NAMLUNUN UCUNDA DÜNYA

Ya da Sadelik Hareketinin sorunu ne?

Derrick Jensen

Orion dergisi

2009 Mayıs/haziran sayısı

Birkaç ay önce bir toplantıda eylemci arkadaşlardan birisi ”eğer dünyamız çevre felaketiyle karşı karşıyaysa, nasıl yaşayacağız ?” diye sordu.

Bu soru birkaç sebepten dolayı beni etkiledi. Öncelikle bizim dünyamız değil, dünya. Dünyanın bize ait olduğu nosyonu- bizim ona ait olmamız gerekirken- sorunun önemli bir bölümünü oluşturuyor.

İkincisi,  bu sorunun aslında ana akım medya içerisinde (ve hatta bazı çevreciler arasında da ) dünyanın içinde bulunduğu durum ve bizim ona verdiğimiz cevapla alakalı sorulan neredeyse tek soru olması. “Yeşil yaşam” deyimini googleda aradığınızda 7,250,000 hit veriyor, Mick Jagger ve Keith Richards aramalarından daha fazla bir sonuç bu ( ya da diğer yönden bakarsak hayati öneme sahip John A.Livingston ve Neil Everndern’den bin kat daha fazla). Çıkan websitelerine tıkladığınızda aklınıza gelen şeylerle karşılaşıyorsunuz: “Yeşil Rehber: Alış Veriş Yap, Kurtar, Muhafaza Et”, “Hepimiz İçin Kişisel Çözümler” ve ”Tüketiciler İçin Tuvalet Kağıdı Rehberi”.

Bu sorunun beni etkilemesinin üçüncü ve  en önemli sebebi ise, sorunun yanlış soru olması. Sorunun nasıl yanlış olduğuna bakarak bazı doğru soruları aramaya başlayabiliriz. Bu çok önemli; çünkü yanlış sorulara doğru cevaplar bulmanın pek faydası yok.

O halde meselenin bir kısmı “çevre felaketiyle karşı karşıya olmak” deyiminde yatıyor, bu sözler sanki esas problemin çevre felaketi olduğu gibi bir hava yaratıyor. Ama değil. Bu bir semptom-bir tesir, yoksa  bir sebep değil. Küresel ısınmayı ve onu “çözmek” veya “durdurmak” veya “yumuşatma” girişimlerini bir düşünün. Küresel ısınma (ya da bazılarının haklı olarak söylediği gibi”küresel iklim felaketi”) çok korkutucu olsa da, ilk ve en önemli tehdit değil. Bu bir sonuç. Pikalar yok olmayacak  ya da buzullar erimiyor, ya da hava düzeni değişmiyor demiyorum; ama bu felaketler için küresel ısınmayı suçlamak , vurulan birisi için kurşun projektilini suçlamakla aynı şey. Küresel iklim felaketini çözmek, durdurmak ya da yumuşatmak için çaba göstermemeliyiz de demiyorum; ben sadece bütün bunların petrol ve gaz yakmanın, baraj inşaatının, endüstriyel tarımcılığın ve diğerlerinin önceden kestirilebilir sonuçları olduğunu kabul edersek başarma şansımızın artacağını söylüyorum. Gerçek tehdit, bunların hepsi.

Aynı şeyler dünya çapında yaşanan ekolojik çöküş için de geçerli. Ekstraktif ormancılık ormanları yok ediyor. Ekstraktif ormancılık orman toplumlarının –bitkilerin, hayvanların, mantarların, nehirlerin, toprağın ve diğerlerinin-çökmesine sebep olduğu zaman buna şaşırmak niye? Bunu daha önce de bir iki kez gördük. Irak’ı düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk görüntü çok sık olduğu için güneş ışınlarının asla yeryüzüne ulaşamadığı sedir ormanları mı? Bu ekstraktif kültürün başlangıcından önce öyleydi; bu kültürün ilk yazılı mitlerinden birisi Gılgamış’tır, Gılgamış şehirler kurmak için Irak’ın tepe ve ovalarındaki ağaçları keser. Yunanistan da önceden yoğun ormanlardan oluşuyordu; Plato ormanları yok etmenin su kalitesine zarar verdiğini düşünüyordu(ve eminim Atina’nın su kalitesinden sorumlu olanlar da aynen bugünkü gibi düşünerek su kalitesiyle ormanları yok etmek arasında bağlantı var mı incelemek gerekir demişlerdi). Bir kültür ormanları böylesine etkili bir şekilde yok ederken orman toplumlarının hayatlarını sürdürebileceğine inanmak biraz hayalcilik oluyor.

Nehirlerde de aynı şey söz konusu. Sadece ABD’de 2 milyon baraj var, bunlardan 70 bini 6 fit yüksekliğinde, 60 bini ise 13 fitten yüksek. Buna rağmen balık topluluklarının yok olmasına şaşırıyoruz. Aynı şeyi otlaklar için de tekrar edebiliriz, ormanların yok edilme oranından fazla otlaklar tarım tarafından yok ediliyor; okyanuslarda ise plastik oranı bitkisel planktondan 10 kat fazla (ormanlar da aynı oranda plastikle doldurulsa  90 fit derinliğinde strafor olurdu); göçmen kuşlar gökdelenlerden haşere ilaçlarına dek her şey tarafından tehdit altında; liste böyle devam ediyor.

Burada önemli olan, dünya çapında yaşanan ekolojik çöküşün dışsal ve önceden kestirilemez bir tehdit olmaması- ya da yüzümüze çevrilmiş bir namlu filan olmaması. Bir tüfeğin namlusuna bakmıyoruz da değil, bakıyoruz; doğru bir şekilde tanımlarsak daha iyi olur. Eğer somon balıklarını, mersinbalığını, Kolombiya nehrini, amfibileri kastediyorsak o zaman söz konusu tüfek endüstriyel uygarlıktır.

Meselenin ikinci kısmı sorulan sorunun gelecekte başımıza gelecek bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu varsayması-yani daha tüfek ateşlenmemiş gibi. Ama Dehşet çoktan başladı. Yaban güvercinlerine sorun. Eskimo çulluklarına sorun. Deniz kuşlarına sorun. Her yerdeki geleneksel yerli toplumlarına sorun. Bu potansiyel bir tehdit değil, tam tersine uzun zaman önce başlamış bir tehdit.

Metaforla alakalı daha büyük bir mesele, ayrıca Orion dergisindeki bu yeni sütunun da sebebi bu, en sonda sorulan soru: “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” Buna adım adım bakalım. Tüfeğin  ne olduğunu bulduk: başlangıcından beri ormanları yok eden, balıkları, suları, toprakları yok eden, her şeyi yağmalayan, yok eden bu ekstraktif kültür. Tüfeğin daha önce ateşlendiğini ve sevdiğimiz bir çok canlıyı, Carolina muhabbet kuşlarından kestane güvelerine dek bir çok canlıyı öldürdüğünü biliyoruz. Şimdi tüfek daha fazla sayıda sevdiğimiz canlıya ateş etmeye hazırlanıyor, ateşleniyor, bu sefer Sibirya kaplanlarından Hint timsahlarına, bütün okyanuslara, sizi ve beni de içine alarak aslında bütün dünyaya yöneltiliyor namlu. Eğer bu metaforu daha gerçek yaparsak, o zaman bu sorunun-diğer bir çok sorudan daha fazla sorulmuş bu sorunun- neden yanlış soru olduğunu anlayabiliriz. Eğer birisi evinizi yağmalıyor, sevdiklerinizi teker teker ( ya da hepsini birden) öldürüyorsa o zaman yüreğinizi yakan soru, hayatımı nasıl yaşamam gerekir?  sorusu mu olurdu? Sizin adınıza konuşamam; ama benim soracağım soru şu olurdu: bu psikopatları nasıl etkisiz hale getirebilirim? Gerekli bütün araçları kullanarak onları nasıl durdururum?

Nihayet can alıcı noktaya geliyoruz. Arkamızdan gelenler ya da bir zamanlar bu kültürün durdurduğu bu dünyadan geri kalanları miras alanlar- ister petrol fiyatının yükselişi, ekonomik çöküş, ekolojik çöküşle ya da doğal dünyayla ittifak halinde çarpışan cesur kadın ve erkeklerin çabaları sonucunda-sizin ya da benim hayatımızı nasıl yaşadığımızı umursamayacaklar. Ne kadar  çok çabaladığımızı umursamayacaklar. İyi insanlar olup olmadığımızı umursamayacaklar. Şiddet dolu olup olmadığımız umurlarında olmayacak. Gezegenin katledilmesinden dolayı yas tutup tutmadığımızı umursamayacaklar. Aydın olup olmadığımızı da umursamayacaklar. Harekete geçmemek için ne tür bahanelerimiz (“bu meseleyi düşünemeyecek kadar stres altındaydım”, ya da “hem çok büyük hem de çok korkunç” ya da “çok meşgulüm” ya da bilerce kez duyduğumuz nice bahane gibi)olduğunu umursamayacaklar. Ne kadar sade bir hayat sürdüğümüzü umursamayacaklar. Düşüncede ve eylemde ne kadar temiz ve saf olduğumuzu umursamayacaklar. Görmeyi dilediğimiz o değişim haline dönüşüp dönüşmediğimize de aldırmayacaklar.

Oyumuzu Demokratlara, Cumhuriyetçilere, Yeşillere, Liberterlere ya da hiç kimseye verip vermediğimizi de  umursamayacaklar. Bu konuda büyük kitaplar yazmamızı da  umursamayacaklar. Bu  ölümcül ekonomiyi sürdüren politikacılara ya da CEO’lara “merhamet” duyup duymadığımıza aldırmayacaklar. Onlar suyu içip içemediklerine, havayı soluyup soluyamadıklarına aldıracaklar. Toprağın onları besleyip besleyemeyeceğine aldıracaklar.

Hepimiz büyük bir dönüşümle alakalı fanteziler kurabiliriz; ama eğer insanlar (ve insan olmayan canlı toplumları) nefes alamıyorsa o zaman hiçbir önemi yok. Bu kültürün gezegeni öldürmesinin önüne geçmekten daha önemli bir şey yok. Bunu söylemek bile utanç verici. Toprak her şeyin kaynağıdır. Eğer gezegeniniz yoksa, o zaman ekonomik sisteminiz yoktur, ruhsallığınız yoktur, bu soruyu bile soramazsınız. Eğer gezegeniniz yoksa hiç kimse soru soramaz.

Peki ben hangi soruyu sorardım? “Hayatımı nasıl yaşayacağım?” diye sormak yerine  insanlar yaşadıkları toprağa, onlara hayat veren toprağa şu soruyu sorsalardı: “senin müttefiğin olmak için, seni  bu kültürden korumaya yardımcı olmak için ne yapabilirim ve ne yapmam gerekiyor? Bu kültürün seni öldürmesine son vermek için beraber ne yapabiliriz?” Eğer bu soruyu sorarsanız ve dinlerseniz, toprak neye ihtiyacı olduğunu size söyleyecektir. O zaman geriye tek gerçek soru kalıyor: bunu yapmayı istiyor musunuz?

Çeviri:CemC

Reklamlar

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

KİM KORKAR JERRY VLASAK’TAN?

 

Dr.Steve Best

 

Dr. Jerry Vlasak bir çok yönden tanınan bir isim. Los Angeles’te o bir travma cerrahı, militan bir hayvan hakları eylemcisi, dirikesime yönelik ciddi eleştirileri bulunan eski bir dirikesimci, SHAC  ve In Defense of Animals gibi grupların bilimsel danışmanı ve Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basın Odası kurucusu ve sözcüsü.Vlasak ayrıca bir çok başka görevde de bulunmuş; mesela PCRM sözcüsü, Sea Shepherd mürettabıymış zamanında. Vlasak bu “eski” görevlerindeki sürgün konumunu hayvanları “araştırma” adına sömürenlere karşı şiddet kullanmayı hayvan hakları/hayvan özgürlüğü hareketi için meşru bir taktik olarak açık açık savunması sonucu elde etti. Vlasak ayrıca eski bir İngiltere ziyaretçisi. 2004 yılı yaz aylarında ;İngiltere İç İşleri Bakanı David Blunkett, Vlasak ve Pamelyn Ferdin’in ülkeye girişini yasakladı. Blunkett’in bu tavrı Vlasak’ı sıradan bir “mahalli tehdit” konumundan, çok daha tehditkar bir “uluslararası terörist” durumuna yükseltti.

 

 

 

Şiddetin Haklılığı

 

Vlasak şiddet kullanmayı iki açıdan savundu. Ahlaki anlamda, Vlasak; tehdit etmekten haneye tecavüze, sabotajdan saldırıya ve hatta cinayete dek bütün taktiklerin insanların hayvanları maruz bıraktığı ızdırap karşısında, hayvanları meta olarak tanımlayan ve sömürü sistemlerini besleyen yasal sistemler aracılığıyla hayvanların acılarına son vermenin imkansızlığı yüzünden ve hayvanları bu insanların pençelerinden kurtarmaya yönelik ahlaki zorunluluk karşısında meşru olduğuna inanıyor. Pragmatik anlamda ,Vlasak;  şiddet kullanmanın etkili bir göz dağı verme taktiği olacağına ve bir çok insanın hayvanları sömürmesine engel olacağına, bir çok insanın da bu şeytani yola girmeyi düşünmeyi bile istemeyeceğine ikna edeceğine inanıyor.

 

Her iki argüman da ortaya konulmaları ve karşı argümanlara cevap verebilmeleri anlamında büyük çaba ve ayrıntı istiyor, ama Vlasak bunları dramatik bir şekilde masaya koydu. Uluslararası medyanın ilgisini çekerek, hayvan özgürlüğü davasının, masum hayvanları zalimlerinden ellerinden kurtarmak amacı güden; yer altı, illegal ama tamamen geçerli bir aracı olduğunu gösterdi. Malcolm X siyah özgürlüğün “gereken bütün araçlara başvurarak” kazanılması gerektiğini söylediğinde şiddeti ileriyi düşünerek bir taktik olarak savunmuyor, aslında siyah insanlara polislerin onların insan haklarını korumaktan çok bu hakları ihlal edeceği bir konum içerisinde meşru müdafaa hakkını saklı tutuyordu.

 

Aynen Vlasak hayvan özgürlüğünün gereken bütün araçları kullanarak kazanılması gerektiğini söylerken hayvanların meşru müdafaa  hakkından söz ediyor. Hayvanlar kendilerini savunamayacağı  için (elbette eğiticilerini hak ettikleri şekilde öldüren filler ve kaplanlar hariç) insanlar hayvanlar adına hareket etmek zorunda. Ve eğer bir hayvanı saldırıdan kurtarmak için  şiddete başvurmak gerekiyorsa o zaman hayvanların meşru müdafaa hakkı için şiddet kullanmak meşru bir araçtır. İstersek buna “genişletilmiş meşru müdafaa “ diyebiliriz; çünkü insanlar kendilerine zulmedenleri öldüremeyecek ya da kendilerini savunamayacak denli yaralanmış ve baskı altına alınmış hayvanlar adına eylemlerde bulunuyorlar.

 

Genişletilmiş meşru müdafaa dediğim şey aslında California’daki ve diğer eyaletlerdeki ceza kanunları yürütmeliğini yansıtıyor, buna “gereklilik müdafaası” deniyor. Sanık birisine daha büyük bir zarar verilmesini önlemek için illegal bir eyleme başvurulduğuna inanıyorsa, ve söz konusu zararın yasayı  çiğnemekten daha acil olduğuna inanıyorsa, ve eğer bu eyleme başvurulmazsa söz konusu zararın meydana gelmesi kesinse bu müdafaayı öne sürebilir. Tabii ki gereklilik müdafaası etik olmayan ve haksız şiddet eylemlerini savunmak için de kullanılabilir, ama hukuk ve etik prensipleri her zaman birbirine denk gelmezler, sivil itaatsizlik, sabotaj ve hatta şiddet kullanmanın bir çok olayda akla uygun bir sebebi olabilir.

 

Vlasak insan toplumunda şiddetin daha büyük bir şiddeti önleme aracı ya da meşru müdafaa aracı olduğu durumları kullanıyor. Vlasak hayvanları savunmak için benzeri argümanlara  başvurulmamasının net bir türcülük olduğunu söylüyor, bu mantıki sonuca hayvan hakları hareketindeki bir çok insanın yapamayacağı ya da yapmayacağı bir şekilde ulaşıyor. Türcülüğün sınırlarından mantığın ayrı tuttuğu şeyi ya da bir çok insanın türcülük davranışının sınırlarında bıraktığı şeyi söylüyor. Ayrıca hayvan hakları hareketi içerisinde hayvan özgürlüğü mücadelelerini geçmiş insan özgürlüğü mücadelelerinin geniş bağlamı içerisine yerleştirebilme kabiliyeti açısından da benzersiz bir özellik taşıyor. Mal ve mülke yönelik saldırıları kınayan ama hayvanlara yapılan şiddeti destekleyenlerin iki yüzlülüğünün altını çiziyor. İnsanların 30 sene içerisinde tek bir insanı bile incitmemesine rağmen ALF’i terörist diye damgalarken hayvanları sömürenlerin hayvanlara yaptığı şeyleri, hatta eylemcilere zarar verip öldürdükleri örnekleri de görmezden geldiğini ortaya koyuyor.

 

Vlasak’ı (Paul Watson, Rod Coronado, Kevin Jonas ve diğerleri ile beraber) “hayvan hakları hareketinin merhametli olmaktan tehditkar olmaya doğru geçirdiği dönüşümün” bir örneği olarak görebiliriz.Ya da sayıları giderek artan, hayvanları ve dünyayı savunan eylemcilerin sömürücü şirketlere karşı daha militan pozisyonlar ve taktikler almaya zorlandığı gezegen çapında bir ekokrizin kesin bir işareti olarak da görebiliriz.Çünkü bu sömürücüler iktidarlarından vazgeçmeden önce dünyayı yakıp yıkacaklar.

 

Doktoru Şeytanlaştırmak

 

Dr. Jerry Vlasak’ın şeytanlaştırılması süreci, 2003 yılı Hayvan Hakları konferansında yaptığı konuşmanın ardından, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabı ile başladı. Bu konferansta söylediği sözleri internet aracılığıyla hayvanlara şiddet uygulamayı savunan ve şiddet üzerindeki tekellerine meydana okunacağı gerçeği karşısında şok geçirenler tarafından her tarafa yayıldı. Hayvan özgürlüğü hedeflerine  ulaşmak için şiddet taktikleri kullanmak konusunda ne düşündüğü sorulduğunda Vlasak şöyle bir cevap verdi:

 

“Bence hareketimizde şiddet kullanmak var. Ve bence etkili bir strateji de olabilir bu. Sadece ahlaken kabul edilebilir olması bir yana bence pragmatik bir bakış açısıyla baktığımızda  çok etkin bir şekilde de kullanılabilir.

 

Mesela; eğer dirikesimciler rutin bir şekilde öldürülüyor olsaydı, bence bu diğer dirikesimcilerin bir an durup ne yaptıklarını düşünmelerine sebep olurdu ve eğer bu dirikesimciler mesela suikast için hedefleniyorlarsa , bence eğer, sıradan birisi değil de ünlü ve bilindik dirikesimciler suikaste uğruyor olsaydı, o zaman o dirikesimciler kadar tanınmış olmayan diğerleri “ben bu işe girmeyeceğim, çünkü bu iş çok tehlikeli, başka işler de yapabilirim, böyle tehlikeli bir işe bulaşmaya gerek yok” diyebilirler. Bence korku ve göz dağı verme faktörü olarak bu etkili bir taktik olurdu.

 

Hem dirikesim oranlarında  ciddi bir düşüş görmek için fazla kişi öldürmeye-suikaste uğratmaya- gerek de yok . Mesela 5, 10, 15 insan karşılığında 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvan kurtarabiliriz.

 

İnsanlar hemen heyecanlanıyorlar, “peki ya bir kundaklama eylemi sırasında ALF kazara birisini öldürecek olursa o zaman ne olur?” diyorlar. Siz de biliyorsunuz ya, bu fikre alışmamız gerek. Bir gün bu olacak, tamam mı? Bir gün olacak.”

 

 

Bu sözleri sebebiyle Vlasak’ın kafayı sıyırmış, höyküren muhalifleri Onu hayvan hakları hareketinin Eric Rudolph’u ya da John Brown’ı haline getirdiler. Dikkatlice okunduğunda Vlasak’ın şiddeti savunmadığını, daha büyük bir şiddet düzeyiyle karşılaşmak yerine hayvanları kurtarmak için biraz şiddet kullanmanın ahlaken haklı görülebilecek bir şey olduğunu söylediğini görüyoruz. Vlasak öncelikle önümüze hayali bir senaryo koyuyor, bu senaryoya göre eğer belli sayıda dirikesimci öldürülürse bunun hayvanların yararına  olacağı, bir çok dirikesimcinin hayvanlar üzerinde yürüttükleri deneyleri sona erdireceği ve bir çok potansiyel dirikesimcinin de başka araştırmalara yöneleceğini söylüyor. Aslında burada Vlasak totolojik bir beyanda bulunuyor, yani 2+2=4’tür diyor.

