Yaklaşan Kriz: Çevre felaketi, Global Et Kültürü ve Sağlığınız

Dr.Steve Best

1- Batı Kültürünün Diyalektiği

Bir çok açıdan Batı kültürü insan medeniyetinin zirvesidir; bilimsel ve teknolojik başarıları açısından paraleli yoktur; aydınlanmanın ve eleştirel aklın yuvasıdır; Plato’dan Kant’a ve Nietzsche’ye dek felseficilerin tapınağı olmuştur; her bireye teorik bile olsa ırk renk, cinsiyet ve inanç farklılıklarını ayırt etmeden haklarını teslim eden demokrasi geleneğini kurmuştur.

Ancak Batı kültürünün pek de düşünmek istemediğimiz bir başka yüzü daha vardır, çirkin ve yaralı bir yüzü daha vardır, akıl ışığının karanlık tarafını oluşturu, burada bütün hayat çeşitlerinin sömürülmesine ve egemenlik altına alınmasına dayanan bir kültürle karşı karşıya kalırız.

İncil’le, Yunan felsefesiyle, yeni dünyaların keşfiyle, bağımsızlığın ilanıyla ve göz kamaştırıcı tıbbi ve teknolojik gelişmelerle aynı anda köleliği, otoriteryanlığı, engizisyonu, emperyalizm, soykırımı, hayvanların korkunç sömürüsünü ve doğal dünyanın iğfal edilmesini bir arada görüyoruz.

Batı kültürünün bu karanlık yüzü bizleri felaketin eşiğine getirdi—ekolojik, sosyal, ekonomik, ruhsal ve bedensel olarak.

Kadim Doğu kültürlerinde ahimsa prensibini görüyoruz—yani zarar verme arzusunun yokluğunu; bu prensibin hayat büyük bir saygı duyduğunu, yaşayan varlıklarla derin bir bağlılık hissi taşıdığını ve dünyayla bir uyum içerisinde olma tarzını içerdiğini biliyoruz.

Ancak Batı kültürü modern haliyle kontrol etme arzusu üzerine kurulmuştur; insanları doğal olan herşeyden ayıran bir kibir duygusuyla doludur; aslında Batı kültürü doğadan nefret eden bir kültürdür.
Batı zihni kültür ve doğa arasındaki keskin ayrıma üzerine kurulmuştur; kültür aklın alanıdır, bu alana da yalnızca insanlar aittir ve bu alanda insanlar akılcılığı bir kontrol aracı olarak kullanmaktadır; tamamen duygu ve tutkuyla dolu ama akıl yönünden eksik görülen kadınlar doğa alanına indirgenmiş ve bu yüzden de doğa ve hayvanlarla beraber kontrol edilmesi ve sindirilmesi gereken nesneler olarak muamele görmüştür.

Bu düalizmin sonucu olarak kültür doğal tarihten kopmuştur çünkü akıl duygulardan arındırılmıştır. Doğanın yaşayan canlıları kadın olsun hayvan olsun sadece biyoloji düzeyine indirgenmiş kompleks sübjektif hayatlara sahip oldukları gerçeği reddedilmiştir.

Yani bir iki sözcükle özetlemek gerekirse Batı kültürü ataerkil ve antroposentriktir- insancıdır, erkek egemenliğindedir ve insan merkezlidir; insan var olan herşey için bir ölçüdür, neyin değerli olduğunun ölçütü odur; yaratılışın zirvesine kendisini koyar- Tanrı’dan hemen sonra, 2.dir-,var olan herşeyi amaçlarına ulaşmak için orada bulunan araçlar olarak görür, onların kendileri olmaktan kaynaklanan bir iç değeri yoktur, sadece araçsal bir değerlerinden söz edilebilir.

Yahudi dini insan ve doğa arasında keskin bir ayrım yaratan ve doğanın kutsallığının yok olmasına sebep olan ilk dünya diniydi; Hristiyanlık’ta Tanrı’nın insanı kendi imgesinde yarattığı ve Tanrı’nın insanın sahibi ve yöneticisi olduğu gibi insanın da Dünyanın ve hayvanların sahibi ve yöneticisi olduğuna dair bir değerler sistemi görüyoruz.

Bu tavırlar Yunan hümanizmi, ortaçağ ve rönesans felsefesi ve modern bilim kanalıyla günümüz dünyasına gelinceye dek aktarılmıştır.

Aristo’nun Batı kültürünün faydalanmacı değerler sistemini çok güzel ifade ettiği gibi, “bitkiler hayvanlar için vardır, hayvanlar da insan için… doğa hiçbir şeyi amaçsız yaratmadığına göre hayvanları da insan için yarattığı kesinlikle doğrudur.”

Eğer herşey insan için yaratıldıysa, o zaman insanın tek yapması gereken kainatın kurallarını keşfederek bu kuralları hayatın kontrolü için uygulamasıdır; işte Bu Bacon ve Descartes’ın modern dünyanın şafağında sahip oldukları düşüncelerdi; Bacon’ın sözleriyle söylersek “ bırakın insan ırkı ilahi mirası olan doğa üstündeki hakkını kazansın;” tabii insan bacon’ın yazılarının şiddet, fetih ve tecavüz imgeleriyle dolup taşmasına hiç şaşmıyor böylece;Descartes zihni bedenden, insanları hayvanlardan katı bir şekilde ayırmıştır, dünyayı devasa bir makine olarak görüp insanın “doğanın efendileri ve sahipleri olması” gerektiğini söylemiştir.

Doğayı kutsallığından kopararak Batı zihniyeti diğer kültürlerin evrim geçiren ve yaşayan süreçleri rahatsız etmekten duyduğu çekingenliği bir kenara atarak onu sömürebilmiştir; modern bilimin doğuşundaki bir diğer önemli isim olan Robert Boyle’dan da burada bir alıntı yapabiliriz:” insanların doğa dedikleri şeye duydukları hürmet insanın tanrı’nın bu aşağı yaratıkları üstündeki hakimiyetinin önünde bir engeldir”.
Açıkça görülüyor ki hayata duyulan saygı ona hükmetmenin önünde bir engeldir; bilim insanlarının eğitimindeki en önemli bölümlerden birisinin hayata karşı duyarlılığın yok edilmesi olmasına şaşırmamak gerek, saygının “nesnellik”le yer değiştirmesi hayvan deneylerinde tanık olduğumuz gibi zulümü gizlemeye yarayan bir maskedir yalnızca.

İnsancı vizyon modern bilim ve teknoloji yoluyla hayata geçirildiğinde, çıkardan başka hiçbir şeye bir kutsallık atfedilmeyen kapitalizm bağlamında Batı’nın ölüm kültürü yoluna çıkan herşeyi; modern öncesi veya Batı’lı olmayan kültürleri, hayvanlar alemini ve doğal dünyayı yok etmeye başladı.
Şimdi bu sürecin son aşamalarını yaşıyoruz; şuandaki sosyal düzen, doğanın milyarlarca yılda kurabildiği evrimin sütunlarını yıkıyor.

2- Kıyamet zamanı mı? Çevre Krizi

18. ve 19. yy’da yaygınlaşan ilerleme vizyonlarına ters olarak 20. Yy’ın son kısmı insana Titanik’te ya da ABD uzay mekiği Challenger’daymışız hissini veriyor.

Kıyamet ve sona geldiğmiz hissinin çağdaş hayatı işgal etmesi yeni bir şey değil; bütün zamanlarda farklı kültürleri kendileri yok olduktan sona dünyanın varolmaya nasıld evam edeceğini hayal etmekte zorlanmıştır.

Aslında, yahudi-hristiyan tarihinin Batı Kültürünün ilk temelleri, kutsal kitapların kıyamet sahnelerini çağrıştıran bir bilinçle, armageddon, İsa’nın yeryüzüne dönüşü ile yakından alakalıdır, bunlar aşırı sağın katastrofik kafa yapısının, kıyametçilerin, ülkenin her yanında zehirli otlar gibi yayılan milis hareketlerinin bir parçası.

Eğer bu kıyamet vizyonları bir zamanlar fantezilerin ve paranoyanın ürünü idiyse bile son birkaç on yılda atom bombalarının ve delinmiş ozon deliklerinin sayesinde gerçekten akla uygun bir hal aldıklarını söyleyebiliriz.

16 Temmuz 1945’te New Mexico çölünde yapılan başarılı atom bombası tesinden ve onun bir ay bile dolmadan Hiroşima’daki yok edici kullanımından sonra, armageddon uzak bir fantezi ihtimali olmaktan olası bir gerçeklik halini almaya başladı; nükleer kıyamet şimdilik ortadan kalkmış gibi görünse de (nükleer terörizm hala bir istisna oluşturuyor tabii) bizler 1940ların ve 1950lerin soğuk savaş kültürü için hayal edilmesi imkansız olan yeni bir tehditle karşı karşıyayz- sistematik çevresel çöküş tehdidiyle.
Şu gerçekleri düşünün:

– Hayatı sürdüren hava, su ve toprak gibi doğal kaynaklar cidd işekilde yok oluyor ya da zehirlemiş durumda.

Ozon tabakası inceliyor ve yırtılıyor, böylece küresel ısınmanın koşullarını yaratmış oluyor; gerçekten de sera dünyasına girdiğimize dair bilimsel bir sözbirliği söz konusu; bunun gerçek olduğunu ispatlayan en önemli işaretler arasında Arjantin’de deri kanseri oranlarındaki beklenmedik artışı, Chicago’daki görülmemiş sıcak dalgalarını, İspanya’daki kuraklıkları ve Antarktika’daki buzullardaki devasa kırılmaları sayabiliriz. Sera dünyasında yüzey sıcaklığı 4-8 derece artacaktır, bunun sonucu olarak da kuraklık, seller, inanılmaz korkunçlukta hortumlar, çevresel bozulmalar, ekonomik krizler, sıcaklık ve sıtm gibi hastalıklar yüzünden kitlesel insan ölümleri meydana gelecektir.

– Küresel ısınma yağmur ormanlarının yok edilmesi sebebiyle daha da kötüleşiyor, buradaki ağaçlar kesilince oksijen vermiyor, tersine karbon dioksit veriyorlar; 1945’ten beri dünyadaki yağmur ormanlarının yarısı yok edildi; 140,000 dönüm toprak her gün yok oluyor, her saniye yok olan toprak ise 8 dönüm; normalde dünyanın sadece %7’sini oluştursa da bütün hayvan ve bitki türlerinin %50’si yağmur ormanlarında bulunuyor. Bu bitkiler arasında belki bir gün insan hastalıklarını tedavi etmek için kullanılacak bitkiler de bulunuyor.

– İnsan nüfusu saniyede dört doğum olacak şekilde arttı, saatte 14 bin bebek demek bu, senede ise neredeyse 100 milyon bebek demek; son 40 yılda dünya nüfusu 2 kat arttı ve 21. Yy’ın ortasına gelene dek 11-15 milyar arasında nüsufumuz olacağı varsayılıyor. Tabii bunun sonucu olarak diğer türlerin, yağmur ormanlarının, hayati kaynakların yok olacağı ve açlık, yoksulluk ve hastalık olarak bu yıkımların insana geridöneceği aşikar.

– Hayvan türleri dinozorların 65 milyon yıl önce yaşadığı yokoluş krizinden bu güne en büyük yokolma ihtimaliyle karşı karşıya; normalin 100 ile 1000 katı fazla bir hızla türler yok oluyor; her yıl 1000 tür yok oluyor, bu oran da hılza yükseliyor, korumacı biyologlar birkaç on yıl içerisinde bütün türlerin üçte birinin yok olacağını öngörüyor; bazıları omurgalı hayvanların evriminin durma noktasına geldiğini iddia ediyor. Bazı hayvanlar yok oluşun eşiğinde gezinirken diğer hayvanlar kitlesel olarak üretiliyor ve o kadar yaygın ve bol bir şekilde katlediliyorlar ki çoğu insan bunun doğal bir şey olduğunu sanıyor; ABD’de her yıl milyarlarca hayvan mezbahalarda ölüyor-ABD’deher yıl 7 milyar tavuk ve 53 milyon domuz.

3- Global Et Kültürü

Şu gerçeği kabul edelim: modern ölüm tanrısının ardındaki itici güç çıkar elde etmek için kuduran kapitalist ekonomidir; ister odak noktamız HMO endüstrisi olsun, biyomedikal araştırmalar olsun, tünün şirketleri olsun veya üniversitelerdeki araştırmaların yapıları olsun, çıkar elde etme arzusu bütün ahlaki zorunlulukların önünde gelmektedir.

Ama bu yıkımın en tepe noktasında et ve süt endüstrileri yer alıyor, ben buna global et kültürü adını veriyorum; örneğin, ABD Tarımı için kabul edilebilir su kirliliği oranı bütün şehirsel ve endüstriyel kaynakların toplamından fazladır; bütün ham maddelerin üçte biri büyük baş hayvancılığı endüstrisi tarafından tüketilir; yağmur ormanı yıkımının çoğu büyükbaş hayvancılığı ve yem-ürün endüstrileriyle alakalıdır.

Global et kültürü 16. Yy’da İspanya Amerika’da ve etrafındaki adalarda büyük baş hayvancılığı kompleksi aramasıyla başladı. Global et kültürünün merkezi üç yüzyıl sonra İngilizler eti yiyecek ve statü sembolü olarak benimsedikten sonra Avrupa’ya kaydı. İngilizler İrlanda ve İskoçya’yı sömürge haline getirip halkı buralardan sürerek topraklarını büyük baş hayvanların otlayacağı meralara dönüştürdüler.

Global Et Kültürünün dinamikleri iç savaştan sonra, Amerikalılar iş savaş sırasında büyük baş hayvan yetiştirmek için 4 milyon bufaloyu öldürüp Amerikan yerlilerinden kurtuldukları zaman ABD’ye doğru yön değiştirdi.

Büyük baş hayvan yetiştiriciliği önemli bir çıkar kaynağı haline geldi. Az sayıda ABD şirketi bütün pazarı tekeli altına aldı, böylece buradan dünyaya ihracata başlandı. Bugün gelişmekte olan ülkelerin öncelikle bitki temelli beslenme düzeni yerine ete dayalı bir beslenme düzenine geçtiğini görüyoruz ne yazık ki. Bunun sonucunda da bu insanların sağlıkları, çevreleri, ve sosyal ilişkileri de bu yeni beslenme düzenine göre bozulmaya başlıyor.

Global et kültürü bugün karşı karşıya olduğumuz bütün büyük sorunlarla doğrudan alakalıdır.

Çevresel Zararlar:

– Tırnakları ve yiyecek bulmak için sağı solu eşelemeleri sebebiyle büyükbaş hayvanlar arazilerin ve humusun bozulmasındaki en önde gelen sebeptir. ABD’de 200 yıl önce 30 cm olan üsttoprak şu anda 8 cme inmiş durumda, bu da suni gübrelerle gözlerden gizlenmiş bir kriz demek aslında.

– Yağmur ormanlarının çoğu büyükbaş hayvanlara otlanmak için yeraçmak amacıyla kesiliyor; brezilya, Bolivya, Kolombiya ve Orta Amerika’nın her yerindeki yağmur ormanlarının yok olmasındaki 1 numaralı sebep budur.

– Geviş getiren hayvanlar ozon delen 4 gazdan 3ünün salınmasına doğrudan katkıda bulunuyorlar: nitrus oksit (gübre), karbon dioksit (ağaç kesimi) ve metan; inekler in gaz çıkarması ilginç bir konu olabilir ama aynı zamanda çok da ciddi bir konu: inekler ve diğer geviş getiren hayvanlar her yıl 80 milyon ton metan gazı salıyorlar ve yemlik binalarındaki hayvan dışkıları ve fabrika çifltikleri de 35 ton daha salıyor; bazıları metan gazının önümüzdeki 50 yıl içerisindeki en önemli küresel ısınma gazı olacağını düşünüyor.

– Hayvanların kilosu insanlardan daha fazla. Uzaydan bir ziyaretçi gelseydi büyük baş hayvanları dünyadaki baskın tür sanabilirdi; 2 milyar ton hayvan dışkısı nehirleri, gölleri, okyanusları ve yer altı su kaynaklarını nitrat ve diğer ölümcül kimyasal maddelerle kirletiyor. Gübredeki nitrojen ve fosfor deniz yosunlarını fazlasıyla besliyor ve sudaki oksijen derecesini azaltıyor, böylece bütün diğer hayat türlerini boğuyor; bunlar sinir sisteminde bozukluklara, kansere ve kalp hastalığıyla doğan çocuklara sebep olabilir.

– Global et Kültürü inanılmaz bir gıda, su, toprak ve enerji israfıdır: mısırımızın %80’i ve yulaflarımızın %95’i insanlara besin olmak yerine büyükbaş hayvanlar için yem olarak kullanılır; ABD’deki tarım alanlarının %95’i büyükbaş hayvanlara yem olması için kullanılır, bu oran sebze ve meyveler için %2’dir;kullanılan suyun yarısından fazlası büyükbaş hayvanlar için kullanılan arazilerin sulanmasına gdiyor; Amerikan tarımında harcanan enerjinin yarısı büyükbaş hayvan üretimiyla alakalıdır.

İnsani ve ekonomik Bedeller

– Gıdayı israf ederek global et kültürü dünyadaki açlık sorununa doğrudan katkıda bulunuyor,çünkü büyükbaş hayvanlar dünyadaki kaynakların yarısını tüketiyor, her yıl 60 milyon açlık çekiyor, her gün 40,000 çocuk açlıktan ölüyor.

