Evrim Geçir ya da Öl:

ÇOK GEÇ OLMADAN AHLAKİ İLKELLİĞİMİZİ ORTADAN KALDIRABİLİR MİYİZ?

Dr. Steve Best

Image 

 

Jason Miller’ın Dr. Steve Best ile yaptığı röportaj

Sonsuz kaynak savaşları, globalleşme, özelleştirme, çıkarın hayattan daha  önde gelmesi, sömürü, Dünya’nın ırzına geçilmesi, çevrenin zehirlenmesi ve radyasyona tabi tutulması, servetin bir avuç azınlığın elinde toplanmasıylagiderek artan suç oranları ve bundan dolayı gereksiz yere çekilen acı, iklim değişiklikleri, türlerin yok oluşundaki korkutucu oran, petrol zirvesi, adam kayırma ve çürümenin oluşturduğu  cangılda insanın elinde maket bıçağıyla zar zor yürüyebilecek hale gelmesi ve serbest pazardaki kalelerini giderek yoğunlaştıran  ve sayıları artan güçlü tekeller bizlerin acıyla topladığı meyveler oluyor.

Ve Karma’nın bizimle  işi bitmedi. Daha uzun süre de bitecek gibi değil. Kapitalizme olan o sonsuz, beyinsizce, yavan ve miyopik sadakatimizi sürdürdükçe, küçük bir azınlık hariç Dünya’daki herkes gereksiz yere acı çekmeye devam edecek. Eninde sonunda, sonsuz büyüme ve acımasız bir çıkar düşkünlüğü üzerine kurulu bu habis sistemimiz bizim çöküşümüze ve  gezegenimizin de sonuna sebep olacak. Her ne kadar kapitalizmin büyüterek krizler haline getirdiği hastalıkların  insanlığı tarih boyunca rahatsız ettiği doğru olsa da , kalplerimizde değişen oranlarda hırs, acımasızlık ve bencillik bulunduğu da bir gerçektir. Acaba ne zaman uyanıp , çoğu insanın doğalarının en çürümüş özelliklerini sürdürebilmesini garantileyen bir sosyoekonomik paradigmaya sadık oluşumuzun kitlesel bir cinayete, kitlesel bir intihara ve devasa bir çevre cinayetine sebep olduğunu ne zaman idrak edebileceğiz?

Image

Dr. Steve Best (Cyrano’s Journal Online sitesindeki hayvan  ve dünya özgürlüğü “çar”ımız) e-posta yoluyla benimle röportaj yapmayı kabul ettiğinde, sonucun kapitalizme karşı bu kadar güçlü entelektüel bir silah olacağına dair en ufak bir fikrim yoktu. Ayrıca ALF ve ELF adlı diğer  iki yol arkadaşının da Best’in bilgi ve tutku derinliğinde bu röportajın parçasını olacağını bilmiyordum.

1-    Hayvan Özgürlüğü hareketini savunmanıza sebep olan şey neydi?
Ne kadar “yönlendirici” olduğumu (veya”entelektüel”) olduğumu bilmiyorum-Marx’ın işçi sınıfını vücut, aydın sınıfını kafa olarak görmesi gibi- ama bu meselenin elitist tonları kafamda hemen ahenksiz sesler duymama sebep oluyor, çünkü bu, anarşizmin ve ALF’nin merkezilik karşıtı vurgusuna ters düşen bir şey. Hepsi bir yana, bu ünvanı hak edip etmediğime dikkat eden American idol’daki gibi bir profesörler ordusu da yok elimde. Üzücü ama doğru,-kesinlikle Peter Singer, Tom Regan ve Gary Francione gibi dogmatik savaş karşıtları buna dahil değil ama- başka hiçbir filozof, sağduyunun en temel düsturuna ve en temel ahlaki ilkesine-kendini savunma hakkına- sadakatini göstermek  için sırça köşkünden dışarı çıkmadı (burada bizleri kendilerini savunamayan hayvanların  vekilleri  olarak adlandırıyorum).

Böylece, kağıt inceliğindeki o mesafeli, nesnel,  bilimsel bağlılıklarını yakmış ve akademik normalizasyonun deli gömleğini yırtabilmiş kişilere sıra geldiğinde ben tek başımayım. Ya da bir iğnenin ucunda dans edebilecek bir kalabalığın arasındayım diyelim. Bazı akademisyenler hayvan ve dünya özgürlüğü konularında yazılar yazmıştır , bazıları da hayvan özgürlüğü taktiklerini içki sohbetlerinde meze niyetine kullanmıştır, ama çok azı hayvan özgürlüğü akademisyenliğinden  halkın önünde açık yandaşlığa geçmiştir ki bence  bu hayati öneme sahip bir şey. Ve elbette burada sözünü ettiğim yandaşlık şirket/türcü kanunlarını hor gören ,ve  Şeytan’ın aklına gelebilecek en adi şerefsizlerin tutsak ettiği hayvanları  kurtarmak  için gereken neyse onu yapmayı, suç sayılabilecek eylemleri ve sabotaj taktiklerini savunacak türden bir yandaşlık. Elbette ALF ,geceleri bir alev bombasıyla süslerken, dirikesimci tek bir kişinin bile saçının teline zarar gelmesine engel olacak, bu da onların şiddet karşıtlığı ilkelerine  uyan bir şey. Ama barış yanlıları şirket – devlet kompleksinin türcü ve baskıcı söylemlerini tekrar edip duruyor,  hayvanların özgürleşmesi için çoğu kez elzem olan  sert taktikleri “terörist” ve “şiddet” diyerek şeytani bir hale sokuyor. Ama bu aldatıcı klişeleri söyler söylemez de  ikiyüzlüğün ve tutarsızlığın bataklığına gömülüyorlar. Çünkü her okul çocuğu bilir ki bazen sabotaj ve hatta “şiddet” kötülüğü sona erdirmek için gereklidir.

Image

Gerçeklerle yüzleşelim: akademisyenler kendi çıkarlarına düşkün bir avuç narsist, tartışmalardan uzak durmaya çalışan ve hastalıklı bir biçimde yöneticilere ve bürokratlara yalakalık  yapan karaktersiz dalkavuklardır.  Öncelikle imtiyazlarını kazanmak  için sessizliğe ve konformizme gömülürler ki bu, put kırıcıları, konformizm karşıtlarını,  radikal ve tartışılan fikirlerin savunucularını etkisizleştiren oldukça politik bir süreçtir. 5 yıllık boyun eğmişlik ve uysallıktan sonra kazandıkları yeni imtiyazlarıyla profesörler teorik  olarak kendi fikirlerini özgürce  ifade etme hakkına sahiptirler, ancak o ana dek gereğince şartlandırılmışlardır, yapacakları  konuşmalara göre daima  ileride yeni ödüller ve cezalar söz  konusudur. Bu lüzumsuz gaz maskeleri ve oksijen hırsızları Dr. Martin Luther King’in insanın tüylerini diken diken eden şu sözlerini her gün çalışmaya başlasalar ( ki o bırakın  işini kaybetmeyi, hayatını kaybetmekten bile korkmadı) belki kaybettikleri saygınlığı geri kazanabilirler:
“Korkaklık şu soruyu sorar: Güvenli mi? Menfaat şu soruyu sorar: Politik mi? Kibir şu soruyu sorar: Popüler mi? Ama vicdan şu soruyu sorar: Haklı mı? Öyle bir an gelir ki  insan emniyetli, politik ve popüler olup olmadığına değil, ama sadece haklı ve doğru olup olmadığına bakarak  bir tavır alır”.

Bunu söyledikten sonra, akademisyenlerin her tür özgürlük hareketi adına  konuştuğunu söylemek lazım, çünkü toplum onlara mor saçlı veya burnu küpeli anarşist gençlere oranla belli bir derece de  olsa saygınlık atfediyor. Böylece akademisyenler ALF ve genel olarak radikal hareketlerin meşruluk kazanmasında önemli bir rol oynarlar ve bu,  bir olgunlaşma ve gelişme işaretidir. Dahası, kronikleşmiş ve  aşırı ezoterik , anlamsız teori saçmalıkları arasında dejenere olmaktansa, akademisyenler  analitik yeteneklerini radikal  meselelerle , günün acil,  anlamlı meseleleriyle ilgili konuşmak ve yazmak  için kullanabilirler. Gözlerini göklerden  aşağıya çevirmeliler; çünkü burası cehennemin ta kendisi. Bir beyinin boşa harcanması korkunç bir şey.

Her önemli özgürlük hareketinin tarihçileri, yorumcuları, akademisyenleri ve temsilcileri olmuştur. Artık bu insanların dünya ve hayvan özgürlüğü için de  konuşmalarının vakti geldi. Bu, 7 yıl önce (Tony Nocella  ile beraber) The Institute for Critical Animal Studies (Eleştirel Hayvan Etüdleri Kurumu-ICAS)’nu  kurmamdaki ana sebepti. ICAS  hayvan özgürlüğünün ve hayvan özgürlüğünün çevreci ve sosyal adalet mücadeleleriyle alakasının pratikleri ve ilkeleri üzerine   felsefi diyaloglar, araştırmalar yapmaya adanmış  tek ve yegane akademik merkez. Böylece biz “total” bir özgürlükten (insanların, hayvanların ve dünyanın özgürlüğünden) söz ediyoruz;  çünkü hepsi birbiriyle alakalı. Merkez, online bir dergi ; araştırma veritabanları, konferanslar ve sözcü bürosu aracılığıyla bu  bütüncül özgürlük meseleleri üzerine felsefi tartışmalar yapılmasını destekliyor.

Diğer akademisyenler ve hayvan etüdleri bölümlerinin tamamı doğrudan eylem, sabotaj, devrimci değişim ve radikal ittifak gibi konulardan uzak durup bu konuları sansürlerken, bu konular dergimiz The Journal for Critical Animal Studies ‘in (http://www.criticalanimalstudies.orf/JCAS/index.htm) olmazsa olmazıdır. Bizler  gururla ve memnuniyetle radikal kuramlar ve politikalar için uzmanlarca gözetilen, özellikle de hayvan özgürlüğünün ve etik veganizmin(hiçbir hayvan ürünü kullanmayan kişier vegan oluyor) diğer özgürlük projeleri için merkeziliğini anlatan  bir forum da sağlıyoruz burada.

2-    “Hayvanlar konusunda bilinçli olma” konusuna  gelirsek, bu konuda birdenbire bir aydınlanma  anı mı yaşadınız, yavaş yavaş mı gelişti, yoksa başka bir şekilde mi meydana geldi?
Hayır, patlamalar ve sıçramalarla oldu, ağır ağır olmadı.  Entelektüel ve politik gelişimim boyunca birkaç aydınlanma anı yaşadım. İlk an, beni veganizme ve nihayetinde hayvanlar konusunda bilinçli olmaya iten ilk an, şudur:  25 sene önce Chicago’da White Castle fast food kafesinde oturuyordum , ve double cheeseburgerimi ısırıyordum. Genellikle tekli cheeseburger yediğimden, bu double çok fazla geldi, taşıyordu, her yerinden öyle iğrençlik ve kan akıyordu ki midem bulandı. Bu etobur hayatımda  ilk kez ellerimdeki bu bulamaçla bir hayvanın kemikleri, kasları, dokuları, tendonları, kanı ve hayatı arasında sağlam bir bağ kurdum. Vejetaryen meseleleriyle ilgili hiçbir bilgim olmaksızın- hiçbir kitap, video, insan vs- cheeseburgeri tiksinerek fırlattım. İki ay boyunca bir boşlukta gezindim, ne yiyeceğimi bilemedim, ama sonunda bazı vejetaryenlerle  tanıştım ,  onlar yaşadığım bu olay için beni desteklediler ve doğru yöne yönlendirdiler.

1980lerde daha yola yeni çıkmış bir vejetaryen olarak, aynı zamanda Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meseleleriyle doğrudan bağlantılı bir insan hakları eylemcisi de oluyordum. Et ve  diyet ürünlerin sağlığa etkisi ile  ilgili tetikte olsam da, hala insanların hayvanları hangi barbar şekillerde  sömürdüğüne dair tek bir fikrim yoktu. Cuntaların, ölüm mangalarının, soykırımın, faşizmin ve emperyalizmin kötülüklerini araştırırken bile insanlar ve dünyaya bakışım hala toz pembeydi. Bu da 1987 yılında Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürlüğü’nü okuduğumda, ikinci bir aydınlanma anı ile değişti. Bir çok insan için olduğu gibi, bu kitap benim hayatımı bir anda değiştirdi. Hayvan çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim (deney  için hayvan kesme) laboratuarlarında ve diğer  insan yapımı cehennem hücrelerinde insanların hayvanları nasıl sömürdüğünü öğrenince  yaşadığım duygusal stresten  dolayı hastalandım.
Şoku atlattıktan sonra, bambaşka birisi oldum. Hayvanların  ağrı, acı çekme ve ölüm anında nitelik ve nicelik olarak daha fazlasını yaşadığını idrak ettiğimde, insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine kaydım. İnsanların çoğunun en azından bazı hakları varken hayvanların en temel hayat hakkına ve vücut bütünlüğüne dahi hakkı yoktu. Et üretiminin dünyadaki açlığa ve çevreye olan etkisini incelediğimde hayvanlara yardım ederek ayrıca insanlara da mümkün olan en etkili şekilde yardım edebileceğimi anladım. Üçüncü bir aydınlanma anında hayvan haklarının en bütüncül, eksiksiz ve radikal eylemcilik biçimi olduğunu gördüm.

Sabotaj gibi militan taktiklerin haklılığı ve gerekliliği konusunda da dördüncü bir aydınlanma anı yaşadığını söylemem lazım, ve bu hem taktik hem de felsefi manada zihnimi tamamen açtı, öyle ki artık  ALF taktiklerini “şiddet yanlısı”, “terörist” veya ahlaken gayri meşru bulan her hayvan hakları savunucusuyla bile  tutarlı ve  mantıklı şekilde  düşünüp tartışmaya başlayabilirdim. Bu, 1990ların sonuna doğru oldu,  Tony ile beraber hazırladığım (Terrorists or Freedom Fighters- Reflections on the Liberation of Animals-Terörist mi Özgürlük Savaşçısı mı? Hayvanların Özgürlüğü Üzerine Düşünceler (Lantern Books, 2001) bir kitabın araştırma süreci içerisinde. Kaçınılmaz olarak kendimi nötr bir konumdayken ALF felsefesi ve taktiklerine uyan bir tavır içerisinde buldum. Savunması mantıken doğru geliyordu, her ne kadar karşı çıkanların fikirlerini detaylarıyla bilsem de (kitabın giriş bölümünde de bunu ortaya koymuştum) , mesele artık sadece bu konuda razı olma ve  inançlarımın talep ettiği cesareti gösterme meselesi olmuştu.

Image

3-    Animal Liberation Front-Hayvan Özgürlüğü Cephesi (ALF) ile alakalı pek bir şey bilmeyen ve türcülüğe karşı verilen mücadeleden bihaber okuyucular için bize bilgi verir misiniz?

ALF , 1970lerde İngiltere’de av sabotajı hareketinden doğdu. Eylemciler avlara müdahale etme tarzındaki yasal taktiklerden , saldırılara  uğraya uğraya, hapse atıldıkça ve daha etkili taktiklere gerek duyunca,  sabotaj biçimindeki yasa dışı taktiklere döndüler. Band of Mercy adındaki bir av sabotajı grubu dirikesim gibi sömürü endüstrilerini hedef almaya ,  mülklere zarar vermek  için kundakçılığa yöneldi. Liderlerden ikisi 1974’te tutuklandı ve bir yıl sonra serbest bırakıldılar. Biri muhbir oldu , hareketi terk etti, diğer lider Ronnie Lee kanaatlerini derinleştirdi ve doğrudan eylem mücadelesini tamamen değiştirecek yeni bir ultra-militan grup kurdu, adını da Hayvan Özgürlüğü Cephesi(ALF) koydu. ALF 1980lerde ABD’ye göç etti . Şimdi artık Rusya ve Meksika da dahil otuzdan fazla  ülkede etkin olan uluslararası bir harekettir.

ALF gevşek bir biçimde grup grup insanlarla bağlantı halindedir, bu insanlar yeraltına inip hayvanların lehine  yasaları çiğnerler; gündüzden çok gecenin karanlığında çalışırlar. Araştırma laboratuarı denerek esas yapıları gizlenen hapisane  ünitelerine girerler , hayvanları kurtarırlar ,  ayrıca hayvanlara daha fazla zarar verilmesin ve sömürü endüstrileri ekonomik manada zayıflasın  diye mülklerine zarar verirler.

Resmi AFL kuralları şunlardır:1) hayvanları bütün sömürü ortamlarından kurtarmak; 2) hayvan sömürüsünden kar elde eden endüstrilere  ekonomik zarar vermek; 3) kapalı kapılar ardında hayvanlara uygulanan canavarlıkların  ve zulmün açığa çıkarılmasını sağlamak; 4) insanlara veya hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak. Bu kuralları uygulayan herkes –hele de vegansa- ALF üyesidir.

ALF’deki kadın ve erkekler Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve soykırım kurbanlarını serbest bırakan; Nazilerin kurbanlarına  işkence etmek ve onları öldürmek  için kullandığı silahları, tren yollarını, gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarını kendilerine model olarak alırlar. Diğer benzetmeler Apartheid hareketiyle yapılabilir, bu hareket Nelson Mandela tarfından yürütülmüştü, Mandela Güney Afrika’da özgürlük için şiddet kullanmış , şiddet kullanmayı  desteklemişti. Bir diğer örnek de şu anda İsraillilere karşı  koyan Filistin mücadelesidir.

Benzer şekilde özgür  bıraktıkları hayvanlara veteriner bakımı ve yuva sağladıkları göz önüne alındığında, bir başka benzetme de ABD’deki Underground Railroad hareketi ile yapılabilir  .Bu hareket 1800lerde kaçan kölelerin özgür eyaletlere ve Kanada’ya ulaşmalarına yardım etmişti. Şirket toplumu, devlet ve medya özgürlükçüleri terörist diye damgalaya dursun, ALF geçen iki yüzyılın önemli özgürlük savaşçıları ile ortak özellikler taşımaktadır . Hayata yönelik şiddeti, kan dökülmesini sona erdirme anlamında ,  diğer türler için de adaleti sağlamak anlamında çağdaş barış ve adalet hareketlerine de paralellikler göstermektedir.

Hayvanların temel hakları  olduğu  kabulüyle hayvan özgürlükçüleri bilim adamlarının ve endüstrilerin hayvanları mülk edinmesi fikrini reddederler. Basitçe  söylemek gerekirse, hayvanlar hayat, özgürlük, ve  mutlu olma haklarına sahiptir , bu haklar onların derilerine kelimenin gerçek anlamıyla dağlanan mülk statüleri  gerçeği ile çelişki oluşturmaktadır. Hayvan” araştırma”ları insanlara birşekilde yardımcı olsa da , ki bu konuda ciddi şüpheler de bulunmaktadır, bunun meşruluğu bu araştırmaların yetişkin olmayan insanlara  uygulanarak elde edilmesi karşısında elde edilecek verilerden farklı olmayacaktır; çünkü bir hayvanın hakkı insanların çıkarı söz konusu olduğunda gölgede kalmaktadır.

İnsan  çıkarlarının hayvan çıkarlarından önde  olması türcülüktür,  bu önyargılı ve ayrımcı bir inanç sistemi olup etik manada hatalı ve felsefi olarak da en az cinsiyetçilik ya da ırkçılık kadar temelsizdir; ama sonuç itibariyle daha etkili ve  daha öldürücüdür. Bu yüzden ALF  hayvanların laboratuarlardan veya  kürk çiftliklerinden kurtarılmasını savunur , hayvan sömürücülerin mülküne zarar verildiğinde yapılan şeyin  yanlış kullanılan bir şeyin doğru kullanılmasını  sağlamak olduğunu öne sürer.

ALF şirket-devlet  kompleksinin çıkarları  için insanların kurduğu hukuk sisteminden daha yüce bir  kanun olduğuna, bunun ahlaki bir yasa  olduğuna ve bu yasanın ABDnin çürümüş ve  önyargılı iddialarını   aştığına inanır. Yasa yanlış olduğunda, doğru olan şey onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki gelişmeler genelde böyle sağlanmıştır, Amerikan kölecilik sisteminin ortadan kaldırılmasından  Alabama’daki “sadece beyazlar girebilir” yazılı  cafelere  Hitler’in anti-semitizmi böyle yok edilmiştir.

Image
4-    ALF ile bağlantınız ya da ilişkiniz nedir?
Söyleseydim sizi öldürmek zorunda kalırdım! Aslında ben insanların eskiden Komünizm sempatizanı diye adlandırdıkları bir kişiyim – ALF’nin bir yol arkadaşıyım. Açıkçası, bütün çalışmalarım görünür, halka açık ve günışığında; bir ALF üyesi değilim. Ben her türlü özgürlük  ve adalet hareketini destekleyen , onlar hakkında yazılar yazan bir felsefe  profesörüyüm.

Ancak yeraltıyla bağlantımın olmadığını söylemek ya da geceleri başıma maskemi geçirmediğimi söylemek şerefsizlerin insanı küçük düşürü suçlamalar yapmasına engel olmuyor. Mesela David Martosko  çok güzel bir örnek-kendisi Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nde (CCF) “araştırma direktörü”. CCF Washington temelli bir şirket grubu ve amaçları gıda, alkollü içki ve tütün endüstrisini, aklınıza gelebilecek her türlü tüzükten korumak. 2004’te  bu McCarhy’yi anımsatan şirket  pezevengi Çevre ve Bayındırlık İşleri Komitesi önüne çıktı. Bu komite de çağdaş bir Amerikan Karşıtları Komitesi örneğiydi. Senatör Joseph Mc Carthy yerine Senatör James Inhofe vardı. Inhofe hayatında sevmediği tek bir şirket üçkağıtçısı  olmayan , küresel ısınmanın bir “mit” ve bir  “hile”  olduğunu söyleyecek denli açık bir ultra sağcı fanatiktir.

Martosko kendinden emin bir şekilde arkadaşları ve destekçileri arasında gürlüyordu. Elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen ve aşağılık yalanlar kustuğunu bile bile ve benim için bir cadı avı başlatmaya gönülden iman etmiş şekilde C-Span Tv’de canlı yayında, Kongre  üyeleri önünde, FBI Başkanının önünde  ve en başarılı hukuk firmalarının önünde mümkün olan en  debdebeli şekilde ağır ve  çok ciddi bir sesle şöyle söylüyordu: “Dr. Best , ALF’nin kurumsal açılardan merkez üssüdür.Dr. Best kısmen onların ponpon liderleridir, kısmen de  neferleridir. Sınıfını özgürce kullanır ve ergenlere ALF’nin doktrinlerini aşılarken bir yandan da ALF ve ELF’yi sürekli över. O okyanusa dökülen bir terörizm kanalıdır”. ALF’deki sözde etkimle ilgili  olarak Inhofe tarafından sorular sorulduğunda Martosko- anında  işi bitiren bir satış elemanıymışım gibi hayali imgeler kurarak- ukalaca şöyle cevap verdi: “ satış işini o halleder, mührü de o vurur”.” Suç teşkil eden eylemleri destekleyip desteklemediğim” sorulduğunda Martosko cevap vermeden önce sesini alçaltarak , “bu bir gerçek “ dedi. Benim bir “terörist sözcüsü” olduğumu  ve özgürlük hareketi militanı olarak fakültemdeki konumumu kullanarak öğrencilerimi eğittiğimi, bu konuda “şiddet yanlısı aşırı tiplere” entelektüel bir meşruluk sağladığım iddiasıyla eleştirdi.

Açıkçası, Herr Martosko, Her Inhofe, ve diğer Yeşil Korku zulmünün Kahverengi Gömlekli ajanları, şunu açıklığa kavuşturalım: ben ALF’ye sözlerimle destek veriyorum asla eylemlerimle değil. Hayvan hakları konusunda sadece yasal yollar üzerinden çalışmalar yapıyorum, asla  yasa dışı yollar kullanmıyorum; ve gizl gizli yer altı hareketlerinde yer almıyorum,  çalışmalarım tamamen yerüstünde ! ALF’nin üyesi değilim ve  ne onlardan birisini tanırım ne de onlardan birisiyle bir bağlantım var. ALF’yle olan sempatizan bağlantım tamamen ikincil bir öneme sahip ve asla sizin dediğiniz gibi “merkez üssü “ gibi bir mana taşıyamaz ki bu da  merkeziliği dışlayan bir hareket  için kullanılacak herhalde en saçma kelime olsa gerek.ALF’nin haklıve cesur eylemleri destekleyip bu konuda yazılar yazsam da  öğrencilerimi asla onlara katılmaları konusunda yönlendirmedim, yahu bırakın gizli bir örgüte katılmayı  öğrencilerimi vegan yemeğine katılmaya dahi ikna etmek zor!

Image

5-     Şahsen, ALF gibi grupların eylemlerini destekliyorum. Alenen belli olan bir şeyi sorduğum için beni bağışlayın ama onların çabalarıyla ilgili görüşünüz nedir?

ALF’ye destek veriyorum çünkü tarihlerini , argümanlarını ve sonuçlarını ciddi ciddi inceledikten sonra anladım onların eylemleri etkili, gerekli ve adil. Hükümetler, hayvanları sömüren endüstriler ve medyanın çoğu  ALF’yi şiddet yanlısı teröristler  olarak lanse ediyor ; ama bence onlar hem özgürlük savaşçısı hem de  karşı-teröristler. ALF saldırıya uğrayan masum canları savunan ve  haklı bir sebep olmaksızın hayvanlara işkence edip onları öldürenlerle savaşan yeni bir adalet hareketidir.

Kitli binalara girmek, kürk dükkanlarının camlarını kırmak, teslimat kamyonlarını yakmak- hepsi bir çeşit Vandalizm ya da hatta terörizm gibi görünüyor; ama ben ALF eylemlerinin 1)hayvanların başına gelenler yanlış olduğu  için , 2) bunları yasal olarak engellemenin hayvanlara mülkleri gibi davranan endüstriler ve çürümüş hükümetler tarafından engellenmesi sebebiyle meşru olduğunu  düşünüyorum.

