Peki ya Bitkiler?


 

 

http://arphilosophia.blogspot.com/2010/04/what-about-plants.html çevirisi.

 

Bu yazıyı hayvan özgürlüğü ile  ilgili bir sürü yanıt aldığım için yazmaya karar verdim, veganizm gibi konularda yanıtlar alıyorum, ayrıca bitkilerin çevreleriyle iletişim halinde olduğu ve çevrelerine tepki verdiği ve bu yüzden bitkileri yemenin de hayvanları yemekle aynı konumda olduğu ile ilgili tepkiler geliyor. Bu yazının bazı kısımları bazı konuşmalarımdan alıntıdır.

 

Bir çok zeki (et yiyen) radikalin “bitkiler de acı çekiyor” argümanını ortaya koyduğunu görüyorum, bu argüman tamamen sahte bilim ürünüdür, basit sonuçlardan elde edilen dış değer bulmalara dayanır (yani her şey her şeye tepki verir- ama bu tepkilerde bilinçli bir deneyim olduğu anlamına gelmez).

 

Bitkilere de saygı duymaktan yanayım. Ama bitkilerin gerek duyduğu dikkat hayvanların ihtiyaç duydukları dikkatten  farklı. Bir bitkinin kafese konduğunu “bildiğine” inanmıyorum; ama bu durumun hayvanlara büyük acı verdiğini biliyorum. Bitkilerin bir şey “bildiğini” sanmıyorum; ama elbette iletişim süreçleri var , elbette hayatları var.  Bir bitki öldürüldüğünde onu terk eden bir şey olduğunu hissediyorum, bu yüzden gerçekten gerek duymadıklarımı öldürmemek için elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Ama aşağıda göreceğiniz gibi, bitkiler hayvancılık sebebiyle daha fazla saygısızlık görüp öldürülüyorlar, ayrıca avcılık gibi sebeplerle doğaları kesintiye uğruyor, oysa bütün dünya bitki ve sebze yiyerek hayatta kalsaydı bile durum böyle olmayacaktı.

 

“Peki ya bitkiler?” argümanı hem ikna etmek hem de reddetmek için kullanılır. Aşağıda bu konuda birkaç şey yazdım:

 

a-      Bitkilerin etrafa tepki göstermesi gibi, kayalar da aynı şeyi yapıyor. Biri yaşıyor, diğeri yaşamıyor ama, “bilinçli bitkiler” argümanını savunanlar elde ettikleri sonuçları hem insan merkezcilik hem de biraz bilim sosuyla ortaya koyuyorlar. Hayvanlarda durum böyle değil. Çıplak gözle görmek de çok kolay ; bilimsel çalışmalarsa meseleyi netleştiriyor.

 

b-      Hayatta kalmak için bitkileri yemeye ihtiyacımız var; ama hayatta kalmak için hayvanları yemeye ihtiyacımız yok.

 

 

c-      Az oranda bir hayvan etinden yemek yapmak için çok fazla ölü bitki gerekiyor. Eğer bütün canlıları umursuyorsak o zaman kesinlikle hayvan yememeliyiz. Hayvancılık bitki tarımcılığından çok daha fazla israf sebebidir. Dünyadaki bitki ölümlerinin ve tarımın çoğu büyük baş hayvancılığından kaynaklı.

 

d-      Eğer sürekli neyin doğal olduğundan söz edeceksek,o zaman beslenme biçimimize bakmak gerekiyor, eğer ilkel olsaydık zaten bitki yiyecektik, bazen böceklerden ve nadiren de nerelerde yaşadığımıza göre et yiyerek geçinecektik.

 

 

e-      Son olarak, en önemlisi şu ki, eğer herkesin eşit düzeyde olduğuna inanıyorsanız ve bu sebepten hepsinin çektiği acının ve ölümün tat almak adına meşru olduğuna inanıyorsanız, o zaman neden insanları  öldürmüyoruz? Neden insan haklarını savunuyoruz? Eğer hayvanlar, bitkilerden çok çok farklı olan biyolojik farklılıklarına rağmen  gene de bitkilerle tamamen aynı ise, hak ettikleri davranış ve özeni göz önüne alarak, o halde elbette diğer hayvanlara SON DERECE benzeyen insanların da avlanması, çiftliklere kapatılması, yenmesi ve giyilmesi gerekmez mi? Sonuçta sayımız  çok fazla. Bayağı bir faydası olurdu, değil mi? Hatta bazı özellikleri diğer hayvanlardan daha az olan insanları çiftliklerde besleyerek, üreterek, onları yiyerek ırk ıslahı ile ilgili çalışmalar da yapabiliriz.  Ama bir dakika… bu soykırım değil mi? Bu hiç güzel bir şey değil, hepimiz çok iyi biliyoruz. Ama hepimiz aynıysak ne önemi var ki?

 

 

Buradaki asıl mesele, diğer hayvanları etik, kaynak ve çevresel vb. anlamlarda tüketmek için bir sebep olmadığı. Benim açımdan bu durumun boykotla alakası yok. Ben veganizmin tüketiciliğe bir etkisi olduğuna gerçekten inanıyorum. Ancak, eğer böyle bir etki söz konusu değilse bile diğerlerini yememeyi seçmek benim açımdan saygı duymakla alakalı bir durum. Eğer veganizmin hiç bir şeye bir etkisi yoksa bile gene de hayvanları yemezdim; çünkü yemeye ihtiyacım yok, yemek istemiyorum.

 

Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğüdür. Tür ayrımcılığının diğer hayvanları ne hale indirgediğine bakınca, diğer hayvanlarla bir bağ kurmakta zorlanan insanların bile bu davranışlarının kendi türümüzle ilgili bir şey olduğunu görebileceklerini düşünüyorum.

 

Çeviri:CemC

 

Reklamlar

“BU ONLARIN KADERİ”

http://itstheirdestiny.2kat.net/intropage.html çevirisi 

İnsanın tarihi boyunca insanın yemediği bir tür herhalde olmamıştır, buna insan yemek de dahil. Çoğumuz gene de bazı türlerin İnsan’la arasındaki hem arkadaşlık hem de hizmet etme bağları sebebiyle yenemeyeceğini düşünürüz. Uygarlığın tanımı gereği gıda olarak kullandığımız hayvanlara mümkün olduğunca insani bir tarzda davranılması gerektiğini, elden geldiğince gereksiz acı ve sıkıntıdan uzak tutulmaları gerektiğini düşünürüz.

Belki açlık gibi dönemlerde bu tür bakışlar bir süreliğine bir kenara bırakılabilir, ama bu temel bakış açısını görmezden gelip dünyanın ne düşündüğünü umursamayan bir ülkenin de uluslararası toplum tarafından eşit bir ülke olarak kabul edilmesini bekleyemeyiz.

Bu ülkelerden birisi Güney Kore’dir. Bu ülkede kedi ve köpekler sadece eti için öldürülmekle kalmıyor, buna ek olarak da etin “tıbbi” niteliklerini ve tadını arttırdığı gerekçesiyle bir de işkenceden geçiriliyorlar.



Kore’de köpeklerin pazarlarda çekiç darbeleriyle öldürülmesi ve derilerinin soyulduğunu görmek çok kolay. Diri diri derisini yüzmek de sık sık tercih edilen bir yöntem; çünkü bu hayvanın postunu muhafaza ediyor, bu postlar alıcı bulabiliyorlar. Bazen köpekler elektrik vererek öldürülüyor, elektrotlar hayvanın anüsüne ya da diline bağlanıyor. Tercih edilen başka bir yöntem de hayvanın asılarak ağır ağır  öldürülmesi. Bu yöntemle öldürülen hayvanın derisi bir müddet sonra kaynak üfleciyle hafifçe yakılıyor, böylece deri daha güzel bir görünüm kazanıyor. Bu olay sırasında kafesler içerisinde bekleyen köpekler her şeyi saniye saniye görüyor. İnanamıyor musunuz? Daha kötüsü var.

Koreliler gerçekten hayvanın maruz bırakıldığı terör ve can acısı sırasında köpeğin damarlarına salgılanan adrenalinin insanın cinsel potansiyelini yükselteceğine inanıyor.

Kedilere daha iyi davranılmıyor, bu hayvanlar çuvallara dolduruluyor ve sopalarla dövülüyorlar, tercih edilen bir diğer yöntem de kedileri CANLI CANLI kaynar suyun içine atmak. İçine atılan otlarla beraber elde edilen “kedi suyu” veya “goyangi suju” insanların batıl inançlarına göre romatizmaya ve diğer çeşitli hastalıklarına iyi geliyor. Tabii bu cahilce inançların hepsi saçmalık

Güney Korelilerin hayal gücü yüksek ve yaratıcı insanlar olduğu biliniyor, son yıllarda teknolojik gelişmeler gösterdiklerine göre durum böyle. Ancak hasta ve sapık bir azınlık hala bu yaratıcılığı hayvanlara işkence etmekte kullanıyor. Sergiledikleri sabır gerçekten sıra dışı bir özellik gösteriyor, hayvan acı çeke çeke ölmeden en az bir saat köpeklere  sistematik olarak işkence ediyorlar. Eğer kurbanının etin yedikten sonra ereksiyon oluyorsa iyi bir iş yaptıklarına emin oluyorlar. İspanyol Engizisyonu ve Gestapo bu insanlardan bir çok şey  öğrenebilirdi aslında. Gestapo nasıl Alman halkını temsil etmiyorsa, bu hayvan istismarcıları da Korelileri temsil  etmiyor. Ama bu istismarcılara gösterdikleri tolerans bu durumu onların lehine çevirmiyor.

