşı karşıyayz- sistematik çevresel çöküş tehdidiyle.
Şu gerçekleri düşünün:

– Hayatı sürdüren hava, su ve toprak gibi doğal kaynaklar cidd işekilde yok oluyor ya da zehirlemiş durumda.

Ozon tabakası inceliyor ve yırtılıyor, böylece küresel ısınmanın koşullarını yaratmış oluyor; gerçekten de sera dünyasına girdiğimize dair bilimsel bir sözbirliği söz konusu; bunun gerçek olduğunu ispatlayan en önemli işaretler arasında Arjantin’de deri kanseri oranlarındaki beklenmedik artışı, Chicago’daki görülmemiş sıcak dalgalarını, İspanya’daki kuraklıkları ve Antarktika’daki buzullardaki devasa kırılmaları sayabiliriz. Sera dünyasında yüzey sıcaklığı 4-8 derece artacaktır, bunun sonucu olarak da kuraklık, seller, inanılmaz korkunçlukta hortumlar, çevresel bozulmalar, ekonomik krizler, sıcaklık ve sıtm gibi hastalıklar yüzünden kitlesel insan ölümleri meydana gelecektir.

– Küresel ısınma yağmur ormanlarının yok edilmesi sebebiyle daha da kötüleşiyor, buradaki ağaçlar kesilince oksijen vermiyor, tersine karbon dioksit veriyorlar; 1945’ten beri dünyadaki yağmur ormanlarının yarısı yok edildi; 140,000 dönüm toprak her gün yok oluyor, her saniye yok olan toprak ise 8 dönüm; normalde dünyanın sadece %7’sini oluştursa da bütün hayvan ve bitki türlerinin %50’si yağmur ormanlarında bulunuyor. Bu bitkiler arasında belki bir gün insan hastalıklarını tedavi etmek için kullanılacak bitkiler de bulunuyor.

– İnsan nüfusu saniyede dört doğum olacak şekilde arttı, saatte 14 bin bebek demek bu, senede ise neredeyse 100 milyon bebek demek; son 40 yılda dünya nüfusu 2 kat arttı ve 21. Yy’ın ortasına gelene dek 11-15 milyar arasında nüsufumuz olacağı varsayılıyor. Tabii bunun sonucu olarak diğer türlerin, yağmur ormanlarının, hayati kaynakların yok olacağı ve açlık, yoksulluk ve hastalık olarak bu yıkımların insana geridöneceği aşikar.

– Hayvan türleri dinozorların 65 milyon yıl önce yaşadığı yokoluş krizinden bu güne en büyük yokolma ihtimaliyle karşı karşıya; normalin 100 ile 1000 katı fazla bir hızla türler yok oluyor; her yıl 1000 tür yok oluyor, bu oran da hılza yükseliyor, korumacı biyologlar birkaç on yıl içerisinde bütün türlerin üçte birinin yok olacağını öngörüyor; bazıları omurgalı hayvanların evriminin durma noktasına geldiğini iddia ediyor. Bazı hayvanlar yok oluşun eşiğinde gezinirken diğer hayvanlar kitlesel olarak üretiliyor ve o kadar yaygın ve bol bir şekilde katlediliyorlar ki çoğu insan bunun doğal bir şey olduğunu sanıyor; ABD’de her yıl milyarlarca hayvan mezbahalarda ölüyor-ABD’deher yıl 7 milyar tavuk ve 53 milyon domuz.

3- Global Et Kültürü

Şu gerçeği kabul edelim: modern ölüm tanrısının ardındaki itici güç çıkar elde etmek için kuduran kapitalist ekonomidir; ister odak noktamız HMO endüstrisi olsun, biyomedikal araştırmalar olsun, tünün şirketleri olsun veya üniversitelerdeki araştırmaların yapıları olsun, çıkar elde etme arzusu bütün ahlaki zorunlulukların önünde gelmektedir.

Ama bu yıkımın en tepe noktasında et ve süt endüstrileri yer alıyor, ben buna global et kültürü adını veriyorum; örneğin, ABD Tarımı için kabul edilebilir su kirliliği oranı bütün şehirsel ve endüstriyel kaynakların toplamından fazladır; bütün ham maddelerin üçte biri büyük baş hayvancılığı endüstrisi tarafından tüketilir; yağmur ormanı yıkımının çoğu büyükbaş hayvancılığı ve yem-ürün endüstrileriyle alakalıdır.

Global et kültürü 16. Yy’da İspanya Amerika’da ve etrafındaki adalarda büyük baş hayvancılığı kompleksi aramasıyla başladı. Global et kültürünün merkezi üç yüzyıl sonra İngilizler eti yiyecek ve statü sembolü olarak benimsedikten sonra Avrupa’ya kaydı. İngilizler İrlanda ve İskoçya’yı sömürge haline getirip halkı buralardan sürerek topraklarını büyük baş hayvanların otlayacağı meralara dönüştürdüler.

Global Et Kültürünün dinamikleri iç savaştan sonra, Amerikalılar iş savaş sırasında büyük baş hayvan yetiştirmek için 4 milyon bufaloyu öldürüp Amerikan yerlilerinden kurtuldukları zaman ABD’ye doğru yön değiştirdi.

Büyük baş hayvan yetiştiriciliği önemli bir çıkar kaynağı haline geldi. Az sayıda ABD şirketi bütün pazarı tekeli altına aldı, böylece buradan dünyaya ihracata başlandı. Bugün gelişmekte olan ülkelerin öncelikle bitki temelli beslenme düzeni yerine ete dayalı bir beslenme düzenine geçtiğini görüyoruz ne yazık ki. Bunun sonucunda da bu insanların sağlıkları, çevreleri, ve sosyal ilişkileri de bu yeni beslenme düzenine göre bozulmaya başlıyor.

Global et kültürü bugün karşı karşıya olduğumuz bütün büyük sorunlarla doğrudan alakalıdır.

Çevresel Zararlar:

– Tırnakları ve yiyecek bulmak için sağı solu eşelemeleri sebebiyle büyükbaş hayvanlar arazilerin ve humusun bozulmasındaki en önde gelen sebeptir. ABD’de 200 yıl önce 30 cm olan üsttoprak şu anda 8 cme inmiş durumda, bu da suni gübrelerle gözlerden gizlenmiş bir kriz demek aslında.

– Yağmur ormanlarının çoğu büyükbaş hayvanlara otlanmak için yeraçmak amacıyla kesiliyor; brezilya, Bolivya, Kolombiya ve Orta Amerika’nın her yerindeki yağmur ormanlarının yok olmasındaki 1 numaralı sebep budur.

– Geviş getiren hayvanlar ozon delen 4 gazdan 3ünün salınmasına doğrudan katkıda bulunuyorlar: nitrus oksit (gübre), karbon dioksit (ağaç kesimi) ve metan; inekler in gaz çıkarması ilginç bir konu olabilir ama aynı zamanda çok da ciddi bir konu: inekler ve diğer geviş getiren hayvanlar her yıl 80 milyon ton metan gazı salıyorlar ve yemlik binalarındaki hayvan dışkıları ve fabrika çifltikleri de 35 ton daha salıyor; bazıları metan gazının önümüzdeki 50 yıl içerisindeki en önemli küresel ısınma gazı olacağını düşünüyor.

– Hayvanların kilosu insanlardan daha fazla. Uzaydan bir ziyaretçi gelseydi büyük baş hayvanları dünyadaki baskın tür sanabilirdi; 2 milyar ton hayvan dışkısı nehirleri, gölleri, okyanusları ve yer altı su kaynaklarını nitrat ve diğer ölümcül kimyasal maddelerle kirletiyor. Gübredeki nitrojen ve fosfor deniz yosunlarını fazlasıyla besliyor ve sudaki oksijen derecesini azaltıyor, böylece bütün diğer hayat türlerini boğuyor; bunlar sinir sisteminde bozukluklara, kansere ve kalp hastalığıyla doğan çocuklara sebep olabilir.

– Global et Kültürü inanılmaz bir gıda, su, toprak ve enerji israfıdır: mısırımızın %80’i ve yulaflarımızın %95’i insanlara besin olmak yerine büyükbaş hayvanlar için yem olarak kullanılır; ABD’deki tarım alanlarının %95’i büyükbaş hayvanlara yem olması için kullanılır, bu oran sebze ve meyveler için %2’dir;kullanılan suyun yarısından fazlası büyükbaş hayvanlar için kullanılan arazilerin sulanmasına gdiyor; Amerikan tarımında harcanan enerjinin yarısı büyükbaş hayvan üretimiyla alakalıdır.

İnsani ve ekonomik Bedeller

– Gıdayı israf ederek global et kültürü dünyadaki açlık sorununa doğrudan katkıda bulunuyor,çünkü büyükbaş hayvanlar dünyadaki kaynakların yarısını tüketiyor, her yıl 60 milyon açlık çekiyor, her gün 40,000 çocuk açlıktan ölüyor.

– Giderek ete dayalı beslenme düzenine geçen Üçüncü dünya ülkeleri et ithali için diğer ülkelere ekonomik anlamda bağımlı hale geliyor; bu durum Dünya Bankası gibi politik amaçlarla faizle para veren uluslar arası büyüme kurumları tarafından istismar ediliyor.

– Global et kültürü gıda üretimini büyükbaş hayvancılığına doğru değiştirdiği için zenginle yoksul arasındaki uçurumu daha da genişletip dünyadaki açlık sorununa başka bir şekilde gene katkıda bulunmuş oluyor.

– Global et kültürünün başlangıcından beri hükümetler et üretimiyle alakalı çeşitli endüstrilere büyük devlet yardımları sağladı- mesela çok ucuza araziler ve sulama için su sağlandı, vergi indirimleri, ithalat indirimleri, ürün sigortası gibi. Hayvan yemi yetiştiricilerinin devlet yardımıyla elde ettiği sulama suyu heryıl 500 milyon dolardan 1 milyar dolara çıkıyor.

– Elbette bütün bunlar vergilerde karşılığını görüyor: eğer ABD vergi mükellefleri et endüstrisinin kullandığı suyu, toprağı ve enerjiyi verdikleri vergilerle karşılamasaydı o zaman hambuger eti kilo başına 35 $ olacaktı, böylece insanlar daha fazla et yiyecek ve global et kültürünün sebep olduğu problemler esaslı bir şekilde azalacaktı.

Sağlık:

-Beslenme düzeni gelişmiş endüstri toplumlarında görülen hastalıkları en çok etkileyene faktörlerin başında geliyor; barsak, rahim, ve göğüs kanseri, kalp rahatsızlıkları, inmeler, diyabet, osteoporoz ve diğer bir çokhastalık hayvan yağına bağlı bir beslenme düzeninin doğrudan sonucudur.

Hastalık ve hayvan yağı arasaındaki ilişki bir çok çalışma tarafından kanıtlanmıştır, ama hiç biri ünlü çin projesi kadar açıklayıcı olmamıştır. Bu projede düzinelerce ülkedeki Çinlilerin beslenme düzenleri takip edilmiştir, sonuçta yağ ve protein tüketimi ve kandaki kolestrol yükseldikçe hastalık oranı da yükselmektedir; Çinli köylüler yağı az eti az beslenme alışkanlıklarıyla kalp hastalıklarına daha az yakalanıyordu.

Hayvan yağı tüketmenin sağlıkla alakalı risklere sebep olduğuna iki örnek verebiliriz: sıradan bir Amerikalı’nın kalp krizine yakalanma riski vejetaryen birisine kıyasla %50’dir, vejetaryen insanlarda bu oran %4’tür. Et tüketen kadınların göğüs kanseri olma riski az et yiyen ya da hiç et tüketmeyen kadınlara oranla 4 kat fazladır. Amerikalılar ihtiyaçları olan proteinin 2 kat fazlasını tüketiyor, böylece etteki doymuş yağı sindirmiş oluyorlar; aşırı protein böbrek hastalıklarına ve osteoporoza sebep olur.

Reagan senelerinde başlayan kontrol gevşekliği sebebiyle halk ne olduğu belirsiz etler yiyor. Abd Tarım Bakanlığı bu toksit cesetlere onay damgasını vursa da (kırmızı boyayla #5 numara), bu etin çoğu köpek maması bile olamayacakkadar kötüdür, bu da köpekler için söylemesi hoş bir şey değil, biliyorum.
Şimdi Amerikalılar deli dana hastalığıyla karşı karşıya çünkü et üreticileri mümkün olduğunca para kurtarmak için inekleri ineklerin ve diğer hayvanların kalıntılarıyla besliyorlar, aynı pratik İngiltere’de deli dana hastalığının ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Aldatma ve propaganda yoluyla zehirlerini satarak et ve süt endüstrisi büyük sağlık problemlerine yol açtı; 1914’te yapılan bir araştırmaya tutunan farelerin bitkiye dayalı beslenme alışkanlıkları yerine hayvan etiyle beslenmeleri sonucunda daha çabuk büyüdüğü görülmüştür, işte et ve süt endüstrileri Amerikalılara büyük bir yalanı böyle yutturdular.

Belki de zamanımızın en yıkıcı miti kırmızı tehditten daha zararlı, Noel baba’dan daha yaygın olan en yıkıcı efsane protein mitidir; protein miti 1- hepimizin büyük miktarlarda proteine ihtiyacımız olduğuna söyler, 2- et ve süt endüstrilerinin bu proteini elde etmek için en iyi yol olduğuna bizi inandırır.

İkisi de yanlış.. hiç kendinize inek gibi hayvanların proteini nerden edindiğini sordunuz mu? Proteini elde etmenin en iyi yolu sebze temelli beslenme alışkanlıklarıdır, iyi dengelenmiş bir beslenme düzeni otomatik olarak ihtiyacınız olan proteini size sağlamış olur.

Hepimiz okullarımızda posterlerde, duvarlarda duran o dört beslenme grubunun, bize günlük kalori ihtiyacımızın hayvan yağından gelmesi gerektiğini söyleyen propagandaların kurbanıyız!

Son zamanlarda yeniden gözden geçirilen yiyecek piramidi iyiye doğru bir adımdır, ama et ve süt endüstrilerinin hükümete yaptığı yoğun baskından sonra onaylanmıştır; bu piramit bize günde 4 ile 6 porisyon et ve süt ürünü tüketmemiz gerektiğiniz söylüyor, ama 4-6 porsiyon çok fazla.

Hayvan yağı zaten kötü, ama hastalığa sebep olan güçlü kimyasal maddelerle süslenmiş durumda; 1940lardan beri aileçiftlikleri büyük tarım kuruluşları tarafından ele geçirilerek açık, güneşli çiftlikleri hayvanların esaret altında tutulduğu ve meta olarak kitlesel üretimlerinin yapıldığı karanlık hapishanelere dönüştürüldü.

Bu koşullar altında hayvanlar maksimum ağırlığa ulaşmaları için büyüme steroidleri gibi ilaçlarla, ya da bu koşullar altında ortaya çıkan veba gibi hastalıkları kontrol etmek için antibiyotiklerle yükleniyorlar.
ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %55’i bu hayvanlarda kullanılıyor; bu ilaçların istismarı insanlarda büyük sağlık sorunlarına yol açtı; 1940ların başlarına dek en gelişmiş ülkelerdeki hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanma korkusuyla yaşıyordu, ama 1944’ten sonra antibiyotik zamanı başladı ve penisilin “mucize ilaç” olarak kabul edildi; çocuk felcine, tüberküloza, çiçek hastalığına, ve diğer hastalıklara karşı geliştirilen aşılar sayesinde tıp bilimi bulaşıcı hastalıklar defterini artık kapatabileceğimize inanıyordu.
Bu kibir duygusu 1960larda sarı humma , menejit ve diğer hastalıkların geri dönüşüyle yerle bir oldu.
Sıtma, tüberküloz gibi bir çok hastalık antibiyotiklerin aşırı kullanımı sebebiyle ilaçlara dirençli bir hale geldi; gerçekten de günümüzde hastalıklara sebep olan bakterilerin neredeyse tamamı ilaçlara dirençli bir hale gelmiştir.

