Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Steve Best spoke at the One Struggle Conference in South Africa, March 2008.

Nettverk For Dvrs Frihet adındaki Norveçli Türcülük karşıtı Grup adına bu röportajı Arild Tornes yaptı.

Yaptığınız çalışmalarınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Hayvan haklarına aslında insan hakları mücadelesinden geldim. 1980lerin başlarında bir üniversite öğrencisiyken Orta Amerika ve Güney Afrika gibi meselelerle ilgileniyordum, bunlar da 1980lerin başlarında oldukça önemli politik konulardı. Hem Marks’ı hem de sol literatürden başka isimleri bol bol okuyordum, anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı gruplarda çalışıyordum, politik bir eğitimden geçiyordum.24 yaşımdayken bir aydınlanma anı yaşadım, bir gece double cheeseburger yerken oldukça açık ve net bir şekilde , hayatımda ilk kez yediğim şeyin boğazlanmış bir hayvanın cesedi olduğunu anladım. Bu görüntü aklımdan çıkmak bilmiyordu, bu görüntüyle hayvandan meydana gelmiş o sözde yiyecek arasında bağlantı kuruyordum ve öylesine rahatsız oldum ki yediğim şeyi tükürdüm, yeniden et yemeye çalıştım ama yiyemedim. İçsel anlamda bir şeyler oluyordu, bu konuda hiçbir bilgim yoktu, herhangi bir kitap okumamış, bir konferansa filan da gitmemiştim, olay tamamen içsel bir durumdu, bir çeşit önsezi gibiydi. Bu olaydan kısa bir süre sonra vejetaryen oldum.

Vejetaryen bir solcuydum, hümanisttim, bu birkaç sene sürdü, 1980lerin sonlarına doğru Peter Singer’ın Animal Liberation kitabını okudum ve bu kitapta okuduğum şeylerden dolayı afalladım, şaşırdım, hakikaten şok oldum.  Bir hafta içerisinde paradigmamı değiştirdi. Hayvanların olarak en çok mağdur edilen, savunmasız bırakılan adaletsizlik mağdurları olduğunu anladım, bu yüzden politik bakışımı yeniden düşünmeye ve hayvan hakları konusu üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu olayın ardından doktora derecemi aldığım Austin Texas’taki üniversitede hayvan hakları etiği konusunda ders vermeye başladım. Solcu ve hümanist bir perspektiften önce vejetaryen sonra da vegan ve hayvan hakları perspektifine doğru bir değişim geçirdim. Hayvan haklarından önce hayvan refahı ve ardından da hayvan haklarını savunmaya doğru bir yol aldım. Hayvan özgürlüğü başlığı altında doğrudan eylemi savunuyorum;  gerçek bir öğrenme eşiği, gerçek bir devrimci aşamadan geçtim.

İlk çalışmalarınız postmodern teoriyle alakalıydı, bazılarını kuramcı Douglas Kellner’la beraber hayata geçirdiniz. Bu konumunuzdan hayvan hakları konusuna ve özgürlükçü duruşunuza nasıl geçtiniz?

Soyut teoriyle uğraşmanın anlamsızlığını kavradım. Bence teori siyaset  için çok önemli, tam  tersi de geçerli. Bu ikisinin ortasını bulmak zorundasınız; ama kuramın çok soyut bir boyutta olduğunu ve hayvan hakları ve özgürlüğü konularıyla yeterince  ilgilenmediğini düşündüm. Bir çok projede yer alıyordum, politik duruşum teorilerimin daha ilerisindeydi, zaten farklı şeyler düşünüyordum, ama uygun olmayan şeyler yazıyordum. Bu yüzden  çalışmalarımın daha somut bir şekilde çevre ve hayvan hakları/özgürlüğü konularıyla alakalı olmasına karar verdim, ardından da bu tür akademik teorisyenliğe bir son verdim. Postmodern politikayla hayvan haklarını bir araya getirdiğimi söyleyemem, bunu böyle detaylı bir şekilde yapmaya değer mi bilmiyorum,  ama hayvan hakları/özgürlüğü meselelerinde  oldukça popüler olduğunu söylemek lazım. Hayvan hakları/özgürlüğü konularına postmodern yaklaşımlar çok  popüler.  Ama ben bunu yapmadım, tabii bu da biraz ironik oluyor, çünkü postmodern teoriyle ilgili bir sürü çalışma yaptım, ama ne kadar faydası olduğundan da emin değilim. Benim için teori aynen Foucault’nun alet kutusu metaforu gibi, yani teoriler analiz etmek için kullanacağınız bir çeşit alet gibi, faydası olan neyse olup alıp  analiz etmek  için kullanırsınız, bu Marx olabilir, Foucault olabilir, feminizm, postmodernizm olabilir, faydalı olan şeyi alıp bunu somut, açık, yalın bir dille mümkün olan en geniş şekilde işlemeye çalışırsınız.

Akademik çevrenin radikal çalışmalarınıza gösterdiği tepki nasıl oldu? Kendi üniversitenizden baskı gördüğünüzü duydum.

Evet, yeni kitabım bir ay içinde çıkmış olacak, akademik baskıyı inceliyorum ve yazdığım geniş bir önsözün de bulunduğu geniş bir antoloji olduğunu söyleyebilirim. ABD’de özellikle 11 Eylül’den sonraki genel hava radikal konular söz konusu olduğunda ciddi bir baskı görmek oldu. İnsanlar lezbiyen ya da gay olduklarını söyledikleri için işlerinden atılıyor, ya da radikal hayvan haklarıyla ilgilendikleri için, anarşizme destek verdikleri, üniversitelerde biyoteknolojiye ağırlık verilmesine karşı çıktıkları için, kısacası çok politik ya da sansasyon yaratabilecek sebeplerle işlerinden atılıyorlar. İşsiz bırakılmakla tehdit ediliyorlar, ve akademik işleri elde etmek oldukça zor, insanlar bu yüzden sessiz kalmayı tercih ediyorlar. ABD’de oldukça depolitize bir ortam söz konusu, insanlar kendilerini baskılıyorlar, bu da  işe yarıyor, artık polisin sizi baskı altına almasına gerek kalmadığı, ya da üniversite yönetiminin size baskı yapma gereği duymadığı bir ortam kendiliğinden oluşmuş durumda, siz kendinizi baskı altına alıyorsunuz çünkü açık açık konuşmanın sonuçlarından korkar bir hale gelmiş oluyorsunuz. Ama ben sonuçlar ne olursa olsun hep bildiğimi okumuşumdur, benim iş aktim zaten vardı  yani ABD’de devamlı iş garantisi ve güvenlik söz konusuydu, ve buna sahip değilseniz o zaman açık açık konuşabilmek zordur elbette, sizi işten atmaları zor değildir. Bu iş akti olduğunda atılmak biraz daha zor, güvence düzeyiniz az oluyor, ama buna rağmen işten atılan insanlar da var. Böylece ben de ülkeyi dolaşmaya başladım bir yandan da ALF eylemlerini savunup onlardan yana tavır koydum ve birkaç ay sonra  galiba yönetimden ve iş arkadaşlarımdan bazıları olup bitenin farkına vardı ve katıldığım konferanslar basına yoğun şekilde yansıtıldı, böylece bölüm başkanlığından beni almaya karar verdiler, tabii tamamen siyasi bir tavırdı, ABD’de olay haber oldu gazetelerin ön sayfalarında çıktı, tabii ki politik bir saldırıydı bu. Bunu nasıl gizlediler derseniz, olayı çalışma performansına bağladılar, genel performansınız düşük dediler, ama aslında bütün mesele politik duruşunuzla alakalı elbette. Bu yüzden bir ABD akademisyeni olarak ALF eylemleri lehinde konuşup onları savunan tek kişi olarak kendimi biliyorum; çünkü Tom Regan ve  Peter Singer gibi diğer profesörler bunu desteklemiyorlar, destek verebilecek olan bazı diğer insanlar da bu konuda açık açık konuşmaktan korkuyorlar, ben de profesörlerin bu konuda kendi politik görüşlerini ifade etmelerinin önemli olduğuna karar verdim, bu görüşler ne olursa olsun ifade edilebilmeli, ifade özgürlüğü konusunda talepkar olmak önemli. Bu yüzden genel anlamda bu durum benim ifade özgürlüğümle alakalı bir şey, ama spesifik olarak aslında hayvan özgürlüğünü profesyonel akademik bir perspektiften savunuyor, bence profesyonellerin doğrudan eylemleri savunması önemli, yani olayın mor saçlı ve dövmeli çocuklarla alakası yok sadece. Hukukçular , doktorlar ve profesörler de hayvan özgürlüğünü desteklemeli.

Günümüz hayvan hakları hareketinin durumuyla alakalı fikir ve yorumlarınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Elbette, ABD’de genelleştirme yapmak zor, burası büyük bir ülke, ve bir sürü farklı grup ve yaklaşım söz konusu. Bazı yaklaşımların da son derece etkili olduğunu düşünüyorum. Bazı doğrudan eylem yaklaşımları özellikle hayvan istismarının belgelenmesi konusuna odaklanıyor, mesela rodeo istismarı buna bir örnek, burada video kameralar , kamyonetler kullanılıyor, bu kamyonetlerde televizyon ekranları, projeksiyon makineleri bulunuyor, buralarda hayvan haklarıyla alakalı filmler gösteriliyor, yazılar ve bildiriler dağıtılıyor, şehirden şehire dolaşıyorlar, işte bunların hepsi çok etkili eğitimsel yaklaşımlar. ABD’de vegan eğitim veren güçlü bir vegan toplum var. Doğrudan eylem toplulukları ve ALF de bazen son derece aktif bir tavır ortaya koyuyor, mesela şu anda UCLA’da (California Üniversitesi) son derece aktifler, kampüste resmen savaş yaşanıyor, ALF kampüsteki dirikesimcilere saldırıyor. ABD’de çok konsantre eylemlerin varlığından söz edebiliriz, iyi işler çıkarılıyor, bu da mücadelenin büyümesini sağlıyor, eğitimin yaygınlaşmasına yardımcı oluyor.

Ama gene belirttiğim gibi ana akım  gruplarla mesela HSUS ve PETA gibi gruplarla alakalı büyük bir problem var. Bu gruplar “insancıl” metodlarla hayvanların öldürülmesini savunan ve bunun sonunda “insancıl” et ve “kafeste yetişmeyen yumurtalar” gibi ürünler sunan endüstrilerle işbirliği içindeler. Bu kampanyalar korkunç, çünkü et endüstrilerinin yaptığı şeyi meşrulaştırıp onları halk gözünde aklıyorlar.  Veganizmi savunmak yerine o sözde hayvan haklarını savunma gruplarının onayını alıyorlar, “insancıl” et de ABD’deki refah grupları tarafından destek görüyor. Bu yüzden ABD’deki en büyük grupların kendi çıkarlarını savunduğunu görüyorum burada ben. İster bunu istesinler isterse istemesinler, hayvanların öldürülmesini ve tüketilmesini meşrulaştırıyorlar, aslında radikal gruplara gidebilecek fonları da iç ediyorlar, bu paralar bu büyük gruplara gidiyor, mültimilyon dolarlık girişimlerine gidiyor, işte bu büyük bir sorun.

Bazıları veganizmi de bir seçenek olarak savunduklarını söylüyor, ama size göre bu durum veganizmi marjinalleştirmiş oluyor değil mi?

PETA ile HSUS arasında fark var elbette. PETA veganizmi savunuyor ama insancıl öldürme tekniklerini de savunuyorlar. Burada bir tutarsızlık var. HSUS ise hem “insancıl” eti savunuyor hem de “kafeste yetişmemiş yumurtalar”a destek veriyorlar. PETA bunu yapmıyor, ama galiba yanlış bir mesaj vermiş oluyorlar, burada sanki ahlaken hayvanların “insancıl” bir şekilde öldürülmesinin meşru olduğu gibi bir mesaj söz konusu. Buradaki ironi daha da can alıcı, kadınların “insancıl” tecavüzü ya da çocuk haklarını savunma gruplarının “insancıl” pedofiliyi savunduğunu düşünebiliyor musunuz? Bu kampanyaların tutarsızlığını ve çelişkisini anlamak için insan hakları ile benzerlikleri üzerine odaklanmak yeterli, “insancıl tecavüz” ve “insancıl pedofili”yi düşünmek yeterli. Saçma sapan bir şey, neden “insancıl” et diye bir şey olsun ki? Çünkü ancak bu şekilde bu mesajın hoşa giden bir şey olmasını sağlıyorlar, mesaj  ister hayvan hakları isterse veganizm olsun, yani halkın adım atması, kademe kademe ilerlemesi için böyle yapıyorlar, ama vegan mesajın direkt olarak ortaya konulması önemli .

Ana akım hayvan hakları hareketinin ana hedefi popülist tek konu odaklı yaklaşımlarla ve refahçı reformlara destek vererek marjinalleştirdiğini söylüyorsunuz, ama öte yandan Gary Francione gibi kölelik karşıtlarını da eleştirdiniz. Görüşlerinizin ne noktada onlardan ayrıldığını söyleyebilir misiniz?

Francione ana akım grupların kölelik karşıtlığına karşı çıkmak yerine reform talep ettiğini söylerken , ve aslında et tüketimin savunduğunu söylerken doğru bir şey yapıyor, amaçları ne olursa olsun, veganizmin savunuculuğunu yapmak yerine bunu yaptıklarına göre Francione bizleri doğru bir noktaya taşıyor demektir, yani bu tür reform kampanyaları yerine katıksız bir kölelik karşıtlığı mesajı veriyor. Bunun doğru bir yol olup olmadığıyla alakalı bir sürü tartışma var, halen daha devam ediyor, yani bu katıksız bir mesaj mı yoksa değil mi, hala daha tartışılıyor. Ama benim Francione’la olan meselem onun doğrudan eylemi etkili bir taktik olarak görmemesiyle alakalı, buna karşı çıkarak Francione mücadelemizin önemli bir parçasını daha baştan ortadan kaldırmış oluyor. Onun mesajı Beyazlara, elitlere; yani vegan mesajımızı Siyahları, farklı ırklardan insanları, işçileri, yoksulları ve güney eyaletleri kapsayacak şekilde yaymayı düşünmüyor,  onun mesajı onlara değil. Eğer vegan eğitimi yaygınlaştıracaksak  bunu çok geniş bir kitleyi göz önüne alarak yapalım, yoksa orta sınıftan beyazlara yemek kitapları hazırlayarak olmaz, onlar bunu yapıyorlar işte. Ve dahası da var, bunu daha önceden belirtmedim ama veganizm bir çeşit tüketicilik biçimi. Böyle  ilginç marketler, dükkanlar var oraya gidiyorsunuz, renkli renkli dergiler var, hepsi profesyonelce hazırlanmış dergiler var, mesela VegNews dergisi buna bir örnek.  Çok lüks yiyeceklerin ve restaurantların neredeyse pornografik reklamlarına bakınca yoksul ya da başka bir ırktan bir insanın bütün bunlara bakıp bunlar beyaz elit insanlar, onlar da kendi çıkarlarının peşindeler, oysa biz burada yemek yiyemeyiz bile diye düşündüklerini tahmin edebiliyorum. Yani tüketicilik pompalanıyor ve bizim tüketiciliği eleştirmemiz gerek. Ve son olarak, bu insanlar gezegen çapında bir kriz yaşandığından söz etmiyorlar hiç, et tüketiminin 2050’de iki katına çıkacağından söz etmiyorlar, işte devrim yapılmasına yönelik bu türden ağır bir yaklaşım işe yaramayacak, burası kesin, onlar hala hayal dünyasında yaşıyorlar, gerçekçi değiller, krizin gerçek boyutlarından habersizler, ve eğer bu durum onların izin verdiğinden daha derinse o zaman taktiklerimizin daha radikal olması gerekir, daha çok çalışmak zorundayız, daha etkili bir şekilde çalışmalıyız, mücadeleyi yükseltmek zorundayız, ama bunların hiç birisi Francione yaklaşımıyla mümkün olamaz; çünkü o doğrudan eylemi ilk kalemde silip atıyor diğer gruplarla da somut ittifaklar kurma yönünde bir çabası yok.

ALF’le alakalı herhangi bir eleştiri yazdı mı, böyle bir şey okuduğumu hatırlamıyorum?

Web sitesinde şiddetle alakalı kısa bir mesajı var, yani şiddete karşı olduğunu, ALF’i şiddet olarak tanımladığını yazmış, elbette bu da akla bir sürü soru getiriyor. Eşyalara zarar vermeyi bir çeşit şiddet olarak tanımlamış. Burada iki düşünce okulundan geldiğini görüyoruz kendisinin, bir tanesi “ahimsa” yani hiç zarar vermemek, mutlak huzur  şeklindeki felsefe ki böyle bir durumda sabotaj ve mülke zarar vermek kendisi için imkansız bir seçenek oluyor. Ahimsa ile alakalı kadim Doğu bakışı, hareket içerisinde büyük etkisi bulunan bir şiddetten uzak durma felsefesi aslında. İkinci olarak Francione, Donald Watson yaklaşımını takip ediyor; Watson da 1944’de Amerikan vegan topluluğunu kuran kişi. Watson veganizmin şiddet içermeyen bir eylem olduğunu söylüyor. Böylece her iki açıdan da militan doğrudan eylemin seçenek dışı bırakıldığını görüyoruz. Ben militan doğrudan eylemler derken şirketlere yönelik sabotaj, akın ve tehditleri kastediyorum; bu çeşit şeyler Francione tarafından kabul edilmeyen militan eylemler oluyor.

Lee Hall gibileri ki bence buna Francione da dahil, agresif militan eylemlerin insanları hareketten ve hareketin mesajından korkutup uzaklaştırdığını düşünüyor. Ayrıca medyada da esas  ilginin hayvan hakları mesajının tersine bu militan eylemlere çekildiğini düşünüyorlar. Buna ne dersiniz?

Birinci olarak, bu eylemlerin bazıları her defasında bildirilmiyor, yani halk çoğu kez ne olup bittiğinden habersiz olabilir. İkinci olaraksa şunu söyleyeyim, eylemin esas hedefi ve amacı sömürenlerin ifşa edilmesi, bu da halkın görüşünün ne olacağından daha önemli, tabii muhakkak bir görüş olması gerekiyorsa.  O yüzden birisi bir kürk çiftliğinin sahibine saldırabiliyorsa, o kürk çiftliğini kapatabiliyorsa, ve halkın bir kısmı bu eyleme yabancılık hissediyor ve bu eylemin aşırılık örneği ya da radikal olduğunu düşünüyorsa ne düşündüklerinin bir önemi var mı? Çünkü uzun vadede ne düşündüklerinin bir önemi olmamalı, eğer  politik anlamda olaya dahil değillerse ve etkileri yok denecek kadar azsa, bir önemi olmamalı. Üçüncü olarak, işte bu yüzden bir basın ofisi bulunuyor, yani hayvan özgürlüğü cephesi basın ofisi bulunuyor, bu ofisin amacı, yapılan eylemlerden yola çıkarak bu eylemlerin anlamları üzerinde kontrol sahibi olmaya çalışmak, diyelim ki UCLA’daki bir laboratuar kamyonetine bombalı saldırı düzenlendi, basın bu ofisi arayıp soracak bu eylem neden yapıldı, bu konudaki görüşleriniz nedir diye.  Eğer medya varsa o zaman olayın başka tarafına bakacaklar, eğer tarafsız bir şekilde yansıtılmışsa başka bir taraf olduğuna odaklanacaklardır. Önemli mesajları kontrol etmenin yolları var, işte bu yüzden bir Basın ofisi var. Ama ben burada bu eylemlere girişmenin önemli olduğunu, en iyisini ümit etmenin önemli olduğunu söylüyorum, hareketin tamamı da değil bu öte yandan. Hareketin önemli bir bölümü eğitimle alakalı, ana akım işlerle  alakalı, insanları kazanmakla, insanları etkilemekle alakalı. Hareket içerisinde tamamen bu konuyla ilgilenen bir sürü bölüm var, diğer türden eylemlerin olmaması için bir sebep yok ortada, yer altı eylemleri mesela, bunların hepsi diğer eylemleri tamamlayıcı türden eylemler. Peki ya halk yabancılaşırsa? Eylemlerin etkili olmasının halkın yabancılaşmasından daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çok durumda etki yarattıklarını biliyoruz, demek ki yapılmaya değerler. Bu tabii eylemleri nasıl yaptığınızla da alakalı, mesela duvara “ dirikesimci pislik, öl!” yazarsanız, bu eylemin resmi de gazetede basılırsa, bir çok insanda olumlu bir izlenim yaratmayacaktır bu, ama mesela biraz olumlu mesaja sahip bir şey yazarsanız, mesela “hayvan deneyleri yapmak kötü bilim yapmaktır” yazarsanız, bu çeşit bir şey yazarsanız, ve bu da gazetelerde basılırsa o zaman halka üzerinde düşünmesi için bir şeyler verilmiş olur, bütün olay sonuçta eylemin nasıl yapıldığına dayanıyor. Ama bu durum hareket içerisinde de en çok tartışılan konu, böyle olmaya da devam edecek.