Tabii, bu “katliamın” fotoğraflarını elde etmek pek kolay değil. Aşağıda birinci elden böyle bir olaya tanık olan bir insanın sözleri yer alıyor:

Dayak Atma

Köpeklerin bu kadar uzun süre dövülmesinin sebebi, ölüm ne kadar yavaş ve acı doluysa köpeğin etinin o kadar güçlü olduğuna inanılması. Köpeği yavaş yavaş öldürmek hayvanın adrenalinin yavaş akmasına sebep oluyor, işte bu yavaş akıntı etin afrodizyak gücünü artırıyor diye inanılıyor. Köpek yavaşça öldürülürken elbette çığlık atıyor, ve kendini öldüren insana karşı koymaya çalışıyor. Metodlardan biri, köpeği arka ayaklarından asmak (diğer bir çok şahit hayvanın boynundan asıldığını anlatır). Adam ya da adamlar ardından  köpeği sopalarla dövmeye başlar. Bu tür bir dövmenin iki amacı olduğu söylenir. Birincisi adrenalin akışını yükseltmektir, diğeri de eti yumuşatmaktır. Köpek dövülürken artık dayanamaz ve üzerine  hem işer hem de arkadan çıkartır, idrar ve dışkı köpeğin vücuduna yayılır, hayvanın gözlerine girere ve daha fazla acıya sebep olur. Sonunda köpeğin dövülmesi devam ederken artık köpeğin ağzından kan akar, ve iş kanamaya bağlı olarak hayvan artık  ölür. Bu dayak olayının belli bir süresi yoktur. Birkaç dakika da sürebilir, br saat de sürebilir, bunlarınhepsi köpeği öldüren adama bağlıdır, adamın kaliteli bir afrodizyak elde etmek için hayvanı nasıl ve ne şekilde dövmesi gerektiğine dair inancına bağlıdır. Umarım köpeklerin öldürülmeden önce neden dövüldüğünü anlatabilmişimdir. Büyük bir mekanda köpekler arka ayaklarından asılmayabilirler. Tersine adam büyük köpek kafesine girer, köpeği seçer, yakalar ve boynundan tutarken kafatasını kırmak için başına sopasıyla vurmaya başlar. Elbette köpeği dövmenin bir çok değişik metodu var, çünkü bu konuda herhangi bir yasal düzenleme yok.
Elektrik Vererek Öldürme

Araba aküleri kullanılarak yapılır genelde, işini bilen adam ölümün hemen meydana gelmemesi için ne kadar elektrik kullanması gerektiğini bilir. Terminaller hayvanın diline bağlanır.

Asma/Boğma

Asmak beğenilen bir yöntemdir, çünkü kısa bir süre  içerisinde büyük bir korku yaratırken ekstra bir ekipman kullanmayı gerektirmez.Ama söz konusu boğmak ise deneyimli bir köpek kasabının elinde umulandan daha da uzun süre devam edebilir. Bazen hayvan boğulurken hayvanın kürkü kaynak üfleci ile yakılır. Bu da son derece mantıklı, hayvan nefes alamadığı için bağıramaz. İşinizle gurur duymak her zaman iyidir.


Bu zavallı hayvan korkması için bir sebep görmüyor, bu yüzden boynuna ip geçirilirken kıpırdamıyor. Ne de olsa karşısındaki onun sahibi.


Belki de yanlış şeydi güvenmesi. Çünkü Kore’de yaşıyor. İp sıkı sıkı geriliyor. Hayvan hayatını elinden alan ipi ısırıp deli gibi koparmaya çalışıyor. Bu hayvanlar  o kadar saf ve temizdir ki “sahibinin” çektiği acıdan sorumlu olduğunu anlamıyordur bile.

Çabalarının hiçbir anlamı yok. Hayvan yavaş yavaş ölür.

Bir müddet sonra korkunç barbekü hazır…

Kediler

Güney Kore’de kedi de yenir ama romatizma tedavisi için ilaç olarak kullanılmaları daha yaygın. Köpeklerden farklı olarak kediler özel çiftliklerde yetiştirilmezler. Çünkü sokaklar aç hayvanlarla dolu. Kediler çuvallara doldurulur, ya sopayla dövülür  ya da eğer şanslıysalar başlarına çekiç darbeleri vurarak  öldürülürler. Genelde canlı canlı kaynar suya atılırlar, ayrıca hayvanın derisi kaynar suda sıvılaşırken kaynar suya bazı otlar da eklenir (bazen karşı koyamamaları için kemikleri de kırılır). Elden edilen “sıvı kedi” ya da “Goyangi Soju” keseciklerde satılır.ortalama bir kediden 20-25 kesecik elde edilir. Aşağıda Kore Hayvan Koruma Topluluğu (KAPS)’ndan Mun Juyoung’un tanık olduğu bir olay yer alıyor:

“Koyun-il Sağlıklık Yiyecek Restaurantının yanından geçerken Bayan Mun pencereden baktı ve içerde orta yaşlı bir kadının tıslayan ve kaynayan kazanlar arasında ağır ağır dolaştığını gördü. Kadının kollarında bir kedi vardı, görünüşe göre kedi yerdeki sudan ya da her yeri kaplamış buhardan rahatsız olmamıştı. Kadın sıcak kazanlardan birisinin önünde durdu, kazanı kokladı ve kediyi kaynar suyun içine attı. Kaynar suyla korkunç bir şekilde haşlanan kedi bağırdı ve dışarı çıkmak için kazanı tırmaladı ama yüzü boş boş bakan kadın kediyi kedi bilincinin kaybedene dek elindeki çubukla defalarca kazanın içine itti. Kadın kediyi bir kez daha suyun yüzeyine çıkardı, kedi acı içinde miyavlıyor ve ağlıyordu, ama kadın kediyi son kez kazanın içine itti.”


1) Umutsuzluk kafesleri. Canlı canlı haşlanmayı bekleyen kediler ve kedi yavruları

2)sıradaki kedi – içi kaynar suyla dolu kazanın yanında  ölmeyi bekleyen kedi

3)Goyangu soju yapmak için kullanılan düdüklü tencereler

4) öldürüldükten sonra soğuması için bir kenara atılan kedi

5) istif edilmiş kurbanlar


6) son olarak: kasaplık

Uzaylılar Bulundu !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

The principal stars of the constellation Lyra,...

 

Red Glitter

 

http://redglitterx.wordpress.com/2010/12/07/alien-life-on-earth-has-been-found/

 

Senelerce süren derin araştırmalar sonunda, nihayet, dünyada uzaylıların yaşadığını kanıtladım.

Binlerce yıldır bu olay sadece bir spekülasyondu, dini ya da politik liderler, bilim adamları ve öğrenciler hep spekülasyon yapıyordu. Ama artık kanıt bulundu.

 

Kuantum fizik, dilbilim, matematik, felsefe, teoloji ve feminist teoloji ile ilgili senelerdir okuduğum kitaplardan sonra galiba büyük bir çığır açıyorum.

 

Vega yıldızından gelen uzaylılar burada, Vega kökenli varlıklar aramızda yaşıyor !

Vega, Lyra takımyıldızın Dünya’dan sadece 25 ışık yılı uzaklıkta bulunan bir yıldız, bizim kuzeyimizde kalıyor.

 

Bu varlıklar barış için buradalar. Savaşçı türünden nitelikler gösterdikleri biliniyorsa da, görünüşe göre bu nitelikleri sadece kendileri gibi savaşçı nitelikleri olan diğerleriyle başa çıkmak için  kullanıyorlar.

 

Bir zamanlar insanlar için, küçük topluluklarda yaşayıp farklı olan varlıklara hoşgörü göstermedikçe Vega kökenli varlıkları tanımak zordu, ama şimdi herkes bir iki Vega kökenli varlığı tanıyor, Vega’lı olduklarını kesinkes bilmeseler bile.

 

Bu Vegalılar yüzyıllar boyu sayıca azdılar; ama artık sayıları çoğalıyor.

 

Vegalılar aramızda dolaşıyor, bize benzeseler de, ve her açıdan bizimle aynı görünseler de gözlerindeki kıvılcım ve sıra dışı enerjileri dikkat çekiyor.

 

Kendi gibi olanların birbirini tanıyabilmesi için gizli semboller kullandıkları biliyor. Bu sembollerden biri Ⓥ sembolü.

 

Bu uzaylılar daha yüksek bir farkındalık, hayata hürmet, merhamet ve nezaket düzeyi gösteriyorlar. Bu sebeple, bu uzaylıların varlığını tehdit gibi hisseden bir çok insan var.

 

Evrim basamaklarında daha ileride olup, evrenin farklı bir yerinden geldikleri için Dünyalı olmakla  ilgili öğrenmeleri gereken daha bir çok şey bulunuyor. İnsanlara zarar vermek gibi bir niyetleri yok, bu gezegen üzerinde merhameti bütün canlılara yaymak istiyorlar.

 

Bu keşfin yan anlamları çok büyük olabilir. Dünyaca ünlü astronom, astrofizikçi ve  kozmolog Carl Sagan’ın “Mesaj “ kitabında söylediği gibi “ dini liderler Vegan değerlerin, ne kadar uzaydan gelse de, özellikle gençler arasında  çok çabuk sempati toplayacağından korkuyorlardı”.

 

Bu VEGANLAR; diğer Veganları, Vegan değerleri ve Vegan hayat tarzını benimsemeye istekli Dünyalıları bulmak amacıyla dünyanın her yerinde hızla yayılıyor.

 

Bu Veganlar dünyaya diğer Dünyalıları yemek, onları avlamak, onların derilerini giymek ve onlara çeşitli şekillerde işkence etmek zorunda olmadıklarını göstereceklerini ve diğer Dünyalılara yönelik zulümler tarihin sayfalarında kaybolup gittiği zaman insan ırkının da bu merhameti insan ırkının diğer üyelerini kapsayacak şekilde büyütebileceklerini söylüyorlar.

 

Çeviri:CemC

 

 

HAYVAN HAKLARI VE AHLAKSAL İLERLEME: İNSANIN EVRİM MÜCADELESİ


DR.STEVE BEST

Bizler karanlık, rahatsız edici zamanlarda yaşıyoruz: savaşlara, soykırıma, terörizme, küresel kapitalizme, sınır tanımayan militarizme,  bugüne dek benzeri görülmemiş bir devlet gözetimine ve baskına, sallama bir “terörizme karşı savaş” nidasıyla muhaliflere karşı girişilen saldırılara ve  türlerin yok oluşu, yağmur ormanlarının tükenişi ve küresel ısınma gibi çeşitleri olan ekolojik bir krize tanık oluyoruz. Bilim adamları küresel ekolojik krizde geriye dönülmez bir noktaya varmak üzere olduğumuz konusunda insanları uyarıyor . Çoğu bilim adamı da  buzuları suya ve ormanları da çöllere çeviren katastrofik değişimlerin meydana gelme hızından dolayı ciddi bir şaşkınlık yaşıyor.