Hiçbir kapının, marjın, kanunun , hükümetin ve polisin hayvanlarla onların özgürlükleri arasında durmaması gerektiğine inanıyorum. Keşke hayvan özgürlüğü sağlamak için var olan yasal yollar onları kendilerini ezenlerden kurtarmaya yetseydi ama ne yazık ki durum böyle değil. Hükümetler korkunç bir şekilde çürümüşler, ayrıca türcülük yapıyorlar  ve şirket efendilerine hizmet ediyorlar. Hayvanlar şirketler açısından  özgür bırakılması düşünülemeyecek denli önemli bir kaynaktır ve de  mülktür. Bu yüzden hayvan özgürlüğü hareketi,  hayvanları kurtarmak  için baskınlar düzenlemek ya da bu zulmü uygulayanları yok etmek, zayıflatmak ve güçten düşürmek  için  mülklerin zarara uğratılması gibi militan taktikler gerektirmektedir.

Hayvanların sömürülmesi o kadar aşırı bir boyutta ki bazı insanlar bu sorunun varlığını göstermek  için aşırı önlemler almak zorunda kaldı ne yazık ki. Ahlaki eleştirilerimizi ALF’nin  varolma sebeplerine yöneltmeliyiz, yoksa ALF’nin bu sebeplere verdiği cevaplara değil.

Eğer ALF’yi desteklemiyorsanız, bir tarih dersine  ve mantıkiki tutarlılık testine  ihtiyacınız var demektir. Şirket-devlet-medya kompleksinin yalanlarına ,  bir çok hayvan hakları savunucusunun cehaletine rağmen, ALF’nin El Kaide ile, SS ile, veya Bush yönetimi sırayı devralan dek Iraklıları helak eden Cunhuriyet Muhafızları ile bir alakası yoktur. ALF, çağdaş barış ve adalet hareketleri, anti-Nazi direnişi ve Underground Railroad hareketlerinin hayvan hakları versiyonudur. Underground Railroad hareketi gibi, ALF sömürülen hayvan köleleri kurtarmak ve onları sıcak yuvalara kavuşturmak  için yasaları  çiğner. Anti- Nazi direnişi gibi ALF, zulmedenlerin mülkünü , bu şiddet veya  ölüm araçlarını kırıp döker , bu ölüm makinelerini ya yavaşlatır ya da tamamen durdurur.

Nazilerle savaşan bazı cesur savaşçıların tersine ALF hiçbir hayvan sömürücüsüne fiziksel şiddet uygulamamıştır. Ve insan hakları, adalet ve barış için mücadele eden bütün çağdaş hareketler gibi ALF, özgürlükleri için tamamen insanlara bağımlı olan ve  en savunmasız kurbanlar  olan hayvanlar için bu  değerleri korumaya almaya yardım eder.

ALF,  Quakerları, Henry David Thoreau’yu, Harriet Tubman’ı, Suffajeleri, Mohandas Ghandi’yi ve Dr. Martin Luther King’i de  içine alan uzun ve asil bir doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik geleneğinin bir parçasıdır. Boston Tea Party’den Seattle Mücadelesine, insanlar özgürlük, adalet, ve demokrasi ideallerini gerçekleştirmek  için yasaları çiğneyip mülke zarar vermek zorunda olduklarını anladıklarında AFL ile aralarında paralellikler kurabilirler.

Bazıları  mülke zarar verilmesini şiddet olarak nitelerken, ALF doğru bir şekilde kendini şiddeti savunmayan bir hareket olarak tanımlıyor-  bu rezil şiddeti önlemek için hayvanları sömürenlere değil, ama onların mülklerine zarar veren ve kurtarılan hayvanlar için huzur ortamları yaratan, hayvanları kanlı ellerden kurtaran bir hareket olarak tanımlıyor. Günümüzün hastalıklı kapitalist dünyasında çıkarlar hayatın kendisinden daha değerli kabul ediliyor ve böyle bir dünyada ALF’yi, bu terörizm karşıtlarını, ülke  içi terörist listesinde bir numarada görmek tabii mantıklı . Gerçek teröristler ülkenin en yüksek politik konumlarını , şirketlerin süitlerini işgal edenlerdir. Takım elbiseler giyerler onlar, miğfer giymezler; tüfek ve bombalarla değil; para ve bankalarla terör yaratırlar. Onların eylemleri yasaldır, ama bu size hukuk skandalı ilgili ne anlatıyor?

Doğrudan eylemin, sivil itaatsizliğin, sabotajın ve silahlı direnişin savunulması, yasal ve etik olan nedir, Hukuk ve Doğru nedir soruları arasındaki ayrımda ortaya koyuyor kendisini. Kanunların etik ve adalet kanunlarını  çiğnediği örnekler vardır: Nazi Almanya’sı, ABD köleliği ve Güney Afrika ırkçılığı. Böylesi durumlarda yasaları  çiğnemek meşru olmakla kalmaz , bunu yapmak zorunludur da. Dr. Martin Luther King’in sözleriyle söylersek: “Kötülükle iş birliği yapmamanın iyilikle  işbirliği yapmak kadar ahlaki bir zorunluluk olduğuna inanıyorum artık”.

Etik ve adaletin gerçek güçleri; Yahudi Direnişi, Harriet Tubman, Underground  Railroad, Gandhi ve Kızılderili özgürlük hareketi, Sufrajeler, Rosa Parks, Martin Luther King ve sivil haklar hareketi, Nelson Mandela ve  Afrika Ulusal Kongresi(ANC) gibi örnekleri içerir. Onların hepsi de düşmanın mülkünü yok etmiş, veya şiddet kullanmıştır; dövülmüş, hapse atılmış, aşırı uçlarda olmakla veya terörist olmakla suçlanmışlardır.
Ama eylemlerinin yanlış olduğunu kim söyleyebilir ki? Bugün bizler Nelson Mandela’yı göklere çıkarıyoruz, ona bir kahraman gözüyle bakıyoruz; ama hem O hem de Afrika Ulusal Kongresi (ANC) özgürlüklerini kazanmak için şiddet kullandı. İnsanlar İngiltere ve ABD’de çok beğenilen Sufrajelerin kadınların özgürlüğünü kazanmak için kundaklama ve  bombalamalar  yaptığını unutmuşa benziyor. Sosyal değişiklik talebi olan hiçbir hareket ,sivil itaatsizlik veya radikal bir tavır olmaksızın, mülkler zarara uğratılmadan veya yok edilmeden, ve hatta şiddet olmaksızın başarılı olamamıştır-o halde söz konusu hayvan hakları mücadelesi olduğunda neden farklı bir şey olmasını bekliyoruz?

Doğrudan eylem, sivil itaatsizlik ve sabotaj muhalifleri (genellikle statükodan kazanılmış hakları olanlar) yasa dışı eylemlerin hukuk sistemine zarar verdiğini ve  bilinçlice yasa  çiğnemenin, bu “ suç”  eylemlerinin toplumsal düzeni bozduğunu düşünürler. Tabii bu bakış açısı başka şeylerin  yanı sıra,   söz konusu sistemin meşru olduğunu ve değiştirilemeyeceğini sorgu sual etmeden  kabul eder. Ayrıca doğrudan eylemcileri yasalara saygısız kişiler olarak kabul ederler; oysa bu kişilerin hukuk ruhuna ve  onun adaletle olan bağına saygısı,  politik düzeni fetişleştirenlere kıyasla daha fazladır. Doğrudan eylemi savunanlar yasal düzene sorgusuz sualsiz bağlılığı reddederler. Karl Marx’tan şu sözünü hatırlayabiliriz; yasalar insanların afyounudur, yasalara ve sosyal kurallara bu körü körüne bağlılık milyonlarca Alman yahudisinin neredeyse hiçbir direniş göstermeden ölümüne sebep olmuştur. Hukuki sistem genellikle muhalefeti sindirerek insanların paralize olmasına sebep olur.

Hayvanları sömüren endüstrilerin, devletin ve medyanın suçlamalarına rağmen, ALF terörist bir organizasyon değildir; tam tersine onlar terörizm karşıtı bir gruptur ve özgürlük savaşçısı denilen insanların en yeni biçimidirler. Günümüz dünyasında  gerçek teröristler vardır ama ALF onlardan değildir. En tehlikeli ve en şiddet yanlısı suçlular ABD şirketlerinin ve devletinin devlet dairelerinde bulunuyor; insanların, hayvanların  katledilmesinin ve bu gezegenin uğradığı tecavüzün sorumluları da onlar.

6-    Son duyduğuma göre El Paso, Texas Üniversitesi Felfese Departmanı Başkanlığı görevinizi radikal eylemciliğiniz dolayısıyla  kaybetmişsiniz. BU üniversiteyle bugünkü durumunuz nedir?
Mümkün olan en hafifletilmiş şekliyle söylemem gerekirse durum  aynen şudur: “söylenecek hiç bir şey yok”. Görülebilir ve tartışmaya açık profilim düşünülecek olursa benim “meslektaşlarım”- ki bu kelime  çok cömert bir kavram açıkçası- kendilerinin de bir “Ward Churchill problemi” yaşayacaklarını düşündüler, böylesi ilkeli bir profesör  üniversiteye istenmeyen ölçüde sıkıntı yaşatacaktı. Eylemlerimi küçümsüyorlardı ve meslektaşlarına da kızgındılar. Makyavelist bir acımasızlıkla planlı programlı bir biçimde beni bir departman toplantısında  pusuya düşürdüler; korkutucu birlikteliklerinde ve komplocu kafa yapılarıyla ve bir sürü yalanı da beraberlerinde sürükleyerek beni marjinalliğin zindanına fırlattılar. Komploları yönetimden tam destek aldığı için- ki yönetim bu duruma “Başkanlık pozisyonunda normal bir rotasyon” gözüyle baktığını açıkladı- yapabileceğim hiç bi şey yoktu, kampüsteki tek bir fakülte üyesinden tek bir söz  çıkmadı protesto namına. Böylece sıradanlıkları ve ölü teorileri arasında zaferlerinin tadını çıkardılar. Ama biraz çabuk sevinmiş oldular; çünkü haberler internette ve gazetelerde hızla yayıldı hatta Yüksek Öğrenim Dergisi’nin (CHE) bile ön sayfasına çıktı. Böylece herkes  makamımdan zerre kadar ahlaki değerleri olmayan bir avuç iktidar düşkünü beyinsiz tarafından alındığımı  öğrenmiş oldu. Tabii yasal konum itibariyle  üniversite beni kovamadı ama anladığım kadarıyla planın ikinci aşaması da uygulanmak üzere.

“Yüksek  öğrenim” ile ilgili romantik fikirleri olanlar için şunu söylemeliyim ki burada alınacak en az 2 ders bulunuyor: 1) tıpkı toplum gibi, akademide de “ifade özgürlüğü” diye bir şey yok, radikal politik fikirleri olan profesörler (özellikle de  hala açık forumlarda ve aktivitelerde yer alanlar) öyle ya da böyle yaptıklarının, söylediklerinin cevabını uygun bir  dille alıyorlar; 2) “yüksek öğrenim”  ile yüksek ilkeler arasında da hiçbir bağlantı yok; aslında, tersine bir bağlantı var gibi görünüyor, çünkü en kaba, en egomanyak ve en narsist şerefsizlerin adlarının yanında PhD ünvanı bulunuyor!

Ancak bu menfur olayla  ilgili ilginç ve şaşırtıcı bir dipnot da var. Texas Üniversitesi’nin Vikipedia sayfasında  üniversiteyle ilgili iki “dikkate değer “ isimden söz ediliyor; bunlardan biri Urbici Soler y Manonelles, ünlü İspanyol heykeltıraş ve diğeri de “ felsefe profesörü ve  Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basını kurucusu Steve Best”. Yemin ederim benim bununla  hiç bir alakam yok;  ama vallahi bu haylazlığı kim yaptıysa önünde saygıyla eğiliyorum.

Image

7-    2005’te bir hayvan hakları konferansına katılmak  için gittiğiniz İngiltere’ye girişiniz yasaklanmış. Bunun sebebi neydi ve hala bu yasak devam ediyor mu?
7 Temmuz 2005, yani 7/7  diye bilinen bombalamalardan sonra İçişleri Bakanlığı Sekreteri Charles Clarke uğursuzca  “oyunun kurallarının değiştiğini” söyledi. İçişleri Bakanlığı “kabul edilemeyecek konuşma kuralları”nı yayımladı ve bu kuralların “şiddet” ve “terörizm”i açıkça savunan, haklı çıkaran, bu konuda açıkça eylem yapan ve İngiltereli olmayan  kişilere uygulanacağını belirtti. 7/7 sonrası yeni kurallar ve yasalar İngiliz Hükümeti’ne “terörizm”i destekleyen insanları 6 yıla dek hapise atma hakkı (ki benim İngiltere’de hapislerde  çürüyen hayvan hakları eylemcisi arkadaşlarım var) ve  benim gibi, vatandaşları olmayan kişilere de “kabul edilemez konuşmalar” yapma yasağı getiriyor-ister bir web sitesinde, ister bir basılı eserde veya isterse   bir derste olsun.

2005 yılı Ağustos ayında, İçişleri Bakanlığı’ndan bir mektup daha aldım (bir yıl önce de bir uyarı mektubu almıştım), mektupta ALF’yi, şiddet yanlısı eylemleri ve terörizmi desteklediğim suçlamasıyla  “ kamu düzeni”ne bir tehdit olarak kabul edildiğim ve bu yüzden de İngiltere’ye girişimin yasaklandığı belirtiliyordu. Alınan karar kitaplarımda ve  yazılarımdaki tartışmaya açık fikirlerime dayanıyordu. O sene yaz başlarında Oxford’daki bir konferansta zamanla hayvan hakları hareketinin “ dirikesimi yok edeceğini” söylemiştim, bu da zararsız bir metafordu. Bence oldukça zararsız bir metafordu ; ama onların paranoyak ve zalim kafalarına göre ciddi bir cinayet tehdidiydi bu.

Böylece İçişleri Bakanlığı’nın “kabul edilemez demeç kuralları” “Batı’ya ölüm!!” diye Londra sokaklarında bağıra bağıra koşan Müslüman din adamına değil de batı Teksas’ta bir  çölde yaşayan bir felsefe  profesörüne  uygulanıyordu ilk olarak. İçişleri Bakanlığı Yusuf el Karadavi’ye  ülkeye giriş izni tanımıştı, bu Müslüman din adamı intihar bombalarını savunan birisiydi. Hatta zalim Şili diktatörü August Pinochet’ye de  barınma sağlanmıştı. Ama gel gör ki sıra bana gelince Jerry Vlasak, Pam Ferdin ve Rod Coronado gibi hayvan özgürlükçüleriyle beraber bu ülkenin topraklarına adım atmam yasaklanıyordu.

Cevaben yazdığım mektupta, gururla  bütün türlerin adalete  ve haklara sahip olması  fikrini desteklediğimi söyledim,  ALF’ye verdiğim desteğimi de yineledim. ALF’nin şiddet karşıtı bir organizasyon olduğunu ve hayvanlara  uygulanan gerçek şiddetin  ve terörizmin de sömürücü endüstriler ve  onları destekleyen devletlerden kaynaklandığını söyledim. ALF’ye verdiğim “entelektüel destek” doğru,  ama istendik ve istenmedik sonuçlar düşünüldüğünde bütün demokratik anayasalar ve  insan hakları beyannamesi de, J.S.Mill, Mohandas Ghandi, Dr. Martin Luther King Jr ve adalet ve  haklar konusunu savunan herkes  de böyle yapmakta zaten.

İngiltere en kaba biçimlerde ihanete uğramış bir demokrasi tarihine sahiptir. Diggers’lardan Süfrajelere, hayvan özgürlüğü hareketine, İngiltere’deki mücadeleler demokrasiye, hakların, türümüzün bir bütün olarak ahlaki anlamda gelişmesine katkıda bulunmuştur. Hükümete yaptığı eleştiriler sonucu ikinci kez Bastille’de hapse atılan Voltaire 1726 -1729 yılları arasında İngiltere’ye sığınmıştı. Daha sonra da İngiltere’nin Fransa’ya oranla ne kadar özgür, liberal ve gelişmiş bir ülke olduğundan bahsetmiştir. 1840larda Karl Marx ifade özgürlüğü, işçilerin demokrasi hakları ve gerçekten de global bir devrim ile ilgili fikirleri dolayısıyla  bir çok Avrupa ülkesinden kovulurken İngilitere’de aradığı o güvenli ortamı bulabilmişti.

Ancak günümüzde İngiltere  sansür konusunda çok tehlikeli bir  şekilde bayır aşağı iniyor.  Peter Singer da ötenaziyi ya da  kürtajı  savunduğu için yasaklanacak mı, bunlar da yasa dışı hareketler? Belki Tom Regan da “Terrorists or Freedom Fighters?-Terörist mi Özgürlük Savaşçısı mı?” kitabına katkısı olan “How to Argue For Violence?-Şiddeti Nasıl Tartışmalı?” yazısı nedeniyle yasaklanacaktır? İngiltere’yi sivil haklar  konusunda güvenlik adına ABD  ile aynı yolda görmek korkutucu. İngiltere’nin iç işlerine son zamanlarda FBI’ın karıştığını görmek insanı rahatsız ediyor  ; çünkü FBI’ın ABD’deki etkinlikleri politik organizasyonları aksatmak ve demokrasiyi de baskı altına almaktan oluşuyor. Açıkçası tiranlıklarının bayrağını daha da göndere çekiyorlar, son olarak da eski bir ALF eylemcisi ve bugünün dinamik vegan eğitmeni arkadaşım Gary Yourofsky’yi yasakladılar. Ancak benden farklı olarak Gary hayatında hiç İngiltere’de bulunmadı ve gitmeye de  niyeti de yok. Ancak onlar Gary’nin hayvan özgürlüğü yanlısı yazılarında kendilerini tür ayrımcısı, sistem yanlısı, faşist kafa yapılarına ters düşen şeyler buldular ,  zevkle İngiltere’ye yeni bir resmi yazı göndererek hayvan haklarını ve  vegan etiklerini öneren bu “terörist tehlike”den vatandaşlarının korunmasını istediler.

Bu delilikte kullandıkları  tek metod, hayvan araştırmalarının ve  ilaç endüstrilerinin çıkarlarını korumaya olan sadakatleriydi. Açıkçası sadece( üniversiteler, HLS gibi özel şirketler,  ilaç endüstrileri ve bir takım diğerleri tarafından yürütülen) milyarlarca dolarla  ifade edilen dirikesim olayı gösteriyor ki İngiltere’de hayvan hakları hareketi sadece ideolojik ve politik bir tehdit haline gelmekle kalmamış, ama daha da ciddi bir şekilde ekonomik bir tehdit de oluşturmuştur. Bir zaman insan  köleciliği, modern  kapitalist ekonomilerin bir parçasıydı, bugün de hayvan köleciliği kapital birikimi için hayati öneme sahip. Hayvan hakları hareketi İngiliz devletini temelden sarsmış durumda ve devlet bizlere karşı sıra dışı önlemler almakla meşgul. Bu önlemler arasında  milyarlarca hayvanı doğrama ve  öldürme hakkı olan şirket haklarını korumak  için ev protestoları gibi eylemleri suç kabul etmek , ifade özgürlüğünü kısıtlamak ya da yasaları çiğnemeye daha büyük cezalar vermek gibi seçenekler bulunuyor.

8-    Başka hangi ülkeler yasakladı sizi?
Bu kadar, başka yok..şu ana dek!! Dünyanın her yerinde hayvan özgürlüğü için propaganda yaptım, en son da Güney Afrika’da oldu bu ; ama sadece İngiltere ifade özgürlüğüne bu kadar  küçümser bir tarzda yaklaştı. Tuhaf tabii, mesela Güney Afrika pek de uzun  olmayan bir süre  önce dünyanın en şiddet yanlısı ve  baskıcı hükümetine sahipti ; ama tabii şimdi dünyanın en özgür anayasalarından birisine sahip olmakla övünüyor, ve size benim devrimci politikalarımın bu ülkede sorgulanmadığı veya bir nebze  olsun tetkik edilmediğini söyleyebilirim. Şimdi Moskova’da ve St. Petersburg’da hayvan özgürlüğü konusunda konuşmaya gidiyorum , eskiden bir diktatör devletti burası; ama haklar ve saygı konusunda daha geniş bir çerçevede karşılanmayı bekliyorum, herhalde insan İngiltere garnizon devletine kıyasla daha fazlasını da bekleyebilir.

Ama militan arkadaşlarıma yetişmem  için daha yapmam gereken çook şey var! Gary Yourofsky 5  ülkeden kovuldu, buna Kanada ve İngiltere de dahil. Jerry Vlasak ise kesinlikle ödülü kapmış durumda ;zira en az 6  ülkeden kovuldu. Gary ve bana da hava atıyordu “uğraşın uğraşın” diye. Deniyoruz Jerryciğim, deniyoruz…

Image

9-    Siz Hayvan Özgürlüğü Hareketini (ALF) Kölecilik Karşıtı Hareket’e  benzetiyorsunuz. Gördüğünüz benzerlikler neler?
10 bin yıl önce göçebe olarak yaşayan ve toplayıcılık yapan topluluklardan düzenli tarım toplumlarına  geçişin sonunda  ilk baskı ve boyunduruk altına alma biçimi insanların hayvanlara olan üstünlüğü ile olmuştur- yani onların çiftçilik ve diğer amaçlarla “evcilleştirilmesi”- ve bu da o andan itibaren aradki ilişkinin biçimini belirlemiş durumda.

“Evcilleştirme”  inanın kesinlikle  içeriği çok hafifletilmiş bir sözcük, ve kesinlikle hayvanlara uygulanan kafeslere kapatma, hadım etme, bukağı takma, dağlama ve  kulak koparma gibi bir çok çeşidi olan aşırı baskıyı ,  zulmü gizleyen bir sözcük. Hayvanları gıda, süt, giysi, tarla sürme, ulaşım amaçlı sömürmek  için çiftçiler ve çobanlar kamçı, çuvaldız, zincir, tasma ve dağlama demirlerini icat ettiler Tarım toplumlarının doğuşundan  bugüne dek insan uygarlığı kölelerin üzerinde yükseldi, en çok da hayvan  kölelerin.

İnsanlar sık sık hayvanların “yeni köleler” olduğunu söyler. Hayır, onlar  ilk kölelerdi. Onlar  insanların hem işleri hem de çıkarları için kafeslere kapayıp işkence ettiği, zincirlediği, satılığa çıkarttığı ilk canlılardı. İnsanların baskı altına alınması  insanların baskı altına alınmasının yollarını da  gösterdi. Kadınların cinsel meta haline gelmesi hayvanların evcilleştirilmesinden sonra örnek alınmıştır. Erkekler kadınların üretici kapasitelerini kontrol etmeye başladılar , böylece baskıcı cinsel kurallarını empoze ettiler ve hayvanları  üremeye zorladıkları gibi kadınlara da tecavüz etmeye başladılar. Kölelik de tıpkı tarım gibi Ortadoğu’da  ortaya  çıktı , açıkçası hayvanların evcilleştirilmesinin bir uzantısı olarak gelişti. Sümer gibi bölgelerde köleler hayvanlar gibi yönetildi ve erkekler hem hadım edildiler hem de kadınlarla beraber çalışmaya zorlandılar. Kırbaçlar, çuvaldızlar, zincirler, tasmalar, dağlama demirleri  ve diğer hapis ve kontrol teknolojileri modern uluslar arası köle ticaretinde  kullanılmadan önce hayvanlar  üzerinde  kusursuz hale getirilmiştir.

Siyahları doğal çevrelerinden ve yuvalarından çalarak onların vücutlarına zincirler bağlayan, onları sıkış tıkış halde gemilerle aylar süren yolculuklarla denizaşırı ülkelere yollayan ve  onların ölümünü veya acı çekişini zerre kadar umursamayan, bir mülk olduklarını belirtmek  için derilerine damga vuran, onları hizmetçi ve et parçası olarak satışa çıkaran, aile üyelerini çığlıklar arasında birbirinden ayıran, çıkarları uğruna  onları sömüren, öfke ve nefretle onları döven, onları çalışmaları  ve  hizmetleri için üremeye zorlayan, işe yaramaz hale geldiklerinde  onları kitleler halinde öldüren insan türü, bütün bu korkunç olayları öncelikle  insanın hayvanları sömürmesiyle başlatmıştır. Bu sömürü bugün daha da  kötü koşullarda , kürk çiftliklerinde, hayvan çiftliklerinde, mezbahalarda, laboratuarlarda ve insanların hayvanlara merhamet göstermediği diğer cehennem deliklerinde sürüp gidiyor.

Deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarında, hayvanat bahçelerinde, sirklerde, rodeolarda ve diğer sömürücü endüstrilerde çağdaş kapitalist toplumun en önde gelen köleleri ve proletaryası  hayvanlardır. Her yıl, insanlar 10 milyarlarca  hayvanı kafeslere tıkıp onları sömürüyor ve katlediyor (sadece gıda tüketimi için bu rakam 50 milyar!). İnsan ekonomisinin ( kapitalizmden daha büyük ve daha genel bir baskı sistemi)en temel materyali olarak hayvanlar  kürkleri, etleri, ve vücut sıvıları için sömürülüyor. Hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla  köleleştirilmiştir: iradelerine karşıt olarak esir durumundadırlar;  kaçamayacakları ezici koşullarda kafese tıkılırlar, zincire vurulurlar ve kapalı tutulurlar;   çalışmaları için sömürülürler, nesne, mülk ve eşya konumuna  indirgenirler; zulme uğrarlar  ve duygusuzlaştırılırlar; sömürenler için çıkar ve değer üreten yoğun bir çalışma hayatına zorlanırlar; ve bu süreç kendini sonsuza dek tekrar etsin diye  yeni kuşak kölelerin varolması için üremeye zorlanırlar.

Hayvan  çiftliklerindeki koşullar, mekanize  üretim hatlarına  ve  toplama kamplarına benzer, hayvanlar burada  maksimum düzeyde et, süt ve  yumurta  üretmeye zorlanırlar. Bu korkunç baskı sadece fiziksel manada hapsetme tarzında değil, ayrıca genetik ve kimyasal manipülasyon yoluyla da olur. Süt ve yumurta üretmek zordur, bu fiziksel çaba nazi kamplarında olduğu gibi ölümle sonuçlanır.