Diğer özgürlük hareketleriyle işbirliği yapmanın, köprüler ve ittifaklar kurmanın önemini belirttiniz, hayvan hakları hareketinin bazı gruplarını da tek konu odaklı olmaları sebebiyle eleştiriyorsunuz. Hayvan özgürlüğü hareketinin hedefi insan ya da hayvan olsun hissetme yeteneği bulunan bütün canlıları kapsamıyor mu?

Tabii bu “hayvan” kelimesinin nasıl yorumlandığına bakıyor. Doğru şekilde yorumlanması da  önemli. İnsan çıkarlarını da kapsıyor, herkes bunu belirtmez ama. Eğer  birisi bana insan çıkarlarının daha  önemli olduğunu söylerse ben de bunun  insan çıkarlarıyla  alakalı olduğunu söylerim, çünkü insanlar da hayvan. Bu yüzden aslında “insan olmayan hayvanlar” tanımını kullanıyoruz, insanlar sık sık bu terimi tercih ediyor, böylece aslında hayvan olduğumuzun, hepimizin hayvan olduğunun, insan hayvanlar ve insan olmayan hayvanlar bulunduğunun altı çizilmiş oluyor. İnsan olmayan hayvanlar gezegendeki türlerin çoğunluğunu oluşturuyor. Bu manada doğru algılanmış hayvan özgürlüğü dünyanın özgürlüğüdür, ve insanın da özgürlüğüdür aynı zamanda, bu hareket geniş tabanlı bir direniş hareketi çünkü. Ama bazı insanlar bunu ayrı tek bir konu  olarak algılıyor, insanlar bu hareketin insanların çıkarlarına ters düştüğünü düşünüyor, bağlantıları görmüyorlar. Bu yüzden hayvan hakları eylemcilerinin hayvan hakları konularının evrensel anlamda ne gibi faydaları olduğunun altını çizmesi gerekiyor, , sadece elit beyazların meselesi değil, çünkü artık olay  gezegenin geleceğiyle ilgili. İster anlasınlar ister anlamasınlar herkesin hayvan haklarıyla ilgisi var, bu konuyla alakası var.

“Hak” kavramının sorunlu bir kavram olduğunu düşünüyor musunuz, özellikle de hak kavramına yönelik radikal eleştiri geleneğini düşündüğünüz zaman?

Evet. Hak kavramına yönelik çeşit çeşit eleştiri var. Marksistler hakları kabul etmiyor. Marks hiçbir zaman haklardan bahsetmedi, o adaletten söz ediyordu. Hak kavramının burjuva bir söylem olduğunu düşünüyordu, yani rekabetçi bir söylem olduğunu, insanları birbirine düşüren bir toplumdan çıktığını düşünüyordu. Benim mülkiyet haklarım olabilir, sizin de olabilir, ama aramızda bir sorun oluşabilir, benim haklarım benim alanımı korur. Bu çok bireyci bir şey. Çok madde temelli. Haklar burjuva kapitalist bir bağlamdan çıkıyor. Marksistler bunun altını  çiziyorlar, Komüniterler de aynı şeye dikkat çekiyor, bunun bireyci bir söylem olduğunu düşünüyor ve daha komünsel bir adalet kavramı arıyorlar. Feministler de eleştiriyor, bu sefer feministler hak kavramının ataerkil burjuva söylemi olduğunu söylüyor, soyut bir yasal kavram olduğunu düşünüyorlar, oysa onlara göre yasal sistem tarafından yumuşatılmamış ve ataerkil ideolojiyle bağı kalmamış somut ve şefkat dolu  ilişkilere ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Anarşistler de hak kavramını kabul etmiyor, bir sürü eleştiri var; ama günümüzün olmazsa olmazı bu, haklardan söz etmeyen bir mücadeleden bahsedemeyiz, eğer söz edebiliyorsak o zaman bunu yapan birisi ancak akademik birisi olmaz mı? İnsanlarla anladıkları dille iletişim kurmak istiyoruz, bu dil de hak kavramıdır, eğer haklar bağlamı içerisinde olaya müdahale edebilirsek yani insan hakları temelli bir hareket olduğumuzu söylersek bakın insanların hakları varsa hayvanların da hakları vardır diyebiliriz. Bu eleştirileri anlıyorum. Bazı doğru ve anlamlı noktalara parmak basıyorlar, ama ben bu noktada pragmatistim, bence biz ahlaki dil ve çerçeve içerisinde çalışmalıyız, bu anlamda hayvanlar için yasal hakları kazanmalıyız, hayvan haklarının ahlaki psikolojik anlamda kabul edilmesi insanların bu anlamda da hayatlarını değiştirmesi demek. Mesela hayvan haklarını kabul ederek insanların vegan olması gibi.  Hakların bulunmadığı ama şefkat ilişkileri, topluluk ilişkilerinin bulunduğu, rekabet duygusunun olmadığı sosyalist, anarşist ya da ekofeminist bir toplumda bile hak kavramı olacaktır. Çünkü hak kavramının içsel bir değeri var, haklar toplumda  ihlal edilemeyecek taleplerinizin olduğu , hiç kimsenin sizin çıkarınızı başka birisinin çıkarı uğruna yok edemeyeceği anlamına gelir.  Hak kavramı bunu yapıyor işte, hayvanların da çıkarlarına saygı duyan herhangi bir sosyal bağlamda bunun olması kaçınılmaz. Hak kavramına yönelik meşru eleştiriler elbette var ama ne kadar pratik oldukları tartışılır. Bağlam ne olursa olsun bir toplumda hak kavramının var olduğunu görüyoruz. Bunu da kapitalist toplum ya da erkek yapımı diyerek görmezden gelemeyiz. Modern Batı tarihinin başarısı anlamında iyi bir sonuç bu. Sahip olduğumuz en iyi kavram bu, ve bu kavramı hayvanları da kapsayacak şekilde genişletebilirsek o zaman hayvanların  içinde bulunduğu acı durum gerçek anlamda değişebilir.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde en etkili eylem biçiminin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Sadece bir tane olduğu söylenemez. Çoğulculuğun kendisi en etkili yaklaşım. Ama rastgele bir stratejiyi de sahiplenemeyiz, mesela “insan” eti stratejisi çoğulcu bir açıdan bakılınca kabul edeceğim bir şey değil, yani “ a bu da iyi bir şey “ diyemem, iyi bir tarafı yok sonuçta. Paul Watson gibi kampanyaların muhteşem olduğunu düşünüyorum, gerçekten tarihi öneme sahip, şaşırtıcı ve etkileyici eylemler bunlar. Vegan eğitimi de çok önemli, çok sofistike literatür ve web siteleri oluşuyor, sayıları artıyor. Sirklerin kapatılması için yapılan kampanyalar var, dünya çapında kürk çiftliklerine karşı kampanyalar yürütülüyor, belki de bazı kampanyalarda ABD’ye kıyasla Avrupa’da daha fazla gelişme kaydediliyor. Genel olarak  Avrupa ABD’den daha aydın, bu da bazı anlamlarda hayvan korumacılığı konusunda daha derin bir tarihe sahip olmalarıyla alakalı, özellikle de İngiltere burada örnek olarak verilebilir.

Çok büyük etkisi olan bazı kampanyalar var, ama bütün bir harekete baktığımızda mücadelede gerilere doğru gittiğimizi söyleyebiliriz. Önemli olan da bu. İleri attığımız her bir adıma karşılık üç adım geriye gidiyoruz; çünkü dünyada et tüketimi konusunda dramatik bir artış söz konusu. Kürk endüstrisi en azından ABD’de gene yükselişte. Hayvan barınaklarıyla alakalı büyük sorunlar mevcut, dirikesim İngiltere’de yükseldi, ABD’de de aynı şey olabilir. Kazandığımızı sandığımız kampanyaları kazanmıyoruz, aslında mevzilerimizi kaybediyoruz, insanların gezegen çapında neler olup bittiğine dair daha keskin bir bilgiye sahip olmaları gerekiyor, ekolojik kriz, türlerin yok olması ve iklim değişikliği ile ilgili daha net bilgileri olmalı, hem bu konularla hem de nüfus artışı sorunuyla ilgilenmemiz gerekiyor.

ARA-Afrika Hayvan Hakları ile de  ilgileniyorsunuz, yapılan çalışmalardan söz edebilir misiniz?

Web sitelerine girebilirsiniz, veya total özgürlük festivali linkine de tıklayabilirsiniz, orada yaptığım konuşmanın kısımları var. Çok başarılı bir organizasyondu, 9 farklı insan hakları, sosyal adalet ve çevre grubundan temsilciler de dahil toplam 300 kişi katıldı, bu gruplar arasında gay ve lezbiyenler, özelleştirme karşıtları, insan hakları grupları ve çevre grupları da vardı. Tartışıldı, tartışma hayvan özgürlüğünün önemi ve  insan hakları gruplarının bu mücadeleleri kabul edip beraber  çalışmalarının önemi üzerine konuşulmasıyla başladı. Bu konu tartışıldı, son derece  ümit verici bir tartışmaydı, insan hakları eylemcileri, çevre eylemcileri ve Güney Afrika ilçelerinden gelen diğer üyeler de tartışmaya katıldılar.

Sizce ARA koalisyon oluşturmada etkili mi?

Daha yapılacak çok şey var, ama bence farklı gruplar arasında ittifaklar oluşturmaya yönelik bir hareketi tetiklemiş olabilirim, böylece herkes bundan faydalanmış olur. Güney Afrika’da yaptığım çalışmalardan bazıları bunlar. Oraya 3 kez gittim, üniversitelerde ve topluluklarda üç farklı konuşma gerçekleştirdim, siyahlardan iyi bir tepki aldığımı söyleyebilirim. Bu önemli bir şey, siyahlar bu mesajı diğer siyahlara götürecekler, siyahların veganizmi, vejetaryen mutfakları ve restaurantları seçmesi, kendi eğitim kampanyalarını oluşturmaları  önemli. Beyaz ve Batılı bir erkeğin buraya gelip vegan eğitiminde veya hayvan hakları konusunda etkili olması çok zor, bunun bu insanların kendi kültüründen ortaya çıkması daha önemli. Farklı bir kültür burası ve beyazları da kapsıyor. Ama et endüstrileri Güney Afrika’yı bir et üretim, et tüketim başkenti haline getirmeye çalışıyor. Brezilya’da, Çin’de ve Hindistan’da da aynı şey oluyor. Bunlar ciddi olarak ilgilenilmesi gereken meseleler. Eğer vegan eğitim gerçekleştiriyorsak neden insanlar bu alanlarda çalışmıyor, neden Hindistan ve Çin’de ittifaklar oluşturmuyorlar? Bunu yapmaları gerekir.

Afrika’da hayvan hakları hareketi gelişiyor mu?

Evet,  Afrika’da ve Cape Town’da , Johannesburg’da iyi bir hayvan hakları grubu var. Vegan gruplar da var ve giderek büyüyorlar. Dünya çapında büyüme söz konusu zaten, bunu söylemek önemli, ve dünya çapında gelişen şey “beyaz hayvanlar” hareketi değil, küresel anlamda bir renk farklılığı söz konusu, ama türlerin ve gezegenin yıkıma uğrama hızına yetişemiyor, bunu da eklemek gerek. Bu yüzden, ilerleme var ama yeterli değil, ilerleme var ama mevzi kaybediyoruz, işte bu iyi bir başlık olabilir, “ilerleme kaydediyoruz,  mevzi kaybediyoruz”.

Durum çok büyük bir hızla bozuluyor, deniz seviyelerimiz yükseliyor, küresel  anlamda  iklimlerde ciddi değişmeler yaşanıyor, bu da çölleşmeye, sellere, hastalığa, açlığa ve çevre mültecilerine, toplumsal kaosa ve güvenlik sorunlarına sebep olacak, her şeyi değiştirecek. Çoktan olmaya başladı bile, insanlar bu durumdan etkileniyorlar, hayvanlar da etkileniyor, mesela kutup ayıları etkileniyor, bu hayvanlar boğularak ölüyorlar; çünkü artık üzerine çıkabilecekleri buzul kalmadı. Hem hızla hem de dramatik bir şekilde ortaya çıkıyor bu sonuçlar, zamanımızın esas meselesi bu, kesinlikle önemli ama görmezden geliniyor. Çevreci gruplar da anlamıyor. Greenpeace çıktı ve fabrika çiftçiliğinin (endüstriyel çiftçiliğin) sera gaz emisyonunun bir numaralı sebebi olduğunu söyledi. Aman Alllahım, ne ulvi bir an… çevreci bir grup bunu kabul ediyor… sonra da kalkıp veganizmi savunmak yerine kanguru ve balina yememiz gerektiğini söylüyorlar; çünkü bu  hayvanlar inekler gibi gaz emisyonu salmıyormuş dünyaya. Cidden dünyayı etkileyebilecek bir konuşma fırsatını kaçırmaktan söz ediyorum burada, bir saniyeliğine  de olsa bütün dünyanın dikkatini çekmişlerdi, fabrika çiftiliğinin küresel ısınmanın büyük bir sebebi olduğunu söylemek gibi büyük fırsat.. Bir çok vegan bu mesajı yaymaya çalışıyor, pek anlaşılmıyor çünkü. İnsanlar ulaşım endüstrisinin sera gazı salınımında bir numaralı suçlu olduğunu sanıyor, ama aslında tarım endüstrisi suçlu. İşte bu da hayvan hakları ve veganizmin ilerici bir küresel değişime doğru yol almamızı sağlayacak çözümde en etkili araç olmasının sebebi.

Çeviri:CemC

Reklamlar

Yabanda Var Olmak Düşüncesi

YABANDA VAR OLMA DÜŞÜNCESİ

Hayvanat Bahçesi Kabusundan Uyanmak

Derrick Jensen

Ayı yedim adım atıyor, pençeleri betondan ses getiriyor.Başını eğiyor, dönüyor ve kafesin önüne doğru yürüyor.Gene başını eğiyor, gene dönüyor, sonra üç adım daha. Başladığı yere döndüğünde herşeye baştan başlıyor. Hayatından geriye kalan işte bu.

Kafesin dışında insanlar geçip gidiyorlar. Anne babalar görecek hiçbir şey olmadığını anlayıncaya dek bebek arabalarını kımıldatmadan duruyorlar. Birkaç genç geliyor, kulaklarında walkman, elele yürüyorlar; içeriye bir kez bakmak yeterli, sonra hemen sıradaki kafese yöneliyorlar. Ayı dolaşmaya devam ediyor; üç adım, başını eğiyor ve sonra dönüyor.

Parmaklarım çitlerin dışındaki metal çubukları sıkıca kavrıyor. Hayvanların yaralı olduğunu farkediyorum. Ayının sırtındaki gümüşe bakıyorum, burnundaki oyuklara bakıyorum. Ne zamandır burada olduğunu merak ediyorum. Metal çubuğu bırakıyorum, ve yürüyüp giderken pençelerin ritmik sesi yavaş yavaş soluyor.

Ne yazık ki çoğumuz şu ana dek esaret altında tutulduğu için deliren hayvanların protitipini bilecek sayıda çok kez hayvanat bahçesinde bulunmuşuzdur: belirli bir dikdörtgen alanda dolaşan ayı; sürekli gagasını vuran devekuşu; ve ritmik bir şekilde sağa sola sallanan filler.Ama benim anlattığım ayı bir prototip değil. O bir ayı. O, tıpkı diğer ayılar gibi, bir zamanlar arzuları ve kendince seçimleri olan ve hala daha bu delilik içerisinde de olsa istekleri ve seçimleri olabilecek bir ayı.

Ya da bu noktada böyle olmayabilir de.

Hayvanat bahçesi yöneticisi David Hancocks şöyle yazıyor: “Hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün kültürlerde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiştir.” Çoğu insan bu görüşe katılır; ama gerçek tam olarak böyle değil. Böyle söylemek, kralların ilahi haklarının, Kartezyen bilimin, pornografinin, yazının, barutun, elektrikli testerenin, arka kepçelerin, kaldırımın ve nükleer bombaların küresel anlamda bütün kültürlerde birbirinden bağımsız olarak geliştiğini söylemekle aynı şey. Bazı kültürler hayvanat bahçeleri kurarken bazıları da geliştirmemiştir. İnsan kültürleri ilk hayvanat bahçesi MÖ 4,300 yılında Sümer şehri Ur’da ortaya çıkana dek binlerce yıl boyunca var oldu. Ayrıca ilk hayvanat bahçesinin kurulduğu andan itibaren binlerce kültür, hayvanat bahçeleri ya da benzerleri olmaksızın var olmaya devam etti.

Ancak hayvanat bahçeleri eski Sümer’den Mısır’a, Çin’e ve Moğol İmparatorluğu’na, Eski Yunan ve Roma’ya ve oradan da günümüzdeki Batı Medeniyetine dek evrilmeye devam etti. Ancak bu kültürlerin San, Tolowa, Shawneee, Aborjin, Karen ve hayvanat bahçeleri kurmayan diğer yerli kültürlerde bulunmayan ortak bir özelliği bulunuyor: bunların hepsi “uygar” kültürler.

Tek bir kelimenin değiştirilmesi bile Hancock’un cümlesinin doğru yapmaya yetiyor: “ hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün uygarlıklardan birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.”

Uygarlıklar şehirlerle karakterize edilir, şehirler doğal yaşam alanlarını yok ederek yaban hayvanlarının hayatta kalmasına zarar verecek türden ortamlar yaratır. Özünde, şehirler insanları hayvanlardan ve bitkilerden ayırarak şehirli insanların yaban hayvanlarla günlük ve yakın ilişkiler kurmasını zorlaştırır. Bütün medeniyetlerin başlangıcına dek (varoluşumuzun %95’i), bu bağlantı insanlar için hayati öneme sahipti, günümüze dek de bu bağlantı “uygar” olmayan insanların hayatının içsel bir parçası oldu.

Eğer ilişkilerin bizlere şekil verdiği söylenebilirse, ya da kim olduğumuza etkisi olduğu söylenebiliyorsa, o zaman yaban hayatla ve insan olmayan canlılarla aramızdaki bu hayati bağın yokluğunun kendimiz olmakla alakalı algımızı değiştireceğini, dünyadaki rolümüzü algılama biçimimizi değiştireceğini, kendimize , diğer insanlara ve hala yaban hayata dahil olanlara davranma biçimimizi değiştireceğini söyleyebiliriz.

Eğer hayvanat bahçesinde bir hayvan görüyorsanız, o zaman kontrol sizde demektir. Gelebilirsiniz ve gidebilirsiniz. Hayvan bunu yapamaz. O sizin merhametinize bağlıdır; sizin için gösterimdedir.