Böyle bir durumda kalkınma nosyonunu tartışmak zor. Gerçekten de yarının bugünden daha iyi olacağını kim düşünüyor ki? Çocuklarının daha parlak bir geleceğe sahip olacağını? İşlerin, maaşların ve emeklilik planlarının ev edinmek ve eğitim almak kolaylaştıkça daha iyi olacağını? Aydınlanma çağının düşü –aklın, bilimin, teknolojinin ve pazarların herkese otonomi, huzur, ve refah getireceği rüyası yani- yirminci yüzyılın katliam alanlarında ölmedi mi? O ölüm dolu geçmiş, dünya savaşlarıyla, faşizmle, totaliteryanizmle, işçi sınıfının yenilgisiyle, medya ve zihin kontrolüyle, Nagasaki ve Hiroşima’yla (tarihteki en büyük terör eylemleri) ve nükleer silahların çoğalmasıyla yara bere içinde kalmadı mı? Ve  şimdi daha kapıdan yeni girdi ; ama  yirmibirinci yüzyıl, tehlikeli demagoglar , neoliberalizm ve küresel kapitalizm tarafından sürdürülen  kitlesel deliliğin yok edilmesine değil, devam ettirilmesine ve daha da yükselmesine tanık oluyor.

Klasik bir şekilde söylemek gerekirse, birisi “kalkınma” kelimesini söylediği an, silahıma uzanıyorum. En kötüsü ise “kalkınma”;  hırs, sömürü, soykırım ve insanların,  hayvanların, biyolojik çeşitliliğin şirket-militarizm makinasının devasa tekerlekleri arasında ezilmesinde bir suç aleti olarak işlev görüyor. “Kalkınma” kelimesi olsa olsa milyonlarca insanın hayatta kalmak için debelendiği bu gerileme çağında zalim bir şaka olabilir.

Evrensel değerlerin arkasındaki belirli çıkarlar, toplumsal gelişme adına sürdürülen katliamlar ve korkular, kuramcılar, bir çok evrensel kurgulardan biri. Bunlar üretime, nüfusa ve tüketimde sürdürülemez kademelere kendini adamış bir sistemin yalanlarını meşrulaştırmak için kullanılan (mesela serbest pazar ve  liberal demokrasi gibi) “kalkınma” nosyonunu yıkabilir, yapısını bozabilir.

Ama bu bir hata olurdu; çünkü önereceğim gibi, kalkınma kavramının potansiyel ve eleştirel bir değeri bulunuyor; yeniden dizayn edilip yeniden tanımlanmalı ki bizler de şu andakinden daha iyi bir dünya oluşturabilelim. Ancak ısrar ediyorum, bu yeni kalkınma kavramı barış, güvenlik ve demokrasiyle alakalı basmakalıp insancı vizyonlar karşısında bir kuantum sıçraması gerçekleştirmek zorundadır.

“İlerleme”nin Kısa Bir Tarihçesi

Kalkınma nosyonu- yani tarihin  insan hayatında sürekli bir büyüme getirecek şekilde kesintisiz ve mutlak bir tarzda gelişmesi fikri- modern ideolojilerde o denli kök salmıştır ki bu kavramın aslında modern Batı kültürünün bir icadı olduğunu unutmak son derece kolay. Kalkınmacı vizyon aslında kurumsal açıdan yarattığı korkunç trajedilere ve günlük hayatta giderek derinleşen sıkıntılara rağmen insanların tutunmaya devam ettiği bir dindir.

“Kalkınma” ,modern öncesi ve batılı olmayan düşünme tarzlarından radikal bir kopmayı işaret etti; zamanı  döngüsel olarak gören, tekil bir olaydan çok ebedi bir süreç olarak gören kadim dünyanın  karamsar modelinden kopmuştur. Kadim görüşe göre, tarih, medeniyetlerin yükselişleri ve düşüşlerinde etkili olmuştur, hem kaos hem de düzen döngülerinin sonsuza dek tekrar ettirerek, doğumu ve yıkımı ebedi bir oluşla sürdürerek amaçtan, hedeflerden, anlam ya da bir yönden yoksun monoton dinamiklerle hareket etmiştir. Plato’ nun metafiziğinden de anlaşılabileceği gibi, bir çok kadim zaman düşünürü zamanın geçişini çürüme ve çökmeyle kıyaslamıştır, ampirik dünyayı sahte bir görüntü ve imaj olarak küçümsemiş ve bu arada hakikati ebedi cevherlerde aramıştır. Yunan ve Roma dünya görüşü iyimser, açık uçlu ve linear olmaktan çok;  kaderci, determinist ve döngüseldi. Homer’den Romalı Stoacılara kadar kadim zamanlardaki insanlar, kaniatta esnemesi mümkün olmayan ve insanların boyun eğmek zorunda olduğu bir inanç olan Moira’ya (kader, felek) inanıyorlardı. Eski zaman kozmolojisi, bırakın ilham etmeyi, insanların insan ilişkilerindeki tedrici gelişmeleri kavramasına,  geçmişten ve bugünden daha iyi bir gelecek aramalarına izin vermiyordu.

Batı kalkınmacılığının kökleri Musevi-Hristiyan geleneğinde yatar. Bu enigmatik ve mucizevi inanca göre tarihin anlamı vardır, bir amaç doğrultusunda vardır, tenin günahından ruhun kurtuluşuna doğru gelişmiştir ve tarihin kendini tekrar ettiği şeklindeki karamsar görüşten kesin bir kopuş sergilemektedir. Ancak kalkınmacı tarihin ortaya çıkışı, ıslah edilebilir bir değişimin linear bir çizgide anlatılmasını değil sadece, ayrıca toplumsal hayatta net gelişmeler ortaya koyacak, iyimserlik ve önüne geçilemez bir genişleme ümidi aşılayacak şekilde bilimde, sanatta, tıpta ve teknolojide de somut gelişmeler olmasını talep etmiştir. Tarihe kalkınmacı bir vizyonla bakmak demek, değişime olumlu bir gözle bakıp insanlara düşman , değiştirilmesi mümkün olmayan bir kainat fikrinin reddetmek, insanın yaratıcılığının onaylamak ve insanların zaman içerisinde kendilerini ve toplumlarını tedricen geliştirebileceğine dair iyimser bir inanç sahibi olmak demektir.

On altıncı yüzyıldan on dokuzunca yüzyıla dek –Rönesans, modern bilim, Aydınlanma, Fransız ve Amerika devrimleri, kapitalizm ve endüstri devrimi yoluyla- bu koşullar oluşmuştur. On sekizinci yüzyıldan başlayarak Aydınlanma devriminden ilham almış kuramcılar kalkınma fikrini öğrenmede, akılda, eleştiride, özgürlükte, bireysellikte ve mutlulukta meydana gelen gelişmeler şeklinde tanımladı. Onlara göre kalkınma, bilimin önüne geçilmesi mümkün olmayan başarıları ve hükümetlerin artık daha da aydınlamacı eylemleriyle hayata geçebilecekti. Şüpheciler vardıysa da genel konsensus tarihin kanunlarının idrak edilebileceği, modern olguların küresel manada başarılı olması garanti olarak kalkınma sağlayacağı, insan doğasının ve toplumun kusursuzlaştırılmasının mümkün olduğu ve kusursuzlaştırılacağı üzerineydi. Aklın, bilimin, teknolojinin vaatleriyle zehirlenmiş bir şekilde Kalkınma şarkıları söyleyen Aydınlanma düşünürleri,  tarihin yasalarının kaçınılmaz olarak akılla yönetilen, bütün insanlığın mutlu ve özgür olacağı bir küresel topluma doğru yol aldığına inanıyorlardı.

Kalkınmayla ilgili modern kavramlar, bilim, teknoloji, tıp ve özgürlükle ilgili gelişmelerin meydana gelmesinde etkili oldu;  ama sömürgeciliği, köleliği, soykırımı ve büyük nüfusların ücretli köle ordularına dönüşmesi konusunu da es geçti. Modern ideolojiler ve politik mücadeleler dini dogmaları, batıl inançları ve monarşi ve Kilise’nin tiranlığını ters yüz etti; ancak aynı zamanda modernite, bir dogma biçimini –Hristiyanlık- bir diğeriyle değiştirdi-bilim ve teknoloji. Teizm ölmedi ama Hümanizme dönüştü, yani artık insancılık ulvi bir hal almıştı ve  Tanrı’nın Dünyasındaki işler artık insana ait sayılıyordu. Elbette kapitalizmin sosyal hiyerarşiyi ortadan kaldırmaması gibi modern bilim de antroposentrizmle bağlantısını koparmadı,  teknolojik maharetlerini ve bilgisini artırarak doğayı hakimiyet altına alma projesine destek verdi.

Onyedinci yüzyıldan beri kalkınma niceliksel terimlerle ölçülmüştür, mesela  doğa üzerindeki sözde kontrol derecesinin sınırları (bilim ve teknoloji) ve çıkar marjlarının, üretim kotalarının ve GSM Hasılanın(kapitalizm) yükselmesi gibi. Kalkınmayı kabaca sadece materyalist terimlerle ölçüp tanımlamaya kalkmaktaki en önemli problem, refah ve sağlıklı olmak arasında, hayat kalitesiyle sahip olunan şeylerin niceliği arasında doğrudan bir bağlantı olduğu iddiasıdır. Aslında sağlık ve mutluluk gibi hayati öneme sahip bir alanda kalkınamadığımızın bir işareti,  modernizasyon oranına kıyasla psikolojik, sosyal ve fiziksel rahatsızlıklarda görünen artıştır. Bir toplum daha “ gelişmiş” oldukça, alkolizmin, uyuşturucu kullanımının, intiharın, akıl hastalıklarının, iş kaynaklı mutsuzlukların, suçun, boşanmanın ve ekolojik yıkımın arttığı bir gerçektir.