– Giderek ete dayalı beslenme düzenine geçen Üçüncü dünya ülkeleri et ithali için diğer ülkelere ekonomik anlamda bağımlı hale geliyor; bu durum Dünya Bankası gibi politik amaçlarla faizle para veren uluslar arası büyüme kurumları tarafından istismar ediliyor.

– Global et kültürü gıda üretimini büyükbaş hayvancılığına doğru değiştirdiği için zenginle yoksul arasındaki uçurumu daha da genişletip dünyadaki açlık sorununa başka bir şekilde gene katkıda bulunmuş oluyor.

– Global et kültürünün başlangıcından beri hükümetler et üretimiyle alakalı çeşitli endüstrilere büyük devlet yardımları sağladı- mesela çok ucuza araziler ve sulama için su sağlandı, vergi indirimleri, ithalat indirimleri, ürün sigortası gibi. Hayvan yemi yetiştiricilerinin devlet yardımıyla elde ettiği sulama suyu heryıl 500 milyon dolardan 1 milyar dolara çıkıyor.

– Elbette bütün bunlar vergilerde karşılığını görüyor: eğer ABD vergi mükellefleri et endüstrisinin kullandığı suyu, toprağı ve enerjiyi verdikleri vergilerle karşılamasaydı o zaman hambuger eti kilo başına 35 $ olacaktı, böylece insanlar daha fazla et yiyecek ve global et kültürünün sebep olduğu problemler esaslı bir şekilde azalacaktı.

Sağlık:

-Beslenme düzeni gelişmiş endüstri toplumlarında görülen hastalıkları en çok etkileyene faktörlerin başında geliyor; barsak, rahim, ve göğüs kanseri, kalp rahatsızlıkları, inmeler, diyabet, osteoporoz ve diğer bir çokhastalık hayvan yağına bağlı bir beslenme düzeninin doğrudan sonucudur.

Hastalık ve hayvan yağı arasaındaki ilişki bir çok çalışma tarafından kanıtlanmıştır, ama hiç biri ünlü çin projesi kadar açıklayıcı olmamıştır. Bu projede düzinelerce ülkedeki Çinlilerin beslenme düzenleri takip edilmiştir, sonuçta yağ ve protein tüketimi ve kandaki kolestrol yükseldikçe hastalık oranı da yükselmektedir; Çinli köylüler yağı az eti az beslenme alışkanlıklarıyla kalp hastalıklarına daha az yakalanıyordu.

Hayvan yağı tüketmenin sağlıkla alakalı risklere sebep olduğuna iki örnek verebiliriz: sıradan bir Amerikalı’nın kalp krizine yakalanma riski vejetaryen birisine kıyasla %50’dir, vejetaryen insanlarda bu oran %4’tür. Et tüketen kadınların göğüs kanseri olma riski az et yiyen ya da hiç et tüketmeyen kadınlara oranla 4 kat fazladır. Amerikalılar ihtiyaçları olan proteinin 2 kat fazlasını tüketiyor, böylece etteki doymuş yağı sindirmiş oluyorlar; aşırı protein böbrek hastalıklarına ve osteoporoza sebep olur.

Reagan senelerinde başlayan kontrol gevşekliği sebebiyle halk ne olduğu belirsiz etler yiyor. Abd Tarım Bakanlığı bu toksit cesetlere onay damgasını vursa da (kırmızı boyayla #5 numara), bu etin çoğu köpek maması bile olamayacakkadar kötüdür, bu da köpekler için söylemesi hoş bir şey değil, biliyorum.
Şimdi Amerikalılar deli dana hastalığıyla karşı karşıya çünkü et üreticileri mümkün olduğunca para kurtarmak için inekleri ineklerin ve diğer hayvanların kalıntılarıyla besliyorlar, aynı pratik İngiltere’de deli dana hastalığının ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Aldatma ve propaganda yoluyla zehirlerini satarak et ve süt endüstrisi büyük sağlık problemlerine yol açtı; 1914’te yapılan bir araştırmaya tutunan farelerin bitkiye dayalı beslenme alışkanlıkları yerine hayvan etiyle beslenmeleri sonucunda daha çabuk büyüdüğü görülmüştür, işte et ve süt endüstrileri Amerikalılara büyük bir yalanı böyle yutturdular.

Belki de zamanımızın en yıkıcı miti kırmızı tehditten daha zararlı, Noel baba’dan daha yaygın olan en yıkıcı efsane protein mitidir; protein miti 1- hepimizin büyük miktarlarda proteine ihtiyacımız olduğuna söyler, 2- et ve süt endüstrilerinin bu proteini elde etmek için en iyi yol olduğuna bizi inandırır.

İkisi de yanlış.. hiç kendinize inek gibi hayvanların proteini nerden edindiğini sordunuz mu? Proteini elde etmenin en iyi yolu sebze temelli beslenme alışkanlıklarıdır, iyi dengelenmiş bir beslenme düzeni otomatik olarak ihtiyacınız olan proteini size sağlamış olur.

Hepimiz okullarımızda posterlerde, duvarlarda duran o dört beslenme grubunun, bize günlük kalori ihtiyacımızın hayvan yağından gelmesi gerektiğini söyleyen propagandaların kurbanıyız!

Son zamanlarda yeniden gözden geçirilen yiyecek piramidi iyiye doğru bir adımdır, ama et ve süt endüstrilerinin hükümete yaptığı yoğun baskından sonra onaylanmıştır; bu piramit bize günde 4 ile 6 porisyon et ve süt ürünü tüketmemiz gerektiğiniz söylüyor, ama 4-6 porsiyon çok fazla.

Hayvan yağı zaten kötü, ama hastalığa sebep olan güçlü kimyasal maddelerle süslenmiş durumda; 1940lardan beri aileçiftlikleri büyük tarım kuruluşları tarafından ele geçirilerek açık, güneşli çiftlikleri hayvanların esaret altında tutulduğu ve meta olarak kitlesel üretimlerinin yapıldığı karanlık hapishanelere dönüştürüldü.

Bu koşullar altında hayvanlar maksimum ağırlığa ulaşmaları için büyüme steroidleri gibi ilaçlarla, ya da bu koşullar altında ortaya çıkan veba gibi hastalıkları kontrol etmek için antibiyotiklerle yükleniyorlar.
ABD’de kullanılan antibiyotiklerin %55’i bu hayvanlarda kullanılıyor; bu ilaçların istismarı insanlarda büyük sağlık sorunlarına yol açtı; 1940ların başlarına dek en gelişmiş ülkelerdeki hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanma korkusuyla yaşıyordu, ama 1944’ten sonra antibiyotik zamanı başladı ve penisilin “mucize ilaç” olarak kabul edildi; çocuk felcine, tüberküloza, çiçek hastalığına, ve diğer hastalıklara karşı geliştirilen aşılar sayesinde tıp bilimi bulaşıcı hastalıklar defterini artık kapatabileceğimize inanıyordu.
Bu kibir duygusu 1960larda sarı humma , menejit ve diğer hastalıkların geri dönüşüyle yerle bir oldu.
Sıtma, tüberküloz gibi bir çok hastalık antibiyotiklerin aşırı kullanımı sebebiyle ilaçlara dirençli bir hale geldi; gerçekten de günümüzde hastalıklara sebep olan bakterilerin neredeyse tamamı ilaçlara dirençli bir hale gelmiştir.

Durumun bu kadar kötü olması yetmezmiş gibi 1973’ten beri o güne dek bilinmeyen 30 yeni hastalık daha ortaya çıktı, Lyme hastalığı, Lejyoner hastalığı, Toksik şok sendromu, AIDS gibi yeni hastalıkların yanı sıra ebola, lassa humması, Marburh virüsü gibi ölümcül virüsler de bu dönemde ortaya çıktı. Ebola gibi yeni hastalıkların önemli bir sebebi yağmur ormanlarının katledilmesi gibi çevresel bozulmalardır; sağlıklı ekosistemlerin çeşitliliği organizmaları ve hastalıkları kontrol altında tutar; ekolojik dengenin bozulması mikropların sayıca ve kuvvet anlamında büyümesine yol açar.

The Hot Zone kitabının yazarı Richard Preston AIDS ve Ebola gibi hastalıklar sayesnde dünyanın insan türünün, etine ve hayati organlarına saldıran 5.4 milyar parazitin giderek büyüyen işgaline karşı bağışıklılık anlamında bir cevap verdiğini söylüyor.

3- Sürdürülebilir Bedenlere ve Kültürlere Doğru

Global Et Kültürü şu andaki haliyle sürdürülemez; dünyanın 6 milyarlık nüfusunun Amerikan beslenme tarzını yani ete dayalı beslenme düzeninin desteklemesi için tarımcıların üretebildiği tahılın 2,5 katı fazlasını üretmesini gerektirir; 8 ile 14 milyar arasında insan nüfusu olan bir dünyayı desteklemesi imkansız.

Artık toplumumuzu büyüme ve ilerleme fetişizi üzerine devam ettiremeyiz; insanların yeni hedefi insanların çoğu medya tarafından suni şekilde oluşturulmuş ihtiyaçlarını azaltan ve doğayla uyum içerisinde yaşayan bir sürdürülebilir bir kültür geliştirmek olmalı; bunu başarmak için elbette medyada ve reklamcılıkta, ekonomik, yasal ve eğitim sistemlerinde bir çok değişiklik yapılması gerekiyor.

Bu değişiklikler çok zor ve uzak görünüyor gerçekten; ancak eğer yapmadıysak hemen yapmamız gereken hayati bir değişikliği hayata geçirmemiz gerekiyor; o da vejetaryen beslenme tarzını geçmemiz.
Tüketici talepleri global et kültürünün büyümesine hız verdi, aynı şekilde bu hızı kesebilir de
eğer bu talep propaganda yoluyla çoğaltıldıysa o zaman etkili bir halk eğitim yoluyla azaltılabilir.
Gerçekten global et kültürü propagandasına rağmen en sağlıklı beslenme tarzının vejateryen hatta vegan beslenme tarzı olduğu kabul görüyor artık, Tarım bakanlığı bile bu gerçeği kabul etti.

İyi haber : 1976’dan ber, ABD’deki kişi başına et tüketimi %14 azaldı, İngiltere, Yeni Zelanda ve Avustralya gibi ülkelerde de bu türden bir düşüş söz konusu olabilir.

Kötü haber : Gelişmekte olan üçüncü dünya ülkeleri ve Çin gibi geleneksel ikinci dünya ülkeleri ete dayanan bir beslenme düzenine geçiyorlar.

Ama devrim evde başlıyor, bir öğünle başlamak yeterli; beslenme tarzımızda hayvan yağının büyük oranda azaltmak demek sadece kendimize değil hayvanlara ve çevremize yardım ediyoruz demektir.
Yeni bir dünya düzeni hayal edin, global bir vejetaryen kültür hayal edin; bu kültür tahıllardaki proteinin %90’ını, kalorilerin %96’sını, liflerin %100’ünü ve karbodhidratların %100’ünü israf etmek , toprağını, suyunu ve enerjisini har vurup harman savurmak yerine kaynaklarını en akılcı ve etkili bir şekilde kullanarak hayatın bütün süreçlerine saygı duyabilir.

Eğer Amerikalılar et tüketimlerinde %10luk bir azalma sağlasalar, 100 milyon insan daha büyükbaş hayvanlar için kullanılan mevcut toprak, su ve enerjiyle doyabilirdi; artık toprak yem yetiştirmek için kullanılmayacağından yeniden ormanlar büyür ve hayvanlar geri dönerdi.

Bu yeni sürdürülebilir kültür sayesinde insanların sürdürülebilir bedenleri olurdu; şu andaki post-antibiyotik çevremizde bizler sağlıkla ilgili temek kabullenmelerimizi bir kez daha gözden geçirmek zorundayız;mevcut tıbbi sistem ve tıbbi mentalite alenen bir felaketten başka bir şey değil.

Sadece 1995’te ABD sağlık bakımı için 1.4 trilyon $ harcadı. Sağlık bakımı giderleri her yıl 180 milyar $ artıyor, 2000 yılında 2 trilyon $’ı aşmış olacak. Sağlık bakanlığı 2030 yılına kadar sağlık bakımıyla alakalı harcamalar yıllık olarak 16 trilyonu bulacak.

Ancak 100 seneyi aşan yoğun hayvan temelli araştırmalardan sonra hastalıklara karşı yürüttüğümüz savaşı kaybediyoruz. Başkan Nixon 1971’de kansere savaş açtığından beri kanser oranı %18 arttı, kanserden ölüm oranı da %7 yükseldi.

Hastalıkların kontrolü babında toplumların ilerlemeler sağlayabilmesi için toplumların beden-zihin birlikteliğini reddeden Kartezyen bakış açısını terkedip daha holistik, bütüncül bir vizyona sahip olması gerekiyor. Vücudun ilaç ve cerrahiyle düzeltilmesi inancından sağlık sorumluluğunu her bireye veren muhafaza edici bir açıya yaklaşmamız gerekiyor. Eğer ölümcül hastalıkların saldırırsına uğruyorsak bizler bağışıklık sistemlerimizi güçlendirmek için elimizden gelen her şeyi yapabilmeliyiz, bu da vejetaryen bir beslenme tarzıyla geliştirilebilecek bir hedeftir.

Tıbbi sorunlarımız hayvanların sömürülmesiyle doğrudan alakalı; bizler hayvan ürünlerini kullandığımız için bize sorun yaratan hastalıklar için tedavi bulmak amacıyla hayvanlar üzerinde deneyler yapıyoruz; ve hayvan araştırmaları yanlış yönlendirici ve sahte olmalarının yanı sıra klinik araştırmalar gibi alternatif araştırmaları da bloke ettiği için hayvanlarla kurduğumuz bu yanlış ilişki yüzünden gene kendimizi yaralıyor ve öldürüyoruz.

Belki de yapılması gereken en temel değişiklik ahlak konusundaki değişikliktir, değerlerle ve doğal hayatla nasıl bağlantı kurduğumuzla alakalı değişikliklerdir. İnsancı bakışın zehirli mirasını aşmak zorundayız; artık dünyayı bize karşı onlar şeklinde , insanlara karşı doğa ve hayvanlar şeklinde görmemeliyiz; inekelr inektir, hamburger değildir; ağaçlar ağaçtır, kereste değildir; doğayı yeniden öğrenmek zorundayız, bu varlıkların sırf var oldukları için değerli olduğunu yeniden öğrenmek zorundayız.

Kontrol etmek için dünyanın bir kısmını diğer kısımlardan izole edebileceğimizi öne süren o eski görüşü terketmeye ihtiyacımız var, bu eski görüşü yeni holistik ve ekolojik bir yaklaşımla değiştirmeliyiz, bu yeni görüşle herşeyin birbiriyle asla tam olarak anlayamayacağımız bir şekilde bağlı olduğu ve dünyayı fazla rahatsız etmememiz gerektiği gerçeğini kavrayabiliriz.

İnsan evrimindeki yeni adım bilim ve teknoloji alanında olmamalı, ahlaki ve ruhsal hayatımızda olmalı; teknolojik ve ahlaki evrimimiz arasındaki uçurum hem geniş hem de tehlikeli. MartinLuther King’in sözleriyle söyleyecek olursak “yolunu şaşırmış insanların yolunu iyi bilen füzeleri” yaptığı koşullarda yaşıyoruz.

İnsan olarak evrim geçirmek için hayata karşı derin bir merhamet ve hürmet duygusu geliştirmek zorundayız; bu da etik manada şiddetten uzak durmak gibi bir anlam içeriyor. Tutarlı olmak için, bu etik bakışı sadece insanlarla sınırlı kabul edemeyiz, hayvanları da içermeliz; ve bu etiği eylemlerimizde gösterebilmeliyiz, bunu da yiyecek seçimlerimizle, beslenme alışkanlılarımızla gösterebiliriz; hiç kimse hayvanları bir yandan yiyip onları acı veren şekillerde öldürürken bir yandan da onları sevdiğiniz söyleyemez.

Thomas Edison’ın sözlerini burada anmamız lazım: “ şiddetn uzak durmak en yüksek etiğe götürür insanı, bu da bütün evrimin amacıdır; yaşayan diğer canlılara zarar vermekten vazgeçmedikçe bizler hala vahşi varlıklarız.”

Vejetaryenizm dünyayı değiştirmek için asla yeterli bir değişiklik olmayacaktır, ama gene de gerekli bir şey, artık zamanı gelmiş bir fikir bu. Henry David Thoreau gibi ben de vejetaryenliğin “insan ırkının hayvanları yeme alışkanlığından vazgeçmesi şeklindeki kaderinin bir parçası” olduğuna inanıyorum.

çeviren CemC

https://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com

 

Reklamlar

“Maymunlar Cehennemi” : İnsanların Köle Olduğu Yer


Dr. Steve Best

 

Çek o leş kokan pençelerini üzerimden, seni aşağılık, pis insan!”

1968 yılında orijinal Maymunlar Cehennemi filmi sinemalarda gösterilmeye başlamıştı. İlk bakışta film kıyamet sonrası bir dünyada geçen bir bilim kurgu öyküsüydü, maymunlar evrim geçirip insanlar tarafından yok edilmiş bir dünyada kontrolü ele geçiriyorlardı. Ama biraz daha derine bakınca filmin zamanın toplumsal mücadeleleri ve bunun meydana getirdiği endişeler üzerine alegorik bir film olduğu ortaya çıkıyordu.  1963 yılında Pierre Boulle tarafından yazılan Maymun Gezegeni adlı romana dayanan film Rod Serling tarafından sinemaya uyarlandı ve anında Amerikan seyircisinden tam puan aldı. Günümüz ölçüleriyle baktığımızda 100 milyon dolardan fazla hasılat yaptı, 4 devam filmi çekildi, bir TV dizisi haline getirildi, ayrıca Cumartesi sabahı çizgi filmi, çizgi romanı yapıldı, geniş bir yan ürün kataloğu satışa çıkarıldı, hatta gezici tiyatrosu bile oldu.