Başka hayvanların da sömürüldüğüne dikkat çekmek zorundayız; mesela, sirklerde  çalışmak zorunda bırakılan aslanlar, şempanzeler, filler ve  ayılar; pedal çevirmediklerinde, balerin eteği giymediklerinde veya dans etmediklerinde, içleri çok soğuk ya da sıcak olan vagonlarda yolculuk etmek zorunda bırakılırlar, sahnede olmadıklarında  zincirlere bağlıdırlar ya da kafeslerde tutulurlar-ciddi dayak yeme olasılığı olmadığı zamanlarda yani çalışmazken durum böyledir. Ayrıca zorunlu  olarak yerleşik bir hayat sürmek zorunda bırakılan, vücutları beyinlerini,kalplerini, ciğerlerini ve  böbreklerini uyarmak  için ilaçlarla, kimyasal maddelerle ve toksinlerle tıka basa doldurulan laboratuar hayvanlarından da söz etmek durumundayız, bu hayvanlar iğnelerle, sonda aletleriyle, ışıklarla, bıçaklarla eldivenli ellere teslim durumdadır, araştırma raporları için kendilerinden istenen şeyi hasta ve stres altındaki vücutları üretir üretmez bir çöp gibi kenara atılırlar.

Irkçılık ve  türcülük köklerini kölecilikte bulan bir ekonomi ve toplumu sürdürmek isteme ihtiyacından doğmuştur; sadece kölelik yoluyla imtiyazlı insanlar-ister beyaz elit azınlık ya da isterse  geniş halk kitleleri olsun-konforlu hayatlarını yaşayabilirler . Amerikan İç Savaşı’ndan sonra Pamuk Endüstrisi, ulus Batı’yı sömürge haline getirip , milyonlarca Kızılderiliyi ve 60 milyon buffaloyu katledince (ki hayvanların katledilmesi insanların soykırıma uğramasında  büyük bir dönüştürücü güç olmuştur)Büyükbaş Hayvan Endüstrisine dönüştü ve ardından sığır eti üretmek için yoğun çalışmalara başlandı. Afro-Amerikalıların ABD’deki köleliği resmen 1865’te sona erdiğinde, hayvanların sistematik kapitalist ve endüstriyel şekillerde  köleleştirilmesi   daha yeni başlıyordu .  İşgücü olarak  hayvanların kullanılmaya başlanması, hem ekonomik büyüme için , hem de vücutlarının her bir parçasının her türden mal üretiminde  kullanılmasında  hayati öneme sahip oluyordu giderek.

21. yüzyılın postendüstriyel koşullarında, GlaxoSmithKline, AstraZeneca, Norvartis  ve Pfizer gibi  ilaç ve biyoteknoloji şirketleri ve ilaçların test eden Huntington Life Sciences (HLS) gibi şirketler global kapitalist şebekelerin en büyük parçaları haline gelmiş durumda, onların araştırmaları ve  operasyonları her yıl milyonlarca  laboratuar hayvanının üremelerine, sömürülmesine ve  öldürülmesine dayanıyor. İlaç çiftçiliğinin postmodern dünyasında, GTC Biotherapeutics gibi şirketler hemofili ve kanser gibi hastalıklarına seri halde ilaçlar üretmek için genetik olarak modifiye  edilmiş keçiler kullanırlar. Bu hayvanları çok büyük hapis koşulları altında  altında doğurmay azorlayarak  onları organ makineleri haline dönüştürürler.

Hayvanlar hem  mahkum hem köle  oldukları için, onların özgürlüklerinden söz etmek, çağdaş hayvan haklarının militan kısımlarını kendisini 19.yy’daki öncüllerinin devamı olarak gören yeni bir kölecilik karşıtı mücadeleye çağırmak  son derece mantıklı. 19. Yüzyıldaki kölecilik karşıtları köle sahibinin kölelere  nazik olmasından, onlara  giyecek ya da yiyecek vermesinden ya da  huzurla çalışmasını koşullarını oluşturması “zorunluluğu”ndan filan bahsetmiyorlardı. Onlar köle-efendi ilişkisinin bütünüyle ve tamamen kökünden kazınmasından, kölelerin onları köle haline getiren bütün bağlarından kurtulmalarından söz ediyorlardı. Benzer şekilde yeni kölecilik karşıtları hayvan köleciliğinin pratiklerinde ve  kurumlarında reform yapılmasını talep etmezler,  hayvanların insanlar tarafından uygulanan her tür sömürüden, aşağılamadan ve baskıdan tamamen kurtarılmasını talep ederler.

Yeni kölecilik karşıtı hareket bir çok gücün birleşmesinden  oluşuyor, mesela Gary Francione gibi savaş karşıtlarından ALF ve SHAC gibi şiddete karşı sabotaj ve doğrudan eylem yanlısı gruplara, Animal Rights Militia  gibi hayvan sömürücülerine yapılan şiddeti meşru görüp şiddet kullanan gruplara dek farklı güçleri barındırır içinde. Francione hayvan refahı konusunda  güçlü ve önemli bir eleştiri getirmişse de (mesela HSUS ve PETA tarfından iğrenç bir şekilde desteklenen “insancıl et” ve “kafes dışı” yumurta kampanyaları gibi olaylar) tarihi mirası sahiplenişi biraz kuşkuludur. Francione ‘ın tek boyutlu  ve tek meseleye odaklı veganizmi bu konuyu tamamen elit ve beyaz bir kalabalığın meselesi gibi algılarken bembeyaz, ultra imtiyazlı , pek bir hassas ve kırılgan  Yeni Çağcı insanlara seslenen kapitalist tüketiciliği yeniden üretiyor.

Francione’ın “vegan devrimi” daha doğmadan ölmüş durumda, çünkü Francione fikirleriyle diğer sosyal hareketler arasında  bağlantılar  kurmadığı gibi, daha doğrusu, farklı baskı sistemleri arasındaki karşılıklı bağımlılığı kavrasa da bu içgörüyü asla pratiğe dökmüyor. Ve sanki yeterince elitist  değilmiş gibi, Francione- Friends of Animals/Hayvanların Arkadaşları- gibi gruplardaki ruhsuz takipçileriyle dogmatik bir biçimde tamamıyla yasal ve “barışçıl” taktikler önerirken ,   zerre kadar eleştirel bir bakışı olmadan doğrudan eylemi “eko-terörizm” şeklinde şirket-devlet propagandasına uygun şekilde  karalarken ALF’yi de ABD’deki “en tehlikeli yurt içi tehdit” şeklinde suçlayabiliyor. Francione, kendisini “radikal” diye tanımlayadursun, “yeni refahcı” kapitülasyonlara antitez oluşturduğunu sanadursun, aslında kendisi bu hareketin tarihindeki en etkili gruplar olan ALF’yi ve SHAC’ı karalamalarındaki benzerliğe bakarsak Wayne Pacelle’in ikizi gibi.

Bu yüzden HSUS ve PETA’dan ayrılarak takip ettiği putperestiliği ve eleştiri eksikliğini gördükçe hem şaşırıyor hem de kızıyorum ,  Francione’ı sözde bir kölelik karşıtı olarak görüyorum, bir burjuva , tüketimci, elitist  ve kapitalizmden ve  onun baskıcı devlet sisteminden özür dileyen birisi olarak görüyorum; Francione hayvanların sömürülmesinekarşı çıkarken ben kapitalizmin,  her alanda hiyerarşinin ve baskıcılığın kökünü kazınması için  militanca bir tavrı destekliyorum. Bu yüzden  hayvanların özgürlüğünün kapitalizm bağlamında mümkün olmadığını, hayvanların , insanların ve dünyanın  birbirinden  kopmaz bir mücadele olarak kuramlaştırılmasını ve buna göre mücadele edilmesini öneriyorum.

Image

19. yüzyılın militanlığına dayanan yeni kölecilik karşıtı hareket en iyi ifadesini ALF’de buluyor; çünkü onlar taviz vermeyen, anti-reformist , militan ruhlu yapılarıyla 19. Yüzyılın kölecilik karşıtı hareketini andırıyorlar. Dahası, hayvan köleleri özgürlüklerine kavuşturup onları gizli bir veteriner  şebekesi ve onları seven yuvalar kontrolünde tutarak, ALF bugünün Underground  Railroad hareketinin temsilcileri gibi. Ama David Walker, Henry GArnet, NAt Turner ve John Brown’a kıyasla ALF daha  çok Lloyd Garrison’ın geleneğini takip ediyor; çünkü ALF şiddet karşıtı felsefeleri ve taktikleriyle öne  çıkarken yukarıda  ismi sayılı kişiler beyaz  köle sahiplerine şiddet  uygulamayı desteklemiş , hatta Turner ve Brown direnişleri boyunca kılıç, bıçak  ve silah kullanmışlardır.

Kölelik bir kez daha toplumsal tartışmaların ve  mücadelelerin odak noktası haline gelmiş durumda, ancak bu sefer mesele  insanın insana  köle olması olayı değil,  insan olmayanların  insana köle  haline gelmesi. Hayvanların özgürleştirilmesi için mücadele eden yeni kölecilik karşıtı hareket, bugün yaşanan en hararetli tartışmaların bazıları doğa politikası ve hayvanlarla  ilgili etik görüşler üzerine olduğu için,  sosyal değişimin ve  ahlaki evrimin bir parlama noktası olarak ortaya  çıktı. Yaşayan her canlı şeyi çıkarları ve  iktidar hırsı yüzünden öldürenlerle  bu sonsuz güç sahibi manyaklarla dişe diş kana kan savaşmaya hazırlananlar arasında bir savaş patlak vermiş durumda. Belki de bizler yeni bir iç savaşın doğuşuna tanık oluyoruz, bu sefer mesele şirket iktidarlarının hayvanları köle olarak kullanmasından ve doğayı baskı altına almasından kaynaklanıyor. Siyahlar ve ırkçılık karşıtları  adalet ve  eşitlik için savaşmaya devam ederken, ahlaki ve  politik odak noktası bu sefer daha da eskilere dayanan,  yayılan, yoğun ve şiddete dayalı bir başka köleciliğe doğru kayıyor (ya da genişliyor demek daha doğru), bu kölecilik  biçimi milyarlarca hayvanın insanlık için felaket sayılabilecek sonuçlar doğuracak şekilde global bir soykırımla kafeslere tıkılması, işkence edilmesi ve öldürülmesine sebep oluyor.

19. yüzyıl kölecilik karşıtlarının  insanların o zamanın ahlaki meselesine gözlerini açmaları için uğraştığı gibi, yeni kölecilik karşıtları da hayvanların ezilmesinin hayati önemi konusunda toplumu aydınlatmaya çalışıyorlar. Siyahların köleliği, Amerikan “ demokrasisi” ve modern değerlerin anlamı konusunda derin kuşkular ortaya çıkardığı gibi, hayvanların köleleştirilmesi de  hırsla, yabancılaşmayla, kabalıkla ve  şiddetle hasar görmüş insan ruhu eleştirisi konusunda  bir takım sorular öne sürüyor.Irksal bakış açısı sömürgecilik  ve  emperyalizmin eleştirilmesi babında modernitenin ana patolojilerini ortaya çıkarırken, hayvanlarla alakalı kuram da  10 bin sene boyunca gelişerek yayılan  şiddet dolu baskın kültürün yıkıcı dinamiklerini ve anahtar ilkelerini ifşa ediyor. W.E.B. Du Bois “20. Yüzyılın sorunu renk sorunudur” derken bizler aynı uygunlukla 21. Yüzyılın sorununun tür sorunu olduğunu söyleyebiliriz.

Image

10-    Lütfen bizlere INternational Journal of Inclusive Democracy – Ulusla arası Bütüncül Demokrasi Dergisi (IJID) hakkında ve sizin de oradaki rolünüz hakkında bilgi verir misiniz?
Bütüncül Demokrasi projesi 1990larda takis Fotopoulos tarafından (kendisi şaşırtıcı bir entelektüel), “Society and Nature-Toplum ve Doğa” ve “ Democracy and Nature- Demokrasi ve Doğa” dergilerindeki yazılarıyla geliştirildi. Bu dergiler artık yayımlanmıyor, ama ikisi de global çapta okurları olan ,toplumsal ve çevresel sorunları analiz etmeye adanmış dergilerdi-üç majör sebepten çıkan problemleri inceliyorlardı: geliş- ya da – öl kapitalist ekonomisi, insanı insana , doğayı da insanın sosyal yapısına  kırdıran bir hiyerarşik sosyal ilişkiler bütünü, bir de diğer insanları, hayvanları ve doğayı kendi çıkarlarına ulaşmada birer araç olarak gören elitist ve sömürücü bir kafa yapısı. 1997’de Fotopoulos bu fikirlerini “Towards and Inclusive Democracy : The Crisis of the Growth Economy and the Need for a New Liberatory Project- Bütüncü Bir Demokrasiye Doğru: Büyüme Ekonomisinin Krizi ve Yeni Bir Özgürlük Projesine Duyulan İhtiyaç” adlı çığır açan eserinde sistematize etti. 2005’te Bütüncü Demokrasi projesi ve uluslararası katılımcılar internete geçti, burada da The International Journal of Inclusive Democracy doğmuş oldu, halen de basılı olsaydı mümkün olmayacak sayıda  okura ulaşıyor.

Inclusive Democracy (Bütüncül Demokrasi-ID), modern kapitalist uluslardan kaynaklı pazar ekonomilerinin çevreye ve topluma  felaket boyutundaki etkilerinin kuramsal bir analizini ve  onlara politik çözümler bulmayı hedefliyor. Bütüncül olarak bu poje toplumdaki farklı sesleri yeniden hayat bulmuş kamu bölgelerinde oluşturmak istiyor (başkalarına  otoriter kurallar uygulayarak farklılığı ve demokrasiyi bitirmeye değil, farklılığın meşru ifadelerini kullanabilmeyi  hedefliyor en azından ). Doğası gereği bütüncül olarak bu proje, ayrıca, komünlerde insanların maksimum düzeyde otonomluk kazanması ,  kendi yapılarını kendilerinin denetlemesi , böylece  bireysel ve  sosyal hayatın en derin manada gerçekleşmesi babında da (radikal)bir demokrasi biçimi.

Devlet sosyalizminin totaliter ve sözde demokrasisini pazar-temelli  kapitalizmi reddederek ID, kadim Yunanistan’ın doğrudan demokrasisi ve modern liberter sosyalizmini, (devletçilik, sınıfçılık, cinsiyetçilik, ırkçılık ve diğerleri gibi) bütün sosyal hiyerarşilerin tamamen yok edilmesi,  merkezi güçlerin konfedere komünlerde katılımcı  demokrasiler haline dönüştürülmesi gibi başka amaçlarla birleştiren bir sentez yapma peşinde. Proje doğası gereği radikal ve devrimci bir demokrasi biçimi ; çünkü bu proje artık herkesin aşina  olduğu şu fikre dayanıyor: 1) kapitalist sosyoekonomik model tamamen işlevini kaybetmiş durumda, ayrıca yıkıcıdır da (mesela “adil”, “yeşil” veya “sürdürülebilir” kapitalizm gibi yaftalar tamamen bir ilüzyondur ve  oksimorondurlar). Bu yüzden 2) günümüz dünya düzeni reforme edilemez, ama tam tersine nitel olarak derin, fundamental bir sistem değişikliği, bir sosyal devrim yaşanarak ancak değiştirilebilir.

Bütüncül Demokrasi, günümüzde yaşanan çok boyutlu kirizin çeşitli elitlerin elinde toplanmış ekonomik ve politik iktidarın nihai sonucu olduğunu düşünür. Bu iktidar global pazar ekonomisinin operasyonları ile  ilerler , “temsili demokrasi” gibi bir devlet sistemi içerisinde politik araçlarla (değişik derecelerde) meşrulaştırılır ve stabilize edilir. Halkın vekilerle temsil edilmesi olayı, – Rousseau’nun “iradenin yabancılaşması” dediği şey- oylarla seçilmiş  görevlilerin kendi kişisel çıkarlarına değil de evrensel ve kamu çıkarlarına hizmet ettiği, vatandaşlar  olarak insanların nihai manada haklara , iktidara ve  otoriteye sahip olduğu fikriyle insanları kandırmaktadır. Fotopoulos bu dolambaçlı demokrasiyi şirket- devlet  kompleksi olarak  hem ulusal hem de uluslararası elitler tarafından yürütülen bir “liberal teknokrasi” şeklinde ifşa ediyor.

Toplumdaki ve doğadaki bu çok yönlü krizin uygun politik cevaplar üretmesi gerekirken, başka bir kriz oluştu. Global kapitalizme kuramsal ve politik muhalefet – demokratik sosyal ve politik alternatifler üreten bütün önemli ve gerçekten radikal biçimler- çökmüş durumda. Elitizm, bürokratik hakimiyet, ve doğanın yok edilmesi, kapitalist sistemlere “alternatif” oluşturan bir çok “komünist” ve  “sosyalist “ devlette de aynen gerçekleşti. 20. Yüzyılın başlarındaki edward Bernstein ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne dek uzayan Sosyal Demokrasisinin Avrupa geleneği hem kapitalizme hem de bürokratik sosyalizme bir alternatif olarak sunduysa da kendisini, kaçınılmaz olarak , sistemi yapısal kusurlarıyla radikal olarak değiştirmek yerine onu onarmaya çalışan reformizm mantığına yenik düştü.Sosyal Demokrasi alternatif veya muhalefet olma manasında  bir etki gösteremedi .Bugün artık  Avrupa ulus devletlerinin özelleştirme girişimleri  ve  pazar hakimiyeti altında  bir müze eserine dönüşmüş durumda.

1960lardan beri, bir çok eleştirel kuram ve hareket doğdu, ama  radikal değişiklik ve muhalafet babında hiç birisi bir süreklilik gösteremedi. “Yenisosyal hareketler” ve peşinden gelen “ kimlik politikaları” formasyonlarıdan tut (feminizm, sivil haklar, gay ve lezbiyen özgürlüğü, multikültüralizm, anti-nükleer gruplar  ve diğerleri) apolitik, reformist ve  ezoterik postmodernizme kadar; Yeşil partilerden  derin ekolojinin mistik ve  bireyci varyasyonlarına kadar, Fotopoulos politiik ifade biçimlerinin ya akademi tarafından belirlendiğini,  ya da şirket-devlet kompleksi tarafından atandığını, ya  da bu hareketler reformist, öznel ve  misyik tavırlarıyla kendilerini etkisizleştirdiklerini  gösterir. Militan “anti-“ veya “globalizm karşıtı” hareketlerin 1990lardan beri yükselişi onların sosyal adalet taleplerinde  ve müttefik  politikalar konusunda ortaklaşa yükselen bir ses  olduğunu gösterirken, Fotopoulos bunanla beraber hepsinin de “sistem karşıtlığı” perspektifi konusunda tutarlılıktan yoksun olduğunu söyler (yani, kapitalist sistemlerin bütüncül ve radikal eleştirisinden yoksundurlar), çünkü bu hareketler sosyal hiyerarşilerin ve pazar ekonomisinin egemenliği hakkında hayati alternatifler oluşturmayı becerememişlerdir.

Ancak “Bütüncül Demokrasi –Inclusive democracy “projesi, var olan radikal hareketleri olumsuzlamayı hedeflemiyor yalnızca, tersine  geçmişin en iyi kısımlarını kapsaycı bir tarzda  bir sentez haline getirerek günümüz kriz çağıyla doğrudan alakalı yeni bir şey üretmeye çalışıyor. Bu proje Atina demokrasisini Cornelius Castroriadis’in otonomi projesiyle, sosyalist lliberter geleneğini Bookchin’in sosyal ve ekolojik endişelerini ortak bir devrimci politikada, günümüz yeni sosyal hareketlerinin radikal kolları içindeki en iyi potada eritiyor.

Bütüncül Demokrasi-Inclusive Democracy, politik (doğrudan) demokrasi, ekonomik demokrasi, sosyal yapıda demokrasi ve  ekolojik demokrasinin gerektirdiği önkoşulları güvenceye aldığı için, Demokrasinin en iyi biçimini teşkil ediyor. Öznel açıdan, Bütüncül Demokrasi, vatandaşların, köşetaşı demokrasisi olan ve bu inançların temellerini sorgulamayı iptal eden dogmaları, dinleri ve akıldışı sistemleri ya da kapalı kuram sistemlerini değil de otonomiyi bilinçlice seçmeleri seçeneği üzerine  kuruludur.

Politik demokrasi, politik temelde  doğrudan demokrasi kurumlarının oluşturulmasını, bütün kuralların halk meclisleri tarafından alınmasını (yani yerel vatandaş birlikleri tarafından )önerir, bu kişiler  bölgesel, ulusal ve nihai olarak kıtasal ve global düzeylerde konfederasyonlar oluştururlar ve delegeleri de gerektiğinde halk tarafından meşrulukları  iptal edilebilen kişilerdir. Bölgesel, ulusal ve  konfederal meclisler halk meclislerinin aldığı kararları uygulamakla ve  koordine etmekle yükümlüdür. Politik demokrasi böylece toplumun siyasetle yeniden bütünleşmesini güvenceye alırken, (artık günümüzde vatandaşları nesneleştirmiş olan) devleti, vatandaşları üzerinde ayrı bir güç olmaktan  çıkarır.

Sol’dan başlayarak, Bookchin’in yazıları da dahil bir çok sol sosyalist  ve eleştirel kuramlarla haşır neşir olduktan sonra, ihtiyacımız olan şeyin hayvan özgürlüğü değil her manada total özgürlük olduğunu,  her alanda  toplumun kurumlarının radikal bir bütüncüllük ve katılımcılıkla transforme edilmesi olduğuna inanarak, Takis’in radikal ve sistematik bir kapitalizm eleştirisi formüle etmesinden etkilendim. Takis bunu yaparken artık delilik noktasına gelmiş ve bütün gezegeni tehdit eden, kontrolden  çıkmış, sürdürülmesi mümkün olmayan bir global ekonomik sistemle uzlaşmayı destekleyen Sol hareketlerin, postmodern göreceliğin , ümitsizliğin ve ortalığı karıştıran kimlik politikalarının oluşturduğu karamsar politik arenada gerçek bir devrimci bakış açısını hayata geçirmeye çalışıyordu.

Takis’le dostane ve  ilgi çekici bir çok fikir alışverişinde bulunduk, hatta onunla Inclusive Democracy etiketli , adı  “ Global Capitalism  and the Demise of the Left: Renewing Radicalism through Inclusive Democracy- Global Kapitalizm ve Solun Ölümü- Bütüncül Demokrasi Aracılığıyla Radikalizmi Yenilemek”  olan bir antoloji kitabında editörlük yaptım. Ama hayvan hakları konusunda bazı ciddi fikir ayrılıklarımız da oldu, özellikle hayvan özgürlüğü ve toplumsal özgürlük arasındaki ilişki anlamında, hatta bu tartışma siteye de taşındı. Solcu, anti-kapitalist ve devrimci bir bakış açısıyla Takis, öyle ya da böyle, bütün hayvan hakları hareketine ciddi eleştiriler getirdi, bu eleştirilerin bazılarına , özellikle de hayvan özgürlüğü hareketini baskın bir biçimde reformist, sadece kendi meselesine  odaklı, sınıf hiyerarşisinin ve uluslararası şirketlerin egemenliğine hiçbir meydana okumada bulunmayan bir grup olduğu eleştirisine katılmadan edemedim; ama ben de cevaben, hayvan özgürlüğünü savunan bazı insanların anti-kapitalist, ittifaktan yana ve devrimci bakış açılarına sahip olduğunu (mesela ALF toplulukları iyi bir örnek),ama öte yandan da daha önemli bir problemle karşı kaşrşıya olduğumuzu, solcuların bir kez daha tarihi bir dönüm noktasında ahlaken, bilimsel olarak ve  politik manada geride kaldığını söyledim.

Image

11-    Bir çok ilerici insanın, Solcunun ve radikalin söz hayvan özgürlüğüne gelince neden birdenbire böylesine  kör bir tavır takındığı konusunda ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum. Düşünceleriniz nedir?
Açıkçası , bu; Batı ideolojisinin, insan merkezciliğinin, yabancılaşmanın, görkemli bir hayat sürme ve  herşeyi kontrol etme sanrılarının, bütün hayatın araçlaştırılması bağlamında modern hümanizmin bir sonucu. Basitçe söylemek gerekirse, Batı tarihinde iki bakış açısına rastlıyoruz: Pitagoras’ın derin ve günümüze dek öğretileriyle başlayan, eşitlikçi, vejetaryen, hayvanları korma yanlısı bir felsefe. Öte yanda ise Aristo’yla baştacı edilen  hiyerarşik, etobur ve türcü bir dünya görüşü. Pitagorasçı bakıç açısı, ne yazık ki, Aristocu görüşe yenik düştü, sonuçta bu, köleciliğe, savaşa, sınırların işgalle genişletilmesine, ekonomik anlamda büyümeye ve fethetmeye odaklanmış bir toplum  için fazlasıyla basit kalıyordu.eski Yunan’ın hiyerarşik dünya görüşü önce Hristiyanlığın baskın görüşlerine dönüştü ve oradan da modern bilim, rasyonalizm, Aydınlanma, endüstriyalizm ve kapitalizmin ideolojisinin içerisinde eridi gitti.
Elbette Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya geçerken, kanlı Hristiyan haçlı seferlerinden  Aydınlanmanın eleştirel düşüncesine ve otonomi görüşüne geçerken devasa tarihsel kazanımlar  oldu ve hayvan hakları da bu kazanımlara dayanıyor zaten; ancak modern sosyal kuram ve bilim , Yunan ve Hristiyan felsefesinin en kötü yanlarını, mesela hayvanların insanlar  için birer kaynak olduğu fikrini kullanmıştır. Gerçekten de, dirikesim, gen mühendisliği, klonlama ve hayvan çiftlikleri mezbahalar üreten modern bilimler ve teknoloji hayvanların durumunu daha da  kötüleştirmiştir.

Komünist Manifesto’da Marks ve  Engels, hayvan refahçılarını naif reformistlerle, itidal fanatikleriyle ve hayırsever organizatörlerle aynı gerici ve  küçük burjuva kategoriye koyarken, ABD’de mesela kadınların politize olmalarındaki ana sebebi hayvan refahı hareketi olduğunu görememiştir. Kadınların hayvanlara yapılan zulmün azaltılması için giriştikleri mücadele, onların erkek şiddetine karşı ve  çocuklar sömürülmesin diye  yaptıkları mücadelenin ayrılmaz bir parçasıydı. 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları gibi eserlerinde Karl Marks, insan hayatına dair doğacı bir kuram geliştirdi, ama baskın Batı geleneğinde olduğu gibi, insanlarla hayvanlar arasında keskin bir düalizmi varsayarken sadece insanların bilinç sahibi olduğunu, sadece insanların sosyal manada kompleks bir dünyaya sahip olduğunu öne sürdü. Hayvanların karmaşık duygusal, sosyal ve psikolojik yapıları olduğunu reddederken, Marks hayvanların üretimci etkinliklere ve dünyaya sadece içgüdüsel bir bağla bağlı olmasına rağmen, insan emeğinin özgür irade  ve zeka ile gerçekleştiğini öne sürmüştü. Marksizm ve diğer Sol gelenekler kuramlarını bilime gurur duyarak dayandırdıkları için , radikaller bilimin ,hayvanların bilinç  ve sosyal hayattan yoksun olduğuna dair hatalı, gerici ve türcü iddialarını çürüttüğünü –özellikle de  hayvanların duygularını, düşüncelerini ve iletişim tarzlarını inceleyen bilişçi etoloji yapmıştır bunu- idrak etmek zorundadır.