Niceliksel büyümenin fetişleştirilmiş değişkenlerindense hayat kalitesini (yani anlamlı bir iş ve boş zamana sahip olmayı) ölçen  yeni ve çok boyutlu bir kalkınma ölçüsüne gereksinmemiz var. Edward Burch gibi vizyon sahibi düşünürlerin önerdiği yeni paradigmaların ölümcül kusurları bulunuyor. Yeni modeller insanların cesaret edebildiğinden daha fazlasına ulaşabilmeli, insancılığın derin sınırlarını –ne kadar demokratik ve evrensel olsa da- değişime uğratmalı, hayvan hakları ve ekolojik etik konusunu postmodern dünya görüşünün ya devrimci ya da kadim Dünya bilgeliğine geri dönen ya da onu restore eden cephelerine getirebilmeli.

Yeniden Yapılanma Görevi

Dünyanın şu andaki durumuna  ve modernizasyon süreçlerine “kalkınma” adını vermek en hafif tanımlamayla “delilik”tir. Batı kültürünün egemenlikçi dünya görüşü,  felaket getiren bir hata oldu. İnsan üstünlüğüne dair anlatılar, değerler, ve kimlikler bizleri daha iyi bir geleceğe götüremez, onlar sadece kıyametimizi garanti altına alıyor. İnsanları doğadan ayırmanın, doğaya hakim olup onu insan iradesine boyun eğdirmenin ve doğanın  her türden kaynağa sahip bir bereket ortamı olduğunu düşünmenin  hatalı,  felaket çapındaki  sonuçları, bütün dünyayı sarsan ekolojik krizlerde kendini iyice   belli ediyor.

Altıncı kez türlerin bir kez daha toptan yok olması, yağmur ormanlarının yok edilişi, küresel ısınma  zamanında bizler kralın çıplak olduğunu görmeliyiz, artık Batı medeniyetinin ne olduğunu anlamanın zamanı geldi : tahakküm, savaş, kölelik, katliam ve ekolojik felaket sistemi. Küresel ekolojik kriz, Batı düşüncesini Aristo’dan Descartes’a ve günümüze dek bilgilendirmiş olan düalistik, antroposentrik ve hiyerarşik felsefelere karşı ortaya konmuş güçlü bir kanıttır.

Ancak kalkınmayı yapısal olarak çözümlemek  ve  ahlaki bir pusuladan mahrum bir biçimde nihilistik bir boşlukta kalmak yerine bu kavramı  toplumsal kaosu, insan ve hayvanlardaki hayal etmesi bile zor acıları ve can kaybını sona erdirmek,  ve  ekolojik krizi başımızdan defetmek için yeniden kurgulamaya ihtiyacımız var. “Kalkınma”; demokrasiyi, özgürlüğü, otonomiyi ve ekolojiyi geliştirmek için kullanılıp toplumu kendine zarar verip işlevlerini yitirmesindense sağlıklı ve akıllı bir şekilde etkileyebilecek bir özelliğe sahip eleştirel ve normatif bir kavramdır.

Görünen o ki , dünyamız olabileceği ve olması gereken şeyden uzak, ulaşılması ve başarılması gereken meseleler var. Kalkınma, bireysel ve toplumsal koşulların geliştirilebileceği ve daha tamamen idrak edilmemiş bir potansiyelin mevcut olduğu anlamına gelir. İnsanlığın şu an olduğu şey ile olması gereken şey arasında bir ayrım bulunuyor. Ancak biraz da olsa kalkınma nosyonuyla hayatlarımızın ve toplumlarımızın olumlu bir yöne doğru yol alıp almadığını görebiliriz.

Yönsüz, kaotik ve hızlı bir akışla büyüyen bir dünyada kalkınma kavramı, bir bütün olarak daha büyük bir demokrasi, özgürlük, ekolojik denge, hayvan dünyasına ve dünyaya saygı yönünde yaşanacak bir değişimi yönetmek ve  ona rehber olmak anlamına geliyor.Kalkınma, hem niteliksel hem de niceliksel boyutlarda evrensel bir kavramdır;  sayıları sürekli artan insanlar için daha önemli gelişmeleri belirleyen bir şeydir bu. Kalkınma kavramının yegane tutarlı tanımı herkesin hayatında yapılan gelişmeleri ifade eden tanımdır; kalkınma kavramının hiçbir tutarlı  ya da savunulabilir tanımında bir azınlığın yararı için çoğunluğun sömürülmesinin onaylanmasına şahit olmuyoruz. İşte Avrupalılar köleleştirip öldürdükleri milyonlarca Afrikalı pahasına kendileri için elde ettikleri kaynakları ve zenginlikleri kalkınma olarak tanımlamıştır.

Rousseau, Condorcet ve Marx gibi birkaç modernist, kalkınma kavramını bütün insanlara faydası olan evrensel bir terim olarak tanımlamış, ama bu denkleme başka türleri katmamıştır. Hiçbiri modern dünyanın insanların kazanımlarının hayvanların ve dünyanın kaybetmesi pahasına elde edildiği fikri üzerinde düşünmedi. Batı medeniyeti  kalkınmayı, milyarlarca hayvanın köleleştirilmesi, sömürülmesi, katledilmesi; doğanın yağmalanıp talan edilmesi yoluyla kendi refahında  ve  konforunda meydana getirdiği gelişmeler olarak ölçmüştür. Hayvanlar ve ekolojik bakış açısından bakıldığında ise “kalkınma” bir gerilemedir- bu da kürk çiftçiliği, fabrika çiftçiliği, mezbahalar, aşırı nüfus artışı, türlerin yok oluşu, küresel ısınma ve dünyanın giderek kötü bir hal alması gibi korkunç gelişmelerden de alenen belli olmaktadır.

Bugün artık biliyoruz ki adil ve tutarlı bir kalkınma kavramı tahakkümcü, antroposentrik ve türcü olamaz; toplumsal ve doğal dünyalar arasındaki ekolojik birliği ve tutarlılığı görmezden gelemez. İnsanları diğer hayvanların üstüne yerleştiren, kan ya da paraya dönüştürebileceği bütün canlıları köleleştiren, ekonomik büyümeyi fetişleştiren ve talanı resmileştiren, bağımlılık ve sürdürülmesi mümkün olmayan iştahlarla gaza gelen bir kalkınma kavramı tanımı kendi içinde taşıdığı çelişkiler sebebiyle çökmektedir.

Kalkınma kavramına yönelik sağlam bir tanımlama ister istemez bütünlükçü bir bakışa sahip olup, böylece insanlar, hayvanlar ve doğal dünya arasındaki evrimsel devamlılığı ve karşılıklı ilişkileri kavrayacaktır. Böyle bir tanım ile basmakalıp hiyerarşiler, sözde kopmalar ve her türden savunulması imkansız önyargılar bırakılacak ve hayvanların kendi amaçları ve değerleri bulunan, hissetme yeteneğine sahip özneler olduğu gerçeği kavranacaktır.

Hümanizmden tamamen farklı olarak yeni kalkınma açısı, insan olmayan, hissetme kabiliyeti olan canlıları -yani hayvanları- toplumsal politikalardan ve toplum kararlarından faydalanması gereken “herkes” kategorisine dahil etmelidir. Hümanizmin sınırlarını aşan ve insan olmayan türleri, çevreyi ve insanlar, hayvanlar ve doğal dünya arasındaki girift ilişkileri de kapsayan yeni bir evrenselcilik anlayışına  ihtiyacımız var. Buradaki sorun, anlatıların kültürel farkları yok sayması ya da çok evrensel olması değil, tersine yeterince evrensel olmayan anlatılardır.

Bu yüzden, toplumsal kalkınmayı demokraside, eşitlikte, ve haklar konusunda  insan olsun olmasın,  bir çok varlığın maddi ve  psikolojik refahını artıran gelişmelerin meydana gelmesi olarak tanımlıyorum. Burada kalkınma birbirine karışan üç dünyanın refahı ve bütünlüğüne yönelik değişimlerin meydana gelişine göre ölçülmektedir: insanlar, hayvanlar ve doğal çevre. Eğer bazı insanlar (mesela kutuplardaki yaban ortamında petrol kaynakları geliştirerek) hayvanlar ve Dünya pahasına bir çıkar elde ediyorsa, sadece az sayıda insan fayda gördüğü için değil, hayvanlar ve onların hayat alanları zarar gördüğü ve uzun vadede de insan çıkarları tehlikeye girdiği için de buna kalkınma diyemeyiz.

Yeni Bir Ahlaki Pusula

Böylece, birisi “kalkınma” sözcüğünü duyduğunda “kimin kalkınması?” diye sormalı. Ve eğer cevap evrensel ölçekte değilse, o zaman söz konusu olan şey kalkınma değil, sömürüdür. Kalkınma kavramı insanları ve hayvanları, toplumu ve ekolojiyi doğrudan birbirine bağlar; böyle yaparak kalkınmanın kalitesi ve geçerliliği insanların sosyal dünyayı doğal dünyayla uyumlu hale getirebilmesi yeteneğine dayanır. Nihai özgürlük vizyonunu destekler, yirmibirinci yüzyılda geçerli olan herhangi bir toplumsal hareketin ister istemez insanların, hayvanların ve Dünya’nın özgürleşmesini tek bir mücadele ve tek bir kavga olarak görmesini zorunlu hale getirir. Olumlu özelliklerin ve olasılıkların çoğalması ancak, ahlaki toplumun büyümesini, eşitliğin genişlemesini ve hakların evrenselleşmesini kapsayacak radikal toplumsal hareketlerin var olmasıyla gerçekleşebilir.