Yabanda hayvan kendi amaçları için oradadır. Gelebilir, gidebilir. Siz de öyle. İkiniz de bir diğerinize kendinizi dilediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Eşitlerin bir araya gelmesidir bu.

Bu da herşeyi değiştirir.

Şehirden uzakta yaşamanın güzel yanlarından birisi de insan olmayan komşularımı tanıma şansı- yani bitkileri, hayvanları ve burada yaşayan diğerlerini. Arada sırada şans eseri karşılaşdıysak da kendilerini bana ne şekilde ve zaman göstereceklerine karar verenler hayvanlar oluyor. Mesela ayılar utangaç filan değillerdi, önce dışkılarını sonra da kendilerini gösteriyorlardı, arka bacakları üzerinde durup pencerelere çamurlu patilerini koyup içeri bakıyor ya da ormanda dolaştığım anlarda birdenbire tüylü kuyruklarını gösterip kayboluyorlardı; ya da şafak öncesi o grilikte siyah hayaletler olarak yavaşça yürüyorlardı. Rahat olmalarına alışık olsam da kendilerini böyle rahatça dışarı vurmaları benim için daima sürpriz oluyor, mesela önümdeki küçük göle birdenbire kendini atan ayı böyle bir örnekti.

Kızılgergedanlar, sinekkuşları, sinekyutanlar da kendilerini bir şekilde gösteriyorlar. Ya da ayı gibi görülmesini istedikleri kısımları gösteriyorlar önce. Kızılgergedanları sık sık görüyorum, Birkaç kez de yavruları çıktıktan sonra mavi yumurta kabukları gördüm, ama yuvalarını hiç görmedim.

Bu karşılaşmalar- bu başlangıçlar- ben oraya gelmeden önce de orada bulunanların seçtiği koşullara göre gerçekleşti: zamanı, yeri, ve süreyi onlar seçtiler. İnsan arkadaşlarım ve komşularım gibi onlar da kendilerinin izin verdikleri şeyleri, izin verdikleri zamanda ve kendi istedikleri şekilde gösteriyorlar, ben de bundan çok memnunum. Daha fazla göstermelerini talep etmek -bu hem insanlar hem de insan olmayan canlılar için geçerli- gerçekten kabalık etmek olurdu. İlişkimizin sahip olduğu potansiyeli yok ederdi bu durum. Komşuluğa yakışmazdı.

Genç bir ayının bile beni öldürebileceğinin farkındayım. İnsanların ayılarla ve diğer vahşi hayvanlarla on binlerce beraber yaşadıklarının da farkındayım. Doğa korkunç filan değil. Korku ve dehşet yuvası filan değil. Bütün insan varlığı boyunca hepimizin yuvası oldu doğa, ve yaban hayvanlar da komşularımız oldular.

Dünya çapında her sene 1 milyondan fazla insan trafik kazalarında can veriyor. Sadece ABD’de 42 bin adet ölümlü kaza yaşanıyor. Ama ben arabalardan korkmuyorum- belki de korkmam gerek. Dünya çapında yaklaşık 2 milyon insan her yıl diğer insanların şiddetine maruz kalarak ölüyor. Her yıl 5 milyon insan sigaradan ölüyor. Peki ayılar kaç insan öldürüyor dersiniz? Kuzey Amerika’da her sene sadece 1 kişi.

Yanlış şeylerden korkuyoruz.

Bir hayvanat bahçesindeyim. Her yerde küçük çıkıntılar üzerinde konsoller var. Her konsolün çocukları hedefleyen karikatürlü dizaynları bulunuyor, hepsinde bir düğme ve hoparlör var. Düğmeye basınca birden bir şarkı başlıyor:”hayvanat bahçesindeki bütün hayvanlar mutlulukla sizi bekliyor.” Şarkı çocuklara “eğlenceye koşun” şeklinde seslenerek sona eriyor.

Beton duvarlara bakıyorum, camlı bölmelere bakıyorum, su dolu hendeklere, elektrikli duvarlara bakıyorum. Hayvanların yüzlerindeki ifadeleri görüyorum, yabandaki hayvanların yüzlerinde gördüğüm ifadelerden çok farklılar. Hayvanat bahçesindeki esas kibir ve aslında bütün kültürün merkezi kibri, “diğerleri” dediklerimizin oraya bizler için konmuş olmasıdır, bizlerden bağımsız bir varlıklarının olmaması demektir, ormanlardaki ağaçların onları kesmemiz için oraya konulduğu, okyanustaki balıkların onları yakalamamız için bizi bekledikleri, hayvanat bahçesindeki hayvanların da bizleri eğlendirmek için orada olduğu şeklindeki düşüncedir.

Burada herşeyin bize hizmet için var olduğuna inanmak insanı pohpohlayabilir, ama gerçek dünyada, yani, gerçek yaratıkların var olduğu ve gerçek yaratıkların acı çektiği gerçek dünyada sizden başka hiç kimsenin önemli olmadığına inanmak hem tehlikeli, hem de narsistçe.

Bazen hayvanat bahçelerini savunanları ve hayvanat bahçesi sahiplerini hapse tıktığımı ve kendi ilaçlarını onlara tattırdığımı hayal ediyorum. Onları bir ay boyunca esir tutar ve jogging man dedikleri maymunla alakalı şaka yapmaya niyetleri olup olmadığını sorardım. Pişmanlık, keder, acı ve yuvaya dönme isteği duyup duymadıklarını, hala hayvanların özgürlüğü ihtiyacı yoktur diye inanmaya devam edip etmediklerini sorardım onlara. Cevaplarını dinlemezdim ama; çünkü yaşadıkları şeyleri dinlemek istemezdim. Aslında bu hayvanat bahçesi sahibi hayvanların-çünkü insanlar da hayvandır- dünyayı anlamlı bir şekilde tecrübe edebileceğine inanmazdım, bana anlatabilecekleri bir şey olduğuna inanmamak gibi bir şey benim açımdan bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu. Gerçekten de, benim adıma bu hayvanların belirli bir durumun devam etmesini ya da değişmesini istemesi de bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu.

Hayvanları orada kafeslerinde bırakırdım ve bu soruyu bir sene sonra bir kere daha sorardım. Bu süre boyunca başka bir insanla konuşmalarına izin verilmezdi, ama oynamak için kartlar ve kese kağıtları verilirdi. Sanırım 12 aylık esaretten sonra hayvanların özgür olmaya ihtiyaçları olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylerlerdi. Ama onları dinlemezdim. Konuşabileceklerine inanmazdım. Ve zamanla artık bana başka bir şey anlatmazlardı; sessizce kafeslerinde yürürlerdi- yaşam alanlarında yani- yedi adım ileri gidip başlarını öne eğerler, sola dönerler ve tekrar geriye doğru yürürlerdi.

Hayvanat bahçelerinin en temel olumlu işlevlerinden birisinin eğitim olduğu sık sık dile getirilir. Standart hayvanat bahçesi kitabı dünyada hayvanların mücadeleyi kaybettiği türden bir savaş yaşandığından hayvanat bahçelerinin aslında yaban hayatı için son şans olduğu şeklinde böyle süslü püslü bir dil kullanır. Hayvanat bahçelerinin eğitim amacıyla bütün potansiyelinin kullanılması sayesinde insanlar doğal hayatı korumaları ve gezegeni yok etmemeleri gerektiğini öğreneceklerdir. Yazar Vicki Croke’nin söylediği gibi, hayvanat bahçelerinin ana sorunu“yaşayan, nefes alan hayvanlara doğal hayatın hayret ve huşu duygusu uyandırması için izin vermek; kozmosta hayvanların yerini öğreten, onu sürdüren kırılgan ve karmakarışık hayat ağını aydınlatmak; bu gezegeni kurtarmak ve gezegendeki inanılmaz canlıları kurtarmaya yardım etmek isteyen milyonlarca insanlara yardım etmek”tir.

Hayvanat bahçelerinde insanları izlediniz mi hiç? Yüzlerinde huşu duygusu ya da merak duygusu filan görmüyorum. Çocukların hayvanlara güldüğünü duyuyorum- masum kahkahanın güzel sesini değil okul bahçesinde duyacağınzı türden aşağılayıcı tarzdakini: birisinin başına gelen kötü şeylere gülen birisinin kahkahasını. Anne babaların ve çocukların şişman orangutana güldüğünü, yılan karşısında korkmuş yüz ifadeleri yaptığını, bunalım içinde yürüyen ayıyı görmezden geldiklerini görüyorum. Burunlarını tutup önlerindeki cam bölmeye boş boş bakan maymunlar karşısında çığlıklar atıyorlar. Çocuklar kahkahalar atıp cama vuruyorlar.

Hayvanat bahçelerinin eğitimsel potansiyeli olduğu gibi yüzeysel bir iddiayı kabul etsek bile yapılan çalışmalar hayvanat bahçelerinin bu amaca hizmet etmekte son derece başarısız olduğunu gösteriyor. Londra Hayvanat Bahçesinde yapılan gözlemler, ziyaretçilerin maymun bölmesinde 46 saniye kadar kaldığını gösteriyor. Bu 46 saniye hayvanlar hakkındaki notları okumakla yani göz gezdirmekle geçiyor. Tabii bir de hafızada tutma oranları da düşük: sürekli ziyaretçiler bile söz konusu hayvanların önünde dururken en sıradan sorulara bile cevap vermekte zorlanıyor: gibon ve orangutanları maymunlarla; akbabaları kartallarla; ufak devekuşlarını tavuskuşlarıyla karıştırıyorlar…bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bir çok sosyal hayvanı, gorilleri, filleri ve şempanzeleri yakalamanın en geleneksel şekli annelerini öldürmek olmuştur, bazı durumlarda hala daha öyledir. Çoğumuz bunu bilmeyiz bile; hayvanat bahçesindeki hayvanların vahşi hayattan kurtarıldığına inanmak daha iyi. Hayvanların tuzağa düşürüldüğünü duymak fillerin ve yaban kedilerinin bizlerle “buluşmayı” beklediği şeklindeki fanteziyi bozardı tabii. Hayvanat bahçesi sahipleri bunu biliyor. Her zaman bunu biliyorlardı. Bronx Hayvanat Bahçesi’nin sahibi William Hornoday 1902 yılında günümüzde modern zoolojik bahçelerin fikir babası ve inanılmaz ölçekte bir hayvan tüccarı olan Carl Hagenback’e şunları yazıyor: “ gergedanların nasıl yakalandığını anlatan mektubuz çok ilgimi çekti; ama dört yavru gergedanı yakalamak için 40 gergedanı öldürdüğümüz gerçeğini saklamak zorundayız. Eğer bu haber gazetelerde çıkarsa burada ya da Londra’da, o zaman gösteri /sergi amaçlı vahşi hayvan yakalama işinin halk tarafından büyük tepki göreceğinden emin olabilirsiniz”.

Eğer siz bir anneyseniz, birisi çocuğunuzu almaya kalktığınızda ne yapardınız? Siz bir çocukken birisi sizi sergilemek için annenizi vursaydı ne hissederdiniz? Annenizi dürtseniz, onu itseniz, beraber kaçabilmek için onu uyandırmak isteseniz ama o uyanmasa ne hissederdiniz? Sizi bir kafese koysalardı ne hissederdiniz?

Bunlar retorik sorular değiller. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Batı kültürünün en hoşuma gitmeyen yanlarından birisi insanların temelde “hayvanlardan” farklı olduğu ve hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki asılsız inançtır; yani hayvanlar hayvandır ve insanlar hayvan değildir; sanki aralarında görünmez bir duvar vardır.

Bu yapı içerisinde insanlar zeki varlıklardır. Hayvanlar -yani insan hariç bütün hayvanlar- zeki değildir, veya bir tür zekaya sahiplerse bile, zekaları sığdır, az gelişmiştir, anlamsız fiziksel çevrelerini anlamsızca dolaşmalarına yetecek bir kapasitededir.

Oysa insan davranışı bilinçli, rasyonel seçimlere dayanır ve bizim kültürümüz hayvan davranışının tamamen içgüdülerden kaynaklandığını öne sürer. Hayvanlar planlamaz, düşünmezler. Aslında onlar DNA’dan, barsaktan, kürk, tüy ve pullardan oluşmuş makinelerdir.

İnsanların his yelpazesi geniştir.Ama söylenene göre hayvanlarda bu yoktur. Anneleri ölünce yas tutmazlar, özgürlükleri ellerinden alındığında, dünyalarının kaybettiklerinde acı çekmezler. Keder hissetmezler. Yuvalarına özlem duymazlar. Aşağılandıklarını hissetmezler.

Bu kültür insan hayatının kutsal olduğunu ( en azından bazı insanların hayatlarının kutsal olduğunu düşünür; yoksa yoksulların, beyaz olmayanların, yerlilerin, ayrıca iktidardakilerin arzularına muhalefet edenlerin hayatı azıcık kutsaldır) düşünür; ama hayvan hayatının kutsal olmadığına inanır. Aslında canlılar dünyası kutsal değildir.

İnsanlar görünüşe göre anlamın yegane sahibidir, değerleri belirleyen yegane kıstastır, ahlaki davranışa sahip yegane canlılardır. Hayvanların hayatlarının içsel bir değeri bulunmaz-aslında içsel dışsal hiçbir değeri yoktur, meğer ki insanlar onlara değer afetmiş olsun. Bu değer tamamen faydalanmacı bir tavrın ürünüdür (insana faydalı olan şey doğrudur ve iyidir görüşü). Çoğunlukla mali bir değer söz konusudur, ve genellikle bu değer onların hayatlarını değil cesetlerinin değeridir. Ve elbette hayvanlarda ahlaki davranış kapasitesi yoktur.

Son olarak, bu kültür sürekli olarak insana ait olan herşeyin iyi olduğunu vurgular.: insanlar insancıldır, insanlık sahibidir; uygar olanlar uygardır. İnsan özellikleri sevilecek türden özelliklerdir. Hayvanlara ait özellikler ise nefret edilmeye layıktır- ya da daha çok nefret edilecek özellikler hayvanlara yansıtılır. Kötü insanlar “hayvan”dır, “vahşi”dir, “yaban”dır Eşanlamlılar sözlüğünde hayvan kelimesine şu kelimeler eşanlamlı olarak verilmiş: aşağı, beyinsiz,düşünemeyen, duygusal, aşırıya eğilimi olan.

Hayvanlara insani özellikler verme konusunda destek görmeyiz- yani bizler insan niteliklerini hayvanlara atfetmemeliyizdir. Bu da gücümüz yettiğince hayvanların zekası, farkındalığı, hisleri, neşesi, ızdırabı ve arzuları konusunda onlara karşı kör rolü oynamamız anlamına geliyor. Benlikleri olduğunu, bir birey oldukları gerçeğini, ve değerlerinin bizim onları kullanma biçimimizden tamamen ayrı olarak var olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinden ne öğreniyoruz? Bizim burada, hayvanların orada olduğunu öğreniyoruz. Bizlerden bağımsız olarak bir varlıklarının olmadığını öğreniyoruz. Dünyamızın sınırsız olduğunu, onların dünyasının sınırlı ve kısıtlanmış olduğunu öğreniyoruz. Bizim onlardan daha zeki olduğumuzu, eğer böyle olmasaydı bizi kandırıp kaçabileceklerini öğreniyoruz-ya da belki kaçmak istemiyorlardır, kötü yiyecek ve kafes içindeki beton barınaklar onlar için özgürlükten daha önemlidir. Onlardan daha güçlü olduğumuzu, eğer güçlü olmasaydık onları esir edemeyeceğimizi öğreniyoruz. Teknolojik olarak daha güçlü olanın teknolojik anlamda güçsüz olandan daha fazla iktidarı olduğunu öğreniyoruz. Her birimizin, özel hayatlarımızda kendimizi ne kadar güçsüz hissedersek hissedelim, en güçlü bir filden ya da kutup ayısından daha güçlü olduğumuzu öğreniyoruz.

“Yaşam alanı”nın sadece el değmemiş ormanlar, ovalar, çöller, nehirler, dağlar ve denizler olmadığını, ölü ağaçların gövdeleri, kaya parçaları ve beton kafesler olduğunu öğreniyoruz. “Yaşam alanı”nın keskin, el değmez kenarları olduğunu öğreniyoruz: elektrikli duvar içerisindeki herşey ayının yaşam alanıyken elektrikli duvarın dışı ayının yaşam alanı değildir. Yaşam alanlarının zamanlar birbirine karışmadığını, kaynaşmadığını, akmadığını öğreniyoruz.

Bir yaratığı yaşam alanından uzaklaştırsanız bile gene de bir yaratığa sahip olabileceğinizi öğreniyoruz. Bir deniz aslanını bir havuzda gördüğümüzde hala bir deniz aslanı gördüğümüzü sanıyoruz. Ama görmüyoruz. Bir hayvanın ne ya da kim olduğunu tanımlama konusunda hayvanat bahçesi sahiplerine asla izin vermemeliyiz. Bir deniz aslanı yaşam alanının kendisidir. Kovaladığı balıkların okuludur o. Sudur. Okyanus üzerinde esen o soğuk rüzgardır. Uyuduğu kayalara çarpan dalgalardır, ve o kayadır da ayrıca. Aile üyeleri arasında durmadan devam eden o seslenişlerdir o, bu sohbet sürüp gider. Sonunda hayatına son veren o köpekbalığıdır. O bunların hepsidir.O, ağın kendisidir. Ancak bize göstermesine izin verirsek öğrenebileceğimiz, ve eğer o istemezse, yoksa onu kafese tıkarsak öğrenemeyeceğimiz arzularının kendisidir.

Aynı şeyi diğer yaratıklar için de diyebiliriz, demeliyiz, ister kutup porsuğu, ister gibon, fil ya da amerika papağanı olsun. Bütün hayatını yabanda yaşamış olan b ir arkadaşım var, bu arkadaşım bir keresinde bana bir kutup porsuğu gördüğü anı anlatmıştı. Ben şöyle diyebilirdim: “ee? Ne olmuş yani? Ben de hayvanat bahçesinde bir sürü gördüm. Gelinciklere benziyorlar.” Ama ben kutup porsuklarını yaban hayatta hiç görmedim, bu da hiçbir zaman bir kutup porsuğunu görmediğim anlamına geliyor.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların deri çuvallar içerisindeki et ve kemikler olduğunu öğretiyor. Kutup porsuklarını her defasında daha küçük kafeslere koyabilir ve sonunda kutup porsuğunun gerçek ebatlarında bir kafese onu tıkabilirsiniz, ve hayvanat bahçelerinin bize öğrettiğine göre o gene de bir kutup porsuğudur.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların makineler gibi olduğunu öğretiyor:yani ayrıştırılabilir, yerine başkası konulabilir, değiştirilebilir makine parçaları gibi. Bizlere bir hayat ağı olmadığını,ve bir kısmı yerinden çıkararak onu bir kutuya koyabileceğinizi ve hala daha o parçaya sahip olacağınızı öğretiyor. Ama bu tamamen yanlış. Bu kutup porsuğu nedir? Kimdir bu kutup porsuğu? Neye benziyor onun hayatı?

Hayvanat bahçeleri bize kesin olarak hayvanların hayatının yönetilmesi gerektiğini, bizler olmadan hayatta kalamayacaklarını öğretiyor. Onlar bize bağımlılar: öğretmenlerimiz değiller, komşularımız, eşitlerimiz, bizden daha iyi olanlarımız, arkadaşlarımız, tanrılarımız değiller. Onlar bize ait. Bizimler. Bizler beyaz adamın türler arası yükümlülüğünü kabul etmeli ve yüreklerimizdeki iyilik sebebiyle, tamamen iyi niyetlerle, onların hayatlarını kontrol etmeliyiz. Onları ”vahşi hayattan kurtarmalıyız”.