Sosyal çevreciler ve Murray Bookchin gibi “eko-hümanistler”, hayvanların öldürülmesinini ve taciz edilmesinin endüstrileşmesini kınarken, insani amaçlarla hayvanların kullanılması konusunda sessiz kalıyorlar. Bir çok hayvan türünde teknoloji, kültür, dil ve aklın varlığını belgeleyen bilimsel etüdlerden bihaber olarak Bookchin, hayvanları dilden ve akıldan yoksun kabul eden Kartezyen-Marksist mekanistik bakış açısını tekrarlar. Bu yüzden , hayvanlar “birinci doğaya” aittir, yoksa insan kültürünün ürünü olan, yaratıcı ve  coşkun “ikinci doğaya” değil… Genel manada Sol gibi, sosyal ekolojistler hayvanların sömürülmesinin çevreye , insan toplumu ve insan psikolojisine  olan etkisini kuramlaştırma  konusunda başarısızdırlar. Günümüz kapitalist sosyal ilişkilerinde hayvanlara karşı işlenen, adını anamayacağım denli korkunç şiddet biçimlerinin bazılarını , aynen refahçı görüşler gibi ele alırlar; dirikesimciler, hayvan çiftlikleri yöneticileri, mezbaha operatörleri, kürk çiftliği sahipleri, rodeo ve sirk patronlarının sözünü edip durduğu o “insani tavır”la bahsederle bu hayvan kölelerden.

Sol, geleneksel olarak ekonomiyle doğrudan alakalı olmayan bask biçimlerini anlama ve onlardan söz etme  konusunda treni hep kaçırdı. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, milliyetçiliği dini, kültürü ve günlük hayatı, ideolojiyi, medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeveye yerleştirmek hep zaman almıştır. Bunu yapabilmesi de çeşitli özgürlük hareketlerinin baskısı sonucu olmuştur zaten. Marksist solun genel olarak eğilimi; toplumsal cinsiyet (gender), ırk ve  kültür gibi sorunların  ancak sınıf mücadelesinin hedefleri gerçekleştirildikten sonra  kaale alınacak olmasıdır. Böyle dışlamacı ve  indirgemeci politikalar, günlük hayatın ve  kültürün öneminin altını çizen Rosa Luxemburg’a şu sözleri söyletmiştir: “eğer dans edemeyeceksem, sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum”.

Sözde  “ilerici” düşüncenin derin sınırlarına bir başka örnek vermek için, hümanizmin tepelerine tırmanalım. 1960ların şiddeti, ırkçlığı, savaşı ve  sosyal karmaşaları  arasında Martin Luther King Jrbir “ dünya evi” hayal etmiştir. Bu kozmopolit ütopyada dünyanın her yerindeki insanlar uyum ve  huzur içerisinde yaşayacak, din ruhsal ihtiyaçlarını karşılarken, kapitalizm de maddi gereksinmelerine cevap verecekti.

Ama bu duygu ve  şiddeti, savaşı, yoksullaştırmayı, çevrenin yok olmasını besleyen bir ekonomik sistem içerisinde gerçekleştirilebilse bile, insanlar hayvanlarla olan  ilişkilerini radikal manada değiştirmedikçe, Martin Luther King jr.’ın dünya evi ne olursa olsun lanet olası  bir mezbahadan başka bir şey değil; en tepedeki avcılar tarafından ve gene onlar için yönetilen bir toplama kampı, bir yok etme fabrikası bu. King’in insan türü ile ilgili  bu rüyası ; her yıl giyecek,  yiyecek , “bilim”,  ve diğer sömürü araçları ile katledilen milyarlarca hayvan için tam bir kabustur.

Toplum, eşitliği, hayvanlara dil ve eşit davranma  ilkesini kabul edene dek, şiddetten uzak hümanist ütopya iki yüzlü bir yalan  ve  şiddet dolu bir ütopya  olmaya devam edecek. Hümanist “devrimciler” tanımı, yüzeysel bir tanım zaten. Hümanist bir “ demokrasi”, türcü bir  ikiyüzlülüktür. Hümanizm, büyük harflerle adı tarihe kazınmış bir  kabilecilikten başka bir şey değil.

Ya da  ünlü sosyalist yazar  Michael Albert’ı düşünün. Albert, 2006’ta Stay dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda şunları itiraf etti: “ dünyayı daha iyi bir yer yapma amaçlı sosyal hareketlerden söz ettiğimde  hayvan hareketleri aklıma gelmiyor. Dürüstçe  itiraf etmem gerekirse; kadın hakları, Latin hareketleri, gençlik hareketleri ve benzeri sosyal hareketlerle hayvan hakları hareketini bir tutmuyorum…hayvan haklarının böyle geniş bir ölçekte tartışılması ve bu kadar eylem yapılması bence  biraz fazla….ama açıkçası hayvan hakları meselesi Irak’taki savaşı önlemek ya da haftada 30 saat çalışma meselesi yanında  o kadar aciliyet  gerektiren bir durum gibi görünmüyor bana.”

Bu, beni çılgına  çeviriyor- bu kendini beğenmişlik, bu duygusuzluk, bu kabalık…En korkunç şekillerde  kafeslere tıkılan, işkenceye  uğrayan, hunharca öldürülen on milyarlarca  hayvanın  çektiği acıyı dindirmek nerede, öyle ya da böyle rahat sayılabilecek hayatlar yaşayan  insanların çalışma saatini 30 saate  indirmek nerede?

Çoğu Solcu gibi, Albert da milyarlarca canlının acı çekişine şok edici bir  umursamazlıkla  yaklaşırken, insanları, hayvanları ve  çevreyi böylesine  hasta eden en önemli problemler arasında anlamlı bağlantılar kurma manasında başarısız oluyor.

Ne yazık ki çevreci hareket de ondan farklı değil. “Hayata saygı” gibi klişelere rağmen, Batılı Yeşil partiler ve Sierra Club, kendilerini hayvan hakları ve vejetaryen topluluklarla değil; avlana ve et yiyen kalabalıklarla bir tutuyor. Küresel ısınma  ve  hayvancılık  arasındaki ilişki konusunda  sağır edici bir sessizlik oluşmuş durumda. Greenpeace bir istisna sayılabilir; ama onların yanıtı da  veganizmi savunmak  için  bu harika fırsatı kullanmak değil de tam tersine  büyükbaş hayvanlardan çıkan  gaz emisyonlarına  oranla daha az zararlı olan balinaları, kanguruları ve diğer hayvanları yemek oldu.

Kısacası, isterse Marksist, sosyalist, anarşist ya da ırkçılık karşıtı ve feminizmi destekleyen herhangibir “Sol” pozisyon olsun, modern  “radikal” gelenek, Batı’nın insanmerkezli mirasını tamamıyla devam ettiriyor; ayrıca bu dünyadaki diğer türler ve çevre açısından asla  özgürleştirici bir felsefe  olarak görülemez. Günümüz Sol düşüncesi, hayvanlar söz  konusu olduğunda sadece  ve sadece Stalinisttir.

Hayvan özgürlüğü; insanlar yavaş yavaş hiyerarşiyi, eşitsizliği ve  herhangi bir biçimde haksızlığı savunan fikirlerin batıl, temelsiz ve anlamsız olduğunu  anladıkları geniş tarihsel bir öğrenme sürecinin bir sonucudur. Hayvan özgürlüğü, insanların son 200 sene  içerisinde yaptıkları en ilerici, ahlaki ve  politik gelişmelere dayanır; onların mantıki sonuçlarını yansıtır. Hayvan özgürlüğü mücadelesi; insanları ; hakları, eşitliği ve  şiddet karşıtlığını, türcülüğü de kapsayan bütün hiyerarşilere ve bütün önyargılara meydan okuma amacıyla bir sonraki aşamaya, hümanizmin ahlaki ve  meşru sınırlarının ötesine taşımaya çalışır.

Bu gezegen  üzerindeki bütün türlerin kaderi ilmek ilmek birbirine örüldüğü için, hayvanların sömürülmesi aslında  insan dünyası üzerinde de büyük bir etki yaratmakta. İnsanlar, hayvanları yok ederken kendi hayatları için şart  olan ekosistemleri ve habitatları da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını öldürdüklerinde, yağmur ormanlarını da yağmalamış oluyorlar, yeşil alanları çöllere dönüştürüyorlar ve  küresel ısınmanın artmasına sebep olurken toksik artıkları da çevreye döküyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji, ve  ürün gerektiren küresel bir hayvan çiftliği, dünyadaki açlık probleminin daha da  kötüleşmesine sebep olduğu gibi, hayati önem taşıyan  kaynakları da israf etmiş oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uygularken genellikle birbirlerine de şiddet uyguluyorlar; hayvanlara şiddet uygulayan seri katilleri; kadınları, çocukları ve evcil hayvanları döven erkekler tarafından doğruluğu tekrar tekrar ispatlanmış trajik bir gerçek bu. Giderek insan, hayvan ve dünya özgürlüğünün birbiriyle kopma  şekilde bağlı olduğu, hepsi özgür olana dek hiç birinin özgür olmayacağı daha da belli olmakta. Bu yeni bir öngörü değil, olsa olsa bugüne dek kaybolmuş bir bilgi ve gerçektir. İlk Batılı filozof Pitagoras’ı hatırlayın. 2500 sene  önce şöyle söylemişti: “İnsanları hayvanları katlettiği sürece birbirlerini  öldürecekler. Gerçekten cinayet ve acı ekenler, sevgi ve neşe biçemezler.”

Gerçekten devrimci bir sosyal teori ve hareket , sadece bir türün üyelerini değil, bütün türleri ve Dünya’yı özgürleştirecek. Adını layığıyla taşıyacak bir devrimci hareket, hakimiyetin ilk tarım toplumlarında görülen hayvan evcilleştirme  pratikleri gibi örneklerini düşünerek hiyerarşi ve egemenliği kavramsal kökleri üzerinden kavrayacak; doğaya, çevreci ve hayvan haklarına dair yeni bir etik oluştururken her türden öldürücü hiyerarşik düşüncenin ve  amaç aracı meşrulaştırır fikrinin yapısını aşabilecektir.

Image
12-    Postmodernizmde  olan  ilk alakanızdan bu yana çalışmalarınızda  önemli bir değişim göze çarpıyor.  Artık tamamıyla hayvan  özgürlüğü ve radikal çevrecilik konularında yazıyorsunuz (yardımcı editör Tony Nocella’yla beraber)
Evet, artık gezegenin yaşadığı  kriz ve hayvan özgürlüğü politikalarına dair olası en politik ve en somut şekillerde yazıyorum. Tony ve ben beraber bir antoloji hazırlamaya karar verdik. Günümüzün en önemli bazı meselelerini bir araya getirdik, normalde yanyana gelemeyecek bir avuç radikali bir araya getirdik. Politik olduğu kadar kuramsal sorular sormak  için, sadece  ittifak politikalarıyla ilgili konuşmamak için- ama  bu kitapta bunu hayat geçirmek için çabaladık- kitap da sonuçta somut bir pratik örneği.

İlk kitabımız “Terrorists or Freedom Fighters: Reflections on the Liberation of Animals: Özgürlük Savaşçısı mı, Terörist mi?: Hayvan Özgürlüğü Üzerine Düşünceler” oldu. Bu kitap oldukça popüler oldu,  aslında ALF ve  hayvan özgürlüğüyla alakalı kuramsal, etik, tarihsel ve  politik meseleler üzerine yazılmış ilk , gerçekte tek akademik antoloji. İnsanı çarpan o kapağı Sue Coe hazırladı,  önsözü Ward Churchill yazdı, sonsözü Ingrid Newkirk ele aldı. Anthony ve ben de  temel ALF meselelerine ve argümanlarına giriş kısmını üstlendik. Kitap ALF’nin tarihi, felsefesine balıklama daldığı gibi, onun feminizm ve Amerikan Kızılderili Hareketi gibi sosyal hareketlerle  ilişkisini de  açıklıyor. Kitap hem akademik hem de eylemci çevrelerin önde gelen isimlerine yer veriyor. Katılımcıların yarısı kadın, 3’ü Kızılderili, rod Coronado ve Gary Yourofsky  gibileri ise eski ALF eylemcileri ya da hükümlüleri. Kitap, “şiddet”i nasıl savunmalı, meydanın ALF eylemlerini yansıtma biçimi, ALF’nin “kapalı” kurtarma taktikleri karşısında “açık” kurtarma  taktikleri gibi konularda yazılmış yazılardan  oluşuyor. Umarım ALF’ye yapılan adi eleştirileri sona erdirip, felsefesi ve taktikleri konusunda olumlu tartışmalar oluşması konusunda  bir yardımı olur, ayrıca ortak noktalar bulmak amacıyla insan hakları topluluklarıyla da yakın bağlar kurar. ALF ve  onun doğrudan eylemleri hakkında ne düşünürse düşünsün, hayvan hakları konusuyla alakalı birisinin bu kitabı okuması lazım. Belki FBI da bu kitaptan bir sürü alır- belki bir şeyler öğrenirler.

Disiplinlerarası ve çok perspektifli yaklaşımı sürdürerek Tony ve ben daha da zengin bir kitap hazırladık ardından- “Igniting A Revolution- Voices in Defense of the Earth- Bir Devrimin Ateşini  Yakmak-Dünya’yı Savunan Sesler(Ak Press, 2006)”. Burada da , modern Batılı çevre hareketlerinin temellerine  ve yörüngesine zengin bir  giriş yapmakla beraber, çoğulcu, çoklu perspektifler sunan, disiplinlerarası ve sınırları aşan, köprüler kurabilen bir yaklaşım belirliyoruz, bu da farklı insanları ve konumları bir araya getiriyor.

40’tan fazla katılımcıyla beraber  kitap sosyal ekoloji, derin ekoloji, ÖnceDünya! Hareketi, ekofeminizm ve ilkelcilikten Kızılderililere, Siyah özgürlükçülere, politik makinalara ve hayvan/dünya özgürlüğü hareketlerine dek uzanan  geniş bir alanda sosyal ve çevresel konulara eleştirel perspektifler getiriyor. Kitabın önemli bir görevi de çevreciliği beyaz, erkek ve imtiyazlı konumlardan ayrıştırarak onu sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk,  etnik köken ve diğer alanlar arasına yaymak; ve tek-konu odaklı olmaktan  kurtarmak.  Kitap; ekolojik ve sosyal problemlerin hatta “uygarlığın” kendisinin bile, doğrudan sistemlerin kendisiyle alakalı ve kapitalizme  içkin olduğu fikrini savunan devrimci bir çevrecilik anlamına gelecek bir anlam genişlemesi yapılmasını savunuyor. Devrimci çevreciler , küresel ekolojik kriz semptomlarını hedef alırken , onların dinamiklerini ve sebeplerini düşünmemeleri anlamında reformistlerden ayrılırlar. Bu kitap, akademik ve eylemci çevrelerde anında ilgi uyandırdı, benzersiz ve önemli bir kitap olmasını da kazandığı bu övgülere borçlu.

Image

13-    Şu anda hayvan özgürlüğü meseleleriyle ilgili yeni bir kitap hazırlıyorsunuz. Anlatır mısınız?
Şu anda bitirmek üzere olduğum yeni kitabın adı “Animal Rights and Moral Progress: The Struggle for Human Evolution: Hayvan Hakları ve Ahlaki İlerleme: İnsan Evrimi Mücadelesi” Bu kitapta Batı’nın kültürel evriminde yeni mantıksal ve  gerekli adımın, hak kavramını hayvanları da kapsayacak şekilde , onların çıkarlarını kanunen korumak , temsil edebilmek için  genişletmek olduğunu fikrini tartışıyorum. Kitap, insanların doğal dünyayla ve diğer türlerle kendi arasındaki bağları gözönüne almadan sadece kendi tarihsel gelişimin anlattığını öne sürüyor. Kitap, Australopithecus’dan Homo türüne dek insan evrimini kapsarken, “etobur” insan ve “avcı insan”  gibi tarihi mitleri de yerle bir ediyor. Tarihsel bir anlatının oluşturduğu zorluklar sebebiyle,  modern Batı’nın ilerlemesinde etik toplulukların genişlemesi ve hakların evrenselleşmesi anlamında ilerici bir hareket  görülüyor. Bundan sonra beklenen ahlaki adım, hayvan haklarının da kapsanması olacak.İnsanlar hayvanların temel haklara sahip olduğunu kabul etmek zorundalar. Toplumlar sosyal kurumlarını, pratiklerini, ve mentalitelerini bu duruma göre değiştirmek zorunda. Hayvan özgürlüğü; insanlığın kucaklaması gereken, bütün hayata ve dünyaya bir bütün olarak saygı duyan, toplumu ve vatandaşlık kavramını tüm dünyaya yayılmış bu insan-içincilik  tavrından alıp biotoplum fikrine dek yükselten bir “doğa etiği”nin parçasıdır.

Bir çok anlamda bu kitap bir öykü anlatıyor denebilir, yeni bir öykü ama… hayvanların durduğu yerden bakıldığında, insanların türcü tavırları yanında akıllarına dahi gelmeyen, hayvanların gezegenimiz için manasını ortaya koymaya çalışan büyük bir anlatı çabası bu. “Hayvanların durduğu yerden bakmak” derken, hayvanların insan düşüncesi, psikolojisi, ahlaki , sosyal hayatı ve tarihi için hayati önem taşımasından, insanın insanı ezmesinin köklerinin insanın hayvanları ezmesinde saklı olduğundan söz ediyorum.  Bu bakış açısı, insanların ve hayvanların özgürlüğünün, mutluluğunun birbirine bağlı olduğunun altını çizerken, modern toplumlarda  görüldüğü üzere insanların hayvanları kitlesel ve global ölçüde katletmesinin  acı sonuçlarının da bir bir altını çiziyor. Fazla kabul görmese de , bu bakış açısı eleştirel bir kuram oluşturmak  için hayati bir önem taşıyor; insan tarihine, hiyerarşinin (ataerkillik, kölelik ve  ırkçılık) kökenleri ve dinamiklerine, savaşın ve  şiddetin her yere dağılmış olmasına, sosyal ve çevresel krizlere,  yaşanabilir bir geleceğin olmazsa olmaz  koşullarına dair benzersiz fikirler öne sürüyor. Bu eleştirel toplum kuramı söz konusu yeni bakış açısıyla zenginleşirken, hayvanlardan yana tavır alan bu bakış açısının eleştirel bir sosyal kuramla desteklenmesi gerekiyor. Bu yeni kuram, modern dünyada kapitalist  çıkar ve  büyüme hırsıyla, despot  devlet mekanizmalarıyla, dev şirketlerin çıkarlarına hizmet etmek için, muhalif insanları da  ezerek, hayvanların nasıl sömürüldüğünü aydınlatırken,  hayvanların, doğanın, ve toplumun ezilmesini nasıl meşrulaştırıldığını da gözler önüne serecek.

Image

14-Sizi aşırılıkla ve terörist olmakla suçlayan eleştirilere ne diyorsunuz?
Aşırılık suçlamasına evet ama teröriste hayır. Ekstrem suçlarda, ekstrem kötülükle – şiddetle karşı karşıya olduğumuzda, serinkanlı davranışların  bir etkisi olmuyor, bu yüzden ekstrem yanlışları durdurmak için ekstrem araçlar kullanmak durumunda kalıyorsunuz. Batılı  çevre ve hayvan hakları hareketleri 30 yıldan fazla süredir kendilerini geliştirmiş durumda; ama bizler türleri, ekosistem ve doğal hayatı koruma babında kaybediyoruz. Makul  ölçülere, özveriye, ve kurumlar aracılığıyla ağır ağır  bir değişime davet eden bütün o çağrılar bu hareketi sırtından bıçaklayabilir, çok yetersiz de kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik erimenin ortasında, “aklıselim” ve “makuliyet” sözcüklerinin anlamları , “ekstrem” ve “ radikal” eylemler hem gerekli hem de uygun görüldüğü müddetçe, 180 derece değişebilir.

Eko-primitivist Derrick Jensen’in gözlemlediği gibi “ boş hayallerden vazgeçmeliyiz, çünkü boş hayaller insanları  gerçek olasılıklara karşı kör ediyor”. Toplumsal süperego bize saygılı davranmayı, kurallara göre oynamayı, sonsuza dek sabretmeyi ve kurumlar aracılığıyla bu mücadelenin yürütülmesi gerektiğini  söylüyor; ama 19. Yüzyılda kölecilik karşıtı  Lloyd Garrison’un sözleri şunun altını çiziyor: “ evi yanan bir adama gidip sakin sakin alarm düğmesine basmasını söyleyin; eşini sakin sakin kurtarmasını söyleyin; anneye bebeğini yangından sakin sakin kurtarmasını söyleyin; ama şu durumda bana sakın sakin sakin davran demeyin…”

Şimdi, gerçekçi olalım. “Şiddet” ve “ terörizm” sözcükleri İngilizce’de en çok suistimal edilen kelimeler; bunlar dev şirketlerin- devlet propagandasının  ürünleri; medya tarafından anlamları  boşaltıldı ve  o kadar hegemonik bir hal aldılar ki Orwell’in “anlamın tersyüz edilişi” deyimine rahmet okutuyorlar; çünkü artık hak, adalet, merhamet  mücadelesi suç ve terörizm adını alırken, masum varlıklara zulmeden, dünyayı zehirleyip onun ırzına geçenler, saygınlığın keyfini sürmekle meşgul.

İnsanlar ağzına dek yolcu dolu uçakları gökdelenlere  çarpıp havaya uçuranlarla hayvan çiftliklerinden, hayvan üreticilerinden zulme  uğramış hayvanları kurtaran insanlara aynı “ terörist” yaftasını yapıştırınca, kelime anlamını yitirmiş demektir. Dev şirketler ve devletler terörizm dilini belirlediğinde, bunun tek amacı propagandadır, kendi terörist davranışlarını örtme çabasıdır , kendi çıkarlarını tehdit eden herşeyi  en hafif şekilde söylersek  baskı altına almaktır. “Terörizm”  bir sözcük değil , bir silah. Devlet bu sözcüğü muhalifleri damgalamak, onların haklılıklarını  kötülükle eş tutarak şeytanileştirmek, kendi sebeplerini meşrulaştırırken onu her anlamda  ve  her araçla güvence altına almak için kullanıyor.

Ben terörizmi  ideolojik, politik ve ekonomik sebeplerle masum bir varlığa yapılan kasıtlı  şiddet hareketleri  olarak tanımlıyorum. Bir insana zarar vermeyen, başkalarının acısına merhamet gösteren, başkasını zarar görmekten, şiddetten ve  ölümden kurtarmak  için kendi özgürlüğünü riske atan bir  insandan herhalde çok tuhaf bir terörist olurdu! Terörist olan ALF değil, tam tersine dünyayı yağmalayan ve  onun ırzına geçen küresel dev şirketler, ABD ve İngiltere hükümetlerinin savaş makineleri, kanlı formaları içerisindeki dirikesimciler, ve hayvan endüstrisinde payı olan herkestir. Bunlar,  ideolojik, politik ve  ekonomik hedefler  için masum canlılara bilerek zarar verip onları öldürdükleri  için  teröristtirler.

Ancak  çok fazla istihza var. Köpek yavruları sakat bırakılıp yüzleri yumruklandığında, maymunlar kafataslarını kıran kayışlarla bağlandıklarında, yavru kedilerin beyinlerine elektrotlar  yerleştirildiğinde, tavşanlar ve  Gine domuzları öldürücü dozda zehirli kimyasal maddelere maruz bırakıldığında bizlerden bunun terörizm değil de  bilim olduğuna  inanmamız istenir. Her yıl sadece ABD’de 10 milyar hayvan gıda endüstrisi tarafından insanlık dışı biçimlerde kafeslere  tıkılıp öldürülürken,  bizlerden bunun da terörizm değil bir iş olduğuna inanmamız istenir. Bu hasta ve  şiddet dolu  toplumda mülk hayattan daha kutsaldır; gerçek teröristler işkence ve cinayetin günlük hır gürü içerisinde “kötülüğün banalliği”ni  (Hannah Ardent) yaşarken, bizlerden mülke zarar verenlere suçlu damgası vurmamız isteniyor. Bir eylemci hayvanları sömüren birinin bir kılına verdiği zarar karşılığında  hayvanlardan denizleri dolduracak kadar çok kan akıyor; sonuçta, hayvan sömürüsü endüstrisi yerine eylemcilere terörist demek, anlam sapmasının ne boyutta olduğun gösteriyor. Minklere anal yolla elektrik vermekten veya hayvanlara yarısı ölene dek LD50 testi uygulamaktan, onları kimyasal maddelere maruz bırakmaktansa bir araştırma veya dirikesim laboratuarını ateşe vermek daha aşağılık bir şey gibi geliyor insanlara. Bir binanın kaybedilmesi türlerin ve yağmur ormanlarının yok edilmesinden daha önemli. ALF’nin kullandığı fiziksel şiddeti eleştirenler devlet terörizmi, hayvan katliamları ve  küresel boyutlardaki çevre kıyımı karşısında sessiz kalıyorlar. Ölüm tehditlerini kınıyorlar; ama  ölümü kınamıyorlar. Eylemcilerin sömürücülere fiziksel saldırılarda bulunmasını kınıyorlar; ama eylemcilere zarar verildiğinde  kınamıyorlar. ABD zaten şiddet yanlısı nefret gruplarıyla dolup taşmış durumda- neonazilerden  aşırı sağcı Hristiyan gericilere dek- hepsinin de şiddet dolu bir geçmişi var- mesela Oklahoma City’de yüzlerce insanı öldürdüler ama  buna  rağmen hükümet  ülke içerisinde en büyük tehdit olarak ALF’yi gösteriyor. El-Kaide ve teröristler alenen ülkeyi tehdit ederken FBI, kedileri köpekleri kurtaran eylemcileri yakalamak  için  milyonlarca doları heba ediyor, yüzlerce ajan tutuyor.