Küresel ısınmanın, kaynakların azalmasının, biyolojik çözülmenin, çevresel entropinin, devam edegelen nükleer tehditlerin ve giderek yükselen küresel çatışmaların gölgesi altında insan evrimi en iyimser açıdan sorunludur, en kötümser açıdan bakarsak felaketini yaşamak üzeredir. “Kalkınma”, demokrasiyi, özgürlüğü, otonomiyi ve ekolojiyi geliştirmek, toplumu daha sağlıklı ve akıllı bir yöne götürmek için kullanılabilecek vazgeçilmez eleştirel ve normatif bir kavramdır. Kalkınma, insanların başarabileceği, başarmayı istemesi gereken bir şeydir, ama bunu yapabilmesi için toplumda, kültürde, politikada, dünya görüşünde ve insan kimliğinde devrimci değişimlerin yaşanması gerekiyor. Yeni bir ahlaki pusulanın dünyada gerekli radikal kavramsal ve kurumsal değişiklikleri yönetmesi ve bilgilendirmesi gerekiyor.

Kalkınma, hayvanların ve çevrenin yok olması pahasına insanın elde ettiği “kazanım”lar olamaz artık. Tersine, kalkınmayla alakalı daha derin bir kavrayış sayesinde insanlar ve hayvanlar, toplum ve doğa arasındaki zıtlıklar elimine edilebilir; bu yeni kavrayış sayesinde gezegensel ekolojinin bütün yönlerindeki o derin karşılıklı bağlılık anlaşılabilir ve bu da bizlerin Hunlardan, barbarlardan ve her yeri yakıp yıkan işgalcilerdense biyotoplumun iyi yurttaşları olmamızı mümkün kılabilir.

Çeviri:CemC

HAYVAN HAKLARI VE YENİ AYDINLANMA

 

 

 

Dr. Steve Best

Beş milyon yıl önce atalarımız eski büyük kuyruklu maymunlardan koparak geliştiler; sonraki iki milyon yıl içerisinde evrimin hominid çizgileri sadece bipedal(iki ayak üzerinde duran) bir tür olmaya doğru evrim geçirmek yolunda büyük değişimler geçirmekle kalmadı, ayrıca büyük beyinli , dile ve teknolojiye hakim bir tür olma yolunda değişimlerden geçti.

 

Son iki yüz yıl içerisinde, insanlar biyoloji anlamında çok az değiştiler; ama sosyal ve teknolojik kapasiteleri anlamında çok hızlı bir evrim geçirdiler. Ne yazık ki, teknolojik evrimimiz ahlaki evrimimizi büyük oranda geçmiş durumdadır. Dr. Martin Luther King’in sözleriyle söyleyecek olursak, “yanlış yollara sapmış insanların kendilerince doğru yerlere yönlendirilmiş füzeler kullandığı bir dünyada yaşıyoruz.”

 

İnsanlar ahlaki bir ilerleme kaydetmişlerdir, ama yavaş bir şekilde. Batı kültüründe, eşitsizliği, hiyerarşiyi ve aşağı olmayı insan doğasının ya da varlıkların doğal akışı şeklinde gören mitleri meşrulaştıran cehaleti, önyargıyı ve keyfiyeti aşmak için iki bin yılın geçmesi gerekti.

 

Batı toplumu 1960’lardan itibaren ahlaki anlamda daha hızlı bir gelişim göstermiştir. Öğrenci, siyah, Kızılderili, feminist, ve gay-lezbiyen hareketleri hakların evrenselliği sürecini geliştirmiş ve önyargının büyük bariyerlerini aşarak insan özgürlüğüne daha fazla bir derinlik katmıştır.

 

Bu sosyal sıkıntıların, ayaklanmaların, Vietnam savaşına karşı yapılan kitlesel gösterilerin ve giderek kötüleşen yoksulluk, evsizlik ve sınıf eşitsizliği sorunlarının arasında Martin Luther King bir “dünya evi” vizyonu formüle etmiştir. Bu kozmopolit ütopya içerisinde dünyadaki bütün insanlar barış ve huzur  içerisinde, ruhsal ve maddi ihtiyaçları modern dünyanın verimliliği tarafından karşılanarak yaşayacaklardı.

 

Ancak her ne kadar gerçekleştirilebilir bir şey olsa da, King’in dünya evi gene de lanet olası bir mezbahadan başka bir şey değildir; çünkü hümanizm milyarlarca hayvanın gereksiz yere esir edilmesi, işkence görmesi ve öldürülmesi anlamında hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Şiddet içermeyen bu hümanist ütopya, sözde aydın ve ilerici insanlar  şiddetsizliği, eşitliği ve hak kavramını bu gezegeni beraber paylaştığımız hayvanları da kapsayacak denli geliştirene dek ikiyüzlü bir yalan olarak kalacaktır.

 

İnsan evriminde bir sonraki adım, hayvan haklarını kucaklayarak onun derin anlamlarını kabul etmektir. Hayvan hakları insanların son iki yüz sene içerisinde meydana getirdiği en ilerici etik ve politik gelişmelere yaslanmaktadır. Bir anlamda hayvan hakları argümanı eğer insanların hakları varsa hayvanların da aynı sebeplerle haklara sahip olduğunu söylemektedir. Ahlaki anlam, bir tür olarak farklılıklarımızda değil, bir hayat sahibi olarak benzerliklerimizde yatıyor.

 

Hayvan haklarının meydan okuması şudur: insanlar gerçekten aydınlanarak demokratik yasal sistemlerin örtüleri arasına gizlenmiş son önyargıları yenebilir mi? İnsanlar ekonomilerini yeniden organize edip teknolojilerini yeniden biçimlendirebilir mi, kültürel geleneklerine başka bir şekil verebilir mi? Hepsinden önemlisi; insanlar yeni duyarlılıklar, değerler, dünya görüşleri ve  kimlikler edinebilir mi?

 

Hayvan hakları hareketi, toplumsal ve doğal dünyalarda yaşanan nice ciddi kriz arasında insanlara evrimsel anlamda meydan okuyor. Hayvan sorununun insan meselesinin merkezi olduğunu anlayabiliyor muyuz? Hayvanların sömürülmesinin birbirimizle ve doğal dünyayla yaşadığımız krizin her yönünde kendini belli ettiğini kavrayabiliyor muyuz?

 

Hayvan hakları, insan türü kimliğine yapılmış bir taarruzdur. Bu taarruz; türcülük pusulasını paramparça ederek, dünyadaki yerini bulmak için kullandığı kozmolojik haritalarını sorgulamaya çağırır insanları. Hayvan hakları insanların hayvanlar üzerindeki üstünlük iddialarından vazgeçmesini talep eder. İnsanlardan gücün sorumluluk gerektirdiğini, güçlü olmanın haklı olmak olmayabileceğini, ve geniş bir neokorteksin doğal dünyaya tecavüz edip onu yağmalamak için bir mazeret olmadığını idrak etmelerini ister.

 

Dünya görüşündeki bu derin değişiklikler insanın günlük hayatında devrimci bir farklılığa yol açarken kişisel olanın aslında ne kadar politik olduğunu da anlamamızı gerektiriyor. Bir çok radikal felsefe öğretiyorum; ama sadece  hayvan haklarının günlük ritüelleri ve sosyal ilişkileri bozup değiştirme gücü var. Anarşizm veya Marksizm gibi “radikal” felsefeler türcülüğü hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden yeniden üretiyor. Marksizm üzerine yapılan bir seminerden sonra öğrenciler bir yandan devrimden söz ederken öte yandan öldürülmüş çiftlik hayvanlarının cesetlerini  yiyebiliyorlar. Hayvan hakları üzerine yapılan bir seminerden sonra ise aynı öğrencileri tabaklarına boş boş bakarken, en temel davranışlarını sorgularken, mızmız aileleri ve arkadaşlarından kendilerini soyutlanmış hissederken görüyoruz. Çünkü alınan mesaj gerçektir ve ruhu allak bullak etmiştir.

 

Açık olalım: devrim için mücadele ediyoruz, reform için değil; köleliğin sona ermesi için mücadele ediyoruz, yoksa insancıl sahipler  için değil. Hayvan hakları insan kulağının duyduğu en radikal fikre yol veriyor: hayvanlar yiyecek, giysi, kaynak, ya da eğlence nesnesi değillerdir.

 

Hedefimiz hayvan sömürüsünden çıkar sağlayan çimentolaşmış pratikleri ya da sabitleşmiş tavırları değiştirmekten daha az bir şey değil. Gerçekten de, devlet bizleri “eko-teröristler” diyerek şeytani bir hale sokup doğru olan şey uğruna verdiğimiz mücadeleyi suç kapsamına almaktadır.

 

Görevimiz gerçekten zor; çünkü hümanizmin konforlu sınırlarından uzağa giderek ahlaki manada önemli bir sıçrayış gerçekleştirmek zorundayız. İnsanların aynı tür içerisindeki diğer üyelerle alakalı fikirlerini değiştirmelerini istemekle kalmıyoruz, ayrıca tür sınırlarının aynen ırk ve cinsiyet sınırları kadar keyfi ve geçersiz olduğunu idrak etmeleri konusunda ısrar da ediyoruz. Görevimiz, insanlığın ahlaki çıtasını akıl ve dil sahibi olmaktan hissetme yeteneği ve öznelliğe doğru kaydırması  yönünde çaba göstermektir.

 

Sadece eğitmemeliyiz, bir toplumsal hareket olmalıyız ayrıca. Hayvan haklarının meydan okuması bizim meydan okuyuşumuzdur; çünkü hayvan hakları sadece bir fikir olmamalı, hem sayı hem de acılarının çokluğu anlamın dünyanın en çok ezilen canlıları için bir toplumsal hareket olmalı. Bütün devrimlerde  olduğu gibi, hayvanlar zalimler ansızın ışığı gördüğü için haklarını elde etmeyecekler, tersine daha fazla sayıda insan bu konuda aydınlanıp iktidar yapılarını sarstıkça, yeni sosyal düzenlemeler hayata geçene dek bunu yapmaya devam ettikçe bu hakları elde edecekler.