Durumun bu kadar kötü olması yetmezmiş gibi 1973’ten beri o güne dek bilinmeyen 30 yeni hastalık daha ortaya çıktı, Lyme hastalığı, Lejyoner hastalığı, Toksik şok sendromu, AIDS gibi yeni hastalıkların yanı sıra ebola, lassa humması, Marburh virüsü gibi ölümcül virüsler de bu dönemde ortaya çıktı. Ebola gibi yeni hastalıkların önemli bir sebebi yağmur ormanlarının katledilmesi gibi çevresel bozulmalardır; sağlıklı ekosistemlerin çeşitliliği organizmaları ve hastalıkları kontrol altında tutar; ekolojik dengenin bozulması mikropların sayıca ve kuvvet anlamında büyümesine yol açar.

The Hot Zone kitabının yazarı Richard Preston AIDS ve Ebola gibi hastalıklar sayesnde dünyanın insan türünün, etine ve hayati organlarına saldıran 5.4 milyar parazitin giderek büyüyen işgaline karşı bağışıklılık anlamında bir cevap verdiğini söylüyor.

3- Sürdürülebilir Bedenlere ve Kültürlere Doğru

Global Et Kültürü şu andaki haliyle sürdürülemez; dünyanın 6 milyarlık nüfusunun Amerikan beslenme tarzını yani ete dayalı beslenme düzeninin desteklemesi için tarımcıların üretebildiği tahılın 2,5 katı fazlasını üretmesini gerektirir; 8 ile 14 milyar arasında insan nüfusu olan bir dünyayı desteklemesi imkansız.

Artık toplumumuzu büyüme ve ilerleme fetişizi üzerine devam ettiremeyiz; insanların yeni hedefi insanların çoğu medya tarafından suni şekilde oluşturulmuş ihtiyaçlarını azaltan ve doğayla uyum içerisinde yaşayan bir sürdürülebilir bir kültür geliştirmek olmalı; bunu başarmak için elbette medyada ve reklamcılıkta, ekonomik, yasal ve eğitim sistemlerinde bir çok değişiklik yapılması gerekiyor.

Bu değişiklikler çok zor ve uzak görünüyor gerçekten; ancak eğer yapmadıysak hemen yapmamız gereken hayati bir değişikliği hayata geçirmemiz gerekiyor; o da vejetaryen beslenme tarzını geçmemiz.
Tüketici talepleri global et kültürünün büyümesine hız verdi, aynı şekilde bu hızı kesebilir de
eğer bu talep propaganda yoluyla çoğaltıldıysa o zaman etkili bir halk eğitim yoluyla azaltılabilir.
Gerçekten global et kültürü propagandasına rağmen en sağlıklı beslenme tarzının vejateryen hatta vegan beslenme tarzı olduğu kabul görüyor artık, Tarım bakanlığı bile bu gerçeği kabul etti.

İyi haber : 1976’dan ber, ABD’deki kişi başına et tüketimi %14 azaldı, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya gibi ülkelerde de bu türden bir düşüş söz konusu olabilir.

Kötü haber : Gelişmekte olan üçüncü dünya ülkeleri ve Çin gibi geleneksel ikinci dünya ülkeleri ete dayanan bir beslenme düzenine geçiyorlar.

Ama devrim evde başlıyor, bir öğünle başlamak yeterli; beslenme tarzımızda hayvan yağının büyük oranda azaltmak demek sadece kendimize değil hayvanlara ve çevremize yardım ediyoruz demektir.
Yeni bir dünya düzeni hayal edin, global bir vejetaryen kültür hayal edin; bu kültür tahıllardaki proteinin %90’ını, kalorilerin %96’sını, liflerin %100’ünü ve karbodhidratların %100’ünü israf etmek , toprağını, suyunu ve enerjisini har vurup harman savurmak yerine kaynaklarını en akılcı ve etkili bir şekilde kullanarak hayatın bütün süreçlerine saygı duyabilir.

Eğer Amerikalılar et tüketimlerinde %10luk bir azalma sağlasalar, 100 milyon insan daha büyükbaş hayvanlar için kullanılan mevcut toprak, su ve enerjiyle doyabilirdi; artık toprak yem yetiştirmek için kullanılmayacağından yeniden ormanlar büyür ve hayvanlar geri dönerdi.

Bu yeni sürdürülebilir kültür sayesinde insanların sürdürülebilir bedenleri olurdu; şu andaki post-antibiyotik çevremizde bizler sağlıkla ilgili temek kabullenmelerimizi bir kez daha gözden geçirmek zorundayız;mevcut tıbbi sistem ve tıbbi mentalite alenen bir felaketten başka bir şey değil.

Sadece 1995’te ABD sağlık bakımı için 1.4 trilyon $ harcadı. Sağlık bakımı giderleri her yıl 180 milyar $ artıyor, 2000 yılında 2 trilyon $’ı aşmış olacak. Sağlık bakanlığı 2030 yılına kadar sağlık bakımıyla alakalı harcamalar yıllık olarak 16 trilyonu bulacak.

Ancak 100 seneyi aşan yoğun hayvan temelli araştırmalardan sonra hastalıklara karşı yürüttüğümüz savaşı kaybediyoruz. Başkan Nixon 1971’de kansere savaş açtığından beri kanser oranı %18 arttı, kanserden ölüm oranı da %7 yükseldi.

Hastalıkların kontrolü babında toplumların ilerlemeler sağlayabilmesi için toplumların beden-zihin birlikteliğini reddeden Kartezyen bakış açısını terkedip daha holistik, bütüncül bir vizyona sahip olması gerekiyor. Vücudun ilaç ve cerrahiyle düzeltilmesi inancından sağlık sorumluluğunu her bireye veren muhafaza edici bir açıya yaklaşmamız gerekiyor. Eğer ölümcül hastalıkların saldırırsına uğruyorsak bizler bağışıklık sistemlerimizi güçlendirmek için elimizden gelen her şeyi yapabilmeliyiz, bu da vejetaryen bir beslenme tarzıyla geliştirilebilecek bir hedeftir.

Tıbbi sorunlarımız hayvanların sömürülmesiyle doğrudan alakalı; bizler hayvan ürünlerini kullandığımız için bize sorun yaratan hastalıklar için tedavi bulmak amacıyla hayvanlar üzerinde deneyler yapıyoruz; ve hayvan araştırmaları yanlış yönlendirici ve sahte olmalarının yanı sıra klinik araştırmalar gibi alternatif araştırmaları da bloke ettiği için hayvanlarla kurduğumuz bu yanlış ilişki yüzünden gene kendimizi yaralıyor ve öldürüyoruz.

Belki de yapılması gereken en temel değişiklik ahlak konusundaki değişikliktir, değerlerle ve doğal hayatla nasıl bağlantı kurduğumuzla alakalı değişikliklerdir. İnsancı bakışın zehirli mirasını aşmak zorundayız; artık dünyayı bize karşı onlar şeklinde , insanlara karşı doğa ve hayvanlar şeklinde görmemeliyiz; inekelr inektir, hamburger değildir; ağaçlar ağaçtır, kereste değildir; doğayı yeniden öğrenmek zorundayız, bu varlıkların sırf var oldukları için değerli olduğunu yeniden öğrenmek zorundayız.

Kontrol etmek için dünyanın bir kısmını diğer kısımlardan izole edebileceğimizi öne süren o eski görüşü terketmeye ihtiyacımız var, bu eski görüşü yeni holistik ve ekolojik bir yaklaşımla değiştirmeliyiz, bu yeni görüşle herşeyin birbiriyle asla tam olarak anlayamayacağımız bir şekilde bağlı olduğu ve dünyayı fazla rahatsız etmememiz gerektiği gerçeğini kavrayabiliriz.

İnsan evrimindeki yeni adım bilim ve teknoloji alanında olmamalı, ahlaki ve ruhsal hayatımızda olmalı; teknolojik ve ahlaki evrimimiz arasındaki uçurum hem geniş hem de tehlikeli. MartinLuther King’in sözleriyle söyleyecek olursak “yolunu şaşırmış insanların yolunu iyi bilen füzeleri” yaptığı koşullarda yaşıyoruz.

İnsan olarak evrim geçirmek için hayata karşı derin bir merhamet ve hürmet duygusu geliştirmek zorundayız; bu da etik manada şiddetten uzak durmak gibi bir anlam içeriyor. Tutarlı olmak için, bu etik bakışı sadece insanlarla sınırlı kabul edemeyiz, hayvanları da içermeliz; ve bu etiği eylemlerimizde gösterebilmeliyiz, bunu da yiyecek seçimlerimizle, beslenme alışkanlılarımızla gösterebiliriz; hiç kimse hayvanları bir yandan yiyip onları acı veren şekillerde öldürürken bir yandan da onları sevdiğiniz söyleyemez.

Thomas Edison’ın sözlerini burada anmamız lazım: “ şiddetn uzak durmak en yüksek etiğe götürür insanı, bu da bütün evrimin amacıdır; yaşayan diğer canlılara zarar vermekten vazgeçmedikçe bizler hala vahşi varlıklarız.”

Vejetaryenizm dünyayı değiştirmek için asla yeterli bir değişiklik olmayacaktır, ama gene de gerekli bir şey, artık zamanı gelmiş bir fikir bu. Henry David Thoreau gibi ben de vejetaryenliğin “insan ırkının hayvanları yeme alışkanlığından vazgeçmesi şeklindeki kaderinin bir parçası” olduğuna inanıyorum.

çeviren CemC

https://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com

 

“Maymunlar Cehennemi” : İnsanların Köle Olduğu Yer


Dr. Steve Best

 

Çek o leş kokan pençelerini üzerimden, seni aşağılık, pis insan!”

1968 yılında orijinal Maymunlar Cehennemi filmi sinemalarda gösterilmeye başlamıştı. İlk bakışta film kıyamet sonrası bir dünyada geçen bir bilim kurgu öyküsüydü, maymunlar evrim geçirip insanlar tarafından yok edilmiş bir dünyada kontrolü ele geçiriyorlardı. Ama biraz daha derine bakınca filmin zamanın toplumsal mücadeleleri ve bunun meydana getirdiği endişeler üzerine alegorik bir film olduğu ortaya çıkıyordu.  1963 yılında Pierre Boulle tarafından yazılan Maymun Gezegeni adlı romana dayanan film Rod Serling tarafından sinemaya uyarlandı ve anında Amerikan seyircisinden tam puan aldı. Günümüz ölçüleriyle baktığımızda 100 milyon dolardan fazla hasılat yaptı, 4 devam filmi çekildi, bir TV dizisi haline getirildi, ayrıca Cumartesi sabahı çizgi filmi, çizgi romanı yapıldı, geniş bir yan ürün kataloğu satışa çıkarıldı, hatta gezici tiyatrosu bile oldu.

 

Zayıf üretim değerlerine, hatalı yönlerine, basit diyalogları ve tek boyutlu karakterlerine ve temasal ağır gidişatına rağmen film serisi bilim kurgu devam filmleri çekilmesi ve ırk, şiddet, önyargı, din ve  iktidarın patolojilerini keşfetme anlamında hala önemli bir örnek. Maymunlar Cehennemi ters yüz edilmiş bir  köle-efendi ilişkisine dayanıyor, filmde insanlar üstün bir maymun ırkı tarafından zulme uğruyorlar. Böylece pis, iğrenç kokulu, cahil ve zekası ancak maymunları taklit etmeye dayanan ve sonuçta esir edilip avlanan ve hem eğlenmek amacıyla hem de bilimsel araştırmalar adına sömürülenler maymunlar değil insanlar  oluyor.

 

İlk filmin sonunda filmin başrolündeki astronot Charlton Heston Özgürlük Anıtı’nın kalıntılarını buluyor ve gemisiyle indiği bu gezegenin aslında kendi geleceği olduğunu, ve gezegenin insanların nükleer savaş sonucu yok edildiğini öğreniyordu. İlk filmin ardından çekilen filmlerde 1990ların başlarına kadar geri geliniyordu, bu filmlerde bir virüs bütün kedi ve köpekleri yok ediyor ve bu sefer maymunlar evcilleştirilmiş petler ve hizmetçiler haline geliyordu. Ancak maymunlar  isyan çıkarıyor ve insanlar en üstteki primat kontrolünü ele geçirmek için bu isyana karşılık veriyor ve başarısız oluyordu. Nükleer kıyametin karanlığı ile başlayan bu film serisi insanların ve maymunların uyumlu bir şekilde yeniden bir uygarlık kurmak için çalıştığı ütopik bir motifle sona eriyordu.

 

Maymunlar ve insanlar arasındaki mücadele zamanın sosyal gündemini oluşturan Vietnam Savaşı  ve insan hakları mücadeleleri ile  ilgili zengin bir alegori sunuyor bize; çünkü Soğuk Savaş döneminin en kötü paranoyasını nükleer soykırım teması oluşturuyordu. Kıllı maymunların beyaz insanları tahakküm altına aldığını gösteren bir film beyaz insanların 500 yıl önce sömürgeciliğin başlangıcıyla farklı ırktan insanları nasıl boyunduruk altına aldığını gösteren yayılmacılık kodlarını ortaya koyuyor. İnsanları fetheden değil de fethedilen konumuna koymak, özne yerine insanı nesneleştirmek elbette insanın normallikle ilgili hislerinde yabancılaşma yaratıyor, ve odak noktamızı ırkı ya da yeri ne olursa olsun kişilerin hakları ve bütünlüğünün ihlal edilmesinin yanlış olduğu gerçeğine yönlendiriyor. Böyle yaparak aslında zulmedene bir ayna tutulup “İşte siz busunuz. Siz bize böyle davranıyorsunuz. Köleleştirmenin, nesne yerine konmanın, aşağılanmanın ne olduğunu görün” denmiş oluyor.

 

Elbette Maymunlar Cehennemi sadece insanların diğer insanları nasıl hakimiyet altına aldığıyla  ilgilenmiyor, ayrıca bütün insan türünün diğer hayvan türlerini, en yakın biyolojik akrabaları olan büyük kuyruklu maymunları (şempanzeler, goriller, orangutanlar ve bonobolar) da nasıl sömürdüğünü anlatıyor. Böylece Maymunlar Cehennemi filmini yapılmasını sağlayan o ruhla beraber belki de 1968’in bol tartışmalı ve yoğun gündemi arasında Jane Goodall (primatolog) şempanze toplumlarında  alet yapımı ve  kullanımıyla  ilgili ilk bilimsel araştırmasını yayımlamış olması belki raslantı değildir. Dahası, 1969’da Allen ve Beatrix Gardner bir bebek şempanze olan Washoe’ya Amerikan İşaret Dili’ni öğretme yolundaki başarılı denemelerini belgelediler. Hem bu hem de etoloji (hayvan zekası ve duygularının incelendiği bilim dalı) alanında yaşanan diğer büyük başarılarla beraber insan  kültürü hayvan zihnini anlama yönünde bir paradigma değişmesi yaşıyordu. Film serisinin tersine çevirme taktikleri ile görünen şeyi, insanın insanı ezmesi örneğinde olduğu gibi, insanların hayvanları tahakküm altına alması örneğinde de görebiliriz.