İnsanları hayvanları ve Dünya’yı sömürenler “bilim adamı”, “araştırmacı” veya “işadamı” diye saygın bir isim alırken; bu iktidar sahiplerinin mülklerine zarar vermeye cesaret edenlere “terörist” ismi veriliyor. Bu, iktidarı tekelleştirenlerin anlamı da tekelleştirdiği, yozlaşmış bir semantik oyun.

İnsancıl ve uygar  rolü yapmaya  çok meraklı bu barbar toplumdan oluk oluk akan ikiyüzlülükler, anlamsızlıklar, çelişkiler, yalanlar, çürümüşlük o kadar yoğun ki, o kadar afallatıcı  ve korkunç ki insan şok geçiriyor. Köleliğin özgürlük ve savaşın barış olduğu bu Orwell dünyasında mantığı ve gerçeği bulmak zor. Böylesine  kınanması gereken ALF’nin taktikleri değil. Tam tersine kınanması gerekenler aslında hayvanları böyle canavarca sömüren endüstriler, çıkarlarını kurumlaştıran hukuki sistemler, hayvan haklarını lekeleyen medya patronları ve bütün bu tımarhaneyi yöneten devletlerdir.

Image

15-O halde, size göre “şiddet” ne demek anlatır mısınız? Ve sizce şiddet kullanmak her koşulda daima yanlış mıdır?
Eğer şiddet başka birisine  bile isteye  fiziki anlamda  zarar vermekse, o halde hiçbir bilinci olmayan, acı hissetmeyen bir şeyi nasıl “ yaralayabilir”, onu nasıl “acıtabilir” veya onu “suistimal” edebiliriz? İnsan nasıl  olur da  bir kamyona  şiddet uygulayabilir, bir tuğlaya karşı nasıl teröristçe davranabilir, sprey boyayla bir laboratuarı ya da  kürk çiftliğini nasıl terörize edebilirler?
Bu yapılamaz- tabii mülkün sahibi tersi şekilde etkilenmedikçe. Evleri, arabaları, ofisleri zarar görenler korku,  anksiyete ve travma yaşayabilirler. Onların işleri, çevreleri, araştırmaları ve kariyerleri çok zarar görebilir, bu insanlar ekonomik, profesyonel, psikolojik ve diğer yönlerden zarara uğrayabilirler.

Kuşkusuz ALF kurbanı olmuş bir dirikesimci ya da  kürk çiftliği sahibi açısından bunlar iyi şeyler değil; ama sabotaja “şiddet” doğru mu? Eğer “mental travma “ gibi bir şey içeriyorsa evet denebilir belki; ama sabotajın da engellemeye çalıştığı şey dsüşünüldüğünde daha az  şiddet içerdiği söylenebilir, ya da şiddet olmadığı söylenebilir.Ya da bir adım daha ileri gidilerek savaş açanlara karşı uygulanan şiddetin (buna  insanlara fiziksel saldırı da dahil) kabul edilebilir ve meşru bir şey olduğu söylenebilir.

Eğer inadına bir şiddet tanımı gerekiyorsa,  bu tanım  içerisinde  “kişi” kavramı olmalı- duyguları olan ve  “bir hayat öznesi” olan bir varlık . Hayvanlar sadece duygu sahibi değiller, psikolojik ve sosyal olarak da kompleks varlıklar olduğu için, en az insanlar kadar hayat öznesi olma durumundalar. Bu yüzden, bir hayvana verilmiş zarar bir insana verilmiş zarar gibi kabul edilirse, şiddet de öyle düşünülebilir. Ve eğer dev şirketlerin mülküne verilen zarar şiddet ise, ormanları yakıp yıkmak, mercan kayalıklarını ve  okyanusların diplerini  trol gemileriyle yok etmek, tonlarca kanser yapıcı maddeyi su yollarına akıtmak daha büyük ölçekte bir şiddet değil mi?

Sabotajcıları şiddetle suçlayanlar onların terörist olduğu sonucuna  ulaşıyorlar, tabii bu arada kişinin meşru müdaafadan adil savaşa dek değişen ölçülerde şiddet kullanmasını meşrulaştıran durumlar olabileceğini idrak edemiyorlar. ALF terörist değildir  çünkü 1) asla insanlara fiziksel anlamda zarar vermezler, 2)hayvanlara açılan savaşta doğrudan yer alan insanlar dışında kimseyi hedef almazlar.

Doğrusu, insanın meşru müdaafadan haklı savaşa kadar uzanan koşullar içerisinde şiddet kullanması ahlaken meşrudur. İnsan ALF’nin savunmasızları savunduğunu, haklı bir savaşta savaşan kişiler olduğunu, ve hayvanları sömürenlerin meşru askeri hedefler olduğunu söyleyebilir. Pasifistler şiddet içermeyen direniş metodlarının bütün  büyük sosyal çatışmaları çözebileceğine inanır(ki çözemez), ayrıca insan hayatının da tartışmasız bir değeri olduğuna inanır(ki yoktur). Felsefi manada; aslanları, gorillaları, filleri öldürdüğü için ödüller kazanan şerefsiz bir Safari Club üyesi katilin hayatının ne gibi bir değeri vardır, öldürdüğü hayvanların hayatlarının değeri yanında? İnsanın öldürme “hakkı” bir hayvanın bu şiddetten uzak yaşama hakkından neden daha  önde tutulsun ki?

Bütün bu yanlış tavırları bırakıp , bu ikiyüzlülükten vazgeçelim.  Başka bir “kişi”ye fiziksel şiddet uygulamak her zaman doğru olmadığı gibi, her zaman yanlış da değildir. Masum insanları zarar görmekten ve  öldürülmekten korumak için şiddet kullanmak meşru bir eylemdir. Nazi soykırımından Yahudi mahkumları kurtarmak  için mülke zarar verilmesini ve  şiddet kullanılmasını kim kınar ki? Direniş güçleri tren yollarını ve gaz ocaklarını havaya uçurdukları gibi, mümkün olan her an Alman askerini de  öldürdüler. Bravo!

Ancak söz dönüp dolaşıp hayvanları zulümden kurtarmak için şiddet kullanmaya    ve  mülke zarar vermeye gelince, aniden bu yanlıştır diye bas bas bağırıyorlar, şiddeti övüyor destekliyor, bundan sonuç alınmaz diyorlar. Ben de bu türcü eleştirilere şöyle yanıt veriyorum: Neden? Nazi direnişçiler kahraman ama ALF direnişçileri terörist. Neden? İnsanları savunmaya gelince  şiddet kabul ediliyor da hayvanlar söz konusu olunca neden edilmiyor? Bu büyük tutarsızlık her aklı başında  ve  önyargısız insanı utandırmalı, hele de hayvan severler bunu söyledi mi bundan ala rezillik olmaz herhalde. Bu aslında, insanların lehine yapıldığında  övgüye değer bulunan, cesur diye nitelenen sıradışı eylemlerin söz konusu hayvanlar olunca birdenbire hor görülmesi, küçümsenmesi biçiminde görülen, maskeli bir türcü davranış örneği.

1976’dan  itibaren ALF hayvanlara zulmedenlere ve  onları savunan devlete savaş açmış durumda; ama bu çatışmayı da başlatan ALF değil. ALF hayvanları sömürenlerin çok öncelerde başlattığı bir savaşa sonradan katıldı, savaşı başlatmadı. Eğert birisi başka birisini başlattığıbir savaşa  ister istemez katılırsa, o zaman yaptıkları meşru müdafaadır ve eylemleri de meşrudur. Hayvanların da meşru müdafaa hakları var; ama kendilerini savunamadıkları için (tabii fillerin ve  kaplanların haklı olarak eğitmenlerini öldürdüğü durumlar hariç) insanlar hayvanlardan yana tavır almak zorundalar. Ve eğer bir hayvanı şiddetten  kurtarmak  için şiddet gerekiyorsa o halde şiddet meşru müdafaa için geçerli bir araçtır. Eğer istenirse, buna genişletilmiş meşru müdafaa da denebilir, çünkü insanlar çok zulme uğramış, incinmiş bu kendilerini savunamayan hayvanlar adına  taraf tutuyorlar.

Image
16-Herşeyi toparlarsak, bize içinde bulunduğumuz büyük resmi anlatabilir misiniz?
Açık olalım: Reform için değil, köleliğin sona erdirmek  için de değil, insancıl sahipler için de savaşmıyoruz, bizler bir devrim için mücadele ediyoruz. Hayvan hakları insanın duyup duyabileceği en radikal fikirleri savunuyor: hayvanlar gıda  için, giyecek için, kaynak olarak ya da eğlenme amaçlı kullanılamazlar. Amacımız, hayvan sömürüsünden çıkar sağlayan güçlü kurumları, kemikleşmiş tavırları ve davranışları değiştirmek.

Görevimiz hümanizmin o konforlu sınırlarını aşıp  ahlaki tavırlarda ciddi bir değişiklik talep ettiği için özellikle zor. İnsanlardan sadece kendi türlerinden varlıklara ait fikirlerini değil, tür sınırlarının  da ırk ve cinsiyet sınırları gibi son derece keyfi olduğu gerçeğini idrak etmelerinde ısrar ediyoruz.
İnsanlardan ahlaki çıtalarını akıl sahibi olmak ve dil konuşabilmekten, duygu hissedebilme ve bir hayat öznesi olma çizgisine  yükseltmelerini istiyoruz, bu bizim görevimiz.

Hayvan hakları insanlığın ortaya koyduğu en yüksek ahlaki gelişmedeki bir sonraki adım- tabii ki eşitlik, demokrasi ve haklar konularıyla beraber. Kendimizi gezegene hükmeden yarı tanrılar olarak görme hastalığımız, yerini geniş bir canlılar ağı içerisinde oraya ait olma ve bu anlamda birbirine bağlı olma gibi daha mütevazı ve  bütüncü bir kavrama bırakmak zorunda. Hakimiyetçi ve tür ayırıcı kimlikler bizleri felaketin eşiğine sürüklüyor. Eğer insanlık ve canlılar dünyasının bir geleceği olacaksa insanlar bütün hayat biçimlerine saygı duyan bir evrensel etik sahibi olmak zorundalar.

Büyümek hem zordur hem de sancılı, insan türü ahlaken henüz çok toy , psikolojik olarak  da arızalı. İnsanlar biotopluluğun vatandaşları olduklarını , onun fatihleri olmadıklarını öğrenmek zorundalar, biotopluluğun tamamına karşı sorumlulukları var.
Aydınlanmanın anlamı değişiyor. 18. Yüzyılda Aydınlanma, dini dogmaları ve zorbalığı yenmek anlamına geliyordu; 20.yüzyılın sonlarına doğru ırkçılığı, cinsiyetçiliği, homofobiyi ve diğer önyargıları yenmek anlamına geliyordu; ve  şimdi , 21. Yüzyılda Aydınlanma, türcülüğü aşmak  ve bütün hayat biçimlerini onore eden evrensel bir etik sahibi olmak demek.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi insanların kafa yapılarında, değerlerinde, pratiklerinde ve alışkanlıklarında radikal değişiklikler talep eder; çünkü sömürü ilişkilerine dayanan ekonomik sistemlerin ve sosyal kurumların da temelden değiştirilmesini ister. Diğer türlerin özgürlüğünü talep eden bu yeni mücadele; hakları, demokratik bilinci, psikolojik gelişmeyi, ve  insanın türler arası biyolojik bağın farkında olması gerçeğini daha çok geliştirme potansiyeline sahip.

Sadece  eğitip, ajite etmemeli ya da aydınlatmamalıyız, zorlamalı ve korkutmalıyız da; çünkü ahlaki gelişim sadece böyle nazik itiklemelerle ya da ikna çabalarıyla olmaz. Toplum tutucudur, değişim de  güçsüzlerin kayıtsızlığı yüzünden  ya da güçlülerin çürümüşlüğüyle engellenir. Bazen toplumun geleceğe doğru itilmesi gerekir, ve adalet de zamanın en ilerici insanları tarafından bu cehalet ve  konformizm engelleri arasından zorlanarak hayata geçirilmek zorunda kalır. Doğrudan eylemler ve sivil itaatsizlik , ilerici değişimler için olmazsa olmaz katalizörlerdir.

Ayrıca reformist ve tek konuya odaklı stratejileri de bırakmak zorundayız, bunlar  Smithfield Foods’un ve HSUS’un hisse senetlerini yükseltir, ve  sözde “başarılar” sağlar, zorlama kanunlaştırmalara sebep olur; artık  arkada oturmayacağız, hayvan özgürlüğü politikaları artık devrimci mücadelenin ön sıralarına geçecek- mücadelelerimiz ve talep edilen  değişiklikler ahlaki aydınlanmamız için, ekolojik hayata döndürme çabaları için, sosyal adalet   için hayati öneme sahip. Hayvan özgürlüğü savunucuları Sol eleştirilere yaklaşıp sosyal adalet hareketlerle güç birliğine  gitmeli, tabii  Solcu,  sosyal adalet ve insan hakları savunucuları da politik üslerini ve  koalisyonlarını genişletmek zorundalar.

Toplum, ekonomik, politik, eğitim kurumlarından  ulaşım sistemlerine , enerji teknolojilerine ve  tüketim biçimlerine dek her cephede değişmek zorunda. Sosyal, politik ve ekonomik değişimlerin sadece kendisi yetersiz, eşit derecede derin psikolojik değişimlerin de aynı anda meydana gelmesi gerekiyor; insan kimliklerinde bir Kopernik devrimi yaşanmalı- dünyanın kendilerine ait olmadığını, kendilerinin dünyaya ait olduğunu idrak etmeli insanlar.

Böylece , devrimci bir değişim varoluşun bütün katmanlarında görülmeli; insanlara, hayvanlara  ve dünyaya hakim olma biçimlerinin birbirlerine nasıl da bağlı olduğuna işaret edebilmeli.  İnsanın insana, insanın hayvana  ve  insanın doğaya her türden hiyerarşik  biçimde hakim olup onu ezmesine son verilmeli. Toplumlarımız şehir şehir, topluluk topluluk yeniden inşa edilmeli. Her türden önyargı ve ayrımcılığı- sadece ırkçılığı , cinsiyetçiliği ve homofobiyi değil- tür ayrımcılığını, hümanizme sinmiş yalanları, çirkinliği ve  şiddeti de elimine etmeliyiz.

Doğal dünyadaki bu kriz, sosyal dünyadaki krizlerin bir sonucu. Dev şirket elitleri ve onların hükümetteki uşakları; iktidarı merkezileştirmiş, zenginliği tekelleştirmiş, demokratik kurumları yıkmış, ve muhaliflere karşı zalim, şiddet dolu bir savaş başlatmış durumda. Doğanın dev küresel şirketler tarafından yok edilmesi, asimetrik ve hiyerarşik sosyal ilişkilerin bir sonucu. Kapitalist  güçler, sosyal ve doğal dünyaları sömürmek  için politik, hukuki ve askeri sisteme el koyar. Hayvanların ve doğanın sömürülmesi sosyal problemlerden kaynaklandığı için sonuç olarak gene sosyal çözümler gerekiyor.Yıkıcı politikalar, bütün bu sömürüye sebep olan, ondan çıkar sağlayan, onu besleyen iktidar sistemleri ve  kurumlar değişmeden ortadan kaldırılamaz. Uluslararası dev şirketlerin sömürücü politikalarının yoksulluğa sebep olduğu Brezilya ve Güney Afrika gibi ülkelerde insanlar hayatta kalabilmek  için ağaçları kesiyor, hayvanları öldürüyorlar. Bu yüzden hayvanların katledilmesini, doğanın teczvüze uğramasını sone erdirmek  için yoksulluğun köklerine işaret edilmeli, hayvanların özgürlüğünün insanların özgürleşmesinden ayrı tutulamayacağının da bilincine varılmalı.

O halde hayvan özgürlüğü uğruna etkili bir mücadele yapabilmek için yoksulluk, sınıf, politik yozlaşma, nihai olarak küreselleşme ve  uluslararası dev şirketlerin yarattığı eşitsizlikleri de  ele almak gerekiyor. Marks, Bakunin, Kropotkin, Frankfurt Ekolü, Gramsci, feministler, ırkçılık karşıtları, küreselleşme karşıtları ve diğerlerinden elde edilmiş sol bir gelenekle ortak kaynaklara işaret etmek anlamına geliyor bu. Anakronizmleri ya da sınırları ne olursa olsun, Marks;  özel mülkiyetin, pazar sisteminin, dev tekellerin çıkarlarını savunması için parlamento sistemi kuran devletin, kapitalizmin mantığını ve doğasını anlamak  için çok önemli, vazgeçilmez kavramlar, metodlar ve  araçlar sağladı bizlere.

İnsan ve  hayvan özgürlüğü hareketleri birbirinden ayrılamaz; çünkü hepsi özgür olmadan  hiç biri özgür olamaz. İnsanlar hayvanları sömürdüğü sürece huzurlu, insancıl ve sürdürülebilir toplumlar geliştiremez, aynı şekilde hayvanlar da toplumlarda derin psikolojik ve  kurumsal değişiklikler yapılmadan özgürlüklerine  kavuşturulamazlar. Bu değişiklikler basit reformlardan çok , hem hayvanları hem de insanları sömürerek çıkar sağlayan uluslararası  kapitalizm yapılarının yok edilmesini gerektiriyor.

Modern koşullarda; insan, hayvan ve  ekolojik dünyada yaşanan krizler; sınıf hakimiyeti, sürdürülemez büyüme hedefleri ,  politik eşitsizliklerle doğrudan bağlı kitlesel ekonomik eşitsizliklerin belirlediği bir politik bağlamda ortaya çıkıyor.

Hayvanları savunan  hareketler kafa yapısı ve taktikler açısından tek konuya odaklı biz  çizgi izliyor. Hayvan özgürlüğü hareketi kapitalizme karşı yürütülen küresel çapta bir mücadelenin bir parçasıdır, bunun altı çizilmeli. Çünkü bugün hayvanların köleleştirilmesinin kökeninde çıkar sağlama ve kapitalist anlamda  büyüme  amacı var. Her ne kadar tür ayrımcılığı (cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi)  tarih olarak ,sınıf sistemlerinden, moderniteden daha eskilere gitse de, kökleri daha derin olsa da, kapitalizm bir çok şekilde, aynen ırkçılık ve cinsiyetçilikte olduğu gibi, bu ayrımcılığı güçlendiriyor. Bunlar; kapitalist nesneleştirme, çıkar, büyüme prensiplerinden tut onun mekanistik ve amaç aracı meşrulaştırır gibi görüşlerine dek bir çok değişiklik gösterir.  Hayvan özgürlüğü ,artık kontrolden  çıkmış bu küresel kapitalizm içerisinde tam olarak idrak edilemez, bu yüzden her türlü hiyerarşiye  ve sınıf hakimiyetine karşı yürütülen daha büyük bir mücadelenin parçası olmak zorunda.

Yeni bir devrimci politika, anarşist geleneklerin, demokratik liberter sosyalist başarıların üzerine kurulacak. Radikal yeşil, feminist ve  buralı mücadeleleri bir araya getirecek. Geliş-ya da-öl mantığına ve küresel kapitalizme karşı mücadelede insanların-hayvanların-dünyanın temel alındığı bakış açılarını da katacak.

Radikal  politikalar; her alanda  merkeziliği kırmak  ve demokratikleşme sağlamak; temel haklar  çıtasını bu gezegeni beraber paylaştığımız diğer hissetme yeteneği olan canlıları da kapsayacak şekilde  yükseltmek için, devletin, medyanın , dev küresel şirketlerin iktidarını ters yüz etmelidir.

Image

İster insan hakları ister hayvan haklarıyla uğraşalım, isterse  çevreci bir bakışla bakalım sadece; dünyanın her neresinde ve hangi kültürde olursak olalım, bizler, insanların,  her yerde  aynı temel haklara sahip olmak için, küresel kapitalizme, devlet hakimiyetine, militarizme ve her türden hiyerarşik yapıya karşı savaştığını kabul etmeliyiz. İnsanların, hayvanların ve dünyanın egemenlik altına alınması, aynı hiyerarşi patolojisine, amaç aracı meşrulaştırır mantığına yaslanıyor. Bunun tamamen ifşa edilmesi ve değiştirilmesi, bugüne dek yaratılmış herşeyden daha geniş açılı , daha derinlikli bu yeni kuramla ya da ittifak politikalarıyla mümkün.
İnsan/hayvan  özgürlüğü denkleminde daha geniş politikalara ve bakış açılarına ihtiyaç var. Yeni diyalog biçimlerine, yeni öğrenme biçimlerine, yeni stratejik ittifaklara  ihtiyaç var. Her bir hareketin diğerinden öğrenecek şeyleri var. Hiyerarşinin, hakimiyetin ve çevresel katliamın dinamiklerine dair yeni öngörüler edinmenin yanısıra, Solcular, günlük hayatlarında hayvanları sömürürken, türcü ideolojileri  desteklerken , bütün gezegeni tehdit eden tür kırımın görmezden gelirken savundukları barış, şiddete hayır, merhamet, adalet gibi değerlerin bu tavırlarıyla büyük bir tezat oluşturduğunu anlamak zorunda. Hayvan hakları toplulukları, genellikle politik anlamda naiftir, tek konuya odaklıdır, hayvanların sömürülmesini gerçek manada aydınlatacak ve buna son verecek türden sistemli bir anti-kapitalist kuramdan, politikadan da  yoksundur. Sol’dan  bu konuda  faydalanabilirler.

Bugüne dek bütün adalet mücadeleleri görece kolay oldu; ama artık  ciddi bir mücadelenin içindeyiz, hatta bir savaş yaşıyoruz, insan  köleliğini bitirmek  için yapılan mücadeleler nasıl uzun zaman aldıysa bu mücadele de  uzun sürecek, ve daha da  şiddetli bir hal alacak. Hayvan özgürlüğü en zor özgürlük mücadelesi; çünkü türcülük ta herşeyin en başından beri var, hem de evrensel kabul gören bir görüş. Türcülük belki de  herhangi bir hiyerarşi türünün ilk örneği, bütün insanlık tarihine ve gezegene de yayılmış durumda. Sorun Batı kültürüyle veya modern dünyayla alakalı değil, sorun  insan türünün kendisi, çünkü istisnalar hariç insanlar yıkıcı, şiddet dolu ve  emperyalist bir tür.

İnsanların hayvanları sömürmesi büyük çıkarlarla alakalı. İnsan bu hakkı kendilerine Tanrı’nın verdiğini düşünüyor kendine.  Bu tavırları değiştirmek insan bilincinin sinir merkezini değiştirmek demek. İşte bu bizim görevimiz-ne  çoğu, ne azı.

Değişebiliriz; değişmek zorundayız. Doğanın bize mesajı şudur: “evrim geçir ya da  öl”.

Dr. Steve Best,

El Paso’daki University of Texas’ta eski Felsefe Departmanı Bölüm Başkanı. Felsefe, kültür eleştirisi, sosyal kuramlar ve hayvan hakları konusunda bir çok kitabı ve denemeleri var.

Reklamlar

Kapitalizm Bütün Canlıları Öldürür


No Compromise dergisi 8. sayı/2000

Jonathan Weintraub

Animal Liberation Brigade

Irkçılık, sınıf ayrımcılığı, cinsiyet ayrımcılığı, heteroseksizm ve tür ayrımcılığı daha büyük bir hastalığın farklı semptomları- davranışlarımızı her anlamda etkileyen, bütün sebepsiz sömürü biçimlerini ıslah edecek tek bir kolektif mücadeleyle tedavi edilebilecek bir hastalık bu .Beyaz muhafazakar değerler ve ideallerden oluşmuş bir dünyada yaşıyoruz. Küçük yaşlardan itibaren devlet tarafından verilen bir eğitime maruz kalıyoruz, alfabeyle beraber bir de sadakat yemini etmeyi öğreniyoruz. Bu kadar “gelişmiş” bir kültürün insanları  ve hayvanları böylesine baskı altına almasının sebebi ne acaba?

Toplumumuz hayvanları insanlara, kadınları erkeklere, gettoları şehir merkezlerine, altta olanı üstün olana göre kategorize etme ve boyun eğdirmeye dayanan içselleştirilmiş hatalı düalizmler üzerine kurulu. Hayvanların işkence görmesini, azınlıkların ezilmesini, kadınların erkeklere hizmet etmesini insan doğası olarak kabul etmişiz. Hatalı varsayımların yapısökümünü gerçekleştirerek total özgürlüğün temelini hazırlıyoruz; toplumsal olarak kurgulanmış önyargıları umursamadan hem kendimizin hem de başka canlıların özgürlüğünün temelini.

Erkekler kadınları dövdüğü sürece, azınlıklar hapisanelere tıkıldığı, hayvanlar insanlar tüketsin diye  yetiştirildiği sürece gerçek özgürlük sahte bir iddia olacak. Bizler düşünce süreçlerimizi ekonomik olarak onaylayan bir para biriktirme kültüründe yaşıyoruz. Medyanın %99’undan fazlası nüfusun %1’inden az insanlar tarafından kontrol ediliyor- Mc Donald’s gibi şirketlerin reklamlar sayesinde bu kadar bilinmesinin sebebi bu. McDonald’s büyük medya kuruluşlarıyla kazançlı sözleşmelerde ortaklık ediyor, böylece küresel gıda endüstrilerinin tekelleştirilmesinde önemli rol oynamış oluyor. Çok az sayıda insanın ahlaki ekonomiyi kontrol ettiği, metaya dayanan bir kültürde  gerçek bir demokrasiye yönelik beklentiler sürekli tehlike altında kalıyor.

Bir kişinin kapitalist toplumda başarılı olabilmesi için yığınlarca canlının acı çekmesi gerek. Devlet eğitiminin temeli bizlerin kapitalist kafa yapısını kabul etmemize dayalı. Bunu yapmayanlar muhafazakar medya tarafından marjinalize edilip hafife alınıyor, bu da hepimizin “Amerikan Hayat Tarzı”nı bilinç altında kabullendiğimizin bir işareti.