 

Dahası, eski insan özgürlüğü mücadelelerine bakarak Vlasak hayvan özgürlüğü hareketinden birisinin eninde sonunda hayvanları sömürenlere karşı şiddete başvuracağını söylüyor. Şu andan yıllar yıllar sonra hayvanları sömürenler hayatları yerine sadece mal ve mülklerine yönelik saldırıların olduğu o güzel zamanları hatırlayabilirler. Hayvan haklarına muhalif  olanlar da bunu artık daha sık dile getiriyorlar; çünkü hayvan özgürlüğü mücadelesinin giderek daha militan ve daha sert bir hal aldığını onlar da fark ediyor. O halde sıra Vlasak’a gelince kopan bu gürültünün anlamı ne? Bir dirikesimcinin, bir kürk çiftliği sahibinin, Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nden bir şirket pezevenginin ya da hayvan düşmanı sitelerinden birisinin sahibi iğrenç bir yaratığın suikaste kurban gitmesi insanı şok etse de Vlasak olumsuz propagandanın hayvan hakları hareketini yok edeceğini ya da ona leke süreceğini düşünmüyor, bu anlamda Eric Rudoph’un eylemleri ya da  Army of God (Tanrı’nın Askerleri) ‘nin diğer üyeleri kürtaj karşıtı hareketin bütünlüğüne ne kadar zarar verdiyse, veyahut Nelson Mandela’nın şiddet yanlısı oluşunun eylemle geçen kariyerinin onun terörist olmaktan özgürlük savaşçısı olmaya geçişine olan etkisi neyse bu da öyle.

 

 

Bu iddiaları ortaya koyarak Vlasak muhakkak ki artık ihtilaflı bölgelere girmiş oldu, dirikesimcileri ve diğer tür ayrımcılarını şok etti, öfkelendirdi ve hatta İngiltere’ye girmesi de yasaklandı. Ancak söylediği sözler ABD anayasasının ilk maddesine son derece uygun ve bu sebepten dolayı da anayasanın koruması altında. İlk maddenin özü Vlasak’ın 2003 konferansında yaptığı türden, pek de sevilmeyecek, insanların itiraz edebileceği, hakaret dolu kabul edebileceği konuşmaları ya da sözleri, bildirileri koruma altına almaktır. Herkes, her türden sömürücünün, kendi iğrenç davranış gerekçeleri ya da vicdansız eylemlerini savunduğu sürece, konuşma özgürlüğü hakkını kullanmaya bayıldığını bilir. Eğer Vlasak dirikesimcilere karşı anında insanları provoke edecek şekilde şiddet kullanmayı gerçekten savunsaydı, o zaman yasal çizgiyi geçmiş olurdu. İnsanlara değil ama hayvanlara yönelik şiddeti savunan insanların çıldırmış saptırmalarına rağmen Vlasak bu çizgiyi aslında geçmedi.

 

Vlasak şiddet kullanımını geçmiş insan özgürlüğü hareketlerinin tarihsel bağlamı içerisinde kullanıyor; bu hareketler bir grubun diğer grubu şiddet kullanarak baskı altına almasına son vermek için şiddet kullanmıştır. ABD Bağımsızlık Savaşı’nı düşünebiliriz burada. İlk söylediklerinin peşinden gelen eleştiri sağanağından sonra Vlasak şunları söyledi:

 

“Hayvan hakları hareketini bir vakum içerisine koyamazsınız. Onu tarihsel bir bağlam içerisine koymalısınız. Bizler, insan olmayan ve hissetme yeteneğine sahip canlıların kendi iradelerine karşı konularak sömürülmemesi, esir edilmemesi, ve kötü bilim ve çıkar sağlamak amacıyla kimsenin aklının almayacağı bir şekilde işkenceye tabi tutulmaması için savaşıyoruz.

 

Diğer iğrençlikleri, korkunç bir şiddeti ve masum hayatların yok edilmesini son erdirmek için yapılan diğer tarihi hareketlere baktığımızda, buna Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele,  ABD’de siyah kölelerin özgürlüklerine kavuşturulması, yerlilerin kendi kültürlerine sahip çıkma mücadelesi de dahil, şiddet her daim kullanıldı ve bu mücadelelerde kayıplar da verildi. İnsanlar petrol, para ve iktidar gibi tamamen saçma sapan sebepler yüzünden öldürüldü. Eğer ahlaki ve etik bir mücadelede, dünyada en çok ezilen, istismar edilen ve  işkenceye uğrayan  canlılar uğruna girişilen bu savaşta hiçbir kayıp yaşanmayacağını söylemek benim için tür ayrımcısı bir şekilde davranmak olur. Bunu istemiyorum, bu konuda destek de vermiyorum, ben sadece hayvan hakları hareketinin hırs ve çıkar sağlamak amacıyla hayvanların maruz bırakıldığı terör, istismar ve cinayetlere rağmen dünyanın gördüğü en barış yanlısı, en kendine dikkat eden hareket olduğunu söylüyorum. Eğer şans eseri hayvanlar için savaşanlar tarafından şiddet kulanılacak olursa, ya da kayıplar yaşanırsa bu duruma tarihsel bağlam ve perspektif içerisinde bakılmalı.”

 

Vlasak bu sözlerini uluslararası medyaya defalarca tekrarladı, şiddetin ahlaken savunulabilir bir taktik olduğu görüşüyle gerçek anlamda  şiddet kullanmayı savunan görüşler arasındaki farkı ortaya koydu. 2004 yılı BBC Radio 4’ün Today programında kendisiyle yapılan röportajda  Vlasak şunları söyledi:

 

“Ben şahsen kimsenin öldürülmesini savunmuyorum, önermiyorum, buna göz yummuyorum. Ben hayat kurtaran bir fizisyenim. Bütün günümü insan hayatı kurtararak geçiriyorum. Benim söylediğim şey, tarihsel bağlam içerisinde, şiddetin hayvan haklarını savunanlara karşı kullanıldığı ve hayvanlara karşı kullanıldığı;
bunun da bizim onlara karşı şiddet kullanmamızdan da farklı olmadığıdır. Zulme karşı verilen bütün mücadelelerde, tarihsel olarak baktığımızda, Amerika’daki kölelik günlerinden Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı günlerine dek şiddet gerekli oldu. Ben hayvan hakları mücadelesini tarih içerisinde görülmüş diğer mücadele örneklerinden farklı görmüyorum”

 

2004 yılı Kasım ayında Avustralya televizyon kanalının kendisiyle yaptığı röportajda Vlasak geri adım atmadı ve programın sunucusuyla arasında şu konuşmalar geçti:

 

 

Jenny Brockie: Ne kadar ileriye gitmeye hazırsınız, çünkü galiba 5, 10, 15 kişinin 1 milyon, 2 milyon, 10 milyon hayvanın hayatını kurtaracağını söylemiştiniz .Ayrıca şiddetin ahlaken kabul edilebilecek bir taktik olduğunu ve hayvan özgürlüğü mücadelesinde işe yarayabilecek bir taktik olduğunu da söylediniz. Bu sözlerinizin arkasında mısınız?

 

Jerry Vlasak: Hepsinin arkasındayım. Eğer tarihsel açıdan bakarsanız, zulme karşı verilmiş bütün mücadelelere bakarsanız, bu ister G.Afrika’daki ırk ayrımı olsun, Amerika’daki kölelik olsun ya da Kuzey İrlanda’da, İrlanda’da, Irak’ta, Vietnam’daki diğer mücadeleler olsun- yani özgürlük talebiyle yapılan bütün mücadelelere bakıldığında şiddete başvurulduğunu görüyoruz. Ve bu arada, onlar her anlamda şiddet kullanıyorlar. Hayvanları yavaş ve  işkenceler çektirerek öldürdükleri laboratuarlarda şiddet kullanıyorlar, hayvan haklarını savunanlara karşı da şiddet kullanıyorlar. En azından 12 kişi hayvan istismarcıları tarafından  öldürüldü ama bundan bahseden kimse yok.

 

Jenny Brockie: O halde bir hayvanın hayatını kurtarmak için insan öldürür müsünüz, bunu mu söylüyorsunuz?

 

Jerry Vlasak: Bunun hiç olmayacağını söylemiyorum.

 

Jenny Brockie: Önceden söylediğiniz şeye oldukça yakın bir şey söylüyorsunuz.

 

Jerry Vlasak: Beş suçlu dirikesimcinin hayatına yüz milyonlarca masum hayvanın hayatını kurtarmak için son verilmesini savunur muyum? Evet, savunurum.

 

Canlı yayında Vlasak ilk söylediği sözler üzerinde kelime oyunu yapmadan konuştu. Ancak önceki röportajlarının aksine burada Vlasak önceden söylediği şeyin tersini söylüyor, ilk kez hayvanları kurtarmak için dirikesimcilerin öldürülmesini savunacağını söylüyor. Belki yanlış konuştu, ya da duruşu daha da netleşiyor. Bu benim bildiğim kadarıyla şiddet yanlılığını gösterdiği tek örnek.

 

Vlasak, beş milyon masum hayvanın hayatını , hayvanlara işkence edip onları  öldürmekten suçlu, çürümüş insanların hayatına tercih ediyor . Bu görüşlerini ifade etmek onun hakkı. Bu bağlam içerisinde bile Vlasak hala daha anayasal haklarının korumasında bulunuyor; çünkü insanları galeyana getirir bir tarzda konuşmuyor. Kişisel ve varsayımsal kelimelerle konuşuyor, insanların dışarı çıkıp dirikesimcileri öldürmesi şeklinde bir açıklama yapmıyor.

 

Fok Savaşları

 

2005 yılı Nisan ayında Vlasak, Paul Watson ve Sea Shepherd Conservation Society’nin diğer üyeleriyle beraber fok avcılarıyla karşı karşıya gelmek ve onların 350 bin foku öldürmesine engel olmak için  bir araya geldi. Vlasak’ın şiddet üzerine görüşleri öfkeden deliye dönmüş bir fok avcısı tarafından saldırıya uğradığı an teste tabi tutulmuş oldu. Yere devrilip de burnu kanlar içerisinde kaldığında Vlasak saldırıya barışçıl bir  şekilde karşı koydu ve tepki vermedi. Şiddet Peygamberi için garip bir davranış.

 

Kanada Yayın Şirketi (CBC) (Kanada devletinin propaganda aracı ) ile yaptığı bir röportajda ise Vlasak, Prens Edward Adası’nın buzullarından düşmancıl medya ilgisinin sıcak sularına doğru yüzmüş oldu. Fok avcılarının kötülük anlamında dirikesimcilere benzetilip benzetilemeyeceği sorulduğunda Vlasak gözünü kırpmadan “Evet, bence hepsi korkunçlar. Onları durdurmanın bir diğer yolu da şiddet uygulamakla tehdit etmek olurdu ve ben de bu tehdidin arkasında olurdum” dedi.

 

Foklara yönelik barbarca katliamların sözünü etmek yerine CBC ve Vlasak’ı eleştirenler tahmin edileceği gibi bu sözlerinin deyim yerindeyse üzerine atladılar. Fok avcıları yüz binlerce fok üzerine korkunç bir şiddet uygularken Kanada medyası Vlasak’ı şiddet yanlısı ve aşırı uçlarda bir tip olarak resmetti. Kanada medyasının  çoğu gerçekten de fokların katledilmesini “insani” öldürme metodlarının kullanıldığı (mesela bebek fokların derisini hayvanın bilinci yerindeyken ve hayvan canlıyken soymak gibi) saygı değer bir gelenek olduğunu söyleyerek savundu. Sea Shepherd  yönetim kuruluna ikiyüzlülük dolu halk baskısı uygulandı ve yönetim kurulu Vlasak’ı görevinden aldı.

 

Vlasak tartışmalı sözleri karşılığında yüksek bir bedel ödedi ama, bir yandan da provokatif bir duruş sergileme ve tutarlı bir şekilde özgürlük etiği ve politikası mantığı yürütebilme anlamında da tebrik edilmeli. Vlasak’ı hayvan hakları hareketi içerisinde eleştirenler, Vlasakın hayvan hakları hareketine dair yarattığına inandıkları olumsuz imaj sebebiyle dırdır ededursunlar Vlasak  bir yandan da büyük bir uluslar arası medya ilgisinin odağı oldu ve böylece de dirikesimin korkunçluğu ve fok katliamları ile  ilgili bir çok kitleyi eğitme fırsatını değerlendirme şansını yakaladı. CBC olayında görüldüğü gibi, Vlasak’ın medyanın  ilgisini çekmesi demek bu ilginin her zaman hayvanların içinde bulunduğu kötü duruma yönelik olmayacağını, mesela tartışmaya açık sözlerine yönelebileceğini de düşünmemiz gerekiyor. Bu durumda medyanın ilgisini çekmek  için provokatif sözlere ve eylemlere ihtiyaç olsa da medya böyle bir durumda hemen konuşmaların, sözlerin ve eylemlerin referanslarına değil konuşan ve eyleme girenlerin kendisine odaklanabilir.

 

Bu yüzden Vlasak için ortadaki sorun, mesajı hayvan sömürüsü ile bağlantı halinde tutmak, yoksa kendi sözlerinin ne olduğu ile değil; gerçek şiddet ve terörizmin hayvanları sömürenlerden kaynaklandığını, hayvan özgürlükçülerinden kaynaklanmadığını göstermek. Gerçekten de yaptığı her konuşmada Vlasak, hayvan özgürlüğü hareketini şiddet uygulamakla suçlayanlara rağmen bu korkunç iki yüzlülüğü ifşa etmeye çalışıyor, oysa hayvanları sömürenler her yıl dünyayı hayvanların kanıyla yıkıyorlar, hayvan özgürlüğü eylemcilerine saldırıyor ve bazen de onları öldürüyorlar.

 

İkiyüzlülük Koridorları

 

Vlasak hayvanları sömürenlerin şiddet kullanmayı tekelleştirme hakkına meydan okuyan sözlerinden dolayı çarmıha gerilirken, içeriği iğrenç şeylerle dolu konuşmalar eğer Sağ’dan geliyorsa hiç fark edilmiyor bile. Sağ, Ward Churcill’in 11 Eylül  kurbanlarının birşekilde “küçük Eichmannlar” olduğunu söylemesi üzerine kalp krizi geçirdi, ama Afganistan ve Irak’ta görev yapan üç yıldızlı deniz generali James Mattis  açık açık “ aslında  Iraklıları öldürmek çok eğlenceli. İnsanları vurmak çok eğlenceli” dediğinde öfke patlaması ya da kovma tehdidi filan yaşanmadı hiç. Gene Bush’un yakın arkadaşı, Ebu Garib ve diğer yerlerde Iraklı tutuklulara uygulanan işkenceleri haklı çıkaran politikaları planlayan Alberto Gonzalez de uluslararası hukuku ve insani politikaları alenen çiğnediği için kovulmamakla kalmadı bir de bunun üstüne general yapıldı.

 

Peki sağ kanattan yazar Ann Coulter “Timothy McVeigh’le (Oklahoma bombacısı) ilgili tek pişmanlığım onun New York Times Binasına gitmemiş olması “ gibi saçma sapan şeyler söylediğinde neden bu kudurmuş tepkilerden eser  okunmuyor ortada? Coulter  için “liberal” oldukları sürece insan öldürmekte bir sakınca yok. Ted Nugent’ın 2005 yılı Mart ayı NRS kongresinde söylediği şu sözler için neden tepki gelmedi: “Alamo’yu hatırlayın! Vurun onları!”. Alkış almak için bağırmıştı, “ size ne kadar radikal olduğumu göstermek istiyorum. Araba hırsızlarının ölmesini istiyorum.Tecavüzcülerin ölmesini istiyorum.Hırsızların ölmesini istiyorum.Çocukları taciz edenlerin ölmesini istiyorum. Kötü adamların ölmesini istiyorum. Mahkeme filan yok.Kefalet yok.Erken tahliye yok. Hepsinin ölmesini istiyorum. Elinize bir silah alın ve size saldırırlarsa vurun onları.” Nugent açık açık cinayetten bahsediyor, hem de hiçbir yasal sürece dahil olmaksızın. Hak yok, anayasa, mahkeme sistemi veya adalet filan da yok. Nugent faşist sözleri için bir bedel ödedi mi? Ona destek verenler ondan uzak durmaları için zorlandılar mı? Tabi ki hayır. Nugent toplum tarafından onaylanan hayvan cinayetlerine devam ediyor, oysa Vlasak tür ayrımcısı şiddetin kurallarını ihlal ederek hasta ve yolundan sapmış bir dünyanın aşağılamasıyla karşı karşıya kalıyor.

 

Nugent gibi geri kafalı insanların şiddete başvurması ayrı bir şey ama son zamanlarda Kongre’de sağ kanat üyelerinden şiddet tehditleri geliyor. Nisan-Mayıs 2005 tarihinde Terri Schiavo’nun (ötenazi istenen bir hasta.Kocası ötenazi yapılmasını isterken ailesi buna karşı çıkıyor, iki taraf arasında yargı yolu açılıyor. Dava 1998’de başlıyor, sonuç koca lehin 2005’te alınıyor, ötenazi yapılıyor) hayatını kurtarma çabalarının sonuç vermemesi üzerine “hayattan yana” muhafazakarlar “eylemci hakimler”e karşı haçlı seferi başlattılar- yani liberal hakimleri kastediyorlardı-soldan aşırı sağa kadar her konuda karar veren kişilerden söz ediyorlardı. 4 Nisan’da Senato’da konuşan Cumhuriyetçi senatör John Cornyn Shiavo meselesinden söz ederek 1 Mart tarihli Anayasa Mahkemesi kararının “eylemci yargı” sonucunda gençler için ölüm cezasını iptal ettiğini söyledi. Ne zaman liberal duyarlılıkları olan bir hakim dinci sağın politik ajandasına uymayan kararlar verirse  o zaman” yargıda eylem” söz konusu oluyordu.

 

2005 yılı Nisan ayında meydana gelen korkunç olayda Chicago ve Atlanta’da 2 hakim vurularak öldürüldü. Senatör John Cornyn bu olayın ardından şunları söyledi: “ burada sebep sonuç ilişkisi var mı bilmiyorum, ama  bu ülkede mahkeme şiddeti örnekleri gördüğümü söyleyebilirim. Ve merak ediyorum; bazı durumlarda bazı yerlerde bazı kişilerde hakimlerin politik kararlar verdiği ama halka açıklamadığı durumlar olabilir mi, yani öyle ki , bu durum öyle bir hal alıyor ki, sonunda bazı insanlar şiddete başvuruyor olabilir.Haklı görmesem de bu konuda benzeri fikirlerim var.”

 

Cornyn alçak sese federal hakimlerin öldürülmesini kınarken diğer taraftan aslında “eylemci” hakimlerin sağ kanatın hedeflerine uymamaları sebebiyle öldürülebileceğini de söylüyor. Bu tehditkar durumdan kısa süre önce bir çok hakim Terri Shiavo’nun hayatını kurtarmaya yönelik bütün yasal başvuruları reddettiğinde House Majority lideri Tom Delay tehditkar bir sesle” bundan sorumlu olanların bedelini ödeyeceği gün de gelecek” demişti.

 

Ancak Cornyn ve Delay başka bir şekle sokmak isteseler de söyledikleri şeyler homofobi, militarizm, emperyalizm ve silahlara sınırsız bir oradan ulaşma izni ve ölüm cezasının daha geniş bir ölçekte uygulanması gibi “hayattan yana” sağ kanat değerleriyle ve “ana akım” Amerika  ile güya bağlantısını kaybetmiş liberal hakimlerin cinayetiyle alakalı hem tehdit cümleleridir, hem de özür beyan eden cümlelerdir. Hepsi de Jerry Vlasak’ın söylediği sözlerden çok daha tehdit dolu sözler. Bu ülkede aşırı sağcı duyguların geçerliliğini düşündüğümüzde Neo Nazilerin, kafayı sıyırmış kürtaj karşıtlarının ve diğer grupların ciddi bir şiddet ve cinayet kaydı olduğunu görüyoruz ve kayıtlara baktığımızda Cornyn ve Delay’in sözlerinin Vlasak’ın söylediği sözlere kıyasla gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Vlasak’ın sözleri insanlara yönelik şiddet kaydı bulunmayan bir yer altı özgürlük hareketine işaret ederken Cornyn ve Delay’in sözünü ettiği ultra sağcılar hem şiddeti övüyor hem de şiddete başvuruyor, patlamayı bekleyen bir bomba gibiler aynen. Eğer birileri kalkıp da onların sözlerinden etkilenerek federal bir hakime suikast düzenlerse, Cornyn ve Delay burada söz konusu cinayetten paylarına düşen sorumluluğu yüklenmek zorunda.