 

Maymunlar Cehennemi filminin politik bilinçaltında ise insan türünün soykırımsal ve ekokıyımsal kurumları ve kafa yapıları sebebiyle duyduğu suçluluk duygusu yatıyor. Maymunlar Cehennemi film serilerinin tamamında,insanların şiddet dolu doğasından  şikayet eden ve daha iyi bir tür bulmak amacıyla uzay keşif timine katılan, ayrıca “en iyi insan, ölü insandır” gibi cümleler de kuran Heston’ın karakterinde insanın kendine duyduğu tiksintiyi gösteren önemli anlar var. Maymunlar Cehennemi’nde iktidarın tersyüz edilmesi bir çok şekilde aslında insanlarda zeka bulunmadığı, tekelleştirdiği teknolojik bilgiye psikolojik şekilde uyum sağlamaktan uzak olduğu ve evrimsel bir çıkmaza girdiğini düşündürüyor.

Tim Burton’ın 2001 yılı yapımı , orijinal filmi yeniden çektiği yeni Maymunlar Cehennemi ise orijinal filmdeki bir çok alegoriyi taşısa da içerik yerine stile, ideoloji yerine aksiyona odaklanıyor.

Tersyüz etme stratejisinin en tepe noktası, maymunların bir çocuğu yakalayıp kafese tıktığı ve genç bir dişi maymunun çocuğu pet olarak beslediği sırada yaşanıyor. İnsanlardan nefret eden General Thade  için “maymunları savunmak adına uç noktalara kadar gitmenin kötü bir tarafı yok”.  Ancak (maymun) türcülüğünü eleştiren ve filmin liberal sesi dişi maymun Ari,  dünyadaki hayvan hakları eylemcileri gibi küçümsenen bir insan hakları eylemcisi. Charles Heston tarafından oynanan astronot karakteri kendi dünyasına inerken, Tim Burton’ın filminde oynayan Mark Wahlberg ‘in karakteri ise yabancı bir gezegene iniyor; ama filmin sürpriz sonu için Dünya’ya dönüyor (böylece yeni devam filmlerini mümkün kılıyor). Filmlerde sürdürülen zaman yolculuğu teması evrim ve sürdürülebilirlikle alakalı ilginç noktalara parmak basıyor, “kalkınma”nın daha sofistike yıkım silahları ve pisboğaz ekonomiler yaratırken aslında bunun bir gerileme mi olduğu üzerine düşünceler sürüyor ortaya.

 

Sierra Club kurucusu John Muir bir keresinde “ insanlar ve ayılar arasındaki bir savaşta ayılardan yana olurum” demişti. Burton’ın filmi ve Maymunlar Cehennemi serisi insanın tür kimliği ile  ilgili müthiş bir soru sunuyor: insanlar maymunlarla savaşırken kime destek olursunuz? Filmi gördüğüm gece seyirciler insanları destekliyordu, bu da tabii köleliğin, ırkçılığın, tahammülsüzlüğün, ve şiddetin kötülüğü ile ilgili mesajların filmde gizlenip gizlenmediğini,  ve bu mesajların destek vermemiz gereken mazlumların da insanlar olduğunun altını çizip çizmediğini düşündürüyor insana.

Mazlum insanlar?? Büyük Kuyruklu Maymun Projesi, Maymunlar Cehennemi filminin maymunları insanları kontrol altına aldığını gösterirken aslında gülünç duruma soktuğunu ve gerçek zalimlerin insanlar olduğu gerçeğini maskelediğini söyledi. Bırakın kontrolü ele geçirmeyi, maymunlar yokoluşun eşiğindeler. Büyük Kuyruklu Maymun Projesi , Maymunlar Cehennemi serisinde insan şiddeti ve sömürgeciliğine yönelik can acıtıcı eleştiriyi tamamen ıskalarken Burton’ın filminin de büyük kuyruklu maymunları, onların içinde bulunduğu durumu anlamamıza yardımcı olacak hiçbir şey yapmadığı, ve insanı en yakın biyolojik akrabalarına karşı daha çok yabancılaştırdığı da doğru.

 

DNAlarımızın %99’u şempanzelerle aynı, şempanzeler biyolojik olarak bize orangutanlardan daha yakınlar. 5 -8 milyon yıl öncesinde tek bir atadan geliyoruz, şempanzeler de biz de bilimsel primat sıralamasında bulunuyoruz, primat sıralamasında 12 aile var ve içinde 200’den fazla tür  bulunuyor. Büyük kuyruklu maymunlar 2-3 yaşındaki insan kadar zekidir ve içgüdüler tarafından değil kültürler tarafından yönetilen kompleks kültürlerde yaşarlar. İşaret diliyle beraber, zengin zihinleri, ihtiyaçları, duyguları ve kişilikleri de goril Koko örneğinde olduğu gibi görmemiz için bizi bekliyor.

Ancak insanların en yakın akrabalarını yok ettiği, yaşam alanlarını kereste ve diğer kaynakları elde etmek adına ortadan kaldırdığı, yaşam alanlarına savaş açtığı, onları tıbbi araştırmalar ve eğlence endüstrileri adına esir ettiği ve bir çok Afrika şehrinde büyük bir statü sayılan “çalı eti “ olmaları için yılda 6,000 şempanze öldürdüğü zamanlarda yaşıyoruz. Primatolog Roger Fouts’a göre 20. yüzyıl başlarında Afrika’da 2  milyon şempanze yaşıyordu, gene Asya’daki orangutan ve Afrika’daki goril sayısı da aynıydı. Şimdi ise Afrika’da 80 ,000 ile 120,000 arasında şempanze kaldı, yirmi otuz sene  içerisinde hepsi yok olabilir.

 

Maymunlar Cehennemi her türden önyargı ve ayrımcılığın kötü olduğunun altını çiziyor. Filmin esas vurucu noktası; insanlara, bir nesne haline  indirgenmenin, kendini üstün gören bir tür tarafından köleleştirilmenin, bu hiyerarşiyi haklı çıkarmak adına dini ve mitolojiyi kullanmanın ne olduğunu göstermesi. Bu iktidar hikayesinde kurbanlar diğer canlıları kurban eden canlılara dönüşüyor, kadim hiyerarşi örüntüleri yeni biçimlerde yeniden  kurgulanıyor. Maymunlar Cehennemi primatlarla ilgili değişik mesajlar veriyor; ama krizin doğası ve  önümüzde bizi bekleyen görev oldukça net: büyük kuyruklu maymunların yaşam alanlarını genişletmek ve korumak için harekete geçmeli, büyük kuyruklu maymunların dikkat çekici beyinleri ile ilgili son bulguların ışığında kişilik sahibi olmanın anlamı üzerine yeniden düşünmeliyiz.

 

Çeviri: CemC

 

Kahverengi Köpek Olayı


“Kahverengi Köpek”

 

 

Wikipedia ve  britannica. com sitelerinden çeviri

 

 

Bugün dirikesim terimi bütün hayvan deneylerini ifade etmek için kullanılıyor; ama orijinal anlamı olarak  tıp araştırmacıları tarafından canlı hayvanlar üzerinde yapılan cerrahi pratikler ve disseksiyon/parçalama-kesme işlemlerine işaret ediyordu.

 

1903 yılında Londra’da kahverengi bir sokak köpeği  Londra’daki bir tıp fakültesinin öğrencilerinin gözü önünde, laboratuarda aylar boyu süren tıbbi müdahalelere maruz bırakıldı. Şahitler  hayvana anestezi uygulanmadığını söylüyordu. Bunların hepsi köpek öldürülmeden önce bilim adına yapıldı. Hayvan refahı sebebiyle orada hazır bulunan iki şahit son olayı ve Edward dönemi İngilteresi dirikesiminin sebep olduğu zulümleri halkın öğrenmesini sağladı. Buna Kahverengi Köpek Olayı adı verildi, olay ulusal bir mesele haline dönüştü, 1910’a dek tartışmalar bitmedi ve yankıları bugün bile devam ediyor.

 

Küçük Kahverengi Köpeğin Ölümü

 

Kahverengi köpekle ilgili olarak ölümü dışında pek bir şey bilinmiyor. Londra Üniversitesi tıp fakültesinde yürütülen deneylerde denek  olarak kullanılan terrier cinsi bir köpek olduğunu biliyoruz. İngiltere’de NAVS-Ulusal Dirikesim Karşıtı Topluluğu (ABD’ki aynı isimli grupla bir bağlantısı yoktur) şimdi olduğu gibi o zaman da hayvanları koruma girişimlerinin önde gelen isimlerindendi, bu topluluğun tarihi de Kahverengi Köpek Olayı ile doğrudan bağlantılıdır. Aşağıdaki alıntı bu topluluktan alınmıştır:

1902 yılı Aralık ayında Londra Üniversitesi’nden Profesör Starling köpek üzerinde ilk operasyonunu gerçekleştirdi, köpeğin pankreasının çalışmasına son verildi. Sonraki iki ay boyunca köpek bir kafeste tutuldu;  hayvan inlemeleri ve  ulumalarıyla herkesi üzüyordu.

Dr. William Bayliss

1903 yılı Şubat ayında Profesör Starling köpeğin karnını yardı, ilk ameliyatın sonuçları incelenecekti. Ardından köpeğin yarası küçük kelepçelerle tutturuldu ve köpek Dr. Bayliss’e devredildi, bu doktor da öğrencilere ders öğretmek amacıyla köpeğin boynunda yeni bir yara açtı. Yarım saat sonra büyük acı çektiği belli olan köpek Dale soyadlı bir öğrenciye teslim edildi, lisanssız araştırma öğrencisinin köpeği kloroform ya da diğer cerrahi araçlarla öldürdüğü biliniyor.

Dr. Ernest Starling

O gün izleyiciler arasında  iki İsveçli dirikesim karşıtı bulunuyordu, bu iki kişi bu tür olayları rapor edebilmek amacıyla kendilerini  öğrenci olaak kaydettirmişti. Louise –af-Hageby ve Leisa K.Schartau adındaki bu iki kadın aynı yıl önce “Şahitler” adıyla sonra  da “Bilim Mezbahası: İki Fizyoloji Öğrencisinin Günlüğünden Alıntılar” adlı bir kitap yayımladı.

 

İsveçli feminist ve hayvan hakları eylemcisi Louise Lind-af-Hageby

 

Kitapta köpeğin hikayesi de dirikesimin sebep olduğu zulümlerin kanıtı  olarak anlatılıyordu. Kitap NAVS sekreteri Stephen Coleridge’in de dikkatini çekti, Coleridge hayvana uygulanan prosedür sırasında iki hayvan refahı yasasının  çiğnendiğini anladı: anestezi uygulanmamıştı, ve  köpek birden fazla deneyde kullanılmıştı. Coleridge bilim adamlarına karşı provakatif bir açıklama yaptı, bunun sonucunda da Dr. Bayliss kendisine manevi tazminat davası açtı.

 

Dr.Starling köpek üzerinde dirikesim uygularken

 

Dr. Bayliss davayı kazandı ama davanın sürekli ön planda olması da Kahverengi Köpek Olayı’na halkın dikkatini çekti. Dirikesim karşıtlığı mücadelesine bir sürü yandaş topladı ve harekete enerji verdi.

İlk Heykel Dikiliyor

Dirikesim karşıtı bir hayırsever Latchmere rekreasyon Bahçesi’ndeki Battersea kasabasında bir anıt dikilmesi için para bağışladı.  Anıtta asil bir pozla oturan ve uzaklara bakan bir köpek olacaktı.  Anıt süslü silindir şekilli bir çeşmenin üstünde bulunacaktı; ayrıca hayvanların su içmesi için de en altta bir yalak olacaktı. Anıt üzerine şu yazı yazıldı:

Kahverengi Terrier Cinsi Köpeğin Anısına

Bu anıt Üniversite laboratuarında yapılan deneylerde 1903 yılı Şubat ayında ölüm kendisini kurtarana dek bir dirikesimciden diğerine teslim edilen ve  iki aydan uzun bir süre operasyonlara  katlanmak zorunda kalan köpeğin anısına ithafen yapılmıştır. Ayrıca 1902 yılında aynı yerde dirikesime maruz bırakılan 232 köpeğin anısına da ithaf edilmiştir.

İngiltereli erkek ve kadınlar

Bunlar daha ne kadar devam edecek?

Anıt daha ilk andan itibaren büyük ilgi çekti. Battersea İlçesi Konseyi’ndeki toplantıda fonlar toplanmış ve anıt da burada tartışılmıştı, ama aynı toplantıda üniversiteden geldiği öğrenilen bir kişinin not aldığı görülmüş ve adam  dışarı atılmıştı. İlk andan itibaren heykelle ilgili hoşnutsuzluklarını belli eden dirikesim yanlılarının büyük bir protesto düzenlemesi bekleniyordu, ayrıca heykelin sponsorları da yaşanacak protestolar sonucunda ilçede meydana gelebilecek hasarlar ve ortaya çıkabilecek yasal süreçleri düşünerek yüklü bir miktarı teminat verdi. Heykel  için seçilen alana muhafız yerleştirildi.

 

Vandalizm ve Kahverengi Köpek Ayaklanmaları

Anıta yönelik olumlu olumsuz duygular bir sene boyunca yoğunlaştı. Tıp öğrencileri, tıp akademisyenleri ve yandaşları  yazıttaki suçlayıcı sözlerden ve genel anlamda dirikesim pratiği bir kenara bir dirikesim öznesinin ölümünü bu şekilde  ölümsüzleştirme girişiminden şikayet ediyordu. Sonunda 19 Kasım 1907 tarihinde anıtı koruyan sivil kıyafetli bir polis  öğrenci olduğu söylenen bir grubun 500 kişi ile beraber bir araya gelerek bir plan yapmayı konuştuğuna kulak misafiri oldu. Gruptakilerden biri elinde balyozla heykele doğru yürüdü, bir diğeri de köpeğin ayaklarını parçalamak için girişimde bulundu. Anında polis desteği sağlandı ve öğrenciler herhangi bir zarar verilmeden durduruldu. Hakim 500 kişinin karıştığı bu olayı halk ayaklanması olarak değerlendirdi ve gruptaki her kişiye 5  poundluk ceza verdi.

Bu ceza  dirikesimi savunanları daha da öfkelendirdi.  Birkaç hafta sonra Londra, Oxford, ve Cambridge’ten gelen, sayıları yüzlerce veterinerlik  öğrencisi Trafalgar Meydanı’ndaki alana doğru yürüyüş yaptı. Sokaklarda yürürken ceza veren hakimin kafası kukla halinde, kahverengi köpeğin kuklası da sopalar üzerinde taşınıyordu. Üniversite  önünde kukla ateşe verildi ama başarısız olunca Thames Nehiri’ne atıldı. Aynı anda Battersea sakinleri ve dirikesim karşıtları da protestoculara cevap vermek için  bir araya geliyordu, iki tarafın birbiriyle karşı karşıya kalması sonunda yaşanan şiddet dolu olaylar bugün Kahverengi Köpek Olayı olarak bilinir. Dr. Bayliss’in biyografisinde bu eylemler 1980lerde yaşanan kelle vergisi protestolarına dek yaşanmış olan kötü ayaklanmalar olarak tanıtılıyor.