Şimdi sıra hayvanat bahçelerinin bize öğrettiği gerçek derse geldi, yani kaçınılmaz olan derse geldi sıra, her daim geçerli olan derse geldi, gerçekten önemli olan derse geldi sıra: yani insanları ve diğer hayvanları ayıran büyük bir kopmanın var olduğu gerçeğine.En geniş hendekten de daha geniş, en güçlü demir çubuktan daha güçlü, en ölümcül elektrikli çitten daha kesin. Biz buradayız. Onlar orada. Bizler özeliz. Bizler farklıyız.

İnsanların insan olmayan canlılardan üstün olduğu önkabulü hiç birşekilde desteklenemez. İnsanların diğer yaratıklardan daha zeki olduğunu gösteren hiçbir kanıt görmedim. Hem evcil hem vahşi hayvanlarla uzun süreli ve güzel ilişkilerim oldu, onların bana tanıma fırsatı verdikleri radikal anlamda farklı zekalarının -biçim farklılıkları söz konusu burada, farklı nitelikler değil- tadını çıkarma fırsatım oldu.

Benzer şekilde hayvanlar plan yapmadığı, anımsamadığı, kin tutmadığı, didişmediği, topluluklara sahip olmadığı, yas tutmadığı, zevk ve neşe hissetmediği, oyun oynamadığı, şaka yapmadığı, kendisine meydan okunmasından hoşlanmadığı, eğlenmediği, ahlaki tavırlarının olmadığı ve insana ait sanılan nice şeyi düşünüp hissetmediği şeklinde hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten de saydığım bütün bu “insan” özelliklerini hayvanlarda gördüm.

Bir örnek: geçen gece köpeklerimden biri havlıyordu, uyandım.Ayağa kalkıp dışarı baktım. Dolunay vardı.Köpeğimden sessiz olmasını istedim. Homurdandı ve yere uzandı.Yatağıma döndüm. Köpeğim gene havlamaya başladı.Gene ayağa kalktım ve sessiz olmasını söyledim. Homurdandı, döndü durdu kendi etrafında ve sonra yerine uzandı. Yatağıma döndüm.Gene havlamaya başladı.Ayağa kalktım ve bu sefer ona bağırdım.Sesini kesti. Ertesi sabah ortada yoktu. O gün daha sonra annemin evine gittim. Oradaydı. Bana bakmadı bile. Normalde her yere benimle gider, ama eve geldiğimizde bu sefer inat etti. Ancak saatler sonra yüzüme baktı, o da birkaç kez ondan özür diledikten ve birkaç mama rüşvetinden sonra gerçekleşti.Yavaş yavaş beni affetti.

O gece köpeğimle beraber durmamamın mantıklı bir açıklaması yoktu: sabah erken saatte bir toplantım yoktu, ayrıca güzel bir geceydi. Nasıl oluyor da dolunayda benimle oynamak isteyen bir köpek karşısında klavyeyle yazı yazabildiği için bir insan daha zeki sayılabiliyor, anlamıyorum.

İnsanlar hayvanat bahçelerine gidiyorlar; çünkü vahşi hayvanlarla iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Hayvanların bizlere hayatın karmaşıklığını hatırlatmasına, dünyanın sadece bizim için yaratılmadığını, kainatın merkezinde bizim yer almadığını hatırlatmasına ihtiyacımız var.

Çocukların bu ilişkiye yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı var. Bir çok hayvanat bahçesinin çocuklar tarafından gürültüye boğulması bir raslantı değil, çocukların hayvanların anatomik özelliklerine ve isimlerine de ilgi duyduğu yok. Çocuklar hayvanat bahçelerine gitmek istiyorlar-buna ihtiyaç duyuyorlar- çünkü onlar vahşi hayvanların varlıklarıyla temas halinde olmaları gerektiğini içsel olarak hissediyorlar. Çocuklar hayvanlarla ilişki kuramamayı insan merkezli düşünce çemberinin kısırdöngüsünün içine atılan büyük bir adım olarak görüyorlar, bunu anlatamıyor ifade edemiyorlar ama anlıyorlar. Eğer ekolog Paul Shepard’ın söylediği gibi, “ doğa çocuk açısından sembolik anlamların yerleştirileceği somut bir merkezse ve o çocuk doğayı tecrübe etmiyorsa o zaman önce çocuk ve sonra yetişkin kişide çarpık bir anlam kavramı oluşacaktır.”

Ama hayvanat bahçesine giden bir çocuk gerçek hayvanlarla iletişim kurmuyor. Diğer bütün gösteriler gibi, diğer pornografi çeşitleri gibi, bir hayvanat bahçesi asla vaad ettiği şey konusunda tatmin duygusu sağlayamaz. Hayvanat bahçeleri, aynen pornografi gibi, hiyerarşi, tahakküm ve teslimiyet üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler sunar. Hayvanat bahçeleri duygularından arınmış tüketicinin kendisine yöneltilen bakışlarla ilgili izni olabilen ya da olmayabilen bir diğer varlığı seyretmeye duyduğu arzuya dayanır.

Pornografik bir resim düşünün. Kadınlar para kazandkları ve bilinçli olarak pornografik resimler çektirdikleri durumlarda dahi bana bedenlerini burda ve şimdi görme izni vermemişlerdir- ya da vücutlarının görüntülerini -Eğer bir fotoğrafım varsa, ona sonsuza dek sahibim, kadın bana izin vermese de bu böyle. Bu durum ilişki kavramının tam tersi, ilişki içerisinde kadın kendini bana şimdi ve burada sunabilir, kendisinin ve benim arzuma bağlı olarak. İlişki içerisinde an’a dayalı olarak bir hediye olan şey pornografide benim metam haline dönüşür, onunla ne istersem yaparım.

Aynı şey hayvanat bahçeleri için de geçerli. Hayvanat bahçeleri çok gerçek, gerekli, yaratıcı, hayatı olumlayıcı ve hepsinden önemlisi ilişkiye yönelik bir tavır alır ve sonra da onu saptırır. Pornografi, cinsel ilişkiye yönelik ihtiyacı alıp bunu seyretmek ve seyreden şeklinde basitleştirir. Hayvanat bahçeleri yaban hayat ve hayvanlarla ilişki kurma şeklindeki yaratıcı bir ihtiyacı alıp onu betondan kafesler içerisinde duran şempanze ve ayılara birkaç dakika bakmak ya da oradan yürüyüp geçmek şeklinde bir “doğa tecrübesi”ne dönüştürür.

Hayvanları hayvanat bahçelerinde hapsetmekle hayvanlarla doğada iletişim haline geçmenin farkını sevişmekle tecavüz etmek arasındaki farka benzetebiliriz. Her iki durumda da birinci seçenekte ortaklaşalık söz konusudur; kurbanın özgürlüğünü kısıtlar; tacizcinin kurbana istediği gibi davranma hakkı olduğu şeklindeki iddiasını da destekler ve güçlendirir. Her iki durumda da hem kurbanın hem de suçu işleyenin ileride samimi ilişkiler geliştirmesini engeller. Tahakküm ve teslimiyetten oluşmuş bir halde birinini diğerini gerçekten ve isteyerek anlaması ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Gerçek bir ilişki istekli katılımcıların diledikleri şeyi istedikleri zamanda, istedikleri şekilde vermelerini içeren bir çeşit danstır. Hem o anlık hem de geleceğe yönelik bir samimiyet ve yakınlık oluşturduğu gibi hem o ana yönelik hem de geleceğe yönelik anlamda hem kendini hem de ötekini anlama çabası içerir. Olaya katılanları büyütür, besler. Kim olduğumuz gerçeğine katkıda bulunur.

Yazımda yüzleştiğimiz sorunlara somut çözümler sunmam genelde. Bunun sebebi çoğu kez bu sorunların daha derin psikolojik ve algısal hataların semptomları olması, bu da bir problemi bu hatalara işaret etmeden çözmenin sadece var olan patolojinin kendini daha farklı bir şekilde gene ortaya koyması anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinin hayvanlarla gerçek ilişkiler kurabilme aracı olduğu paradosinin karşısında çocukların bu ilişkilere gerçek ihtiyaç duymasıyla alakalı kesin bir çözümüm var. Burada çözüm çocuğunuza doğayı keşfetmesi için izin vermenizdir. Elbette Yosemite’te arabadan çıkıp diğer turistlerle beraber zaman geçirmenizden bahsetmiyorum, şehir hayatının karmaşasını doğa temelli bir diğeriyle değiştirmenizden söz etmiyorum. Doğa içerisinde arabayla gitmenin dört yanınızın safari simülasyonu görüntüleriyle dolu olmasından bir farkı yok.

Doğada yürüyüş yapmanın da pek bir farkı yok. Gene bir turistsiniz sonuçta.Yosemite , Yellowstone, ve Grand Canyon harika yerler olabilir, orada yaşamadığınız sürece onlar sonuçta gene turistik olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Oraya yuvam demediğiniz sürece.Orası sizin yuvanız olduğunu söylemediği sürece.

Evde kalmaktan söz etmiyorum.

Çocukken bayağı bir gezdim ve doğa sevgimi böyle kazandım; nasıl düşünmeli, isimlendirmeli ve kategorize etmeli öğrendim; ve böylece evimin duvarlarının ötesinde, pencerelerinin ötesinde, o doğa manzarasının ötesinde, sulama kanalının ötesinde gerçekten kim olduğumu keşfettim.Semenderden ve kaplumbağalardan öğrendiğimi, yaptığım gezilerden ya da yürüyüşlerden, doğa tarihi müzelerine ya da hayvanat bahçelerine yaptığım ziyaretlerden öğrenemedim. Benim öğretmenlerim karıncalardı, çekirgelerdi, çimlerdi; sulama kanalındaki yılanlar ve tatlısu istakozlarıydı. Dersler ve ilişkiler o kadar sıradışı değildi. Zaten mesele bu: biz sadece komşuyduk.

Sesinizi duyar gibi oluyorum, sanki pek inanmıyorsunuz ve şöyle soruyorsunuz: “ sadece dışarı çıkmak mı? amma can sıkıcı .”

İyi, diye cevap veriyorum. Sıkılmak iyi bir durum olabilir; ne yapmak istediğinizi henüz bulamadığınız anlamına gelir. Bu durumda sıkıntı yeni bir anlayışa doğru bir adım ya da yeni bir eyleme yönelik bir adım olabilir, tabii hemen caymamak gibi bir koşulla doğru olabilir bu. Eğer sıkılıyorsanız ve bu histen hoşlanmıyorsanız, bir müddet sonra ne yapmak istediğinizi bulacaksınız demektir. Ya da bir şey ya da birisi sizi bulacaktır. Aslında, sıkıntı ve özgürlüğün yaratıcılık anlamına geldiğini söylemek pek ileri gitmek de sayılmaz hani.

Sıkıntı ayrıca biraz yavaşlamamıza da yardımcı olabilir. Hayvanat bahçelerinden, doğa programlarından, televizyondan ya da bu kültürün hızından kaynaklı olarak emir üzere olan olaylara alışığız. Bir e-posta gönderiyorum ve birkaç saniye sonra Bangkok’a varmasını bekliyorum. Televizyonu açıyorum ve birkaç saniye içerisinde bir film izleyebiliyorum. Ama yılanlar ve örümcekler kendi zamanlarında yaşıyorlar, daha yavaş bir zaman içerisinde yaşıyorlar. Eğer bir doğa programında bir örümcek görürseniz, ekranda kaldığı sürenin sonunda birşeyi-birisini öldürecek demektir. Ama şu anda duvarımdaki örümceğe bakıyorum, saatlerce duruyorlar, bazen günlerce oldukları yerde duruyorlar. Neyi tecrübe ettiklerini sık sık merak ederim. Büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu öğrenemeyeceğim. Eğer benimle iletişime geçmezlerse hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ve bunu yapsalar bile dikkat etmedikçe algılayamayacağım, dillerini biraz olsun öğrenmedikçe algılayamayacağım. İşte esas mesele bu.

Sinekkuşları ve atlıkarınca böcekleri de farklı zamanlarda yaşıyorlar; daima hareket ediyorlar, birşeyler yapıyorlar. Daima nefes nefeseler, belki de sadece onları izliyor olmak bile nefesimi kesiyor. Peki sinekkuşları başımın üzerinde cıvıl cıvıl seslerle dönüp dolaşırken neyi kavrıyorl? Atlıkarınca böcekleri dans ederken neyin ruhunu çağırıyor? Örümceklerle olan neyse burada da söz konusu olan o, yani aynı can alıcı noktadan söz ediyorum.

Çocukların bildiği gibi, can sıkıntısının bir manası yok. Bir keresinde, çocukken anneme sıkıldığımı söyleyince o da bana “iyi. Neden lavabodaki tabakları yıkamıyorsun? Onun ardından da bahçede otları kesersin, ardından da…”demişti. İşe yaradı. Bir daha can sıkıntısından şikayetçi olmadım.

Şimdi gene sesinizi duyuyorum. Bu sefer şöyle diyorsunuz: “Senin için iyi olmuş Köy Çocuğu, ama bizim gibi şehirlerde yaşayanlarla bunun alakası ne?”

Bu sorunun cevabını 101 nolu otobanla McDonald’s’ın park alanı arasındaki çimlerde otururken düşündüm. İlginç olarak gördüğüm tek şey duvarda bir çember içine çizilmiş A harfiydi (Anarşinin A’sı).Ama ardından kenarda köşede büyümeye çalışan minici bir kırmızı çiçek gördüm, ayrıca bahara hazırlanan dieğr bitkiler de oradaydı. Hiç hayvan yoktu ama. Ansızın bir yaban arısı otların arasından yükseldi, uçmaya başladı, iki üç kez otların etrafında dönü ve McDonald’s’ın üzerinden uçarak uzaklaştı. İçerde bir şey tıkladı sanki, ve o zaman diğer hayvanları görmeye ve işitmeye başladım: örümcekler çimlerin arasında avlarını bekliyordu; kuzgunlar otobandan geçen kamyonların üzerinde bağırışıyordu; serçeler arabaların altlarında hoplayarak geziniyordu.

Hayat her yerde. Şehirlerde bile hala daha yaban ve özgür hayvanlarla karşılaşabiliyoruz, onlar bizler her canlının köle olmadığını hatırlatıyor. Parklar var; dar sokaklar var, boş araziler var, nehirler, dereler ve küçük göller var, kuşlar var, böcekler var. Bu kültür toprağı o kadar kirletti ve toprağa o kadar zarar verdi ki el değmemiş yerleri kutsal ve kirletilmiş yerlerin de kurban etme bölgeleri olarak düşünmek son derece kolay. Ama işin gerçeği şu ki aslında her yer kutsaldır. Asfaltın altına baktığımızda hayatın hala orada olduğunu, onu hatırlamamızı beklediğini görüyoruz; eğer hatırlama konusunda başarısız olursak o zaman bizim yok olup gitmemizi beklediğini görüyoruz. Her iki durumda da en çorak yerlerde dahi hayatın direndiğini görüyoruz.

“Ama” dediğinizi duyuyorum, “ serçeler ve yabanarıları çok can sıkıcı. Benim çocuğum heyecan verici hayvanlar istiyor”.

Ben betondan kafeslerde dolaşan bir ayıya bakmanın nasıl olup da uçan vahşi hayvanlardan, zıplayan, sürünen, yaban hayvanlar ne yaparsa onu yapan hayvanlardan daha heyecan verici olduğunu anlamıyorum. Evdeki hayvanlar neden daha değersiz? Diğerleri uzaklardan geldiği için mi? Yoksa evdeki hayvanlarımız kafeslerde olmadığı , yani bizim kontrolümüz altında olmadığı için mi?

Eğer çocuklarınız daha büyük hayvanlar görmek istiyorsa, o zaman büyük hayvanların size yakın yerlerde yaşayacağı türden bir bölgede yaşamanız gerekiyor. Çocukken bir çok deliğin kenarında oturur ve yılanların dışarı çıkmasını, böylece onları görebilmeyi isterdim; ama yılanlar bunu nadiren yapardı. Onları yürürken, bir şeyler okurken veya vaşka birisini izlerken raslantıyla görürdüm. Sonunda kendisine bakılmasını istemeyen birisine bakmanın hoş bir şey olmadığını öğrendim.

Saklanıyorlar diye hayvanları kim suçlayabilir? Giysileri olan büyük maymunlar şu anda Homo supremus maximus olmayan diğerlerine pek fena davranıyor. Eğer giysileri olan büyük bir maymun olmasaydım, ben de saklanırdım. Ama kendi tecrübelerime bakarak eğer yeterince oturur ve nazikçe isterseniz ve diğerlerine faydalı olacak şekilde çabalarsanız onların varoluşlarının izlerini görebilirsiniz. Kızılağaç fidanlarını kemiren dağ kunduzları gibi gizli gizli olabilir; ya da yaprakların arasında duran bir tilki gibi açıkça da olabilir, ya da bir şahinden geri kalan bir ardıç kuşu gagası ya da tüyleri gibi.Veya kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkabilir, cam kapınıza kıçını dayamış büyük bir ayı gibi.

Ama oradadır işte.

Önemli olan şey, yaşadığınız yere bakmak. Hayır, yaşadığınız yerde yaşamaktan söz ediyorum. Bir şekilde hayatınızı sonsuza dek değiştirecek türden egzotik bir hayvanlar karşılaşmak uğruna, ya da can sıkıntısını bir süreliğine başımızdan atmak uğruna dünyayı araştırmayı bırakmaktan- “kutu içerisine sığdırılmış dünya” şeklindeki hayvanat bahçesi yaklaşımını da buna katıyorum- söz ediyorum. Burada önemli olan şey zaten evinizi paylaştığınız yaratıklara saygısızlık etmeyi , onları görmezden gelmeyi ve onlara egzotik hayvanlar olmadığı için önemsiz muamelesi yapmayı bırakmak

.

Yıllar önce Kızılderili bir ruhsal liderin etrafında çember yapmış oturan şarkı söyleyip tamtam çalan çevrecilerle alakalı bir hikaye duydum. Çevrecilerden birisi şöyle dua etmiş “lütfen benekli baykuşu, su samurunu ve aladoğanı kurtar”.

Kızılderili ayağa kalmış ve “ Ne yapıyorsun arkadaşım?” diye fısıldamış.

Çevreci “Hayvanlar için dua ediyorum” diye cevap vermiş.

“Hayvanlar için dua etme. Hayvanlara dua et.” demiş Kızılderili, sonra durmuş ve şöyle devam etmiş, “ Çok kibirlisiniz. Onlardan daha büyük olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi? Kızılağaçlar için dua etme. Kızılağaç kadar cesur olabilmek için dua et.Kızılağaca ne istediğini sor”.

İncil’de söylendiği gibi, “iste ve o sana verilecektir.”.

Pandalara ne istediklerini sorun. Size söyleyecekler. Esas mesele şu: siz bunu yapmaya istekli misiniz?

Yazıma ara verip küçük göle kadar yürüyorum ve bu sefer değişik birşeyin farkına varıyorum. Duruyorum, sonra yeniden bakıyorum. Ardından onu görüyorum, büyük bir mavi akbalıkçıl uzaklarda uçmaya hazırlanıyor. Başı yukarı kalkmış, göğsü çıkık, güneşe kilitlenmiş. Kanatları yarı açık, ve ayakta duruyor, uçmak için ısınıyor. Bir an ona bakıyorum, ve ardından yavaşça geri çekiliyorum, onu şaşırtmak istemiyorum.

Gülümsüyorum ve yumuşak bir sesle şunu soruyorum: “ Sen kimsin? Ne istiyorsun?”

Şu anda bir büyük boz ayı hayvanat bahçesindeki kafesinde yürüyor.. Bir fil saatler boyu sağa sola sallanıyor, betona zincirlenmiş durumda. Bir kurt elektrikli çitlerin arkasında sağa sola sıçrıyor. Bir zürafa kendini kurtaramayacağı kadar küçük bir hücrenin içerisinde duruyor.