 

Çok fazla şey mi istiyoruz? Adalet doğru olanın yapılmasını talep eder ve asla aşırı değildir. Devrim cidden mümkün mü? Binlerce şekilde devrim güç kazanıyor. Horoz dövüşlerine getirilen yasaklardan ABD’de 37 eyalette hayvan istismarının suç haline getirilmesiyle, ABD’deki tıp enstitülerinde doktorların eğitiminde hayvanların kullanılma oranının 2/3 oranında azalmasıyla, 25’ten fazla üniversitede yapılan hukuk seminerleriyle, hayvan refahı/hakları meseleleri ile ilgili olarak giderek artan medya desteğiyle (2003 Gallup Araştırmasında ABDli insanların %96’sının hayvanların az da olsa istismardan korunması gerektiğini düşündüğü, %25’inin hayvanların insanlarla aynı şekilde sömürüden ve zarardan korunmaya hakları olduğu ortaya konmuştur) ortaya çıkan gerçek şu ki insanlar diğer türler hakkındaki görüşlerini değiştirmeye başlıyorlar.

 

İnsanlar kimliklerini yeniden icat etmek,  insanlığı ve kültürü zulümden ayırmak için bir takım yollar bulmak zorunda kalacaklar.İnsanlar idrak etsin etmesin, bu omuzlara binmiş bir yük değil, bir özgürlüktür. Artık hiç kimse ayrılık yalanını yaşamak zorunda değil, br yüreğin açılması derinden bir iyileşme sağlayabilir.

 

Hayvan hakları modern insanlığın tertiplediği eşitlik, demokrasi ve haklar gibi en yüksek değerlerin geliştirilmesinde bir sonraki sahne. Kendimizi gezegene hükmeden yarı tanrılar  olarak gören o sapkın kavramlarımızı, yaşayan büyük ilişkiler ağına ait ve bu ağ içerisinde birbirine bağımlı varlıklar olduğumuzu söyleyen daha alçakgönüllü ve bütüncü bir nosyonla değiştirmek zorundayız. Tahakkümcü ve türcü kimlikler bizi felaketler yokuşundan aşağıya doğru yuvarlıyor. Eğer insanlık ve yaşayan dünya, bir bütün olarak bir geleceğe sahipse, insanlar hayatın tümüne saygı duyan evrensel bir etik kavramını kucaklamak zorundalar.

 

Büyümek zordur ve acı verir, ve  insan türü ahlaken gelişmemiştir, psikolojik olarak sakattır. İnsanların biyotoplumun efendileri değil üyeleri olduklarını öğrenmeye ihtiyaçları var; biyotoplumun yurttaşları olarak bütün biyotopluma karşı sorumlulukları var.

 

Aydınlamanın anlamı, değişmektir. Onsekizinci yüzyılda aydınlanma dini dogmaları ve zorbalığı yenmek anlamına geliyordu;  yirminci yüzyılın sonlarına doğru, aydınlanma ırkçılığı, cinsiyetçiliği, homofobiyi ve  diğer önyargılarını yenmek anlamına geliyordu; ve  şimdi yirmibirinci yüzyılda aydınlanma, türcülüğü yenerek hayatın tümünü onore eden evrensel bir etiği kucaklamak anlamına geliyor.

Değişebiliriz; değişmek zorundayız. Doğanın mesajı, evrim geçirmek ya da ölmektir.

 

Çeviri:CemC

 

“Acı Hissetmeden” Acı çekmek


Hayvanlara yönelik zulümle alakalı hiçbir şey beni şaşırtmıyor bugünlerde. Ancak arada bir ancak tanımlanamaz diyebileceğim türden bir şey ortaya çıkınca gerçekten rahatsız oluyorum. Bu da o günlerden biri:”Acı hissetmeyen hayvanlar çiftçiliğin sebep olduğu acılara son verebilir” şeklinde bir haberden söz ediyorum.

Bu yazı et tüketimini sona erdirmek (ya da en azından azaltmak) , hayvan deneylerine son vermek, genetik mühendisliği ve bunun hayvanlara ve çevreye verdiği büyük negatif etkileri sona erdirmek yerine hayvan ürünü üretiminin %99’unu oluşturan endüstriyel çiftçilik (fabrika çiftçiliği) genetik mühendislik aracılığıyla iş yapmaya devam edebilsin diye hayvanların acı çekmesini engellemekten söz ediyor.

Bekleyin… daha kötüsü geliyor…

Nörologlar kendi müdahaleleri sonucu (lezyon, cerrahi veya genetik mühendisliği yoluyla) hayvanlarda önce beyin hasarı meydana getirip sonra hangi hayvanın en uzun süre veya en sık oranda gelen elektro şoka dayanabileceklerini görmek üzere bu hayvanları elektro şok odalarına koydular. Bu tür düşünceler uğruna her gün çok sayıda hayvan bu korkunç acı ve zalim deneylerde büyük ızdıraplar yaşıyor. Araştırmacılar bundan sonra ineklere çok sayıda beyin cerrahisi yapmanın ekonomik anlamda ne kadar zararlı olduğundan söz ediyor ve sonuç olarak da acı çekme kabiliyetlerini azaltacak türden bir beyin hasarı vermek  için bir yol bulmaları gerektiğine karar veriyorlar.

Temelde, fabrika çiftçiliği sorununu çözecek türden vegan ya da en azından daha az hayvan ürünü içeren bir beslenme tarzı önermek yerine bu insanlar belirli yeteneklerden mahrum kalmış hayvanların acı çekme oranlarını azaltmak istiyorlar; bunu yaparken de acının sadece fiziksel bir durumdan kaynaklanmadığını da göz ardı ediyorlar, genetik mühendislik müdahalesi sonucunda bu hayvanlar daha az “acı çekecekler” ve böylece tüketiciler bu hayvan ürünlerini tüketirken kendilerini daha az suçlu hissedecekler, istedikleri bu.

Bu bilim adamları ve kuramcılar birkaç çok önemli faktörü tamamen unutuyor. Hadi genetik mühendislikle ilgili etik ve çevresel sorunları bir kenara koyalım, çünkü bunlardan söz etmek çok zaman alır, ayrıca genetik mühendisliğe karşı olmanın popüler bir şey olduğuna da inanıyorum. Tersine, bu durumda psikolojik faktörlerle ilgilenelim.

1-      Hayvanların çektiği acı sadece fiziksel acıdan kaynaklanmaz. Eğer bir inek “tecavüz rafı”na(suni gebe bırakma) yerleştirildiğinde, çiftçiler tarafından defalarca suni yolla gebe bırakıldığında, her seferinde yavruları et olmak için kendisinden alındığında ve süt  ondan emen makinelere bağlandığında hiç fiziksel acı çekmediyse bile gene de büyük bir ızdırap yaşar.

2-      Beyin bağlantılarla doludur. Beynin işlevlerinden birisini yok etmek beynin bütün işlevlerine ya da büyük kısmına zarar vermeden mümkün olmaz. Başka yerlerde sorun yaratmadan beynin “acı bölgeleri”ni kaldırmanın bir yolu yok.

3-      Acı bütün hayvanların hayatta kalması ve işlevlerini yerine getirmesinde gerekli bir bölümdür. Acı yaralandığımızı bize haber verir, kendimizi yeniden yerleştirmemiz gerektiğinde bizi bilgilendirir, yanlış giden bir şeyler varsa bizi uyarır vb. Hayvanlardan fiziksel acıyı yok etmek aslında hayvanların DAHA FAZLA acı çekmesine izin vermek olur; çünkü hayvan aynı anda bir çok problem ve yaralanma yaşar ama bunu tanımlayamaz, ayrıca beynin acıya cevap veren bölgelerine yakın yerlerdeki bilişsel bozulmalardan dolayı da acı çeker.

Zaten insanlar tüketsin diye esaret altında bulunan, sömürülen, nesneleştirilen ve metalaştırılan, acı çeken bu hayvanlara böylesine akıl dışı bir şey yapmak için de gene çok sayıda hayvan deneyi yürütmek gerekiyor.  Bu teklif hayvan sömürüsünden çıkar sağlayanların halkı aslında hayvanlara yardım ettiklerini inandırmalarına rağmen para kazanmaya devam etmesi için ortaya atılmış  bir plandan başka bir şey değil.

http://arphilosophia.blogspot.com/2009/09/painless-suffering-anything-to-keep.html

Çeviri: CemC

Biyomerkezcilik ve Sürem: Yeni Bir Din Önerisi

Anonim yazar

Ecodefense.

İnsan türü tarihi  boyunca, cevabı olmayan sorulara cevap verecek,insanları rahatlatacak, her şeye bir anlam verecek bir felsefe arayışı, bir felsefe ihtiyacı hep varolmuştur.

Varoluşu anlamlı kılacak bir felsefe gereksinimi olduğunda bunun adı dindir. Din, bir ilüzyona madde görüntüsü vermek amacıyla dizayn edilmiş düşünceler topluluğu olarak tanımlanabilir. İnsanlığın bütün dinleri hiçliğin  yüzünü örten bir maskeden başka bir şey değildir.

Bütün dinler bir maskedir. Bir anlam arayışı, maskenin anlamını reddetmeden arayışına maskenin arkasında  devam edemez.

Dini tanımlamanın bir diğer yolu da onun toplumsal olarak kabul gören kolektif bir kitle psikozu olduğudur.

Gertrude Stein şöyle söyler: “Cevap, hiçbir cevap olmadığıdır, ve cevap da budur.”

Bizler, sonsuz uzay, zaman, boyut ve henüz keşfedilmemiş gerçeklikler içerisinde bulunan sonlu varlıklarız. Sonlu akıl yetersizdir, ve sonsuz olanı kavrama anlamında hep yetersiz kalacaktır. Sonsuz olanı sınırlandıramayız.

İnsan tarihi boyunca din sonsuz olanı sonlu terimlerle yorumlama çabaları olarak hayata geçti. Bu imkansız olduğu için, doğayı ve varoluşu gerçekten anlama aracı olarak din başarısız olmaya mahkumdur.

Din, zayıf ya da tembel insanların suçluluk hislerini aklaması ya da bir şeyleri sorgulamayı reddetmesi için destek görevi görür,  ayrıca;  agresyon, etnik temizleme, gericilik, sosyopatik sapıklıklar ve teritoryallık gibi  kök içgüdülerin hayata geçirilmesini meşrulaştırmaya yarar.