 

Ayaklanma 10 Aralık 1907’de en tepe noktasına ulaştı.100  tıp öğrencisi anıtı yıkmaya kalktı. Önceki protestolar spontaneydi ama bu seferki protesto yıllık Oxford-Cambridge rugby maçına denk getirilmişti. Protestocular binlerce Oxbridge öğrencisinin de kendi sayılarını artırmak amacıyla protestoya katılmasını ümit ediyordu. Peter Mason protesto günü sokak satıcılarının üzerinde “Kahverengi köpek anıtında yazan yazı yalandır, heykel Londra Üniversitesi’ne yönelik bir hakarettir” yazan mendiller sattığını yazıyor.

O gün öğleden sonra protestoculardan bir grup öğrenci Battersea’ye doğru yol aldı, amaçları heykeli söküp Thames nehrine atmaktı. İşçiler tarafından Latchmere arazisinden kovulan protestocular Battersea park yolundan yollarına devam ettiler, dirikesim karşıtı hastaneye saldırmaya kalktılar ve başarısız oldular. İşçiler yeniden öğrencilere karşı koydu. Daily Chronicle gazetesi öğrencilerden biri tramvayın üstünden düşüp yaralanınca  bir işçinin “ bu da kahverengi köpeğin intikamı!!” diye bağırdığını yazıyor.

İkinci bir grup Londra’nın merkezine doğru yola çıktı, polis eşliğinde yürüyorlardı, ellerinde kahverengi köpeğin kuklaları bulunuyordu. Protestocular Trafalgar Meydanı’na ulaştığında sayıları 1000’i bulmuştu, karşılarında 400 polis bulunuyordu. Öğrenciler polisle çarpışırken sayısı artan polisler de kalabalığa saldırdı, kalabalık küçük gruplara bölündü, gruplardan ayrılanlar anında tutuklandı, bunların arasında “köpek gibi havladığı” için tutuklanan Alexander Bowley adında bir öğrenci de bulunuyordu. Polis kalabalığı kontrol altına alına dek kavga saatlerce devam etti. South Western Star gazetesine açıklama yapan bir doktor, öğrencilerin polise daha uzun süre dayanamamasının genç doktorların ve Anglo Sakson ırkının ne kadar dejenere bir hale geldiğinin işareti olduğunu söylüyordu.

 

 

Diğer günler ve haftalar boyunca da tıp ve  veterinerlik öğrenciler bir araya geldi ve daha fazla ayaklanma  çıktı. Kadınların sufraje toplantıları köpek gibi havlayan, “kahrolsun Kahverengi Köpek” diye bağıran tıp öğrencileri tarafından defalarca işgal edildi, oysa öğrenciler bütün sufrajelerin dirikesim karşıtı olmadığını biliyordu. Millicent Fawcett tarafından 5 Aralık’ta düzenlenen miting korkunç bir şekilde işgal edildi. Louis Lind-af-Hageby dirikesim karşıtlarıyla 16 Aralık’ta Acton Central Hall’de toplantı ayarladı, miting bir çok Battersea işçisi tarafından korunduysa da 100den fazla öğrenci içeri sızmayı başardı ve çıkan olaylarda duman bombaları, sandalyeler ve yumruklar havada uçuştu.

 

 

Avam Kamarası’nda polisin heykeli korumasının devlete ödettiği bedel soruldu. Londra emniyet müdürü Battersea Konseyi’ne  bu bedelin ödenmesine yardım edip etmeyeceklerini sordu; çünkü bu bedel yılda 700 pounda ulaşmıştı artık. Encümen üyesi John Archer- İngiltere’de Afrikalı kökenli olup önce kamu kurumuna sonra da Battersea Belediye Başkanlığı’na seçilen ilk insan- bu rica karşısında şaşkınlık yaşadıklarını çünkü Battersea’nin yılda 22 bin pound ödediğini söylüyordu Daily Mail gazetesine. Diğer encümen üyeleri heykelin çelikten bir kafes  içerisine konulmasını önerdi. Bu arada Canine Defence League adlı kuruluş Battersea dirikesim araçlarını yok etmek amacıyla laboratuarlara saldıracak olsa  laboratuarların polise zararın karşılanması için para yardımı yapıp yapmayağını merak ettiklerini soruyordu.

 

Tuhaf İlişkiler

New England Üniversitesi’nden Susan McHugh köpeğin tuhaf durumunun heykeli savunmak için garip ve sıra dışı bir politik koalisyon oluşturduğunu yazar. Ayaklanmalarda sosyalistler, sendikalar, Marksistler , liberaller ve sufrajeler Battersea’de tıp öğrencilerine beraber karşı koydular, oysa sufrajeler genelde burjuvayla bir tutulan ve erkeklerin pek de sıcak bakmadığı bir gruptu- işçi sınıfı erkekleri kadınların ucuz emeğine destek vermek istemiyordu.

 

Coral Lansbury feminizm ve kadınların sufraje hareketinin dirikesim karşıtlığı ile doprudan bağlantılı olduğunu yazıyor. Dirikesime izin vermeyen Battersea Genel Hastanesi’nin 4 başkanından 3’ü kadındı.

 

Battersea Konseyi yaşanan tartışmalardan yoruldu. 1909 Kasım ayında yeni bir konsey seçildi, amaçlardan birisi de heykelin kaldırılmasıydı. Destek gösterileri düzenlendi. 500 kişilik Kahverengi Köpek Anıtı Savunma komitesi kuruldu. 20 bin insan dilekçe imzaladı.1500 kişi Şubat 1910’da yürüyüş düzenledi. Köpek maskeleri giyen insanlar Londra’da ve Hyde Park’ta konuşma ve mitingler düzenledi. Ama protestolar fayda etmedi. 10 Mart 1910 sabahı heykel sessizce kaldırıldı. Heykeli kaldıran 4  işçiye 120 polis eşlik ediyordu. Heykelin eritildiği söyleniyor. 10 gün sonra ise Trafalgar Meydanı’nda 3,000 dirikesim karşıtı toplandı, amaç heykelin geri getirilmesiydi; ama Battersea Konseyi artık olayı kapamıştı.

Yeni Kahverengi Köpek heykeli

NAVS 1985 yılında hala devam eden dirikesim pratiklerini kınamak amacıyla yeniden Kahverengi Köpek heykeli yaptırdı ve Battersea Parkı’na konuldu; ancak onun da sonu aynı oldu, 1992 yılında parkta yapılan yenileme çalışmaları sonunda heykel kaldırıldı.

 

Çeviri: CemC

 

SİSTEME SALDIR



” Igniting a Revolution” (Dr. Steve Best/Anthony J.Nocella ) kitabından çeviridir.

Craig “Critter” Marshall

(Craig Marshall arkadaşları tarafından Critter olarak tanınır, kendisini eylemci olarak tanımlamıyor. Sadece bildiği ve sevdiği tek gezegeni tekno-endüstriyel devletin yok etmesine engel olmak için kendine düşen payı yerine getirdiğini hissediyor. Critters 2000 yılında Eugene/Oregon’daki birkaç SUV’yi ateşe verdiği gerekçesiyle 5,5 sene hapis yattı.)

Bu kitaba katkıda bulunanlarla ben demir parmaklıkların farklı  taraflarında olduğuma göre,  doğanın sömürülmesi (ya da kapitalist söylemde tercih edilen şekliyle “doğal kaynaklar”ın sömürülmesi) ve yıkıma uğratılmasından çıkar elde eden şirketler hakkında önemli bir şeyler söyleyecek bir konumda olabilirim. Anaakım çevre hareketleri ELF’in taktiklerini çok aşırı buluyor. Bense ELF’in eylemlerinin yeterince “aşırı” olmadığını hissediyorum.

Benimle beraber içeri giren Jeff Leurs birkaç SUV yaktığı için 22 yıl 8 ay yatıyor. Avukatım bir kazada ölmeden önce cezamın 5,5 seneye indirilmesi için uğraştı, yoksa ben de şu anda  minimum sonuçlar veren bir eylem için hakikaten saçma bir süre hapiste kalacaktım. Çoğu insan hayata geçirdiği sabotaj eylemleri sebebiyle yakalanmaz, bu da etkili planlama ve kendini yapılan eyleme adamanın ne kadar faydalı olduğunu kanıtlıyor. Eğer insanlar hayatlarının bir çok yılını hapiste geçirebilecek şekilde kendilerini riske atıyorsa  birkaç kamyoneti ateşe vermekten daha etkili eylemlere girişmeleri gerekmez mi? Eğer partnerim  ve ben  SUVleri üreten  fabrikayı yaksaydık Jeff’e verilen 22 yıldan daha fazlasını yatmazdık, eminim. Asında bu tür bir eylem , o ana dek başardığımız işlere kıyasla daha büyük bir gelişme gösterildiği anlamına gelirdi; ama ben bu eylemin dahi yeterince  “aşırı” bir eylem olmayacağı görüşündeyim, çünkü sonuçta yakılan fabrikanın yerine yenisi yapılacak ve dünyanın maruz bırakıldığı yıkıma kaldığı yerden devam edilecek.

Saldırmamız gereken  şey, endüstriyel toplumu, yani uygarlığı oluşturan ölüm makinelerinin hepsi. Dünya ve onun üzerindeki canlılar 24 saat saldırıya uğrarken birkaç kamyon yakmak gibi son derece etkisiz eylemler gerçekleştirerek bu yıkımı durdurmayı nasıl ümit edebiliyoruz? Tomruk endüstrisine saldıranlar makinelerin zırhlarında daha büyük, daha uzun süre dayanan oyuklar meydana getiriyor, ama sonuçta hepsi sadece  birer oyuk. Canavarın kafasını koparmamız gerek.

Kaç hayvanın ya da kaç ağacın kurtarıldığının önemi yok, eğer şimdiki teknolojik durum ilerlemeye devam ederse ya da gezegenin ekolojik sistemlerini yok ettiği şu andaki hızıyla devam ederse bu gezegen üzerinde hayatın sonu geldi demektir. Uygarlık her türden “kaynağın” (ister canlı olsun ister yaşam alanı olsun) tahakküm altına alınması ve sömürülmesine dayanıyor, bu tür bir sömürü olmadan da var olması mümkün değil. Tarım toplumu ortaya çıkmadan önce insanlar çoğunlukla göçebeydi, bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmeye başlanınca köyler kurmaya başladılar. Bu hayat biçimlerinin sömürülmesi ilk uygarlık popülasyonlarının artmasına sebep oldu, bu da bitki ve hayvan popülasyonlarının daha fazla sömürülmesi “ihtiyacını” ortaya çıkardı.

Hemen 10 bin sene sonrasına, bugüne gelelim. İnsanların farklı hayat formlarının yaşadığı yerlerde tahakkümcü ilişkiler kurmayı denemediği ve başarmadığı fazla bir yer kalmadı. Sözde uygar dünyanın büyük bir bölümü betonla yaralandı ya da kaplandı. Şu andaki yok olan tür sayısı oranı, 65 milyon önce dinozorların yaşadığı dönemde yok olan tür oranına rahmet okutuyor,  fabrika çiftliklerindeki tutsakları ya da koruları kurtarmak asil bir dava olsa  bile, bunun ağzına dek açık bir göğüs yarasına yara bandı yapıştırmaktan farkı yok.

Eğer fabrika çiftliklerinde ve laboratuardaki hayvanların her birini kurtarsak bile uzun vadede onları özgür bırakacağımız vahşi bölgeler olmadıkça bunun ne anlamı olur  ki? Eğer hayvanların hepsi evcilleştirilirse, o vahşi ruhları kırılırsa, son vahşi türleri korumaya çalışmamızın anlamı ne olur? Hayatı ve toprağı kurtarma mücadelelerini birbirinden ayıramayız. Uygarlığın her bir ögesi, vahşi olan her şeye karşı tuzak kuruyor. Hayatı bu korkunç sona mahkum eden şey sadece tek bir şey değil, insan hakimiyetinin tamamı.

Mücadelelerimiz, uygarlık hastalığının-rahatsızlığının sadece tek bir yönüne odaklandığımız sürece etkili sonuçlar elde etmemize yardımcı olamaz. Her bir gün endüstri toplumunu tamamına saldırmak zorundayız. Mücadelemizde acımasız olmak zorundayız, çünkü uygarlık ölüm yürüyüşüne devam ediyor. Endüstri toplumunun günlük varoluşunun içsel bir parçası olan önkabullere meydan okumak zorundayız. Bir hayat biçiminin özgürlüğü için mücadele eden insanların çoğu bilmeden veya düşünmeden her gün bir çok diğer hayat biçiminin zulme uğramasına yardım ediyor. Hayır mı? O zaman elektrik kullanmıyorsunuzdur? Eğer mücadelelerimizde etkili olmak istiyorsak, şirketleri iflas ettirecek türden, benzin  kullanılan ekotaj eylemleri düzenlemek gibi gerekli kötülüklerin olduğunu biliyorum; ama eylemlerimizin ve kullandığımız araçların ekosisteme verebileceği olumsuz etkilerin farkında olmak zorundayız.

Elbette gidip de bir kereste fabrikasını yakan birisini kınamıyorum; eğer yapmak istediğiniz buysa, nasıl gerekiyorsa orayı o şekilde yakın. En kötüsü,  bu politik tutukluyu tebessüm ettirmiş olursunuz; ama dünyanın yaşadığı yıkıma son vermediğinizi bilin- olsa olsa bu yıkımı yavaşlatıyorsunuz, o kadar.

Doğayla bir arada var olmayı, ekosistemlerin “üzerinde” yaşamaktansa içinde yaşamayı yeniden öğrenmeye ihtiyacımız var. Önceden söylendiği gibi, “ düşmanı gördük; düşman biziz”. Endüstri toplumunun doğayı yok eden makinelerinden bir kısmına gece vakti saldırıp gündüz vakti bir şeyler satın alarak endüstri toplumunun diğer bir kısmına destek vermek ikiyüzlülüktür. Hayatlarımızı uygarlığı (ve onun içsel yıkıcılığını) kabul edenlerin bize  öğrettiği şekilde yaşamaya ve bir yandan da tahakküm biçimlerine son vermeyi ümit etmeye devam edemeyiz. Uygarlık, başlangıcından beri, tahakküm üzerinde kök saldı, sürekli hayatta kalmaya dayanıyor.

Sürdürülebilir bir kültüre- doğayla uyum içerisinde yaşadığımız bir kültüre-dönmeye ihtiyacımız var- ama bu istek, tek derdi çıkar elde etmek olan şirketler zehirden tut diğer çöplere kadar her türden  endüstriyel atığı üzerimize boşalttıkça asla gerçekleşmeyecek. İnsanlar konfor ve huzur elde etmenin, uyanık oldukları saatlerin en az yarısını çalışarak geçirmeye bağlı olduğuna, ancak bu şekilde kendilerine enerji ve zaman kazandıracak şeyleri satın alabileceklerine inandırılmış durumda. Bunun saçmalığını gören sadece ben miyim? Umarım öyle değildir, ama görenlerin çoğu bu çalış-tüket-öl kültürüne aktif katılmayı bıraksalar bile, katılmaya devam eden diğer insanların hepimizi zehirlemeye devam ettiğini anlamak zorunda.

Kereste fabrikasını yakmak endüstri tarafından sürdürülen ekokıyımı yavaşlatabilir , ama bence çok daha etkili bir taktik var: böyle kanserli bir toplumun var olmasına izin veren laboratuarları ve elektrik santrallerini yok ederek üretim anından önce tüketici metalarını kullanılmaz hale getirmek. Endüstri toplumunu yok etmeye harcanmayan her an, onun bizi ve diğer hayat biçimlerini yok etmesine izin vermekle aynı şey. Günde 24 saat pompalanan toksinlerle zehirleniyoruz, ama insanların çoğu bu konuda bir şey yapmak için haftada 24 saniyeden az zaman harcıyor. Umarım bu sözlerim eğer siz daha fazlasını yapıyorsanız sırtınızı sıvazlamanıza yol açmaz, umarım bir şeyler yapan bizim gibilerin daha sert bir şekilde saldırmak zorunda olduğunu anlamanızı sağlar.