 

Amacını Aşmış İmtiyazlar

 

Burada ahlaki öfkemizi perspektif içerisine alalım. Burada hayvanları küçük kafeslere, beton zindanlara tıkıp beyinlerini elektrotlarda işgal edip vücutlarına toksik kimyasal maddeler enjekte eden, onları radyasyonla zehirleyen, kafataslarını pnömatik araçlarla şişiren, cinsel organlarını parçalayan, göz kapaklarını diken vb bir çok şey yapan insanlarla, dirikesimcilere ve bu tür insanlara karşı şiddet kullanmayı tartışan ya da bunu savunan bir hayvan özgürlükçüsü arasındaki farktan bahsediyoruz. Barbarlıkların bir sonu yok, Dr. Mengele’nin kurbanlarına yaptıklarının çok ötesinde bir şeyden söz ediyoruz. Bizler sırf merhametinden sebep nefret ve küçümseme duygusuyla hayat alanlara karşı hayat kurtaran bir travma cerrahından söz ediyoruz. Gerçek terör ya da gerçek terörizm Jerry Vlasak gibi birisinden kaynaklanmaz; kürk çiftlik sahiplerinden, dirikesimcilerden, avcılardan, tuzakçılardan, fok avcılarından, balina avcılarından, fabrika çiftlikleri ve mezbaha sahiplerinden ve sürüp giden hayvan soykırımından akan kanla ve acıyla  çıkar elde eden şirketlerden kaynaklanır.

 

Ne İngiltere ne de ABD’nin Jerry Vlasak’tan korkmak için bir sebebi yok. Bırakın her hayvan sömürücüsü ALF ismini duyup da korkuyla titresin, ama vatandaşların büyük acı ve esaret altında yaşamaya çalışan hayvanları bariyerleri ve güvenlik sistemlerini aşarak kurtarmaya çalışan  cesur, kendini davasına adamış ve merhametli bu canlardan korkması için hiçbir sebep yok.

 

Ama tam tersine, aşırı sağcı ABD hükümeti aşırı sağcı politik grupları “ülke  içi terörizm ” listesinden sildi. ALF ve ELF’ten farklı olarak, Army of God (Tanrı’nın Askerleri) gibi gruplar ve milisler insanlar için gerçek bir tehdit, çünkü şiddet ve nefret kayıtları bulunuyor. Bu ülkede bir şirketin çıkarlarını tehdit etmek; Oklahoma City’deki Alfred P Murrah Federal Binası’nı havaya uçurup 168 insanı öldürmekten, 500 kişiyi yaralamaktan; Atlanta Olimpiyatlarına bomba yerleştirerek 1 kişiyi öldürüp 100 kişiyi yaralamaktan; kürtaj yapan doktorları öldürmekten; siyahları, Yahudileri, göçmenleri öldürmekten; antrax, sodyum siyanür bombaları gibi kitle imha silahları, makineleri tüfekler, yüzbinlerce adet cephanelik ve uzaktan kumandalı patlayacılara sahip olmaktan daha ciddi bir tehdit.

 

 

Bunların hepsi aşırı sağın suçları, devlet ALF yerine aşırı sağın sayısız kuruluşlarına vatandaşları ve ülke güvenliği için daha az bir tehdit  oluşturuyor gözüyle bakıyor. Ama ALF insanları değil, şirketleri tehdit ediyor; bu kafayı sıyırmış toplumda çıkarlar hayattan daha değerli olduğu için ALF ve ELF bir numaralı Halk Düşmanı olarak görülüyor.25  Nisan 2005 tarihli newsday.com sitesinde şöyle bir yazı vardı: “ İç güvenlik birimlerinden gelen bir habere göre ALF El-Kaide’yi desteleyebilecek ülke içi terörizm tehditi yapan gruplar arasında gösteriliyor”. Bu belge saçma sapan bir şey, gerçeklerin saptırılması ve hayal gücünün işi demek bu. ALF’in politik görüşleri Sol anarşist görüşlerden oluşuyor,ve El-Kaide’nin fundamentalist, otoriter ve ataerkil, şiddet yanlısı görüşlerine taban tabana zıt. ALF’in El-Kaide’yle felsefi veya pratik hiçbir bağı yokken ABD’deki aşırı sağcıların ABD hükümetine yönelik şiddet içeren muhalefete ve Amerikalı vatandaşlara karşı terörist saldırılara büyük bir eğilimi var. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre;

 

“El-Kaide ile yurt içi terörist gruplar arasında işlevsel hiçbir bağ yok ,ama bilgi toplayan kuruluşlar Amerikalı aşrı sağcıların ve İslamcı militanların Yahudiler, Masonlar ve diğer grupların dünyayı kontrol etmek istemesiyle alakalı benzer teoriler yaydığını ortaya koydu. Dahası, bazı beyaz sağcılar 11 Eylül eylemlerini alkışladı. Ulusal İttifak adında Batı Virginia’da bulunan Neo Nazi grubunun liderlerinden birisi “ Yahudileri öldürmek için uçakları binalara doğru süren herkese saygım var. Keşke üyelerimizde bunların yarısı kadar cesaret olsa” demiştir.

 

Medyanın dil hakimiyeti ve tahakkümüyle, halkın genel görüşüyle beraber Sağ ve Şirket Amerikası “terörizm” söylemini ve bunun tanımlarını kontrol ediyor. Görünüşe göre, bu altın standartlar sayesinde devlet şiddeti, şirket  şiddeti ve insan türünün hayvanlara karşı yürüttüğü şiddet terörizm tanımından çıkartılıyor, onun yerine mal ve mülkün yok edilmesi, şiddet ve yıkımın belgelenmesi ve diğer hayvan hakları ve çevreci kuruluşların taktikleri –ve genel anlamıyla muhalif duruş- bu tanıma dahil ediliyor. Bir kez güç ve şiddet uygulamaya konulduğunda (dil terörizminin şiddeti ve gücü) şirket-devlet kompleksi o zaman kendi meşruluğuna meydan okuyan herkese uygun baskı ve saldırganlıkla cevap verebilir.

 

ABD yurttaşlarının karşısındaki, aslında bütün dünyanın karşısındaki en önemli tehdit, gezegen üzerindeki en önde gelen terör tehdidi olan ABD devletidir. Nikaragua’dan Şili’ye, Vietnam’dan Irak’a, İran’dan Endonezya’ya kadar  ABD terörist devleti düzinelerce sayıda bağımsız ya da demokratik yöntemle seçilmiş hükümeti devirmiş, sistemli bir şekilde insan haklarını  işgal etmiş, bir anda on binlerce insanı katletmiş, faşist hükümetlere ve juntalara yardım ve yataklık etmiş ve mümkün olabilecek her şekilde –ister serbest pazar isterse kurşun aracılığıyla- bütün gezegeni hakimiyeti altına almanın yollarını aramıştır.

 

 

Hayvanları sömürmekte çıkarı olanlar için Jerry Vlasak bir tehdittir, aşırı uçta birisidir. Akılcı, adil ve şiddet içermeyen bir dünya için mücadele edenler, en temel hak ve adalet kavramlarına hayvanları da katmak isteyenler için o bir özgürlük savaşçısıdır. Belki yaklaşmakta olan karanlık bir geleceğin kehaneti de olabilir, hayatı ve gezegeni yok etmeye ant  içmiş insanlarla onları durdurmak amacında olanlar arasındaki iç savaş, modern özgürlük hareketlerinin bir parçası olan şiddete başvurmak üzere olabilir. Şu ana dek, hayvan özgürlüğü hareketinin John Brown ya da Nat Turner’ları yok, ve bu da sadist insanların hayvanları maruz bıraktığı korkunç şeyleri ve hakiki şiddetin boyutunu bilen, kısıtlanmış eylemciler için önemli bir işaret oluyor.

 

Çeviri: CemC

 

 

 

 

Etin Cinsel Politikası

ET ÜZERİNDEN KONUŞMALAR

Düzenleyen.Güvercin Postası

Carol Adams;

aile içi şiddet ve hayvan savunuculuğu alanlarında kapsamlı çalışmalar yapmış eko-feminist bir ilahiyatçı, yazar ve
aktivist.

1990’da yayımlanan ilk kitabı The Sexual Politics of Meat’te [Etin Cinsel Politikası], hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasındaki ilişkiyi ortaya koydu;

yaşayan, hissedebilen hayvanların “et” haline getirilmeleri ile, kadınların cinsel nesnelere indirgenmesi arasında benzerlik kurarak feminist-vejetaryen bir kuramın temellerini attı.

O tarihten bu yana eko-feminizm, aile içi şiddet, vejetaryenlik ve hayvan savunuculuğu üzerine kitaplar ve
makaleler yayımladı.

Carol Adams’ın son derece iddialı ve çarpıcı fikirlerini “güvercinle konuşma” şeklinde düzenleyip getiriyorum.
İlginç bulacağınızı düşünüyorum.

güvercin:

Neden vejetaryen olmaya karar verdiniz?

Carol Adams:
Feminist kuramcı Sandra Barky şöyle bir gözlemde bulunur: “Feministler diğer insanların gördüklerinden farklı şeyler
görmezler, aynı şeyleri farklı gözle görürler.

“Ben hep gördüğümüz şeyleri farklı gözle görmeye başladığım için vejetaryen oldum. Bana bu farklı bakışı kazandıran
olay, midillimin ölmesiydi. Yale İlahiyat Fakültesi’ndeki ilk yılımın sonunda New York eyaletinin Forestville kasabasındaki
evime döndüm. Valizlerimi açarken birinin ısrarla kapıyı yumrukladığını işittim. Kapıyı açtığımda komşumuz telaşla
“Biri midillini vurdu!” diye bağırdı. Komşumuzla birlikte ahırımızın arkasındaki otlağa koştum, çok sevdiğim
midillimin ölüsünü gördüm.

Elma bahçemizin dikenli toprağı üzerinde yalın ayak koşarken, hayatımda ilk kez insandışı bir varlığın ölümüyle yüz yüze geldim. O akşam midillimin ölümü yüzünden perişan halde hamburgerimden bir ısırık alırken, birden durdum.

Ölen bir hayvan için üzülürken başka bir ölü hayvanı yiyordum. O ölü inekle ertesi gün gömeceğim midilli
arasında ne fark vardı?

Sırf kendisiyle yakınlık kurmuş olduğum için midilliyi kayırıp hiç görmediğim bir ineğin akıbetine boşvermenin etik açıdan
savunulabilir bir yanı olmadığını fark ettim.

Artık aynı şeyi farklı bir gözle görüyordum.

güvercin:

“Vejetaryen” sözcüğünün genel kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tanımlara bağlı kalmak şart mı, yoksa esneklik mümkün mü? Siz vejetaryenliği nasıl tanımlıyorsunuz?

Carol Adams:

Ben vejetaryen kelimesini seviyorum. Tam bir “kendi adını kendi koyma” örneği. Vejetaryenler bu sözcüğü “vegetable”
(sebze) kelimesinden değil, Latince’de canlı anlamına gelen “vegetus” kelimesinden yola çıkarak seçtiler.
Ama vejetaryen kelimesi içi boşaltılma tehlikesiyle karşı karşıya, çünkü sadece dört bacaklı hayvanları yemekten kaçınan hepçil insanlar da kendilerini vejetaryen sayıyor. Bunun nedeni sanırım “et” denince çoğunun aklına “kırmızı et”in gelmesi. Bu yüzden insanlar kanatlı hayvanları yiyen ya da balık yiyen vejetaryenler de olduğu yanılgısı içinde.
Ayrıca insanların birçoğu dört bacaklı hayvanları yemenin sağlıksız, ölü tavukları ya da ölü balıkları yemeninse sağlıklı bir beslenme tarzı olduğunu düşünüyor. Benim için vejetaryenlik bir sağlıklı beslenme meselesi değil, etik bir mesele.

Büyük yazar Isaac Bashevis Singer şöyle diyor: “Ben bu yolu kendi sağlığım için değil, tavukların sağlığı için seçtim.”

Kültürümüzde (ve genel olarak dünya kültürlerinde) hayvanlara yönelik muamele ile kadınlara yönelik muamele arasında ne gibi bağlar var?

Carol Adams:B iz ırkçı ve ataerkil patriyarkal bir dünyada,erkeklerin kamusal alanda da (iş alanında,siyasette)özel alanda da hâlâ kadınlar üzerinde iktidar sahibi olduğu bir dünyada yaşıyoruz (kadına yönelik şiddet bu ülkede her gün dört kadının ölümüyle sonuçlanıyor. Toplumsal cinsiyet farklılıkla değil tahakkümle ilgili. Toplumsal cinsiyetin yapılanışı, yani erkeklerin kadınlar üzerinde iktidar sahibi olma biçimleri,hayvanları, özellikle de tüketilen hayvanları görme biçimlerimizle bağlantılı.Uzun bir süre boyunca “insan” kavramı beyaz erkeklerle sınırlıydı. İnsanlık “ne kadın ne hayvan”
şeklinde tanımlanıyor, kadınlar insanlığa dahil edilmiyordu, çünkü hem kadındı hem de hayvan. Feminist bir tarihçi Amerikan Devrimi’nin ardından kadınlar açısından çok travmatik bir dönemin yaşandığına dikkat çeker,çünkü hep insan haklarından söz edilen bir dönemdir bu, kadın hakları ortada yoktur.“İnsan” erkek olarak, örtük şekilde de beyaz erkek olarak tanımlanır. İnsan kavramını genişletmeye çalışan hareketlerin ortaya çıkmasının nedeni, bir varlığın insan olarak tanımlanmadığı sürece ciddiye alınmayacağı kanısı – böyle bir varlık kötü muamele de görebilir istismar da edilebilir.

“Feminizm kadınların insan olduğu yolundaki radikal bir anlayıştır” sözüne katılmam mümkün değil. Benim derdim, insanlığı, kadınları da içine alacak şekilde yeniden tanımlamak değil. Ben insan tanımını sorunsallaştırmak istiyorum.
Ayrıca amaçların araçları meşrulaştırdığı anlayışına da karşı çıkmalıyız.Et yeme alışkanlığı ve başka insanların
maruz bırakıldığı baskılar, sırf bunlar sonucunda birtakım insanların arzuları tatmin edildiği için meşrulaştırılmaya
çalışılıyor.

Vejetaryen olmak neden zor ve hor görülür?

Carol Adams:

Sexual Politics of Meat eserimde “kayıp gönderge” kavramını ortaya attım:Et yeme sürecinde hayvanlar öldürüldükleri için görünmez hale getiriliyor. Ayrıca kavramsal olarak da görünmez hale getiriliyorlar.İnsanlar gerçekte ölü bir kuzuyu ya da ineği, kesilip parçalanmış bir tavuğu yemekte olduklarının onlara hatırlatılmasından hoşlanmıyorlar. O zaman bu kayıp gönderge yüzergezer bir şey haline geliyor. Örneğin et, kadınların başına gelenleri anlatmakta kullanılan bir metafor olabiliyor.Saygı gösterilmeyen bazı varlıklar da bu araç-amaç ikiliğinde mağdurlaştırılabiliyor.Ben şiddete karşıyım. Mümkün olan en az zararla yaşamak taraftarıyım. Baskı, şiddeti ve şiddet kullanma araçlarını gerektirir.

Bu şiddet genelde üç unsuru içeriyor: Bir varlığın nefes alıp veren, acı çeken bir canlı olarak değil de bir nesne olarak görülmesini sağlayan nesneleştirme; bir varlığın bütünlüğünü ortadan kaldıran parçalama ya da kesip biçme; son olarak da tüketme. insandışı hayvanın fiilen tüketilmesi ya da pornografi, fahişelik, tecavüz, dayak yoluyla, parçalanmış kadın
bedeninin tüketilmesi. Bu “kayıp gönderge” yapısında nesneleştirme ve parçalama süreçleri görünmez kılındığı, tüketilen nesne bir geçmişe, bir tarihe, bir hayat öyküsüne, bireyselliğe sahip bir varlık olarak algılanmadığı için “kötü muamele etme hakkını” doğuran bir yapı söz konusu.

güvercin:

İlk olarak The Sexual Politics of Meat adlı kitabınızda hatlarını çizdiğiniz feminist-vejetaryen kuramın özünü kısaca anlatabilir misiniz? Yani ETİN CİNSEL POLİTİKASI nedir?

Carol Adams:

Etin Cinsel Politikası şu anlama geliyor: Neyi, daha doğrusu kimi yiyeceğimizi, partiyarkal politika belirliyor ve et yemekle ilişkilendirilen anlamlar hep erkeklik etrafında dönüyor, toplumsal cinsiyet politikalarının toplumumuzdaki yapılanma biçiminin hayvanlara, özellikle de tüketilen hayvanlara yönelik bakışımızla ilişkili olduğunu iddia ediyorum. Dahası toplumsal cinsiyetin inşasında uygun besinlerin hangileri olduğu konusunda talimatlar da vardır. Bizim kültürümüzde erkek olmak, erkeklerin ya sahip çıktıkları ya da inkâr ettikleri kimliklerle bağlantılı “hakiki” erkeklerin neleri yapıp neleri
yapmadıklarıyla.

Bu sadece bir ayrıcalık meselesi değil, bir sembolizm meselesi. Kültürümüzde “erkeklik” kısmen et yemek ve başka bedenler üzerinde denetim kurmak üzerinden inşa ediliyor. Etin cinsel politikasından herkes etkileniyor. Bir lokantanın mönüsünde şu satırlara rastlamak mümkün:“Duble Hindi Göğüs, D Kup. Bu Sandviç Kocaman!” Etin cinsel politikası aracılığıyla bu tür imgeleri tüketmek, kültürümüzde kadının nesneleştirilmesi hakkında, bu nesneleştirmenin farkına varmaksızın açıkça konuşup şakalaşmanın önünü açıyor.Etin cinsel politikası başka bir düzeyde daha işliyor:

Etin insana güç verdiği ve erkeklerin et yemeye ihtiyaç duyduğu yolundaki hurafenin idamesini sağlıyor. Bu, güçle ilgili mitlerle bağlantılı erkeklerin güçlü olması gerektiği, bu gücü de etten aldıkları yolundaki mitler.

Tabii bu miti yalanlayan birçok vejetaryen sporcu var, ama yine de mitlerle baş etmek zor. Ayrıca et tarihte, özellikle son birkaç yüzyılda, Avrupa’da üst sınıflarla özdeşleştirilen bir yiyecek (sadece üst sınıflar her gün bol miktarda et yiyebiliyor).Cinsiyetçi kültür bu sınıf sistemini kadın -erkek ilişkilerinde yeniden yarattı – erkekler kadınların erişemediği bir şeye erişiyordu. bu nedenle aile içinde et yeme hakkına sahip olan ya da et yemeyi hak eden kişi erkekti. Et yemek bir erkek ayrıcalığıydı.

Son olarak, et yiyen erkeklerin mutlu birer eş olacağı düşüncesi de var. Yıllar boyu kadınlara erkeklerini mutlu etmek için hazırlamaları gereken et yemekleriyle ilgili yazılar yayımlandı. 1990’lara ait bir kadın dergisinde çok gülünç bir örnek var: (üstelik eski bir New York Times köşe yazarının kaleminden çıkmış). Yazı şöyle başlıyor:
“Erkekler ne ister? Tecrübelerime dayanarak, iyi bir seks ve iyi bir biftek istediklerini söyleyebilirim, ille bu sırayla olması da gerekmiyor.”
Bu da erkeklerle ilgili çok sınırlayıcı bir genelleme. Bu tür sınırlayıcı rollerle ilgili varsayımları benimsemek doğru mu?

Kitabımda kadınların birkaç nedenle vejetaryen olduklarını öne sürdüm. Bedenlerimizi tanıdıkça onları dinlemeyi öğreniyoruz, et yemekten vazgeçtikten sonra da kendimizi daha iyi hissettiğimizi görüyoruz. Ayrıca pek çok kadın,bir kadın olarak yetiştirilme tarzımızdan ötürü, haklarla (kimlerin, neden haklara sahip olduğuyla) değil, şefkatle (kimin neden yardımımıza ihtiyaç duyduğuyla) ilgilenen bir etik anlayışına sahip. Sadece tabağınıza bakmanız yeterli:“Ölü bir hayvanı yiyorum. Bu hayvan nasıl öldü? Nasıl yaşadı? Neden buna dahil oluyorum?”

güvercin:

Etin Pornografisi nedir?