125 sene kadar önce Afrikalılar evlerinden çalındı, aydın dünyanın ekonomik ihtiyaçları için hizmet etmeye zorlandılar. İnsanlar içinde yaşadığımız kölelik sistemini sürdürmeleri için üremeye zorlandılar. Afrikalılar köle olmayanlara kıyasla daha eksik insanlar olarak görüldü,  bu da köle sahiplerinin insan emeğini sömürmesini meşrulaştırmış oldu. Aynı “aydın” düşüncü biçimi kültürümüzde hala destek görüyor. Modern kölelik, kitlesel şekilde üretilen canlıların kendi eğlencemiz ve günlük gıda kaynağı olmaları için öldürülmesine sebep oluyor. Modern endüstriyel çiftlikleri yaratan acı, ızdırap ve  atıklardan korunmuş, hepsine karşı duyarsızlaşmış durumdayız. Tek bir amaçla devasa fabrikalar kurduk: en az fiyata bilimsel olarak mümkün olan en çok sayıda hayvanı üretmek için.

Aileler ve  çocuklar hayvanları sirklerde ziyaret ediyor- kendi doğalarına göre davranmayan, dans eden, yanan çemberlerden atlayan, hokkabazlık yapan hayvanları. “İnsan” nitelikleri gösteren bu hayvanlar küçücük kafeslerde ve çubuklar arkasında zulüm dolu bir hayat yaşamaya zorlanıyorlar. Zorla çalıştırma sadece hayvanlarla sınırlı değil.

İnsan  köleliği dünyamızın bir çok yerinde hala var. Buna hapisane duvarları ardındaki zorunlu çalışma kamplarını örnek verebiliriz. Tutuklular bu yerlerde hiçbir parasal kazanç elde etmeden özgür insanların kullanması için mal ve eşya üretmeye zorlanıyor. Fabrika çiftliklerinde (endüstriyel çiftliklerde) bulunan hayvanların yaşadığı acı ile hapisanelerdeki insanların yaşadığı acı birbiriyle doğrudan ilişkili. Ekonomimizin bu kurumlarının büyük duvarların arkasına-“insanlığın” baskı ve terör çığlıklarını duyamayacağı duvarların arkasına yerleştirilmiş olması raslantı değil.

Antroposentrik dünya görüşümüz  bizlere sadece hayvanları ve çevreyi tahakküm altına almayı öğretmedi, kadınları ve heteroseksüel olmayanları da baskı altına almayı öğretti. Ataerkilliğin damarlarımıza dek işlediği bir toplumda kadınlar erkek partnerlerine kıyasla aşağı görülür. Popüler kültür, bilim ve medya feminen olana negatif bir değer atfetmiştir, sık sık dişisel olanı hayvansı olmayla eş tutar. Ataerkillik kadınların bu dünyada belirli bir yeri olduğunu dikte eder, bu yer azınlıkların yeri ve hayvanların yeri ile aynıdır. Hatalı bir düalizm aracılığıyla kadınları toplumsal hiyerarşide kontrol altına alan bir sistem yarattık.

Toplumumuz bir insanın değerini onun teninin rengine göre belirliyor. Kadınlar, özellikle beyaz olmayan kadınlar devletimiz tarafından sorun yarattığı gerekçesiyle hedef gösterildiler. Her kasaba merkezine içki bayii açan bu bürokratlar azınlık kadınlarını hedef göstererek politik destek gördüler.  Bu kişilere destek vererek hayvanların sömürülmesinden sorumlu olan aristokrasiye güç katmış oluyoruz. Bizler “refahçı anne”yi hayvansı bir şey olarak görüyoruz ( çocuğu olup bakım parası alan kadın), kendi kültürlü benliklerimizden daha alt konumda bir şey olarak görüyoruz. Popüler inanca göre bu şehvet düşkünü kadın aylık refah maaşını yükseltmek için gelişigüzel şekilde üremektedir. Toplum bu altsınıf kadınlar arasında ortak bir düşman yarattı. Aslında, bu kadınların çoğunun minimum bir maaşın ötesinde bir iş ortamına  yaklaşma şansı pek yok. Bir mezbahada iş bulabilirler belki, ya da Mc Donald’s’ta  iş bulabilirler- bu işler devlet desteğinin bitmesine sebep olacak kadar maaş verir onlara. Bu durumlar, bu kadınları hem sömürülen hem de sömüren konumuna yerleştirir. Bu sömürü kısırdöngüsü erkeğin kadına, üst sınıfların altsınıfa ve  insanların hayvanlara olan tahakkümünü güçlendirir.

Toplumsal vicdanımızı yeniden yapılandırmak için önce hatalı düalizmlerimizden oluşmuş mitlerimizi ortadan kaldırmak zorundayız. Bütün keyfi sömürü biçimlerine saldıracak halde olmadıkça asla özgür olmayacağımızı anlamamız gerekiyor. Okul yıllarımızdan itibaren başkaları gibi olmayı nasıl başaracağımız öğretilir bizlere, kapitalist sistemin yaşayış biçimi içerisinde öğreniriz bunu. Sömüren mi sömürülen mi olduğumuz muğlaktır. Sistem içerisinde belirli bir rolü oynama konusunda manipüle edilmişizdir.  Toplumsal yanlışlıkları düzeltmede gözlem yapmak önemlidir. Diğer insanların eylemlerini sorgularken kendimizi de sorgulamak zorundayız. Kendimizi sorgularken ve davranışlarımızda değişiklikler yaparken sömürünün ve baskının temellerini sorgulamış oluyoruz. Hayvan özgürlüğü ve insan özgürlüğü birdir, ve aynı şeydir.

Çeviri: CemC

Dünya Günü’nden Ekolojik Topluma


 

Dr. Steve Best

 

 

1960’lar ABD’de ve dünyanın diğer yerlerinde dramatik toplumsal değişimlere sahne oldu. Siyah,  kadın, öğrenci ve gay özgürlüğü hareketleri hak, eşitlik ve demokrasi talep ettiler. Yoğun bir savaş karşıtı hareket, hükümetin Vietnam halkını soykırıma  uğratmasını, karşı kültür ve Yeni Sol kapitalizme, sosyal hiyerarşi, konformizm, çalışma etiği ve ruhsuz bir toplumun materyalizmine meydan okurken karşı çıkıyordu.

 

 

Rachel Carson’ın “Sessiz Bahar” (1963) kitabı gibi kitaplar aracılığıyla bir yandan da hava ve su kirliliği, nükleer radyasyon ve kimyasal zehirlenme gibi çevre konularına yönelik bir farkındalık artışı yaşanıyordu. Başlangıçta ortaya çıkan çevre hareketi diğer toplumsal hareket grupları tarafından pek hoş karşılanmadı; çünkü çevre hareketini elit bir hareket olarak görüp onu savaş ve sosyal adaletsizlik konularından uzaklaşmaya sebep olacak bir şey gibi algılıyorlardı.

 

 

1970’lerin ortalarına gelindiğinde insan hakları ve savaş karşıtı hareketleri önemini yitiriyor; ama çevre hareketi zemin kazanıyordu. Çevre konularının aciliyeti ve onların toplumsal adalet meseleleriyle bağlantısına yönelik daha geniş bir kabullenme söz konusuydu artık, ayrıca “çevreci ırkçılık” gibi meselelere de dikkat ediliyordu.

 

 

Modern çevre hareketi resmi başlangıcını 22 Nisan 1970’de ilk Dünya Günü’yle yaptı. İronik olarak, Dünya Günü’nün arkasındaki kavram cumhuriyetçi kongre üyesi  Gaylord Nelson’a aitti, Nelson olayı organize etmeleri için birkaç üniversite  öğrencisine federal fon sağlamıştı. Ülke yeni davayı kucaklamaya hazırdı: bir kıyıdan diğer kıyıya 20 milyon insan çevre sorunları konulu eğitimlere katıldı, yürüyüş ve gösterilerde aktif olarak yer aldı.

 

1970-1980 arası, çevre kanunlarının yürürlüğe girdiği bir dönem oldu. Kongre ülkenin hava, su ve yaban hayatını korumak için 28 önemli yönetmeliği kabul etti, Çevre Koruma Kanunu da başkanlık emriyle yürürlüğe girdi. Çevre hukuku alanı, yurttaşlar kirlilikten sorumlu şirketleri cezalandırmak istedikçe büyüdü. Büyük çevre kuruluşları meydana çıktı, Washington’da profesyonel bir lobi gücü olmak için gerekli çalışmalara başladılar.

 

Şirketler o zamandan beri Dünya Günü’nü sahte çevrecilik propagandalarıyla sömürdüyse de bu durum ayrıca eğitim ve değişim sağlamak amacıyla önemli bir platform haline de geldi. İlk Dünya Günü’nden bu yana geçen otuzdan fazla sene sonunda artık  çevre hakkınd daha fazla bir farkındalık var diyebiliriz, ayrıca ulusal ve yerel bir çok çevre grubu da kurulmuş durumda. Ama şu zor soruyu sormamız gerek: Yapılan bütün mücadelelere, eğitime, yasal değişikliklere rağmen biz 1970’e kıyasla daha iyi bir durumda mıyız, yoksa daha kötü bir durumda mıyız?

 

 

Büyük Veda

 

Cevap insanı şok edecek kadar açık. 22 Nisan 1970’den bu yana daha fazla nüfus artışı, tüketicilik, arabalar ve otobanlar, kirlilik, ağaçların toplu kesimi, çölleştirme, yaşam alanı kaybı, türlerin yok olması ve buna ek olarak da küresel ısınma var. Birkaç gerçeği sıralamak gerekirse:

–          İnsanların 6 milyardan fazla olan nüfusuna her yıl 100 milyon insan ekleniyor.

–          İnsanın tüketim seviyesi şu anda  gezegenin kapasitesini %20 oranında aştı.

–          Endüstriler dünyadaki yağmur ormanlarının yarısını, mercan kayalıklarının dörtte birini yok etti, büyük balıkların %70’inden fazlası tüketildi.

–          Gezegenin ortalama yüzey ısısı yüz yıl içerisinde 10 derece artabilir, bu da çok sayıda insanı sıcak ve hastalık yoluyla öldürebilir demek.

–          Giderek ısınan bir dünyada buzullar kutuplarda, Grönland’da, dağ ve Alplerde hızla eriyor, kutup hayvanlarının doğal yaşam alanlarını yok ederken yükselen deniz seviyeleri sebebiyle milyonlarca çevre mültecisi yaratıyor.

–          Bizler gezegende yaşanan 6. Büyük yok oluş krizinin tam ortasındayız. Geçmişte yaşanan örneklerden farklı olarak şu anda yaşadığımız yok oluş krizi meteorlar gibi doğal olaylardan kaynaklanmıyor, doğal yaşam alanlarının yok edilmesi gibi insan eylemleri sonucunda meydana geliyor. İnsan kaynaklı değişimler türlerin yok olmasını daha önce dinozorların yok olduğu dönemdeki oranlara kıyasla bin ile on bin kat arasında hızlı bir şekilde etkiliyor. Korumacı biyologlar yüzyılın ortasına kadar dünya üzerinde var olan hayvan ve bitki türlerinin üçte birinin yok olacağını öngörüyorlar. Şu anda 5,500 hayvan türü yok olma tehdidiyle karşı karşıya, buna büyük kuyruklu maymunlar, Florida panteri, pandalar, boz kurtlar, California akbabası ve kara gergedanlar da dahil.

 

 

Aşırı nüfus artışı, türlerin yok olması, doğal yaşam alanlarının kaybolması, ormansızlaştırma, çölleştirme, küresel ısınma, Ebola, Deli Dana hastalığı, şap hastalığı, SARS, Asya kuş gribi, kurbağa ve diğer hayvanlardaki genetik mutasyonlar ve insanlarda görülen hormon bozuklukları insan toplumunun doğal dünyayla bağlantısının koptuğunun ve akıl dışı ve sürdürülemez bir varoluş yolu seçtiğinin büyük işaretleri .

 

 

Ulusların dünyayı korumak için agresif eylemlere ihtiyaç duyduğu bir zamanda bizler tarihte görülmüş en anti-çevreci başkana sahibiz. Bush’un amacı son 30 yılda elde edilen çevresel kazanımları geri almak. Bugüne dek Bush çok zor kazanılmış iki yüzden fazla çevre kanunu iptal etmeye çalıştı. Bush yönetimi şirket yöneticileri ve lobicileri tarafından yönetildiği için gezegenin üzerine “yangın sonucu satışta” levhası astı ve hem yaban hayatını hem de biyoçeşitliliği kereste, gaz, kimyasal madde, yağ ve tarım endüstrilerindeki arkadaşlarına ve meslektaşlarına satıyor.

 

 

Diğer gerici eylemlerinin yanı sıra Bush termik santrallerde Temiz Hava Kanunu kısıtlamalarını kaldırıp, ormanlarda ağaçların kesilmesini engelleyen maddeleri iptal etti, EPA’den(Çevre Koruma Kurulu)endüstriyel çiftliklerde su kirliliği ile ilgili araştırmaları durdurdu, Padre Adası Ulusal Sahili ve Alaska’da Artkik Ulusal Yaban Hayatı Barınağı gibi önemli yerlerde petrol sondaj çalışmalarına izin verdi . 178 ülke kabul etmesine rağmen Bush endüstriyel toplumların gaz emisyonlarını azaltmasını gerektiren 1997 Kyoto protokolünü Amerikan ekonomisine pahalıya patlayacağı gerekçesiyle reddetti. Bush ekokıyım programlarını Sağlıklı Orman İnisiyatifi ve Temiz Gökler gibi  Orwellci retoriklerle maskeliyor.

 

 

Robert F. Kennedy’nin “Crimes Against Nature” adlı müthiş kitabında söylediği gibi, Bush yönetimi kendi endüstrilerinin gerektirdiği konumlara şirket korsanlarını alarak kabineye yerleştiriyor, halkın küresel ısınma gibi korkularını yatıştırmak için sahte bilimi kullanıyor, endüstri  amaçlarına uyması için araştırmaları yeniden yazıyor, çevre ile ilgili tehlikeleri ve sorunları belirten ve uyaran raporları hasır altı ediyor ve hatta şirketlerin çıkarlarını daha da ileri boyuta getirmek için bilimsel komiteleri lağvediyor.

 

 

Kriz Kültürü

Homo sapiens akıl dışı, yıkıcı ve artık sürdürülemez bir varoluş yoluna girdi. İnsan türü saatte 100 mil hızla bir uçurumdan aşağı doğru yol alıyor, ayrıca frenler tutmuyor, ama insanlar sanki dünyadaki en  önemli sorun American Idol’ı kim kazanacak ya da Janet Jackson’ın gardrobunun  boş olmasıymış gibi davranıyorlar.

 

 

Ulusal güvenlikle alakalı çok şey konuşuluyor; ama  güvenliğin temeliyle yani çevresel güvenlikle ilgili hiç bir şey söylenmiyor. Küresel ısınma, çölleşme, gıda ve su konularında yaşanan sıkıntılar gibi bir çok problem bütün gezegeni mahvedecek.

 

 

Yurtiçi Güvenlik birimleri daha faşist oldukça çevreciler ekoterörist diye anılıp legal eylemcilik biçimleri Yurtsever Kanunu adı altında daha fazla kriminalize ediliyor. Ashcroft gezegene yardım etmeye çalışan eylemcileri cezalandırırken gerçek eko-teröristler ortalığı yağmalamaya ve yıkmaya devam ediyor. Bu arada dünya nüfusunun %5’ini oluşturan Amerikalılar dünya kaynaklarının %30’unu tüketiyor ve dünyadaki sera gazı emisyonunun %25’ini de onlar üretiyor.

 

 

Çevreyi kurtarmak için çabalayan güçler ne yaparsa yapsın bunların hepsi şirket ve devlet pac-manlerinin gezegeni yutmalarına engel olmamak için. Sierra Club gibi ulusal çevre kuruluşları tavize dayalı, reform amaçlı , hareketsiz kuruluşlardır; şirket ve devlet gücüne meydan okuyamaz; halkın ortaya koyduğu güç ise hem sayı hem de nitelik olarak yeterli değil.

 

Demokrasi erozyonuna ve şirket gücüne dayalı bir sosyal krizden kaynaklanan büyük  bir ekolojik krizin ortasındayız. Yunanca’da kriz karar anlamına gelir, şu anda evriminde kritik bir dönüm noktasında bulunan insanlığın gezegen üzerindeki varoluşuna yönelik ciddi kararlar ve seçimler yapması gerekiyor. İnsan kimliği, değerleri, etiği, dünya görüşleri ve sosyal organizasyon modunun yeniden yapılanmaya, üzerinde yeniden düşünmeye gereksinimi var. Çince’de kriz hem fırsat hem felaket anlamına geliyor. Hasta bir bireyde kanser kişisel büyüme için katalizör görevi görür. Hasta bir tür olarak insanlar  Mad Max ve Waterworld gibi filmlerin disütopik geleceklerinde helak olup gidebilir ya da korkunç hatalardan bir şeyler öğrenme fırsatını yakalayıp sosyal ve ahlaki evrimde daha yüksek seviyelere ulaşabilirler.

 

 

İnsan Vebası

İnsanın varoluş krizi 1996 yapımı Independence Day filminde dramatik birşekilde yansıtılıyor. Bu film hayata hiçbir saygısı bulunmayan düşman uzaylıları anlatıyor; uzaylıların insanları öldürmek, dünyanın doğal kaynaklarını yok etmek ve ardından da mega makinelerine  ve büyüme temelli kültürlerine daha fazla yakıt ve kaynak bulmak için diğer gezegenlere yolculuk yapmalarını anlatıyor. Bu film kendi yıkıcı alışkanlıklarımızın diğer gezegenlerden gelen canavarlara yansıtılması aslında. O uzaylılar biziz; diğer hayat formlarından geçinen parazitler biziz; ancak ekolojik yıkım ve şiddet aracılığıyla varlığını sürdürebilen mega makinelerin kaptanları biziz. Uzaylıların insan hayatına yaptığı şeyi dünyaya ve hayvanlara yapan biziz- tek fark, gidecek başka bir gezegenimizin olmaması, bizi kurtaracak süper kahramanların olmaması.

 

 

Ölülerin Şafağı filmindeki gibi iğrenç ceset ordularının, uzun zamandır öldüğü ve gömüldüğü kabul edilen insanların bizleri yok etme arzusuyla yürüdüğü bir kabusa tıkışıp kalmışız.Ölüler gelişmeye odaklanmış kültürümüzün payına düşen ve paçamızı kurtarabileceğimizi sandığımız bütün o atıkları,kirliliği ve ekolojik borçları temsil ediyor. Ama bu ölülerin çevremize doluştuğunu, kapı ve pencerelerimizi kırıp döktüğünü ve bizi yutup yok etmeye kesinlikle kararlı olduğu gerçeğine gözlerimizi açıyoruz.

 

 

“A Plague of Human Proportions” adlı yazısında Mark Lynas bu krizi şöyle tanımlıyor: “Dünyanın biyosferi içinde yaşayan bütün sistemleri yöneten tek bir tür var. Son iki yüzyıldır bu tür bakteriyel seviyelerde çoğalıyor, vebanın hostunu sarmalaması gibi. Her gün 300 yeni birey katılıyor. Şu andaki nüfusu ise jeolojik zamanların başlangıcından beri bu dünya üzerinde var olan bütün büyük hayvan türlerinin biyokitlesinden yüz kat daha fazla.

Bu tür, biziz. Artık altı milyardan fazlayız, 1950’den bu yana insan nüfusu iki kat arttı. Dünya tarihinde daha önce böyle bir şey yaşanmadı. On milyonlarca yıl yaşayan dinozorlar bile tüysüz primat Homo sapienslere kıyasla çok daha az çoğalmışlardı.”

 

 

Böylece, tek bir biyolojik tür gezegende bulunan diğer 10 milyon türe zarar veriyor. Lynas böyle söylüyor; çünkü Homo sapiens bugün gezegeni dinozorların yüz milyon yıl önce hakim olması gibi yönetiyor. “Yeni bir jeolojik çağa giriyoruz: Antroposen” . 2004 yılı Mart ayında hazırlanan Earth Policy Institute raporuna göre “İnsanlar gezegenin buzullar kaplı olmayan alanlarının neredeyse yarısını dönüştürdüler, bu da doğanın geri kalanına ciddi etkilerde bulundu. Her yıl dünya ormanları 16 milyon hektar azalıyor, bunların  çoğu tropikal ormanlarda meydana geliyor, bu tür yerlerde  biyoçeşitlilik seviyeleri yüksek. Dünyanın değişik yerlerindeki 173 memeli türünde yapılan araştırmalarda bu türlerin  coğrafi alanlarının son 30-40 sene içerisinde yarı yarıya azaldığı ve bunun da üreme ve yiyecek arama alanlarının yok ettiği ortaya çıktı.”

 

Tibor Machan gibi ideologlar Putting Humans First: Why We are Nature’s Favorite(2004) gibi kitaplar yazmaya devam ededursun, Homo sapiensi işgalci ve eşi benzeri bulunmayan bir kitlesel yok etme ajanı olarak görmek daha doğru-doğanın en sevdiği tür değil de doğanın başbelası olarak.

 

 

Kavramsal Emperyalizm

İnsan sömürgeciliği en mükemmel aracını kapitalizmle yarattı. Kapitalizm Batı’nın bütün değerleri çıkar amaçlı değişim değerine indirgeyen bakışını güçlendirir. Kapitalizm bir çok özgürlük sağlar, parası olanlara bir çok eşya ve mal sağlar. Ama bu sistem ancak insanları, kültürleri, türleri ve doğayı yok ederek büyüyebilen sömürgeci bir sistemdir. Mantığı, gelişmek ya da ölmek, sonsuza dek büyüyüp genişlemek ya da havaya uçmak ya da çökmektir.

 

Çevre krizinin kökeni tamamen kapitalizmde ya da modern bilimlerde ve teknolojilerde bulunmuyor, daha çok Batı kültürüne kök salmış bir durum söz konusu. “The Chalice and The Blade “ (1987)adlı provokatif kitabında Riane Eisler insanın toplumsal organizasyonunda binlerce yıl önce başlayan devasa kaymanın köklerini ve etkilerini inceler. Eisler barışçıl ve eşitlikçi bir partner modelinin yavaş yavaş  şiddet dolu ve hiyerarşik bir “dominatör model”e dönüşmesini anlatır, bu dominatör model Uzak Doğu’daki göçebe grupların Neolitik kültürlere bu modeli empoze etmesiyle ortaya çıkmıştır. Jim Mason’ın kitabı An Unnatural Order: Uncovering the Roots of Our Domination of Nature and Each Other (1993) bu tür bir dominatör  modelin köklerini on bin yıl önce avcı ve toplayıcı kültürlerin yok olup tarım toplumunun ortaya çıkmasına kadar takip eder.

 

 

The Historical Roots of Our Ecological Crisis” (1967) adlı yazısında Lynn White ekolojik krizin kökenlerini Hristiyanlığa kadar indirir; ama Yahudi-Hristiyan dünya görüşü- burada Lynn White doğayla ilişkimiz ve ona yönelik sorumluluklarımızla alakalı bir çok olumlu görüş barındığını göremiyor- sosyal hiyerarşi, insanın doğadan kopuşunu ve hayata ve diğer hayat formlarına hükmetmenin altını çizen değişikliklerin bir yansımasıdır. Eski Yunan’da da doğaya hakim olmakla alakalı net görüşler bulmak mümkün. En güzel Aristo tarafından ifade edilen bu görüşlere göre Yunanlılar  az gelişmiş zekaların daha gelişmiş zekalara hizmet ettiği türden doğal bir hiyerarşinin var olduğuna inanıyorlardı. Köleleri ve kadınları özgür Yunanlı erkeklerin altına koyan aynı model hayvanları da insanlardan daha aşağı bir konuma yerleştirmiştir.

 

 

Genel bir prensip olarak Yunan, Roman, ortaçağ düşünürleri ve modern  düşünürler insanın hayvanlar ve dünyaya olan üstünlüğünü Allah vergisi dil ve akıl gücüyle kabul etmiştir. Onyedinci yüzyıldan başlayarak modern bilim dünyanın, yaşayan bir ruh ya da holistik bir kompleksiteden yoksun bulunduğunu, insanın manipülasyonuna açık matematiksel yasalara indirgenebilecek hareket halinde bir madde olduğunu ilan etti. Modern dünyanın Descartes ve Bacon gibi önemli mimarları doğayı teknolojik olarak tahakküm altına almayı savunmuş, ve hayata hürmet göstermeyi batıl inanç ve “insanın tanrının aşağı yaratıkları üzerindeki imparatorluğunu kurması önünde cesaret kırıcı engeller” olarak görmüştür (Robert Boyle). Dünya, kapitalist toplum bir fabrika uygarlığı yaratmaya başladığında bir makineye dönüştü.

 

 

Din, felsefe ve bilim aracılığıyla Batı  kültüründeki insanlar doğal dünyayı nesneleştirmeyi, onu faydası olmadıkça ve insanların amaçlarına hizmet etmedikçe değersiz bir şey olarak görmeyi öğrendiler. Bu kavramsal emperyalizmin suçluları bir ineğe bakınca biftek, ağaca bakınca kereste görüyor. İşe yaramaz ya da içi boş bir şey olarak gördükleri “vahşi hayat”tan cahilce söz ediyorlar; oysa vahşi hayat, hayatla dolup taşan, sımsıkı biyolojik ilişkilerle örülmüş kompleks bir eko sistem.

 

 

Şu eski felsefi bilmeceyi düşünün: eğer ormanda bir ağaç yıkılırsa ve bunu duyan kimse yoksa , ses  çıkar mı? Bu bilmece ancak insan merkezli bir perspektifin zavallılığı ile ciddiye alınabilecek bir bilmece. Hayvanlar açısından ağaç elbette ki yıkılıyor ve onun düşüşü ağacın içinde, üstünde ve etrafında yaşayanlar için bir etki yaratıyor.

 

Ahlaki evrimin önemli bir kısmı kişinin kendi dışında da değer olduğunu idrak etmesidir- diğer insanlarda, kültürlerde, türlerde ve bir bütün olarak doğal dünyada. Ataerkil ve ırkçı kültürlerde insanlar kadınların erkekler için, siyahların beyazlara hizmet etmek için var olmadığını öğrendiler, şimdi insanlar hayvanların ve doğal dünyanın kendi kendilerine bir değere ve güzelliğe sahip olduğunu ve bu güzellik ve değerin insanların amaçlarıyla bir ilgilerinin bulunmadığını anlamak zorundalar.