Her birimiz gerçekle yüzleşmeliyiz, ve sonra hayvanın parmaklarına mı yoksa başına mı vurmayı istediğimiz konusunda karar vermeliyiz.Beni yanlış anlamayın, bu parmaklardan birisini ısırıp koparmak kötü bir şey değil, ama daha büyük bir stratejinin bir parçası olmadığı sürece insanların hayvanları ve doğayı tahakküm altına almasına bir son vermeye faydası olmayacak.

Hayvanları ve doğayı sömürmemeleri için şirketleri asla ikna edemeyeceğiz, bu onların “doğa”sına aykırı. Biz bedeli ne olursa olsun bütün hayatları savunmak istiyoruz, onlar da bedeli ne olursa olsun hayatı sömürme biçimlerini korumak istiyorlar. Onların işi, çekilen acıları umursamadan mümkün olduğu kadar çok para kazanmak. Bizim işimiz ise bu yavşakları işsiz bırakmak.

Çeviri: CemC

Yerli Ruhunu Kurtarmak

Martín Prechtel ile Röportaj

Nisan 2001’de “The Sun” dergisinde yayınladı

Martín Prechtel, New Mexico’da, insanların Avrupalılardan önceki eski yaşamlarını hâlâ sürdürdükleri bir Pueblo Yerlisi Rezervasyonunda büyüdü. Annesi, Pueblo okulunda öğretmenlik yapan bir Kanada Yerlisiydi. Babası beyaz bir paleontologtu. Martín, buradaki kültürü ve toprağı sevmişti. “Hayatımın ilk yıllarını, bu yaşam tarzının güzelliğini anlayamayan bir kaç beyaz adamın ellerinde bu güzel dünyanın tamamen yok olabileceği korkusuyla yaşadım.” diyordu. Prechtel güzelliği öldüren bu tehlikeli güce karşı çalışmaya başladı. “Yerliler buna ‘beyaz adamın tarzı’ diyordu, ama bundan daha fazlasıydı. Bulaşıcı gücü beyazları da yemişti ve onları destekçisi yapmıştı. Bu korkunç sendromun halkların doğal ve vahşi doğasına hiç bir faydası yoktu.”

1970’te ilk evliliği bittikten ve annesi öldükten sonra, Prechtel kafasını toplamak  için Meksika’ya gitti. Görünüşe göre kaza eseri, kendini Guatemala’da buldu. Bir sene boyunca ülkeyi dolaştıktan sonra Santiago Atitlán adında bir köye ulaştı. Köyde Tzutujil halkı yaşıyordu. Bu kültür pek çok Maya alt kültüründen biriydi. Kendi farklı gelenekleri, giyim tarzları ve dilleri vardı.

Santiago Atitlán’da garip bir adam Prechtel’e yaklaştı ve “Neden bu kadar geç kaldın? Senelerdir seni çağırıyorum. Haydi, işe koyulalım!” dedi. Böylece en büyük Tzutujil Maya şamanlarından biri olan Nicolas Chiviliu’ya çırak oldu.

Çıraklık seneler sürdü. Bir şaman olarak Prechtel insanların ataları ve ruhlarla ilişkilerindeki dengesizlikleri düzeltmeyi öğrendi. Bunu yapabilmesi için Tzutujil dilini de öğrenmek zorunda kaldı. (Tzutujik dilini önce kadınlar öğretti, çünkü Tzutujil’de erkekler ve kadınlar farklı konuşur. Halk önünde konuşmaya başladığında ise Prechtel insanlar için büyük bir eğlence kaynağı oldu).

Prechtel, yerli olmasa da bir süre sonra köyden birisi oldu. Köyden bir kadınla evlendi, üç çocuğu oldu, biri öldü. Chiviliu ölünce yerine Prechtel geçti ve yaklaşık otuz bin kişinin şamanı oldu. Daha sonra Nabey Mam’ın ilk şefi oldu. Şef olarak görevlerinden biri, köydeki genç erkeklerin yetişkinliğe kabul törenlerinde onlara yardımcı olmaktı.

Prechtel sonsuza dek Santiago Atitlán’da kalmak istiyordu ama orada yaşadığı süre boyunca, Guatemala bir iç savaşın eşiğindeydi. Hükümet – ABD destekli ölüm timleri ile – bin yıllık Maya ritüellerini yasa dışı ilan etti. Nihayetinde, Prechtel hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı. “Kalacaktım ama öğretmenim ölmeden önce öldürülmemem için buradan gitmemi istemişti. Bana verdiği bilgileri sürdürmemi istiyordu”.

Prechtel ailesini ABD’ye getirdi, burada Robert Bly ve adamları onları bulana dek bir şekilde açlık çektiler. (Bly, erkekler hareketinden etkin bir şair olup Prechtel’den övgüyle bahseder. Onu “insan olasılıklarının tarlalarında ağzından çiçekler dökülerek dört nala koşan küçük bir midilliye” benzetir). Prechtel’in eşi Guatemala’ya dönmeye karar verdi ama Prechtel çocuklarıyla birlikte ABD’de kalmayı tercih etti ve şu anda doğduğu yerden en fazla 80 kilometre uzakta yaşıyor.

Prechtel “Secrets of the Talking Jaguar” isimli kitabın yazarıdır. Bu kitapta, Santiago Atitlán’daki yerli geleneklerinden açık, saygı dolu ve müziksel bir şekilde bahseder. Aldığı eğitimle ilgili ipuçları verir; ama başkalarının Mayaların topraklarını çaldıkları gibi okuyucuların da Mayaların ruhsal öğretilerini çalmasına neden olabilecek detaylar vermez. “Long Life, Honey in the Heart” isimli son kitabında, Prechtel ölüm timleri köye varmadan önce köyün yapısını, Tzutujil rahipliğini ve günlük köy hayatının nasıl olduğunu anlatır. Kitap yazmanın yanı sıra, Prechtel hem Mayalıların mitolojileri ve günlük etkinliklerini çizen bir ressam hem de bir çok CDsi bulunan bir müzisyen.

Prechtel, dünyanın çeşitli yerlerinde genç erkeklerin kabul töreni ile alakalı konferanslara katılıyor. (“Bu konuda kadınlarla da çalışıyorum ama bu biraz daha yavaş bir süreç, o da kadın olmamamla alakalı.”) Ayrıca insanların olağan hayatlarının kutsallığı ve mekan duyularıyla yeniden bağlantı kurmalarına yardım eden atölyeler yönetiyor. “Ruhsallık son derece pratik bir şey. Hafta sonları yapmayı seçtiğiniz türden bir şey değil. . . . Günlük bir olay, yemek yemek, el tutmak ya da kışın ısınmak gibi önemli bir şey.”

Prechtel’le röportaj yapmak için New Mexico’daki evine gittiğimde ses kayıt cihazımın çalışmadığını görünce utandım. Neyse ki şu andaki eşi Hanna bana bir kayıt cihazı verdi. O da kırk dakika kadar çalıştı, sonra da geri sardı. Martín bu tür şeylerin her zaman başına geldiğini söyleyerek özür diledi. “Makineler üzerinde böyle bir etkim var. Dişçim artık kapısından bile uğramamı istemiyor çünkü ben içeri girince bütün bilgisayarları donuyor.”

Onunla asla yolculuk yapmamam gerektiğini bir kenara not ettim.

Hanna bir şekilde kayıt cihazının yeniden çalışmasını sağladı, böylece röportajı bitirebildik. Benim ses kayıt cihazım ise ertesi sabah ben artık 110 kilometre kadar uzaktayken yeniden çalışmaya başladı.

Jensen: Şaman nedir?

Prechtel: Şamanlar bazen doktor ya da şifacı diye bilinir, aslında hayatta kalma arayışımız sırasında sebep olduğumuz hasarı, yaşam ağında yarattığımız yırtıkları ve delikleri onaran insanlardır. Bir anlamda, hepimiz – hatta teknolojiden en uzak olanlarımız, en ruhsal, en iyi insanlar bile – sürekli dünyaya zarar veriyor. Soru şu: bu yıkıma nasıl karşılık veriyoruz? Eğer modern kültürde olduğu gibi yapıyorsak, yani sadece yaşayarak sebep olduğumuz ruhsal borcu görmezden geliyorsak, o zaman o borç ileride olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Ancak yıkıma karşılık vermenin başka yolları da var. Bunlardan biri, bu borcu güzel hediyeler verip kutsal olanı, bize hayat veren görünmez dünyayı yücelterek ödemeye çalışmak. Şamanlar, bizi besleyen öteki dünya ile aramızdaki ilişkiyi unuttuğumuzda ya da sebep ne olursa olsun karşılık olarak biz o öteki dünyayı beslemediğimizde ortaya çıkan problemlerle uğraşır.

Bunların hepsi modern, sanayileşmiş insanlara garip gelebilir, ama insanlık tarihinin çoğunda, şamanlar sıradan hayatın bir parçasıydı. Dünyanın dört bir yanındalar. Şimdi Batılılara garip geliyor; çünkü onlar öteki dünyayı sistematik olarak değersizleştirdiler ve artık o dünyayla gündelik hayatlarının bir parçası olarak ilgilenmiyorlar.

Jensen: Mesela, Sibirya’daki şamanlar Guatemala’daki şamanlardan ne anlamda farklılar?

Prechtel: Farklı diller olduğu kadar şaman olmak için de farklı yollar var. Ancak ortak bir yanı da var. Çünkü hepimiz aynı dünya üzerindeyiz, nereye gidersek gidelim okyanusta su var, nereye gidersek gidelim altımızda toprak var. Bir anlamda hepimiz ortak bir tecrübeye sahibiz. Hepimiz hâlâ insanız. Bazılarımız insanlığını derinlere gömdü, onu uyuşturdu; ama bugün yaşayan herkes, ister modern olsun ister bir kabilede yaşasın, ilkel ya da evcilleşmiş olsun, özgün, doğal ve hepsinden önemlisi öyle ya da böyle bir yerli ruhuna sahip. Modern insanın yerli ruhu ya hayal dünyasının uzak köşelerine sürülmüş ya da modern aklın doğrudan saldırısı altında. Yerli ruhunuzu bilinçli bir şekilde ne kadar çok anımsarsanız, fiziksel olarak da o kadar çok anımsarsınız.

Şamanlar normal insanın aptallığının etkilerini düzeltmeye, hayatın görünmez kaynaklarıyla ilişkilerini onarmaya çalışıyor. Pek çok durumda da bu olaya müdahale etme biçimleri birbirine benziyor. Örneğin; Sibiryalılar Afrika’da kullanılana benzeyen bir trans metoduna sahip. Bu metotla öteki dünyaya giriyorlar.

Jensen: Birkaç kez “öteki dünya”dan bahsettiniz. Çoğu modern insan bilinçli olarak böyle bir yerin varlığını kabul etmez. Öteki dünya nedir?

Prechtel: Eğer bu dünya bir ağaç olsaydı o zaman öteki dünya onun kökleri olurdu – ağacın göremediğimiz ancak ona özünü veren parçası. Öteki dünya bu görülebilen dünyayı besler – acı duyabilen, yiyip içebilen ve başarısız olabilen dünyayı; çemberler halinde hareket eden dünyayı; öldüğümüz dünyayı. Öteki dünya, bu dünyanın görevini yerine getirmesini sağlayan şeydir. Ve bizim öteki dünyaya yardım etme şeklimiz de onu güzelliğimizle beslemek.

Bütün insanlar öteki dünyadan gelir, ama doğduktan birkaç ay sonra orayı unuturuz. Bu unutkanlık bu dünyanın fizikselliği ve güzelliğinden başımız döndüğü için meydana gelir. Hayatlarımızın geri kalanını öteki dünyaya ait anılarımızı bir araya getirerek, yeni unutkanlara – çocuklara – nasıl hatırlanması gerektiğini öğreterek ve daha büyük bir amaca hizmet ederek geçiririz. Çoğu kez, bu ders yetişkinliğe geçerken öğretilir.

Mayalılar öteki dünyanın bize şarkı söylediğini söyler. Bizler onun şarkısıyız. Sesten yapılmışız ve ses bu dünyayla öteki dünya arasındaki süzgeçten geçerken kuş, çimen, masa şeklini alır – bunların hepsi sesten yapılmıştır. İnsanlar, kendi sesiyle öteki dünyayı besleyebilir, oradakilerin büyümesini ve şarkı söylemeye devam etmelerini sağlayabilir.

Jensen: “Onlar “ kim?

Prechtel: Bize şarkı söyleyenler. Onlara tanrılar ya da ruhlar da diyebilirsiniz. Mayalılar onlara kısaca “onlar” adını vermişti.

Jensen: Eski bir Aztek deyişi var, seneler önce okumuştum: “Bu dünyaya yaşamak için geldiğimiz doğru değil. Biz buraya uyumaya ve düş görmeye geliyoruz.” Bunu anlamama yardımcı olabilir misiniz? Merak ediyorum.

Prechtel: Rüya gördüğünüzde, öteki dünyayı hatırlarsınız. Tıpkı yeni doğduğunuzda yaptığınız gibi. Uyanıkken, öteki dünyanın rüyasının bir parçasısınızdır. “Uyanık olma” halinde, geldiğim dünyayı beslemek için benden biraz zaman harcamam beklenir. Benzer şekilde, ölüp de bu dünyadan ayrılıp diğerine geçtiğimde, bu rüyayı o rüyada yaptığım şeylerle beslemem gerekir.

Rüya görmek uyuyan insanı iyileştirmekle alakalı değil: devam edebilmesi için bütünü besleyen, diğer dünyayı hatırlayan kişiyle alakalı. Yeni Çağ, Mayalılardan beklediği rağbeti göremez; çünkü onlar için kişinin kendini keşfetmesi ancak bütüne hizmet ediyorsa iyidir.

Jensen: Mayalıların borç kavramı nereye uygun düşüyor?

Prechtel: Hristiyanlar ilk günahla doğdukları gibi, Mayalılar da ilk borçla doğuyor. Maya dünya görüşüne göre, her birimiz bizi yarattığı için, var olmamız için şarkı söyledikleri için öteki dünyaya borçlu bir şekilde doğarız. Bu borç ödenmelidir; yoksa alacağını hayatlarımızdan alacaktır.

Jensen: Kişi borcunu nasıl geri öder?

Prechtel: Size hayat verene bir hediye vermelisiniz. Gerçekten bir ödemeden söz ediyorum. Bir köyün ruhsal ekonomisidir bu.

Eski öğretmenim şöyle söylerdi: “gölün ortasındaki küçük bir kaya üzerinde oturmuş şarkı söylüyorsun ve senin şarkın ruhların yaşadığı kıyılara dek ulaşan bir dalga yaratıyor. Dalga kıyıya ulaştığında sana geri dönen bir yankı yaratıyor.. O yankı ruhsal beslenmedir.” Bir hediye yolladığınızda onu her yöne doğru yollarsınız. Sonra da size her yönden geri döner.

Jensen: Karmaşık bir desen oluşuyordur herhalde, çünkü siz şarkınızı yolluyorsunuz , komşularınız da kendi şarkılarını yolluyor, bütün o dalgalar üst üste biniyor olmalı.