Belki bu hayvanların bazıları bir zamanlar bir esir olmamanın nasıl bir şey olduğunu hala hatırlıyordur. Belki bazıları hayvanat bahçelerinde doğmuştur ve koşmanın, özgür olmanın, bir aile içerisinde yaşamanın, bir topluluğa dahil olmanın, bir toprağa ait olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk elden bir bilgisi yoktur. Onlar bunu ailelerinin kendilerine anlattığı kadarıyla biliyordur, onlar da bunu kendi ailelerinden öğrenmiştir, onlar da kendi aileleri öldürülmeden önce akıllarında kalan o belirsiz anılardan hatırlıyordur. Veya belki onlar – çoğumuz gibi- herşeyi unutmuştur. Belki onlar için, çoğumuz için olduğu gibi, bu kabus bildikleri yegane gerçeklik haline gelmiştir.

Onların gerçekten tutsak olmak gibi bir bahaneleri var. Bizim yok ama. Kendi hayvanat bahçelerimizden çıkıp gidebiliriz, hayvanlardan ayrı ve üstün olduğumuza dair kendi kendimize yarattığımız bu efsaneden, diğer herkesi içine çektiğimiz bu kabustan çıkıp gidebiliriz. Eğer bu korkunç rüya ölümden başka bir sonla bitecekse,- kurbanları ve bu gezegen için- uyanmak artık bize kalmış.

Bu kelimeleri yazdıktan sonra başımı çeviriyorum, pencereden dışarı, güneş ışığına bakıyorum.Hiç rüzgar yok. Kızılağaç dallarının parlak yeşil uçları hareketsiz. Çok güzel. Ve sonra onu görüyorum: parlak yeşil dallar hareket eden bir akbalıkçılın gölgesi. Gölge bir an orada duruyor, ve ardından gözden kayboluyor.

Çeviri:CemC

ALF: KİM, NEDEN VE NE?

Ingrid Newkirk

Terrorists or Freedom Fighters? Reflections on the Liberation of Animals (Steven Best/Anhony J.Nocella II ) kitabının sonsözüdür.

Hiçbir toplumsal hareketin “militarizm kısmı” olmaksızın başarılı olamadığını söyleme konusunda tereddüt ederim doğrusu. Siyah göstericiler şiddete başvurduğu zaman hükümet sivil haklar konusuna el attı. 1930Larda emek mücadeleleri önemli kazanımlar elde etmek için şiddete başvurmak zorunda kaldı.1850’de kölelik karşıtı beyazlar artık barışçıl yöntemleri bir kenara bırakıp köleleri özgürlüklerine kavuşturmak için eylemlerde bulunmaya başladılar, eylemlerde bulunanlara da destek verdiler. Bunlar yanlış mıydı?

Henry David Thoreau John Brown’dan söz ederek şöyle yazmıştır: “insanların köleyi kurtarmak için köle sahibine müdahale etmesinin son derece doğru bir hak olduğu şeklindeki görüşü John Brown’ın kendine özgü doktriniydi. Ben de Ona katılıyorum.” John Kennedy de şöyle söylemişti: “ Barışçıl yollarla devrim yapmayı imkansız hale getirenler şiddet dolu bir devrimi kaçınılmaz hale getirecekler”. Kim dövüşmek istiyor? Dövüşmek zorunda kalanlar değil. Tüm istedikleri değişim onların; ama toplum kibirli, toplum ağır ve toplum pek keyfine düşkün, ne dinlemek ne de gönüllü olarak alışkanlıklarını değiştirmekten yana. Toplumun geleceğe doğru biraz itilmesi gerekiyor.

Mal ve mülke yönelik şiddetle insanlara yönelik şiddet arasında bir fark var elbette. ALF bir fareyi bile incitmezken bir binayı yakabiliyor. İkisinin eşit olduğunu söylemek mülke kutsallık atfetmekten başka bir şey olmaz. Aşırı uçlara götürüldüğünde bu, dükkanlardan birşeyler aşıran insanları polislerin vurarak öldürmesiyle aynı şey işte.

Düşünen insanlar devrimleri hazırlayabilirler, ama bu devrimleri hayata geçirecek olanlar da  eylemciler. Herhangi bir halk mücadelesi sürecinde öyle bir an gelir ki düşünmeden ya da hiç istemeden boyun eğilen bir kanunun geçerliliği kalmaz artık. Bugün, hayvanları istismar eden, hayvanlara saygılı davranmaktan ve uygar olmaktan uzak insanlara hem ekstra hem de bence anayasaya aykırı bir koruma kalkanı sağlayan bu yasaların ihlal edilip edilmemesi sorusu çoktan cevabını bulmuştur.

İtaatsizlik bizleri korkutuyor. Ama “Sivil İtaatsizlik” kitabının yazarı Christian Bay şöyle söylüyor: “özgürlüklere sahip olduğu fikriyle gurur duyan bir toplumda itaatsizlik kavramının kendisine duyulan bu yaygın korku günümüz ABD’sinin sosyoekonomik ve politik sistemi tarafından hayata geçirilmiş toplumsal değişimlere karşı gösterilen bağışıklık derecesinin bir ölçüsüdür”.

Bir şekilde hayvanları istismar edenlere arka çıkan kanunlara karşı gelmek düşüncesi bizi ürkütüyor, bunun aynısını geçmişte köleleri özgürlüklerine kavuşturmak isteyenlere de aynı şey olmuştu, sirklerde fillerin ayaklarındaki zincirleri kırmak isteyenlere de, laboratuarlarda gördüğümüz maymun ve fareleri de o sömürüden kurtarmak isteyenlere de oluyor. Hemencecik olmasını istiyoruz bu şeylerin, ama olmuyor işte. Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “İktidar, insanlar bir şey talep etmeden hiçbir şey vermez. Hiç vermedi. Hiçbir zaman vermeyecek.”

Eğer bir toplama kampı ya da laboratuar yakılıyorsa bu şiddettir ama hiç zarar görmeden olduğu gibi kalırsa daha da fazla şiddet dolu değil midir? Tavuk üretim çiftliklerinde 30,000 tavuk her 6-8 haftalık sürede küçük bölmelere tıkılıyor, kanatları kırılıyor, kamyonlara çuval gibi atılıyorlar, soğukta ya da sıcakta mahvoluyorlar, ayaklarından aşağı asılıp çığlık çığlığa ,gözlerinde ve kalplerinde korkuyla, boğazları kesiliyor. Bu tavuk çiftlikleri günümüzün toplama kampları değil mi? Yoksa bizler bizimle alakası olmayan canlıların kurban haline getirilip aşağılanmasını ve yok edilmesini umursamıyor muyuz? Hangisi daha şiddet dolu?

Eğer bir eşya şiddeet uygulamak için kullanılan bir mekanizmaysa, platformsa veya bir araçsa, yok edilmemeli midir?

Neden ALF’e ihtiyaç olduğunu sormak zorundayız. Şüphesiz başkalarının maruz bırakıldığı acının ve katliamın sona ermesini sosyal değişimi on yirmi sene beklemeden yaşamak isteyen insanlar var. Belki onların acısı ağlayıp sızlayıp bazı şeylerin yanlış olduğunu bilen ama sömürücü toplumun çerçevesi içerisinde çalışmaya devam eden , o sömürüyü sürdüren ama “bir gün” herşeyin farklı olacağını ümit eden insanların acısından daha yoğundur.

Belki ALF insanlar rahatlarına çok düşkün olduğu için vardır. Ne de olsa, eğer barışçıl yöntemler işe yarasaydı ALF için yapacak bir şey kalmazdı; bir işe yaramazdı. Yüz seneden fazladır nazik mektuplar ve dilekçeler yazarak hayati değişimlerin yaşanma ihtimali başarısız olunca bizler daha güçlü bir şeyler yapma ihtiyacı hissedenleri kınamalı mıyız yoksa değişmeyi reddedenleri mi kınamalıyız ?

Eğer sevdiklerimiz bizden koparılsa, esaret altında tutulsa ve işkence edilse kaçımız editörlere mektuplar dilekçeler yazıp nazikçe sevdiklerimizin içinde bulundukları durumdan bahsederdik? Kızkardeşlerimiz zorla güç kullanarak beslense sesimizi çıkarmadan oturur muyduk? Ama birilerinin kız kardeşi şu anda zorla besleniyor. ALF’i kalkıp da buna son vermeye çalıştığı için suçlamalı mıyız?

Avrupa’da ALF hem büyük hem de savaşçıları korkusuz. İnsanlar eğer zorunluysa hapse giriyorlar. Bunu daha işin başında anlıyorlar. Şaşırtıcı değil onlar için.Eğer kısa çöpü çekerlerse ağlayıp sızlanmıyorlar. Gidiyorlar, öğreniyorlar, bekliyorlar, ve içerden ilham alıyorlar. Hapisanedeki yerlerinin uğurlarında savaştıkları canlıların içine tıkıldıkları yerlerden çok daha iyi olduğunu biliyorlar. ABD’de federal bir hapisanede sessiz ve onurlu bir şekilde senelerde zaman geçire Amerikan Yerlisi hayvan özgürlükçüsü olan Rod Coronado onlara “savaşçı” adını veriyor.

İşte hayvanları sömürenleri ve hayvanları koruyanları dürtükleyenler bu savaşçılar. Onların varlığı toplumun nasıl değiştiğinin bir kanıtıdır. Ayrıca, belki de, hayvanların da en büyük umududur.

Çeviri:CemC

Kriz ve Tarihi Bir Dönüm Noktası: Radikal Bir Ulus Gereksinimi



Dr. Steve Best

“Cehennemdeki en sıcak yerler büyük ahlaki kriz zamanlarında tarafsızlıklarını sürdürenlere ayırılmıştır.” Dante Alighieri (1265-1321)

“Umursamaz olup sessiz kalmak günahların en büyüğüdür.” Elie Wiesel

 

Martin Luther King eğer bir kişinin uğruna ölünecek bir şey bulmadıysa yaşamasının da anlamı olmadığını söylemiştir. Burada iki şey önerir: öncelikle, bir dava bulup onun uğruna mücadele ettiğimiz hayatta bir amaç edinir ve anlam buluruz; ikincisi, diğerlerine yardım etme yönünde zorunluluklarımız vardır ve bu yüzden bir davaya hizmet etmek zorundayızdır. Etik sadece diğerlerine zarar vermemeye çağırmaz bizi, ayrıca iyi olanı ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışmamızı ve bu yüzden sosyal düzenlemeleri değiştirmemizi gerektirir. Etik bir hayat politik bir hayattan ayrı tutulamaz.

Bir “dava” insanın tutku ve adanmayla hizmet ettiği bir hedef ya da prensiptir. Genel bir değer olarak, bir dava ona ses veren kişinin kişisel istek ve çıkarlarını aşar. Gerçekten de davalar uğruna mücadele eden insanlar sıklıkla kendi hayatlarından o dava uğruna vazgeçerler. Marx, Gandhi, Malcolm X, Martin Luther King, Cesar Chavez ve Dian Fossey (gorillas in the mist filminde hayat hikayesi anlatılıyor-CemC) akla ilk gelen isimler.

Bir davanın asilliğine rağmen insanlar kendinden, ülkesinden ya da en sevdikleri futbol takımından başka bir değeri savunuyorsa hemen şüphe çekerler. Bizimki gibi patolojik anlamda bireyci, narsisistik ve hırs temelli bir toplumda hakları ve adaleti savunan insanlar genellikle alay konusu olurlar. Elinde bir protesto yazısıyla sokakta duran herkese küçümsenerek “başka işin mi yok!” denmiştir, sanki hayat sadece çalışmak ve tüketici olmakmış gibi. Politik yandaşlık bireysel ve politik olan arasındaki nazik protokolü, apolitik normları ve kaba sınırları kırıyor. Öyle ya da böyle önyargılarına güvenen insanları ister ırkçı ister cinsiyetçi, elitist, homofobik ya da türcü olsun tehdit ediyor.

Davalara duyulan küçümseme hissi ırkçılık, cinsiyetçilik ve sınıfçılığa karşı yürütülen mücadeleler meşru adalet meseleleri değil de Nazi propagandası gibi görüldüğünde daha da belirgin bir hal alır. Bu tür tavırlar Elvis Costello’nun klasik şarkısında da dile getirilmiştir, Costello şarkıda kızgınlıkla “barış, aşk ve anlayışın nesi komik?” diye sorar.

Günlük hayatın depolitize edilişi akademik hayatta alenen bellidir, burada genç beyinler kendilerine hizmet eden, soyut, apolitik ve büyük oranda toplumsal sorunlarla ve ahlaki gelişmeyle alakası olmayan araştırmalar yapmak üzere eğitilirler. Araştırma fabrikalarındaki işçiler olarak,ardından belirli alanlarda ve bilgilerde uzmanlaşmış kişiler olarak bu insanlar dikkatimizi talep eden sosyal ve ekolojik krizlerden bihaberdir, profesör olduklarında var olanı olması gereken şey olarak kabul eden tek boyutlu bir toplumdaki yerlerini almış olurlar.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne yapılan saldırıyı daha da somutlaştırmak için medya eylemcileri anormal, ekstremist, hatta terörist tipler olarak çizer- görüşlerini ise dikkate almaz bile. Gazeteciler hayvan hakları ve çevre eylemcilerine eko-terörist şeklinde bir isim takmış durumdalar, sanki dev şirketler tarafından uydurulmuş bu isim objektifmiş gibi, medya dünyayı ve hayvanları sömüren gerçek teröristleri eşkiyalar ve suçlular tarafından tehdit edilen saygıdeğer iş çevreleri olarak sunar.
Etik Hayat Politik Bir Hayattır

Bütün davalar iyi davalar değildir elbette, çünkü faşizm, totaliteryenizm, emperyalizm, soykırım, ırkçılık, türcülük ve çevrenin yok edilmesi şirketler, hükümetler ve çoğu insan tarafında fikren ve pratik olarak onaylanmış davalardır.

Aslında, bu kötü davaların varlığı sebebiyle bir çok insan adalet ve ekoloji için harekete geçme zorunluluğu hissetmektedir. Edmund Burke’ün yazıdığı gibi “kötülüğün kazanması için gereken tek şey iyi insanların hiç bir şey yapmamasıdır.”

Eğer “kötülüğü” irade gösterilerek yapılan şiddet, yıkım ve tahakküm eylemleri olarak tanımlarsak o zaman barış, işbirliği, demokrasi ve hayata ve dünyaya hürmet duyanlar karşısında kötülerin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Tanatos’un Eros üzerindeki üstünlüğü yağmur ormanlarının yok edilmesinde, türlerin yok olmasında, küresel ısınmada, fabrika çiftçiliğinde soykırımda, askeri güçlerde, nükleer tesislerin sayısının artmasında, G8’de, ANFTA’da, Dünya Ticaret Merkezi’nde, ExxoNMobil’de, Pat Robertson, Ann Coulter ve elbette, Bush, Rove, Rumsfeld, Cheney, Rice neo-con Manifest Destiny’nin “rejim değişikliği” talebi ve dünyaya “demokrasiyi” yayma arzusunda ortaya konmuş durumda.

Burke haklı. Zarar vermemek yeterli değil, insanın iyiyi ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışması gerekiyor, yani hayatı ve dünyayı ezerek yok eden güçlere karşı mücadele etmek anlamına geliyor bu. İyi niyetler ve iyilikler eyleme dönüşmedikçe hiçbir şey ifade etmeyecek.

Bazıları bir şeye karşı çıkmanın yeterli olduğunu düşünüyor:” ben ayrımcılığa karşıyım! Ben ırkçılıktan nefret ederim! Ne biçim bir toplum yoksulluğa ve evsiz insanlara izin verir!” Harika söylüyorsunuz ama bu konuda ne yapıyorsunuz? İlerici düşünceler eyleme dönüşmedikçe güzel fikirler olarak kalırlar.

Bazıları Uluslararası Af Örgütü ya da Greenpeace’ e çek yazarak görevlerini yerine getirdiklerini düşünürler. Diğerleri belli bir hayat tarzını sürdürerek yapmaları gerekeni yaptıklarını düşünürler. Hatta bir keresinde kendini şöyle savunan birisini de duydum:” Neden hayvan hakları gruplarına katılayım ki? Ben veganım, bana düşen görevi yerine getirdim!”

Aslında vegan olmak bu gezegen üzerinde hayat kalitesini yükseltmek için yapılabilecek en önemli şeylerden birisi. Ama etik-politik bir hayat için gerekli bir koşul sadece ve yeterli bir koşul da değil üstelik. Gezegen için gerekli şeyleri yapmaya yetmeyen apolitik ve bencilce bir varoluş biçimi sonuçta. Etik bir hayat evimizi düzene koymayı, ardından bir dava ve toplumsal bir hareket içerisinde etkin bir rol oynamayı gerektiriyor.

Hayvan Hakları Davası

Biraz da kendi davamdan söz etmek istiyorum, yani hayvan hakları davasından. Bu çoğu insanın meşru ya da en iyi dava şeklinde bakmadığı bir dava. Bu insanlar hayvanların çektiği acıların büyüklüğünü, ölümün dikkatimizi talep ettiğini, eylemciliğin hayvanlara yardım ederek insanlara yardım etmediğimiz türden bir oyun olmadığını kavramayamıyorlar. Bütün türlerin kaderi ya beraber başarmak ya da beraber kaybetmekten ibaret ve hayvanların yardımına koşmanın insanlara gerçekten büyük faydası var.

Kendi kişisel geçmişimde ben etçil olmaktan vegan olmaya doğru yol aldım, ardından insan hakları eylemcisi olmaktan hayvan hakları eylemcisi olmaya doğru bir yol aldım. 1980lerde daha yeni yeni vejetaryen olmuş birisi olarak bir yandan da Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meselelerine büyük ilgi duyuyordum. Et ve süt ürünlerinin sağlığa etkilerini bilmekle beraber insanların hayvanları ne kadar barbarca sömürdüğünü bilmiyordum. Cuntaları, ölüm takımlarını, soykırımı, faşizmi, ve emperyalizmi araştırırken insanlığa dair kafamdaki resim hala toz pembeydi.

Bütün bunların hepsi 1987’de Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni okuduğumda değişti. Bir çok insan gibi bu kitap benim hayatımı da anında değiştirdi. Hayvanların fabrika çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim laboratuarlarında ve diğer insan yapımı cehennem deliklerinde nasıl sömürüldüğünü öğrenince yaşadığım duygusal stresten ötürü hastalandım.

Hayvanların yaşadığı ızdırabın nitelik ve nicelik olarak insanlardan çok daha fazla olduğunu anlayarak, kendilerine yardımcı olacak araçlardan yoksun olduğunu bilerek insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine doğru bir kayma yaşadım. Çoğu insanın en azından belli başlı hakları bulunurken hiçbir hayvanın hayat sahibi olmak ve vücut bütünlüğünü korumak anlamında hiçbir hakkı bulunmuyordu. Et üretiminin dünya açlığına ve çevreye olan etkilerini incelediğimde, dirikesimini tıbbi ilerlemeleri nasıl sekteye uğrattığını öğrenince hayvanlara yardım ederek insanlara da en üretici bir biçimde yardım edebileceğimi anladım. Hayvan haklarını en radikal, en bütüncül eylemcilik biçimi olarak gördüm.

Ancak politik bağlılıklarım eskisine kıyasla artık daha fazla küçümseniyordu, çünkü hayvan hakları hayvanları küçük düşürerek kendilerini yücelten insan üstünlükçülerinde düşmanlık hissi uyandırıyor. Emile Zola’nın şu sözlerini hiç unutmadım: “hayvanların kaderi gülünç görünmekten daha önemli benim için; çünkü hayvanların kaderi insanın kaderiyle birdir.”