Carol Adams:

Popüler kültürün, reklamların ve pornografinin “eğlence” adı altında kadınlara ve hayvanlara yönelik düşmanca ve aşağılayıcı bir ortam yaratmaları üzerinde durdum. Hayvanların nasıl cinselleştirilip kadınsılaştırıldığını, kadınların da nasıl hayvanlaştırıldığını irdeledim.“Antropornografi” fikrini ortaya attım:Hayvanların birer fahişe gibi tasvir edilme biçimlerini ele aldım ve reklamlar üzerinden bunun örneklerini gösterdim.“Türün dişisini” ele alarak, kadınların nasıl “tür kimliğinin” taşıyıcısı haline getirildiğini, çiftlik hayvanlarının da –sonuçta et haline getirilmek üzere– üremelerini sağlamak için türün dişisini kontrol altına alma gerekliliği yüzünden kültürümüzde statülerini kaybettiklerini gösterdim. Tür, “dişi”yle özdeşleştirilen bir kategori haline geldi.

güvercin:

Et yiyenlerin çoğu, insanlar için et yemenin “doğal” olduğunu iddia ediyor. Bu konudaki tavrınız nedir?

Carol Adams:

Et yemek “doğallaştırıldığında” karşı çıkmamız gereken iki nokta var. İlkin, biz insanların hayvanlardan farklı olduğumuz için et yediğimiz iddia edilir. Ama sonra birden et yemek, başka insandışı hayvanlar da et yediğigerekçesiyle meşrulaştırılır. Bu noktada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor. İkinci olarak –ben bunun patriyarkal
ataerkil kültürün parçası olduğu kanısındayım– kültürümüzde sadece etoburları değil, en yüksek etoburlar dediğimiz hayvanları, yani başka etoburları yiyen etoburları yüceltiyoruz. Et yiyenlerin büyük çoğunluğu otobur hayvanları yiyor. İnsanlar bu açıdan iyi bir örnek: Biz inekleri, kuzuları vs. yiyoruz. Ama kültürümüzde aslanlar ve kartallar, yani bizden daha etobur olan hayvanlar mitolojik açıdan yüceltiliyor. (Aslında hayvanların sadece yüzde altısından az bir kısmı etobur.) Ayrıca bazı erkek biyologlar erkek egemenliğini doğa kanunlarına dayandırmaya çalışıyor: Şu hayvan dişisine baskın,çünkü doğa böyle öngörmüş. Erkekler de kadınlara şöyle der bazen: “İçimdeki hayvanı uyandırıyorsun”. Ama biri çıkıp kendilerine hayvan dediğinde rahatsız oluyorlar nedense.

güvercin:
doğa insan içindir diyerek kendisini feda eden hayvanlara şükran duyan insanlar için ne diyorsunuz?

Carol Adams:
Evet bunu ifade eden bazı çevreciler var. İyi de, neden tarih boyunca hep insandışı varlıklar insanlar için fedakârlık yaptılar? Belki de insandışı varlıkları yemeyerek fedakârlık etme sırası insanlara gelmiştir. Hem o hayvanın kendini feda etmek istediğini nereden biliyoruz? Hele de bu savı öne süren kişi bir avcı değilse? Bu insanlar yerlilerin hayvanlarla kurdukları ilişkiyi kullanıyor, daha doğrusu istismar ediyor. Yerli kültürlerin insandışı varlıklarla olan ilişkileri içinden hâkim kültüre aktarılan yegâne unsurlar, kendi pratiklerimizi meşrulaştırmak üzere seçilenler. Oysa hayvanları yemeyen birçok yerli kültür var.

Burada şöyle bir durum söz konusu: Ölü hayvanları yiyor olmak insanları zaten vicdanen rahatsız ettiği için bu iddialarla et yemeyi savunmaya çalışıyorlar. Bizi pek de mantıklı olmayan bu iddialarla oyalayıp vejetaryenlikle olan ilişkilerini sorgulamaktan uzak duruyorlar.

İnsanlar değişmek istemedikleri için her şeyi kendi istedikleri gibi doğallaştırıyor ya da savlarını meşrulaştıracak dinî gerekçeler türetiyor. Oysa istedikten sonra bunların tam tersi tezleri de doğallaştırabilir, tam tersi tezleri destekleyecek dinî gerekçeler bulabilirsiniz.

güvercin:

Hayvan hakları etiği yerine, şefkat etiği (ethic of care) anlayışını savunuyorsunuz. İkisi arasındaki farkı biraz anlatabilir misiniz?

Carol Adams:

Hayvan hakları anlayışının kullandığı dil, insan/hayvan arasındaki farklılaşmayı ortaya koyan felsefî çerçeveye dayanıyor. Evrensel haklar anlayışının dili, özerk bir varlık olarak ortaya konan Aydınlanma insanı (erkeği) anlayışının parçası. Oysa gerçekte hiç kimse özerk değil. Biz ilk önce ilişkilerimiz aracılığıyla öğreniyoruz. Yürümeyi, konuşmayı hep ilişkilerimizle öğreniyoruz. Şefkat etiğinde, temel haklar anlayışının dayandığı özerk insan/erkek mefhumu eleştirilir.

İkincisi, hayvan hakları anlayışı sadece duygusallığı dışlamakla kalmıyor, aynı zamanda çok “erkek”. Bu anlayış bize insandışı varlıklar için üzülmemizi salık vermiyor, doğru olan şeyi yapmamızı salık veriyor. Bazılarımız çıkıp bu varlıklar için üzüldüğünü ifade etti. Çünkü üzülmek de meşru bir bilme biçimidir. Civcivlerin gagalarının kesildiğini, danaların doğduktan bir gün sonra annelerinden ayrıldığını işittiğimiz zaman hissettiğimiz öfkeye ya da diğer duygulara neden güvenmeyelim? Öfke ve şefkat (caring) neden insanlar olarak bizi anlamlı bir şekilde tanımlamasın?

İnsanlar buna cevaben şöyle diyebilir: Kadınların erkeklerden daha şefkatli olduğunu mu iddia ediyorsun? Hayır. Erkeklerle özdeşleştirilen bir düşünme biçiminin kadınlarla özdeşleştirilen bir tepki gösterme ve düşünme biçimi üzerinde hâkimiyet kurduğunu iddia ediyorum.
güvercin:
Yediğimiz hayvanla aramızda kopukluk olduğunu, onu “ete” dönüştürdüğümüz için hayvanın kendisini görmediğimizi iddia ediyorsunuz. Ama şöyle bir iddia da var: Asıl sorun insanların topraktan, doğanın gerçekliklerinden uzaklaşması. Hayvanlar için üzülmemizin nedeni bu kopukluk; basit bir duygusallık sorunu bu, çünkü çiftçiler ya da avcılar öldürdükleri hayvan için üzülmez. Buna yanıtınız ne olur?

Carol Adams:

Duygusal olmakta ne sakınca var? Bu da şefkat etiğinin bir parçası. Belki de ihtiyacımız olan şey duygudur. Ortada sizi rahatsız eden bir şey varsa, kültürün söyledikleri doğrultusunda duygularınızı değiştirmek yerine, duygularınızın söyledikleri doğrultusunda kültürünüzü değiştirmek belki de daha doğrudur. Çünkü duygusal açıdan rahatsız oluyorsanız, o kültürde ters bir şeyler var demektir. Ben bir çiftlikte büyüdüm. Ablama, ölü domuzu kaynar suya sokması için izin verirlerdi. Bunu seyrettikten sonra gidip evde et yerdim. İkisi arasında tam bir kopukluk söz konusuydu. O hayvanlar ötekilerdi, nesneleştirilmiş varlıklardı. Bu çok vahşi bir süreç. Ayrıca birçok hayvan o eski çiftliklere benzer yerlerde kesilmiyor, korkunç hayatlar yaşayıp korkunç yöntemlerle öldürülüyor.

güvercin:

Kitabınızda, (Ne Erkek Ne Hayvan) ayrıcalığı ele alıyorsunuz. Ama bir zamanlar ikinci sınıf yiyecekler olarak algılanan tahıllar ve sebzeler (sadece zenginler et yiyebiliyordu) bugün neredeyse birer lüks tüketim malı konumunda. Özellikle organik yiyeceklerden ve ete alternatif olarak üretilen ürünlerden söz ediyorum.

Carol Adams:
Öncelikle şunu söylemek gerek: Amerika’da devlet süt ve et sektörünü destekliyor. Böyle bir destek olmasaydı bugün bir hamburgerin fiyatının 35 dolar olması gerekirdi. O zaman veganlığın gerçekten de ucuz bir beslenme tarzı olduğu ortaya çıkardı. İkincisi, bu maliyet hesabını yaparken sağlık harcamalarıyla gıda harcamalarını birarada düşünmemiz gerekir o zaman da veganlığın kat kat ucuz bir beslenme tarzı olduğu görülür. Amerika’da başta gelen on öldürücü hastalığın altısı yüksek yağ, yüksek kolesterol ve süt ürünleri tüketimine bağlı hastalıklar. Üçüncüsü, dünyanın büyük çoğunluğu temelde vejetaryen bir rejimle hayatlarını sürdürüyor, çünkü tahıllar ve baklagiller çok daha ucuz.

güvercin:

Kitabınızda sizin için birinci önceliğin feminist hareket olduğunu söylüyorsunuz. Neden? Yıllar içinde bakış açınız değişti mi yani artık hayvan hakları hareketine daha çok önem verdiğinizi söyleyebilir misiniz?

Carol Adams:

Birinci önceliğimin feminist hareket olduğunu söylerken niyetim, hayvan hakları hareketine önem vermediğimi söylemek değildi. Feminist harekete olan bağlılığım herhangi başka bir bağlılığı dışlamıyor. Hayvanları feminist bir bakış açısıyla savunduğumu, hayvanların maruz kaldığı baskı ile kadınların maruz kaldığı baskı arasında bağlar olduğuna inandığımı söylemek istemiştim. Örneğin kadına yönelik şiddet meselesi, şiddet kullananların hayvanlara yönelik şiddetini de içeriyor. Dayak yiyen kadınlar genellikle evdeki hayvanlarına ya da çocuklarına zarar geleceği tehdidiyle terörize ediliyor, travmaya uğratılıyor ya da eve hapsediliyor. Cinsel tacize uğrayan çocuklar hayvanlarına zarar verileceği tehdidiyle susturuluyor. Hayvanlara yönelik şiddet de erkek kontrolünü artıran unsurlardan biri. Keza kürtaj meselesi. Bazı hayvan hakları aktivistleri hareketin kürtaja karşı olması gerektiğini savunuyor.Ama ben feminist bir bakış açısından bakarak asıl meselenin “dayatılmış gebelik” meselesi olduğunu düşünüyorum: Ben kadınların ve diğer türlerin dişilerinin gebeliğe zorlanmasına karşıyım.Yani feminizm, hayvanları savunmamı sağlayacak çerçeveyi sunuyor. Bu çok önemli, çünkü daha geniş bir toplumsal tahlille bağ olmayınca bazı hayvan hakları kampanyaları kadın düşmanlığına varabiliyor.

güvercin:

Zaman zaman öfkeye kapılıyor musunuz?

Carol Adams:

Mesela New York Times’da sınaî çiftliklerin yaygınlaşmasını, ve bunların insanlar ve çevre üzerindeki etkilerini konu alan, ama tek satırında bile hayvanlara değinilmeyen bir makale yayımlandığında öfkeleniyorum. Ama bu öfkeyi bazı şeyler üzerinde kafa yorabilmek için kullanıyorum: Burada olup biten nedir? Bu neyi temsil ediyor? O zaman bu öfke, meseleyi kuramsal açıdan ele almamı sağlıyor, çünkü ben mevcut durumu anlamayı ve değiştirmeyi istiyorum. Et yiyen insanlar bazen öyle şeyler yapıyorlar ki “beni tahlil et” diye bağırıyor adeta. Bu nedenle, bu öfke ve çaresizlik halinin beni felç etmesine izin vermek yerine, bunu bir süreç olarak görmeye karar verdim. Ne de olsa bir zamanlar ben de et yiyordum. Vejetaryenlerin geçirdiği süreci henüz tamamlamamış insanların arasında yaşıyoruz, hepsi bu.

güvercin:

Bir vejetaryen olarak et yiyen insanlara her seferinde yanıt vermek zorunda olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Bazen yanıt vermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir kere, vejetaryenler diğerlerine göre daha gerçekçi düşünüyor, çünkü biz “kayıp göndergeyi” yerine koyuyoruz. Biz onların tabaklarında yiyecek görmüyoruz, cesetler görüyoruz, ölü hayvanlar görüyoruz. Biz hem gerçekçi düşünmeyi hem de metaforik düşünmeyi bildiğimiz için, işin aslını ifade etmeye kalktığımızda insanların huzursuzluk duyması ve bize düşmanca yaklaşması kaçınılmaz oluyor. Örneğin, insanlar giydikleri giysilerin ne koşullarda üretildiğini bilmek istemiyor.O giysileri çok kötü şartlarda çalışan kadınların ve çocukların ürettiklerini bilmek istemiyorlar. Oradaki “kayıp göndergeyi” yerine koymayı istemiyorlar. İkinci olarak şunu söylemek istiyorum: Vejetaryenler, sofrada ölü bir hayvan bulunduğu zamanlarda bu konuyu konuşmaktan kaçınmalı. Çünkü o zaman çok fazla gerilim oluyor. O sırada o hayvanı yemekte olan kişi aptığı şeyi meşrulaştırmak için daha da fazla çaba harcıyor. ve sonuçta size saldırıyor.

güvercin:

Vejetaryenlerin alttan almaktan vazgeçmesi gerektiği konusunda ne düşünüyorsunuz?

Carol Adams:

Hiçbir zaman boşvermememiz, tartışmaya girmekten kaçınmamamız gereklidir. Ama biz vejetaryenlerin yapması gereken, et yiyen bir insana neden bu yolu seçtiğimizi açıklamaya çalışmak yerine, onun neden et yediğini açıklamasını sağlamak olmalı..

Hayvanlar, yaşadıkları süre içinde bile yığın olarak görülüyorlar. Geçenlerde 6 yaşındaki çocuğumla sinemaya gittik, filmin sonunda “bu filmin çekimlerinde hiçbir hayvan zulüm görmemiştir” yazdı.Çocuğum da şöyle dedi: “Yani bu filmde yedikleri etlerin hepsi sahte miydi?” Bu çok derinlikli bir soruydu, çünkü kültürümüzde hayvanları yemek zulümden sayılmıyor. Ama altı yaşındaki bir vejetaryen bütün bir kültürel pratiği sorgulayabiliyor.

güvercin:

Ekofeminist şefkat etiği nedir?

Carol Adams:
Hayvanları yiyen insanlar bir tahakküm ilişkisinden yararlanıyor, ama kültürümüzde bu ilişkiyi sağlayan yapıların ve bu süreçte zarar gören hayvanların görünmezliği teşvik ediliyor. Hayvanlara yığın gözüyle bakılıyor. Bireyselliklerinden kopartılıyorlar, böylece buradaki tahakküm ilişkisi görünmez oluyor. Eti, hayvanların varlık nedeni olarak görüyoruz; hayvanların yenmek için var olduklarını düşünüyoruz. Ama ekofeminist bir etik anlayışında ilk sorulması gereken şu:
“Ne yaşıyorsun?”Bu soruyu sadece dilimizi konuşan varlıklarla empati kurarak değil, sütü sağılan bir ineğe, sürekli yumurtlatılan bir tavuğa, boğazları kesilmek üzere olan hayvanlara da sorabilmemiz gerek. Öncelikle de bu soruyu sormanın meşru olduğunu, hayvanların gerçekten de bir şeyler yaşadıklarını kabul etmek gerek. İkinci olarak da, o hayvanların ne yaşadıklarını anlayabilmek için gereken bilgileri edinmek gerek. Bu soruyu içtenlikle sorduğumuzda,
inanın hayvanlar –kelimelerle olmasa bile–bize cevap veriyor.

güvercin:
Hayvan hakları aktivizminin ilerici siyasette doğal bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz?

Carol Adams:
Doğal değil, mantıkî bir yeri var. 19. yüzyıla baktığınızda evrensel oy hakkı hareketi, işçiler ve hayvan deneyi karşıtları arasında ittifak olduğunu görüyorsunuz. Ama liberal siyaset, hayvan hakları konusunda o kadar cömert değil, çünkü liberal felsefe insan-hayvan ayrımına dayanıyor. İlerici siyaset bilinç değiştirme meselesidir,baskı yapılarını değiştirme meselesidir. Hayvanların bilinç sahibi olmadıkları düşünüldüğü için, baskı yapılarıyla ilgileri de olmadığı düşünülür. Hayvan hakları anlayışının ilerici siyasette yeri olduğundan pek emin değilim. Ama hayvan savunuculuğunun kesinlikle yeri var. İktidar sahibi olmayan insanlar –ister kadınlar olsun, ister siyahlar ya da işçiler– hep hayvanlarla benzerlik üzerinden konumlandırılır; biz buradaki işleyişin farkına varmadıkça insanlarla hayvanlar arasındaki sınır, gücünü ve etkisini korumaya devam edecek.

güvercin:
Feministler hayvan haklarına neden uzak?

Carol Adams:
Tarihte kadınlar hayvan hakları hareketinde her zaman öncü oldu, ama feministler olmadı. Feministler neden ırk ya da sınıf ayrımcılığına karşı siyasî ve felsefî tavır almakta gecikmezken, hayvan haklarını hiçe saydılar? Bunun birkaç nedeni var. Birçok feminist yıllar içinde kadınlarla hayvanlar arasında kurulan denkliğin kadınları gayri insanîleştirme şekli olduğunu gördü. Buna tepki olarak, “Biz de insan türünün bir parçasıyız. Tıpkı erkekler gibi ussal, düşünen varlıklarız,” dediler. Ayrıca ırkçılık karşıtı ilerici feministlerde,hayvanlar adına konuştuğumuzda insan mağdurların uğradığı haksızlıkları küçümseme endişesi söz konusu. Özel olan siyasîdir, diyoruz, ama ne yediğimiz ya da ne giydiğimiz hâlâ özel konulardan sayılıyor. Şöyle karşılık veriyorlar size: “Hayvanları yiyip yememekle ilgili kararımın özel bir karar olarak kalmasını istiyorum.” yemek son derece kamusal bir edim ama bu edimi özel alana çekme güdüsü hâkim. Belki de hayatlarını değiştirmek zorunda kalacakları için bu konuda düşünmek istemiyorlar. Feministler kadınların et parçası gibi muamele görmesine karşı çıkıyor, ama bunu yaparken hamburger ya da biftek yiyorlar.

güvercin:
Kadınlar geleneksel olarak kendi mağduriyetlerinden ziyade başkalarınınkiyle ilgilenmiştir. Feministlerin, hayvan aktivizminin kadınları kendi sorunlarından uzaklaştıracağı yolundaki eleştirisine cevabınız ne olur ?

Carol Adams:
Kısmen haklı olabilirler,Hayvan hakları hareketinin yaklaşık %80’i kadınlardan oluşuyor, ama bu kadınlar kendi hayatlarındaki baskının farkına varmayı ya da bu baskıyla baş etmeyi başaramıyor. Bunu fark eden, hatta cinsel şiddete maruz kalanlar da var.Dayağa, tecavüze, kadınlara yönelik başka yerleşik şiddet biçimlerine karşı çıkan birçok feminist olduğunu, ama hayvan haklarıyla ilgilenen feministlerin sayısının az olduğunu görüyorlar ve bu alanda kendilerine daha çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Ama bence hayvan hakları hareketi içindeki erkek hiyerarşisi bunu bir sorun haline getiriyor.

güvercin:
Kadına şiddet ve hayvan korumacılığı yönünden çerçeveler nasıl şekillenir?

Carol Adams:
Ontoloji ideolojiyi tekrarlıyor. Başka deyişle, ideoloji, görünürde ontolojik olanı yaratıyor: Kadınların varoluşunun cinsel varlıklar olarak (ya da bazı feministlerin iddia ettiği gibi, tecavüz edilebilir varlıklar olarak) tanımlanması gibi, hayvanların varoluşu da et kaynağı olarak tanımlanıyor. Kadınların ve hayvanların varlığının birer nesne şeklinde tanımlanmasında, dil şiddetin bir öznesi/âmili/uygulayıcısı olduğu gerçeğini ortadan kaldırıyor .Sarah Hoagland bu süreci şöyle açıklıyor:

“John Mary’yi dövdü”, “Mary John’dan dayak yedi”ye, sonra “Mary dayak yedi”ye, sonunda da “dayak yiyen kadınlara” ve“şiddete maruz kalan kadınlara” dönüşüyor. Kadınlara yönelik şiddetle ve “şiddete maruz kalan kadınlar” ifadesiyle ilgili olarak, Hoagland şunu gözlemliyor: “Burada,erkeklerin kadınlara yaptığı bir şey, kadının doğasının parçası olan bir şey haline getiriliyor. Ve John’un bu süreçteki payını hepten unutuyoruz.”