 

 

Faustvari Safsatalar

Modern uygarlığı kurmak için insanlar nehirlere barajlar kurdu, yağmur ormanlarını kesti, bataklıkları kuruttu, milyarlarca hayvanı katletti. Vahşi hayat yerine sosyal ve doğal dünyayı harmanlamaktan uzak, ekolojiye saygı duymayan geniş cam, çelik ve beton imparatorluklar kurdular. “Kalkınma” adına modernite, biyoçeşitlilik hayvanat bahçesi kafeslerinde ve donmuş DNA tüplerinde hayatta kalmaya çalışırken yaban otlakları birkaç koruma alanına indirgedi. Doğayı hakimiyet altına alma maceramız –“kalkınmamız”- otobanlarla, gökdelenlerle, fast food mekanlarıyla, büyük alışveriş merkezleriyle, otomobil galerileriyle  ölçülüyor.

 

 

İnsanlar  büyümemenin ilerlememek anlamına geldiğini düşünüyor; oysa gerçek tam tersi. “Büyüme”  her politikacının mantrası oldu, bu mentaliteyi hiçbir bürokrat sorgulamaya cesaret edemiyor. 2004 yılında yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında Bush atletlerin steroid kullanmasını kınadı, gay evliliklere saldırdı ama giderek artan çevre problemleri hakkında tek kelime etmedi.  Kalkınmayı Yeniden Tanımlamaya Yönelik Sürdürülebilirlik Programı’ndan Mathis Wackernagel’in söylediği gibi , “insan ekonomisi Dünya’nın doğal kapitalini yok ediyor.”

 

İnsanın varlığı öylesine büyüdü ki bu büyüme sonunda Bill McKribbin’in “doğanın sonu” dediği şey meydana geldi. İnsan türü dünyanın iklimini değiştirdi, insan varolduğu için etkilenmeyen ya da değişmeyen tek bir yağmur damlası ya da meltem yok. Genetik devrim aracılığıyla bilim bitkilerin, hayvanların ve  insanların genetik yapısını yeniden biçimlendirmeye başladı, herhangi bir türden alınan genleri “ikinci bir genesis”le karıştırarak yeni bir DNA alfabe çorbası yarattı. Faustvari  vizyonlarla gelecekte bilimin genetik süper insanlar dizayn etmesi mümkün olacak. İnsanlık kendi evrimini aktif seçimlerle biçimlendiriyor. Michael Crichton’ın romanı Jurassic Park’ta olduğu gibi insanın bu yeni kendini beğenmişliği akla gelmeyen sonuçlarla karşılaşarak fiyasko ile sonuçlanırken bir yandan da insanlık milyarlarca yıla yayılmış genetik programı yeniden düzenleme girişiminin bedelini ödemek zorunda kalacak.

 

 

Günümüzdeki ekolojik krizi yenmek için türümüz öncelikle bu krizi bir bütün olarak görmek zorunda. İnsanlığın çoğu bu krizi teknoütopyaya giden yolda karşımıza çıkan küçük bir engel olarak görüyor, bunun iki sebebi var. Birincisi; bu insanların ekolojik kanunlar ve süreçlerle  ilgili entelektüel bir kavrayışları bulunmuyor, bu yüzden bu dominatör paradigmanın yıkıcı ve yolunda sapmış doğasını anlayamıyorlar. İnsanlar dünyayı ,sonuçlarına katlanmadan manipüle ve kontrol edebilecekleri farklı parçalardan  oluşmuş bir şey olarak görmeye alışıklar. Eylemlerinin etkilerinin kısmi, yönetilebilir ve sınırlı bir şey olduğunu hayal ediyorlar. Dünyanın  sonsuz büyümeyi besleyebilen sınırsız kaynaklarla dolu bir yer olduğunu sanıyorlar. Ekonomik hedeflerle (kısa dönem kazanımlar için hızlı büyüme) ekolojik kanunlar (uzun dönem uyum, denge ve sürdürülebilirlik) arasında bir yarışma olduğuna dair fantezileri var, kendilerinin kazanacağını hayal ediyorlar. Yaşayan ilişkilerin, kırılgan ekosistemlerin ve teknolojik varoluşlarının Dr. Strangelove türü doğasından habersizler.

 

 

Ama sorun insanların entelektüel olarak neyi bilip bilmediğinden daha derin, burada dünyayla duygusal bağlar kuramamak anlamında bir eksiklik ve eyleme geçme iradesini etki altına almış bir felç durumu söz konusu. Çoğu insan için medya dünyaları, sanat gerçeklik sistemleri, eğlence sektörü, ticari meta fantezilerinin gerçek olduğu yerde doğa sadece soyut bir şey. Çok az insan teknohapislerinden ( ya da korkunç yoksulluklarından) dışarı çıkabiliyor ve yunusların yüzüşünü görebiliyor, akıp giden nehirleri ya da dağlarda esen rüzgarları işitebiliyor ya da kır çiçeklerini kokusunu duyabiliyor. Kitlesel üretim ve tüketim, zorunlu çalışma ve Vatansever Kanunu gibi baskıcı politikalarla ABD yurttaşlarını bölümlere ayrılmış ve kişiselleştirilmiş bir varoluşa esir ediyor, aynı anda demokrasi değerleri, pratikleri ve kurumları da dağılmaya devam ediyor.

Tatlım, Türleri Küçülttüm

 

 

Geçmişte sayısız uygarlığın yıkılmasının sebebi sosyal dünyalarının kendi ekolojik temellerini yıkmış olması. Aynı kaderle karşı karşıyayız, aynı hataları yapıyoruz. Ülke kurulduğundan beri  ABD tarımı ve endüstrisi üsttoprağın üçte ikisini yok etti. Üsttoprak olmadan bitkiler büyüyemez ve bitkiler olmadan da insanlar hayatta kalamaz.

 

 

Eğer asıl sorun çevremizdekilerle denge içerisinde bulunmadığımızsa bunun çözümü dengeyi yeniden kurmaktır- kendi içimizde, toplumumuzda ve sosyal ve doğal dünyaların arasındaki ilişkideki dengeyi yeniden kurmaktır. İnsanların karşı karşıya kaldığı en büyük sorun şu anda karşımızda durmuş yüzümüze bakıyor: çevreyi yıkıcı trendlerimizi tersine çevirip gezegende geçerli bir varlık ortaya koyabilir miyiz? Yoksa yok olmaya giden yolda süratimizi artıracak mıyız?

 

 

Batı dünyası önce  insan, yalnızca insan felsefesiyle yaşadı bin yıldır. Şimdi sıra  insan ordularının ortaya koyduğu ilerlemelerden radikal bir tarzda geri adım atmaya geldi, yabanın ve vahşi hayatın yeniden ortaya çıkması için ona mekan ve yer sağlanmak zorunda; sosyal dünyayı doğal dünyayla uyumlu hale getirmenin yollarını bulmaya yönelik yeni bir dünya felsefesi oluşturmanın zamanı geldi. İnsan varlığının küçülmesi nüfus sayısında kitlesel bir azalmayla yaşanabilir, insanın dünyaya olan etkisi hem nicelik hem nitelik olarak görüldüğünden –herşeyden önce ABD’de yaşayanlar- insanlar tüketime olan iştahlarına gem vurmak, güneş ve rüzgar enerjisine gibi ekoloji dostu teknolojilere yönelmek ve daha bir çok şekilde değişmek zorunda.

 

Büyüme ve kalkınmayla alakalı kaba tanımlamalarımız psikolojik ve ekolojik anlamlar ve kriterlerle yer değiştirmeli. İnsan davranışı da düşüncesi ekolojik odaklı olmalı. Bir şey yapmadan önce eylemlerimizin dünyaya, diğer türlere ve gelecek kuşaklara uzun vadedeki etkisini düşünmek zorundayız. Sosyal ekolog Murray Bookchin’in sözleriyle söylersek, çevre krizimizi çözecek tek çözüm “pazar ekonomimizi hiyerarşik yapıdan uzak işbirliğine dayalı, üyeleri birbiriyle  uyum içerisinde yaşadığı için doğayla uyum içerisinde yaşayacak bir topluma dönüştürecek bir ekolojik felsefe, etik, duyarlılık, ve doğa imajında yatmaktadır.”

 

 

Toplum”Dünya Günü” gibi günler aracılığıyla değişmesi gerektiğini düşündüğünde eylem gerektiren durumlar karşısında atıl kalıyor. Bir kriz varsa bile insanlar bir şekilde bilim, teknoloji ya da pazarın çözüm üreteceğini sanıyor. Tanrı filan kurtarmayacak bizi. Sistemik sorunlar için reform ya da teknoloji onarım mümkün değil; çözümler ruhumuzdan dünya görüşümüze, teknolojilerimizden ekonomilerimize ve sosyal ilişkilerimize dek her şeyi radikal bir şekilde yeniden kurmayı gerektiyor.

 

 

İnsanlar  iki şekilde o konforlu bölgeden ayrılmak zorundalar. Öncelikle kişisel olan politiktir prensibine dayanarak insanlar kendi hayat tarzı seçimlerini sorgulamak zorundalar. Evet, hibrid arabalar kullanmalı, geri dönüşüm kullanmalıyız ama bir insanın yapabileceği en ciddi değişiklik et tüketiminden bitki içerikli beslenme tarzına geçiş yapmasıdır. Küresel Et Kültürü gezegene her şeyden daha fazla zarar veriyor. Exxon ve Texaco gibi şirketlerin sebep olduğu yıkımların en başında  et ve süt endüstrilerinin sebep olduğu yıkımlar geliyor. Devasa hayvan çiftliklerinde  ve büyük besi ünitelerinde hayvan yetiştirmek yağmur ormanlarının yok edilmesinde, çölleştirmede, küresel ısınmada, türlerin yok olmasında, gıda ve su atıklarında, hava, su ve toprak kirliliğinde bir numaralı sebep.

 

 

Ama ikinci olarak, insanların kişisel hayatlarının ve hayat tarzlarının dışına çıkıp politik hayvanlara dönüşmesi gerekiyor. Kapitalist benlikler sosyal ve  politik sorunlar için bireysel çözümler arar; yurttaş kelimesinin anlamını tüketici, seçmen ve vergi mükellefiyle karıştırırlar. Yurttaşlar şirket gücünün karşısında duracak ,bireyleri politik anlamda güçlendirirken çevreyi savunan halk kuruluşları aracılığıyla karşı koyacak bir güç yaratana dek önemli hiçbir değişiklik meydana gelmeyecek.

 

Çevre krizi sosyal bir kriz; elit azınlığın kendi iradesini iktidarı tekelleştirdikleri için insanlara dayattığı bir demokrasi krizi. Bundan dolayı, yeni bir çevre hareketi kurmak için güçlü sosyal, politik ve demokratik bir tepki olmak zorunda. İnsanlar mektuplar yazarak  yasal değişiklikler talep etmek yerine doğrudan eyleme odaklanan yerel kuruluşlara katılmalılar.

 

 

Yeni Etik

 

Eğer insanlığın hayatta kalması ve geleceğe giden yolculuğunda büyümesi isteniyorsa, antroposentrizm başarısız olduğu için yeni bir ahlaki pusulaya ihtiyaç var. Albert Schweitzer “etikle alakalı en büyük problem insanın insanla ilişkisini temel almasıdır” demişti. Batı hayatının yabancılaşmış ve avcı duyarlılığı yerine Schweitzer “hayat hürmet duygusun üzerinde yükselen bir etik” önermişti. Bu etik bütün insanları, insan olmayan türleri ve bütün dünyaya uzanan bir  evrensel bir saygı ve merhamet etiğiydi. Geçerliliğini yitirmiş bir “Bağımsızlık İlanı” yerine “Karşılıklı Bağımlılık” ilan etmemiz gerekiyor.

 

 

Hayvanları ve dünyayı sömürmeye son verme arzusu aynı ve tek şeydir; diğerini değiştirmeden birinde değişemeyiz. Hayvan hakları ve çevre etiği, insanın ahlaki evriminde, insanın aydınlanmaya ve bütünlüğe giden yolculuğunda bizi bekleyen yeni adımlar.

 

 

Ne yazık ki, diğer günlerde olduğu gibi Dünya Günü’nde de insan türü gezegeni işgal edip ona zarar vermeye devam ediyor. Bu yazıyı yazarken Traffic adında İngiltere’de bulunan bir yaban hayatı izleme grubundan bir rapor geçti elime. Raporda ormansızlaştırma ve ticaret yüzünden Endonezya’nın en büyük kaplan alttürü Sumatra kaplanının yok olmanın eşiğine geldiği yazıyor. ABD  Balık ve Yaban Hayatı Merkezi’nin iki tropik kuşu yok olma tehlikesi altında bulunan hayvanlar listesinden çıkardığını okudum, artık güvende oldukları için değil, artık türleri tükendiği için. Anlayamadığımız bir şekilde bütün dünya onların yokluğuna alışmaya çalışıyor.

 

 

Klişeye göre her gün Dünya Günüdür. Doğrusunu söylemek gerekirse her gün İnsanın Gelişme Günüdür.22 Nisan’da medya Michael Jackson ya da Bush’un terör savaşından 30 saniyeliğine yüz çevirecek ve gezegenin durumuna bakacak, bazı insanlar bir dakikalığına çevreyi düşünecek. Her hafta günah işleyip sonra Pazar günü kutsanan günahkar gibi insanlar bir sene boyunca dünyayı yağmalayıp sonra suçluluk duygusu ve kefaret duygusuyla bir anlığına duruyorlar. Dünya Gününü kutladığımız için kendimizi tebrik ediyoruz, oysa  ekolojik bir toplumda bu kavramın kendisi bile tutarsızlık olurdu.

 

 

Dünya Günü’nün onuruna şu soruyu sormak daha uygun: çevreci olmak ne demek? Endüstrilerin, devletin, her türden toksik nihilistin çevreyi umursayan insanlara üşütük, beyinsiz, ve hatta terörist dediği bir ortamda çevreci olmak onur duyulacak bir şey olmalı, şeref madalyası gibi insanın üstünde taşınmalı.

 

Çevreci olmak insanın sadece insan toplumunun bir üyesi olmadığını, dünyanın bir yurttaşı olduğunu, bir ekoyurttaş olduğunu anlamasını gerektirir. Toplumumuz ulusal ve uluslararası ölçekte bir arada bulunduğumuz insanlardan oluşmuyor sadece, bütün yaşayan dünyayla olan ilişkilerimizden, biyotoplumdan da oluşuyor. Yurttaş gibi davranmalıyız, işgalci gibi değil. Dünyaya mümkün olan en az zararı vermek gibi bir görevimiz yok sadece, bir görevimiz de doğanın yeniden doğmasına yardım etmek.

 

 

Çeviri:CemC

 

 

SİRKLER VE HAYVANLARIN IZDIRABI


PETA’dan…kısaltılmış haliyle.

Ulaşım ve Yolda Hayat

 

Gezici sirkler, yıl boyu hayvanları ulaşım araçları içerisinde ya da tırların arkasındaki kafeslerde  tutarak binlerce kilometre yol katedebilir. Her hafta yer değiştirmek, yılın çoğunu geçici mekanlarda geçirmek demek onlar için.

 

Hayvanlar saatlerce, günlerce kafeslerinde kapalı tutulabilirler, burada ya egzersiz kafeslerine geçtiklerinde , prova yaptıklarında ya da sahneye çıktıklarında soluk alabilirler. Gezici sirkin hayvanların ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılaması mümkün değil.

 

Ancak İngiltere’deki gezici sirkler son zamanlarda kaplan, aslan, köpek, timsah, deve, lama, papağan, ördek, muhabbetkuşu, at ve fil gibi farklı hayvanları bir araya getiriyor. Diğer Avrupa ülkelerinde kutup ayıları, su aygırı ve gergedan da bulmak mümkün.

 

Yabanda filler son derece sosyal canlılar olup sürü ya da büyük gruplar içerisinde yaşar, günde 25 km.den fazla yol kateder. Sirkte ise filler her gün ön ve arka bacakları zincirli şekilde, çadır içerisinde tahta ya da metal bir alana bağlı yaşıyorlar. Bacaklarındaki zincirler ileri geri bir iki adım atabilecekleri anlamına geliyor. Eğer şanslıysalar arada bir çimli, etrafı elektrikli duvarla örülmüş bir alana çıkabilirler ; ama bu da sirk alanına göre değişir. Bu yüzden filler günlerinin çoğunu pek hareket edemeden geçirirler, seyahat etmek, sosyalleşmek, banyo etmek, yiyecek aramak gibi doğal davranışları yapabilmeleri mümkün değil. Bu durum da baş sallama, sağa sola sallanma ve  yuvarlanma gibi anormal davranışlara, strese ve hayal kırıklığına sebep olabilir.

 

2009’da CAPS’in yürüttüğü bir araştırma sonucunda Büyük İngiliz Sirki’ndeki fillerin günde 11 saat zincire bağlı kaldıkları ortaya çıktı.

 

Büyük kediler, çoğunlukla kaplan ve aslanlar yük vagonlarında yaşar. İncelemeler sonucunda bu hayvanların günün çoğunu küçük mobil kafeslerde geçirdiğini ortaya koydu. Bazı hayvanlara egzersiz kafesi de sağlanır; ama çoğunlukla bu kafesler normal yük vagonundan biraz daha büyük olup günün sadece belirli zamanlarda kullanılabilir.

 

Bu hayvanlar avcı hayvanlardır, avlanmak için dizayn edilmişlerdir. Ama doğal içgüdüleri ve davranışları sirk tarafından engellenir. Bunun sonucunda aslan ve kaplanlar vagonlarında anca sürekli ileri geri adım atarak zaman geçirebilirler.

 

Sıkı bir biçimde esaret altına alınan ve sinirleri bozulan sadece yaban hayvanları değildir.

 

Atlar ve midilliler geviş getiren hayvanlar olup son derece sosyal canlılardır. At vagonlarından ya da ulaşım araçlarından indirildikten sonra bu hayvanlar çadırlara konur, yol arkadaşlarından da aralarına konan bölmelerle ayrılırlar, böylece sosyalleşmeleri ve birbirlerine  ilgi göstermeleri engellenmiş olur. Atlar performans veya prova yapmadıkları anlarda küçük bölmelerde tutulur ya da iple bağlanırlar. Eğer egzersiz bölmeleri mevcutsa, ki bu bölmeler genelde çok küçüktür, bu bölmede bir atın egzersiz yapabilmesi filan mümkün değildir. Sirklerde çalışan atlarda anormal davranışlar gözlemlenmiştir.

 

Sirklerde sahne alan köpekler pet olarak sahnede gösteri yapanlarla beraber yaşasa bile , tur sırasında sahne almadıkları süre boyunca kafeslere konup bağlanırlar.

 

Eğitim

Eğitim son derece gizlidir; hayvanlar kapalı kapılar arkasında eğitim alır. Çok gaddarca metodların kullanıldığı örnekler hakkında bilgi edinilmiştir. Bunlardan en sonuncusu ve belki de en kötüsü  Mary Chipperfield olayıydı.

 

Sirk hayvanlarının eğitimi kullanılan araçlara bakılarak anlaşılabilir. Ringte kırbacı görürüz ama;  yürüme çevgenlerin altındaki gizli çiviler, püsküllü sopalara gizlenmiş çiviler ve elektroşok aletleri  de belgelenmiştir.

 

Büyük İngiliz Sirki’nde çalışan CAPS araştırmacısı 2009 yılında yürüttüğü gizli araştırmada fil terbiyecisinin gösteri sırasında bilerek çivili sopa kullandığını filme aldı. Fil terbiyecisi gösteri sırasında çivili sopayı seyirciden kolunun yanında tutarak gizleyebilmişti.

 

2009 yılında ADI- Animal Defenders National Büyük İngiliz Sirki’nin fil çadırına kamera yerleştirmeyi başardı. Kamerada oldukça yüksek bir şiddet kullanıldığı görülüyordu. Birkaç günlük gözlem sırasında fillerin metal kancalarla yüzlerine vurulduğu, tırman ve süpürgelerle dövüldüğü, kuyruklarının büküldüğü, ve dövüldüklerinde dehşet içerisindeki hayvanların ağladığı ya da kaçmaya çalıştığı görülüyordu.

 

Bazı eski hayvan terbiyecileri veya bakıcıları  önce sirk hayvanlarının iradesini kırmak sonra da onları terbiye etmek için kullanılan gaddarca metodları ifşa ettiler. Eski hayvan bakıcısı Sam Haddock 1976’dan 2005’e dek bu endüstride çalışan biriydi. Haddock sirklerin hasıraltı etmek için o kadar uğraştığı şeyi açıkladı.

 

 

Eşi 2007’de ölmeden önce Sam Haddock’tan “doğru olan şeyi” yapmasını istedi, yani, sadece şahit olmakla kalmadığı zulmü ortaya çıkarmasını istedi. Haddock’ın açıklamasında fillerin maruz kaldığı istismar konusunda kendi payına düşen kısmı kabul ettiği görülüyor: 1997’de elektrikli çubuğu filin üzerinde kullandığını kabul ediyor ( “onu on dakika boyunca kızarttım” diyor) ayrıca başka bir fili de bir sonraki sene 15 dakika boyunca kancayla dövdüğünü de kabul ediyor.

 

Sam Haddock’ın açıklaması anne ile yavruların birbirinden ayrıldığını da ortaya koyuyor:” 18-24 aylık bebekleri alırken anne dört bacağından duvara zincirlenir. Genelde bebeği rodeo stilinde çekmek için 6-7 kişi bulunur… yavruları iple bağlanırken bazı annelerin diğerlerinden daha fazla çığlık attığını hatırlıyorum…ardından yavruyla anne arasındaki ilişki sona erer.”

 

Diğer bir eski sirk çalışanı küçük bir kahverengi ayıya nasıl davranıldığını anlatıyor.

 

“Hiç kimseye zarar vermemiş kahverengi küçük bir ayıydı… ama bazen yüksek telde dengesini tutturamıyordu. O zaman metal çubuklarla çığlıklarla içinde ve her yeri kanamış halde kalana dek dövülüyordu. O kadar nevrotik bir hal almıştı ki başını küçük kafesine vuruyordu durmadan. Sonunda öldü.”

 

Evcil hayvanlar da akıllarda soru  işareti bırakan türden terbiye metodlarıyla eğitiliyor ve doğal olmayan davranışlar sergiliyorlar. Atlar arka bacakları üzerinde geriye doğru yürümeleri için zorlanıyor, aynı anda sıkı dizginlerle boyunları güya  ilgi çekici bir poz vermeye zorlanıyorlar.

 

Performanslar

Sirklerdeki hayvanlar sadece eğlendirmek için oradalar. Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana fazla bir şey değişmedi. Sirklerde seyirciler fil gibi güzel ve büyük hayvanların eğiticileri tarafından aşağılandığını görebilir ya da büyük kedilerin “güçlü” aslan terbiyecisinin kırbacıyla korkak yaratıklara dönüştürüldüğünü görebilirler.

 

Bazı sirkler eğitim verdiklerini iddia ediyorlar; ama bu tür muhteşem canlıların performans yapmaya zorlanan yaratıklara dönüştürülmesini izlemenin eğitimsel bir tarafı filan yok. Bir hayvanı insanların gözü önünde küçük düşürme düşüncesi, İnsan’ın bu tür tahakküme yatkın olmasının hiç de eğlenceli bir şey olmadığını gösteriyor. Çocuklara hayvanlara saygı duymaları öğretilmeli-sirkler tam tersini öğretiyor.

 

 

Sirkler ayrıca hayvanları koruduğunu da iddia ediyor ; ama bugüne dek hiçbir hayvan doğaya bırakılmadı. Koruma amacının tam tersine çoğu sirk fili yaban hayattan alınmıştır. Afrikalı yavru filler itlaf ürünüdür ( yani fil ailelerinin kitlesel olarak yok edilmesinin bir sonucudur). Sirkler ise bu hayvanları kurtardıklarını öne sürerek çalışanlarının bu hayvanları kurtarmak için kurşunların önüne atladığı gibi bir imaj çiziyor, oysa aslında tek yaptıkları şey adamın birisine para ödemiş olmaları. İtlaf sonucunda elde edilen bu yetimlerin satın alınması da bizzat öldürenlere para kazandırıyor.

Etik Değil

Ahlak Felsefesi bölümünden araştırmacı Dr. Elisa Aalto şöyle söylüyor, “ bütün bu durumları düşününce- hayvanların refahı, değeri ve onları anlamaya yönelik çabalar düşünülünce- bu hayvanların sirklerde bulunmasına yönelik ahlaki bir gerekçe bulamıyoruz. Hayvanların refah hakkını çiğniyorlar, en temel ahlaki meseleleri göz önüne almıyorlar ve hayvanları anlamaya yönelik yanlış bir çaba içerisindeler. Hukuk bu durumları göz önüne almalı ve sirk hayvanları yasaklanmalı.”

 

Bilimsel Araştırma

Bristol Üniversitesi’ndeki araştırmacılar sirklerin yaban hayvanlarının mekan ve sosyal grup gibi en temel refah ihtiyaçlarını karşılamak konusunda yetersiz kaldığı sonucuna vardılar. Ayrıca bilimsel literatür ve diğer verilerin az olduğu, hatta sirklerde çalışan hayvanların kökeni ve gerçek sayısının bilinmediğini de ortaya koydular.

 

Araştırmacılar ayrıca yaban hayvanlarının ihtiyaçlarının sirklerde karşılanamayacağına dair veriler de elde ettiler ve şu sonuca vardılar: “ ne doğal ortam ne de doğal davranış sirklerde yeniden yaratılamaz”.

 

Sirklerin terbiye ve performansın bir zenginlik kaynağı olduğu iddialarına rağmen bu sadece günün %1-9’unu oluşturuyor, özellikle de sergilenen performanslar gürültü, ışıklar ve seyirci sebebiyle ekstra ve yoğun stres yaratabilir.  Hayvanlar günün geri kalan zamanını ya  egzersiz bölmelerinde ya da barınakta geçirir.

 

Kaçma Olayları

Sirkler Tehlikeli Yaban Hayvanı Kanunu’ndan muaf . Sirklerin daima hareket halinde olması da daima bir kaçış riski olduğu anlamına geliyor. Deve, domuz ve keçilerin serbest kalması her zaman mümkün. Ayrıca kaplan ve aslanların da kaçtığı biliniyor.

 

2006 yılı Temmuz ayında Sydney Sirki’nden küçük bir kanguru sirk İrlanda’ya doğru yola çıkarken kaçtı. Sirk hayvanı geride bıraktı ve yoluna devam etti, hayvan ise bir hafta sonra bulundu.

 

2004 yılında üç deve sirkten kaçtı, İrlanda’nın Limerick taşıt yolunda gezinirken bulundular.

 

2003 yılında Anne isminde bir fil  İskoçya’daki Boby Roberts Süper Sirki’nden kaçtı. Anne içinde kapalı tutulduğu bölmeden kaçtı ve yeniden yakalana dek sokaklarda kovalandı.