 

Zayıf üretim değerlerine, hatalı yönlerine, basit diyalogları ve tek boyutlu karakterlerine ve temasal ağır gidişatına rağmen film serisi bilim kurgu devam filmleri çekilmesi ve ırk, şiddet, önyargı, din ve  iktidarın patolojilerini keşfetme anlamında hala önemli bir örnek. Maymunlar Cehennemi ters yüz edilmiş bir  köle-efendi ilişkisine dayanıyor, filmde insanlar üstün bir maymun ırkı tarafından zulme uğruyorlar. Böylece pis, iğrenç kokulu, cahil ve zekası ancak maymunları taklit etmeye dayanan ve sonuçta esir edilip avlanan ve hem eğlenmek amacıyla hem de bilimsel araştırmalar adına sömürülenler maymunlar değil insanlar  oluyor.

 

İlk filmin sonunda filmin başrolündeki astronot Charlton Heston Özgürlük Anıtı’nın kalıntılarını buluyor ve gemisiyle indiği bu gezegenin aslında kendi geleceği olduğunu, ve gezegenin insanların nükleer savaş sonucu yok edildiğini öğreniyordu. İlk filmin ardından çekilen filmlerde 1990ların başlarına kadar geri geliniyordu, bu filmlerde bir virüs bütün kedi ve köpekleri yok ediyor ve bu sefer maymunlar evcilleştirilmiş petler ve hizmetçiler haline geliyordu. Ancak maymunlar  isyan çıkarıyor ve insanlar en üstteki primat kontrolünü ele geçirmek için bu isyana karşılık veriyor ve başarısız oluyordu. Nükleer kıyametin karanlığı ile başlayan bu film serisi insanların ve maymunların uyumlu bir şekilde yeniden bir uygarlık kurmak için çalıştığı ütopik bir motifle sona eriyordu.

 

Maymunlar ve insanlar arasındaki mücadele zamanın sosyal gündemini oluşturan Vietnam Savaşı  ve insan hakları mücadeleleri ile  ilgili zengin bir alegori sunuyor bize; çünkü Soğuk Savaş döneminin en kötü paranoyasını nükleer soykırım teması oluşturuyordu. Kıllı maymunların beyaz insanları tahakküm altına aldığını gösteren bir film beyaz insanların 500 yıl önce sömürgeciliğin başlangıcıyla farklı ırktan insanları nasıl boyunduruk altına aldığını gösteren yayılmacılık kodlarını ortaya koyuyor. İnsanları fetheden değil de fethedilen konumuna koymak, özne yerine insanı nesneleştirmek elbette insanın normallikle ilgili hislerinde yabancılaşma yaratıyor, ve odak noktamızı ırkı ya da yeri ne olursa olsun kişilerin hakları ve bütünlüğünün ihlal edilmesinin yanlış olduğu gerçeğine yönlendiriyor. Böyle yaparak aslında zulmedene bir ayna tutulup “İşte siz busunuz. Siz bize böyle davranıyorsunuz. Köleleştirmenin, nesne yerine konmanın, aşağılanmanın ne olduğunu görün” denmiş oluyor.

 

Elbette Maymunlar Cehennemi sadece insanların diğer insanları nasıl hakimiyet altına aldığıyla  ilgilenmiyor, ayrıca bütün insan türünün diğer hayvan türlerini, en yakın biyolojik akrabaları olan büyük kuyruklu maymunları (şempanzeler, goriller, orangutanlar ve bonobolar) da nasıl sömürdüğünü anlatıyor. Böylece Maymunlar Cehennemi filmini yapılmasını sağlayan o ruhla beraber belki de 1968’in bol tartışmalı ve yoğun gündemi arasında Jane Goodall (primatolog) şempanze toplumlarında  alet yapımı ve  kullanımıyla  ilgili ilk bilimsel araştırmasını yayımlamış olması belki raslantı değildir. Dahası, 1969’da Allen ve Beatrix Gardner bir bebek şempanze olan Washoe’ya Amerikan İşaret Dili’ni öğretme yolundaki başarılı denemelerini belgelediler. Hem bu hem de etoloji (hayvan zekası ve duygularının incelendiği bilim dalı) alanında yaşanan diğer büyük başarılarla beraber insan  kültürü hayvan zihnini anlama yönünde bir paradigma değişmesi yaşıyordu. Film serisinin tersine çevirme taktikleri ile görünen şeyi, insanın insanı ezmesi örneğinde olduğu gibi, insanların hayvanları tahakküm altına alması örneğinde de görebiliriz.

 

Maymunlar Cehennemi filminin politik bilinçaltında ise insan türünün soykırımsal ve ekokıyımsal kurumları ve kafa yapıları sebebiyle duyduğu suçluluk duygusu yatıyor. Maymunlar Cehennemi film serilerinin tamamında,insanların şiddet dolu doğasından  şikayet eden ve daha iyi bir tür bulmak amacıyla uzay keşif timine katılan, ayrıca “en iyi insan, ölü insandır” gibi cümleler de kuran Heston’ın karakterinde insanın kendine duyduğu tiksintiyi gösteren önemli anlar var. Maymunlar Cehennemi’nde iktidarın tersyüz edilmesi bir çok şekilde aslında insanlarda zeka bulunmadığı, tekelleştirdiği teknolojik bilgiye psikolojik şekilde uyum sağlamaktan uzak olduğu ve evrimsel bir çıkmaza girdiğini düşündürüyor.

Tim Burton’ın 2001 yılı yapımı , orijinal filmi yeniden çektiği yeni Maymunlar Cehennemi ise orijinal filmdeki bir çok alegoriyi taşısa da içerik yerine stile, ideoloji yerine aksiyona odaklanıyor.

Tersyüz etme stratejisinin en tepe noktası, maymunların bir çocuğu yakalayıp kafese tıktığı ve genç bir dişi maymunun çocuğu pet olarak beslediği sırada yaşanıyor. İnsanlardan nefret eden General Thade  için “maymunları savunmak adına uç noktalara kadar gitmenin kötü bir tarafı yok”.  Ancak (maymun) türcülüğünü eleştiren ve filmin liberal sesi dişi maymun Ari,  dünyadaki hayvan hakları eylemcileri gibi küçümsenen bir insan hakları eylemcisi. Charles Heston tarafından oynanan astronot karakteri kendi dünyasına inerken, Tim Burton’ın filminde oynayan Mark Wahlberg ‘in karakteri ise yabancı bir gezegene iniyor; ama filmin sürpriz sonu için Dünya’ya dönüyor (böylece yeni devam filmlerini mümkün kılıyor). Filmlerde sürdürülen zaman yolculuğu teması evrim ve sürdürülebilirlikle alakalı ilginç noktalara parmak basıyor, “kalkınma”nın daha sofistike yıkım silahları ve pisboğaz ekonomiler yaratırken aslında bunun bir gerileme mi olduğu üzerine düşünceler sürüyor ortaya.

 

Sierra Club kurucusu John Muir bir keresinde “ insanlar ve ayılar arasındaki bir savaşta ayılardan yana olurum” demişti. Burton’ın filmi ve Maymunlar Cehennemi serisi insanın tür kimliği ile  ilgili müthiş bir soru sunuyor: insanlar maymunlarla savaşırken kime destek olursunuz? Filmi gördüğüm gece seyirciler insanları destekliyordu, bu da tabii köleliğin, ırkçılığın, tahammülsüzlüğün, ve şiddetin kötülüğü ile ilgili mesajların filmde gizlenip gizlenmediğini,  ve bu mesajların destek vermemiz gereken mazlumların da insanlar olduğunun altını çizip çizmediğini düşündürüyor insana.

Mazlum insanlar?? Büyük Kuyruklu Maymun Projesi, Maymunlar Cehennemi filminin maymunları insanları kontrol altına aldığını gösterirken aslında gülünç duruma soktuğunu ve gerçek zalimlerin insanlar olduğu gerçeğini maskelediğini söyledi. Bırakın kontrolü ele geçirmeyi, maymunlar yokoluşun eşiğindeler. Büyük Kuyruklu Maymun Projesi , Maymunlar Cehennemi serisinde insan şiddeti ve sömürgeciliğine yönelik can acıtıcı eleştiriyi tamamen ıskalarken Burton’ın filminin de büyük kuyruklu maymunları, onların içinde bulunduğu durumu anlamamıza yardımcı olacak hiçbir şey yapmadığı, ve insanı en yakın biyolojik akrabalarına karşı daha çok yabancılaştırdığı da doğru.

 

DNAlarımızın %99’u şempanzelerle aynı, şempanzeler biyolojik olarak bize orangutanlardan daha yakınlar. 5 -8 milyon yıl öncesinde tek bir atadan geliyoruz, şempanzeler de biz de bilimsel primat sıralamasında bulunuyoruz, primat sıralamasında 12 aile var ve içinde 200’den fazla tür  bulunuyor. Büyük kuyruklu maymunlar 2-3 yaşındaki insan kadar zekidir ve içgüdüler tarafından değil kültürler tarafından yönetilen kompleks kültürlerde yaşarlar. İşaret diliyle beraber, zengin zihinleri, ihtiyaçları, duyguları ve kişilikleri de goril Koko örneğinde olduğu gibi görmemiz için bizi bekliyor.

Ancak insanların en yakın akrabalarını yok ettiği, yaşam alanlarını kereste ve diğer kaynakları elde etmek adına ortadan kaldırdığı, yaşam alanlarına savaş açtığı, onları tıbbi araştırmalar ve eğlence endüstrileri adına esir ettiği ve bir çok Afrika şehrinde büyük bir statü sayılan “çalı eti “ olmaları için yılda 6,000 şempanze öldürdüğü zamanlarda yaşıyoruz. Primatolog Roger Fouts’a göre 20. yüzyıl başlarında Afrika’da 2  milyon şempanze yaşıyordu, gene Asya’daki orangutan ve Afrika’daki goril sayısı da aynıydı. Şimdi ise Afrika’da 80 ,000 ile 120,000 arasında şempanze kaldı, yirmi otuz sene  içerisinde hepsi yok olabilir.

 

Maymunlar Cehennemi her türden önyargı ve ayrımcılığın kötü olduğunun altını çiziyor. Filmin esas vurucu noktası; insanlara, bir nesne haline  indirgenmenin, kendini üstün gören bir tür tarafından köleleştirilmenin, bu hiyerarşiyi haklı çıkarmak adına dini ve mitolojiyi kullanmanın ne olduğunu göstermesi. Bu iktidar hikayesinde kurbanlar diğer canlıları kurban eden canlılara dönüşüyor, kadim hiyerarşi örüntüleri yeni biçimlerde yeniden  kurgulanıyor. Maymunlar Cehennemi primatlarla ilgili değişik mesajlar veriyor; ama krizin doğası ve  önümüzde bizi bekleyen görev oldukça net: büyük kuyruklu maymunların yaşam alanlarını genişletmek ve korumak için harekete geçmeli, büyük kuyruklu maymunların dikkat çekici beyinleri ile ilgili son bulguların ışığında kişilik sahibi olmanın anlamı üzerine yeniden düşünmeliyiz.

 

Çeviri: CemC

 

Kahverengi Köpek Olayı


“Kahverengi Köpek”

 

 

Wikipedia ve  britannica. com sitelerinden çeviri

 

 

Bugün dirikesim terimi bütün hayvan deneylerini ifade etmek için kullanılıyor; ama orijinal anlamı olarak  tıp araştırmacıları tarafından canlı hayvanlar üzerinde yapılan cerrahi pratikler ve disseksiyon/parçalama-kesme işlemlerine işaret ediyordu.

 

1903 yılında Londra’da kahverengi bir sokak köpeği  Londra’daki bir tıp fakültesinin öğrencilerinin gözü önünde, laboratuarda aylar boyu süren tıbbi müdahalelere maruz bırakıldı. Şahitler  hayvana anestezi uygulanmadığını söylüyordu. Bunların hepsi köpek öldürülmeden önce bilim adına yapıldı. Hayvan refahı sebebiyle orada hazır bulunan iki şahit son olayı ve Edward dönemi İngilteresi dirikesiminin sebep olduğu zulümleri halkın öğrenmesini sağladı. Buna Kahverengi Köpek Olayı adı verildi, olay ulusal bir mesele haline dönüştü, 1910’a dek tartışmalar bitmedi ve yankıları bugün bile devam ediyor.

 

Küçük Kahverengi Köpeğin Ölümü

 

Kahverengi köpekle ilgili olarak ölümü dışında pek bir şey bilinmiyor. Londra Üniversitesi tıp fakültesinde yürütülen deneylerde denek  olarak kullanılan terrier cinsi bir köpek olduğunu biliyoruz. İngiltere’de NAVS-Ulusal Dirikesim Karşıtı Topluluğu (ABD’ki aynı isimli grupla bir bağlantısı yoktur) şimdi olduğu gibi o zaman da hayvanları koruma girişimlerinin önde gelen isimlerindendi, bu topluluğun tarihi de Kahverengi Köpek Olayı ile doğrudan bağlantılıdır. Aşağıdaki alıntı bu topluluktan alınmıştır:

1902 yılı Aralık ayında Londra Üniversitesi’nden Profesör Starling köpek üzerinde ilk operasyonunu gerçekleştirdi, köpeğin pankreasının çalışmasına son verildi. Sonraki iki ay boyunca köpek bir kafeste tutuldu;  hayvan inlemeleri ve  ulumalarıyla herkesi üzüyordu.

Dr. William Bayliss

1903 yılı Şubat ayında Profesör Starling köpeğin karnını yardı, ilk ameliyatın sonuçları incelenecekti. Ardından köpeğin yarası küçük kelepçelerle tutturuldu ve köpek Dr. Bayliss’e devredildi, bu doktor da öğrencilere ders öğretmek amacıyla köpeğin boynunda yeni bir yara açtı. Yarım saat sonra büyük acı çektiği belli olan köpek Dale soyadlı bir öğrenciye teslim edildi, lisanssız araştırma öğrencisinin köpeği kloroform ya da diğer cerrahi araçlarla öldürdüğü biliniyor.

Dr. Ernest Starling

O gün izleyiciler arasında  iki İsveçli dirikesim karşıtı bulunuyordu, bu iki kişi bu tür olayları rapor edebilmek amacıyla kendilerini  öğrenci olaak kaydettirmişti. Louise –af-Hageby ve Leisa K.Schartau adındaki bu iki kadın aynı yıl önce “Şahitler” adıyla sonra  da “Bilim Mezbahası: İki Fizyoloji Öğrencisinin Günlüğünden Alıntılar” adlı bir kitap yayımladı.

 

İsveçli feminist ve hayvan hakları eylemcisi Louise Lind-af-Hageby

 

Kitapta köpeğin hikayesi de dirikesimin sebep olduğu zulümlerin kanıtı  olarak anlatılıyordu. Kitap NAVS sekreteri Stephen Coleridge’in de dikkatini çekti, Coleridge hayvana uygulanan prosedür sırasında iki hayvan refahı yasasının  çiğnendiğini anladı: anestezi uygulanmamıştı, ve  köpek birden fazla deneyde kullanılmıştı. Coleridge bilim adamlarına karşı provakatif bir açıklama yaptı, bunun sonucunda da Dr. Bayliss kendisine manevi tazminat davası açtı.

 

Dr.Starling köpek üzerinde dirikesim uygularken

 

Dr. Bayliss davayı kazandı ama davanın sürekli ön planda olması da Kahverengi Köpek Olayı’na halkın dikkatini çekti. Dirikesim karşıtlığı mücadelesine bir sürü yandaş topladı ve harekete enerji verdi.

İlk Heykel Dikiliyor

Dirikesim karşıtı bir hayırsever Latchmere rekreasyon Bahçesi’ndeki Battersea kasabasında bir anıt dikilmesi için para bağışladı.  Anıtta asil bir pozla oturan ve uzaklara bakan bir köpek olacaktı.  Anıt süslü silindir şekilli bir çeşmenin üstünde bulunacaktı; ayrıca hayvanların su içmesi için de en altta bir yalak olacaktı. Anıt üzerine şu yazı yazıldı:

Kahverengi Terrier Cinsi Köpeğin Anısına

Bu anıt Üniversite laboratuarında yapılan deneylerde 1903 yılı Şubat ayında ölüm kendisini kurtarana dek bir dirikesimciden diğerine teslim edilen ve  iki aydan uzun bir süre operasyonlara  katlanmak zorunda kalan köpeğin anısına ithafen yapılmıştır. Ayrıca 1902 yılında aynı yerde dirikesime maruz bırakılan 232 köpeğin anısına da ithaf edilmiştir.

İngiltereli erkek ve kadınlar

Bunlar daha ne kadar devam edecek?

Anıt daha ilk andan itibaren büyük ilgi çekti. Battersea İlçesi Konseyi’ndeki toplantıda fonlar toplanmış ve anıt da burada tartışılmıştı, ama aynı toplantıda üniversiteden geldiği öğrenilen bir kişinin not aldığı görülmüş ve adam  dışarı atılmıştı. İlk andan itibaren heykelle ilgili hoşnutsuzluklarını belli eden dirikesim yanlılarının büyük bir protesto düzenlemesi bekleniyordu, ayrıca heykelin sponsorları da yaşanacak protestolar sonucunda ilçede meydana gelebilecek hasarlar ve ortaya çıkabilecek yasal süreçleri düşünerek yüklü bir miktarı teminat verdi. Heykel  için seçilen alana muhafız yerleştirildi.