Hayvan hakları savunduğum için özellikle Radikal ve Sol topluluklardan gördüğüm küçümseme biraz sertti, çünkü bu çevreler eleştirel bir açıdan mahrum bir halde modern bilimin, Aydınlanma çağı’nın, Marksist Hümanist geleneğin antropsentrik ve türcü ideolojilerini benimsemişlerdi. Onların korkunç tutarsızlıklarından ve iki yüzlülüklerinden yoruldum. Çoğu kereler kapitalist sömürüyü aşağılayan ama kendi yemek zevkleri yüzünden acı çekerek ölen domuz, tavuk, kuzu cesetlerini yiyen “radikal”lerle aynı masada oturduğumu görüyordum. Küresel kapitalizmin sistemli eleştirisini yapmakla övünen Solcular insan, hayvan ve dünya özgürlüğü mücadeleleri arasındaki bağları görmeyi bir türlü beceremiyorlar.

“Radikal” geleneklerin hayvanlar ve çevre sözkonusu olduğunda hiç birşekilde özgürleştirici bir felsefe ya da politika olmadığını anladım. Solculuğu hayvanlara yönelik bir çeşit Stalinizm gibi gördüm. Sol insanın iktidar patolojisinin derin köklerini kavrayamıyor ve kapitalist antroposentrizmi sosyalist antroposentrizmle değiştiriyor. Böylece gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketin sadece bir türün üyelerini değil bütün türleri ve dünyayı özgürlüğe kavuşturacağı sonucuna ulaştım. Hümanist klişeyi yani Hepimiz Tek Bir Irkız, İnsan Irkıyız sloganını daha geniş bir vizyonla değiştirdim: “Tek Bir Toplumuz, Biyotoplum.”

1993 yılında UTEP’te radikal ve tartışmaya açık fikirleri öğretmeye başladığım bir konumda göreve başladım. Felsefe branşındaki iş arkadaşlarımın tersine ben öğretmenin ve araştırmanın günün acil meseleleriyle ve eylemcilikle bağlantılı olması gerektiğine inanıyorum. Çevrenin yok edildiği, türlerin tükendiği, avcı küresel kapitalizmin var olduğu bir dünyada akademisyenlerin toplumsal değişimlerle alakalı olmayan devrimci değişikliklerle alakası olmayan soyut meseleler üzerine gitme lüksüne sahip olmaması gerektiğine inanıyorum. Tersine, akademisyenler küresel soykırım ve çevre kıyımını anlamak, bunu diğerlerine iletebilmek ve olup biteni değiştirmek için var olan becerilerini kullanmak zorundalar.
Bütün –izm’leri öğrettim-Marksizm, anarşizm, feminizm, postmodernizm, postkolonyalizm—ama öğrettiğim en radikal şeyin hayvan hakları olduğunu hemen anladım. Bunun sebebini iki şekilde anladım:

Öncelikle hayvan hakları günlük hayatta radikal bir değişim gerektirmektedir. Marksist ve anarşist seminerden sonra öğrenciler işkence görüp öldürülmüş hayvanların cesetlerini yiyerek masada konuşabilmekteler. Ama hayvan hakları seminerinden sonra genellikle en temel davranışlarını sorgular bir şekilde tabaklarına bakakalıyorlar.

İkinci olarak hayvan hakları sosyal ve doğal dünyalarımızda yaşadığımız krizin temelini ortaya koyuyor, çünkü bu durumu bizim doğadan kopmamıza ve tahakkümcü değerlere sahip olmamıza bağlıyor. Hayvan hakları insanların kendilerini diğer hayvanlardan üstün gördüğü, ayrı gördüğü, vahşi hayatın Efendisi ve tanrıları olarak kabul ettiği o eski antroposentrik ve türcü dünya görüşlerini sorgular. Hayvan hakları insanlardan gücün sorumluluk talep ettiğini, her zaman güçlü olanın haklı olmadığını, neokorteksi daha büyük olmanın diğer türleri sömürüp dünyayı yağmalamanın haklı bir gerekçesi olmayacağını ortaya koyar. İnsan olsun olmasın bütün hayvanlar arasındaki temel eşitlik meselesini hepsini hissetme yeteneğine sahip, seçimleri olan ve hayatları kendisi için önemli olan ve o hayatları müdahaleler yaşamadan sürdürebilme hakkına sahip varlıklar olarak tanımlar.

Küresel Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece acıyı azaltmak değil bütün hayvan sömürüsüne son verme amacını taşıyan kölelik karşıtı bir harekettir; 19. Yüzyıldaki öncülü gibi bu hareket de köleliğin ortadan silinmesini talep etmektedir, yoksa amaç kölelere daha iyi davranmak değildir. Doğal ortamlarından çalınmış, yetiştirilmiş, esaret altında büyütülmüş, kafeslerde tutulmuş, iradelerine ters bir şekilde zincirlenmiş bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla birer köledir ve bu yüzden de çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçasıdırlar.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi modern toplum için sadece felsefi bir tehdit oluşturmadığı ekonomik bir tehdit haline de geldiği için endüstriden ve devletten yoğun eleştiri almıştır. ABD’de ELF ile beraber ALF bir numaralı ülke için terör tehdidi olarak kabul edilmiştir; çünkü halkın güvenliğini tehdit ettiklerinden ya da şiddet içerdiklerinden dolayı değil, şirketler için tehdit oluşturdukları için bu böyle kabul edilmiştir. ABD’de ve İngiltere’de hayvan özgürlüğü hareketi gaddar baskılar maruz kalıyor.

Seneler boyunca hayvan haklarını savunduğum için bir sürü sıkıntıya göğüs gerdim. Mesela geçen yaz üniversitemde bulunduğum konumumdan alından profesör olma hakkım reddedildi, Senato’da eko-terörizm görüşmelerinde tanık olmam yönünde baskı gördüm ve İngiltere’ye girmem yasaklandı. Ancak benim yaşadığım sıkıntı 11 Eylül sonrası özgürlükler, haklar, muhalefet ve direniş konularında görülen baskılar yanında çok küçük kalıyor.

Kitlesel Direnişe Duyulan Acil İhtiyaç

Şu anda Irak işgali, Anayasa ihlali, alt ve orta sınıflar arasında sınıf savaşı, bugüne dek görülmemiş bir politik çürüme ve felaket boyutlarında bir ekolojik çöküş arasında yaşıyoruz. Bütün sektörlerde giderek artan krizi düşünerek şunu sormam gerekiyor:

Şu anda neden bu ülkede bir devrim yaşanmıyor? İnsanlar sokakları alt üst edeceklerine neden alış veriş merkezlerinde geziniyorlar? Bugün karşı karşıya olduğumuz tiranlık sömürgecilerin İngilizlerden çektiğinden daha fazla ama sömürgeciler sabotajla, silahlı mücadeleyle, ve devrimci savaşla karşı koydular. ABD tarihindeki en cahil ve yetersiz başkan nasıl oldu da bu kadar kandırmaca, yalan, yasa çiğneme ve çürümüşlükle hem ülke içinde hem de dünyada hiçbir tepki almadan yoluna devam edebildi? Neden Bush, Cheney, Rumsfeld, Rove, Rice ve bütün ABD hükümeti hapise atılmadı? Diğer şeylerin yanı sıra Bush yönetimi şunları da yaptı:

– Irak’a yalanlar ve yalan kanıtlar üzerine savaş açtı, bu savaşta şu ana dek 2,300 ABD askeri ve yüz binden fazla Irak vatandaşı öldü.
– Azaltmaya söz verdikleri global terörizmi daha da kötü bir hale getirdiler.
– Ebu Garip, Guantanamo ve dünyanın çeşitli yerlerindeki işkence kamplarında işkence taktiklerini savunup kullandılar.
– İnsan Hakları beyannamesini ortadan kaldırarak FBI ve NSA’yi bütün politik muhalefet üzerine saldılar.Tarihte görülmemiş bir ölçekte bir polis devleti ve gözetim toplumu yaratılmıştır.
– Kasırgalarda ölen insanlara karşı şok edici bir vurdumduymazlık sergilemiştir.
– Aşırı Sağ ve Hristiyan köktendinciliği adına bilime ve laikliğe saldırmıştır.
– Muhalif bilimsel görüşleri sindirmeye yönelik çabalar gösterip küresel ısınmanın var olmadığına dair tavrıyla dünyada belki de tek örnek olmuştur.
– Endüstrilere çevreyi kirletip sömürmeleri için açık kart vermiştir.

İnsanların uyanıp harekete geçmesi için daha ne kadar çürüme, şiddet, baskı ve sömürü gerekiyor Daha kaç tür yok olup gitmeli? Daha kaç yağmur ormanı yok olmalı? Gezegen daha ne kadar ısınmalı?

Ekolojik sistemler gözlerimizin önünde hızla çöküyor. Küresel ısınmadan daha önceden akla gelmeyecek türden bir dönem yaşıyoruz, bu gezegen üzerindeki 6. Büyük yok olma krizi . Bundan önceki ise dinozorlar zamanında 65 milyon yıl önce gerçekleşmişti.

O halde neden gerekli mücadele biçimleri ve gerekli tepkilerle cevap vermiyoruz? Amerikalılar Nazi soykırımı sırasında işine gücüne bakan “İyi Almanlar”dan farklı değil mi yoksa?

Çevresel kriz politik krizden ayrı tutulamaz, bu politik kriz de demokrasideki krizdir. Yurttaşların tüketici oldupu, eleştirel düşüncenin propagandayla ve medya aracılığıyla hasır altı edildiği halkla alakalı önceliklerin özel girişimler yüzünden daha az önemsendiği ve politik eylemlerin eğlence sektörün ve medya tarafından tüketilerek anlamsızlaştırıldığı bir politika sonu dönemine ulaşmış bulunuyoruz. Rasyonel ve katılımcı tartışmalar yerine politik atmosfer propaganda, manipülasyon, dezenformasyon ve göstermelik oyunların yaşandığı bir hal almıştır. Eski Yunan şehirlerinin aksine bugün yurttaşlık vergi ödemek, tüketici olmak, şirketlerin çıkarlarını temsil eden iki isim arasında seçim yapmaya indirgendi.

Aslında toplumsal iyi ve medeni erdem kavramlarından soyutlanmış bir kişisel çıkar hedefine dayalı liberal demokrasinin sonuçlarını biçiyoruz şu anda. Halk ilişkileri artık kişisel amaçlar için düzenleniyor ve yurttaşlar hayat, mülk sahibi olmak ve özgürlük için hükümetlere bağlı kalıyorlar. Haklar amaç kişisel çıkarlar olduğu sürece negatif bir anlam taşıyor, yoksa iş, ev sahibi olma, eğitim, ve sağlıklı bir çevre gibi temel sosyal hedefler olmaktan uzak. Aristo insanı doğası gereği politik görürken Locke ve onun liberal geleneği politikayı kişisel çıkarların birbiriyle çarpışmasını engelleyecek türden suni bir birlik olarak görmüştür. Liberal demokrasi modeli yurttaşlığın ölümü anlamına gelmiştir- devletin, medyanın ve şirketlerin kitle kültürü ve eğlence ve gösteri toplumuyla birleşmesiyle meydana gelmiştir bu.

Elbette Bush’a, kapitalizme, hayvanların ve dünyanın sömürülmesine karşı organize bir protesto ve direniş var. Örneğin, 4 eyalet ve 300den fazla topluluk Vatansever Yasası’nın anayasaya aykırı olduğunu ortaya koydu. Yurt çapında şehirler ve kasabalar Kongre’nin Bush ve Cheney’i suçlu bulması için bastırıyorlar.LA’den New York’a sağ kanatın göçmen politikalarına karşı büyük gösteriler düzenlendi, bu gösterilerde göçmenler ve işsizler için adalet ve hak taleplerinde bulunuldu.

Bütün bu mücadeleler çok zayıftır ve hiç birisi kapitalizmi ve onun ekolojiyi yok eden mantığına doğrudan meydan okumaz. Öğrenciler ve işçilerin çalışma koşulları Fransa’ya kıyasla ABD’de çok daha kötüdür, ancak sömürülen kitleler ABD’de yüklerini pasif şekilde taşımaya devam ederler. Dünya buzlarda sıkış kalmış bir balinaya empatiyle yaklaşırken eriyen buza ve buzullar tepkisiz kalıyor. İnsanların çoğu şu anda Bush’un savaşına karşı çıkıyor ama eylemle belirtmek yerine fikren karşı çıkıyor. Ve hala daha günümüzün en önemli sorununa dair büyük bir eylem görmüyoruz yani küresel ısınmaya dair.

Kim meydan okuyacak? Politikacılar çok çürümüş bir halde, korkaklar ve eyleme geçmek için şirket parasına ihtiyaçları var; çözümün değil sorunun bir parçası onlar. Medya uzun zamandır bilgi vermek anlamındaki sorumluluğunu bırakmış durumda. Devasa şirket güçleri olarak elitistlerin hedeflerini gözetiyor, halkın çıkarlarını düşünerek değil kişisel çıkarları öne alarak hareket ediyorlar. Onları işi aydınlatmak değil eğlencedir. Greenpeace gibi ana akım organizasyonlar çok ses duyurur ama az iş yaparlar, çünkü bürokratik makineleri harekete geçiren para toplama işinin içerisinde kaybolup gitmişlerdir. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı gibi kuruluşlar araştırma yapar, konferanslar düzenler, raporlar yayımlar ve insanları felaket konusunda uyarırlar. Ama medya bunlar yayımlamaz, halk da duymaz ve Şirket Devleri anında sağırlaşır.

Gerçekleri görelim artık: on yıllarca süren çevre mücadelelerinden sonra türleri, ekosistemleri ve yaban hayatı koruyacak yerde ne yazık ki kaybediyoruz. Dahası, ılımlılık yönünde yapılan çağrılar, taviz çağrıları ve kurumlar aracılığıyla yaşanan yavaş yavaş yol alma işleri ne yazık ki aldatıcı olabilir, yetersiz kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik çöküş arasında “akla uygunluk” ve “ılımlılık” bunların aslında tam tersi bir hava yaratmaktadır, çünkü aslında aşırı ya da radikal denen eylemler gereken ve uygun bir cevap gibi görünmektedir. Martin Luther King’den alıntı yapmamız gerekirse bizim adaletsizliğe, sömürüye ve dünyanın yok edilmesine karşı sakin sakin durmayan “yaratıcı ekstremistlere “ ihtiyacımız var.

Her zamanki anlamıyla politikanın bir faydası olmayacaktır. Yeni mücadele biçimleri , yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmedikçe onların kurallarıyla oynadığımız sürece bu oyunu kaybedeceğiz. Davalar kesin ve doğrudan eylemler gerektirir: yolar kapanmalı, teller kesilmelidir, ve kafesler de boşaltılmalıdır. Ama bunlar savunmaya yönelik eylemlerdir; yeni hareketler sosyal ve ekolojik meseleleri küresel ve multi ırksal ittifaklar içerisinde eritebilmelidir.Bu tür yaklaşımlar Judi Bari ve EarthFirst!, uluslararası Yeşil hareketi, Zapatistalar ve uluslar arası kapitalizme karşı küreselleşmeye karşı hareketler tarafından ortaya konabilmiştir.

Yeni devrimci bir politika demokratik, liberteryen sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselecektir. Radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini içerecektir. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizme ve her türden tahakküm biçimine karşı bir araya getirecektir. Radikal politika; devletin, medyanın ve şirketlerin giderek artan gücünü ters yüz ederek eşitlikçiliği ve katılımcı demokrasiyi toplumun her katmanında –ekonomik, politik ve kültürel- savunabilmelidir. Bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmalıdır ve buna insanların hayvanlar ve dünya üzerindeki hakimiyeti de dahildir. Eğitim, iletişim, kültür ve sanat yoluyla yurttaşlık ve hayatın yeniden politize edilmesi olguları gerçekleşerek insanları değişime ve eyleme itecek, ilham edecek öfkelendirecek ve uyandıracak o hal yakalanabilir.

Yeter Artık !

Karanlık bir dönemde yaşıyoruz, 11 Eylül sonrası sözde “teröre karşı savaş” dönemindeyiz. Bush iktidara geçtiğinden beri McCarthycilik geridöndü, COINTELPRO türü gözetim programları geri döndü, İnsan Hakları Beyannamesi Vatansever Yasası ile yer değiştir, bir gözetim toplumu yaratıldı ve giderek daha tehditkar bir hal alan bir polis devleti oluşturuldu.

Bu, tarihte bir dönüm noktasıdır, gelecekteki hayatımız için bir kavşaktır. Fırsat pencereleri kapanıyor. Şu anda insanların yapamadığı eylemler ilerde geleceğin nasıl olacağına karar verecek. Sonucu düşünmek çok korkunç olsa da türümüz bu meydana okumaya gereken cevabı veremeyebilir ve kendini diğer türler gibi yok olmaya sürükleyebilir.

Karşı karşıya olduğumuz krizleri çözecek teknolojik ya da ekonomik çözümler bulunmuyor, tek çözüm her kademede radikal değişikliklerin hayata geçirilmesidir. Davamız insan, hayvan ya da dünya özgürlüğü olabilir, hangisi olursa olsun hepimizin devlet tahakkümü, her türden hiyerarşi ve küresel kapitalizm adındaki ortak düşmanlara karşı ve temel hak ve prensipler uğruna mücadele eden insanlar olduğumuzu idrak etmeliyiz.

Günümüzün politik ortamında insan Irak’a karşı yürütülen savaşı sorguladığı için sorguya çekilebilir, ya da dirikesime karşı çıktığı için ekoterörist diye damgalanarak FBI tarafından rahatsız edilebilir, böyle bir ortamda insandan korkarak eylemden uzak durmasını anlamak kolaydır. Durumu göz önüne alarak kendilerini tarafsız bir tavırla ortaya koyanlar aslında desteklerini statükonun korunmasına veriyorlar. Soykırımdan kurtulan Elie Wiesel’in söylediği gibi, “ tarafsızlık zalime yardım eder, mazluma değil. Sessizlik işkenceciyi cesaretlendirir, yoksa mazlumu değil”.

Frederick Douglass, Alice Paul,Mohandas Gandi, Martin Luther King, Malcolm X, Chico Mendez, Dian Fossey veya Cesar Chavez gibi eylemcilerden ilham alabiliriz. Korku veya şüphe dolu zamanlarda Martin Luther Kİng’in şu sözlerini hatırlamakta fayda vardır:

“Korkaklık şu soruyu sorar: “güvenilir mi?”.Çıkar şu soruyu sorar: “politik mi?” Ancak vicdan şu soruyu sorar:” doğru mu?”. Ve öyle bir an gelir ki insan ne güvenilir, ne politik ne de popüler olmayan bir tavır almak zorunda kalır; çünkü vicdanı ona bunu yapmanın doğru olduğunu söylemektedir”.
O an bu andır işte. Dünyanın ve hayatın yanında yer alma vaktidir. Kumsala çizgiyi çizme vaktidir. Artık yeter! deme vaktidir. Tiranlığa karşı başkaldırmaktan daha vatanseverce bir şey daha yoktur. Thomas Jefferson’ın söylediği gibi, “her kuşağın yeni bir devrime ihtiyacı vardır”.

Çeviri:CemCB

Hayvanat bahçeleri ve doğanın sonu

Dr. Steve Best

Hayvanat bahçeleri, postmodern dünyanın küçük bir sembolü haline geldi.

İnsanların, devlet politikalarının,ve daha birçok şeyin sahte olduğu Ulusal Eğlence Devleti’nin  sahte-yalanlarla dolup taşan dünyasında yaşıyoruz. Pekiyi, insanoğlunun yapay doğa yaratma çabası, hayvanları bu ortamda yaşatma isteği, onları yaşam alanlarından ayırma isteği nereden kaynaklanıyor? Gezegenin kapitalist sömürge sistemi, doğal dünyadan geriye çok az şey bırakıyor.Ve hayvanat bahçeleri, yaşam süreçlerinin metalaşmasını, dağılmasını, parçalanmasını gerçekleştirirken, aynı zamanda biyoçeşitliliğin yapaylaştırılıp gözler önüne serilmesine neden oluyor.