Dünyadaki bütün büyük dinlerin incelediğimizde hepsinin belirgin bir kusuru olduğunu görüyoruz. Hepsi yapı olarak antroposentrikler/insan merkezliler. On milyonlarca türden oluşmuş bir dünyada insanların büyük dinleri tamamen insan türünün üstünlüğü ve ilahiliğine odaklanıyor. Her bir din ister İsa, ister Muhammed, Buda ya da biçimleri insan olan Tanrılar olsun, merkezine bir insanı alıyor. Örneğin; Yahweh, Allah ya da Krishna. Başları fil, çakal ya da diğer hayvan formunda olan Hindu ve Mısır tanrıları bile beden kavramı olarak insanı temel alıyor. Ekstra  kollar, hayvan başları, ya da fazladan kanatlar insan formuna yapılmış eklemelerden  başka bir şey değil.

Dinin primat ve hominidlerin evrimi sonucunda ortaya çıkması anlaşılabilir bir şey. Primatlar sosyal canlılar olup doğaları gereği topluluk halinde yaşarlar. Hominid  primat bu topluluk yapısı üzerine bir şeyler inşa ederek başarılı oldu, ayrıca üyelerine şekil veren, ödüllendirip cezalandıran bir hiyerarşiye yönelerek de bu yapıyı mükemmelleştirdi. Bu topluluk kimliği kendini en çok teritoryal konulardaki agresif tavırlarla belli eder. Kabileye ait olmayanlara karşı düşmanlık beslenir, kabile içerisindeki üyelerin bir aradalığı da bağlılık hissini çoğaltır. Kurallara uyma konusundaki başarısız olunursa bu durumda kişi,  kabile dışı edilmekle, esir edilmekle, sürgün edilmekle ya da öldürülmekle cezalandırılır.

Bütün insanlık tarihi kabile yapılarının arasındaki saldırı ve savunma dolu yüzleşmelerden oluşur. Bu durum,  günümüzde gezegenin kabilelerin yönettiği teritoryal alanlara bölünmesine kadar ilerlemiştir. Aslında bir insan kabilesi tarafından sahiplenmeyen bir toprak parçası kalmadı dünyada. Bu saplantı o kadar uç noktalara ulaştı ki, mesela; Güney Okyanusu’nda hiç kimsenin ulaşamayacağı ve üzerinde yaşanması mümkün olmayan küçük bir kaya parçası bile İngiltere tarafından sahiplenildi ve Scott adası olarak adlandırıldı. İnsanlar terk edilmiş petrol platformlarında dahi ülke kurmayı denediler.Bu yüzden  dinlerin belirli bir kabileye belirli bir toprak parçasını vaat etmesinin şaşırılacak hiçbir yanı yok. İlahi olan adına bu tür teritoryal bir kurumun oluşturulması buna katılmayan ya da bu tür bir dini beyandan habersiz başka bir kabilenin ortadan kaldırılmasını da meşrulaştırır. Buna örnek olarak İsrailoğullarının Kenan ilini meşru bir şekilde yok etmesini verebiliriz.

Yuşa hiçbir suçluluk duygusu taşımıyordu; çünkü kabilenin organizasyonunu ya da genişlemesini desteklemek için yaratılmış mitik bir varlığın emirlerine göre hareket ediyordu. Bu trend yüzyıllar boyu devam etti.2. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin kemerlerine “Tanrı bizimle” yazısı yazdığını gördük. Günümüzde cihat çağrısı yapanların Allah adına intihar bombası eylemleri düzenlediğini, bu çağrının ABD başkanı tarafından Hristiyan Haçlı Seferlerii şeklinde cevaplandığını görüyoruz.

Hristiyanlar  Tanrılarının “insanlığın günahları” uğruna ölen bir adam olduğunu iddia ederek kendilerini temize çıkarıyorlar. Hepsi iyi güzel; ama insanlığın günahları ne ki?

Hristiyanlık günahların ne olduğunu incelemez, görmezden gelmeyi tercih eder; ama ne olduğu belirsiz günahlar adına İsa’nın ölmüş olsa da Hristiyanlar iki bin senedir hem doğaya hem de insanlığa karşı savaş yürütmeye devam ettiler.  Hristiyanlık bütün günahları affetmeyi sağlayacak türden bir inanç sistemi geliştirdi ve böylece kabile genişlemesine dair suçlardan insan vicdanını temize çıkardılar. Amerikan Yerlileri Orta Doğu kökenli bir yıldırım tanrısına inanmadığı için günahkar ve imansızlar diye görüldü, katledilmeleri rasyonalize edildi ve meşrulaştırıldı.

Hristiyanlık kendini Katolik, Protestan, Mormon, Metodist ve daha bir çok mezhebe bölmüştür.

İslam, Budizm, Musevilik de diğer dinler gibi mezheplere bölünmüştür.  Bunun sebebi kabilelerin politik ya da etik sebeplerle yön değiştirmesini meşrulaştırmaktır. Anglikanlık, İngiliz kralının boşanmasını meşrulaştırmak için  yaratıldı. Reformist Musevilik, Siyonizmi meşrulaştırmak için yaratıldı. Var olan dinler bazen aslında bir kişilik kültü uğruna değiştirilir ya da yeni dinler yaratılır. Örnek olarak Joseph Smith’e bağlı Mormonlar, David Koresh’e bağlı Branch Davidians veya Ron L. Hubbard’a bağlı Scientology verilebilir.

Hem sabit hem de tutarlı kalmayı başarmış tek şey, bütün dünya dinlerinin  Maymun Tanrı ruhsallığına dayanması oldu. Hepsi de antroposentrik kavrama hürmet duyar, hepsinde Tanrı insan formundadır. Bütün tanrıları insanlar yarattığı için burada şaşıracak bir şey yok. Esas şaşırtıcı olan şey, hala daha bu antroposentrik bataklık çıkmayı becerememiş olmamız. Yıkımımıza sebep olacak olan antroposentrik bakışı bırakma konusunda başarısız olduğumuzu gösteriyor. Tanrıyı reddederken hala daha insancılığa olan inanç duymaya devam etmek de insanlığın hala merkezi bir konumda olduğunu ve kurtuluşu insan mantığı ve  insan biliminde aradığını gösteriyor.

Maymun tanrıların sunaklarında bitki türlerini , hayvanları kurban ediyoruz;  kendi çocuklarımızı kurban ettik. Bu sebeple, Musevilik, Hristiyanlık ve İslam’ın temelde Sümerli peygamber İbrahim’in kendi oğlunu Tanrısına kurban etmek istemesiyle başlaması son derece doğal  bir durum.

Bu üç dine mensup olanlar kendi inanç sistemleri için canlıları kurban etmeye devam ediyorlar.

Bu yüzden son 65 milyon yıl içerisinde yaşanan en büyük tür kıyımının tam ortasındayız. Bu sebeple, diğer bütün türlerin taşıma kapasitelerini çalıp tek bir türün hakimiyeti altına koyduk- kendimizin. Bu sebeple, nehirlere, göllere ve okyanuslarımıza kimyasal maddeler döküyoruz. Bu sebeple, düşüncesizce ekolojik felaket uçurumuna doğru yarışan kemirgenler gibi sayımızı çoğaltıyoruz.

Mitlerimiz, felsefelerimiz ve inançlarımız başarısız oldu. Eğer gezegendeki ekosistem zayıflarsa biz insanların da zayıflayacağını unutuyoruz. Hominid olduğumuzu ve hominidlerin tam anlamıyla başarılı olmadığını, dünyada hayatta kalan son hominid primat türü olduğumuzu unutuyoruz.

Türümüz unutma ve adapte olma anlamında büyük yetenek sahibi, bencilliğimiz de günümüzde yaptığımız eylemlerin gelecekteki sonuçlarını görmezden gelmemize izin veriyor.

Suyu kirletmeye adapte olduk. 30 sene önce su musluktan akıyordu. Bugün suyu şişe içinde alıyoruz ve değeri de benzinden litre başına 4 kat fazla. Balık türleri azaldıkça, bizler yirmi sene önce hoşumuza gitmeyecek şeyler bugün pek değerliymiş gibi şekilde reklam yapmayı tercih ediyoruz. Örneğin; dişi kalkan balığı o zaman ticari değeri olmayan bir balıktı; ama  morina balığı, mezgit ve pisi balığından bol bir şey yoktu. Bugünse New York ya da Paris restaurantlarında dişi kalkan balığı ya da midye görüyoruz, geleneksel olarak daha değerli olan balıkların esamesi okunmuyor. Herşeyin yok olmasına adapte oluyoruz.

1950’de, insan nüfusu 3 milyardı. Bugün 6,5 milyar, bir kuşak içinde nüfus 2 kat artmış. Bu 6,5 milyarın çoğu 25 yaşın altında, o halde 2050’de 13 milyar ve 2100’de 26 milyar olacağız; ama bu durumun sonuçları medyada yer almıyor; çünkü dinlerimiz insan hayatının kutsallığının altını çizip genişlemeye devam etmemiz gerektiğini vaaz ediyor bizlere, biz de bu arada dünya üzerindeki bütün türler için daha nitelikli bir hayat oluşturmak yerine insan niceliğinin bütün gezegeni kaplamasını izliyoruz. İnsan hayatının kutsal olduğu söylemine rağmen savaş, açlık, hastalık ve iç kargaşa yoluyla küresel olarak her şeyi katletmeye devam ediyoruz.

Eğer hayatta kalmak istiyorsak yeni bir hikayeye, yeni bir mite ve yeni bir dine ihtiyacımız var. Antroposentrizmi biyomerkezlilikle değiştirmeye gereksinmemiz var. Bütün türleri bir araya getiren doğayı kutsal olarak addeden, saygıyı hak ettiğini söyleyen bir din kurmaya ihtiyacımız var.