Hayvanların bedenlerinin yenilebilir olduğu anlayışı da benzer bir tarzda kendini gösteriyor ve bedenlerini tüketmek üzere ölü hayvanları satın alan insanların âmilliğini ortadan kaldırıyor. “Ben cesetlerini et olarak tüketebileyim diye birileri hayvanları öldürüyor”, “hayvanlar et olarak yenmek üzere öldürülüyor”a, sonra “hayvanlar ettir”e, sonunda da “et hayvanları”na ve nihayet “et”e dönüşüyor.

Bizim hayvanlara yaptığımız bir şey, hayvanların doğasının bir parçası haline geliyor. Ve bu süreçteki payımızı hepten unutuyoruz.
güvercin:
İnsanda et yeme alışkanlığı neden bu kadar vazgeçilemezdir?

Carol Adams:

Et, doğal ve kaçınılmaz gibi gösterilen bir kültürel inşadır. Vazgeçilemez değildir, ama vazgeçilmesi istenmez..İnsanlar daha konuşmayı bile bilmedikleri bir yaştan itibaren hayvanları tüketmeye başlıyor, dolayısıyla et yemeyi meşrulaştırmak üzere etobur hayvanlarla analojik ilişki kuracak yaşa gelene kadar yüzlerce hayvanı yemiş oluyorlar. Çocuk dört ya da beş yaşındayken etin hayvanlardan elde edildiğini anladığı zaman, hissettiği rahatsızlığı(doğal insan duygusu budur aslında bence-gn) gidermek için kendisine sunulan meşrulaştırmalarla karşılaşıyor. Bu meşrulaştırmaları duymadan önce yediği etin tadı, bunların altında sağlam bir temel olduğuna inanması için gerekçe sağlıyor. Ayrıca bugün yetişkin olanların önemli bir bölümü, çocukluğunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki nüfus patlaması sırasında, yani dört temel besin grubu olduğu, et ve süt ürünlerinin de bunlardan ikisi olduğu iddiasının yerleştirildiği bir dönemde geçirdi. (Et ve süt endüstrisinin etkin lobi çalışmaları sonucu 1950’lerde bu görüş hâkim oldu. Oysa yüzyılın başında on iki temel besin grubu olduğu kabul ediliyordu.) Bu yüzden insanlar çocukluklarından
itibaren sadece etin tadına varmakla kalmadılar, mütemadiyen işittikleri, insanların hayatta kalmak için ölü hayvanları yemek zorunda oldukları iddiasının doğru olduğuna da inandılar. Et yemenin doğal olduğu fikri bu bağlamda gelişmiştir. İdeoloji yapay olanı doğal ve kaçınılmaz gibi gösterir. Hatta, bunun bir “beslenme” mevzuu
kisvesine büründürülmesiyle, ideolojinin kendisi görünmez olur.

güvercin:
Sözcüklerin etkisi nedir?

Carol Adams:

konuşma dilinde hayvanlar yok edilmiş oluyor..Biz et yediğimiz her gün, tek tek bütün hayvanlarla etkileşime giriyoruz.. Ama bu iddia ve içerimleri öyle bir kılığa büründürülüyor ki, hayvanın kendisi ortadan kalkıyor ve asıl etkileşime girdiğimiz şeyin “et” adı verilen bir besin türü olduğu söyleniyor. Etin Cinsel Politikası’nda, hayvanı ortadan kaldıran bu süreci, kayıp gönderge yapısı olarak adlandırmıştım. Hayvanların etleri için var olduklarının kabulüyle, hayvanlar ismen de cismen de yok ediliyor. Hayvanlar canlı olsalar et olamazlar. Yani canlı bir hayvanın yerini ölü bir gövde alıyor ve hayvanlar kayıp haline geliyor. Hayvanlar olmadan et yemek de söz konusu olamazdı. Ama et yeme ediminde hayvanlar mevcut değiller, çünkü besine dönüştürülüyorlar.Hayvanlar, tüketiciler onları yemeden önce, cesetleri yeniden adlandıran dil aracılığıyla kayıp hale getiriliyor. Kayıp gönderge, bağımsız bir kendilik olarak hayvanın varlığını unutmamıza izin veriyor. Tabağımızdaki sosis, bir zamanlar ait olduğu hayvanın, kuzunun, ineğin, tavuğun bedensel varoluşundan koparılmış bir parçadır. Kabul etmek istemeseniz bile böyle….

güvercin:
Bu konuda bilinçlenme süreci nasıl işler?

Carol Adams;

Bilinçlenme süreci herkes için bir noktadan sonra kişisel bir süreç. Ama et yemek konusunda ve etin kaynağının hayvanlar olduğunu gizleme konusunda kültürel açıdan öylesine bir baskı var ki, kesilip biçilmiş et dilsel açıdan türlü türlü kisvelere büründürülüyor:“Bir kuzunun bacağı” demiyoruz, “kuzu budu” diyoruz. Kuzu ile bacağı arasındaki aidiyet ilişkisini ortadan kaldırıyoruz. Hayvanlar bireylerden oluşmayan, yekpare bir kitlenin adı değil. Su öyledir mesela. Ne kadar eklesen ne kadar çıkarsan su yine sudur. Et kelimesini kullanarak hayvanlar hakkında böyle bir yanılgı oluşturuyoruz.——–

Hayvan haklarına farklı açılardan bakmayı amaçlayan bu çalışma sonrasında tabaklarınızdakinin daha bir farkında olmanız ve tröstlere kafa tutabilecek olan şeyin mideniz ve arzularınız olduğunu fark etmenizi diliyorum, umutla..
Güvercin soruları yazı orjinaline eklenmiştir, alıntı ve eklemelerle bu yazı dizisi oluşturulmuştur.

Daha önce de bazı bloglarda küçük değişikler ve eklentilerle yayınlanan bu yazıların HAYVAN HAKLARI SAVAŞI VE HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜNE FAYDALI OLABİLMESİNİ UMARIM.

Güvercin Postası

RAMONA AFRICA RÖPORTAJI

 

 

 

Jason Hribal’ın yazısında sözü edilen MOVE örgütünden Ramona Africa ile  No Compromise dergisi 1999 yılı sonbahar sayısında yapılan röportaj.

 

 

No Compromise:  Ne zamandır MOVe üyesisiniz? MOVE’a nasıl dahil oldunuz?

20 seneden fazladır MOVE üyesiyim. 1978 yılı Ocak ayından beri onların kim olduğunu biliyordum, duymuştum, 1978’de Rizzo’nun MOVE’a yönelik aç bırakma ablukasını okumuştum. Ama  umrumda değildi. Genç, orta sınıf bir siyah kızdım, Katolik okuluna gidiyordum. Artık üniversiteye başlamak üzereydim. Sistemin işe yaradığını hissediyordum. MOVE’un benim hayatımla hiçbir alakası yoktu. Temple’da oku – çalış programına girdim, orada bir topluluğun yasal konut edindirme programında çalışmaya başladım, daha sonradan senatör olan bir eylemci doğrudan eyleme büyük destek veriyordu, belediye meclisine ve benzeri yerlerde müdahalede bulunmak gibi eylemlere destek veriyordu. Gerçekten insanları ajite ediyordu. Boşaltılmış evlere insanları yerleştirmeye başladık. Giderek duruma aşina  olunca, etkin olmaya başlayınca önce Merle Africa ile tanıştım. MOVE mitingine katılmak ister miyim diye bir telefon aldım, ardından onları destekleyenlerle tanıştım, Pam Africa ile tanıştım. MOVE tarihini öğrendikten sonra  şok olmuştum, gidip kendim görme konusunda da cesaretlenmiştim. MOVE mahkemesine katıldım, şok geçirdim; beni bir türlü bırakmadı huzursuzluk. Onları gördüğüm zaman mahkeme salonundaki prosedürler karşısında nasıl hiç korku ya da huzursuzluk hissetmediklerini görüp etkilenmiştim. Güçlerinden etkilenmiştim. O kadar gerçekti ki; sırtımı dönüp gidemedim. Hukuk okumayı hiç istememiştim,  MOVE gibi olmak istiyordum, hakim ya da savcı filan olmak istemiyordum. Hukukun gerçekten ve tam anlamıyla ne olduğunu o dönemde kavradım.

 

MOVE’un silah taşımasına ne sebep oldu, 1978’deki  MOVE evine yapılan baskında neler yaşandı?

 

1977 yılı Mayıs ayında 5 ya da 6 yeni doğmuş ve henüz doğmamış bebek MOVE evine yüzlerce kez saldırmış polis tarafından öldürüldü. 20 Mayıs’ta tavrımızı belli ettik ve “Artık hayır ! Eğer devlet bize saldırmak istiyorsa, bunu herkesin önünde yapmak zorundalar” dedik. Kendimizi savunacağız. Pasifist değiliz biz. Bizler “öteki yanağını çevir”meye inanmıyoruz. Meşru müdafaaya inanıyoruz. Mazoşist değiliz. Dünya üzerindeki her tür kendini savunur.

 

1978 yılı Şubat ayında o zamanlar Philadelphia belediye başkanı olan Frank Rizzo MOVE’u aç bırakmak için mahkeme kararı çıkardı. MOVE dimdik dayandı. Anında insanlar hem bizim hem de köpeklerimiz için yiyecek ve su sağladılar. Abluka başlayıp da suyu kestiklerinde MOVE’a yardım etmek ilegal bir eylemdi, ama insanlar ablukayı deldiler, yardım etmek için  MOVE ile polis arasına girdiler.

 

Rizzo bize ne istediğimizi sordu biz de söyledik: masum kardeşlerimizin hapislerden çıkmasını istiyoruz, politik hükümlülerin-masumdular- eve dönmesini istiyoruz, ve artık rahat bırakılmak istiyoruz, dedik. Bütün MOVE tutuklularını serbest bıraktılar, ama bizi rahat bırakmadılar. Rizzo öylesine delirmişti ki, geri adım atmak zorunda kaldığı için öylesine çıldırmıştı ki evimizin yasayı çiğnediğini ve evden çıkmamız gerektiğini söyledi. Yüzlerce memurun bizi öldürmek için oraya getirilmesinin bahanesi olarak kullanıldı bu, yoksa bizim evden çıkmamıza yardım etmek gibi bir niyetleri yoktu. Mermi izlerinden belli zaten. Bütün MOVE üyeleri bodrum katındaydı, vurulan memur ise giriş katındaydı. Balistik raporu MOVE’un hata yapmadığını gösterdi. Tipik bir tuzaktı işte, başka da bir şey değildi.

 

1985’te MOVE evinin bombalanmasından söz edebilir misiniz?

Polisler anneler gününde, 12 Mayıs’ta evimize geldi ve bize tuzak kurmaya başladı.24 saat içerisinde çevremiz yanıp kül olmuştu, 11 MOVE üyesi yanarak ölmüştü, dört üyemiz polis tarafından vurularak öldürülmüştü, hepsi öldüler. Sadece ben ve bir çocuk hayatta kalabildik.  Bu olayı temize çıkarmak için de  iki hafta önce meydana gelmiş manasız bir olayla alakalı izin belgeleri kullanıldı, polisler o zaman evimizin arka tarafına gelmişti, biz de etrafa haber vermek için hoparlörleri açmıştık. Çok kısa bir süre sürdü bu. 2 hafta sonra sivil giyimli bir polis gelip kapımızı çaldı, o zamanlar hakim olan Lynn Abraham’dan alınma izin belgelerini gösterdi (şu anda bölge başsavcısı). Güya 11 Mayıs’ta onları tehdit etmişiz. MOVE’a karşı düzenlenecek bir eylemi haklı çıkarmak için uğraşıyorlardı, bu da ellerinden gelenin en iyisiydi. Mahkememden önce, belgedeki bütün suçlamalar tek tek geçersiz kabul edildi. Orada olmak için yasal hiçbir gerekçeleri yoktu.

 

MOVE evinin bombalanmasından sonra neden hapse atıldınız?

“Ayaklanma” suçlamasından hüküm giydim. İnsanlar masum insanlar nasıl olur da hapse düşer diye merak eder ya hani, işte 13 Mayıs’ta başıma gelenlerden sonra nasıl olduğunu anladılar.  Hakim gerçeği saptırdı, jüriye “polisin yaptığı şeyi düşünmeyin; daha sonra onlar onun hesabını verecekler. Sadece Bayan Africa  ile  ilgilenin” dedi. Bu yüzden insanlar “eğer memurlar da hesap verecekse, polis hesap verecekse o zaman hem MOVE hem de polis suçlu” diye düşündü. Bölge Başsavcısı ve hakimin oluşturduğu hava aynen buydu. Beni her şeyden de beraat ettiremezlerdi ya. Peki nasıl ayaklanma çıkarmıştım? “umumi asayişe aykırı hareketler” ve “polislere karşı gelmek” daha mantıklıydı ama bu ikisinden  beraat ettim ! Ölümlerden ve bombalamadan kimse suçlanmamıştı. Mahkemeye gitmek 11 senemi aldı, sadece 2 iki sanık vardı- polisler ve itfaiye müdürlüğü. Belediye Başkanı, Bölge Başsavcısı, polisler vd dokunulmazlık hakları sebebiyle davaya dahil edilmediler. Mahkemeden sonra, jüri onları suçlu bulduktan sonra hakim dokunulmazlıkları olduğu yönünde karar verdi, bu da jüri kararını açıklamadan önce oldu.

 

MOVE devletin bu kadar tepki göstereceği ne tür eylemlere katılıyordu?

 

İnanılmaz gelebilir, ama MOVE sadece konuşmalar ve protestolar düzenliyordu. Hayvanat bahçelerinde, sirklerde, hayvanlara çok korkunç şeyler yapılan laboratuarlarda protestolar düzenliyorduk; enerji krizleriyle alakalı konferanslar düzenliyor, sorumlu kabul ettiğimiz iş adamlarıyla yüzleşiyorduk. Güya bunu yapma hakkımız vardı,  ama dayak yiyorduk. Hamile kadınlar ayaklar altına alınıyor, çocuklar dövülüyordu. Suçlandık, mahkemeye çıkarıldık, hüküm giydik ve hapse gönderildik. İşte legal sisteme böyle girdik. Bize savaş açtıklarında, saldırdıklarında onların evlerine gidip orada gösteri düzenledik.

 

MOVE vegan mı, MOVE’un hayvan özgürlüğüyle ilgili görüşleri ne?

John Africa bizler  için fındık, meyve, sebze, kök ve bu türden şeylerden oluşan bir doğal ve ham bir beslenmenme biçimi koordine etti. John Africa, Frank Africa ve burada doğan bebekler bu beslenme biçimini tamamen devam ettirebilirken geri kalanlarımız, yani senelerdir bu konuda “sistem eğitimine maruz kalanlar” hala bu meseleyle uğraşıyoruz. MOVE’daki bazı insanlar peynir ya da yağ yiyebilirler , kendimize vegan demiyoruz.

 

MOVE’un neden et yemekten vazgeçtiği konusunu açıklamak istiyorum, bunun sebebi tavuğun lahanadan daha canlı olduğunu düşünmemiz değildi. Vazgeçmemizin sebebi hayvan eti yemeye ayarlanmamış oluşumuzdu, yani dişlerimiz ve sindirim sistemimizi kastediyorum. Elbette hayvanların çıkar sağlamak adına katledilmesini protesto ediyoruz, elbette insanlar için hayvanların acı ve ızdırap çekmesine karşıyız. Çoğu insan “yemek  yemek için bir şey öldürmek zorunda kalmamalısınız” diyor, ama biz hayatı tek bir şey olarak görüyoruz. Sebzeler canlı olmasaydı sizi besliyor olamazlardı.

 

MOVE, ALF’i ve diğer ilegal eylemlerde bulunan grupları destekliyor mu?

Önce şunu söyleyeyim, MOVE yasal olana inanmıyor. “Yasal” kelimesi hiçbir zaman doğru, “yasadışı” da hiçbir zaman yanlış anlamına gelmedi bizim için. Bu bizim referansımız değil, hiçbir anlamı yok! Eğer birisi hayatı, hayvanları savunmak adına bir eylem yapıyorsa, o zaman o eylemi bütün kalbimizle destekliyoruz. Yasallık bize hiçbir şey ifade etmiyor.

 

No Compromise dergisinde “kefalet yok, mahkumiyet var”  vb. tarzında bir yaklaşımdan söz ediyoruz. MOVE üyeleri kendi duruşmalarıyla nasıl başa  çıktı?

85 yılındaki bombalamada hayatta kalan tek yetişkin olarak, tutuklandım ve neredeyse 30 kez suçlandım. Ayaklanma çıkarmaktan hüküm giydim, 16 ay-7 yıl arası  bir ceza aldım, kefalet ücretim 4,5 milyon dolardı. 11 ay sonra şartlı tahliye kurulunun önüne çıkarıldım, onlar da eğer MOVE’dan ayrılıp onlarla bütün bağlantımı koparırsam o zaman şartlı tahliye hakkımın bana verileceğini söylediler. Bir çok MOVE  üyesine aynı şeyi söylediler, kimse düşünmedi bile. Her günümüzü hapiste geçirdik. Kız kardeşim Sue 12 sene yattı, Latin bir üyemiz 13 sene yattı.Taviz yoktu!  Şartlı tahliye kararlarını alıp ne yapmaları gerektiğini söyledik onlara. Halka bu bilgiyi açtık, ne yaptıklarını herkesin bilmesini sağladık. Mahkemelerde MOVE üyelerini sadece kendileri temsil eder.

 

MOVE mahkemede hiçbir zaman ayağa kalkmadı. MOVE 9 mahkemesinden önce insanlar MOVE üyelerinin neden ayağa kalkmamakta direndiğini soruyordu. Başlangıçta,  MOVE ayağa kalkmadığında hakim şeriften MOVE’u ayağa kaldırmasını  istiyordu, bu da itiş kakışa yol açıyordu.  MOVE eşitliğe gerçekten inanıyor- hakim sizin için ayağa kalkmıyor, siz neden onun için kalkasınız ki? Hakimler saygıyı hak etmiyorlar. İnsanlar bizim açıklamamızı duyduktan sonra ayağa kalkmadılar. Hakimlerden biri kendisi yerine geçene kadar salona kimsenin alınmaması yönünde karar çıkarttı, böylece hiç sorun yaşamamış oluyordu.

 

MOVE 9’un hayattaki üyelerine destek vermek için ne yapmak lazım?

Elinizden ne geliyorsa o! İnsanlar hangi eylemlerde bulunabiliyorsa o işe yarıyor, hepsi faydalı. Bilginin akmasına izin verin. Satın alıp düzenli gösterimlerde bulunabileceğiniz videomuz var. Üniversitenizi, topluluğunuzu ayarlayıp MOVE hakkında konuşmalar yapabilirsiniz. Ya da bizimle bağlantıya geçebilirsiniz, bize katılabilirsiniz.

 

Önceliğimiz, ailemizi hapisten çıkarmak. İnsanların hatırlaması gereken önemli bir şey var, MOVE 9 soyut isimler ya da soyut bir varlık değil, bunlar gerçek insanlar. Neredeyse 21 sene süren hapis hayatından sonra, insanlar bu insanların gücünü ve birliğini görüyor ve etkileniyorlar. MOVE 9’un gücünden çok etkileniyorlar. Bunca seneden sonra bile hala taviz vermiyorlar çünkü. Sokaktaki insanlar hemen depresyona giriyor, hemen üzülüyor ama 21 sene hapiste kalmış birisine bakıyorsunuz, kızını bombalama olayında kaybetmiş ama, adam hala güçlü, hala dirençli.

 

Çeviri :CemC

 

MICHAEL VICK, FREDERICK DOUGLASS, JOHN AFRICA VE SÖMÜRÜNÜN SİSTEMİK DOĞASI


BİR HAYVAN GEZEGENİ KORKUSU


Jason Hribal

 

 

 

13 Eylül 1916’de meydana gelen olaylarla ilgili bir çok spekülasyon var. Kesin olarak bildiğimiz şey, 30 yaşında Mary adında bir sirk filinin Erwin, Tenesssee’de büyük bir kalabalık önünde  linç edildiği. Söylenene göre, sonradan kendisine takılan isimle söylersek “Eli Kanlı Mary”, bir gün önce bir bakıcıyı  öldürmüştü ve orada yaşayan insanlar Sparks Brothers Sirki sahibinden idam edilmek üzere fili anında teslim etmesini istemişti. Patron kabul etti, ve tartışmalar başladı. Zehirleyerek mi öldürmeli? Belki de elektrikle? Belki, tren altına atarak? Sonunda fili zincirlerle vince asarak öldürmeye karar verdiler.