 

Vandalizm ve Kahverengi Köpek Ayaklanmaları

Anıta yönelik olumlu olumsuz duygular bir sene boyunca yoğunlaştı. Tıp öğrencileri, tıp akademisyenleri ve yandaşları  yazıttaki suçlayıcı sözlerden ve genel anlamda dirikesim pratiği bir kenara bir dirikesim öznesinin ölümünü bu şekilde  ölümsüzleştirme girişiminden şikayet ediyordu. Sonunda 19 Kasım 1907 tarihinde anıtı koruyan sivil kıyafetli bir polis  öğrenci olduğu söylenen bir grubun 500 kişi ile beraber bir araya gelerek bir plan yapmayı konuştuğuna kulak misafiri oldu. Gruptakilerden biri elinde balyozla heykele doğru yürüdü, bir diğeri de köpeğin ayaklarını parçalamak için girişimde bulundu. Anında polis desteği sağlandı ve öğrenciler herhangi bir zarar verilmeden durduruldu. Hakim 500 kişinin karıştığı bu olayı halk ayaklanması olarak değerlendirdi ve gruptaki her kişiye 5  poundluk ceza verdi.

Bu ceza  dirikesimi savunanları daha da öfkelendirdi.  Birkaç hafta sonra Londra, Oxford, ve Cambridge’ten gelen, sayıları yüzlerce veterinerlik  öğrencisi Trafalgar Meydanı’ndaki alana doğru yürüyüş yaptı. Sokaklarda yürürken ceza veren hakimin kafası kukla halinde, kahverengi köpeğin kuklası da sopalar üzerinde taşınıyordu. Üniversite  önünde kukla ateşe verildi ama başarısız olunca Thames Nehiri’ne atıldı. Aynı anda Battersea sakinleri ve dirikesim karşıtları da protestoculara cevap vermek için  bir araya geliyordu, iki tarafın birbiriyle karşı karşıya kalması sonunda yaşanan şiddet dolu olaylar bugün Kahverengi Köpek Olayı olarak bilinir. Dr. Bayliss’in biyografisinde bu eylemler 1980lerde yaşanan kelle vergisi protestolarına dek yaşanmış olan kötü ayaklanmalar olarak tanıtılıyor.

 

Ayaklanma 10 Aralık 1907’de en tepe noktasına ulaştı.100  tıp öğrencisi anıtı yıkmaya kalktı. Önceki protestolar spontaneydi ama bu seferki protesto yıllık Oxford-Cambridge rugby maçına denk getirilmişti. Protestocular binlerce Oxbridge öğrencisinin de kendi sayılarını artırmak amacıyla protestoya katılmasını ümit ediyordu. Peter Mason protesto günü sokak satıcılarının üzerinde “Kahverengi köpek anıtında yazan yazı yalandır, heykel Londra Üniversitesi’ne yönelik bir hakarettir” yazan mendiller sattığını yazıyor.

O gün öğleden sonra protestoculardan bir grup öğrenci Battersea’ye doğru yol aldı, amaçları heykeli söküp Thames nehrine atmaktı. İşçiler tarafından Latchmere arazisinden kovulan protestocular Battersea park yolundan yollarına devam ettiler, dirikesim karşıtı hastaneye saldırmaya kalktılar ve başarısız oldular. İşçiler yeniden öğrencilere karşı koydu. Daily Chronicle gazetesi öğrencilerden biri tramvayın üstünden düşüp yaralanınca  bir işçinin “ bu da kahverengi köpeğin intikamı!!” diye bağırdığını yazıyor.

İkinci bir grup Londra’nın merkezine doğru yola çıktı, polis eşliğinde yürüyorlardı, ellerinde kahverengi köpeğin kuklaları bulunuyordu. Protestocular Trafalgar Meydanı’na ulaştığında sayıları 1000’i bulmuştu, karşılarında 400 polis bulunuyordu. Öğrenciler polisle çarpışırken sayısı artan polisler de kalabalığa saldırdı, kalabalık küçük gruplara bölündü, gruplardan ayrılanlar anında tutuklandı, bunların arasında “köpek gibi havladığı” için tutuklanan Alexander Bowley adında bir öğrenci de bulunuyordu. Polis kalabalığı kontrol altına alına dek kavga saatlerce devam etti. South Western Star gazetesine açıklama yapan bir doktor, öğrencilerin polise daha uzun süre dayanamamasının genç doktorların ve Anglo Sakson ırkının ne kadar dejenere bir hale geldiğinin işareti olduğunu söylüyordu.

 

 

Diğer günler ve haftalar boyunca da tıp ve  veterinerlik öğrenciler bir araya geldi ve daha fazla ayaklanma  çıktı. Kadınların sufraje toplantıları köpek gibi havlayan, “kahrolsun Kahverengi Köpek” diye bağıran tıp öğrencileri tarafından defalarca işgal edildi, oysa öğrenciler bütün sufrajelerin dirikesim karşıtı olmadığını biliyordu. Millicent Fawcett tarafından 5 Aralık’ta düzenlenen miting korkunç bir şekilde işgal edildi. Louis Lind-af-Hageby dirikesim karşıtlarıyla 16 Aralık’ta Acton Central Hall’de toplantı ayarladı, miting bir çok Battersea işçisi tarafından korunduysa da 100den fazla öğrenci içeri sızmayı başardı ve çıkan olaylarda duman bombaları, sandalyeler ve yumruklar havada uçuştu.

 

 

Avam Kamarası’nda polisin heykeli korumasının devlete ödettiği bedel soruldu. Londra emniyet müdürü Battersea Konseyi’ne  bu bedelin ödenmesine yardım edip etmeyeceklerini sordu; çünkü bu bedel yılda 700 pounda ulaşmıştı artık. Encümen üyesi John Archer- İngiltere’de Afrikalı kökenli olup önce kamu kurumuna sonra da Battersea Belediye Başkanlığı’na seçilen ilk insan- bu rica karşısında şaşkınlık yaşadıklarını çünkü Battersea’nin yılda 22 bin pound ödediğini söylüyordu Daily Mail gazetesine. Diğer encümen üyeleri heykelin çelikten bir kafes  içerisine konulmasını önerdi. Bu arada Canine Defence League adlı kuruluş Battersea dirikesim araçlarını yok etmek amacıyla laboratuarlara saldıracak olsa  laboratuarların polise zararın karşılanması için para yardımı yapıp yapmayağını merak ettiklerini soruyordu.

 

Tuhaf İlişkiler

New England Üniversitesi’nden Susan McHugh köpeğin tuhaf durumunun heykeli savunmak için garip ve sıra dışı bir politik koalisyon oluşturduğunu yazar. Ayaklanmalarda sosyalistler, sendikalar, Marksistler , liberaller ve sufrajeler Battersea’de tıp öğrencilerine beraber karşı koydular, oysa sufrajeler genelde burjuvayla bir tutulan ve erkeklerin pek de sıcak bakmadığı bir gruptu- işçi sınıfı erkekleri kadınların ucuz emeğine destek vermek istemiyordu.

 

Coral Lansbury feminizm ve kadınların sufraje hareketinin dirikesim karşıtlığı ile doprudan bağlantılı olduğunu yazıyor. Dirikesime izin vermeyen Battersea Genel Hastanesi’nin 4 başkanından 3’ü kadındı.

 

Battersea Konseyi yaşanan tartışmalardan yoruldu. 1909 Kasım ayında yeni bir konsey seçildi, amaçlardan birisi de heykelin kaldırılmasıydı. Destek gösterileri düzenlendi. 500 kişilik Kahverengi Köpek Anıtı Savunma komitesi kuruldu. 20 bin insan dilekçe imzaladı.1500 kişi Şubat 1910’da yürüyüş düzenledi. Köpek maskeleri giyen insanlar Londra’da ve Hyde Park’ta konuşma ve mitingler düzenledi. Ama protestolar fayda etmedi. 10 Mart 1910 sabahı heykel sessizce kaldırıldı. Heykeli kaldıran 4  işçiye 120 polis eşlik ediyordu. Heykelin eritildiği söyleniyor. 10 gün sonra ise Trafalgar Meydanı’nda 3,000 dirikesim karşıtı toplandı, amaç heykelin geri getirilmesiydi; ama Battersea Konseyi artık olayı kapamıştı.

Yeni Kahverengi Köpek heykeli

NAVS 1985 yılında hala devam eden dirikesim pratiklerini kınamak amacıyla yeniden Kahverengi Köpek heykeli yaptırdı ve Battersea Parkı’na konuldu; ancak onun da sonu aynı oldu, 1992 yılında parkta yapılan yenileme çalışmaları sonunda heykel kaldırıldı.

 

Çeviri: CemC

 

SİSTEME SALDIR



” Igniting a Revolution” (Dr. Steve Best/Anthony J.Nocella ) kitabından çeviridir.

Craig “Critter” Marshall

(Craig Marshall arkadaşları tarafından Critter olarak tanınır, kendisini eylemci olarak tanımlamıyor. Sadece bildiği ve sevdiği tek gezegeni tekno-endüstriyel devletin yok etmesine engel olmak için kendine düşen payı yerine getirdiğini hissediyor. Critters 2000 yılında Eugene/Oregon’daki birkaç SUV’yi ateşe verdiği gerekçesiyle 5,5 sene hapis yattı.)

Bu kitaba katkıda bulunanlarla ben demir parmaklıkların farklı  taraflarında olduğuma göre,  doğanın sömürülmesi (ya da kapitalist söylemde tercih edilen şekliyle “doğal kaynaklar”ın sömürülmesi) ve yıkıma uğratılmasından çıkar elde eden şirketler hakkında önemli bir şeyler söyleyecek bir konumda olabilirim. Anaakım çevre hareketleri ELF’in taktiklerini çok aşırı buluyor. Bense ELF’in eylemlerinin yeterince “aşırı” olmadığını hissediyorum.

Benimle beraber içeri giren Jeff Leurs birkaç SUV yaktığı için 22 yıl 8 ay yatıyor. Avukatım bir kazada ölmeden önce cezamın 5,5 seneye indirilmesi için uğraştı, yoksa ben de şu anda  minimum sonuçlar veren bir eylem için hakikaten saçma bir süre hapiste kalacaktım. Çoğu insan hayata geçirdiği sabotaj eylemleri sebebiyle yakalanmaz, bu da etkili planlama ve kendini yapılan eyleme adamanın ne kadar faydalı olduğunu kanıtlıyor. Eğer insanlar hayatlarının bir çok yılını hapiste geçirebilecek şekilde kendilerini riske atıyorsa  birkaç kamyoneti ateşe vermekten daha etkili eylemlere girişmeleri gerekmez mi? Eğer partnerim  ve ben  SUVleri üreten  fabrikayı yaksaydık Jeff’e verilen 22 yıldan daha fazlasını yatmazdık, eminim. Asında bu tür bir eylem , o ana dek başardığımız işlere kıyasla daha büyük bir gelişme gösterildiği anlamına gelirdi; ama ben bu eylemin dahi yeterince  “aşırı” bir eylem olmayacağı görüşündeyim, çünkü sonuçta yakılan fabrikanın yerine yenisi yapılacak ve dünyanın maruz bırakıldığı yıkıma kaldığı yerden devam edilecek.

Saldırmamız gereken  şey, endüstriyel toplumu, yani uygarlığı oluşturan ölüm makinelerinin hepsi. Dünya ve onun üzerindeki canlılar 24 saat saldırıya uğrarken birkaç kamyon yakmak gibi son derece etkisiz eylemler gerçekleştirerek bu yıkımı durdurmayı nasıl ümit edebiliyoruz? Tomruk endüstrisine saldıranlar makinelerin zırhlarında daha büyük, daha uzun süre dayanan oyuklar meydana getiriyor, ama sonuçta hepsi sadece  birer oyuk. Canavarın kafasını koparmamız gerek.

Kaç hayvanın ya da kaç ağacın kurtarıldığının önemi yok, eğer şimdiki teknolojik durum ilerlemeye devam ederse ya da gezegenin ekolojik sistemlerini yok ettiği şu andaki hızıyla devam ederse bu gezegen üzerinde hayatın sonu geldi demektir. Uygarlık her türden “kaynağın” (ister canlı olsun ister yaşam alanı olsun) tahakküm altına alınması ve sömürülmesine dayanıyor, bu tür bir sömürü olmadan da var olması mümkün değil. Tarım toplumu ortaya çıkmadan önce insanlar çoğunlukla göçebeydi, bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmeye başlanınca köyler kurmaya başladılar. Bu hayat biçimlerinin sömürülmesi ilk uygarlık popülasyonlarının artmasına sebep oldu, bu da bitki ve hayvan popülasyonlarının daha fazla sömürülmesi “ihtiyacını” ortaya çıkardı.

Hemen 10 bin sene sonrasına, bugüne gelelim. İnsanların farklı hayat formlarının yaşadığı yerlerde tahakkümcü ilişkiler kurmayı denemediği ve başarmadığı fazla bir yer kalmadı. Sözde uygar dünyanın büyük bir bölümü betonla yaralandı ya da kaplandı. Şu andaki yok olan tür sayısı oranı, 65 milyon önce dinozorların yaşadığı dönemde yok olan tür oranına rahmet okutuyor,  fabrika çiftliklerindeki tutsakları ya da koruları kurtarmak asil bir dava olsa  bile, bunun ağzına dek açık bir göğüs yarasına yara bandı yapıştırmaktan farkı yok.

Eğer fabrika çiftliklerinde ve laboratuardaki hayvanların her birini kurtarsak bile uzun vadede onları özgür bırakacağımız vahşi bölgeler olmadıkça bunun ne anlamı olur  ki? Eğer hayvanların hepsi evcilleştirilirse, o vahşi ruhları kırılırsa, son vahşi türleri korumaya çalışmamızın anlamı ne olur? Hayatı ve toprağı kurtarma mücadelelerini birbirinden ayıramayız. Uygarlığın her bir ögesi, vahşi olan her şeye karşı tuzak kuruyor. Hayatı bu korkunç sona mahkum eden şey sadece tek bir şey değil, insan hakimiyetinin tamamı.

Mücadelelerimiz, uygarlık hastalığının-rahatsızlığının sadece tek bir yönüne odaklandığımız sürece etkili sonuçlar elde etmemize yardımcı olamaz. Her bir gün endüstri toplumunu tamamına saldırmak zorundayız. Mücadelemizde acımasız olmak zorundayız, çünkü uygarlık ölüm yürüyüşüne devam ediyor. Endüstri toplumunun günlük varoluşunun içsel bir parçası olan önkabullere meydan okumak zorundayız. Bir hayat biçiminin özgürlüğü için mücadele eden insanların çoğu bilmeden veya düşünmeden her gün bir çok diğer hayat biçiminin zulme uğramasına yardım ediyor. Hayır mı? O zaman elektrik kullanmıyorsunuzdur? Eğer mücadelelerimizde etkili olmak istiyorsak, şirketleri iflas ettirecek türden, benzin  kullanılan ekotaj eylemleri düzenlemek gibi gerekli kötülüklerin olduğunu biliyorum; ama eylemlerimizin ve kullandığımız araçların ekosisteme verebileceği olumsuz etkilerin farkında olmak zorundayız.

Elbette gidip de bir kereste fabrikasını yakan birisini kınamıyorum; eğer yapmak istediğiniz buysa, nasıl gerekiyorsa orayı o şekilde yakın. En kötüsü,  bu politik tutukluyu tebessüm ettirmiş olursunuz; ama dünyanın yaşadığı yıkıma son vermediğinizi bilin- olsa olsa bu yıkımı yavaşlatıyorsunuz, o kadar.

Doğayla bir arada var olmayı, ekosistemlerin “üzerinde” yaşamaktansa içinde yaşamayı yeniden öğrenmeye ihtiyacımız var. Önceden söylendiği gibi, “ düşmanı gördük; düşman biziz”. Endüstri toplumunun doğayı yok eden makinelerinden bir kısmına gece vakti saldırıp gündüz vakti bir şeyler satın alarak endüstri toplumunun diğer bir kısmına destek vermek ikiyüzlülüktür. Hayatlarımızı uygarlığı (ve onun içsel yıkıcılığını) kabul edenlerin bize  öğrettiği şekilde yaşamaya ve bir yandan da tahakküm biçimlerine son vermeyi ümit etmeye devam edemeyiz. Uygarlık, başlangıcından beri, tahakküm üzerinde kök saldı, sürekli hayatta kalmaya dayanıyor.

Sürdürülebilir bir kültüre- doğayla uyum içerisinde yaşadığımız bir kültüre-dönmeye ihtiyacımız var- ama bu istek, tek derdi çıkar elde etmek olan şirketler zehirden tut diğer çöplere kadar her türden  endüstriyel atığı üzerimize boşalttıkça asla gerçekleşmeyecek. İnsanlar konfor ve huzur elde etmenin, uyanık oldukları saatlerin en az yarısını çalışarak geçirmeye bağlı olduğuna, ancak bu şekilde kendilerine enerji ve zaman kazandıracak şeyleri satın alabileceklerine inandırılmış durumda. Bunun saçmalığını gören sadece ben miyim? Umarım öyle değildir, ama görenlerin çoğu bu çalış-tüket-öl kültürüne aktif katılmayı bıraksalar bile, katılmaya devam eden diğer insanların hepimizi zehirlemeye devam ettiğini anlamak zorunda.