Hristiyanlar bu düşünceyi yaratıcıya değil de yaratılana ibadet edildiği gerekçesiyle kınadılar. Ama yaratıcı adına, yaratılanların yıkıma uğratılmasını savundular. Burada doğru olan şey, yaratılanları bilebileceğimizdir, onu görebilir, duyabilir, koklayabilir, hissedebilir ve tecrübe edebiliriz. Onu koruyabilir ve besleyebiliriz. Yaratılışın gerçek öyküsünü bilemeyiz, bilemeyeceğiz, belki de bunun sebebi yaratılış olmamasıdır. Sonsuzluk her zaman var oldu, her zaman var ve her zaman olacak.

Antroposentrik gözetmenlik düşüncesini reddediyoruz. Bu da insanın üstünlüğü düşüncesini akla getiren bir düşünce, biz her zaman berbat gözetmenler olduk.

Dinler kurallara dayanır, doğaya dayanan bir din kurumunun kurallarına çoktan sahibiz. Bunlar ekolojinin temel yasalarıdır. Dünya tarihi boyunca ekolojik yasaların sınırları içerisinde yaşamayan bütün türler yok olup gittiler. Bu sınırlar içinde yaşayanlar diğer türlerin müdahalesi olmadıkça çoğaldılar ve büyüdüler.

İlk yasa, Çeşitlilik Yasası’dır. Bir ekosistemin gücü ekosistemin çeşitliliğine bağlıdır. Günümüzde gezegendeki türler için en büyük tehdit biyoçeşitliliğin giderek daha çok  yok edilmesidir. Bu durumun temel sebebi, aşağıdaki 3 yasada bulunabilir.

İkinci yasa, Karşılıklı Bağımlılık Yasası’dır. Bütün türler birbirine bağımlıdır.

Üçüncü yasa, Bitimli Kaynaklar Yasası’dır. Her türde büyüme limitleri vardır; çünkü her ekosistemin taşıma kapasitesiyle ilgili sınırlar vardır.

Dördüncü yasa, Bir Türün diğer türden bireylerin ya da bir grup bireyden daha önde gelmesi yasasıdır. Bu, bir türün hayatta kalma hakkının  bir bireyin ya da grubun o türü bitimli kaynaklar yasasının ötesinde sömürme hakkından daha önemli olması demektir.

Bunun insanlık için anlamı ne? Anlamı şu: insanın her eylemi bu eylemin çeşitliliğe, kaynakların diğer türler için de kullanılabilir halde olmasına, diğer türlerle ilişkilerine ve diğer tüm türlerin haklarına potansiyel olarak ne tür etkilerde bulunacağı göz önüne alınarak hayata geçirilmelidir.

Dünyanın korunması, muhafazası ve savunulması insanlar için en önemli mesele olmalı. Dünya, onun ekosistemleri ve türleri bizim için kutsal olmalı.

Antroposentrik kültür çoğumuza antroposentrik değerlerin kutsal olduğunu öğretti. Bu yüzden Kabe’deki Hacerü’l Esved’e tükürmek, Kudüs’teki Ağlama Duvarı’na zarar vermek ya da Vatikan’daki mermer heykele saygısızlık etmek küfür sayılır. Eğer birisi bunları yaparsa o zaman anında ve şiddetle cezalandırılır ve antroposentrik toplum da öldürülmelerini ya da cezaya çarptırılmalarını meşru olarak görürdü. Ama keresteciler Amazon ormanlarının kutsallığını istismar ettiğinde insanlık susuyor. Taliban Afganistan’daki 800 senelik  Buda heykellerini yıktığında dünya öfkeden kudurdu ama  California’daki üç bin yıllık sekoyalar ve kızılağaçlar keyfi şekilde yok edildiğinde çok az bir protesto yaşandı.

Biz, bir kızılağacın insan yapımı dini bir ikondan daha kutsal olduğu, bir kuş ya da kelebek türünün daha değerli, bir ulusun mücevher kaplı tacından daha çok saygıdeğer olduğu, bir kaktüs ya da çiçek türünün piramid gibi insanın kendini beğenmişliğine  hitap eden bir anıtın hayatta kalmasından daha önemli olduğu türden bir felsefe geliştirmeliyiz.

Yeni biyomerkezci, ekomerkezci dünya görüşümüzün temeli olarak ekoloji yasaları ile beraber bir kimlik duygusu elde etmeyi düşünebiliriz. Dini kimlik temelde kabile kimliğidir; insanları gruplara, kültlere bölmüş, birbiriyle karşı karşıya getirmiştir. Biyomerkezli bir kimlik her şeyi kapsadığı  için tamamıyla farklıdır.

Türlerarası eşitliğin kabul edilmesi insanlarda bu  gezegene ait olma hissi yaratır. Bütünün parçası olmak, bizimki gibi bir türe ait olmanın getirdiği yabancılaşmadan ve hayatın biyosferik ailesine yabancı olmaktan kurtulmak demektir.

Yeni bir din kurmaya yönelik bu devrimci yaklaşım ile beraber artık kurallara ve bir yere ait olma hissine sahibiz diyebiliriz. Bu dine üye olmak bütün türlere açık olduğuna ve bütün ekosistemleri kapsadığına göre, kiliseye de ihtiyaç yoktur. Gezegenin kendisi kiliseye dönüşür,felsefe de son derece güçlüdür.

Geriye bu yeni öykünün gerçek olması için tek bir şey kalıyor. O da gelecek kuşaklara kalacak, yaşamak, yaratmak ve büyütmek için bir miras, bir sebep.

O sebep Sürem’de bulunabilir.

Sürem, biyomerkezci bir kavramdır, bunu bir çok yerli kültür bilir. Varolan her şey arasındaki bağları kavrayarak yaşamak demektir. Daha önceden varolan her şey ve daha sonra varolacak olan her şey hem birdir hem de aynı şeydir. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek aynı nehirin farklı sahalarıdır. Nehirdeki suyun molekülleri gibi geçmişte yaşamış olan canlılar , şu anda yaşayan canlılar aracılığıyla gelecekte yaşayacak olan canlılara bağlı olmaya devam eder.

Antroposentrizm insanları zamanın akışından ayırdı. Artık atalarıyla bir bağlantıları yok insanların, gelecekteki çocuklarıyla da bir akrabalık hissetmiyorlar. Diğer bütün türlerle de bu akrabalık bağı kaybolup gitmiş durumda.

Sürem, hayat nehrinde dolaşmak için bir rehber. Sürem olmaksızın hayatın yönü yoktur, o zaman ekolojik bozulmayı garantileyen bir şekilde Ekolojik Yasalara karşı akar durur.

Biyomerkezci  insan geçmişte yaşamış insanlara ve türlere doğal olarak ilgi duyar. Antroposentrik insanlar bir çok durumda durup düşünmek adına kendi büyük anne ve büyük babalarının eylemlerine, ya da kendi anne babalarının  eylemlerine çok az zaman ayırır.

Biyomerkezci bir perspektif yarınla olan bağlantımızı kavramamıza yardım ettiği için insana gelecekle ilgili bir vizyon sahibi olma izni verir. Böylece sonuçların bilgisi gerçek olduğu için gelecek kuşakların eylemlerinin sonuçları hakkında düşünmeleri istenmiş olur. Bugün yaptığımız şeyler bin yıl, on bin yıl ya da bir milyon yıl sonra gezegenin durumunun ne olacağını belirleyecek. Biyomerkezci insan sadece kendi bebeğini ya da  çocuğunu, neslini sevmez; bu insanlar şu an ile yarın arasında doğrudan bir bağlantı olması sebebiyle kadın tarafından doğurulmuş bebeği, çocuğu ve yetişkini de sever.

Dünyadan doğarız, dünyaya döneriz. Ayaklarımızın altındaki toprak bütün türlerin atalarının maddi gerçekliğini barındırır. Geçmişte yok olup gitmiş kolektif hayatlar olmasaydı daha az toprak olurdu. Bu sebeple, toprak bizler için kutsal olmalı.

Dünyanın suyu gezegenin kanıdır, uçsuz bucaklığı içerisinde su molekülleri bulunur, bu moleküller bir zamanlar bütün türlerden ataların hücrelerine hayat vermiştir. İçtiğiniz su bir zamanlar dinozorların kanında dolaşıyordu, ya da bir mastodonun idrarıyla dışarı atılmıştı. Su, gezegendeki sirkülasyon sisteminin bir parçası olarak yaşayan her şeyin hayatından faydalanmıştır. Bütün hayat formlarında su vardır. Bu yüzden su kutsaldır.

İçimize çektiğimiz hava sayısız solunum sistemlerinden geçti, bitki ve hayvanlar tarafından stabilize edildi. Önceden yaşanmış hayatlar olmasaydı hava da olmazdı. Geçmişin hayatı atmosferi besledi. Bu yüzden hava kutsaldır.

Aslında hava, su ve toprak biyomerkezci bir perspektiften bakıldığında kutsal bir üçlemedir.

Şu andaki hayatlarımız gelecek kuşaklar için kutsal olmalı.

Yeni bir din düşüncesini doğal dünyanın cennetine yeniden dönmek için geliştiriyoruz. Antroposentrik düşünceye,  dünyamızla ilgili algılarımızı kompleks ve hastalıklı bir şekilde biçimlendiren homo sapiens- merkezli   değerler matriksine karşı isyan etmemiz gerek.

On bin senedir bizlere antroposentrik inançlar şekil verdi. Ama türümüzün tarihine bakıldığında on bin sene hiç bir şey değil. Evet bu on bin sene bize konfor,üstünlük ve teknoloji sağladı. Ama bize soykırım, tür kırım ve ekolojik kırım da verdi. Bedeli ağır oldu.

Şimdi antroposentrizmle ilgili olumlu keşiflerimizi elimizde tutarken olumsuz keşiflerimizi reddebilecek bir konumda bulunuyoruz. Bu olumsuz keşifler  öncelikle antroposentrik dini inançlarımızdır.

Eğer kabileciliği  ve antroposentrizmi ortadan kaldırır, Sürem’in rehberliği benimser ve Ekoloji Yasaları’na uygun şekilde yaşarsak, kendimizi bu gezegende milyonlarca diğer türden canlıyla  uyum içerisinde yaşarken bulacağız.

Çeviri: CemC