 

13 Eylül’deki matinenin ardından seyirciler hemen yakındaki tren raylarına yönlendirildi. Kalabalık belki de iki bin kişiydi. Halkbilimciler o öğleden sonra yaşananlarla ilgili olarak iki versiyondan söz eder. Bazı insanlar Mary’nin tek başına asıldığını söylüyor. Bazı insanlar da  Mary’nin asılırken yalnız olmadığı, yanında bir iki “zenci”nin de asıldığından oldukça emin. Elde bulunan az sayıdaki kanıt birinci versiyonu haklı çıkarıyor: linç sırasında sadece 1 kişi asılmıştı. Ancak diğer versiyonla ilgili hatıralar daha bir önemli, çünkü bu şahitler (en azından bilinç altından) türler arasındaki ayrımı belirsizleştirdiği gibi bir yandan da tahakküm altına almanın sistemik doğasını da ortaya koyuyorlar. Haa… daha şimdiden bazı okurların bu provokatif fikirden  rahatsız olmaya başladığını görebiliyorum, diğerleri de kızmaya başlıyor. Aslında insanları öyle ya da böyle diğer hayvanlara benzetmek başa bela almak demek. Mesela Michael Vick’in köpek dövüşü olayını ele alalım.

 

Önceleri Michael Vick’e karşı bir öfke ve köpeklere acıma duygusu hakimdi. Köpek dövüşüyle alakalı  gerçekler herkesi sarstı. Ama aynı hızla, yorumların çoğu- özellikle de Sol’dan gelen eleştiriler- birden tutucu bir söylem kazandı. Bazıları bu meselenin özünde bir ırk meselesi olduğunu söylüyordu. Diğer bir deyişle, Vick’e yöneltilmiş öfke aslında baskı altına tutulmuş bir ırkçılığın dışarı vurumuydu. Bazıları bunun kültürel bir konu olduğunu öne sürdü: Güneyliler ,görünüşe göre, kanlı sporları seviyorlardı, bu yüzden de herkesin bu konuda daha anlayışlı olup bu tür gelenekleri kabul etmesi gerekiyordu. Diğerleri de dişe dişe oyununu oynadılar- yani insanlar diğer canlılara kıyasla daha kötü durumda-ihtiyaç ve arzu anlamında. Hakikaten, diyorlardı, savaşlarda ölen insanlar varken köpek dövüşünü düşünmekye  kimin zamanı var ki?

 

Bu yorumların her birisinin farklı bir yaklaşım sergilediğini; ama hepsini de birbirine bağlayan ortak bir nokta olduğunu kabul etmek gerek: korku. Ne demek istiyorum? Vick konusuyla alakalı duyduğum ve okuduğum her şeyde şöyle bir cümleyle her defasında karşılaştım: “ Köpekleri severim ama, bu da fazla uzadı”. “Bu” dedikleri şey, diğer hayvanlardan ve onların toplumdaki yerinden söz etmek. “Bu” dedikleri şey, sosyal ve ekonomik ilişkilerden, hiyerarşiden, eşitlik ve haklardan söz etmek. “Bu düşünme ve konuşma biçimi antroarkiye meydan okumak demek: insanların hayvanları tahakküm altına almasına  yönelik bir meydan okuma.  Bu yüzden işte sözünü ettiğim o korku, yani statüyü kaybetmek, gücü kaybetmek ve  çıkarlarından mahrum kalmak korkusu bu. Köpek dövüşüyle alakalı çoğu muhafazakar yazının bu yüzden köpeklerle alakası yok. Bu göz ardı etme durumu da en temel meseleden bizleri uzak tutuyor: köpekler, insanlar ve sömürünün doğasından. Ancak Afrika kökenli Amerikalıların özgürlük mücadelesindeki iki tarihi figür ne bu konuları düşünmekten ne de bu bu konuların ne anlama gelebileceği üzerine düşünmekten korktu. Belki o zaman Frederick Douglass ve John Africa diyaloğumuzu sürdürmemize yardım edebilirler.

 

Douglass’ın kölelik günlerini anlatışına baktığımızda kendisiyle diğer hayvanların nasıl muamele gördüğü ve kullanıldığı konusunda doğrudan benzetmeler yaptığını görüyoruz. “Satın alındığımda eski sahibim herhalde benim artık onun kölesi olduğum gerçeğine sürüsüne katılmış yeni bir domuza verdiği önem kadar önem veriyordu.”Genç ve vahşi, çalışan bir hayvan gibi hayat boyu sürecek, acı bir esaretin boyunduruğunu giyecektim”. Gerçekten de “ artık benim durumumla öküzlerin içinde bulunduğu durum arasında bir çok ortak nokta görüyordum. Onlar bir eşyaydı, maldı, ben de öyleydim; onlar perişan olacaklardı, ben de olacaktım-hayat böyleydi işte.” Ama Douglass bu benzerlikleri fark eden tek kişi değildi, çünkü bu tür bir düşünme biçimi Afrika kökenli Amerikalılar arasında rutin ve sıradan bir şeydi.

 

Mary Prince, James Roberts, Henry Box Brown, William W.Brown, MArtha Browne, William Hayden, Aaron, Leonard Black, Moses Grandy, Henry Bibb, Thomas L.Johnson, Harriet JAcobs, Josiah Henson, John P.Parker, Henry Williamson ve liste böyle devam ediyor. Afrika kökenli Amerikalı köle anlatıları bu tür düz ve net benzetmelerle doludur.

 

Yukarıdaki anlatıcılar kendilerine eşeklerle aynı şekilde davranıldığını söylüyorlardı, yani bir eşya gibi, bir stok ürünü gibi, bir makine gibi. Öküzlere nasıl bakılıyorsa kendilerine de benzer bir şekilde bakıldığını yazıyorlardı- yani zekasız, ruhsuz ve aşağı yaratıklar olarak. Atlar gibi çalışmak zorunda kaldıklarından şikayet ediyorlardı- hiç ara vermeden, ücretsiz, yeterli su ve yiyecek olmadan, umursanmadan. Thomas L. Johnson’a erken yaşlarında öğretildiği gibi, “ bir öküz, at, veya bir eşekle aynı şey olduğunuzu anlamak zorundasınız, sadece Beyazlar kullansın diye var olduğunuzu, başka bir amacınız olmadığını anlamak zorundasınız.”

 

Yukarıdaki anlatıcılar koyunlarla yan yana nakledildiklerini anlatıyorlardı- gemilerde, botlarda, vagonlarda ve zincirli çekçeklerle. İneklerle beraber açık artırmalarda satıldıklarını anlatıyorlardı, onlarla beraber sergilendiklerini, incelendiklerini, satıldıklarını ve ailelerinden ayrıldıklarını anlatıyorlardı. Moses Grandy şöyle söylüyor, “ Büyükbaş hayvanlar yavrularına böğürüyorlardı, erkekler ve kadınlar kocaları, karıları ya da  çocukları için ağlıyorlardı.” Grandy aynı şekilde dört  çocuğunu kaybedecekti. Anlatıcılar domuzlarla aynı yerlerde, ağıllarda, barınaklarda veya barakalarda bir arada kaldıklarını da anlatıyor. Köpekler gibi, iple, sopayla ya da kırbaçla kontrol edilip cezalandırılıyorlardı.

 

William W.Brow, “bu açık artırmalarda, insanların sinirleri, kemikleri, kasları, kanı ve dokuları sanki kuzeyde bir çiftçiye at ya da koyun satarmış gibi umursamaz bir tavırla satılıyor”  diye yazarken  acaba olayı abartarak mı anlatıyordu? Harriet Jacobs kadınların “hayvanlarla başa baş açık artırmaya konulduğunu, çünkü sahibinin stoğunu artırmadıkça hiçbir değerlerinin olmadığını” söylerken yaptığı benzetmelerde biraz keyfi mi davranıyordu? Hayır. Aslında Brown ve Jacobs hakiki bir tarihsel gerçeği açıklıyorlardı: kendi tecrübelerini. Josiah Henson şöyle söylemişti, “sırf nasıl koştuğumu görmek için beni aceleyle bir yere yolladılar; puanlarım aynen bir atınki gibi açık artırmada ilan edildi; ve sahip olduğum bir çok özellikten bazıları pazarlık payı için öne sürüldü, böylece evcil bir hayvan olarak değerim daha da artmış oluyordu.” William Hayden köleliğin onu “büyük yorgunluk çeken, kırbaçlarla cezalandırılan bir yük hayvanına” dönüştürdüğünü anlamıştı. Leonard Black , toplumun onları “açgözlülüğünün, basit hırsları uğruna istismar ettiğini, onları domuz ve koyunlar gibi alınıp satılacak basit nesneler ve mallar haline dönüştürdüğünü” biliyordu. John P.Parker Afrika kökenli Amerikalıların “sahiplerinin eşekleri nasıl ormana gönderilirse aynen öyle güneye satıldıklarını ve kendisinin de 2,000 $ değerinde bir hayvan olduğunu” anlamıştı.

 

Bu noktada bazı okuyucular bu açıklamaların diğer hayvanların lehinde yazılıp yazılmadığını merak edebilirler; ama bu tür bir tavır da yanlış olur doğrusu. Çünkü Douglass, Johnson ve Grandy inek ya da öküze acımış olabilirse de hiç birisi “vahşi hayvanlar”ın kullanıldığı ve değişik davranışlara maruz bırakıldığı sisteme meydan okumadı. Bu anlatılar daha çok Afrika kökenli Amerikalıların lehinde yazıldılar, ve basit bir argüman yürüttüler. Kölelik, diğer hayvanların toplumsal olarak baskı altına alındığı ve ekonomik olarak sömürüldüğü bir araç ve bir kurumdur. Diğer bir söyleyişle, inekler köledir. Domuzlar köledir. Atlar köledir. İnsanlar olmamalıdır.

 

Vincent Leaphart adını John Africa ismini aldığında, dönüşüm tamamlanmıştı. Bir devrimci olmuştu ve etrafındaki dünya onu alt üst etmişti. Irkın ötesinde, cinsiyetin ve türün ötesinde sınıf, onun mücadelesindeki esas nokta olmuştu. Düşünme biçimi yalındı: Bütün canlılar aynı kaynaktan gelir, her bir canlı bir diğeriyle bağlantı halindedir ve birbirine bağımlıdır. Bu yüzden, işbirliği aracılığıyla, etnosentrizmin, ataerkilliğin, antroarkinin bariyerlerini yıkan bir işbirliği sayesinde gerçek bir sosyal değişim ve hareket elde edilebilir. İşte bu, MOVE hareketinin temeliydi.

 

Başlangıçtan itibaren MOVE geniş ölçekli bir yaklaşım içerisinde kalarak sisteme karşı savaştı. Örneğin, hapisanelere ve hayvanat bahçelerine karşı sürekli protestolar düzenlediler. Neden ikisi beraber? Cevapları basitti: bu iki kurum temelde aynıdır. İkisi de devletin ya da imparatorluğun hizmetindedir. Her ikisi de kişileri iradeleri dışında hapse atar. Her ikisi de ortadan kaldırılmalıdır. Bazı okuyucular böyle bir düşüncenin antropomorfik bir düşünce tarzı olduğunu söyleyebilir. Ama önceden açıkladığım gibi, antropomorfizm ampirik bilgiye dayanmayan, hayli politik bir terimdir. Bu silah, eleştirel düşünceyi geriletmeyi, korku yaratmayı, canlılar arasında birliğe engel olmayı amaçlar. Ama John Africa’nın gözü hiçbir zaman kolay kolay korkmadı.

 

MOVE her zaman geniş bir topluluk olmuştu. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Kara derili, kahve rengi tenli, ve beyaz derili insanlardan oluşuyordu. Kediler ve köpeklerden oluşuyordu. Bu ilişkiler ailesel ilişkilerdi. Gerçekten de 1985’te o Mayıs günü, polis ve FBI evlerine bomba koyduğunda, ölenler sadece 6 yetişkin ve 5 çocuk değildi. 6 yetişkin, 5 çocuk, bir sürü kedi, köpek ve çok sayıda başka canlı öldürülmüştü.

 

Ölümünden önce John Africa “köpek adam”  olarak biliniyordu. Bu aşağılayıcı bir lakap değildi. Ya da iğneleme amacıyla söylenmiş bir şey de değildi. Bu isim aslında gerçek bir samimiyetin işaretiydi, çünkü Africa köpekleri çok seviyordu ve köpek dövüşlerinden nefret ediyordu. İster Rochester, New York’un ya da Philadelphia’nın sert sokaklarında olsun, köpek dövüşlerini arayıp bulur ve buna bir son verirdi. Africa insanların alenen karşısına dikilir ve bir zamanlar köle sahiplerinin sadece çıkarları ya da zevkleri için dövüşler organize ettiğini açıklardı. O zaman, kavga eden, kan içinde kalan ve birbirini öldürmeye zorlananlar Afrika kökenli Amerikalılardı. Şimdi, Afrika kökenli Amerikalılar aynı şeyi bir başka hayvana yapıyor. Bu eylemler  iki yüzlülük değil mi? Ahlaksızlık ve adaletsizlik değil mi? Köpek dövüşü aslında kendimizi sömüren ve baskı altına alan aynı sistemi sürdürmüyor mu? Şiddet çemberinin başladığı yerde bitmesi gerekmez mi? John Africa buna inanıyordu ve bu konuda haklıydı.

 

Köpek dövüşleri, boğa güreşleri ve horoz dövüşlerinde iki temel amaç vardır. Birincisi, eski İngiliz Savaş Bakanı William Windham tarafından son derece doğru bir şekilde  tanımlanmıştır: “mağrur bir halkın ruhu onurlarını savunmak için şahlandığında ya da  çok uzaklardan bir savaş sesini duyduğunda, onları kitlesel olarak eyleme çağırmak zor değildir; ama hiçbir ordu eğer askeri hayatın sanatları bütün topraklara yayılmasaydı bu kadar kısa bir süre içerisinde hazır edilemezdi.” Windham kan sporlarının devlet adına öldürmeyi savunma işlevi gördüğünü savunuyordu. Yunanlı politikacı Themistokles, Xerxes’le savaşa girmeden önce bir horoz dövüşü düzenlemiş ve böylece askerleri arasında kan dökme arzusu uyandırmak istemişti. Kış Askeri adlı belgeselde Vietnam gazisi izleyiciye temel eğitimlerinin son kısmını anlatıyordu. komutan takımının önüne elinde bir tavşanla  çıkıyor, hayvanın kafasını koparıp barsaklarını deşiyordu. Gerçekten de köpek dövüşçüsü Michael Vick toplumsal şiddetin kurbanı olmaktan çok onun bir sebebiydi. Kan sporları savaşa doğru götürür- tersi değil.

 

Kan sporlarının ikinci amacı para. Mesela köpek dövüşü büyük para getiriyor, kumar endüstrisinin bir parçası. Bu dövüşleri organize, fonları sağlam ve bol kazanç getiren bir şey olarak görmemek ancak saflık olur. Farklı hayat kulvarlarından gelen bir çok insan burada olaya dahil olabilir (ya da para  kaybedebilir), aynen diğer kumar olaylarında olduğu gibi. Ama büyük para daima arkalarda bir yerlerdedir, görünmez. Milyonlarca dolar bu endüstrinin planlanmasına, promosyonuna, uygulanacağı mekanlara aktarılır. Finansal ve lojistik destek sağlayan uluslararası, ulusal, resmi ve yerel kurumlar var. Köpeklere gelince, onlar sadece işçi: sahiplerinin çıkarı uğruna dövüşmek amacıyla çalıştırılırlar. Multi milyoner Michael Vick köpek dövüşü işine başlayıp bu işi geliştirmek için çok yatırım yaptı, The Bad Newz Kennels’ı kurdu. Parasını da  köpeklerden kazandı. Bu bir sınıf ilişkisi: bir tarafta Vick, diğer tarafta da  köpekler.

 

Kölelerle alakalı çalışmalar yapan bir çok akademisyen, köleliğin kökenlerinin aslında domuz, at ve büyük baş hayvanların evcilleştirilmesine dayandığını düşünüyor. Diğer bir deyişle, insan köleliği ilk kez diğer hayvanların halihazırda evcilleştirilmiş olduğu eski uygarlıklarda görüldü. Kölelik köleliği doğurur. Frederick Douglass ya da John Africa  bunu öğrenmekten dolayı şaşırır veya rencide olur muydu? Hayır. İlk  modern kölelik karşıtı hareketin Pisagoryenler tarafından yönlendirildiğini öğrendiklerinde de  şok geçirmez ya da öfkelenmezlerdi.

 

17.yüzyıl’da Philadelphialı Quakerlar- Benjamin Lay, Anthony Benezet, John Woolman, ve Josua Evans- sadece köleliğin ortadan kaldırılmasını savunan radikaller değildiler. Granville Sharp, Thomas Clarkson, ve John Wesley’yi etkilemiş kişiler değillerdi sadece. Aslında onlar insan, domuz, at ve  köpek dahil bütün hayvanların sömürülmesine ve baskı altına alınmasına karşı seslerini yükselten radikallerdi. Onların eylemleri; bildiri yazmak, Güney eyaletlerinde vaaz vermek, Afrika kökenli Amerikalıları okula göndermek, sivil itaatsizlik araçları kullanmak, ürünleri boykot etmek, düşük ücretle çalıştırılan işçiler adına kampanyalar düzenlemek, bir başka canlının etini yemeyi reddetmek ve at arabalarına binmeyi kabul etmemekti. Gerçekten de, eski Yunanlı filozof Pisagor’un adına ithafen kendilerine Pisagoryen Quakerlar denen bu insanlar daha büyük bir hareketin parçasıydı, Fransız Devrimi’yle başlayıp İngiliz devrimiyle devam ettiren bir hareketin parçasıydı. Sayıca az olsalar da, bu hareket ses olarak güçlüydü, çünkü dünyayı alt üst etme mücadelesi geniş bir sınıf vizyonuna dayanıyordu. Bu yüzden, köleliğin kaçınılmaz sonuna yardımcı olmanın yanı sıra, diğer davalar arasında yolunu belirlemek kadar, modern Pisagoryenler ana akım toplumu diğer hayvanları kullanma ve onlara davranış biçimleriyle de yüzleşmeye zorladılar. Bu yüzleştirme çabaları 19. yüzyıla ait iki reform şeklinde görüldü: hayvan hakları ve vejetaryenizm.

 

 

Douglass ve Africa’ya dönmemiz gerekirse, onların insan olarak statüleri bu tarihin keşfedilmesinden sonra tehlikeye girmezdi.Onlar ayrıca endüstriyalist Henry Ford’un, montaj hattı fikrini (otomobil üretiminde kullanıldığı şekliyle) mezbahaların çalışma sistemlerini inceleyerek elde ettiğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi. Ya da Amerikan üniversite ve kolejlerindeki ilk ticaret bölümlerinin Tarım Departmanları olduğunu öğrenmekten, ekonomist R.H.Coase’ın-–neo-liberal kuramını geliştirip Nobel kazanmadan önce- 1930’larda domuzların iş gücünü ve jambon üretimini inceleyip hazırlandığını öğrenmekten. Ya da Stephenson, Illinos’de, memleketimde eski endüstriyel fabrikaların hepsinin yeni neo-liberal fabrikalarla yer değiştirdiğini öğrenmekten, Darfur’da devam eden kamulaştırma ve soykırım olaylarının ardında sosyolog David Nibert’ın söyleyişiyle, büyük baş hayvan endüstrisinin bulunduğunu, çünkü bu endüstrinin sığır eti üretimi için o toprağı istediğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi.

 

Ne Frederick Douglass, ne John Africa yukarıdaki bilgiden korkmazlardı. Türler arasında karşılaştırmalar yapmaktan ya da ortak noktalar bulunduğunu fark etmekten kaçınmaz ya da bunu görmezden gelmezlerdi. Diğer insanlara bu tür konuları düşünmemeleri yönünde göz dağı vermezlerdi. Bu tür konuların tartışılmasına engel olmaya çalışmazlardı. Douglass ve Africa bir hayvan gezegeninden korkmuyordu, ikisi de toplumsal tahakküüm ve ekonomik sömürünün sistemik doğasını tamamen kavramıştı. Ve, John Africa örneğinde olduğu gibi, onlardan biri bu konuda bir şeyler yaptı. Alınacak dersler var.

 

 

Çeviri: CemC

 

 

Devrimin Fitilini Ateşlemek


 

Dr.Steve Best röportajı

 

Abolitionist-online sitesinden, 2006 yılına ait bir çeviri.