Kereste fabrikasını yakmak endüstri tarafından sürdürülen ekokıyımı yavaşlatabilir , ama bence çok daha etkili bir taktik var: böyle kanserli bir toplumun var olmasına izin veren laboratuarları ve elektrik santrallerini yok ederek üretim anından önce tüketici metalarını kullanılmaz hale getirmek. Endüstri toplumunu yok etmeye harcanmayan her an, onun bizi ve diğer hayat biçimlerini yok etmesine izin vermekle aynı şey. Günde 24 saat pompalanan toksinlerle zehirleniyoruz, ama insanların çoğu bu konuda bir şey yapmak için haftada 24 saniyeden az zaman harcıyor. Umarım bu sözlerim eğer siz daha fazlasını yapıyorsanız sırtınızı sıvazlamanıza yol açmaz, umarım bir şeyler yapan bizim gibilerin daha sert bir şekilde saldırmak zorunda olduğunu anlamanızı sağlar.

Her birimiz gerçekle yüzleşmeliyiz, ve sonra hayvanın parmaklarına mı yoksa başına mı vurmayı istediğimiz konusunda karar vermeliyiz.Beni yanlış anlamayın, bu parmaklardan birisini ısırıp koparmak kötü bir şey değil, ama daha büyük bir stratejinin bir parçası olmadığı sürece insanların hayvanları ve doğayı tahakküm altına almasına bir son vermeye faydası olmayacak.

Hayvanları ve doğayı sömürmemeleri için şirketleri asla ikna edemeyeceğiz, bu onların “doğa”sına aykırı. Biz bedeli ne olursa olsun bütün hayatları savunmak istiyoruz, onlar da bedeli ne olursa olsun hayatı sömürme biçimlerini korumak istiyorlar. Onların işi, çekilen acıları umursamadan mümkün olduğu kadar çok para kazanmak. Bizim işimiz ise bu yavşakları işsiz bırakmak.

Çeviri: CemC

Yerli Ruhunu Kurtarmak

Martín Prechtel ile Röportaj

Nisan 2001’de “The Sun” dergisinde yayınladı

Martín Prechtel, New Mexico’da, insanların Avrupalılardan önceki eski yaşamlarını hâlâ sürdürdükleri bir Pueblo Yerlisi Rezervasyonunda büyüdü. Annesi, Pueblo okulunda öğretmenlik yapan bir Kanada Yerlisiydi. Babası beyaz bir paleontologtu. Martín, buradaki kültürü ve toprağı sevmişti. “Hayatımın ilk yıllarını, bu yaşam tarzının güzelliğini anlayamayan bir kaç beyaz adamın ellerinde bu güzel dünyanın tamamen yok olabileceği korkusuyla yaşadım.” diyordu. Prechtel güzelliği öldüren bu tehlikeli güce karşı çalışmaya başladı. “Yerliler buna ‘beyaz adamın tarzı’ diyordu, ama bundan daha fazlasıydı. Bulaşıcı gücü beyazları da yemişti ve onları destekçisi yapmıştı. Bu korkunç sendromun halkların doğal ve vahşi doğasına hiç bir faydası yoktu.”

1970’te ilk evliliği bittikten ve annesi öldükten sonra, Prechtel kafasını toplamak  için Meksika’ya gitti. Görünüşe göre kaza eseri, kendini Guatemala’da buldu. Bir sene boyunca ülkeyi dolaştıktan sonra Santiago Atitlán adında bir köye ulaştı. Köyde Tzutujil halkı yaşıyordu. Bu kültür pek çok Maya alt kültüründen biriydi. Kendi farklı gelenekleri, giyim tarzları ve dilleri vardı.

Santiago Atitlán’da garip bir adam Prechtel’e yaklaştı ve “Neden bu kadar geç kaldın? Senelerdir seni çağırıyorum. Haydi, işe koyulalım!” dedi. Böylece en büyük Tzutujil Maya şamanlarından biri olan Nicolas Chiviliu’ya çırak oldu.

Çıraklık seneler sürdü. Bir şaman olarak Prechtel insanların ataları ve ruhlarla ilişkilerindeki dengesizlikleri düzeltmeyi öğrendi. Bunu yapabilmesi için Tzutujil dilini de öğrenmek zorunda kaldı. (Tzutujik dilini önce kadınlar öğretti, çünkü Tzutujil’de erkekler ve kadınlar farklı konuşur. Halk önünde konuşmaya başladığında ise Prechtel insanlar için büyük bir eğlence kaynağı oldu).

Prechtel, yerli olmasa da bir süre sonra köyden birisi oldu. Köyden bir kadınla evlendi, üç çocuğu oldu, biri öldü. Chiviliu ölünce yerine Prechtel geçti ve yaklaşık otuz bin kişinin şamanı oldu. Daha sonra Nabey Mam’ın ilk şefi oldu. Şef olarak görevlerinden biri, köydeki genç erkeklerin yetişkinliğe kabul törenlerinde onlara yardımcı olmaktı.

Prechtel sonsuza dek Santiago Atitlán’da kalmak istiyordu ama orada yaşadığı süre boyunca, Guatemala bir iç savaşın eşiğindeydi. Hükümet – ABD destekli ölüm timleri ile – bin yıllık Maya ritüellerini yasa dışı ilan etti. Nihayetinde, Prechtel hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı. “Kalacaktım ama öğretmenim ölmeden önce öldürülmemem için buradan gitmemi istemişti. Bana verdiği bilgileri sürdürmemi istiyordu”.

Prechtel ailesini ABD’ye getirdi, burada Robert Bly ve adamları onları bulana dek bir şekilde açlık çektiler. (Bly, erkekler hareketinden etkin bir şair olup Prechtel’den övgüyle bahseder. Onu “insan olasılıklarının tarlalarında ağzından çiçekler dökülerek dört nala koşan küçük bir midilliye” benzetir). Prechtel’in eşi Guatemala’ya dönmeye karar verdi ama Prechtel çocuklarıyla birlikte ABD’de kalmayı tercih etti ve şu anda doğduğu yerden en fazla 80 kilometre uzakta yaşıyor.

Prechtel “Secrets of the Talking Jaguar” isimli kitabın yazarıdır. Bu kitapta, Santiago Atitlán’daki yerli geleneklerinden açık, saygı dolu ve müziksel bir şekilde bahseder. Aldığı eğitimle ilgili ipuçları verir; ama başkalarının Mayaların topraklarını çaldıkları gibi okuyucuların da Mayaların ruhsal öğretilerini çalmasına neden olabilecek detaylar vermez. “Long Life, Honey in the Heart” isimli son kitabında, Prechtel ölüm timleri köye varmadan önce köyün yapısını, Tzutujil rahipliğini ve günlük köy hayatının nasıl olduğunu anlatır. Kitap yazmanın yanı sıra, Prechtel hem Mayalıların mitolojileri ve günlük etkinliklerini çizen bir ressam hem de bir çok CDsi bulunan bir müzisyen.

Prechtel, dünyanın çeşitli yerlerinde genç erkeklerin kabul töreni ile alakalı konferanslara katılıyor. (“Bu konuda kadınlarla da çalışıyorum ama bu biraz daha yavaş bir süreç, o da kadın olmamamla alakalı.”) Ayrıca insanların olağan hayatlarının kutsallığı ve mekan duyularıyla yeniden bağlantı kurmalarına yardım eden atölyeler yönetiyor. “Ruhsallık son derece pratik bir şey. Hafta sonları yapmayı seçtiğiniz türden bir şey değil. . . . Günlük bir olay, yemek yemek, el tutmak ya da kışın ısınmak gibi önemli bir şey.”

Prechtel’le röportaj yapmak için New Mexico’daki evine gittiğimde ses kayıt cihazımın çalışmadığını görünce utandım. Neyse ki şu andaki eşi Hanna bana bir kayıt cihazı verdi. O da kırk dakika kadar çalıştı, sonra da geri sardı. Martín bu tür şeylerin her zaman başına geldiğini söyleyerek özür diledi. “Makineler üzerinde böyle bir etkim var. Dişçim artık kapısından bile uğramamı istemiyor çünkü ben içeri girince bütün bilgisayarları donuyor.”

Onunla asla yolculuk yapmamam gerektiğini bir kenara not ettim.

Hanna bir şekilde kayıt cihazının yeniden çalışmasını sağladı, böylece röportajı bitirebildik. Benim ses kayıt cihazım ise ertesi sabah ben artık 110 kilometre kadar uzaktayken yeniden çalışmaya başladı.

Jensen: Şaman nedir?

Prechtel: Şamanlar bazen doktor ya da şifacı diye bilinir, aslında hayatta kalma arayışımız sırasında sebep olduğumuz hasarı, yaşam ağında yarattığımız yırtıkları ve delikleri onaran insanlardır. Bir anlamda, hepimiz – hatta teknolojiden en uzak olanlarımız, en ruhsal, en iyi insanlar bile – sürekli dünyaya zarar veriyor. Soru şu: bu yıkıma nasıl karşılık veriyoruz? Eğer modern kültürde olduğu gibi yapıyorsak, yani sadece yaşayarak sebep olduğumuz ruhsal borcu görmezden geliyorsak, o zaman o borç ileride olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Ancak yıkıma karşılık vermenin başka yolları da var. Bunlardan biri, bu borcu güzel hediyeler verip kutsal olanı, bize hayat veren görünmez dünyayı yücelterek ödemeye çalışmak. Şamanlar, bizi besleyen öteki dünya ile aramızdaki ilişkiyi unuttuğumuzda ya da sebep ne olursa olsun karşılık olarak biz o öteki dünyayı beslemediğimizde ortaya çıkan problemlerle uğraşır.

Bunların hepsi modern, sanayileşmiş insanlara garip gelebilir, ama insanlık tarihinin çoğunda, şamanlar sıradan hayatın bir parçasıydı. Dünyanın dört bir yanındalar. Şimdi Batılılara garip geliyor; çünkü onlar öteki dünyayı sistematik olarak değersizleştirdiler ve artık o dünyayla gündelik hayatlarının bir parçası olarak ilgilenmiyorlar.

Jensen: Mesela, Sibirya’daki şamanlar Guatemala’daki şamanlardan ne anlamda farklılar?

Prechtel: Farklı diller olduğu kadar şaman olmak için de farklı yollar var. Ancak ortak bir yanı da var. Çünkü hepimiz aynı dünya üzerindeyiz, nereye gidersek gidelim okyanusta su var, nereye gidersek gidelim altımızda toprak var. Bir anlamda hepimiz ortak bir tecrübeye sahibiz. Hepimiz hâlâ insanız. Bazılarımız insanlığını derinlere gömdü, onu uyuşturdu; ama bugün yaşayan herkes, ister modern olsun ister bir kabilede yaşasın, ilkel ya da evcilleşmiş olsun, özgün, doğal ve hepsinden önemlisi öyle ya da böyle bir yerli ruhuna sahip. Modern insanın yerli ruhu ya hayal dünyasının uzak köşelerine sürülmüş ya da modern aklın doğrudan saldırısı altında. Yerli ruhunuzu bilinçli bir şekilde ne kadar çok anımsarsanız, fiziksel olarak da o kadar çok anımsarsınız.

Şamanlar normal insanın aptallığının etkilerini düzeltmeye, hayatın görünmez kaynaklarıyla ilişkilerini onarmaya çalışıyor. Pek çok durumda da bu olaya müdahale etme biçimleri birbirine benziyor. Örneğin; Sibiryalılar Afrika’da kullanılana benzeyen bir trans metoduna sahip. Bu metotla öteki dünyaya giriyorlar.

Jensen: Birkaç kez “öteki dünya”dan bahsettiniz. Çoğu modern insan bilinçli olarak böyle bir yerin varlığını kabul etmez. Öteki dünya nedir?

Prechtel: Eğer bu dünya bir ağaç olsaydı o zaman öteki dünya onun kökleri olurdu – ağacın göremediğimiz ancak ona özünü veren parçası. Öteki dünya bu görülebilen dünyayı besler – acı duyabilen, yiyip içebilen ve başarısız olabilen dünyayı; çemberler halinde hareket eden dünyayı; öldüğümüz dünyayı. Öteki dünya, bu dünyanın görevini yerine getirmesini sağlayan şeydir. Ve bizim öteki dünyaya yardım etme şeklimiz de onu güzelliğimizle beslemek.

Bütün insanlar öteki dünyadan gelir, ama doğduktan birkaç ay sonra orayı unuturuz. Bu unutkanlık bu dünyanın fizikselliği ve güzelliğinden başımız döndüğü için meydana gelir. Hayatlarımızın geri kalanını öteki dünyaya ait anılarımızı bir araya getirerek, yeni unutkanlara – çocuklara – nasıl hatırlanması gerektiğini öğreterek ve daha büyük bir amaca hizmet ederek geçiririz. Çoğu kez, bu ders yetişkinliğe geçerken öğretilir.

Mayalılar öteki dünyanın bize şarkı söylediğini söyler. Bizler onun şarkısıyız. Sesten yapılmışız ve ses bu dünyayla öteki dünya arasındaki süzgeçten geçerken kuş, çimen, masa şeklini alır – bunların hepsi sesten yapılmıştır. İnsanlar, kendi sesiyle öteki dünyayı besleyebilir, oradakilerin büyümesini ve şarkı söylemeye devam etmelerini sağlayabilir.

Jensen: “Onlar “ kim?

Prechtel: Bize şarkı söyleyenler. Onlara tanrılar ya da ruhlar da diyebilirsiniz. Mayalılar onlara kısaca “onlar” adını vermişti.

Jensen: Eski bir Aztek deyişi var, seneler önce okumuştum: “Bu dünyaya yaşamak için geldiğimiz doğru değil. Biz buraya uyumaya ve düş görmeye geliyoruz.” Bunu anlamama yardımcı olabilir misiniz? Merak ediyorum.

Prechtel: Rüya gördüğünüzde, öteki dünyayı hatırlarsınız. Tıpkı yeni doğduğunuzda yaptığınız gibi. Uyanıkken, öteki dünyanın rüyasının bir parçasısınızdır. “Uyanık olma” halinde, geldiğim dünyayı beslemek için benden biraz zaman harcamam beklenir. Benzer şekilde, ölüp de bu dünyadan ayrılıp diğerine geçtiğimde, bu rüyayı o rüyada yaptığım şeylerle beslemem gerekir.

Rüya görmek uyuyan insanı iyileştirmekle alakalı değil: devam edebilmesi için bütünü besleyen, diğer dünyayı hatırlayan kişiyle alakalı. Yeni Çağ, Mayalılardan beklediği rağbeti göremez; çünkü onlar için kişinin kendini keşfetmesi ancak bütüne hizmet ediyorsa iyidir.

Jensen: Mayalıların borç kavramı nereye uygun düşüyor?

Prechtel: Hristiyanlar ilk günahla doğdukları gibi, Mayalılar da ilk borçla doğuyor. Maya dünya görüşüne göre, her birimiz bizi yarattığı için, var olmamız için şarkı söyledikleri için öteki dünyaya borçlu bir şekilde doğarız. Bu borç ödenmelidir; yoksa alacağını hayatlarımızdan alacaktır.

Jensen: Kişi borcunu nasıl geri öder?

Prechtel: Size hayat verene bir hediye vermelisiniz. Gerçekten bir ödemeden söz ediyorum. Bir köyün ruhsal ekonomisidir bu.

Eski öğretmenim şöyle söylerdi: “gölün ortasındaki küçük bir kaya üzerinde oturmuş şarkı söylüyorsun ve senin şarkın ruhların yaşadığı kıyılara dek ulaşan bir dalga yaratıyor. Dalga kıyıya ulaştığında sana geri dönen bir yankı yaratıyor.. O yankı ruhsal beslenmedir.” Bir hediye yolladığınızda onu her yöne doğru yollarsınız. Sonra da size her yönden geri döner.

Jensen: Karmaşık bir desen oluşuyordur herhalde, çünkü siz şarkınızı yolluyorsunuz , komşularınız da kendi şarkılarını yolluyor, bütün o dalgalar üst üste biniyor olmalı.

Prechtel: Öylesine karmaşık ve büyük bir ağ ki insan zihni kavrayamıyor… Neyin nereye bağlandığını kimse bilmiyor.

Jensen: Bunun teknolojiyle bağlantısı nedir?

Prechtel: Teknolojik icatlar dünyadan bir şeyler alıyor ama karşılığında hiç bir şey vermiyor. Arabalara bakın. Arabalar uzun zaman boyunca bir çok insan bir diğerinin rüyasına bir takım şeyler ekleyerek hayal edildi, düşlendi – ya da eğer tercih ederseniz, birbirlerinin çalışmalarına ve deneyimlerine bir şeyler eklediler de diyebiliriz. Ama bütün bu süreç boyunca insanlara o arabaları icat etme yeteneği veren o görünmez kutsal varlığa çok az şey geri verildi. Şimdi, sağlıklı bir kültürde, şamanlar tam da bu noktada olaya karışırlardı. Çünkü her icatla beraber ya ritüel olarak ödenmek zorunda olan ya da savaş, acı ve depresyon şeklinde bizden alınmak zorunda olan bir ruhsal borç gelir.

Mesela bıçak çok küçük bir şeydir, neredeyse modern endüstriyel toplum için ilkel bir alet bile sayılabilir. Ama Mayalılar için böyle bir aletin yaratılması için ödenmesi gereken ruhsal borç çok büyük. Önce, bıçağı yapacak olan kişi kömür üretecek kadar sıcak bir ateş yakmak zorunda. Bunu ödemek için yakıta, ateşe bir hediye vermek zorunda.

Jensen: Ne gibi?

Prechtel: İdeal olarak hediye elle yapılmış olmalı. Bu da ruhların sahip olmadığı ama insanların sahip olduğu bir şey.