Prechtel: Öylesine karmaşık ve büyük bir ağ ki insan zihni kavrayamıyor… Neyin nereye bağlandığını kimse bilmiyor.

Jensen: Bunun teknolojiyle bağlantısı nedir?

Prechtel: Teknolojik icatlar dünyadan bir şeyler alıyor ama karşılığında hiç bir şey vermiyor. Arabalara bakın. Arabalar uzun zaman boyunca bir çok insan bir diğerinin rüyasına bir takım şeyler ekleyerek hayal edildi, düşlendi – ya da eğer tercih ederseniz, birbirlerinin çalışmalarına ve deneyimlerine bir şeyler eklediler de diyebiliriz. Ama bütün bu süreç boyunca insanlara o arabaları icat etme yeteneği veren o görünmez kutsal varlığa çok az şey geri verildi. Şimdi, sağlıklı bir kültürde, şamanlar tam da bu noktada olaya karışırlardı. Çünkü her icatla beraber ya ritüel olarak ödenmek zorunda olan ya da savaş, acı ve depresyon şeklinde bizden alınmak zorunda olan bir ruhsal borç gelir.

Mesela bıçak çok küçük bir şeydir, neredeyse modern endüstriyel toplum için ilkel bir alet bile sayılabilir. Ama Mayalılar için böyle bir aletin yaratılması için ödenmesi gereken ruhsal borç çok büyük. Önce, bıçağı yapacak olan kişi kömür üretecek kadar sıcak bir ateş yakmak zorunda. Bunu ödemek için yakıta, ateşe bir hediye vermek zorunda.

Jensen: Ne gibi?

Prechtel: İdeal olarak hediye elle yapılmış olmalı. Bu da ruhların sahip olmadığı ama insanların sahip olduğu bir şey.

Ateş yeterince sıcak olduğunda bıçak yapan kişi demir cevherini kayadan eritmeli. Batı kültüründe çöpe atılan, artakalan kısım şamanik ritüellerde en kutsal kısımdır. Artakalanlar borcu simgeler. İnsan yaratıcılığıyla evrende oyulan boşluğu simgeler ve bu boşluğun gene insan yaratıcılığıyla doldurulması gerekir. Kutsalda neden olunan yarayı gidermek için öteki dünyadan sökülen parçaya eşit bir hediyenin geri konması gerekir. Bizlere bu tür savurgan başarılar sergileyebilme yeteneği veren tanrısal varlıkları beslemek için kullanıldığı sürece insanın yaratıcılığı harika bir şey.

Şaman, bu nedenle, demiri elde etmek için cevhere, ateşe, rüzgara ve diğerlerine ödeme yapmak zorunda – para olarak değil, verilmiş olana denk bir ritüel eylemle ödeme yapmak zorunda. Daha sonra demir çeliğe dönüştürülmeli, çelik bir bıçak şeklini alacak şekilde dövülmeli, keskinleştirilmeli ve ıslah edilmeli, ayrıca sapı da takılmalı. Bu prosedürün her aşamasında beslenmesi gereken bir tanrısal varlık var. Bıçak hazır olduğunda ona “dünyanın dişi” adı verilir. Odunu, eti ve bitkileri kesecektir. Ancak akılcılık, gerçekçilik, insan üstünlüğü adına gerekli kurbanlar göz ardı edildiyse, işte o zaman bıçak insanları kesecektir.

Bütün bu ritüel hediyeleri bıçağı oldukça “pahalı” kılar ve bu süreci karmaşık ve zaman alıcı yapar. Ritüele duyulan gereksinim bazen bazı şeyleri ruhsal anlamda fazla pahalı hale getirir. İşte bu yüzden Mayalılar alış veriş merkezleri, uzay mekikleri ya da iş makineleri icat etmedi. Hayatlarını öylece yaşadılar, romantik bir yaşam tarzı olduğu için değil – çünkü oldukça zor – işe yaradığı için.

Batı kültürü bütün maddelerin ölü olduğuna ve bu nedenle insan yaratıcılığı öteki dünyadan bir şey aldığında borca girdiğine inanmıyor. Bunun sonucu olarak alış veriş merkezleri, uzay mekikleri ve diğer “gelişmiş” teknoloji örnekleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Oysa bizlere bu şeyleri yapabilme yeteneği veren ruhlar açlık çekiyor, zayıflıyor. Bu da iştahsızlığın bir nedeni: gençler bunu dışa vuruyor. Evren açlık çekiyor, duygusal acı çekiyor; çünkü ihtiyaç duyduğu şeyler ona ritüel gıdası ve gerçek fiziksel hediyeler şeklinde verilmedi. Öteki dünyadan çaldığımız bir şeyle uzaklaştığımızı sanıyoruz ama aslında bu şiddete yol açıyor. Delphi’deki Yunanlı kahin bunu uzun zaman önce görmüş ve “ Vah olsun insanlara, çeliğin icadı için” demişti.

Jensen: Bu hırsızlık neden şiddete yol açıyor?

Prechtel: Tüm yaradılışı besleme kapasitesi olsa da, ruh, her şeye gücü yeten bir güç değil. Büyük zeka sahibi doğal bir güç. Onun zekası insanın kibri ve hırsıyla kötüye kullanıldığında hem insanın hem de tanrısal doğanın kutsallığı bozulur. Her ikisi de aç ve doymak bilmez şeyler olur. Ruhsal unutkanlığımızın yarattığı bu canavarın gıdası oluruz. Bu canavar savaşlarla, psikolojik depresyonla, kendinden nefret etme duygusuyla ve ızdırabı diğer yerlere taşıyan kötü dünya ticareti pratikleriyle beslenir.

Atalarımızın uzun zaman önce imzaladığı bu anlaşmayı unuttuğumuz için doğadan çaldığımız şeyleri yerine koyma yolu olarak birbirimize şiddet uygularız. Bu ilişkiyi, ruhsal bir zorunluluk olarak algılamak yerine kişisel bir deneyim veya patoloji olarak nesneleştirir ya da psikolojize ederiz. O noktada, ruhsallığa yaklaşımımız akılcı bir zırha, dünyayı ve birbirimizi öldürmeye sebep olan hırs canavarını yaratan parçamızı koruma psikolojisine dönüşür. Bireyler olarak depresyona giriyoruz; çünkü öteki dünyanın varlıkları bunu duygularımızdan çıkarıyor.

Jensen: Nasıl oluyor?

Prechtel: Ruhlarla bir ilişki sürdüremediğimizde ruhlar psişemizi yemek zorunda kalıyor. Ve psişemizi yedikten sonra vücudumuzu yiyorlar. Bu da sona erdiğinde etrafımızdaki insanlara yöneliyorlar.

Yüzyıllardır bu ilişkileri görmezden gelen bir kültürünüz olduğunda depresyon artık bir yaşam tarzı oluyor. Bunu teknolojiyle düzeltmeye çalışıyoruz ama bu asla işe yaramayacak. Ne de diğer kültürleri talan etmek, gezegeni öldürmek bir işe yarayacak. Bunların hepsi öteki dünyadan sorumlu tutulmama çabası. Eğer insan olarak başarılı olmak istiyorsanız hayatınızı anlamlı bir şekilde yaşamalısınız, tutkuyla yaşamalısınız, dolu dolu yaşamalısınız. Böylece ölümünüz bile ruhlar için anlamlı bir kurban olur, ruhları besler. İnsanlar “uygarlaşana” ve tek tanrı adına diğerlerinin tanrılarını öldürmeye başlayana dek herkesin ölümü anlamlıydı. Yaşlandıkça hayatınız bir kurban olarak giderek daha çok anlam kazanır. Çünkü öteki dünyaya daha fazla hediye verirsiniz ve ruhlar sözlerinizle ve dualarınızla daha fazla beslenirler.

Jensen: Peki bir bıçak yapmak için ruhsal dünyaya borç ödemenin verimsiz olduğunu söyleyen birisine ne cevap verirsiniz? Diğer kültürleri yok etmemizin sebebi de buydu. Siz tek bir bıçak yapana dek benim grubumdakiler 300 bıçak yapıp hepinizin boğazını keser.

Prechtel: Eğer o stratejiyi seçerseniz, o zaman öldürdüklerinizin hayaletleriyle yaşamak zorunda kalacaksınız – yani içinde bulunduğunuz durumu makul bulmak için kendinize “ileri” derken, daha fazla bıçak yapmak zorunda kalacak ve daha fazla depresyona gireceksiniz.

Jensen: Bu hayaletler nedir?

Prechtel: Hayaletlerden söz etmeden önce atalardan söz etmeliyiz çünkü bu ikisi birbiriyle bağlantılı.

Sık sık atalarınıza hürmet etmeniz gerektiğini duyarsınız, ama bence daha karmaşık bir durum söz konusu. Atalarımız çok da zeki değildi. Bir çok durumda bizlere bu kargaşayı bırakanlar da onlar. Bazıları harikaydı, ama diğerlerinin büyük ön yargıları vardı. Eğer hakları teslim edilirse o zaman onların ön yargılarını yaşamak zorunda kalmazsınız. Ama atalarınıza bir şey vermezseniz, eğer “Ben bu insanlardan geliyorum, bana bir etkileri yok, ben eşsiz bir bireyim” derseniz, o zaman hayatınızı atalarınızla mücadele ederek ya da onların başlattığı şeyleri sürdürerek yaşama konusunda lanetlenirsiniz. Kendiniz olmadan önce bunu yapmak zorunda kalacaksınız ve inandığınız şeyin peşine düşmeye değer.

Mayalılar bu durumla başa çıkmak için atalarına yaşamaları için bir yer veriyordu. Onlar için evler hazırlarsınız – “uyku evleri” denir bunlara – ve atalarınızı da oraya koyarsınız. Evler küçüktür, çünkü atalar fazla yer kaplamaz ama iyi düzenlenmiş bir yere ihtiyaçları vardır. Sonra atalarınızı güzel sözlerle beslersiniz. Kullandığımız diller eski, unutulmuş dillerimizden kaldı. Bu dillerin çoğu çok daha süslü diller. Ama şu anda kullandığımız dille de garip, gizemli ve şiirsel hediyeler yaratarak atalarımızı besleyebiliriz. Böylece günlük hayatlarımızı yiyip bitiren hayaletleri bizi depresyona sokamaz.

Eğer atalarımızın geçmiş on bin senenin ön yargılarından kurtulabilirsek o zaman kendi yerli ruhlarımıza ve kültürümüze giden yolu bulabiliriz. Onu bulduğumuzda artık hem evimizdeyizdir hem de hoş karşılanmışızdır.

Jensen: Atalarım Danimarkalı, Fransız, ve İskoç; ama ben Kuzey Kaliforniya’da yaşıyorum. Yolumu nasıl bulabilirim?

Prechtel: Buradaki sorun atalarınızın Kuzey Amerika’ya göç etmiş olması değil, öldüklerinde borçlarının güzellik, keder ve dil aracılığıyla düzgün bir şekilde ödenmemiş olması. Birisi öldüğünde o kişinin ruhu bir sonraki dünyaya devam etmek zorunda. Eğer o kişi bir kabul töreninden geçmemişse, nereden geldiğini hatırlamıyorsa ve devam etmesi için ne yapması gerektiğini bilmiyorsa o zaman nereye gitmesi gerektiğini de bilemeyecektir. Ayrıca birisi öldüğünde, ruhu, dünyadayken varoluşunu beslemek için alınmış olan her şeyi geri vermek zorunda. Bütün eski cenaze töreni ritüelleri bu borcun öteki dünyaya ödenmesi ve ruhun yoluna devam etmesine yardımcı olmak için var.

Geride kalanların bu ruhsal borcun ödenmesine yardım etme yollarından birisi ise öleni özlemek. Diyelim ki babaanneniz öldü. Birileri ağlamamanız gerektiğini söyleyebilir; çünkü babaanneniz “daha iyi bir yere” gitti ve göz yaşı dökmek saf bencilliktir. Ama insanların birbirlerine ve yuvalarına duyduğu özlem hissi o kadar büyüktür ki, eğer bu hislerinizi ağlayarak ifade etmezseniz geleceği şiddetle zehirliyorsunuz demektir. Bu özlem duygusu yüksek sesle, güzelce ağlama ya da bir şarkıyla yahut ruhlara verilen güzel bir hediyeyle ifade edilmezse, diğer canlılara karşı şiddete dönüşür – ve daha önemlisi, dünyaya karşı şiddete dönüşür çünkü artık ev anlayışınız olmayacaktır. Ama öteki dünyayı kederinizle besleyebilirseniz, o zaman ölülerinizin toprağa gömüldüğü yerlerde yaşayabilirsiniz. Onlar da böylece bir şekilde etrafınızdaki peyzajın bir parçası olur.

Pek çok eski kültürde ölülerin elli sene boyunca yaşayanlar tarafından beslendiği bir cenaze töreni vardı. Yaşayanlar, ölülerin öteki dünya ve bu dünyaya olan borçlarını ritüellerle ödüyorlardı. Bu keder yaşanmazsa ataların hayaletleri kültürü takip etmeye başlar.

Yasını tutacak birkaç kişi varken bile yeterince zor, ama ya çok fazla sayıda ölü varsa? Hepsi için yas tutacak zaman kalmadığında ne olacak? Söz konusu sadece bir iki hayalet olmadığında (şaman bu konuda size yardım edebilir) ama ya yüzlerce, binlerce, milyonlarca hayalet söz konusu ise. Sadece atalarınız değil kendilerine saygısızlık yapılmış olan varlıklar da – tecavüz edilen kadınlar, sebepsiz yere katledilen hayvanlar, lime lime edilen toprak – hayalet olduğunda ne olacak?

Jensen: Burada metaforik bir şekilde mi konuşuyorsunuz?

Prechtel: Hayır, tam tersi. Hayaletler gerçekten sizi kovalayacak. Daima batan güneşe doğru sizi kovalarlar. Bu yüzden geçen binlerce yılda yaşanmış büyük göçler Batı’ya doğru oldu: insanlar hayaletlerden kaçıyor. İnsanlar bir süreliğine yeni bir yerde durup orada yaşamaya çalışıyor. Ama hayaletler her seferinde onları yakalıyor, büyük savaşlar, acılar ve sorunlar yaratıyorlar. Bu da aç hayalet kitlelerini doyurmaya yarıyor. Bunun ardından insanlar devam ediyor. Yer değiştirmeye devam ediyorlar. Asla yuvalarında olamıyorlar. Şimdi artık hayaletler tarafından yutulmaya ya da kaçmaya dayanan koskoca bir kültüre sahibiz.

Jensen: Hayaletler konusunda ne yapabiliriz?

Prechtel: Sınırlı bir gezegende hayaletlerden daha hızlı kaçamayız. Bizi güvende kılacak teknolojiler geliştirmeyi denedik: acılarımızı uyuşturacak ilaçlar, hayaletleri uzakta tutacak kaleler… ama hiçbir işe yaramıyorlar.

Bir köyde eğer bir aileye hayaletler dadanırsa şaman hayaleti yakalar, onu parçalara ayırır sonra da hepsini ayrı ayrı öteki dünyaya gönderir. Sonra şaman ve aile, düzenli bir program hazırlayıp öteki dünyayla ilişkilerini yeniden yoluna koyar. İşte yaşam tarzının sürdürülmesi böyle olur.