Claudette Vaughan

“The Soft cage- Yumuşak Kafes” adlı kitabında Christian Parent gözetlemenin tarihinin kölelerden göçmenlere, politik radikallere ve suçlulara ve en sonunda da kredi kartı ve bilgisayarı olan herkese kadar yol aldığını söylüyor. Bush’un Amerika’sında eylemci olmak nasıl bir şey?

Orwell’in kitabı 1984’teki bir karakter olmak nasıl bir şey? Ya da Kafka’nın romanı Dava’da? Sofistike teknolojilerin tahakküm ve  kontrol amaçlı kullanıldığı total gözetim sisteminde yaşamak nasıl bir şey? Mc Carthyciliğin hortladığını görmek, Şirket Amerikasının bir polis devleti ve faşist bir toplum haline dönüştüğüne tanık olmak nasıl bir şey? Medikal ve finansal kaynaklardan tutun kütüphane ziyaretlerinize dek her düşünce ve hareketinizi takip eden “Total Enformasyon Farkındalığı” geliştirmiş bir toplumda ajitasyon yapmak nasıl bir şey?  Büyük İş ve Büyük Hükümetin birbirine tamamen karıştığı, üç en büyük telefon şirketinin –AT&T, MCI ve BellSouth- müşterilerinin mahrem kayıtlarını hükümete devrettiği bir ülkede, dünyanın en büyük veritabanını oluşturduğu bir toplumda yaşamak nasıl bir şey? Tamamen bir yalandan ibaret bir toplumda yaşamak nasıl bir şey-“terörizme karşı savaş” ve “demokratik bir millet kurmak” gibi ikiyüzlülüklere dayanamadığınız bir ülkede yaşamak, halkın çoğunluğunun Bush’un Anayasa’ya olan saldırısını,  kendi politikalarının daha da kötü hale getirip kendi sebep olduğu terörizmi önlüyor diye sahip çıktığı bir ülkede yaşamak nasıl bir şey?

Nasıl bir şey?  Uğursuzluk dolu ve dehşet verici bir şey. İnsanlar paranoyak oldu, korkuyorlar, ve Irak işgalini protesto etmek gibi politik eylemlerde bulunmak isteyenler de FBI paparazzilerinin büyük veri bankalarında kendi görüntülerini biriktirmesinden ürkerek eylemlerden uzak duruyor.  Konuşma özgürlüğü siz bu hakkınızı kullanmaya başladığınız an sona eriyor. Doğa politikası- dünya ve hayvan özgürlüğü mücadelesi- günümüzdeki en dinamik mücadele biçimi, ve şirketlerin çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturdukları için dünya ve hayvan özgürlükçüleri ciddi saldırılara uğruyor. Çoğu kişi tarafından kabul gördüğü gibi,  ABD’deki durum 1950lere çok benziyor, aradaki fark şu: komünizmden korkmak, hayvan hakları ve çevreci “ekoteröristler”den korkmaya dönüştü.

“Cesurların yuvası, özgürlerin toprağı”nda eylemciler federal ajanlar tarafından takip ediliyor; telefon konuşmaları ve bilgisayar etkinlikleri  izleniyor, evleri basılıyor, mahkemeye çıkmaya ve isim vermeye zorlanıyorlar, federal baskınların hedefi durumundalar, anayasada tanınan haklarını ve özgürlüklerini hayata geçirdikleri için hapse atılıyorlar. Sabotajcılar tecavüzcülerden, banka soyguncularından ve katillerden daha büyük cezalar alıyor.

ABD’de konuşma özgürlüğü hiçbir zaman olmadı ama, 11 Eylül sonrası dönemde, yani artık Anayasa ya da İnsan Haklarının değil de Vatansever Kanunu’nun geçerli yasa olduğu bu ülkede eylemciler terörist diye damgalanıyorlar- sadece ALF, ELF ve SHAC değil, Food Not Bombs ve vegan eğitim kurumları da terörist diye yaftalanıyor.

Amerika’da Sol’a ne oldu? Halk desteği olmadan bir şey yapabilmek mümkün mü?

Buradaki ortam çok tuhaf, Demokratlar Bush’un suçlarına karşı çıkamayacak kadar yüreksizler, akademisyenler çoğunlukla sessiz kalıyor, ABD tarihindeki en kriminal ve yoz hükümete karşı etkili bir kitle eylemi de yok.

Sol ciddi bir muhalefet gücü olma konusunda başarısız oldu. Solcu bir grup filan yok, bir figür ya da işçi partisi filan da yok. 20.yüzyılın ilk günlerinden 80’lere ve günümüze dek Sol Amerikan halkının umursayacağı tek bir kelime etmedi; oysa Tanrı, Millet ve Aile ile ilgili muhafazakar idealler Bush rejiminin faşizmi üzerinde büyük bir etki bıraktı, hala da desteklemeye devam ediyor. “Politik İktidar ve Toplumsal Hareketler” adlı harika kitabında Carl Boggs  1960lardan sonra- öğrenci grupları, feministler, siyah özgürlükçüler ve diğer halk hareketleri- ABD’deki bütün muhalif güçlerin ve “yeni toplumsal hareketlerin” devlet baskısıyla nasıl bastırıldığını; bürokrasi ve Pazar aracılığıyla nasıl  sistemin bir parçası haline getirildiğini; iç çatışmalar yada hiyerarşiler aracılığıyla nasıl kendini yok ettiğini gösteriyor.

Bir diğer etken de 1960’lardan sonra radikaller akademiye girdiler, burada radikal fikirleri üniversite promosyon politikaları sebebiyle yumuşatıldı ve ardından da somut politikadan koparılmış soyut teori atmosferinde de can verdi. David Horowitz gibi hem sağcı hem de hasta tipler akademik solla ilgili zevzeklik edip duruyor, sanki akademik sol radikal ideolojileri biçare öğrencilerin beynine enjekte edeni devrimci kadrolar yetiştiren hegemonyacı bir güçmüş gibi, sanki muhafazakar fikirleri baskı altına alıyormuş gibi konuşuyor. Gerçekten radikal fikirleri olan bir akademisyen bu kavramın ne kadar komik olduğunu söyleyebilir, bugün akademide bunu yapmanın ne kadar riskli bir şey olduğunu söyleyebilir, anti-kapitalist fikirlerin sırasıyla profesörlerin reddedilmesine  ya da görev süresinin iptaline sebep olacağını bilir. “Akademik sol”,  profesörlerin feminizmi, sosyalizmi, anarşizmi, post yapısalcılığı ve diğerlerini öğretmesi anlamında var; ama bunların hepsi teori baloncukları, etkileri de seminer sınıfının steril ortamından dışarı taşmaz.

19.yüzyılda Karl Marx ufukta bir sosyalist devrim hayal ediyordu, bu devrim kapitalizmin iç çelişkilerinden ortaya çıkıyordu, ama kapitalizm Marx’ın ihtimal verdiğinden çok daha güçlü çıktı; defalarca işçi ve diğer muhalif güçleri ya yendi ya da onları sisteme uydurdu. Sol, kapitalizme yönelik sistemli bir muhalefet yaratmak, koalisyonlar oluşturmak, ve halk bazında radikal demokrasi talep eden bir kitle hareketi yaratmanın bir yolunu bulmak zorunda.

Görünen o ki, devlet baskısı ve gözetim etrafında organize olmuş bir toplumda; güvenlik saplantısı bulunan, tüketicilik ve eğlence sektörüyle narkoz yemiş, orta sınıftan daha fazla sayıda insanı yoksullar safına katan bir toplumda bu tür bir hareket kurmak çok zor olacak. Hoşnutsuzluk hissi bayağı bir artmalı. Ama Bush savaş politikalarına devam ettikçe bu iş garanti diyebiliriz.

Aslında günümüzde gerçek savaş Irak’ta yaşanan değil; “Yeni Dünya Düzeni hepimize karşı” tarzında bir savaş var ve üretim araçlarını kontrol eden her kimse küresel anlamda ve yerel anlamda cüzdanı da onun kontrol ettiğini biliorlar.

Evet, sorunuz aklıma Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezini getiriyor, bu teze göre tarihin dinamikleri komünizm ve kapitalizm ayrımından (komünizmin yenilgisiyle) İslam ve Hristiyan Batı’ya doğru kaymış oldu.

Görünen o ki, bu tez bir çok açıdan yanlış. Öncelikle denklemin her iki tarafında da monolitik bir yapı yerleştiriyor, Müslümanların çoğu açık açık Batı ile savaş halinde değil oysa ve Batı’da güçlü teokratik ve anti-seküler güçler var, mesela Hristiyan Sağ, Bush yönetimi üzerinde  çok etkili. Medeniyetlerin çatışmasından  çok fundamentalistler ve ekstremist güçler arasında bir çatışma söz  konusu-ister Müslüman  isterse Hristiyan neo-conlar olsun. Bush ve Ladin’in ilahi ilhamlara dayanan iktidar hırslarını ve terörist planlarını hayata geçirebilmek için birbirlerine ihtiyaçları var; geri kalanlarımız ise gezegen barbarlık ve tiranlık kısırdöngüsü içerisine yuvarlanırken çapraz ateşte kalıyoruz.

Ama hata olmasın, uluslararası  kapitalizm  dünya halkları, kaynakları ve biyoçeşitlilik üzerindeki gücünü sağlamlaştırıyor. Kaynaklar ve üretim araçları üzerindeki kontrolden söz ediyoruz; su ve toprak azalıyor, petrolün sonuna ulaşıyor dünya, bunların hepsi Thomas Malthus’un toplumu sıkıştıracağını öngördüğü çelişkiler, işte  şimdi hepsi birer birer gerçekleşiyor, bu durum daha da kötü olacak.

Yeni Dünya Düzeni sadece Irak’taki petrolü istemiyor, ayrıca İslam kültürünü, dinini ve entelektüalizmini de yok etmeye, onların hepsini mülksüz ve topraksız bir hale getirmeye çalışmıyor mu? ABD’nin neo-con politikaları bölgeyi destabilize etmekle kalmıyor, 3. Dünya Savaşı’nı başlatma konusunda da tehdit ediyor.

Kesinlikle. Bush planlamış olsun ya da olmasın, olacağını bilsin yada olmasına izin vermiş olsun ya da olmasın, ya da golf oynamakla meşgul de olabilir, sonuçta 11 Eylül,  küresel bir Pax Americana kurmak ve dünyayı kontrol altına alma arzusu için mükemmel bir bahane oldu. “Millet kurmak,” demokrasiyi yaymak” örtüsü altında Bush, neo-conlar ve uluslararası  şirketler kompleks ve ayrıksı bir dünyaya kendi serbest pazar mantıklarını, yani sendikalar, birlikler, protestolar ve çevresel düzenlemelerin tepkilerine aldırmadan yoluna devam eden bir global ekonomi mantığını, bu monolitik vizyonu şiddet kullanarak benimsetiyorlar. Kapitalist küreselleşmenin ardındaki baskıcı politikalardan kuşku duyanlar muhakkak John Perkins’in “Ekonomik Bir Katilin İtirafları” kitabını okumalı. Bu kitap ABD İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan sinsi güçleri içerden bir bakışla anlatıyor. Serbest Pazar ütopyacıları ulusal, etik ve kültürel farkların farkında değiller ve Irak’ta olduğu gibi, işgalci olarak değil de özgürlükçüler diye selamlanacaklarını sanıyorlar. Kapitalizm, Avrupa kaynaklı faşizmi 1945’e dek elimine etmişti, 1990’a dek komünizmi alt etti ve eski Haçlı seferlerini yeniden yaşatırcasına bu sefer de İslam’ı ortadan kaldırmaya, Muhammed’in  monoteizmini İsa’nınkiyle değiştirmeye ve İslam ülkelerini silahlarla, pazarlarla, kitle kültürüyle fethetmeye çalışıyor. Elbette, böyle yaparak sadece İslami fundamentalizmi artırmış oldular, yeni direnişçi ordulara ve intihar bombacılarına kapı açmış oldular. Sorunları çözmeye yönelik çabalarının hepsi cinayetle, kendi çıkarlarına hizmet eden ve işe yaramaz yöntemlerle ele alınıyor. Uluslararası yasalara veya anlaşmalara saygı duymuyorlar, bütün dünyayı kaosa ve savaşa sürükleyebilirler.

Editör  olarak siz ve Anthony J. Nocella II “Devrimin Fitilini Ateşlemek” (2006) adında bir kitap yayımladınız. Kitabınızdan ve verdiği mesajdan söz edebilir misiniz?

Bu kitap bütün hayatı tehdit altına alan küresel sosyal-ekolojik krizden söz eden 40dan fazla radikal sesi bir araya getiriyor. Bu sesler sosyal ekolojiden , derin ekolojiye, EarthFirst!’e, ekofeminizme, anarkoprimitivizm ve Amerikan Yerlilerine, Siyah özgürlükçülere, hayvan ve toprak özgürlükçülerine ve  politik hükümlülere kadar uzanıyor.

ALF’le alakalı bir önceki kitabıma benzer şekilde bu kitap da sınırları aşan ve köprüler kuran bir yaklaşım benimsiyor. Normal koşullarda bir araya gelmeyecek türden insanları ve pozisyonları bir araya getiriyor: akademisyenler ve eylemciler, bilginleri ve hükümlüleri, beyazları ve diğer ırklardan insanlar, erkekler ve kadınlar, insan ve hayvan hakları eylemcilerini bir araya getiriyor. Her bir bakış açısı, bütünü anlamamıza yardımcı olabilmek için, sosyal ve ekolojik çökmenin doğası ve sebeplerini açıklayan hayati öneme sahip bir perspektif sağlıyor.

Kitabın önemli bir görevi de  çevreciliği beyaz, erkek, ayrıcalıklı pozisyonlardan kopartmak; tek konu odaklı, ana akıma dahil konumundan çıkarmak; onu sınıf, cinsiyet, ırk, etnik ve diğer açılardan radikalleştirmek. Bu, çevreci hareketi sosyal adalet meselelerinden söz etmek, daha büyük, daha ayrıksı ve kapsamlı , daha güçlü bir hale getirmek anlamında kuvvetlendirirken, ırk ve sınıfla ilgili hayati meseleleri de gözler önüne sermiş oluyor.

Kitabın temel argümanı ya da duruşu sizce nedir?

 

Kitap, ekolojik ve sosyal sorunların sistemle alakalı olduğu, kapitalizme içkin olduğu veya “uygarlığa” içkin olduğu anlamında devrimci bir çevreciliğin gerekli olduğunu söylüyor. Devrimci çevreciler, küresel ekolojik krizin semptomlarını sadece idare etmeyi amaçlayan ve altta yatan gerçek sebepleri ve dinamikleri anlamaya yanaşmayan reformist yaklaşımları reddeder. Devrimci çevreciler “yeşil kapitalizm”i naif bir oksimoron olarak görüp reddeder ve bu “ayrı” problemleri küresel kapitalizmin daha büyük sistemine dahil olarak algılarlar. Bütün hiyerarşileri ortadan kaldırmayı amaçlarlar, buna insanların doğadan ayrı olduğunu sandıkları, hakimiyet ve kontrol peşinde koştukları hiyerarşi de dahil. Eşitlikçi, demokratik, ve ekolojik bir dünya şu andaki dünya sistemi içerisinde gerçekleştirilemez, ciddi bir sarsılmaya ihtiyaç var.

Son 30 sene içerisinde çevreciliğin toplumsal adalet olmaksızın hayata geçirilemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan mümkün olmayacağına dair bir farkındalık oluştu. Bu tür holistik bir yönelim Yeşil ağ içerisinde, ABD çevresel adalet hareketinde, EarthFirst!’ün çabalarında (kereste işçilerine verilen destek-Judy Bari tarafından başlatılmıştır), küreselleşmeye son kanallarında, Zapatista koalisyon kurma çabalarında ve sık sık da ALF ve ELF eylemcilerinin anonim bildirilerinde görülebilir. Geniş ittifak politikalarına dair  örnekler ayrıca hayvan, dünya özgürlükçüleri, Siyah özgürlükçüler ve anti-emperyalistler arasında köprü kurma çabalarında da görülebilir, kitapta da bu çaba mevcut.

Elbette, ormanları savunmak ve balinaları korumak hayati öneme sahip eylemler, çünkü bunlar gezegen ve gezegende yaşayan bütün türler ve insanlar için çok önemli evrimci süreçleri ve ekolojik sistemleri koruyorlar. Ama aynı zamanda bütün çevre yıkımı biçimlerine dikkat çekmek ve hem sayı hem de kuvvet anlamında tek konu odaklı hareketlerden daha büyük bir hareket inşa etmek için ezilen halklarla beraber çarpışmak gerekiyor. Daha geniş bir perspektiften baktığımızda devrimci çevreciliğin bir sınıf, ırk, cinsiyet ve kültür savaşı olduğunu ve  insanların doğa üzerindeki hakimiyeti dahil her türden tahakküm sistemini ortada kaldırmayı amaçladığını söylemek gerekiyor.

Günümüzde radikal çevre hareketi içerisinde bir sürü gruplaşma var, çoğu baskın olarak şiddete başvurmasa da şiddetten pasifizme dek her türden pozisyonu bir araya getiriyor. Kitabınız davanızda görülen bölümlenmeye de işaret ediyor mu?

Kitabın ana hedefi; kapitalizm, ataerkillik, ırkçılık, türcülük ve antroposentrizm (insanmerkezcilik) ile alakalı radikal eleştiriler geliştirmek ve her kademede derin sosyal dönüşümlerin olması için insanlara çağrıda bulunmak. Batı’daki diğer çevre hareketlerinin varlığını kabul etse de görece bir bakıştan memnun olup bir kenara çekilmiyor, ana akım çevreciliğe yönelik keskin bir eleştiri söz konusu. Kitap ana akım ve reformist stratejileri –klasik olarak beyaz, erkek ve ayrıcalıklı stratejiler- çeşitlilik konusundaki eksiklikleri eleştirip bu konumu değiştirirken öte yandan da ırk ve sınıf gibi sosyal konulara da el atan bir çevre politikası geliştirilmesi yönünde desteklemek gibi bir amaç taşıyor, bunu yaparken de insan, hayvan ve dünya/toprak özgürlüğü arasındaki derin bağlantıların anlaşılması yönünde bir tavır ortaya koyuyor.

Çevrenin durumu oldukça kötü görünüyor; sizce ümit etmek için sebep var mı?

 

Bizim dönemimiz insanlığın tarihi ve gezegenin evrimi  açısından gerçekten benzersiz bir özellik sergiliyor. Homo sapiens doğaya o kadar yabancılaştı, küresel anlamda o kadar emperyalistleşti, ihtiyaçları ve büyümesi anlamında öylesine canavarlaştı ki doğal tarih içerisindeki altıncı toptan yok oluş krizini başlattı ve küresel ısınmaya da sebep oldu.Kendi ömrümüz içerisinde orangutan ve şempanze gibi türlerin yokoluşuna tanık olmamız büyük bir ihtimal, bu hayvanlara filleri, kaplanları, büyük pandaları, balinaları ve daha bir çok yok olma tehlikesi altındaki türü ekleyebiliriz. İlerideki kuşaklar inanılmaz iklim değişikliklerine kendilerini adapte etmek zorunda kalacaklar.

Çin ve Hindistan uzun süren uykularından uyanıp otomobiller, hamburgerler ve fosil yakıtları etrafında modern toplumlar kurmaya devam ettiği için bu gezegen üzerinde başarısız olmuş bir türün potansiyel trajedisine boyun eğmek son derece mümkün. Ama daha zaman geç değil, bu kriz bir çok dramatik değişikliğe sebep olabilir. İtalyan kuramcı Antonio Gramsci’nin söylediği gibi, “Modernitenin zorluğu, ilüzyonlar olmaksızın ve hayal kırıklığına uğramadan yaşamaktır”.

Bu, tarihte gerçekten bir dönüm noktası, gelecekteki hayat için bir kavşak noktası. Olanaklarla alakalı bütün kapılar kapanıyor. İnsanların topluca aldığı tavırlar ya da alamadığı tavırlar da geleceğimizin ümit dolu olup olmayacağını belirleyecek. Yüzyüze olduğumuz krizleri düzeltecek teknolojik ya da ekonomik çözümler yok, tek  çözüm, her kademede yaşanacak türden radikal bir değişim.

Eski usul politikaların bir faydası yok artık. Yeni mücadele çeşitleri, yeni toplumsal hareketler ve yeni duyarlılıklar yaratmayı beceremeyip onların kurallarıyla oynadığımız sürece kaybedeceğiz.

Yeni bir devrimci hareket; demokratik, liberter, sosyalist ve anarşist geleneklerin kazanımlarına dayanacak. Radikal yeşil, feminist, ve yerli mücadelelerini harmanlayacak. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizm ve onun her yerde kendini hissettiren ya geliş ya da öl mantığına karşı total bir özgürlük mücadelesi içerisinde birleştirecek.