Ateş yeterince sıcak olduğunda bıçak yapan kişi demir cevherini kayadan eritmeli. Batı kültüründe çöpe atılan, artakalan kısım şamanik ritüellerde en kutsal kısımdır. Artakalanlar borcu simgeler. İnsan yaratıcılığıyla evrende oyulan boşluğu simgeler ve bu boşluğun gene insan yaratıcılığıyla doldurulması gerekir. Kutsalda neden olunan yarayı gidermek için öteki dünyadan sökülen parçaya eşit bir hediyenin geri konması gerekir. Bizlere bu tür savurgan başarılar sergileyebilme yeteneği veren tanrısal varlıkları beslemek için kullanıldığı sürece insanın yaratıcılığı harika bir şey.

Şaman, bu nedenle, demiri elde etmek için cevhere, ateşe, rüzgara ve diğerlerine ödeme yapmak zorunda – para olarak değil, verilmiş olana denk bir ritüel eylemle ödeme yapmak zorunda. Daha sonra demir çeliğe dönüştürülmeli, çelik bir bıçak şeklini alacak şekilde dövülmeli, keskinleştirilmeli ve ıslah edilmeli, ayrıca sapı da takılmalı. Bu prosedürün her aşamasında beslenmesi gereken bir tanrısal varlık var. Bıçak hazır olduğunda ona “dünyanın dişi” adı verilir. Odunu, eti ve bitkileri kesecektir. Ancak akılcılık, gerçekçilik, insan üstünlüğü adına gerekli kurbanlar göz ardı edildiyse, işte o zaman bıçak insanları kesecektir.

Bütün bu ritüel hediyeleri bıçağı oldukça “pahalı” kılar ve bu süreci karmaşık ve zaman alıcı yapar. Ritüele duyulan gereksinim bazen bazı şeyleri ruhsal anlamda fazla pahalı hale getirir. İşte bu yüzden Mayalılar alış veriş merkezleri, uzay mekikleri ya da iş makineleri icat etmedi. Hayatlarını öylece yaşadılar, romantik bir yaşam tarzı olduğu için değil – çünkü oldukça zor – işe yaradığı için.

Batı kültürü bütün maddelerin ölü olduğuna ve bu nedenle insan yaratıcılığı öteki dünyadan bir şey aldığında borca girdiğine inanmıyor. Bunun sonucu olarak alış veriş merkezleri, uzay mekikleri ve diğer “gelişmiş” teknoloji örnekleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Oysa bizlere bu şeyleri yapabilme yeteneği veren ruhlar açlık çekiyor, zayıflıyor. Bu da iştahsızlığın bir nedeni: gençler bunu dışa vuruyor. Evren açlık çekiyor, duygusal acı çekiyor; çünkü ihtiyaç duyduğu şeyler ona ritüel gıdası ve gerçek fiziksel hediyeler şeklinde verilmedi. Öteki dünyadan çaldığımız bir şeyle uzaklaştığımızı sanıyoruz ama aslında bu şiddete yol açıyor. Delphi’deki Yunanlı kahin bunu uzun zaman önce görmüş ve “ Vah olsun insanlara, çeliğin icadı için” demişti.

Jensen: Bu hırsızlık neden şiddete yol açıyor?

Prechtel: Tüm yaradılışı besleme kapasitesi olsa da, ruh, her şeye gücü yeten bir güç değil. Büyük zeka sahibi doğal bir güç. Onun zekası insanın kibri ve hırsıyla kötüye kullanıldığında hem insanın hem de tanrısal doğanın kutsallığı bozulur. Her ikisi de aç ve doymak bilmez şeyler olur. Ruhsal unutkanlığımızın yarattığı bu canavarın gıdası oluruz. Bu canavar savaşlarla, psikolojik depresyonla, kendinden nefret etme duygusuyla ve ızdırabı diğer yerlere taşıyan kötü dünya ticareti pratikleriyle beslenir.

Atalarımızın uzun zaman önce imzaladığı bu anlaşmayı unuttuğumuz için doğadan çaldığımız şeyleri yerine koyma yolu olarak birbirimize şiddet uygularız. Bu ilişkiyi, ruhsal bir zorunluluk olarak algılamak yerine kişisel bir deneyim veya patoloji olarak nesneleştirir ya da psikolojize ederiz. O noktada, ruhsallığa yaklaşımımız akılcı bir zırha, dünyayı ve birbirimizi öldürmeye sebep olan hırs canavarını yaratan parçamızı koruma psikolojisine dönüşür. Bireyler olarak depresyona giriyoruz; çünkü öteki dünyanın varlıkları bunu duygularımızdan çıkarıyor.

Jensen: Nasıl oluyor?

Prechtel: Ruhlarla bir ilişki sürdüremediğimizde ruhlar psişemizi yemek zorunda kalıyor. Ve psişemizi yedikten sonra vücudumuzu yiyorlar. Bu da sona erdiğinde etrafımızdaki insanlara yöneliyorlar.

Yüzyıllardır bu ilişkileri görmezden gelen bir kültürünüz olduğunda depresyon artık bir yaşam tarzı oluyor. Bunu teknolojiyle düzeltmeye çalışıyoruz ama bu asla işe yaramayacak. Ne de diğer kültürleri talan etmek, gezegeni öldürmek bir işe yarayacak. Bunların hepsi öteki dünyadan sorumlu tutulmama çabası. Eğer insan olarak başarılı olmak istiyorsanız hayatınızı anlamlı bir şekilde yaşamalısınız, tutkuyla yaşamalısınız, dolu dolu yaşamalısınız. Böylece ölümünüz bile ruhlar için anlamlı bir kurban olur, ruhları besler. İnsanlar “uygarlaşana” ve tek tanrı adına diğerlerinin tanrılarını öldürmeye başlayana dek herkesin ölümü anlamlıydı. Yaşlandıkça hayatınız bir kurban olarak giderek daha çok anlam kazanır. Çünkü öteki dünyaya daha fazla hediye verirsiniz ve ruhlar sözlerinizle ve dualarınızla daha fazla beslenirler.

Jensen: Peki bir bıçak yapmak için ruhsal dünyaya borç ödemenin verimsiz olduğunu söyleyen birisine ne cevap verirsiniz? Diğer kültürleri yok etmemizin sebebi de buydu. Siz tek bir bıçak yapana dek benim grubumdakiler 300 bıçak yapıp hepinizin boğazını keser.

Prechtel: Eğer o stratejiyi seçerseniz, o zaman öldürdüklerinizin hayaletleriyle yaşamak zorunda kalacaksınız – yani içinde bulunduğunuz durumu makul bulmak için kendinize “ileri” derken, daha fazla bıçak yapmak zorunda kalacak ve daha fazla depresyona gireceksiniz.

Jensen: Bu hayaletler nedir?

Prechtel: Hayaletlerden söz etmeden önce atalardan söz etmeliyiz çünkü bu ikisi birbiriyle bağlantılı.

Sık sık atalarınıza hürmet etmeniz gerektiğini duyarsınız, ama bence daha karmaşık bir durum söz konusu. Atalarımız çok da zeki değildi. Bir çok durumda bizlere bu kargaşayı bırakanlar da onlar. Bazıları harikaydı, ama diğerlerinin büyük ön yargıları vardı. Eğer hakları teslim edilirse o zaman onların ön yargılarını yaşamak zorunda kalmazsınız. Ama atalarınıza bir şey vermezseniz, eğer “Ben bu insanlardan geliyorum, bana bir etkileri yok, ben eşsiz bir bireyim” derseniz, o zaman hayatınızı atalarınızla mücadele ederek ya da onların başlattığı şeyleri sürdürerek yaşama konusunda lanetlenirsiniz. Kendiniz olmadan önce bunu yapmak zorunda kalacaksınız ve inandığınız şeyin peşine düşmeye değer.

Mayalılar bu durumla başa çıkmak için atalarına yaşamaları için bir yer veriyordu. Onlar için evler hazırlarsınız – “uyku evleri” denir bunlara – ve atalarınızı da oraya koyarsınız. Evler küçüktür, çünkü atalar fazla yer kaplamaz ama iyi düzenlenmiş bir yere ihtiyaçları vardır. Sonra atalarınızı güzel sözlerle beslersiniz. Kullandığımız diller eski, unutulmuş dillerimizden kaldı. Bu dillerin çoğu çok daha süslü diller. Ama şu anda kullandığımız dille de garip, gizemli ve şiirsel hediyeler yaratarak atalarımızı besleyebiliriz. Böylece günlük hayatlarımızı yiyip bitiren hayaletleri bizi depresyona sokamaz.

Eğer atalarımızın geçmiş on bin senenin ön yargılarından kurtulabilirsek o zaman kendi yerli ruhlarımıza ve kültürümüze giden yolu bulabiliriz. Onu bulduğumuzda artık hem evimizdeyizdir hem de hoş karşılanmışızdır.

Jensen: Atalarım Danimarkalı, Fransız, ve İskoç; ama ben Kuzey Kaliforniya’da yaşıyorum. Yolumu nasıl bulabilirim?

Prechtel: Buradaki sorun atalarınızın Kuzey Amerika’ya göç etmiş olması değil, öldüklerinde borçlarının güzellik, keder ve dil aracılığıyla düzgün bir şekilde ödenmemiş olması. Birisi öldüğünde o kişinin ruhu bir sonraki dünyaya devam etmek zorunda. Eğer o kişi bir kabul töreninden geçmemişse, nereden geldiğini hatırlamıyorsa ve devam etmesi için ne yapması gerektiğini bilmiyorsa o zaman nereye gitmesi gerektiğini de bilemeyecektir. Ayrıca birisi öldüğünde, ruhu, dünyadayken varoluşunu beslemek için alınmış olan her şeyi geri vermek zorunda. Bütün eski cenaze töreni ritüelleri bu borcun öteki dünyaya ödenmesi ve ruhun yoluna devam etmesine yardımcı olmak için var.

Geride kalanların bu ruhsal borcun ödenmesine yardım etme yollarından birisi ise öleni özlemek. Diyelim ki babaanneniz öldü. Birileri ağlamamanız gerektiğini söyleyebilir; çünkü babaanneniz “daha iyi bir yere” gitti ve göz yaşı dökmek saf bencilliktir. Ama insanların birbirlerine ve yuvalarına duyduğu özlem hissi o kadar büyüktür ki, eğer bu hislerinizi ağlayarak ifade etmezseniz geleceği şiddetle zehirliyorsunuz demektir. Bu özlem duygusu yüksek sesle, güzelce ağlama ya da bir şarkıyla yahut ruhlara verilen güzel bir hediyeyle ifade edilmezse, diğer canlılara karşı şiddete dönüşür – ve daha önemlisi, dünyaya karşı şiddete dönüşür çünkü artık ev anlayışınız olmayacaktır. Ama öteki dünyayı kederinizle besleyebilirseniz, o zaman ölülerinizin toprağa gömüldüğü yerlerde yaşayabilirsiniz. Onlar da böylece bir şekilde etrafınızdaki peyzajın bir parçası olur.

Pek çok eski kültürde ölülerin elli sene boyunca yaşayanlar tarafından beslendiği bir cenaze töreni vardı. Yaşayanlar, ölülerin öteki dünya ve bu dünyaya olan borçlarını ritüellerle ödüyorlardı. Bu keder yaşanmazsa ataların hayaletleri kültürü takip etmeye başlar.

Yasını tutacak birkaç kişi varken bile yeterince zor, ama ya çok fazla sayıda ölü varsa? Hepsi için yas tutacak zaman kalmadığında ne olacak? Söz konusu sadece bir iki hayalet olmadığında (şaman bu konuda size yardım edebilir) ama ya yüzlerce, binlerce, milyonlarca hayalet söz konusu ise. Sadece atalarınız değil kendilerine saygısızlık yapılmış olan varlıklar da – tecavüz edilen kadınlar, sebepsiz yere katledilen hayvanlar, lime lime edilen toprak – hayalet olduğunda ne olacak?

Jensen: Burada metaforik bir şekilde mi konuşuyorsunuz?

Prechtel: Hayır, tam tersi. Hayaletler gerçekten sizi kovalayacak. Daima batan güneşe doğru sizi kovalarlar. Bu yüzden geçen binlerce yılda yaşanmış büyük göçler Batı’ya doğru oldu: insanlar hayaletlerden kaçıyor. İnsanlar bir süreliğine yeni bir yerde durup orada yaşamaya çalışıyor. Ama hayaletler her seferinde onları yakalıyor, büyük savaşlar, acılar ve sorunlar yaratıyorlar. Bu da aç hayalet kitlelerini doyurmaya yarıyor. Bunun ardından insanlar devam ediyor. Yer değiştirmeye devam ediyorlar. Asla yuvalarında olamıyorlar. Şimdi artık hayaletler tarafından yutulmaya ya da kaçmaya dayanan koskoca bir kültüre sahibiz.

Jensen: Hayaletler konusunda ne yapabiliriz?

Prechtel: Sınırlı bir gezegende hayaletlerden daha hızlı kaçamayız. Bizi güvende kılacak teknolojiler geliştirmeyi denedik: acılarımızı uyuşturacak ilaçlar, hayaletleri uzakta tutacak kaleler… ama hiçbir işe yaramıyorlar.

Bir köyde eğer bir aileye hayaletler dadanırsa şaman hayaleti yakalar, onu parçalara ayırır sonra da hepsini ayrı ayrı öteki dünyaya gönderir. Sonra şaman ve aile, düzenli bir program hazırlayıp öteki dünyayla ilişkilerini yeniden yoluna koyar. İşte yaşam tarzının sürdürülmesi böyle olur.

Batı kültürünün bunu nasıl yapabileceğini bilmiyorum. Dünyayı ölü kabul eden bir kültürün üyeleri bu kadar birikmiş borcu nasıl ödeyebilir? Bu hayaletlerden nasıl kaçabilirler? Bu kadar zamandır devam eden şeylerden sonra insanlar kendilerini tekrar evlerinde hissedebilirler mi?

Bir yerde kendimizi evimizde hissetmek için öncelikle nerede olduğumuzu anlamak zorundayız. Çevremize bakmak zorundayız. İkinci olarak, kendi tarihlerimizi bilmek zorundayız. Üçüncü olarak, atalarımızın hayaletlerini beslemek zorundayız. Böylece hayaletlerin bizi ya da etrafımızdaki insanları yemelerini önlemiş oluruz. Son olarak, artık yas tutmaya başlamamız gerekiyor. Keder, oturup her gün ağlamak anlamına gelmez. Keder, güzellik yaratmanız için ruhların size verdiği hediyeleri kullanmanız anlamına gelir. Bu şekilde ifade edilmeyen keder, insanın vücudunda zehirli bir atığa dönüşür ve bir bütün olarak kültür içerisinde farklı bir yere gönderilene dek saklanması gerekir. Aynı radyoaktif atıkların New Mexico’ya gönderilmesi gibi.

Bu sıkışmış kederin metabolize edilmesi gerekiyor. Bir kültür olarak ve onun içerisindeki bireyler olarak artık kederi hissetmeye başlamalıyız – o lezzetli, fantastik ve narin ilacı. İşte o zaman üzerinde yaşadığımız toprağa ruhsal hediyeler vermeye başlayabiliriz. Böylece hayaletler bir gün torunlarımıza orada yaşama izni verebilirler.

Jensen: Keder ve bir yere ait olma arasındaki ilişki nedir?

Prechtel: Yaşadığım Guatemala köyünde, sizden biri orada ölmeden ve hayatta kalanlar onun için göz yaşı dökmeden o yere ait sayılmazsınız. Birkaç nesil o toprakta yaşayıp ölmedikçe ve ruhunuz o toprakta beslenmedikçe, hâlâ bir ziyaretçi, bir turist sayılırsınız.

Bu köyde yaşarken, oğullarımdan biri daha bebekken tifodan öldü. Yavrumu kaybedince gizemli bir şekilde ve ansızın o toprağın gerçek, kabul görmüş bir yerlisi oldum. Toprağa sahip olmaktan söz etmiyorum. Ama kederle kirasını ödeyen, ritüelle kendini ifade eden onurlu bir kiracıydım. Çocuğum toprağa karışmıştı. Artık daha öncekine hiç benzemeyen bir tarzda havayla, ağaçlarla ve kayalarla cismen akraba olmuştum. Diğer köylüler aynı kayalarla, ağaçlarla ve havayla bağlı olduklarından artık hepimiz akrabaydık.

Şimdi, Danimarkalı, Fransalı ve İskoçyalı atalarınızın Kuzey Amerika’da toprağa gömüldüğünü söyleyebilirsiniz, o halde neden burada istenmeyesiniz? Neden kayalarla, ağaçlarla ve havayla bağınız olmasın?

Ölen akrabalarınız büyük ihtimalle hâlâ hayalet. Henüz gerçek ata haline dönüşmemiş, kabul edilmemiş ruhlar; çünkü borçları keder ve güzellikle ödenmemiş. Gerçek atalar oldukları zaman o bölgeyle birleşirsiniz ve bu dünyanın yaşamasına yardım etmeye başlarsınız. O noktada, bilgisayarlara, tost makinelerine, makinelere daha az ihtiyacınız olduğunu göreceksiniz – herşeye daha az ihtiyacınız olacak. Sonunda iyi yaşamaya başlayacaksınız.

O duruma gelebilmemiz için güzel sözleri, kederi ve kurbanı anlamak zorundayız. Kurban derken birisinin 3 gün izin alıp mahallesinde çalışmasını kastetmiyorum. Bu da bir parçası olabilir elbette. İnsan kadar insan olmayana da vermekten bahsediyorum.