(daha&helliip;)

Gandi: Vejetaryenlik Yolunda



Dr.Steve Best

“Gelecek nesiller, bunun gibi etten ve kandan bir varlığın bir zamanlar dünya üzerinde yürüdüğüne inanmaya korkacak.” Albert Einstein

Mahatma Gandi (1869 – 1948) daha çok İngiliz emperyalizmine karşı verdiği ve 1947’de Hindistan’ın (oldukça sorunlu da olsa) bağımsızlığıyla sonuçlanan destansı mücadelesiyle bilinir. Gandi’nin politik ve manevi görüşü ayrılmaz bir biçimde kaynaşmıştır, zira o dünyayı manevi araçlar yoluyla değiştirmeye çalışmıştır.

Gandi kendi hedefini, öncelikle halkının özgürlüğe hazırlanmasında ve bu özgürlüğü kazanmasında yardımcı olmak; daha sonra da sadece İngilizlerden değil, aynı zamanda topyekun Batılı ve modern etkilerden kurtulması için çaba göstermek şeklinde tarif etmiştir.

Gandi, Ahimsa (zarar verme arzusunun yokluğu) felsefesine dayanan eski Hint dinleri ile kökeninde hastalıklı bir şiddet gördüğü Batı kültürü arasına keskin bir çizgi çekti.

Martin Luther King’in de aralarında bulunduğu sayısız eylemci üzerinde son derece büyük bir etkisi olan Gandi, Hindu felsefesi ve Thoreau’nun “Sivil İtaatsizlik” isimli denemesinin uyarıcı etkisiyle, şiddet-karşıtı sivil itaatsizlik yoluyla çarpıcı sonuçlar elde etmiştir. Bu süreçte Gandi’nin adı Satyagraha’ydı, – ya da kelime anlamıyla, “ruh gücü,” – nefret ve cehalete karşı anlayışın, sevginin gücü. Ancak, onun öğrettiği kadarıyla, Satyagraha, zayıfların silahı olamaz. Çünkü, gücün ve düşmanlığın karşısında şiddet-karşıtı bir tutum takınabilmek, hem ahlaki hem de fiziksel güç, disiplin ve yoğun bir ruhsal eğitim gerektirir. Gandhi’ye göre bir patlamayı soğurmak, bir patlama yaratmaktan, ölmek, öldürmekten çok daha fazla cesaret ister. Şiddete karşı şiddet, insan ruhundaki bozulmaya katkıda bulunur, ancak şiddet karşıtlığı onarır, iyileştirir.


Tutarlı bir düşünür ve gerçek bir ruhsal devrimci olan Gandi, şiddet karşıtlığı ve vejetaryenlik arasındaki doğrudan bağlantıyı ıskalamadı. Bütün canlı varlıkların, Tanrı’nın dünyadaki cisimleşmiş hali ve manevi dünyanın bir parçası olarak görüp, bundan dolayı saygı ve hürmete eşit düzeyde layık olduklarını kabul etti. Yaşamı gereksiz yere tahrip etmeden et yiyemeyiz, çelişkiye düşmenin ızrabını yaşamadan, manevi varlıklar ya da bakış ve eylemlerimizde şiddet karşıtı olduğumuzu söyleyemeyiz.

Ancak Gandi bu konuma, büyük bir evrim ve mücadelenin sonrasında vardı. Her vejetaryen, etobur bir kültürde hepimizin girmek zorunda kaldığı çatışmalarla çoğu kez Gandi’nin de karşılaştığını taktir edecektir. Genç bir adam olarak, hayvansal proteinin sağlık için bir ihtiyaç olduğuna inanan aile fertleri ve arkadaşlarıyla – Hindistan gibi bir ülkede bile – sürekli uğraşmak durumundaydı. İngilizlerin Hindistan’ı yönetmesini, Hintlilerin zayıf vejetaryen, İngilizlerin ise güçlü et yiyiciler olmasına bağlayanlar bile vardı.

Zayıf bünyeli oluşu, genç Gandi’nin bu argümanlardan etkilenmesine sebebiyet verdi. Arkadaşları gibi “güçlü” olma arzusu ile Vaişnava olan ebeveynleri tarafından et yediği için kınanması arasında kalmıştı. Bu stresi kaldıramayan Ganhdhi, bir gün, nehir kıyısında bir köşeye çekilip gizli saklı, utanç verici bir şekilde et yemeğe karar verdi. O gece hastalandı ve korkunç rüyalar gördü. Bir sene boyunca et yedi ve bu süre zarfında ailesine yalan söyledi. Bu yüzden suçluluk duygusu onu boğmaya, bunaltmaya başlayınca, ailesi ölene kadar yasak maddeden vazgeçeceğine yemin etti. Ailesini kandırmanın, vejetaryenlikten kaynaklanabilecek her hangi bir hastalıktan daha kötü olduğuna karar vermişti.

Bir gün, Hukuk okuduğu İngiltere’de akşam yemeği yerken, (Güney Afrika ve Hindistan’daki ciddi mücadelerinden 5 yıl önce) kaderin cilvesi olsa gerek, Gandi, Henry Salt’un “Vejetaryenlik Savunması” isimli meşhur kitabina rastladı. Bu kitapla vejetaryenliği kabul etmek için yeni ve daha iyi sebepler bulmuştu. “Bu kitabı okuduğum tarihten beri (1888), vejetaryen olduğumu iddia edebilirim. Annemin önünde (et yemeyeceğime dair) yemin ettiğim güne şükrediyorum. O günden sonra, ettiğim yemin ve hakikat uğruna, etten uzak durdum, ama aynı zamanda bütün hintlilerin et yiyici olmasını istiyor, özgür ve açıkça kendim olacağım günü ve diğerlerini de bu davaya (et yiyici olma) katmayı sabırsızlıkla bekliyordum. Şimdi ise seçimim vejetaryenlik lehinde. Bunu yaymak o zamandan beri misyonum oldu.”

Vejetaryen dostlar cesaretinizi toplayın. Vejetaryenlik söz konusu olduğunda, bir kitabın, broşürün veya konuşmanın insanın iradesini, aklını, yüreğini bir ömür boyu değiştireceği asla söylenemez. Salt’un kitabı Gandi’yi gönülsüz bir et sakınganlığından, ahlaki bir vejetaryen bağlılığa götürdü. Fakat Gandi’nin ahlaki gelişiminde geçmesi gereken bir aşama daha kalmıştı – tutkuyla Tanrı’yı kabulleniş. Kader ağlarını örmüştü ve vejetaryenlik meselesi kişisel gelişiminde kilit bir rol oynayacaktı.

Vejetaryen bir yemekhanede yemek yerken, kendisi dinsiz olan Gandi, bir Hıristiyanla tanıştı. Ondan içmeye ve et-yemeye karşıtı bölümler bulması için İncil’i okumasını rica etti. Bu Hıristiyan ricayı yerine getirdi ve daha sonra Gandi’nin derinlemesine okuduğu bir İncil hediye etti ona. Eski Ahit (Tevrat) Gandi’yi sıksa da Yeni Ahit’teki (İncil) İsa’nın barış mesajları, din hakkında daha fazla öğrenmesini ve nihai olarak da merkezi tutkusu olarak Tanrı’yı kabul etmesini teşvik etti. Bu manevi dönüşüm aracılığıyla Gandi, vejetaryen olmak için daha da derin bir sebep buldu. “Et yemek benim için bir günahtır” diye ilan etti. Zira Tanrı’nın yarattıklarından her hangi birine zarar vermenin yanlış olduğunu hissetti, insan ya da değil.”

Böylece vejetaryenlik, sadece Gandi’nin kişisel gelişimi açısından değil, dolaylı olarak, ilham verdiği hareketler ve kişiler açısından da can alıcı öneme sahip oldu. Gandi’nin şiddet karşıtı etiği, sadece günlük dietlerimiz açısından değil, aynı zamanda başkalarına karşı tavırlamız açısından da vejeteryanlara uygun düşer. Şiddet çeşitli şekillerde tezahür edebilir, sadece en kaba ve açık olanı fiziksel güç ve gaddarlık içerir. Oysa şiddet, görünür bir davranıştan çok bir zihniyettir; başkalarına fiziksel veya duygusal tacizde bulunmasak bile başı öfke, hınç, tahammülsüzlük ve nefretle belada olan bir zorba olabiliriz.

Cahil bir etobur tabağımızdaki yiyecekle alay ettiğinde, veya kızgın bir sürücü hayvan istismarını protesto edenler olarak bize el kol hareketi yaptığında, insanın soğukkanlılığını koruması pek kolay değildir. Fakat Gandi’nin örneğini izlersek, nefrete karşı sevgiyle, cehalete karşı anlayışla ve fiziksel güce karşı manevi güç ile karşılık verebilriz. Şiddet yüzünden öldürülen şiddet karşıtı bir insan olan Gandi, hem ruhun hem de bedenin arınmasında vejeteryanizmin oynadığı merkezi rolü bütün dünyaya öğretmiştir.

Çeviri: Memduh Er

Etik İkilemler ve Ahlaki Değerin Hiyerarşisi

Benim Köpeğim ya da Senin Çocuğun? Hangisi?

Dr. Steve Best

Sık sık hayvan haklarını savunan insanlar yanan ev ikilemiyle baş başa kalırlar. Söz konusu olan şey şöyle bir şey: eğer yanan bir evde bulunsaydınız ve hayatınızı kurtarmak için kapıya doğru koşuyor olsaydınız, bir odada bir köpek diğerinde bir insan olsaydı kurtarmak için hangisini seçerdiniz?

Tabii bu sorunun sorulma sebebi hayvan haklarını savunanların davasında ya da değerler sisteminde bir takım tutarsızlıklar olduğunu ortaya koymak, böylece bu insanlar hayvanları ya da tür eşitliğinden söz etmelerine rağmen aslında gene insanı kurtarırdı diyerek bu tutarsızlığı ortaya koymak. Bu yüzden alttan alta hayvan haklarını savunanların aslında herkes gibi olup sonuçta türcü olduğunu kanıtlamak gibi bir amacı var. Yanan ev sorusuyla karşı karşıya kalındığında kurtarsanız da başınız beladadır kurtarmasanız da. Eğer insanı kurtaracağınızı söylerseniz o zaman soruyu soran kişi saadetle sizin iki yüzlü olduğunuz sonucuna varacaktır. Eğer köpeği kurtaracağınızı söylerseniz o zaman değerlerden bihaber sapkın bir insan düşmanı yaratık olarak damgalanırsınız.


Bu soru Iowa Üniversitesi’nde verdiğim bir sunumdan sonra soru cevap kısmındayken bana da soruldu. 2004 Kasım’ında ALF Psikoloji Bölümünün laboratuarlarına cesur bir saldırı düzenlemiştir.Laboratuardaki bilgisayarlar ve ekipmanlar kırılıp dökülmüş ve 401 hayvan kurtarılmıştı. Yara henüz tazeydi- dinleyiciler arasında güvenlik elemanlar, gizli ajanlar ve Psikoloji Bölümü üyeleri bulunuyordu; ve Martin Luther King Jr haftası kutlanıyordu ve ben yaptığım konuşmada 19. Yüzyıl kölelik karşıtı hareketle 21. Yüzyıl hayvan esareti karşıtlığı arasındaki ortak noktalarla alakalı ayrıntılı bilgiler vermiştim. King’in adalet ve sivil itaatsizlik kavramlarını hayvan haklarını savunmak için genişleterek insancı bakış açısının sınırlarını gösterdim, her ne kadar geniş bir bakış açısı olsa da toplum, adalet ve hak kavramlarını hayvanları da içerecek şekilde kullanılmadığını belirttim. Martin Luther Kİng Jr’ın Herhangi bir yerde meydana gelen adaletsizlik her yerde meydana gelen bir adaletsizliğin işaretidir şeklindeki fikirlerini kullanarak ALF’in Iowa Üniversitesine yaptığı eylemin iyi ve adil bir eylem olduğunun altını çizdim.

Ancak duruma rağmen soru cevap kısmında yanan ev sorusuna verdiğim cevap yani bir yabancı karşısında köpeğimi kurtaracağım cevabı gazetelerde ve bloglarda manşete çıktı. The Daily Iowan adlı öğrenci gazetesi Profesör Best’in sözlerinin çok kışkırtıcı olduğunu söyledi, bu sözler dinleyicilerin fısıldaşmasına ortalığın karışmasına sebep olmuştu. Brian ‘beyni ölmüş’ O ‘conner emekli bir biyolog ve dirikesimci olup fuzuli hayatındaki yegane anlamı zehirli ve iğrenç anti-hayvan hakları blogunda hayvan haklarını savunanları meşaleyle yakmak şeklinde resimler yayımlamak olan birisidir, o da “Profesör best’in etik anlayışı “Önce Ben” etiğidir- yani kendisine kişisel zevk veren şeyler dışında yaptığı eylemlerin sonuçlarını ölçmesini gerektirmeyen bir etikten söz ediyoruz burada. Bu da gevşek bir ahlaki prensip arkasında gizlenen egosantrik bir keyif alma olayıdır.” Şeklinde bir yorum yapmış.


Kenara çekil Ward Churchill , çünkü yanına bir arkadaş geliyor. Görünüşe göre bu ülkede sapıklarla, pedofillerle ve ensest ilişkiyi savunanlarla aynı galeride sergilenmek istemiyorsanız bir hayvan hayatını insan hayatundan üstte tutmamanız gerekiyor. Burada hemen aklıma Untide Poultry Concerns’den Karen Davis’in 11 Eylül olaylarının ardından maruz kaldığı durum aklıma geliyor. Davis “11 Eylül olaylarının milyonlarca tavuğun her gün başına gelen olaylardan daha çok trajik olduğunu düşünmek türcülüktür” demiş ve bu sözleri uluslar arası medyada geniş yankı bulmuş, hatta Howard Stein Radyo Show’a konuk bile olmuştu. Benzer şekilde PETA “Tabağınızdaki Soykırım” reklam panolarıyla büyük bir sansasyona imza attı, bu panolarda milyonlarca Yahudinin Nazi toplama kamplarındaki esareti, çektiği acılar ve ölümü hayvanların (sadece ABD’de her yıl 10 milyar) insan toplama kamplarındaki yani fabrika çiftliklerindeki durumuna benzetiliyordu. Söylediğim sözlerin insanlar tarafından anlaşılma biçimi karşısında büyük şaşkınlık yaşadım, çünkü konuşmanın konusu daha provokatif ve radikaldi. Öğrencilerle, arkadaşlarımla ve bir çok dinleyiciyle yaptığım resmi olmayan konuşmalardan ve bilimsel olmayan anketlerden elde ettiğim sonuca göre hayvan haklarını savunmayan insanların bile yanan ev durumuyla karşı karşıya kalan insanların her halukarda kendi kedi veya köpeklerini kurtaracağı ortaya çıktı.

Açıkçası yanan ev sorusuna cevap vermek için yanan ev meselesini somut bir şekilde incelemek için birden fazla olasılığı düşünmemiz gerekiyor: örneğin aralarında seçim yapmak zorunda kaldığımız köpek ve adam kimdir? Yanan ev sorusu soyut bir şekilde cevaplanamaz; buna verilen cevap insan ve köpek kişilerinin soruya cevap veren kişi açısından ne anlam taşıdığına göre değişecektir, değişmelidir. Değişmelidir, diyorum, çünkü türcülerin ne olursa olsun her zaman insanı tercih edeceklerini biliyorum.

Türcü denilen insan a priori yani tecrübe etmeden insanların çıkarlarını hayvanların çıkarları karşısında üstün tutan bir kişidir, yani insanların sadece Homo Sapiens türüne dahil olması bile onu değerli kılmaktadır şeklinde bir ön kabulü vardır.Döngüsel ve soru talep eden bir tarz içerisinde türcüler insanların insan oldukları için daha önemli olduğunu hayvanların da hayvan oldukları için daha önemsiz olduğunu ileri sürerler. Bu önryagılı bakış açılarından bakılırsa bir türün varoluşsal doğası ötesinde neden tür üyeliğinin göklere çıkarıldığı konusunda bir cevap bulunmuyor. Bir canlıya acı çektirmenin yanlışlığı ait olduğu türe bağlı değildir, tersine hissetme yeteneğine sahip bir canlı olması yeterlidir. Peter Singer’ın söylediği gibi, “bir insana sadece bizim türümüzden birisi olduğu için öncelik tanımak birisine sadece kendi ırklarından olduğu gerekçesiyle öncelik tanıyanlara ırkçılarla bizi aynı konuma koyar”.

Bu yüzden aynen Iowa Üniversitesi’nde yaptığım gibi burada da yanan ev sorusuna düzgün bir yanıt vermek istiyorum, ancak bu yanıtım farklı somut şekillerde olacak.

1. Senaryo: Hayatımı kurtarmak için yanan evden kaçarken, ön kapıya doğru fırlamışken birden sol tarafımda bir köpeğin havladığını sağ tarafımda da bir insan çığlığı duyuyorum, bu arada tavan çöküyor, etraf dumana boğulmuş durumda ve bu arada sadece 1 hayat kurtarabileceğimi farkediyorum, acaba ne yapmam gerekir? Eğer köpek benim köpeğimse ve insan da bana yabancıysa her türlü durumda köpeği kurtarırım.Bu benim için son derece açık , tartışması manasız bir durum, bütün “hayvan severlerin” ve türcülerin yapacağı türden bir şey.Ancak bir kişi için şok edici bir karar olsa gerek, korkunç, skandal, sorumsuzluktan ibaret bir tavır olsa gerek. Köpek aileden olduğu için insanı değil hayvanıkurtarırım, sonuçta köpek en yakın ilişkiler ağımın bir üyesi, oysa söz konusu insan tamamen yabancı.
2.
Seçimim ne yanlış ne de önyargılı- daha tartışmaya başlamadım bile.Anneleri, babaları, kardeşleri, arkadaşları ile bir yabancı arasında seçim yapmaya zorlanan herkes doüal olarak kendi aile üyelerini kurtarmayı seçer. Benzeri bir akıl yürütmeyle Avustralya’da yaşayan birisine kıyasla çevremde yaşayan birisini seçebilirim. Eğer sadece bir kişiyi kurtarmak söz konusuysa o zaman farklı koşullar altında değişebilecek çok genel bir prensip olduğunu düşünerek uzakta olan biridense yakında olan birisini seçmek her zaman doğal ve içgüdüsel bir şeydir. Buna varoluşsal yakınlık ilkesi diyeceğim.

Şimdi:

1- Eğer varoluşsal yakınlık ilkesi geçerliyse ve

2- İnsanlar köpeklerine, kedilerne ve diğer “evcil” hayvanlarına aile üyeleri gözüyle bakıyorsa; o halde

3- Bir yabancı karşısında insanın kendi kedisini köpeğinni vb. Kurtarması son derece doğal ve kabul edilebilir birşeydir.

Aile üyesi olan bir hayvan karşısında bir yabancıyı tercih etmek türcülüktür ve keyfi davranmaktır. Burada söz konusu olan şey, hakiki kriter kıstasını açıklamaksızın bir varlığı sadece ait oldğu türe dayanarak üstte tutup ona imtiyaz tanımaktır. Bu yaklaşımda iki hata var: 1- bu tür ikilemlerde kriter olarak neden türün seçildiğine dair bir açıklama getirilmemektedir, ve 2- sosyal ve ailesel yakınlık söz konusu oldukça tür kriteri geçersiz olduğunu ve haklı olarak sevgili kedi ve köpeklerimizi ve diğer hayvanlarımızı aile üyeleri olarak gördüğümüzü anlama konusunda başarısız olmaktadır.

Oğlunuzu ya da kızınızı bir yabancı uğruna feda edeceğinize inanmamı mı bekliyorsunuz? Hele bir de bu yabancı nahoş birisi ya da Allah korusun hayvanhakları savunucusu olabilecekken?Peki ya söz konusu çocuk birisinin köpeği ise? Aile ailedir, aile üyesinin iki ya da dört bacaklı olması bir şey değiştirmez, kürklü ya da çıplak tenli olması ya da bardak yerine mama kabından su içmesi içerde ya da dışarda tuvaletini yapması bunu değiştirmez.