Radikal politika ; devletin, medyanın ve şirketlerin büyüyen iktidarını tersine çevirip toplumun her kademesinde-politik, kültürel ve ekonomik anlamda eşitlikçi ve katılımcı bir demokratikleştirmeyi savunmalı. İnsanların hayvanlar ve dünya üzerindeki tahakkümü de dahil bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve yapılarını bozmalı. Radikal politika, yurttaşlık kavramının yeniden canlandırılması ve hayatın yeniden politize edilmesi olayı gerçekleşmeden mümkün değil, bu da öncelikle eğitim, iletişim, kültür ve sanatla başlıyor, bunların hepsi insanları eylemde bulunma anlamında ve kendini değiştirme anlamında etkiliyor, onlara ilham veriyor, onları uyandırıyor.

Görünen o ki, homo sapiensin yakın gelecekte hayatta kalacağını garanti eden bir olasılık yok ortada, Mad Max ve Su Dünyası gibi filmlerin disütopik vizyonları gerçekleşebilir de. Ayrıca devrimci bir çevreciliğin ortaya çıkacağına ya da  çıkabileceğine dair bir umut da yok, sonuçta politik grupları yıkan hizipçilik ve egoizm halen sürüyor, bunun yanında direniş hareketlerine yönelik  ciddi politik baskılar da var.

Bu kadar belirsizlik ve kuşku arasında gene de geleceğin ne türde bir niteliği olacağı sorusu önemli( eğer insanlık ve diğer tehlike altındaki türlerin böyle bir geleceği varsa tabii) ve bu gelecek , küresel çapta direniş hareketlerine ve devrimci değişimle alakalı ihtimallere dayanıyor.

Radikal çevreci hareketlerin kısa tarihine baktığımızda bu  uğurda ölenler olduğunu biliyoruz. Bunlar reddedilemeyecek gerçekler, çoğu da  (sonuncusu Aralık 2005’te Phoenix’te bir hapisanede intihar eden Bill Rodgers’tı) ekoloji savaşlarının ön cephelerinde  öldüler. İnsan ve insan olmayan canlıların kaybı , bu ölümler ister alenen cinayet olsun–mesela Judy Bari, Dian Fossey veya Karen Silkwood gibi- isterse toprağın ırzına geçmenin, toprak verimliliğini düşmesi,suyun kirlenmesi sonucu olsun, gene de korkunç bir şey. Çevreciler baskıya uğradılar, fiziksel ve yasal tehditlerle karşılaştılar, günah keçisi yerine kondular. İnsan kendini bu tür durumlara karşı nasıl savunabilir?

 

Zeka, emniyet, kararlılık ve dayanışmayla. Öncelikle, herkesin devlet baskısının mekanizmalarını anlaması, gerekli önlemleri alması çok önemli, buna yoldaşlara güvenmek de, e-mailler ve telefon konuşmaları da dahil.  Eylemciler kendilerini izleyenlerin metodlarını ve hareketlerini takip etmeliler. Gezegenin içinde bulunduğu kötü durumu hiç unutmadan hepimiz kararlılığımızı ve çabalarımızı artırmalı ve kendimizi dünya özgürlüğü –total özgürlük için, riskleri ya da bedelleri ne olursa olsun, ABD’de, İngiltere’de, başka yerlerde, sabotaj, taciz ve uzun hapis cezalarına sebep olabilecek diğer doğrudan eylemlere katılmaya adamalıyız. Baskı görmenin bir ilerleme işareti olduğunu, gücümüzü arttırdığımızın bir işareti olduğunu anlamalıyız; sınırı aştığımızı ve dünyayı kurtarma kavgasının gerçek bir “mücadele” haline dönüştüğünü anlamalıyız.  Bence insan hakları grupları ve diğer yasal topluluklardan da destek istemeliyiz. Hayvan hakları ve çevre hareketlerinin devlet baskısına maruz kalmasına rağmen Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği gibi (ACLU) insan hakları gruplarının bunu görmezden gelmesi inanılmaz bir şey, aslında bu durum  değişiyor, bazı sivil toplum gruplarının SHAC 7 mahkemelerinin derin anlamını kavramaya başladığını görebiliyoruz artık. Hayvan ve dünya özgürlükçüleri için geldiklerinde, hepsi için geliyorlar.

Radikal çevrecilik tarafından tehdit edilen çıkarlar şirketlerin çıkarları, ve federal hükümet de şirketlerin çıkarlarını destekliyor. Gezegeni yağmalayan korporatizm ve militarizmin alternatifi nedir?

Devrimci çevreciler; insan psikolojileri (mesela antroposentrik dünya görüşleri, değerleri ve kimlikler), kişiler arası ilişkiler ( ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, türcülük, yaşlılara karşı ayrımcılık, sınıf ayrımcılığı, homofobi ve elitizm gibi), sosyal kurumlar (otoriter, plütokratik ve yozlaşmış ya da sözde demokratik şekiller), teknolojiler (emek ve sömürüyü zorunlu kılan, kirliliğe ve küresel ısınmaya yol açan fosil yakıtları kullanan teknolojiler), ve halen geçerli olan ekonomik sistem ( içsel olarak yıkıcı, ve sürdürülmesi mümkün olmayan; çıkar, üretim ve tüketim temelinde yükselen bir kapitalizm) konularında temelden ciddi ve derin değişikliklerin yaşanması gerektiğini biliyorlar.

Küresel ısınmaya, yağmur ormanlarının yok olmasına, türlerin yok olmasına, toplumların zehirlenmesine sebep olan dinamikler tek bir etkene ya da sebebe -tarım toplumu, devletlerin ortaya çıkışı, antroposentrizm, ataerkillik, ırkçılık, sömürgecilik, endüstriyalizm, teknokrasi veya kapitalizme- indirgenemez,  tahakküm ilişkileri ve ekolojik yıkım içerisindeki ideolojileri ve kurumları etkin bir şekilde zorlayabilen bütün radikal gruplar veya yönelimlerin küresel sosyoekolojik mücadelede bağlayıcı bir rolü var. Derin ekoloji, sosyal ekoloji, ekofeminizm, havyan özgürlüğü, Siyah özgürlüğü, ve ELF hepsi bir arada önemli olsa da, hiç birisi sistemli bir toplumsal dönüşümü tek başlarına sağlayamazlar. Beraber çalışaraksa, farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla farklı topluluklar oluşturulabilir, bu gruplar tahakküm ve iktidar yapılarına gereken darbeyi beraber vurup geleceğe doğru açılan bir kapıyı aralayabilirler.

Birlikte çeşitlilik olduğu gibi, çeşitlilikte de birlik olmalı. Dayanışma, bütün baskı biçimlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak küresel kapitalizmin ve onunla alakalı hiyerarşik yapıların sistemiyle, kurumlarıyla, ve değerleriyle ilişkisini idrak ederek mümkün olabilir. Hem bir arada hem de etkili olabilmek için anti-kapitalist ve anti-emperyalist ittifakların ortak paylaşımlara,  ortak öğrenme ve  ortak psikolojik büyüme süreçlerine gereksinimi var; mesela, siyah özgürlükçüler, ekofeministler ve hayvan özgürlükçüleri birbirlerine ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını ve türcülüğü yenmeyi öğretebilirler.

Yeni toplumsal hareketler ve Yeşiller radikal potansiyellerini anlama konusunda başarısız oldular. Radikal sosyal bir değişim taleplerini unutup küresel çapta bir neoliberalizm başarısıyla “var olan sosyalist ülkeleri” ve sosyal demokrasileri elimine eden kapitalist yapılar içerisine entegre oldular. Yeni bir devrimci gücün bu yüzden klasik demokratik, liberter sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde; radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini bir araya getirerek; hayvan, Dünya ve insan özgürlüğü bakış açılarını sentezleyerek; adil ve ekolojik toplumları onun yerine kurabilmek için uluslararası kapitalizmi ortadan kaldırabilecek küresel çapta bir sosyal-ekolojik devrim inşa etmesi gerekiyor.

Çeviri:CemC

 

CESUR YENİ DÜNYA MÜHENDİSLİĞİ: GERÇEK ARTIK ESKİSİ GİBİ DEĞİL

Dr.Steve Best

Edebiyat sadece kurgudan ibaret değildir, toplum hakkında hayati öneme sahip açılar sağlar. Belki de dikkat çeken biri örnek olarak Upton Sinclair’in The Jungle(1906) kitabını burada söyleyebiliriz, bu kitap halkı et endüstrisinin iğrençliği ve işçi sınıfının perişan hayatları hakkında bilgilendirmiştir. Bu örnekten de belli olduğu gibi, edebiyat  sosyolojik çözümlemelerin başaramayacağı türden, günlük hayatla alakalı somut keşifler yapmamızı sağlar. Dahası, edebiyat yaklaşmakta olan şeylerle alakalı derin uyarılar ve önseziler de sağlar. Medya kuramcısı Marshall Mcluhan’ın sözleriyle söylemek gerekirse sanatçılar bilim adamları ve felsefecilerden önce değişiklileri görüp  hisseden “geleceğin antenleri”dir.

18.yy’dan itibaren “Frankenstein” (1818), “Dr.Moreau’nun Adası” (1896) ve “1984” (1949) gibi romanlarla yazarlar bir gün yaşayabileceğimiz türden bir dünyayla alakalı önemli uyarılarda bulundular. Ama belki de toplumsal dönüşümle alakalı en derin edebi haritayı Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” kitabı çizdi. 1931 yılında yazılan bu kitap bilim kurgunun nasıl bilimsel bir gerçek haline dönüştüğünün ve teknolojik dünyanın hızla değiştiğinin mükemmel bir örneğidir. Huxley , “Cesur Yeni Dünya”’yı yazdığında klonlamanın yüzyıllarca sonra hayata geçeceğine inanıyordu. 1997 yılında, başyapıtının basılmasından 66 sene sonra, ilk yetişkin memeli hücresi klonlandı ve dünya Dolly’e “merhaba” dedi.

“Cesur Yeni Dünya”’da, “Ford, Lorddur”; çünkü  seri imalatı, kitlesel tüketimi ve endüstriyel kapitalizm tarafından başlatılan mühendislik paradigmasını baş tacı eden  Henry Ford’du. Huxley’nin disütopik vizyonunda hem biyolojik hem de toplumsal gerçeklik inşa edilir: bireyler montaj hatlarında dünyaya getirilir, önceden belirlenmiş sınıflara göre biçimlendirilir, ve ardından büyük kuluçka makinelerinde klonlanırlar. Biyolojik üretim yerini genetik replikasyonlara bırakır; bebekler rahimden değil, petri kaplarından doğarlar, anne babalar da teknisyenlerle yer değiştirir. Bu “cesur yeni dünya”, romandaki “hurda”nın gözünden anlatıldığı şekliyle insani olanı tamamen yok etmenin bir örneğidir. Aşk, aile, evlilik, uzun süren bağlılıklar, din ya da ruhsallık yoktur; insanların tek sadakati Ford’adır, Devlet’edir, ve zevk ilacı Soma’yadır.

Orwell’in 1984’ünden farklı olarak Huxley, ceza değil de ödülle, zorlamayla değil de şiddet içermeyen manipülasyon biçimleriyle, püriten çilecilik yerine zevke dalmayla kontrol edilen insanları anlatır. Huxley en güçlü kontrol şeklinin insanların kendilerini kararlı hissetmediği, kontrolün zevkle bir araya geldiği, insanların direnecek hiç bir şey bulamadığı ve yabancılaşmış olmaktan dolayı kendilerini rahat hissettiği zaman elde edildiğini anlamıştır. Özgürlük “1984”’te ya da “Cesur Yeni Dünya”’da yoktur, ama “Cesur Yeni Dünya”’da özgürlük kimsenin umrunda değildir zaten. Bu yüzden zevk politikası, zevk duymaya yönelik bu delirmişcesine istek insanları sosyal katılımdan ve vatandaşlık görevlerinden uzaklaştırır. Eğlence toplumunun içerisinde, TV’deki haberlerden eğitime ve politikaya kadar her şeyin eğlence kodlarıyla belirlendiği bir toplumda bireyler kolay bir şekilde marjinalize edilirler, elitler iktidarı uygularken diğer insanlar keyiflerini sürmeye devam ederler. Huxley bizleri insanların zevk almak için özgürlüğü kurban ettiği konusunda uyarır; kitleler sosyolog C.Wright Mills’in “mutlu robotlar” adını verdiği şeye dönüşüyor, ama kitaptaki “hurda” en doğrusunu ortaya koyuyor: “Cesur Yeni Dünya”’nın hedonistleri mutlu  filan değiller, sadece artık uyuşmuşlar durumdalar.

Basit bir takım vasıflarla beraber bizim dünyamız Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası’nın ta kendisi; dünyayı kontrol eden bir avuç insan, yapay doğum teknolojileri, genetik mühendislik ve klonlama dahil her şey mevcut.  Henüz insanları biyolojik olarak klonlayamıyoruz, ama pek de önemli değil, çünkü insanları sosyal olarak, din yoluyla, okullar aracılığıyla, medya ve reklamlar aracılığıyla klonlamayı biliyoruz, böylece insanları üretim ve tüketim makinelerindeki yerlerini almaları konusunda koşullandırmış oluyoruz. Sanal oyun ortamlarıyla, Disney World’deki Terminatör 2 gibi multi duyusal eğlencelerle ve izlediğiniz şeyi simüle imajlar ve görüntülerle gerçekmiş gibi hissettiren intensörler aracılığıyla Huxley’nin “feelie” adını verdiği şeyin nasıl bir şey olduğunu tahmin edebiliyoruz. Prozac’tan valium ve xanax’a ve  librium’a dek insanları etkisiz hale getiren ve onları kapitalizmin insanı öldürücü performans prensibine uymalarına yardımcı olan kendi Soma versiyonlarımızı da ürettik. (Huxley’nin söylediği gibi, “iyi bir keyiflendirici insanı dünyayla barıştırır”). Eğlence dünyasında her şey kültür dopingidir. Bugün Marx’ın sözünü şöyle değiştirmek gerekirdi: din değil, kitle kültürü halkın afyonudur.

Ama Huxley’nin tahmin ettiği gibi, aynı seri üretim paradigmasını, ekonomi ve toplumun organizasyonu bizde olduğu için, doğayı kontrol etmek amacıyla uygulama sürecinden geçiyoruz. Doğayı inşa ediyoruz; mikrokozmik boyutlarda  olaylara müdahale ederek yeni hayat biçimleri dizayn ediyor, yaratıyor ve seri şekilde üretiyoruz. Genetik mühendislik  aracılığıyla insanlığın bugüne dek giriştiği en radikal deneye başlamış oluyoruz, yeni bitki ve hayvan türleri yaratıyor ve öte yandan daha fazla sayıda hayvan klonlayıp tür sınırları arasında sorumsuzca sınır ihlalleri meydana getiriyoruz.

İnsanlık; çıkar, bilimsel indirgemecilik ve doğanın tahakküm altına alınması amaçlı ikinci bir yaratılış anının tam da ortasında. Eğer şu andaki dinamikler devam ederse yakında Monsanto ve Du Pont gibi birkaç biyotek şirketi bütün hayatın DNA’sının patentine sahip olacak, ama buna rağmen halka açık tartışmalar yok ortada, medya umursamıyor, ya da bildiğimiz anlamdaki gerçekliği ortadan kaldıracak bu tehlikeli devrimle alakalı yasal düzenlemelerin de esamesi okunmuyor.

Bilimsel gerçeküstücülüğün hayvanat bahçesinde gezinirken insan kendini anormal transgenik türlerden oluşmuş camdan oyuncaklar arasında buluyor, buna ağustos böceği genleri taşıyan tütün bitkileri (böylece geceleri ışıyorlar), antifriz genleriyle değiştirilmiş balık ve domatesler (böylece soğuğa dayanabiliyorlar) , tavuk genleriyle karıştırılmış patatesler (acaba patates ve etinizi aynı tabakta yemek için mi?), büyükbaş hayvan genleri kullanılarak modifiye edilen tavuklar (daha büyük “makro tavuk”lar yaratmak için), içinde insan DNA’sı bulunan domuzlar (büyüme oranı ve hızını artırmak için) , keçi ve koyun arasında bir başka ara tür, ve halkın habersizce tükettiği genetiği değiştirilmiş bir sürü ürün de buna dahil.

Biyotek endüstrileri genetik mühendislik teknolojilerinde hiçbir zarar olmadığı konusunda bizi rahatlatıyor, geleneksel ekim, üretim şekillerinden farklı olmadığı yolunda bize güvence veriyor. İnsanların doğayı değişik teknolojilerle  bugüne dek manipüle ettiği doğru, bitkileri ve hayvanları çok köklü şekillerde değiştirdiği doğru; ama  genetik mühendislik gerçekten doğası ve gücü anlamında önceden görülmemiş bir şey, bugüne dek insanoğlu tür sınırlarını geçememişti, farklı türlerin DNAsını doğrudan karıştırmamıştı ve biyolojik değişikliklerin mühendisliğini yapmayı becerememişti. Artık insan dizaynına göre evrime yön verecek teknolojiye sahip olduğumuz ortada, o halde sormamız gereken asıl soru şu: bizler Tanrı rolü oynayacak, yeni hayat formları dizayn edip onları ve çevrelerini kontrol edecek, yarattığımız şeyin doğa olduğu ve bu yarattığımız değişimin yan ve düz anlamlarını anlayabilecek kadar zeki ve bilge miyiz?

Hızla ortaya çıkan genetik devrimin farklı açılarını ayrımsamaya ihtiyacımız var. Bitkilere mühendislik uygulandığında artık bunun adı biyoteknoloji oluyor, biyoteknoloji esas olarak tarım ilaçlarına dayanıklı genler içeren bitkiler dizayn etmeye yönelik bir çaba içerisinde. Hayvanlar üzerinde kullanıldığında genetik mühendisliğin adı bu sefer “pharming” oluyor. Pharming hayvanları farmasötik fabrikalar haline dönüştürmeye (sütlerine ya da kanlarına gizlenmiş ilaçlarla)ve maksimum çıkar sağlamaya yarayacak daha büyük vücutlar yaratmaya yoğunlaşır. İnsanlar üzerinde uygulandığında genetik mühendislik hastalıkları kontrol etme ve tedavi etme amacıyla hareket eder; ama kaçınılmaz olarak olay soyarıtımına ve dizayn edilmiş harikulade bebekler yaratmaya doğru sapar. Her durumda şirket/bilim/teknoloji kompleksi doğanın yeterince iyi olmadığına karar verir, yeterince hızlı büyümediği ya da büyük olmadığı sonucuna varır ve buna paralel olarak da kontol edebileceği ve bazı durumlarda hakikaten sağabileceği yeni ve geliştirilmiş bir doğa yaratmak ister.

Elbette genetik mühendisliğin bir çok vaadi olduğunu söylemek lazım; mesela ileri  tarımsal üreticilik, yeni ilaçların geliştirilmesi ya da insanı sakat bırakan hastalıkların iyileştirilmesi gibi. Ama bu vaatlerle beraber korkutucu olasılıklar da ortaya çıkıyor: genetiği değiştirilmiş bitkiler kontrolden çıktığında oluşan biyokirlilik; monokültürlerde ve antibiyotiğe dayanıklı bakterilerde görülen artışlar; hayvanlara yönelik daha büyük çaplı sömürüler, insan genomuna yönelik kalıcı hasarlar meydana gelmesi; ve genetik ayrımcılık etrafında organize olmuş yeni bir Gattaca tarzı toplum.

Bilim adamları ve  şirketlerin teknolojileri nasıl kullandığını düşündüğümüzde, bilimin ticarileştirilmesinin nasıl yaygınlaştığını göz önüne aldığımızda ve GDOlu ürünler ve klon teknolojilerini kullanmanın ne sonuçlara yol açtığını düşündüğümüzde korkarım ki genetik devrimin aydınlık yönünden çok karanlık yönüne tanık olacağız. Genetik mühendislikle alakalı ütopyalar asla kaybolup gidemezler;  çünkü, açık olmak gerekirse, yanlış bir kavramsal paradigmadan kaynaklanıyorlar, determinizm ve indirgemecilikten güç alıyorlar, oysa doğa holistik ve kendini organize eden bir mod içerisinde hareket ediyor. Bu yüzden Flavr-Savr domateslerinden Monsanto’nun Round Up Ready mısır ürünlerine ve transgenik domuzlara dek yeni genetik yaratıklar başarısız oldular.

Kötü bir haber verdiğim için üzgünüm, ama Cesur Yeni Dünya başladı.

Çeviri:CemCB