Jensen: Yani hayaletlerle yüzleşmemiz gerektiğini söylüyorsunuz, bunu yapınca da…

Prechtel: O zaman düzeltici önlemlerden çok daha önemli olan [ilişkileri] sürdürmeden söz etmeliyiz. Bu kültür bir şeyi sürdürmek yerine onu düzeltmeye dayanıyor. Ancak sürekli düzeltmek yerine bir şeyi sürdürmeye başlayınca bize sorun yaratan şeyler çözülmesi daha kolay hale gelecek. Artık bugün düşündüğümüz anlamda düzeltmek gibi bir şey söz konusu olmayacak. Bugün bir şeyi düzeltmek, istediğimizi elde etmek anlamına geliyor. Oysa şu soruyu sormak anlamına gelmeli: ”Ne yapmam gerekiyor?”

Kültürümüz bireysel özgürlüğün üzerinde duruyor; ama bu tür bir özgürlük ancak merhamet nedir bilen ve bizi yakalayacak, topraklayacak ve kendimizden koruyacak kadar ruhsal dünyanın karmaşıklığını kavramış olan, gülen ve candan büyüklerle dolu bir köy varsa yaşanabilir.

Eğer modern dünya [ilişkileri] sürdürmeye başlarsa kendini yeniden tanımlamak zorunda kalacak. Ne insanların ve icatlarının ne de Tanrı’nın evrenin merkezinde olduğu yeni bir kültür gelişmek zorunda kalacak. Merkezde yer alması gereken şey boş bir yer olmalı. O boş yerde Tanrı ve insanlar hep beraber hem şarkı söyleyebilmeli hem de göz yaşı dökebilmeli. Belki de, bütün kültürlerin hem farklı hem de ortak mükemmellikleri, hayat ağacını dogmatik dinlerin ve her şeyi harfi harfine açıklayan zihinlerimizin sürdüğü yerden geriye getirebilir.

Jensen: Dogmatik dinlerden söz ederken Maya gelenekleri İspanyol misyonerlerin akınlarıyla nasıl başa çıktı?

Prechtel: İspanyollar köyümüze 1524’te geldi, ama kimseyi kiliselerine gitmeye ikna edemediler. Bu yüzden eski tapınağımızı yıktılar ve aynı yerde yeni bir kilise yapmak için aynı taşları kullandılar. (Bu yaygın bir uygulamaydı.) Ama Tzutujil halkı maharetlidir. Eski tapınağın taşlarını yeni kiliseyi inşa etmek için kullanılırken izlediler ve her taşın nereye konduğunu ezberlediler. Tzutujil halkı söz konusu olunca, bu garip, kare Avrupa kilisesi sadece eski tapınağın yeniden yapılmış haliydi. (Şaman olurken bütün taşların nerede olduğunu ezberlemek zorunda kaldım; çünkü hepsi kutsaldı. Londra’da acemi bir taksi şoförü gibiydim.)

Katolik rahipler 1600’lü yıllarda deprem ve kolera sebebiyle köyü terk etti. 50 sene sonra geri geldiklerinde ise kilisenin ortasında koca bir delik buldular. “Bu ne?” diye sordular.

Yerliler, rahiplerin o zamana dek kendi ana dinleriyle ilgili her şeyi yok ettiğini biliyordu. Bu yüzden “İsa’nın çarmıha gerilmesini canlandırırken hacı bu deliğe koyuyoruz.” dediler.

Aslında o delik asla doldurulmaması gereken bir boşluktu. Çünkü orijinal olarak orada bulunan tapınaktan kalan başka bir boş yerin oluşmasına sebep oldu. Bu da bütün varoluş katmanlarıyla bağlantı halindeydi.

Dört yüz elli senedir, Yerliler, Avrupalıların bir türlü anlayamadığı ya da göremediği bir şekilde geleneklerini koruyabildi. İspanyollar “Tanrınız nerede?“ diye sorduğunda, Yerliler o boş deliği gösterirdi. Ama 1950’lerde Amerikalı papazlar geldiğinde buna kanmadı. “Bu paganizm” dediler ve sonunda o boşluğu doldurdular.

1976 yılında bu olay meydana gelirken oradaydım. Öfkeden mosmordum. Köy konseyine gittim, ağzıma geleni saydım, bağırdım çağırdım. Yaşlılar sakin sakin sigaralarını içti ve bana hak verdiler. Yaklaşık bir saat sonra, artık nefesim tükenmişti. O an bambaşka bir konudan söz etmeye başladılar. “Kimsenin umurunda değil mi?” diye sordum.

“Ah, evet” dediler. “Umurumuzda. Ama bu Hristiyanlar biraz çamur kullanarak bu dünyayla öteki dünya arasındaki yolu yok edebileceklerine inanıyorsa onlarda zerre kadar beyin yok. Bu, senin endişe etmen kadar saçma. Ama eğer bir şey yapmak zorundaysan, kazma, kürek ve keski burada. Kazabilirsin.”

Böylece bir kaç yaşlı insanla birlikte kazdık. Daha sonra Katolikler boşluğu tekrar doldurdu ve iki hafta sonra tekrar kazdık. Bu şekilde beş kez kazdık, ta ki sonunda biri taştan bir kapak yapana kadar. Böylece Katolikler boşluk orada değilmiş gibi davranabilirdi ve biz de ne zaman boşluğu kullanmak istersek kapağı kaldırabilirdik.

İşte bu ülkedeki ruh şimdi böyle bir şey. Delik, beslenmesi gereken boşluk hala orada ama ruhsal unutkanlıkla üstü örtülmüş durumda. O güzel boşluğu ilaçlarla, televizyonla, patates cipsleriyle – aklınıza gelen her şeyle – doldurmaya çalışıyoruz. Ama doldurulamaz. Oranın boşluk olarak kalması gerekiyor.

Jensen: Boşluk neden kutsal?

Prechtel: Maya halkı, dünyanın bir yaratıcının ellerinden çıkmayıp bu boşluktan meydana geldiğini ve meyvesi çeşitlilik olan bir ağaca dönüştüğünü biliyor. İnsanlar o ağaçta değildi, ama temelde o ağaç üzerinde olan her şey sonuçta insanın içine karıştı. İçinizde su kabağı tohumları var, rakunlar ve amipler var – her şey var.

Ağaç olgunluğa eriştiğinde, çiçek açtığında ve meyve verdiğinde, o meyve sesten oluşmuştu ve toprağa düşen her bir parçası filizlendi ve çok çeşitli yaşam türlerini dünyaya getirdi. Sonra yaşlı ağaç öldü ve kadim seslerden oluşan humusa dönüştü. O humus her şeyin bu güne kadar gelişmesine yardım ediyor. Dokunduğumuz, hissettiğimiz ve tattığımız her şey aslında o özgün çeşitliliğin bir tezahürü. Bu da ağacın aslında ölmediği ama parçalara ayrıldığı ve sürekli kendini bir araya getirmeye çalıştığı anlamına geliyor.

Her yıl köyümde, hala bozulmamışken, yetişkinliğe kabul edilecek olan genç erkek ve kadınlar o ağacı hayata döndürmeye çalışmak için delikten öteki dünyaya giderdi. Kutsal seslerinin ve göz yaşlarının tohumlarını, yaşlı ağacın çok uzun zaman önce yaşadığı o boşluğa yerleştirirlerdi. Ve ağaç geri büyürdü. Ama senenin geri kalanında, köy, ağacın çeşitli biçimlerini yiyip bitirirdi. Böylece her yıl yetişkinliğe kabul edilecek olan yeni genç erkek ve kadınların ağacı tekrar hayata döndürmesi gerekiyordu. Bu genç erkek ve kadınlar o boşluğa inebiliyor ve hayat ağacını  yeniden canlandırabiliyordu çünkü nasıl güzel sözler söyleyeceklerini, nasıl kederleneceklerini ve diğer canlılarla mücadele edip onları öldürmek yerine ölümle nasıl mücadele etmeleri gerektiğini biliyorlardı.

Jensen: “Ölümle mücadele etmek” derken, ölümün kaçınılmazlığına direndiler mi yok reddettiler mi demek istiyorsun?

Prechtel: Hayır, aksine, onların ölümle güreştiğini söylüyorum. Yaşamın olması için ölümle ruhsal bir güreş olmak zorunda yoksa bu sizi öldürebilen gerçek bir savaşa dönüşür.

Ölümle olan problem, tanrılarının akılcı olması. Mayaların 13 tanrıçası ve 13 ölüm tanrısı var. Bu ilahların hayal gücü yok. Bu nedenle bizi öldürüp yemek zorundalar – ruhlarımızı, hayal gücümüzü elde etmek için. Bir kez ölüm ruhunuzu ele geçirince o artık mutludur. Bu yüzden bir müddet öldürmeye ara verir. Ama daha sonra aşağıya inip – tüm güzel sözlerinizle – ölümden ruhunuzu geri istemelisiniz. Ölüm reddettiğinde onunla kumar oynamanız gerekir, çünkü ölüm sadece bir kuralı dinler: şans kuralı. Böylece kumar kemiklerini kullanır ve ölümü güzel sözler söyleyerek cezbetmeye çalışırsınız. İşte buna “ölümle güreşmek” diyoruz. Elbette ölümü öldüremezsiniz. Böyle bir karşılaşmada ümit edebileceğiniz en iyi şey ölümü beraberliğe razı etmek. O zaman ölüm size “Peki, bak ne diyeceğim. Beni bu güzel sözlerle düzenli bir şekilde beslemeye devam edeceğine ve vaktinde öleceğine söz verirsen sana ruhunu geri vereceğim.” diyecek.

Tören sırasında, genç erkek ve kadınlar ölümle güreşirken aslında yaptıkları şey bir sözleşme imzalamak. Bu sözleşmede “Sonsuza dek yaşamalıyım şeklindeki idealist düşünceden vazgeçiyorum” yazıyor. O zaman ruhunuz geri dönmüş olur, ama sanatınızın, güzel sözlerinizin ve hayal gücünüzün meyvesinden bir parçayı ritüel olarak öteki dünyaya vermek zorundasınız. Ölümle yapacağınız tek anlaşma bu. Eğer daha iyi bir anlaşmaya varmaya çalışırsanız pek çok insanın ölümüne sebep olursunuz. Bütün bir kültür daha iyi bir anlaşma yapmak istediğinde ya da güzel sözlerle ölümle güreşmeyi reddettiği zaman, ölüm savaşlar ve depresyon ile bizleri gerçek anlamda yemek için ortaya çıkar.

Jensen: Yerli ruhunu biraz daha anlatın.

Prechtel: Kültürel zemini ya da etnik kökeni ne olursa olsun, dünya üzerindeki herkes kendi zihni tarafından yaratılmış giderek daha düşman bir ortamda hayatta kalmak için mücadele eden bir yerli ruhuna sahip. Modern insanın bedeni, akılcı zihin – makine çağının değerlerine bağlı olan zihin – ve yerli ruhu arasındaki bir savaş alanına dönüşmüş durumda. Bu savaş yoğun ruhsal ve fiziksel hastalık sebebi.

Acımasız bir kültür yok edici zihniyet, tüm halkları, doğayı, hayal gücünü ve ruhsal bilgiyi yiyip bitirerek son birkaç yüzyılda dünya üzerindeki sözde ilerlemesini güçlendirdi. Tıpkı bir buldozer gibi, geride homojen, düz bir uygarlık parçası bıraktı. Bu dünya üzerindeki her insan, ister Afrika’dan, Asya’dan, ister Avrupa’dan ya da Amerika’dan olsun, hikayeleri, ritüelleri, yaratıcılıkları, dili ve yaşam tarzları bu zihniyet tarafından ellerinden alınmış, köleleştirilmiş, yasaklanmış, sömürülmüş ya da yok edilmiş atalara sahip. İçimizde yerli olan şey – diğer bir deyişle, doğal, gizli, açıklaması zor, cömert, yavaş yavaş gelişen ve köy odaklı olan şey – yüreğimizin gettolarına sürgün edildi ya da ruhsal alandaki rezervasyonlarda gözlerden saklandı. Düşüncelerimizin aslında yaşamımızın merkezi olduğuna inanmamız öğretildi. Ait olduğumuz bu fethedici modern kültür gibi, dünyayı yerli ruhu ile değil zihinle kavrıyoruz.

Ve bu yerli ruh, hafta sonları “vahşi erkek” veya “vahşi kadın” inzivası yaşadıktan sonra iş kıyafetlerinizi giydiğinizde çıkarılabilen bir şey değil. Eğlenceli ya da moda olduğu için ilgilenebileceğiniz bir şey değil. Özgün olmak zorunda, ruhsal olarak pahalı olmak zorunda.

Jensen: Yerli geleneklerin kullanılmasında iki genel durum söz konusu. Bunlardan biri hafta içi borsacı olmaya devam ederken hafta sonu inzivaları için arka bahçenizde bir terleme çadırı yapmanızda hiçbir sorun yok.

Prechtel: Tüketici metodu.

Jensen: Diğeri ise, ki ben de buna katılıyorum, yerli geleneklerin mahremiyetine saygı duymak ve onları kendi amaçlarımız uğruna sinsice bozmamak zorunda olduğumuz.

Prechtel: Bunu yapmamaya büyük özen gösterdim. Gerçek şu ki ilk başta Maya gelenekleri hakkında asla kitap yazmak istemedim. Büyüdüğüm yer olan Pueblo Rezervasyonu’nda yazmak bir tabuydu; çünkü yazmak bilgiyi dondurur. Ayrıca bilgi gizli tutulmuyorsa ve sadece kutsal koşullar altında kullanılmıyorsa o zaman fazla bilginin faydası olmaz. Çoğu kez en kutsal şeyler en basit ve sıradan şeylerdir. Bu sıradanlık incelikli ve gelenekselleşmiş şekilde düzenlendiğinde, sıra dışı bir hal alır ve ruhsal faydasını sürdürür.

Jensen: Yazdığınız gelenekler sizin yerel Güneybatı gelenekleriniz değil.

Hayır, ama ben Guatemala’da Santiago Atitlán’da uzun seneler boyu yaşadım. Orada evlendim, çocuklarım oldu. Orada bir hayat kurdum. ABD destekli ölüm timleri geldiğinde yedi yıl içerisinde bin 800’den fazla köylü öldürüldü: vuruldu, dövüldü, işkence gördü, zehirlendi, parçalandı, deliklerde açlıktan öldü, kafaları kesildi, ortadan kayboldu. Bu olayların hepsi 1979’dan önce hayatlarında hiç silah sesi duymamış insanların yaşadığı bir köyde oldu. 1980’lerde başıma ödül konulmuştu ve üç kere ölümden döndüm. Ailemi de yanıma alıp ABD’ye geri döndüm. Eşim daha sonra iki oğlumuzu da yanına alarak evine döndü ve ayrıldık. Çocuklar kısa süre sonra bana döndü. Şimdi artık koca adamlar.

1992’de bir katliam daha oldu ve Guatemala’ya dönmek zorunda kaldım. Bazı genç Tzutujil erkekleri beni bir kamyonetle almaya geldi. Başlı başına tuhaftı; çünkü daha önce kimsenin arabası yoktu. Beni kabak yüklü kamyonetin kasasına gizlediler. Ne zaman askerler tarafından yolumuz kesilse askerler sadece kabak görüyor ve geçmemize izin veriyordu. Çok dikkatli bakmıyorlardı. (Askerlerin çoğu aslında kimseyi öldürmek istemiyordu: öldürmeleri için kışkırtılmaları gerek. Ama yine de öldürüyorlar.)

Bütün kontrol noktalarını geçtikten sonra ön tarafa geçip oturdum. Diğer yolcuların hepsi çocuktu. Bu olay ben ayrıldıktan sekiz sene sonra meydana gelmişti. Çocuklar neredeyse öğretmenimin adını unutmuştu. Öğretmenim çevredeki en büyük ve en ünlü şamanlardan birisiydi.

Yola devam ederken bana “Şu dağın hikayesini biliyor musun?” diye sordular.

“Evet”, dedim, “Adı S’kuut. Aslında okyanustaymış ama sürüngenlerin yaşlı tanrıçası tarafından toprağa getirilmiş.”

“Kim o tanrıça?”

Kısa süre sonra kamyonet iyice yavaşlamıştı; çünkü atalarının o kadim hikayelerini dinleyerek her bir dağı, geçidi, kaya bloğunu yeniden keşfediyorlardı. İki saat kadar sonra “Nasıl oluyor da bunları bilmiyorsunuz?” diye sordum.

Bir tanesi şöyle cevap verdi: “Bu ikisi Hristiyan, bu yüzden bilmelerine izin yok. Geri kalanlarımızın da anne babası yok. 1980’lerde öldürüldüler.”

Bu sarışın melez Amerikalı – bu çocuklarla hiçbir kan bağı olmayan birisi olarak – onlara kendi halkının hikayelerini anlatıyordum. O an, bu çocukların ve kendi iki oğlumun da köy hayatının zenginliğini hiçbir zaman bilemeyeceğini anladım. Bu yerle olan bağlantılarını kaybediyorlardı. Bildiklerimi yazmam gerekiyordu ama ayrıntıları yazamazdım – yani göle gidip bunu yaptığımızı ve bu adağı oraya koyduğumu vs. – çünkü o zaman bu ritüellere el koyulabilirdi.

Ritüellerin detaylarını yazmama kararım ABD’de bir çok insanı kızdırdı. Onlara nasıl yapıldığını anlatmamda ısrar ediyorlar. Onlara her zaman “Bu teknoloji değil.” diyorum.

Jensen: Şamanizmin gücünün belirli kelimeler ya da dualarda olmadığını açıkça belirttiniz.

Prechtel: Öğretmenim, her zaman, bu dünya üzerinde iyi yaşayabilmek için herhangi bir ümit olacaksa kadim kökleri alıp içine yeni bir özsu koymamız gerektiğini söylerdi. Yeni bir şey yapmamız gerekiyor anlamında değil, eski bir şeyi yeni bir şekilde yapmamız gerekiyor. Bu da büyük cesaret ister.