Senaryo 2: Ancak eğer insan ve hayvan aile üyeleri arasında seçim yapmak gerekince işler değişebilir, mesela baba , oğlul veya kardeşle köpek arasında seçim yapılması gerekiyorsa işler değişebilir. Çoğu kişi -ama elbette herkes değil-köpekleri yerine annelerini ya da kardeşlerini seçer, yabancı birisi karşısında köpeklerini seçseler de aile üyeleri söz konusu olunca bu seçim değişebilir.

Senaryo 3: Ama peki ya ailemizden iki insan arasında seçim yapmak zorunda kalsaydık? Annenizi mi babanızı mı, kardeşinizi mi oğlunuzu veya kızınızı mı, babayı mı oğulu mu, anneyi mi kız evladı mı seçerdiniz? Kimi seçerdiniz ve neden o kişiyi seçerdiniz?

Faydacılık ve Hayat Niteliği

İşleri daha ilginç yapmak için senaryoyu biraz değiştirelim ve böylece ahlaki dğerlerin ve etik tavırların doğasını biraz daha açığa çıkarmış olalım.

Senaryo 4: Bu sefer diyelim ki köpek hayatımda görmediğim sağlıklı bir yavru ve söz konusu insan da kanserin son aşamalarındaki 85 yaşındaki komşum olsun.Kime yardım etmeliyim? Birkez daha köpeği kurtarırım. Burada akıl yürütme biçimimin türlerle alakası yok ama daha çok faydacı bir bakış açısıyla veya hayatın değeriyle alakası var. Tanımadığım köpek yavrusunun önünde zengin ve zengin bir hayat var, oysa tanıdığım insanın hayatı geçmişte kalmış ve yakında da ölecek. Diyelim ki sağ odadaki kişi beyin aktivitilerinin çoğunu kaybetmiş bulunan ve damardan beslenen birisi olsun. Burada artık beyni olmayan birisinden söz ediyoruz: köpek yavrusu kucağım evi terkederim, isterse köpek 20 yaşında olsun ve ömrü de 1 ay olsun farketmez.Burada insan yerine köpekte daha fazla bir hayat niteliği bulunmaktadır. Eğer roller değişirse , köpek hastaysa ve insan genç ve sağlıklıysa , o zaman insanı kurtarırım. Ama gene vereceğim karar hayat niteliğiyle alakalı bir bakış açısından kaynaklamış olur, tür üyeliğiyle alakası olmaz.

Bu faydacılık adında bir felsefi doktrine ait bir davranış biçimidir. Faydacılık insan ya da hayvan olsun en çok sayıda canlının çıkarına hizmet edecek türden hareketlere doğru eylem adını verir.Varoluşsal yakınlık ve faydacılığın birbiriyle çeliştiğini kabul ediyorum.Söz konusu 100 insan olsa da gene köpeğimi kurtaracak olmamın kararımı verirken çoğunluğun faydasını ve çıakrını gözetmiyor. Ben mutluyum ama 100 kişi ölmüş durumda ve aileleri ve arkadaşları da üzgün ve mutsuzlar.Eğer yangında bıraktığım kişi dünya açlığına ya da türlerin yok olmasına bir çözüm bulabilmiş birisiyse o zaman köpeğimi değil bu insanı kurtarmam gerekir.

Bütün bunlar karşısında bence yanan ev ikilemi karşısında kişilik kavramını içeren üçüncü bir yol daha vardır. Burada Peter Singer’in “şahıs” nosyonunu kullanıyorum, ayrıca Tom Regan’ın “hayat öznesi” kavramını da kullanıyorum. Burada ikisi için de hissetme yeteneğine sahip olmak gerekmektedir, yani zevk ve acı hissedebilme yeteneğine sahip olunması gerekmektedir. Hissetme yeteneğine sahip olmak demek acıdan uzak durup zevk tecrübe etmekte büyük çıkarların olması demektir. Beyinleri ve sinir sistemleri olmadığı için kayalar ve ağaçlar haklara sahip varlıklar olarak düşünülemez, ahlaki bir öneme, içsel bir değere sahip şeklinde görülemezler; oysa insanlar ve hayvanlar böyle değildir. Dahası, bir kişiyi bir kişi ya da hayat öznesi olarak saymak için o varlığın daha gelişmiş mental ve psikolojik niteliklerinin olması gerekir, bunlara örnek olarak kendinin farkında olmayı, hafızayı, arzuları, tercihleri, duygusal bir hayatı ve geleceği anlama hissine sahip olmayı da verebiliriz. Singer için istiridye ve midyeler bu kritere uymuyorlar, ahlaken daha gri bir bölgeye düşüyorlar, inekler ve domuzlardan farklı bir bölgeye düşüyorlar, tabii böylece onları tüketmek daha meşru görülebiliyor. Tavukların ve hindilerin komplek zekalarını inceleyen Karen Davis’in tersine Singer bu tür kuşların şahıs olarak kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Ancak Karen Davis için kelimenin her anlamıyla bu kuşlar birer bireydir.

Kişiliği etik ve moral değerlerle alakalı sorulara cevap vermek için bağlayıcı bir etken olarak kabul ettikten ve Homo sapiensi bağlayan türcü yaklaşımları bertaraf ettikten sonra oyun değişir; çünkü kurallar artık radikal anlamda farklıdır. Odak noktasını insanlardan bireylere doğru kaydırdığımızda kediler, köpekler, yunus balıkları ve şempanzeler gibi canlıların bir şahıs olarak kabul edileceği ve bebek, zihinsel engelli, koma halindeki insanlar veya Alzheimer’ın ileri safhalarını yaşayan insanlar gibilerin ise şahıs sayılmayacağı bir durum söz konusu olacaktır.

İnsan olmayan şahıslarda daha büyük bir metal kompleksite söz konusu olduğu durumlarda Singer hayvanların hayatından yana tavır koyar. Kendi argümanının mantığını takip ederek, Singer bilimsel araştırmalar için kedi, köpek veya şempanze yerine için Teri Schaivo örneğinde olduğu gibi insanların kullanılmasının daha etik olacağını söyler. Ancak bir hayvanla işlevlerini normal olarak yerine getiren bir insan arasında seçim yapmak söz konusu olduğunda Singer insanın gelişmiş bilişsel nitelikleri sebebiyle insanı seçeceğini söyler.

Singer hayvan haklarını reddetmek için sadece dile ve akla işaret edersek o zaman aynı sebeplerle çoğu insanın hakkını da reddetmek zorunda olduğumuzu belirtir. Fetüsler, bebekler, komadaki hastalar, bazı yaşlı insanlar ve ciddi anlamda zihinsel özürlülerin kompleks bir bilinci yoktur, bu yüzden hak sahibi oldukları iddia edilemez. Bir şempanze ise 3 ya da 4 yaşındaki bir çocuktan daha zeki olduğu için, biliseş anlamda sakat kalmış bir insandan daha fazla bir farkındalık gösterdiğine göre şempanzeleri rahat bırakıp neden insan bebeklerini kafeslere tıkıp AIDS virüsünü onların vücutlarına enjekte etmiyoruz? Türcü olmayan bir etik açıdan bakıldığında yapılacak şey budur.Kesinlikle bilimsel bir perspektiften bakıldığında bir türden diğerine bilgi aktarmak söz konusu olmayacaktır.Eğer bebeklerin, komadaki hastaların, Alzheimer hastalarının ve bilişsel anlamda az gelişmiş ve sakat kalmış diğer insanların üzerinde deney yapılmasının geçerliliğini reddedersek o zaman mantıken hayvanlar üzerinde deney yapılmasına da karşı çıkmak zorundayız.

Singer’ın bakış açısına göre kendinin farkında olmakta ve mental kompleksitede ahlaki bir değer vardır, insanlar gerekli olduğunda buna bakarak değişik değerler atfedebilirler. Singer için kendinin farkında olan, soyut düşünce yeteneği bulunan, geleceği planlayabilen, kompleks iletişim biçimleri sergileyebilen ve benzeri özelliklere bir canlının hayatının bu niteliklere sahip olmayan bir canlının hayatından daha kıymetli olduğunu ileri sürmek önyargılı bir yaklaşım değildir. Balıktansa bir insanın hayatını yarıda kesmek daha kötüdür çünkü balığın hayatı daha kısadır ve balıklarda daha az bir mental kompleksite vardır. Eğer kişilik kriterini yapay bir şekilde oluşturulmuş bir seçim senaryosuna yaslarsak o zaman beyni çoktan ölmüş annem yerine köpeğimi, kedim yerine yunusu ve köpek yerine bir şempanzeyi seçerim.

Singer gibi Tom Regan da mental kompleksiteyi el üstünde tutarak yanan ev veya batan gemi örneğinde daima insanları kurtaracaktır. Aslında regan bu pozisyonu absürd noktalara kadar taşır, iddiasına göre 4 kişiyi kurtarmak için bir milyon köpeği suya atabilir. Köpeklere ve diğer hayvanlara kıyasla insanların tatmin olmak için çeşitli seçenekleri bulunmaktadır ve böylece Regan’ın “haklar görüşü” az sayıda insan uğruna bir köpek milletini yok edebilmektedir.Regan bu argümanı yaparken köpeklerin hayattan duyacağı memnuniyeti hesaba katmıyor, çağdaş hayatın rekabetçi ve stresli özü düşünüldüğünde iyi eğitilmiş bir köpeğin hayattan sahiplerinden daha fazla haz alacağı rahatça söylenebilir. Şu sorulabilir: Mutlu bir köpeği tüketimci hayat tarzı bütün gezegene yük olan bir insana kıyasla seçmek daha mantıklı değil midir? Regan’ın insan hayatına gösterdiği haksız sadakat bir dereceye kadar faydacılığın kabul edilebilir bir kriter olarak görülebileceğini ortaya koyuyor. Hangi noktada –on, yüz, bin- bilmiyorum ama bence bir insanın yerine bir milyon köpeğin hayatında daha fazla değer olduğunu hissediyorum. Şahsen, gemiden atlayarak bir milyon köpeği boğulmaktan kurtarmaya çalışırdım.

Hayvan haklarını eleştirenler, not alın lütfen.Hayvan hakları eylemcilerinin insan ve hayvanların hayatları arasında fark olmadığını düşündüğünün iddia etmek hayvan hakları felsefesinin kaba bir karikatüründen başka bir şey değildir. Görünüşe göre Homo sapiens gezegen üzerindeki en yaratıcı ve en zeki canlıdır; insanlar şiir yazabilir, sonatlar besteleyebilir ve uzay gemileri dizayn edebilirler. Eğer etik bir ikilem söz konusu ise yani bir hayvan ve bir insan hayatı arasında bir seçim yapılmasını gerektirecek bir durum söz konusuysa Singer ve Regan gibi düşünürler daima insanın hayatını ön planda tutmaktadır, Regan’ın kölelik karşıtı ve dirikesim karşıtı görüşlerine rağmen Singer insan çıkarı söz konusu oldukça hayvan deneylerinin devamını desteklemektedir.

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne olan bağlılıkları söz konusu olduğunda ikisi de insan ve hayvan çıkarlarının birbiriyle çelişebileceği, hayvanların aldığı hazzın ve hayvanların hayatlarının insanlar uğruna adilane birşekilde kurban edilebileceğini söyledikleri bazı durumlardan da söz etmektedirler.Hayvanları kürkleri, etleri, vücut sıvıları ve eğlence amaçlı kullanmak burada söz konusu olan durumlara örnek değildir; çünkü burada insanların çıkarları uğruna hayvanları sömürmeye gerek yoktur. İnsanların et yemekten aldığı hazlar milyarlarca hayvanın korkunç ölümü, ızdırap çekmesi, acı içinde yaşaması ve esaret altında tutulmasını haklı çıkaramayacak basit zevklerdir.

Burada refahçı yaklaşımı savunan Singer ile hayvan hakları savunucusu Regan’ın düşünürlerin ve diğer insanların insanlar ve hayvanlar arasındaki farklılıkları bir araya getirmediğini göstermeyi amaçlıyorum. Ingrid Newkirk “bir fare bir köpektir bir çocuktur” derken onlar arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmıyor; aslında o bütün bu canlıların güzel ve korkunç hayatlar sürme kapasiteleri olan, zevk alma ve acı çekme kapasitelerini paylaşan memeliler olduğunu söylüyor. Singer için çıkarların eşit olması insanların ve hayvanların aynı ihtiyaçlara, tercihlere sahip olması demektir. Bu bir kez kabul edildikten sonra , Singer potansiyel bir ahlaki ikilem içerisindeki hayvanların ve insanların doğasını değerlendirerek insanların hayvanlar üzerindeki iddiasının içeriğine ve kişilik sahibi olmanın derecelerine göre karar verecektir.Regan açısından insanlar ve hayvanlar içsel değerleri ve hakları bulunan hayat sahibi öznelerdir; sadece en aşırı durumlarda –dirikesim değil ama mesela bir batan gemi durumu- Regan insan çıkarlarını hayvanların çıkarlarından üstte tutmaktadır.

Buradaki mesele insanlarla hayvanlar arasında farklılıklar olup olmaması değildir, farklılıklar elbette ki var.Buradaki mesele bu farklılıkların ahlaken önemli olup olmadığı. İnsan zekasının kompleks olması ne zaman hayvanları sözde faydaları ya da bencil meraklarımız için kullanmamızı haklı çıkarabilir? İnsanların ve hayvanların çıkarları insanların önemli bir çıkarı söz konusu olup ve bunu hayata geçirmenin tek yolunun hayvanların acı çekmesi ve ölmesi olduğunda mı çakışmaktadır?

Senaryo 5: Oraya nasıl gittikleri önemli değil, diyelim ki bir fok balığı yavrusu odada duruyor, diğer odada da bir fok avcısı var. Sadece fokun hayatını o fok yavrularının kafasına sopalarla vurarak öldüren ve derilerini canlı canlı yüzen o barbardan kurtarmakla kalmam bu piçlerden bir milyon tanesi yanıyor olsa gene yavru foku kurtarırdım. Aynı şekilde Ted Nugent gibi sayısız adamı sadece zevk için öldürdükleri geyik, ceylan ayı ve diğer hayvan için gönül rahatlığıyla uçurumdan aşağı da gönderirim.Bunu hamamböceklerini, bir pireyi, veya başka bir haşere için de yapardım. Veya bir avuç çimen için.Bu gezegen hayvanları çıkar uğruna ya da sadece zevk için öldüren sadistler olmaksızın daha güzel bir yer.

Senarryo 6: Ayrıca türleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan (mesela Florida panteri, Siyah gergedan veya gri gorilla) bir hayvanı da bir yabancı ile arasında seçim yapmam gerekse kurtarırdım, tabii tek istisnai durum bu adamın gezegen için büyük bir önemi olması.

Burada dünya merkezli bir perspektif uyguluyorum (yani biyomerkezlilik) ve insan merkezli bir perspektifi (antroposentrizm) kenara koyuyorum, böylece dünyanın ve biyolojik çeşitliliğin gereksinimlerinin tek bir insanın hayatına kıyasla daha önemli olduğunu söylüyorum. Homo sapiens üyesi birisinin dünyanın çıkarlarını her şeyden üstte tutması nadir rastlanan bir şey ama biyomerkezli değerleri earthFirst! ve derin ekolojide veya Paul Watson gibi ekosavaşçılarda görmek mümkün.

Bir defasında tek bir insanı AIDS’ten kurtarmak için gezegen üzerindeki en son şempanzeye dek hayvanları yok edeceklerini söyleyen birisine rastladım. İşte bu ahlaki sapkınlığın tepe noktası olup evrimin ve biyolojik çeşitliliğin büyük görüntüsü içerisinde bir insan hayatının değerini oldukça fazla abartan antroposentrizmin(insan merkezliliğin) akıl dışı mantığını ortaya sermektedir.

Biyomerkezli bir bakış açısına doğru yaşanan bu kaymanın çoğu insan için alçaltıcı bir şey olduğunu düşünüyorum. Dünyanın-Gaia’nın- bakış açısından solucanın, bal arısının ya da bok böceğinin kendisinin ihtiyaçları açısından önemi 6 milyar insan nüfusunun geleceğinden çok daha önemli. Solucanlar toprağı zenginleştirirken, kelebekler ve bal arıları çiçekleri polen yayarak döllerken, bok böcekleri yağmur ormanlarına besleyici gıdaları yayarken Homo sapiens dünyanın vücuduna ölümcül bir virüs ya da kanser gibi saldırıyor.

Eko-hümanist Murray Bokchin gezegenin insanlar olmadan bir manasının olmayacağını düşünüyor. Bense gezegenin şu andaki yıkıcı ve vahşi haline, savaşla, soykırımla, çevrenin yok edilmesiyle, hayvanların katledilmesiyle, kontrolden çıkmış ekonomileriyle, nüfus fazlalığıyla ve hayat tarzlarıyla evrim geçirmiş Homo adında hominid türlerinden birisi olmasa daha iyi olacağına inanıyorum.

İnsanların diğer hayvanlar gibi bu dünyada yaşamahakkına sahip. Ama insanlar aklını başına alıp da nüfusunu azaltmadıkça- ben burada prensip olarak gelişmiş kuzey ekonomilerinde yaşayanlardan ve Çin ve Hindistan gibi giderek modernleşen ülkelerden söz ediyorum-hayat tarzlarını basitleştirmedikçe, varlıklarının gezegenin ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmedikçe bu insanların yok oluşu için göz yaşı dökmeye değmez ki bu da eninde sonunda yaşanacak:ya anında ya da uzun uzun acı çekerek, ya patlamayla ya da bir fısıltıyla sona erecek.

Fillerin gene Africa çöllerinde özgürce dolaşabilmelerini, şempanzelerin yağmur ormanlarını çığlıklarıyla doldurabilmesini, yağmur ormanlarının gene büyüyüp yayılmasını, nehirlerin ve okyanusların tertemiz olup yunuslarla, balinalarla ve balıklarla dolup taşmasını istiyorum. İnsanların spor jipleriyle, süper otobanlarıyla, korkunç varoşlarıyla, fast food tutkunluklarıyla, inanılmaz iştahlarıyla, kibirleri ve yabancılaşmalarıyla ve grotesk yağlı kıçlarıyla gezegeni tüketip yok etmeden gezegenin yeniden hayata dönmesini ve canlanmasını istiyorum.

Yanan ev konusunda birbiriyle çelişen düşüncelerim var. Bir yandan bu durum insanın etik değerlerini açığa çıkarması için yardımcı bir araç konumunda.Tür üyeliği ahlaki çıkmazlar söz konusu olduğunda bağlayıcı olabilir ama bu , her zaman insanların hayvanlardan üstte tutulması anlamında olmak zorunda değil. Diğer etkenler ahlaki seçimlerimiz için daha belirleyici olabilir; mesela kişilik sahibi olmayı ve varoluşsal yakınlığı burada söyleyebiliriz.

Diğer taraftan, bence yanan ev senaryosu boş, steril, ve hipotetik ve işe yaramaz bir soru olup gezegene yardım etmek için hiç bir şey yapmayan ama yardım edenlere dırdır etmekten başka işi olmayan beyinsizlerin ortaya attığı saçmalıktan başka bir şey değil.

İnsanların yüzleşmek zorunda olduğu meseleler yanan bir evde yapmak zorunda kalacakları seçimler ve kurtarmak zorunda olacakları hayatlar değildir, esas meseleler ne tür giysiler giydikleri, tabaklarına ne tür yiyecekler koydukları, ne tür ürünler kullandıkları ve ne tür ulaşımları seçtikleridir.

İleride gene yanan ev sorusuyla karşılaşırsam galiba şöyle bir cevap vereceğim:” Eğer yanan bir evde kalırsam ve bir insanla bir hayvan arasında seçim yapmak zorunda kalırsam size haber veririm.Bu arada her gün yapmak zorunda olduğum daha ciddi etik seçimler söz konusu.”

Çeviri: CemC