Batı kültürünün bunu nasıl yapabileceğini bilmiyorum. Dünyayı ölü kabul eden bir kültürün üyeleri bu kadar birikmiş borcu nasıl ödeyebilir? Bu hayaletlerden nasıl kaçabilirler? Bu kadar zamandır devam eden şeylerden sonra insanlar kendilerini tekrar evlerinde hissedebilirler mi?

Bir yerde kendimizi evimizde hissetmek için öncelikle nerede olduğumuzu anlamak zorundayız. Çevremize bakmak zorundayız. İkinci olarak, kendi tarihlerimizi bilmek zorundayız. Üçüncü olarak, atalarımızın hayaletlerini beslemek zorundayız. Böylece hayaletlerin bizi ya da etrafımızdaki insanları yemelerini önlemiş oluruz. Son olarak, artık yas tutmaya başlamamız gerekiyor. Keder, oturup her gün ağlamak anlamına gelmez. Keder, güzellik yaratmanız için ruhların size verdiği hediyeleri kullanmanız anlamına gelir. Bu şekilde ifade edilmeyen keder, insanın vücudunda zehirli bir atığa dönüşür ve bir bütün olarak kültür içerisinde farklı bir yere gönderilene dek saklanması gerekir. Aynı radyoaktif atıkların New Mexico’ya gönderilmesi gibi.

Bu sıkışmış kederin metabolize edilmesi gerekiyor. Bir kültür olarak ve onun içerisindeki bireyler olarak artık kederi hissetmeye başlamalıyız – o lezzetli, fantastik ve narin ilacı. İşte o zaman üzerinde yaşadığımız toprağa ruhsal hediyeler vermeye başlayabiliriz. Böylece hayaletler bir gün torunlarımıza orada yaşama izni verebilirler.

Jensen: Keder ve bir yere ait olma arasındaki ilişki nedir?

Prechtel: Yaşadığım Guatemala köyünde, sizden biri orada ölmeden ve hayatta kalanlar onun için göz yaşı dökmeden o yere ait sayılmazsınız. Birkaç nesil o toprakta yaşayıp ölmedikçe ve ruhunuz o toprakta beslenmedikçe, hâlâ bir ziyaretçi, bir turist sayılırsınız.

Bu köyde yaşarken, oğullarımdan biri daha bebekken tifodan öldü. Yavrumu kaybedince gizemli bir şekilde ve ansızın o toprağın gerçek, kabul görmüş bir yerlisi oldum. Toprağa sahip olmaktan söz etmiyorum. Ama kederle kirasını ödeyen, ritüelle kendini ifade eden onurlu bir kiracıydım. Çocuğum toprağa karışmıştı. Artık daha öncekine hiç benzemeyen bir tarzda havayla, ağaçlarla ve kayalarla cismen akraba olmuştum. Diğer köylüler aynı kayalarla, ağaçlarla ve havayla bağlı olduklarından artık hepimiz akrabaydık.

Şimdi, Danimarkalı, Fransalı ve İskoçyalı atalarınızın Kuzey Amerika’da toprağa gömüldüğünü söyleyebilirsiniz, o halde neden burada istenmeyesiniz? Neden kayalarla, ağaçlarla ve havayla bağınız olmasın?

Ölen akrabalarınız büyük ihtimalle hâlâ hayalet. Henüz gerçek ata haline dönüşmemiş, kabul edilmemiş ruhlar; çünkü borçları keder ve güzellikle ödenmemiş. Gerçek atalar oldukları zaman o bölgeyle birleşirsiniz ve bu dünyanın yaşamasına yardım etmeye başlarsınız. O noktada, bilgisayarlara, tost makinelerine, makinelere daha az ihtiyacınız olduğunu göreceksiniz – herşeye daha az ihtiyacınız olacak. Sonunda iyi yaşamaya başlayacaksınız.

O duruma gelebilmemiz için güzel sözleri, kederi ve kurbanı anlamak zorundayız. Kurban derken birisinin 3 gün izin alıp mahallesinde çalışmasını kastetmiyorum. Bu da bir parçası olabilir elbette. İnsan kadar insan olmayana da vermekten bahsediyorum.

Jensen: Yani hayaletlerle yüzleşmemiz gerektiğini söylüyorsunuz, bunu yapınca da…

Prechtel: O zaman düzeltici önlemlerden çok daha önemli olan [ilişkileri] sürdürmeden söz etmeliyiz. Bu kültür bir şeyi sürdürmek yerine onu düzeltmeye dayanıyor. Ancak sürekli düzeltmek yerine bir şeyi sürdürmeye başlayınca bize sorun yaratan şeyler çözülmesi daha kolay hale gelecek. Artık bugün düşündüğümüz anlamda düzeltmek gibi bir şey söz konusu olmayacak. Bugün bir şeyi düzeltmek, istediğimizi elde etmek anlamına geliyor. Oysa şu soruyu sormak anlamına gelmeli: ”Ne yapmam gerekiyor?”

Kültürümüz bireysel özgürlüğün üzerinde duruyor; ama bu tür bir özgürlük ancak merhamet nedir bilen ve bizi yakalayacak, topraklayacak ve kendimizden koruyacak kadar ruhsal dünyanın karmaşıklığını kavramış olan, gülen ve candan büyüklerle dolu bir köy varsa yaşanabilir.

Eğer modern dünya [ilişkileri] sürdürmeye başlarsa kendini yeniden tanımlamak zorunda kalacak. Ne insanların ve icatlarının ne de Tanrı’nın evrenin merkezinde olduğu yeni bir kültür gelişmek zorunda kalacak. Merkezde yer alması gereken şey boş bir yer olmalı. O boş yerde Tanrı ve insanlar hep beraber hem şarkı söyleyebilmeli hem de göz yaşı dökebilmeli. Belki de, bütün kültürlerin hem farklı hem de ortak mükemmellikleri, hayat ağacını dogmatik dinlerin ve her şeyi harfi harfine açıklayan zihinlerimizin sürdüğü yerden geriye getirebilir.

Jensen: Dogmatik dinlerden söz ederken Maya gelenekleri İspanyol misyonerlerin akınlarıyla nasıl başa çıktı?

Prechtel: İspanyollar köyümüze 1524’te geldi, ama kimseyi kiliselerine gitmeye ikna edemediler. Bu yüzden eski tapınağımızı yıktılar ve aynı yerde yeni bir kilise yapmak için aynı taşları kullandılar. (Bu yaygın bir uygulamaydı.) Ama Tzutujil halkı maharetlidir. Eski tapınağın taşlarını yeni kiliseyi inşa etmek için kullanılırken izlediler ve her taşın nereye konduğunu ezberlediler. Tzutujil halkı söz konusu olunca, bu garip, kare Avrupa kilisesi sadece eski tapınağın yeniden yapılmış haliydi. (Şaman olurken bütün taşların nerede olduğunu ezberlemek zorunda kaldım; çünkü hepsi kutsaldı. Londra’da acemi bir taksi şoförü gibiydim.)

Katolik rahipler 1600’lü yıllarda deprem ve kolera sebebiyle köyü terk etti. 50 sene sonra geri geldiklerinde ise kilisenin ortasında koca bir delik buldular. “Bu ne?” diye sordular.

Yerliler, rahiplerin o zamana dek kendi ana dinleriyle ilgili her şeyi yok ettiğini biliyordu. Bu yüzden “İsa’nın çarmıha gerilmesini canlandırırken hacı bu deliğe koyuyoruz.” dediler.

Aslında o delik asla doldurulmaması gereken bir boşluktu. Çünkü orijinal olarak orada bulunan tapınaktan kalan başka bir boş yerin oluşmasına sebep oldu. Bu da bütün varoluş katmanlarıyla bağlantı halindeydi.

Dört yüz elli senedir, Yerliler, Avrupalıların bir türlü anlayamadığı ya da göremediği bir şekilde geleneklerini koruyabildi. İspanyollar “Tanrınız nerede?“ diye sorduğunda, Yerliler o boş deliği gösterirdi. Ama 1950’lerde Amerikalı papazlar geldiğinde buna kanmadı. “Bu paganizm” dediler ve sonunda o boşluğu doldurdular.

1976 yılında bu olay meydana gelirken oradaydım. Öfkeden mosmordum. Köy konseyine gittim, ağzıma geleni saydım, bağırdım çağırdım. Yaşlılar sakin sakin sigaralarını içti ve bana hak verdiler. Yaklaşık bir saat sonra, artık nefesim tükenmişti. O an bambaşka bir konudan söz etmeye başladılar. “Kimsenin umurunda değil mi?” diye sordum.

“Ah, evet” dediler. “Umurumuzda. Ama bu Hristiyanlar biraz çamur kullanarak bu dünyayla öteki dünya arasındaki yolu yok edebileceklerine inanıyorsa onlarda zerre kadar beyin yok. Bu, senin endişe etmen kadar saçma. Ama eğer bir şey yapmak zorundaysan, kazma, kürek ve keski burada. Kazabilirsin.”

Böylece bir kaç yaşlı insanla birlikte kazdık. Daha sonra Katolikler boşluğu tekrar doldurdu ve iki hafta sonra tekrar kazdık. Bu şekilde beş kez kazdık, ta ki sonunda biri taştan bir kapak yapana kadar. Böylece Katolikler boşluk orada değilmiş gibi davranabilirdi ve biz de ne zaman boşluğu kullanmak istersek kapağı kaldırabilirdik.

İşte bu ülkedeki ruh şimdi böyle bir şey. Delik, beslenmesi gereken boşluk hala orada ama ruhsal unutkanlıkla üstü örtülmüş durumda. O güzel boşluğu ilaçlarla, televizyonla, patates cipsleriyle – aklınıza gelen her şeyle – doldurmaya çalışıyoruz. Ama doldurulamaz. Oranın boşluk olarak kalması gerekiyor.

Jensen: Boşluk neden kutsal?

Prechtel: Maya halkı, dünyanın bir yaratıcının ellerinden çıkmayıp bu boşluktan meydana geldiğini ve meyvesi çeşitlilik olan bir ağaca dönüştüğünü biliyor. İnsanlar o ağaçta değildi, ama temelde o ağaç üzerinde olan her şey sonuçta insanın içine karıştı. İçinizde su kabağı tohumları var, rakunlar ve amipler var – her şey var.

Ağaç olgunluğa eriştiğinde, çiçek açtığında ve meyve verdiğinde, o meyve sesten oluşmuştu ve toprağa düşen her bir parçası filizlendi ve çok çeşitli yaşam türlerini dünyaya getirdi. Sonra yaşlı ağaç öldü ve kadim seslerden oluşan humusa dönüştü. O humus her şeyin bu güne kadar gelişmesine yardım ediyor. Dokunduğumuz, hissettiğimiz ve tattığımız her şey aslında o özgün çeşitliliğin bir tezahürü. Bu da ağacın aslında ölmediği ama parçalara ayrıldığı ve sürekli kendini bir araya getirmeye çalıştığı anlamına geliyor.

Her yıl köyümde, hala bozulmamışken, yetişkinliğe kabul edilecek olan genç erkek ve kadınlar o ağacı hayata döndürmeye çalışmak için delikten öteki dünyaya giderdi. Kutsal seslerinin ve göz yaşlarının tohumlarını, yaşlı ağacın çok uzun zaman önce yaşadığı o boşluğa yerleştirirlerdi. Ve ağaç geri büyürdü. Ama senenin geri kalanında, köy, ağacın çeşitli biçimlerini yiyip bitirirdi. Böylece her yıl yetişkinliğe kabul edilecek olan yeni genç erkek ve kadınların ağacı tekrar hayata döndürmesi gerekiyordu. Bu genç erkek ve kadınlar o boşluğa inebiliyor ve hayat ağacını  yeniden canlandırabiliyordu çünkü nasıl güzel sözler söyleyeceklerini, nasıl kederleneceklerini ve diğer canlılarla mücadele edip onları öldürmek yerine ölümle nasıl mücadele etmeleri gerektiğini biliyorlardı.

Jensen: “Ölümle mücadele etmek” derken, ölümün kaçınılmazlığına direndiler mi yok reddettiler mi demek istiyorsun?

Prechtel: Hayır, aksine, onların ölümle güreştiğini söylüyorum. Yaşamın olması için ölümle ruhsal bir güreş olmak zorunda yoksa bu sizi öldürebilen gerçek bir savaşa dönüşür.

Ölümle olan problem, tanrılarının akılcı olması. Mayaların 13 tanrıçası ve 13 ölüm tanrısı var. Bu ilahların hayal gücü yok. Bu nedenle bizi öldürüp yemek zorundalar – ruhlarımızı, hayal gücümüzü elde etmek için. Bir kez ölüm ruhunuzu ele geçirince o artık mutludur. Bu yüzden bir müddet öldürmeye ara verir. Ama daha sonra aşağıya inip – tüm güzel sözlerinizle – ölümden ruhunuzu geri istemelisiniz. Ölüm reddettiğinde onunla kumar oynamanız gerekir, çünkü ölüm sadece bir kuralı dinler: şans kuralı. Böylece kumar kemiklerini kullanır ve ölümü güzel sözler söyleyerek cezbetmeye çalışırsınız. İşte buna “ölümle güreşmek” diyoruz. Elbette ölümü öldüremezsiniz. Böyle bir karşılaşmada ümit edebileceğiniz en iyi şey ölümü beraberliğe razı etmek. O zaman ölüm size “Peki, bak ne diyeceğim. Beni bu güzel sözlerle düzenli bir şekilde beslemeye devam edeceğine ve vaktinde öleceğine söz verirsen sana ruhunu geri vereceğim.” diyecek.

Tören sırasında, genç erkek ve kadınlar ölümle güreşirken aslında yaptıkları şey bir sözleşme imzalamak. Bu sözleşmede “Sonsuza dek yaşamalıyım şeklindeki idealist düşünceden vazgeçiyorum” yazıyor. O zaman ruhunuz geri dönmüş olur, ama sanatınızın, güzel sözlerinizin ve hayal gücünüzün meyvesinden bir parçayı ritüel olarak öteki dünyaya vermek zorundasınız. Ölümle yapacağınız tek anlaşma bu. Eğer daha iyi bir anlaşmaya varmaya çalışırsanız pek çok insanın ölümüne sebep olursunuz. Bütün bir kültür daha iyi bir anlaşma yapmak istediğinde ya da güzel sözlerle ölümle güreşmeyi reddettiği zaman, ölüm savaşlar ve depresyon ile bizleri gerçek anlamda yemek için ortaya çıkar.

Jensen: Yerli ruhunu biraz daha anlatın.

Prechtel: Kültürel zemini ya da etnik kökeni ne olursa olsun, dünya üzerindeki herkes kendi zihni tarafından yaratılmış giderek daha düşman bir ortamda hayatta kalmak için mücadele eden bir yerli ruhuna sahip. Modern insanın bedeni, akılcı zihin – makine çağının değerlerine bağlı olan zihin – ve yerli ruhu arasındaki bir savaş alanına dönüşmüş durumda. Bu savaş yoğun ruhsal ve fiziksel hastalık sebebi.

Acımasız bir kültür yok edici zihniyet, tüm halkları, doğayı, hayal gücünü ve ruhsal bilgiyi yiyip bitirerek son birkaç yüzyılda dünya üzerindeki sözde ilerlemesini güçlendirdi. Tıpkı bir buldozer gibi, geride homojen, düz bir uygarlık parçası bıraktı. Bu dünya üzerindeki her insan, ister Afrika’dan, Asya’dan, ister Avrupa’dan ya da Amerika’dan olsun, hikayeleri, ritüelleri, yaratıcılıkları, dili ve yaşam tarzları bu zihniyet tarafından ellerinden alınmış, köleleştirilmiş, yasaklanmış, sömürülmüş ya da yok edilmiş atalara sahip. İçimizde yerli olan şey – diğer bir deyişle, doğal, gizli, açıklaması zor, cömert, yavaş yavaş gelişen ve köy odaklı olan şey – yüreğimizin gettolarına sürgün edildi ya da ruhsal alandaki rezervasyonlarda gözlerden saklandı. Düşüncelerimizin aslında yaşamımızın merkezi olduğuna inanmamız öğretildi. Ait olduğumuz bu fethedici modern kültür gibi, dünyayı yerli ruhu ile değil zihinle kavrıyoruz.

Ve bu yerli ruh, hafta sonları “vahşi erkek” veya “vahşi kadın” inzivası yaşadıktan sonra iş kıyafetlerinizi giydiğinizde çıkarılabilen bir şey değil. Eğlenceli ya da moda olduğu için ilgilenebileceğiniz bir şey değil. Özgün olmak zorunda, ruhsal olarak pahalı olmak zorunda.

Jensen: Yerli geleneklerin kullanılmasında iki genel durum söz konusu. Bunlardan biri hafta içi borsacı olmaya devam ederken hafta sonu inzivaları için arka bahçenizde bir terleme çadırı yapmanızda hiçbir sorun yok.

Prechtel: Tüketici metodu.

Jensen: Diğeri ise, ki ben de buna katılıyorum, yerli geleneklerin mahremiyetine saygı duymak ve onları kendi amaçlarımız uğruna sinsice bozmamak zorunda olduğumuz.

Prechtel: Bunu yapmamaya büyük özen gösterdim. Gerçek şu ki ilk başta Maya gelenekleri hakkında asla kitap yazmak istemedim. Büyüdüğüm yer olan Pueblo Rezervasyonu’nda yazmak bir tabuydu; çünkü yazmak bilgiyi dondurur. Ayrıca bilgi gizli tutulmuyorsa ve sadece kutsal koşullar altında kullanılmıyorsa o zaman fazla bilginin faydası olmaz. Çoğu kez en kutsal şeyler en basit ve sıradan şeylerdir. Bu sıradanlık incelikli ve gelenekselleşmiş şekilde düzenlendiğinde, sıra dışı bir hal alır ve ruhsal faydasını sürdürür.

Jensen: Yazdığınız gelenekler sizin yerel Güneybatı gelenekleriniz değil.

Hayır, ama ben Guatemala’da Santiago Atitlán’da uzun seneler boyu yaşadım. Orada evlendim, çocuklarım oldu. Orada bir hayat kurdum. ABD destekli ölüm timleri geldiğinde yedi yıl içerisinde bin 800’den fazla köylü öldürüldü: vuruldu, dövüldü, işkence gördü, zehirlendi, parçalandı, deliklerde açlıktan öldü, kafaları kesildi, ortadan kayboldu. Bu olayların hepsi 1979’dan önce hayatlarında hiç silah sesi duymamış insanların yaşadığı bir köyde oldu. 1980’lerde başıma ödül konulmuştu ve üç kere ölümden döndüm. Ailemi de yanıma alıp ABD’ye geri döndüm. Eşim daha sonra iki oğlumuzu da yanına alarak evine döndü ve ayrıldık. Çocuklar kısa süre sonra bana döndü. Şimdi artık koca adamlar.

1992’de bir katliam daha oldu ve Guatemala’ya dönmek zorunda kaldım. Bazı genç Tzutujil erkekleri beni bir kamyonetle almaya geldi. Başlı başına tuhaftı; çünkü daha önce kimsenin arabası yoktu. Beni kabak yüklü kamyonetin kasasına gizlediler. Ne zaman askerler tarafından yolumuz kesilse askerler sadece kabak görüyor ve geçmemize izin veriyordu. Çok dikkatli bakmıyorlardı. (Askerlerin çoğu aslında kimseyi öldürmek istemiyordu: öldürmeleri için kışkırtılmaları gerek. Ama yine de öldürüyorlar.)

Bütün kontrol noktalarını geçtikten sonra ön tarafa geçip oturdum. Diğer yolcuların hepsi çocuktu. Bu olay ben ayrıldıktan sekiz sene sonra meydana gelmişti. Çocuklar neredeyse öğretmenimin adını unutmuştu. Öğretmenim çevredeki en büyük ve en ünlü şamanlardan birisiydi.

Yola devam ederken bana “Şu dağın hikayesini biliyor musun?” diye sordular.

“Evet”, dedim, “Adı S’kuut. Aslında okyanustaymış ama sürüngenlerin yaşlı tanrıçası tarafından toprağa getirilmiş.”

“Kim o tanrıça?”

Kısa süre sonra kamyonet iyice yavaşlamıştı; çünkü atalarının o kadim hikayelerini dinleyerek her bir dağı, geçidi, kaya bloğunu yeniden keşfediyorlardı. İki saat kadar sonra “Nasıl oluyor da bunları bilmiyorsunuz?” diye sordum.

Bir tanesi şöyle cevap verdi: “Bu ikisi Hristiyan, bu yüzden bilmelerine izin yok. Geri kalanlarımızın da anne babası yok. 1980’lerde öldürüldüler.”

Bu sarışın melez Amerikalı – bu çocuklarla hiçbir kan bağı olmayan birisi olarak – onlara kendi halkının hikayelerini anlatıyordum. O an, bu çocukların ve kendi iki oğlumun da köy hayatının zenginliğini hiçbir zaman bilemeyeceğini anladım. Bu yerle olan bağlantılarını kaybediyorlardı. Bildiklerimi yazmam gerekiyordu ama ayrıntıları yazamazdım – yani göle gidip bunu yaptığımızı ve bu adağı oraya koyduğumu vs. – çünkü o zaman bu ritüellere el koyulabilirdi.

Ritüellerin detaylarını yazmama kararım ABD’de bir çok insanı kızdırdı. Onlara nasıl yapıldığını anlatmamda ısrar ediyorlar. Onlara her zaman “Bu teknoloji değil.” diyorum.

Jensen: Şamanizmin gücünün belirli kelimeler ya da dualarda olmadığını açıkça belirttiniz.

Prechtel: Öğretmenim, her zaman, bu dünya üzerinde iyi yaşayabilmek için herhangi bir ümit olacaksa kadim kökleri alıp içine yeni bir özsu koymamız gerektiğini söylerdi. Yeni bir şey yapmamız gerekiyor anlamında değil, eski bir şeyi yeni bir şekilde yapmamız gerekiyor. Bu da büyük cesaret ister.

Bu kitapları, sözlü geleneği okuyucuya açık bir şekilde yazabilseydim okuyucuların kendi yerli ruhlarının hatıralarının ortaya çıkmaya başlayabileceğine karar verdim. Elbette insanlara uçağa binip Guatemala’ya gitmeyin diyorum. Bu hayal kırıklığı ve yağmalamadan başka bir şey getirmez. Cevap yaşadığın yerde, kendi arka bahçende bulunmalı. Başka bir kültürü araştırmanın tek sebebi kendi kültüründeki yoksunluğu koklayabilmek. Başka bir kültüre gidip bir şekilde kabul edilseniz bile kendi kültürünüzü terk etmeyerek toprağınıza geri dönmek ve kültürünüzün yabancılaşmış yerli geleneklerini kabilecilik, tutuculuk ve özelleşmiş, nihilistçe kibirden uzaktaki gündelik hayatta elde etme yükümlülüğüne sahipsiniz.

İster geleneklerden ister doğal kaynaklardan söz edelim, doğrusu bu. Şu anda “genetik araştırmacılar” yerli insanların kullandığı bitkileri incelemek için Brezilya’ya gidiyor. Neden? Zengin, beyaz Kuzey Amerikalıları kendi kültürlerinin aptallıkları sonucunda oluşan hastalıklardan kurtarabilsinler diye. Evlerinde kalıp ölümlü oldukları kaçınılmaz gerçeğinin hep beraber yasını tutarak kendi kültürlerinin hayal gücü ve erdem eksikliğiyle yüzleşseler çok daha iyi olacak hastalıkları mekanik olarak tedavi etmek için diğer halkların geleneklerini araştırıyorlar.

İnsanlar ayrıca yerli diye pazarlanan pek çok şeyin aslında öyle olmadığını da bilmeli. Örneğin, terleme çadırı törenlerinin çoğu aslında Cizvit’tir. 1850’lerden önce hiçbir Kızılderili Büyük Ruh’u duymamıştı. Bunların hepsi Cizvit’lerden geliyor.

Jensen: Batı kültürünün sorunlarından birinin to be fiilinin kullanımı olduğunu söylemiştiniz.

Prechtel: Çocukken Keres adı verilen bir Pueblo dili konuşuyordum. Bu dilde to be fiili yok. Temel olarak sıfatlardan oluşan bir dildi. Santiago Atitlán’da hayatta kalabilme sırlarımdan birisi Tzuttujil dilinin de to be fiiline sahip olmamasıydı. Tzutujil oluş üzerine değil aidiyet ve taşıma üzerine bir dil. To be fiili olmadan bir şeyin kesinlikle bu veya şu olduğunu söyleyemeyiz. Eğer iki kişi tartışıyorsa, yakacak odun gibi “bölünmüş” oldukları söylenir, ama her ikisi de aslında aynı özdendir. Ulusların elde etmek ya da savunmak uğruna savaştığı ve öldüğü bazı doğrular ve yanlışların geleneksel Tzutujil kavramlarında yeri yok. Bu da Tzutujil halkı doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar “ilkel” olduğu için değil, hayatlarının kesin durumlara ya da kalıcılığa dayanmaması. Mayalar hiçbir şeyin kendi kendine sürmeyeceğine inanır. Hayatlarının yaratımdan çok sürdürmeye yönelik olmasının sebebi budur.

Söz konusu Tzutujil dili olduğunda “aidiyet” ile “oluş” arasında fazla bir fark yok. “O bir annedir” diyemezsiniz mesela. Tzutujil dilinde birisine ancak kimin annesi olduğunu söyleyerek, kime ait olduğunu söyleyerek anne diyebilirsiniz. Aynı şekilde “O bir şamandır” diyemezsiniz, “İz sürme biçimi ona ait” diyebilirsiniz.

Modern Batı kültürünün Santiago Atitlán’da gerçekten tutunması için, amacına ulaşamamış din adamlarının, yöneticilerin ve politikacıların öncelikle dile zarar vermesi gerekirdi. Dil, Maya evrenini bir arada tutan bir yapıştırıcıdır: etkili ve güzel konuşma, ataların mitolojilerle hayata bağlı oluşu. Tanrıların sözleri tüm kemiklerimizdeydi. Ama Batılılar to be fiilini gençlerimize dayatınca, bütün o kadim Maya dünyası modern çağın dişleri arasında kayboldu.

To be fiiline sahip bir kültürde, insan daima kimlikle ilgilenir. Kim olduğunuza karar vermek için kim olmadığınıza da karar vermeniz gerekir. Ait olma kavramına dayanan bir kültürde, diğerlerine bağlı olmak zorundasınız. Nerede bulunduğunuz ve kiminle birlikte bulunduğunuza göre tanımlanırsınız. To be fiili, dilin güzelliğini ve süslemelerini ortadan kaldırarak dili basitleştirir. Ama dil daha verimli bir hal alır. To be fiili çok verimlidir. Bir şeyler inşa etmenize izin verir.

Ama inşa etmektense Mayalar bir meyve veya bir bağ gibi görünme olasılığına izin veren bir iklim oluşturmaya çalışırlar. Her şeyi gözetirler. Geçmişte, büyük anıtlar inşa ettikleri zaman, modern kültürde olduğu gibi amaç dünyayı belirli bir şekilde olmaya zorlamak değildi; tanrıların insanlara verdiği büyük hediyelere uygun bir şekilde dünyaya geri ödemekti. Mayalar dünyayı kendi istedikleri gibi olması için zorlamazlar: dünyayla arkadaş edinirler; onlar hayata aittir.

Jensen: Sürdürmenin önemi konusunda çok şey söylediniz. Bu durum Tzutujilerin derme çatma evler yapmalarıyla nasıl ilişkilendirilebilir?

Prechtel: Köyde insanlar, demir, kereste veya çivi kullanmadan evlerini geleneksel materyallerle yapardı, ama evler muhteşemdi. Pek çoğu ağaç kabuğu ve liften örülüyordu. Bedenin evi gibi insanın içerisinde uyuduğu ev de güzel ve dayanıklı olmalı; ancak bir müddet sonra yıkılmasını engelleyecek kadar da sağlam olmamalı. Eğer eviniz yıkılmazsa onu yenilemek için hiç bir sebep kalmaz. Ve bir şeyi değerli kılan onun yenilenebilirliğidir. Onu anlamlı kılan sürdürmedir.

Köyün birlikteliği ve mutluluğunun sırrı her zaman insanların cömertliği olmuştur, ama bu cömertliğin sırrı yetersizlik ve zayıflamadır. Köyümüzün kulübeleri uzun süre dayanacak şekilde inşa edilmediği için düzenli olarak yenilenmeleri gerekiyordu. Bunun için de köylüler senede en az bir kez birinin kulübesinde çalışmak için bir araya geliyordu. Eviniz yıkılmak üzereyken herkesi davet ediyordunuz. Çocuklar etrafta koşuşup herkesin yaptığı şeyi bozardı. Genç kadınlar su getirirdi. Genç erkekler taş taşırdı. Yaşlı erkekler herkese ne yapmaları gerektiğini anlatırdı, yaşlı kadınlar yaşlı erkeklere yanlış yaptıklarını söylerdi. Ev onarıldığında herkes beraber yemek yerdi, evi överdi, güler ve ağlardı. Birkaç gün içerisinde bir sonraki eve geçerlerdi. Bu şekilde köyde her ailenin evi yeniden kurulur ve bir araya getirilirdi. Her zaman böyle oldu.

Ardından misyonerler, iş adamları ve politikacılar kereste, teneke ve sağlam evler getirdi. Artık evler uzun süre dayanıyor; ama ilişkiler dayanmıyor.

Bazı bakımlardan krizler toplulukları bir araya getirir. Bugün bile, eğer sel olmuşsa veya semtin yakınlarına bir otoban yapılacaksa, insanlar sorunu çözmek için bir araya gelir. Mayalar kriz olsun diye beklemez; kriz yaratırlar. Onların ruhsallığı koreografik felaketlere – diğer adıyla ritüellere – dayanır. Bu felaketlerde herkes bir diğerinin giysisini, evini ya da topluluğu yahut dünyayı yeniden yapmak, oluşturmak zorunda. Her şey sürdürülmüş olmalı, çünkü her şey öylesine narin yapılmıştır ki sonunda yıkılması kaçınılmaz. Bir şeyi daha güçlü yapan şey onun yeniden bir araya getirilmesi, yenilenmesi. Bu durum evlerimiz, dilimiz ve ilişkilerimiz için de geçerli.

Çok zayıf olmayan bir şeyi çok kısa sürede parçalanmasını sağlamak, çok dayanıklı olmayan bir şeyi kalıcı kılmak güzel bir denge. İncelik gerektiren bir şey. Hepimiz kendimizden sonra yaşayacak bir şey yapmak isteriz, ama bu şey bir ev ya da bir başka nesne olmamalı. Kendi kendini sürdüren bir köy olmalı. Bu türden sonsuz bir yenilenme süreci, ulaşmayı dilememiz gereken yegane kalıcı şey olmalı.

 

Düzeltme:Serhat Elfun Demirkol

Çeviri: CemC