Bu kitapları, sözlü geleneği okuyucuya açık bir şekilde yazabilseydim okuyucuların kendi yerli ruhlarının hatıralarının ortaya çıkmaya başlayabileceğine karar verdim. Elbette insanlara uçağa binip Guatemala’ya gitmeyin diyorum. Bu hayal kırıklığı ve yağmalamadan başka bir şey getirmez. Cevap yaşadığın yerde, kendi arka bahçende bulunmalı. Başka bir kültürü araştırmanın tek sebebi kendi kültüründeki yoksunluğu koklayabilmek. Başka bir kültüre gidip bir şekilde kabul edilseniz bile kendi kültürünüzü terk etmeyerek toprağınıza geri dönmek ve kültürünüzün yabancılaşmış yerli geleneklerini kabilecilik, tutuculuk ve özelleşmiş, nihilistçe kibirden uzaktaki gündelik hayatta elde etme yükümlülüğüne sahipsiniz.

İster geleneklerden ister doğal kaynaklardan söz edelim, doğrusu bu. Şu anda “genetik araştırmacılar” yerli insanların kullandığı bitkileri incelemek için Brezilya’ya gidiyor. Neden? Zengin, beyaz Kuzey Amerikalıları kendi kültürlerinin aptallıkları sonucunda oluşan hastalıklardan kurtarabilsinler diye. Evlerinde kalıp ölümlü oldukları kaçınılmaz gerçeğinin hep beraber yasını tutarak kendi kültürlerinin hayal gücü ve erdem eksikliğiyle yüzleşseler çok daha iyi olacak hastalıkları mekanik olarak tedavi etmek için diğer halkların geleneklerini araştırıyorlar.

İnsanlar ayrıca yerli diye pazarlanan pek çok şeyin aslında öyle olmadığını da bilmeli. Örneğin, terleme çadırı törenlerinin çoğu aslında Cizvit’tir. 1850’lerden önce hiçbir Kızılderili Büyük Ruh’u duymamıştı. Bunların hepsi Cizvit’lerden geliyor.

Jensen: Batı kültürünün sorunlarından birinin to be fiilinin kullanımı olduğunu söylemiştiniz.

Prechtel: Çocukken Keres adı verilen bir Pueblo dili konuşuyordum. Bu dilde to be fiili yok. Temel olarak sıfatlardan oluşan bir dildi. Santiago Atitlán’da hayatta kalabilme sırlarımdan birisi Tzuttujil dilinin de to be fiiline sahip olmamasıydı. Tzutujil oluş üzerine değil aidiyet ve taşıma üzerine bir dil. To be fiili olmadan bir şeyin kesinlikle bu veya şu olduğunu söyleyemeyiz. Eğer iki kişi tartışıyorsa, yakacak odun gibi “bölünmüş” oldukları söylenir, ama her ikisi de aslında aynı özdendir. Ulusların elde etmek ya da savunmak uğruna savaştığı ve öldüğü bazı doğrular ve yanlışların geleneksel Tzutujil kavramlarında yeri yok. Bu da Tzutujil halkı doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar “ilkel” olduğu için değil, hayatlarının kesin durumlara ya da kalıcılığa dayanmaması. Mayalar hiçbir şeyin kendi kendine sürmeyeceğine inanır. Hayatlarının yaratımdan çok sürdürmeye yönelik olmasının sebebi budur.

Söz konusu Tzutujil dili olduğunda “aidiyet” ile “oluş” arasında fazla bir fark yok. “O bir annedir” diyemezsiniz mesela. Tzutujil dilinde birisine ancak kimin annesi olduğunu söyleyerek, kime ait olduğunu söyleyerek anne diyebilirsiniz. Aynı şekilde “O bir şamandır” diyemezsiniz, “İz sürme biçimi ona ait” diyebilirsiniz.

Modern Batı kültürünün Santiago Atitlán’da gerçekten tutunması için, amacına ulaşamamış din adamlarının, yöneticilerin ve politikacıların öncelikle dile zarar vermesi gerekirdi. Dil, Maya evrenini bir arada tutan bir yapıştırıcıdır: etkili ve güzel konuşma, ataların mitolojilerle hayata bağlı oluşu. Tanrıların sözleri tüm kemiklerimizdeydi. Ama Batılılar to be fiilini gençlerimize dayatınca, bütün o kadim Maya dünyası modern çağın dişleri arasında kayboldu.

To be fiiline sahip bir kültürde, insan daima kimlikle ilgilenir. Kim olduğunuza karar vermek için kim olmadığınıza da karar vermeniz gerekir. Ait olma kavramına dayanan bir kültürde, diğerlerine bağlı olmak zorundasınız. Nerede bulunduğunuz ve kiminle birlikte bulunduğunuza göre tanımlanırsınız. To be fiili, dilin güzelliğini ve süslemelerini ortadan kaldırarak dili basitleştirir. Ama dil daha verimli bir hal alır. To be fiili çok verimlidir. Bir şeyler inşa etmenize izin verir.

Ama inşa etmektense Mayalar bir meyve veya bir bağ gibi görünme olasılığına izin veren bir iklim oluşturmaya çalışırlar. Her şeyi gözetirler. Geçmişte, büyük anıtlar inşa ettikleri zaman, modern kültürde olduğu gibi amaç dünyayı belirli bir şekilde olmaya zorlamak değildi; tanrıların insanlara verdiği büyük hediyelere uygun bir şekilde dünyaya geri ödemekti. Mayalar dünyayı kendi istedikleri gibi olması için zorlamazlar: dünyayla arkadaş edinirler; onlar hayata aittir.

Jensen: Sürdürmenin önemi konusunda çok şey söylediniz. Bu durum Tzutujilerin derme çatma evler yapmalarıyla nasıl ilişkilendirilebilir?

Prechtel: Köyde insanlar, demir, kereste veya çivi kullanmadan evlerini geleneksel materyallerle yapardı, ama evler muhteşemdi. Pek çoğu ağaç kabuğu ve liften örülüyordu. Bedenin evi gibi insanın içerisinde uyuduğu ev de güzel ve dayanıklı olmalı; ancak bir müddet sonra yıkılmasını engelleyecek kadar da sağlam olmamalı. Eğer eviniz yıkılmazsa onu yenilemek için hiç bir sebep kalmaz. Ve bir şeyi değerli kılan onun yenilenebilirliğidir. Onu anlamlı kılan sürdürmedir.

Köyün birlikteliği ve mutluluğunun sırrı her zaman insanların cömertliği olmuştur, ama bu cömertliğin sırrı yetersizlik ve zayıflamadır. Köyümüzün kulübeleri uzun süre dayanacak şekilde inşa edilmediği için düzenli olarak yenilenmeleri gerekiyordu. Bunun için de köylüler senede en az bir kez birinin kulübesinde çalışmak için bir araya geliyordu. Eviniz yıkılmak üzereyken herkesi davet ediyordunuz. Çocuklar etrafta koşuşup herkesin yaptığı şeyi bozardı. Genç kadınlar su getirirdi. Genç erkekler taş taşırdı. Yaşlı erkekler herkese ne yapmaları gerektiğini anlatırdı, yaşlı kadınlar yaşlı erkeklere yanlış yaptıklarını söylerdi. Ev onarıldığında herkes beraber yemek yerdi, evi överdi, güler ve ağlardı. Birkaç gün içerisinde bir sonraki eve geçerlerdi. Bu şekilde köyde her ailenin evi yeniden kurulur ve bir araya getirilirdi. Her zaman böyle oldu.

Ardından misyonerler, iş adamları ve politikacılar kereste, teneke ve sağlam evler getirdi. Artık evler uzun süre dayanıyor; ama ilişkiler dayanmıyor.

Bazı bakımlardan krizler toplulukları bir araya getirir. Bugün bile, eğer sel olmuşsa veya semtin yakınlarına bir otoban yapılacaksa, insanlar sorunu çözmek için bir araya gelir. Mayalar kriz olsun diye beklemez; kriz yaratırlar. Onların ruhsallığı koreografik felaketlere – diğer adıyla ritüellere – dayanır. Bu felaketlerde herkes bir diğerinin giysisini, evini ya da topluluğu yahut dünyayı yeniden yapmak, oluşturmak zorunda. Her şey sürdürülmüş olmalı, çünkü her şey öylesine narin yapılmıştır ki sonunda yıkılması kaçınılmaz. Bir şeyi daha güçlü yapan şey onun yeniden bir araya getirilmesi, yenilenmesi. Bu durum evlerimiz, dilimiz ve ilişkilerimiz için de geçerli.

Çok zayıf olmayan bir şeyi çok kısa sürede parçalanmasını sağlamak, çok dayanıklı olmayan bir şeyi kalıcı kılmak güzel bir denge. İncelik gerektiren bir şey. Hepimiz kendimizden sonra yaşayacak bir şey yapmak isteriz, ama bu şey bir ev ya da bir başka nesne olmamalı. Kendi kendini sürdüren bir köy olmalı. Bu türden sonsuz bir yenilenme süreci, ulaşmayı dilememiz gereken yegane kalıcı şey olmalı.

 

Düzeltme:Serhat Elfun Demirkol

Çeviri: CemC

 

ONLAR HAYATA DEĞER VERMİYORLAR, ÖYLE Mİ?

h a y v a n    ö z g ü r l ü ğ ü

i n s a n    ö z g ü r l ü ğ ü d ü r

Jeremy Sapienza

08 Ekim 2010

Afganistan’da Sömürge Projesi

Helmand ilinde konuşlanmış olan  Kıdemli Albay Michael Manning, Taliban’ı yenmenin zor olmasının kısmen Afganların “ insan hayatını çok az önemsemeleri”yle alakalı olduğunu söyledi. Gerçekten de Afgan  çocuklarının Taliban tarafından çoğu Afganın yabancıların ülkelerini işgal etmesi olarak gördüğü bir duruma karşı yürütülen mücadelede kullanılması ve hatta zorlanması üzücü bir durum. Ama Batı savaş propagandasındaki  çelişkilerin sayısı bol ve  hepsi iç içe geçmiş durumdayken bu propagandaların çok azı, yürüttüğümüz savaşlarla darmadağın ettiğimiz bu kültürlerin sahip olmalarına izin verilmeyen  bir hayata değer vermediğini iddia etmek suçlaması kadar alaycılık dolu olabilir.

Dünyanın en güçlü ve en büyük orduları tarafından kuşatma altına alınmış bir ülkede  bir çok çocuğun savaştığına şüphe yok. Sonuçta Afgan ekonomisi yok gibi bir şey- GSMH 26 milyon $ civarında, neredeyse adam başı 100$ ediyor. Afganistan’ın şehirleri son 30 sene  içerisinde defalarca yıkıma uğradı. Çocuklar aile üyelerini korumak için çöpleri karıştırıp yiyecek buluyorlar. Bütün bunlar Batılı hükümetlerin 10 sene süren müdahalesi ve milyonlarca doları akıtmasından sonra oluyor hem de. Afganistan gerçek pazar merkezli yatırımları neredeyse hiç görmedi; çünkü Keynesçi sanrıların dışındaki gerçek dünyada savaş, eğer siz bizzat savaş işiyle uğraşmıyorsanız, gerçekten kötü bir yatırım seçeneği. Afganistan nüfusundan geri kalanların hepsi bu, gençler dahil.

Talibandaki insanlar gene yabancı bir güçle, Sovyetlerle yaşanan savaştan geriye kalan çocuklardan oluşuyor. Ardarda, peşi sıra gelen işgaller ve müdahaleler sayesinde artık başka bir yaşam biçimi bilmiyorlar. Taliban bir organizasyon değil, bir ideoloji: savaşla büyütülmüş, bombaların, kuşatmaların ve yalaka hükümetlerin yarattığı dehşetlerle cesaretlendirilmiş bir ideoloji.

Ancak Afganistan’da yürütülen son projenin başındakiler tarih dün başlamış gibi davranıyorlar, Afganlar sanki kendi çocuklarını insan kalkanı olarak kullanmayı her şeyden çok seven kavgacı insanlarmış gibi davranıyorlar.  Herhalde bu çocuklar ABD onları ele geçirene kadar bir çeşit kurban, ve ABD tam da bu noktada bu çocukları istismar etmekte, işkence etmekte, keyfine göre hapse atmakta ve sözde duruşmalara çıkarmakla kendini aklamış oluyor. Kanada kökenli Omar Khadr’ın başına gelen de buydu. 15 yaşındaki yaralı çocuk 2002 yılında Afganistan’da ABD askerlerine el bombası atmakla suçlandı. Khadr ABD’nin yasal kara deliği, Küba’daki Guantanamo Körfezi’ndeki esir kampında 8 sene boyunca tutuldu, burada işkence gördü ve askeri mahkemede kendisine karşı kullanılacak ifadeleri imzalaması için sahte itiraflarda bulunmaya zorlandı. Khadr anlaşıldığı kadarıyla içinde bulunduğu duruma babası tarafından zorlanmış- Afganistan’ın her yanı bir savaş bölgesi olduğu için bazıları için savaştan kaçınmak imkansız olabilir.

“Onlar hayata değer vermiyorlar” — her türden sömürgeci, Romalılardan daha da  öncesinde bile hayata karşı sürdürdükleri kendi saygısızlıklarını meşrulaştırmak amacıyla buna benzer şeyler söylemiştir. Belki o topraklarda yaşayan insanların ailelerini bombayla havaya uçurmak onlara bu değeri öğretiyordur? Gerçekten böyle düşünen askerlerin sesini duymak hiç de imkansız değil. Başka hiçbir kültür çoğu kendisini yargılayan ülke tarafından yaratılmış böylesi dehşet dolu bir yakın tarihten canlı çıkamazken ,Taliban’ın taktiklerini  bu tür bir dil kullanıp hor görüp aşağılamak, yaşanan derin ikiyüzlülüğü  gösteriyor bize.

ABD sadece çocuk askerleri kullandığı için suçlu değil- sonuçta, hapse atılacak kadar yaşı büyük olmayanlar savaşta ölebilirken siz 17 yaşında orduya katılabilirsiniz- ABD ayrıca düşmanın çocuğunu ele geçirdiğinde, ona  işkence uygulamaktan da suçlu. Hindukuş Dağları’nda çocuklar dahil bir sürü sivil ABD insansız hava araçları tarafından buharlaştırılırken hayatın değeri konusunda ABD’nin ahlaki anlamda söz sahibi olduğuna inanmak gerçekten zor.

Çeviri: CemC

Kriz Derinleştikçe, Direniş Azalıyor: Mağlup Bir Türün Alacakaranlığı


31 Aralık 2010

Dr. Steve Best

Artık krizin içindeyiz, evrimsel bir kavşaktayız, ve herkes hem uyuyor hem de emeğe  yabancılaşmış ve kitle iletişim araçlarının sebep yarattığı gösteri havasıyla uyuşmuş bir durumda. Biz mağlup bir türüz, başaramayacağız, bir patlamayla değil; uzun, yavaş ve çok feci bir şekilde, bir iniltiyle öleceğiz.

Gelecek kuşağı oluşturacak olan zavallı beyinsizler için, onlar bu soykırım ve toptan yok edişe cevap vermek  ve uyanmak için başarısızlıklarımızla yüzleşmeye çabaladığı sürece, barış için şarkılar söyleyip veganizmi beyaz elitlere yaymak yerine sıkı bir kavga için mücadele etmeye hazır olduğu sürece, yardım edebileceklerime yardım etmeye  ve geride bir şeyler bırakmaya hazırım.

Dünya bir gün vegan olacak; ama bunun sebebi bizim hareketimiz olmayacak, dünya; devasa çöküşümüz, kaynak savaşları, kıtlık ve ufukta belirmeye başlayan gaddar küresel savaşlar sebebiyle vegan olacak. Küresel toplumsal ve ekolojik sistem gözlerimizin önünde paramparça oluyor; ve bütün o” vegan olun” klişeleri, toptan özgürlüğü amaçlayan zorlu ve sert bir küresel direniş hareketi ile bağlantılı olmadıkça hiç bir şey ifade etmiyor.

Esas gösteri Homo sapiens’in bu çiğ başarısızlığı; esas gösteri, yıkım makinelerine böylesine bağlı olan bu “hareket”; aslında ortada sürtüşme filan yok yalakalık var. Ya devrim, ya yok oluş… kavga başladığında ve giderek kuvvetlenen bir güç giderek zayıflayan bir iktidarı baş aşağı ederken devrimler hiç de hoş ve huzur dolu değildir.

Pasifistler sayesinde her yerde karşımıza çıkan tarikatler ve Kool-Aid  içen pod-insanların yardımıyla bu hareketi esir eden Stockholm Sendromu mentalitesi varken, dökülen kan için üzülmemize gerek yok; insanlar sessiz sessiz gezegenin sonuna doğru yürüyorlar. Toplumsal ve ekolojik çöküş, gezegen üzerinde yaşanan 6.toptan yok oluş krizi, uç noktalara varmış açlık, yoksulluk ve çekilen acı; gezegenin kapitalizm tarafından yönetilmesi…ve buna rağmen hala daha öfke yok. Ama hissettiğim öfkeyle, yapabileceklerim konusunda beni tetikleyen bir öfkenin ateşiyle kendi kendimi yiyip bitiriyorum.

Ahimsa, Namaste, Barış, Aşk ve Prozac: bu sakinleştiricileri siktir edin; makineye …ve ışığın ölmesine karşı öfkeyle doldurun kendinizi.

Çeviri: CemC