Bir Sirkin Bir Fili Demir Çubukla Dövmesi Yasal Bir Şeydir

1996’dan 1998’e dek ADI İngiltere’deki sirk hayvanlarına yönelik yoğun bir gizli inceleme başlattı. ADI üyeleri sirklerde işe girdiler. Çekilen gizli video görüntülerinde hayvanların bir çok şekilde dövülüp itildiği görüldü. Araştırmaların sonucunda Mary Cawley  (Chipperfield),kocası Roger Cawley ve fil terbiyecisi Stephen Gills hayvanlara zulmetmekten  suçlu bulundu.

 

Gills fillere yönelik saldırıları sebebiyle dört ay hapis yattı. Bu adam bazen zincire vurulmuş hayvanların yüzüne  30 kere demir çubukla vuruyordu. Mary Cawley, Trudy adında bir yavru şempanzeyi tekmelediği ve kırbaçla dövdüğü için suçlu bulundu. Roger Cawley  ise Flora adında hasta bir file yönelik zalimliği sebebiyle suçlu bulundu. Cawley bu fili hasta olduğu için çalıştırdığını söyledi ama daha hızlı hareket etmesi için onu kırbaçlıyordu. Cawley ailesine ceza kesildi ; ancak hayvanlardan uzak durmaları yönünde bir karar çıkmadı.

 

Ancak eşit derecede  önemli başka bir durum var. Bu insanların hangi sebeple tutuklanmadığı da önemli. Bu da sirklerde hayvanlara yönelik gaddarlığın  hangi oranlarda olduğunu ortaya koyuyor.

 

Çok da Uzak Olmayan Bir Geçmişin Hatırası

Her ne kadar geleneksel olduklarını ve mirasımızın bir parçası olduğunu iddia etseler de şu andaki haliyle sirkler aslında ilk kez 19. yüzyılda ortaya çıktı.

 

Modern sirkin babası İngiltere doğumlu Phillip Astley olarak bilinir. Astley 18.yüzyılda Londra’da kapalı bir mekanda binicilikle ilgili ve akrobatik yetenekler sergilemiş birisidir. Bu da  tarihte bir ilkti. Şu anda bizim bildiğimiz anlamda ilk sirk ringi İngiltere’de görülmüştür. Sirk endüstrisinin yaban hayvanların gösterinin bütünleyici birparçası olduğunu iddia etmelerine rağmen ancak 19.yüzyılda sirklerde bir fil görmek mümkün olabildi.

 

Hayvanlar sergilenmeden önce gezici sirkler fiziksel anormallikleri olan insanları sergiliyordu, onlara “doğanın anormalleri” deniyordu. Sirk dünyasıyla eşanlamlı bir isim olan Phineas Taylor Barnum da bu pratikle alakalıydı. Hak ettiği şekilde tarihe  gömülmüş, utanç duyulacak bir geçmiş bu.

 

Performans hayvanlarının kökeni Roma İmparatorluğu’na dek uzanıyor. Arenalarda binlerce hayvan ve insan katlediliyordu. Bazı hayvanlardan hayvanı aşağılayan hareketleri yapabilmesi isteniyordu, hayvanı küçük düşürmek amacı taşıyan hareketler yapması bekleniyordu, Roma kültürünün önemli bir özelliği olarak insanın doğaya olan üstünlüğünün altı çiziliyordu. Ama performans hayvanlarının varlığı gösterilerde yaşanan katliamlar karşısında pek bir önem taşımıyor. Elbette hiç kimse gelenek adına amfitiyatrolarda yaşanan işkence ve küçük düşürmeleri yeniden canlandırmayı ya da korumayı istemez.

 

Yüz sene kadar önce gezici sirkler bu küçük düşürücü gösteriyi canlandırmayı denediler. Bugün aslanların “terbiyecileri” önünde ineklere dönüştüğünü, performans filleri ve ayıların da karikatürleştirildiğini görüyoruz. Sirkler, geçmişin çağdışı bir hatırası artık.

 

Çeviri: CemC

 

ÇILDIRMIŞ DÜNYA

Derrick Jensen
Orion Dergisi Eylül/Ekim 2010 sayısı

Sizi bilmem; ama ben ne zaman bir “yeşil” konferansa katılsam, oradan ilham almış ve harekete geçirilmiş bir şekilde ayrılmam gerektiğini biliyorum; ama tam tersine kalbim kırık, cesaretimi yitirmiş, yenik ve yalan söylenmiş hissediyorum. Moralimi bozan şey, organik tarımı (yeniden) keşfeden çiftçiler; mısır nişastasından yapılan plastik çatallar; güneş pilleri; yeniden yerelleşme; basit yaşamanın hazları; gezegenin öldürülmesinin yasını tutma; “hikayelerimizi değiştirme” ve özellikle de pozitif bir tavır takınma hakkında kaçınılmaz konuşmalar değil. Beni üzen şey, kimsenin, ama hiç kimsenin psiko-patolojiden söz etmemesi.

Bu neden önemli? Çünkü iktidarı ellerinde bulunduranlar sürdürülebilir toplulukları yok ediyor – ve söz konusu olan sadece sürdürülebilir yerli topluluklar değil. Eğer insanlar kendi topraklarında daha sürdürülebilir bir hayat sürmenin yeni yollarını geliştirebilirse ve iktidar sahipleri toprağın yol, alışveriş merkezi ve park alanları için gerekli olduğuna karar verirse, iktidardakiler o toprağa el koyacak. Egemen kültür bu şekilde işliyor. Herkes ve her şey ekonomik üretim, ekonomik büyüme ve bu kültürün devam etmesi için kurban edilmek zorunda.

Birkaç ay önce altmış kadar kadını öldürmekten sanık olan New Mexico’lu bir seri katil olan David Parker Ray ile ilgili bir belgesel izliyordum. Ray kadınları kaçırmış ve onları tecavüz kölesi olarak alıkoymuştu. Ray, bir traktör romörkünü işkence odasına çevirmişti ve orada kadınlara yaptıklarını kameraya kaydediyordu. Belgeselde FBI’ın suçlu profili çıkarma uzmanı Ray’in kurbanlarına yönelik tavırlarını çoğu insanın kağıt mendillere yönelik tavrına benzetiyordu: Onları bir kez kullandıktan sonra başlarına ne geldiğini umursar mısınız? Uzman, elbette hayır, diyordu. İşte Ray kurbanlarını böyle algılıyordu: basitçe kullanıp atılacak bir şey.

 

Profil çıkarma uzmanı bunu söylediği zaman aklıma gelen ilk düşünce göçücü güvercinler oldu. Sonra pasifik kral somonları. Ardından okyanuslar. Bu kültürün kaç üyesi gerçekten göçücü güvercinler için yas tutuyor? Somonlar için? Okyanuslar için? Bir bütün olarak bu kültür ve onun çoğu üyesi bu yaşam tarzının kurbanlarına David Parker Ray’in kurbanlarına gösterdiği önemden fazlasını göstermiyor. Çekilen ızdıraba karşı takınılan kör tavır, bu kültürü tanımlayan en temel özelliklerden biri. Bu aynı zamanda sosyopatolojinin en temel tanımlayıcı özelliği.

The New Columbia Encyclopedia, bir sosyopatın pişmanlık hissi duymadan kasten kötülük yapan birisi olarak tanımlanabileceğini yazıyor: “Bu bireyler, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdır; kendi dürtülerine göre davranır; davranışlarının sonuçlarını idrak edemez; uzun vadeli hedefler peşinde koşamaz ya da hayal kırıklığı duygusunu tolere edemez. Psikopat birey, normalde antisosyal bir davranışın eşlik ettiği kaygı ve suçluluk hislerinin yokluğu ile tanımlanır.”
Bu kültürün üyeleri yerli ormanların (%98’i yok oldu), yerli çayırların (%99’ı yok oldu), okyanus hayatının (büyük balıkların %90’ı yok oldu) ihtiyaçlarına karşı ne kadar duyarlı? Bu kültür yerli insanların toprak taleplerine karşı ne kadar duyarlı? Bu kültürün üyeleri ormanları, çayırları, okyanusları yok etmenin ya da yerli insanların toprak taleplerini reddetmenin sonuçlarını ne kadar açık bir şekilde öngörebilir? Deniz seviyesi yükselip buzullar tamamen yok olurken, bu kültürün karar alıcıları küresel ısınmanın sonuçlarını ne kadar öngörebiliyor?

Sosyopatlar üzerine bir uzman olan Dr. Robert Hare şöyle diyor: “Psikopatlığın en yıkıcı özellikleri arasında diğer insanların haklarını umursamayan bir aldırmazlığa ve saldırgan, şiddet dolu davranışlara meyilli olmak var. Psikopatlar, diğer insanları pişmanlık duymadan kendi çıkarları için etkileyebilir ve sömürebilir. Empati ve sorumluluk hissinden yoksundurlar. Karşılarındaki insanın hislerine aldırmadan onları manipüle edebilir, yalan söyleyebilir ve aldatabilirler.” Aklıma Kızıl Bulut’un söyledikleri geliyor: “Bizlere hatırlayabildiğimden daha fazla vaatte bulundular. Sadece bir tanesini yerine getirdiler. Toprağımızı alacaklarını söylemişlerdi, ve aldılar.”

Dr. Robert Hare ayrıca şöyle diyor: “Çoğu insan, psikopatların aslında katil veya hükümlü olduğunu sanıyor. Aslında halk sosyal klişelerin ötesini görebilecek bir tarzda eğitilmedi. Psikopatların girişimci, politikacı, CEO ve diğer başarılı bireyler olabileceğini ve asla hapse girmeyebileceklerini bilmiyor.” Başkan olabilirler, bir patron olabilirler, komşunuz olabilirler.

Şimdi egemen kültürün sosyopatların özellikleriyle ne kadar uyuştuğunu Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1992 yılında Cenevre’de yayımlanan “ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması” bölümünde listelendiği şekliyle inceleyelim:

a) Başkalarının duygularını umursamayan bir tavır. Nereden başlamalı? Bu kültürün üyeleri topraklarını çaldıkları yerli insanların duygularını umursadılar mı? Peki yuvalarından sürülen ya da varlıklarına son verilen insan olmayan canlıların duygularını? Dahası, popüler bilim dünyası duyguların bütün bilimsel çalışmalardan çıkarılması gerektiğini talep etmiyor mu? Duyguların işle ilgili alınan kararlara ve ekonomi politikasına müdahale etmemesi gerektiği söylenmiyor mu? Kafeslerde bekleyen tavukların duyguları var mı? Peki deney laboratuarlarındaki köpeklerin? Ya ağaçların? Yağmurun? Taşların? Bu kültür, tüm bu canlıların duygularının var olduğunu reddetmek için bile diğer canlıların duygularını “umursamayan bir tavrın” ötesine geçiyor.

b) Apaçık ve kalıcı sorumsuzluk tavrı ve toplumsal normlara, kurallara ve zorunluluklara uymamak. Gezegeni öldürmekten daha sorumsuz bir eylem var mı? Şimdi bu kültürün normlarını, kurallarını ve zorunluluklarını düşünün. Normlar: tecavüz, istismar, yıkım. Kurallar: iktidar sahiplerinin iktidarı ellerinde tutmaya devam etmeleri için yaratılmış yasal bir sistem. Zorunluluklar: mümkün olduğu kadar çok para ve güç elde etmek.

c) İlişki kurmakta zorluk çekmese bile onları devam ettirebilme konusunda yetersizlik. Ben Tolowa topraklarında yaşıyorum. Tolowalılar en azından 12 bin 500 senedir insan ve insan olmayan canlılarla sürekli ilişkilere sahipti. Egemen kültür 180 sene kadar önce buraya geldiğinde burası bir cennetti; şimdi ise çöplüğe dönmüş durumda. Sömürmek sürekli bir ilişki değildir – ister başka bir hayvanla, isterse bir toprak parçasıyla olsun.

d) Çok düşük engellenme toleransı ve şiddet dahil saldırganlığın dışa vurulması konusunda düşük eşik. Uygar insanlar yerli insanları on binlerce yıldır yok ediyor. ABD diğer ülkelere karşı sürekli olarak “saldırganlığını dışa vuruyor” (onları işgal ediyor). Bireyler, şirketler ve hükümetler saldırganlıklarını kır kurtlarına, çayır köpeklerine, deniz aslanlarına, sulak alanlara, kömür yatakları olan dağlara, petrol bulunan kıyı düzlüklerine karşı her gün dışa vuruyor.

e) Suçluluk duygusu hissetme ve deneyimden, özellikle cezalandırılmaktan, menfaat sağlama yetersizliği. Sizce kereste şirketlerinin CEO’ları kâdim ormanların yok edilmesi karşısında ne kadar suçluluk duyuyor? Ve burada menfaat sözcüğü; ormanları, okyanusları ve diğerlerini öldürmekten elde ettikleri finansal kazanç anlamında değil, insanın geriye bakarak olayları farklı değerlendirmesi anlamında kullanılıyor. Orta Doğu’yu, Avrupa’nın tamamını, Amerika, Afrika ve Asya’nın büyük kısmını ormansızlaştırdıktan sonra sizce sorumluların geçmiş hatalarından ders aldığını söylemek akıl kârı mı? Sınır tanımaz bir şekilde kömür, petrol ve doğal gaz yakarak iklimi değiştiren kararları ve politikalarından herhangi bir şey öğreniyorlar mı?

f) Başkalarını suçlama veya davranışı için mantıklı bahaneler ortaya koyma eğilimi. CEO’lar uyguladıkları şiddetin sorumluluğunu alıyorlar mı? Ya tecavüzcüler? George Bush ormansızlaşma suçunu orman yangınlarına attı. Clinton her şeyin böceklerin suçu olduğunu söyledi. Çoğu insan ne zaman Doğu Yakasını bir kış fırtınası vursa gezegenimizin hızla ısındığını reddetmelerini haklı çıkaracak bir sebep bulmuş oluyor.

Elbette hepimiz böle davranmıyoruz. Ama sosyopat olmayanlarımız, farklı yaşamaya çalışanlarımız bir adım öne çıkıp bu kültürün davranış tarzına dikkatleri çekmeli.

Sonsuz olmayan gezegenimizi bu kültürle paylaşmak demek, bir odada bir psikopatla sıkışıp kalmak demek. Çıkış yok. Psikopat önce diğer hedeflere yönelse de, eninde sonunda sıra bize de gelecek. Eninde sonunda hayatlarımız için savaşmak zorunda kalacağız. Bu yüzden, yaşayabileceğimiz bir toprak parçasına sahip olmak ve torunlarımızın orada gelecekte de yaşayabilmesini istiyorsak, bu ölümcül kültürü durdurmak için politik anlamda organize olmamız gerekiyor.

 

Çeviri:CemC

Düzeltme:Elfun

 

Zulmü Görüntüle

Zulmü Görüntüle

21 Kasım 2010

Yeryüzünde en çok zulüm gören canlılardan biridir hayvanlar. Ama yine de pek kimse duymaz hergün öldürülen milyonlarcasının sesini. Nedendir bilinmez hayvan deneyleri güvenlikli binaların içerisinde yapılır. Tavukların onlarcası çok uzakta bir çiftlikteki kafeste sıkış tepiş saklanır. Yüreği kan ağlayan filin çığlığını sirkten yükselen kahkahalar bastırır. Açık denizlerde troller balık sürülerini süpürürken ufkun ardına saklanır.

Bugünlerde ise bir kampanya başladı. Duvarların arkasına gizlenen zulmü görüntülemek için bir grup yaptıkları çağrıyla yola çıktı. Zulmü sadece birkaç insanın zalimliği olarak görmüyorlar. Sorumlu, insan-merkezci endüstriyel kapitalist uygarlık ve onun kurumları – üniversiteler, tıp ve veteriner fakülteleri, laboratuvarlar, şirketler, endüstriyel çiftlikler, su parkları, sirkler, kürk çiftlikleri, tavuk çiftlikleri, hayvanat bahçeleri, evcil hayvan dükkanları, barınaklar, denizler, ormanlar, sokaklar ve hayvanların zulme uğradığı her neresi varsa. Meraklandık, sorduk. Anlattılar.

 

Böyle bir kampanya aklınıza nasıl geldi? Neden başlatma gereği duydunuz?
Bizler bu coğrafyada uzun zamandır hayvanların kurtuluşu için mücadele eden, bu konuda fikir veeylemler geliştirmeye çalışan insanlarız. “Zulmü görüntüle!” kampanyasını başlatmadaki amacımız,hayvanseverliğe ve etyemezliğe indirgenmiş olan hayvan hakları veya hayvan kurtuluş hareketindeanti-kapitalist ve anti-kurumsal “doğrudan eylemi” körüklemektir. Bugün hayvanlara uygulananzulmün münferit veya kişisel olaylar olmadığının izahı, muazzam bir hayvan endüstrisi varlığının teşhiri ve hayvan hakları hareketinin hedeflerini belirlemesine katkıda bulunmaktır.

“Doğrudan eylem”den bahsettiniz, bu tam olarak nedir?
Doğrudan eylemin, bir mezbahada, bir barınakta veya bir laboratuvarda hayvanlara yapılan işkence ve katliama karşı Taksim tramvay durağından Galatasaray Lisesi önüne kadar yürümek olmadığını garanti edebilirim size. Doğrudan eylem, çözümün adresi olarak Taksim tramvay durağındaki basın açıklamaları yapmaktansa, doğrudan doğruya sömüren ve zulmeden kurum ve şirketlere yönelik şahitlik etme eylemlerini, blokajları ve sabotajları içermektedir. Genel olarak doğrudan sistem karşıtı bir isyan girişimi olduğu gibi, lokal düzeyde belirli şirket ve kurumları rahatsız edici, tehdit edici ve yıkıcı olmalıdır.

Dünya çapında Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF) hareketinin doğrudan eylemler yoluyla bir çok şirketi yaptıkları işten milyarlarca dolar zarar vererek vazgeçirmiştir. Yıkıcı doğrudan eylemler, pasifizme ve yasallığa hapsedilmiş kısır, sıkıcı ve her zaman daha fazla geri adım atılan hareketlerden bir çıkış yoludur.

Kendinizi Türkiye’deki hayvan hakları mücadelesinin neresinde tanımlıyorsunuz?
Ana-akım hayvan hakları hareketi bugün kendi düşmanıyla el ele vermiş gibi görünüyor. Bir çok samimi aktivisti içerisinde barındırıyor olsa da, hareket bugün kendisini kapitalizmin ve devlet yasalarının sınırlarına hapsetmiş durumda. Bizler hayvanlara uygulanan zulme karşı çıkarken bunların dışarıda tutulmasının gerçek bir mücadelenin önündeki en temel engellerden birisi olduğuna inanıyoruz.

Hayvan Hakları Federasyonu’nun da dahil olduğu ana-akım hayvan hakları hareketinin yaptıkları işlerin insan ve hatta hayvanları öğütmekten başka bir şeye yaramadığını görmüş durumdayız. Hayvan hakları adı altında yapılan dernekçiliklerin aslında kimi zaman nasıl hayvanlara yapılan zulmü meşrulaştırdığının onlarca örneğini verebiliriz sizlere. Örneğin; Mart ayında Erzurum’daki Kanatlı Kümes Hayvanları Koruma, Yaşatma ve Tanıtma Derneği’nin horoz dövüşlerini organize etmesi, Türkiye Güvercin Federasyonu’nun güvercin pazarındaki rolü ve kimi derneklerin sahiplendirme adı altında evcil hayvan ticaretini örgütlemeleri vs. o kadar çok örnek var kısaymakla bitmez.

Peki, bahsettiğiniz zulmün Türkiye’deki boyutları nedir?
Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin boyutları dünyadakinden pek farklı değil. Et ve tavuk endüstrisini oluşturan endüstriyel hayvancılık, deniz ürünleri ve balıkçılık, avcılık, barınaklar, evcil hayvan dükkanları, hayvanat bahçeleri, hayvan sporları ve dövüşleri, istismar edilenler, sirkler, deneyler, endüstriyel ve kentsel genişleme, otoyollar ve ormansızlaşma, su kaynaklarının ve doğal alanların kirletilmesi ve yok edilmesi, vs. gibi bir çok nedenden dolayı bu coğrafyada yaşayan hayvanlar olumsuz etkilenmektedir. Bu zulüm aynı zamanda sadece hayvanlarla da kısıtlı değil, insanlar ve doğal alanlar da kapitalist endüstriyelizmin açgözlü uygulamalarından etkilenmektedir.

Et endüstrisine hükmeden otuza yakın firma her saniye hayvan öğütmeye devam ediyor. Doğumundan ölümüne kadar işkence ve zulümle geçen bu hayvanlar için kesilmek sanki bir kurtuluş. Çiftliklerdeki koşullardan nakil süreçlerine ve kesim aşamalarına kadar büyük/küçük baş hayvanlar ve bilhassa tavuklar muazzam bir zulme maruz kalıyorlar.

Tıp ve kozmetik endüstrisi için yapılan deneyler de yaygınlaşmaya başladı. Bunun dışında, sokak hayvanlarına, at yarışlarında ve hayvan dövüşlerinde yaşanan zulmü çoğu zaman televizyonlarda görmekteyiz zaten. Barınaklarda, evcil hayvan dükkanlarında, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde yaşanalar ise 1940′ların Auscwitz’ini aratmıyor.

Endüstriyel faaliyetler, aşırı kentleşme ve yeni otoyolların inşa edilmesi, yaban hayvanlarının yaşam alanlarını gitgide daraltarak türlerinin tükenmesine yol açıyor. Su kaynaklarının kirletilmesi ve barajların yapılması nedeniyle tatlı su balıkları ve bir çok hayvan etkilenmektedir.

Görünen o ki ortada salt hayvan severlikten çok farklı bir konu var. Aklıma “Zulm ile âbadolanın âkîbeti berbat olur.” sözü geldi. Bahsettiğiniz tüm bu sistemin âkîbeti sizce de berbatolacak mıdır?
Evet. Hayvanseverliğin köklerini insan-merkezci ideolojiden aldığını düşünüyoruz. Hayvanlar ve insanlar tür olarak varoluşlarından bu yana belli düzeylerde ilişki kurmuş olsalar da, bu ilişkinin hayvanların evcilleşmesinden ve insan karşısında daha fazla acizleşmesinden yana evrildiğini gördük. Bu acizleşme karşısında modern insanın acıma ve severlik olarak karşımıza çıkan türcülüğünün başka bir boyutunu hayata geçirdiğini görüyoruz. Bu anlamda hayvan severliği reddediyoruz.

Bu sistemin âkîbetinden ziyade gezegenin ve dolayısıyla insanın ve diğer canlı türlerin âkîbeti hiç iyiye gidecekmiş gibi görünmüyor. Ormanları, toprakları, suyu ve besin kaynakları tüketilen, kirletilen ve yok edilen bir gezegen, laboratuvar ortamlarında yeni yaşam formları yaratarak belki de bir süre idare edebilir ancak bu fişe takılı hayatlar sürdürülebilir değil. Bu nedenle her an çöküşe meyilli bir yaşama doğru gidiyoruz.

Bu sürdürülemezliği, yaşanan ekolojik felaketlerde, makinenin sekteye uğradığı zamanlarda ve altyapı çöküşlerinde yakından görüyoruz. Marmara depremi gibi depremlerin, Macaristan’da en son yaşanan zehirli atık sızıntısının, Meksika Körfezi’nde yaşanan petrol sızıntısı, Ayazma’da yaşanan taşkın ve dünya çapında yaşanan bir çok felaket endüstriyel altyapının ne kadar sürdürülemez olduğunun göstergesidir. Uygarlık nezdinde insanın doğaya karşı verdiği egemenlik mücadelesi halen kazanılmış değil ve kazanılamayacak da. Tüm uygarlıklar gibi bu sistem de yerle bir olacak ve bu sefer sonuçları hepimiz için ağır olacak. O nedenle kıyameti beklemektense, kıyameti kendi lehimize çevirecek süreçleri örmek gerekmektedir.

Günümüzde hayvanlara karşı yapılan zulmün kaynağını evcilleştirme olarak mı görüyorsunuz?
Günümüzdeki zulmün aslında doğrudan doğruya evcilleştirmenin sonucu değil, evcilleştirmenin bir aşaması olarak ortaya çıkan endüstriyelizmin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihinde hayvanlar, bu şekilde şiddetli bir üretimi ve böyle muazzam bir katliamı daha önce hiç yaşamamıştı. Ancak tahakkümün ve sistematik şiddetin asıl köklerini evcilleştirmede aramamız gerektiği konusunda şüphemiz yok. Bu nedenle bugünü anlamak için kendi köklerimizi de çözümlememiz gerekir. Bugün insanoğlunun hem kendisini hem de diğer canlıları evcilleştirerek hiç iyi birşey yapmadığını bilebiliriz. Belki de hepimizin kökünü kazıyacak olan şey köklerimizdeki o kırılmalarda aranmalıdır.

“Zulmü Görüntüle!” çağrısı herkesin bulunduğu yerden bir şeyler yapmasına yönelik bir çağrı. Zulmü Görüntüle merkezde biriken bir hareket olmaktansa, ağsal ve farklı cephelerin (hatta farklı isimlerde ve biçimlerde) oluşmasının önünü açmaya çalışan bir girişim olarak düşünülmelidir. Bizler kimseyi bize katılmaya davet etmiyoruz. İstenirse birlikte çalışabileceğimizi söylüyoruz. Aktivistlerin, üniversitelerde, zulme ortak olan veya icra eden kurum ve firmalarda bağlar kurabilmesine, bilgi akışını alabilmesine, nihayetinde aktivistlerin doğrudan eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlayacak iş birliklerini yaratabilmesi önemlidir.

İnternet sitesi: http://zulmugoruntule.wordpress.com – E-posta: zulmugoruntule@riseup.net

bol dumanlı yeniHarman‘ın Kasım sayısında yayınlanmıştır.

 

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ALF: Hayvan Refahçılığı, Hayvan Hakları, Hayvan Özgürlüğü ve ALF.

Aşağıdaki röportaj Erika Wardle ve Nichali Ciaccio tarafından 2005 yılında yapılmış, Dr. Steve Best sorulara cevap vermiş.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı kurbanlarla  ilgili masum bir iki cümle eden Tarkan’a  “bize hayvan hakları dersi vermeyin ” demişti. Bu dersin gerekli olduğunu bildiğimiz için, derslere geç kalanlar için bir özet sunuyoruz….

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC