Yavru Köpekler Öldüğünde



Jeremy Sapienza

 

 

 

23 Ağustos 2002

(2002 yılında El-Kaide’nin köpekleri kullanarak kimyasal silah geliştirdiğine dair bir video yayınlanıyor)

Eğer “ El-Kaide dünya tarihinin en kötü insanlarından oluşmuş bir gruptur” cümlesini artık yutmuyorsanız o zaman “yavru köpekleri öldürüyorlar!” teyplerini verebiliriz. Bir anlığına şu gerçeği bir kenara koyalım- Afganistan’da sarı laboratuarlar hakikaten var mı? İnsanların yiyecek bir şeyler bulacak denli şanslı olamadığı bir yerde bu köpeğin çamaşır makinesinden çıkmış kadar temiz olmasının sebebi ne? Konuyu dağıttım galiba.

 

Bu teyplerin Studio City’de yapılmadığını düşünecek olursak El-Kaide’nin birkaç köpeğe yaptığı şeyin ABD ve diğer devletlerin her zaman yaptığı şeylerden daha  kötü olduğunu nasıl söyleyebiliriz? PETA hayranı değilim ama, bazı ilginç noktalardan söz ettiklerini  de söylemek lazım. Örneğin;

 

Uluslararası çekişmelerde hangi yerde durduğunuz bir kenara, İsrail ordusunun da anestezi kullanmadan domuzları Scud füzeleriyle havaya uçurduğu ve köpek, maymun, güvercin, fare, karakurbağa ve hint domuzu gibi hayvanlar üzerinde acı veren deneyler yürüttüğünü öğrenmiş bulunuyoruz. 17 Mart 2000 tarihinde İsrail’in en saygın gazetesi Ha’aretz’de yayımlanan bir yazıda İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından yürütülen deneylerden söz ediliyor. Bu deneyler o kadar korkunçtu ki deneyleri yürüten askerlerin deney sonrası psikolojik destek alması gerekmişti.”

İsrail’de domuzlar mı???

 

Neyse, PETA ABD’nin insanın en iyi arkadaşı ve daha nice türe yaptıkları karşısında İsrail’in dehşet veren deneyleri denizde damla gibi kalıyor.

Her yıl, yaklaşık 342 bin primat, köpek, domuz, keçi, koyun, tavşan, kedi ve diğer hayvan türü ABD Savunma Bakanlığı  tarafından bu ülkede yapılagelmiş en acı veren deneylerde yaralanıyor ve  öldürülüyor. Vergi mükelleflerine bu deneylerin ödettiği bedel her yıl 225 milyon doları aşıyor.”

 

Osama hakkında ne derseniz deyin, ama adam hayvanlara işkence etmek için kendi lanet olası parasını kullandı.

 

Biraz araştırma yaptım ve ortaya çıkan gerçek şu ki PETA sağdan soldan doğrudan aparttığı paragrafları alt alta eklemiş olsa da günde 5 primat öldüren ABD ordusu hayvanlara öyle şeyler yapmış ki yaşasaydı Mengele bile korkudan titrerdi. Tıbbi Araştırmaların Modernizasyonu Komitesi şunları yazıyor:

Savunma Bakanlığı veritabanından yararlanmak istediğimizde Brooks kurumu ile ilgili yaptığımız sorgulamalarda 14 ayrı proje ile karşılaşıyoruz. Bu projelerden 12 tanesi Brooks’a 4,845,000 dolar getiriyor. Diğer ikisinin fon kaynakları “gizli” olarak nitelenmiş. Bu 14 deneyden 10 tanesinde primatlar kullanılıyor, geri kalanlarda fare, ve diğer kemirgenler kullanılmış. Primatların kullanıldığı 10 deney  çok ezici deneyler. Bu projelerin “özneleri” gözlerde lazer etkilerine, radyasyona ve çok güçlü mikrodalga fırınlara dayanmak zorundalar.”

Brooks Hava Kuvvetleri Üssünde çalışan delirmiş bilim adamları kasaların açılıp kapanması sesini duyuyor sürekli.

Savunma Bakanlığı laboratuarlarında 187,257 hayvan ölüyor, ama Savunma Bakanlığı taşeronu laboratuarlarda 139,840 hayvan yoğun acıya maruz kalıyor.”

Yani Savunma Bakanlığı tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak öldürülen 327,097 hayvan var (bu sayı üzerinde deney yapılmış , şimdi kalkıp da  üç köpek  için çıldırmamız mı lazım?)

Sorumlu Tıp İçin Fizikçiler Komitesi gerçek bedelin ne olduğunu şöyle açıklıyor:

 

Yüzbinlerce hayvanın kullanıldığı deneyler için 200 milyon dolar harcanıyor, bu deneylerin neredeyse hiçbir bilimsel mantığı bulunmuyor. Görünüşe göre Savunma Bakanlığı’nın bazı programları fildişi kulesi araştırmalar için çek hesabına dönüşmüş durumda…

Hayvanların öldürüldüğü bir çok askeri deneyin aslında hiçbir askeri amaca hizmet etmediğini öğrendik.

Askeri deneylerde lazer dövme silicileri domuzlar üzerinde deniyorlar, fare, güvercin ve sincap maymunlarının da uyuşturucu suçu ile ilgili deneylerde kullanıldığını öğrendik.

Diğer deneylerde ise malta humması, antraks, dang humması, at enfesaliti, ebola ve marburg gibi hastalıklarla ilgili çalışmalar yapılıyor.

Zehirli hardal gazı öncelikle 1. Dünya Savaşı’nda kullanıldı, Savunma Bakanlığı’nın hayvan deneylerinde en favori madde konumunda. “

 

Bana öyle geliyor ki bir grup kafayı yemiş insan iki farklı şekilde  işini görüyor: tamamen gereksiz bir kariyer aracılığıyla ve 5 yaşında  çocuğun kertenkelenin bacaklarını koparması gibi hayvan öldürmekten köşeyi dönüyorlar.

 

Ulusal Dirikesim Karşıtları Topluluğu şunları söylüyor:

“Askeri deneyler yeni silahları test etmek, biyolojik ve kimyasal savaşlarda yeni gelişmeleri denemek için yapılıyor. Sözde “yara laboratuarlarında” askeri deneyleri yürüten bilim adamları bazen tam bilinçli bazen yarı bilinçli hayvanlar askılardan aşağı sarkıtıyor ve askeri cerrahi pratiği yapmak amacıyla gerçek savaş yarası açılması için güçlü silahlarla bu hayvanları vuruluyorlar. “ Robofare’nin o gülünç fotoğraflarını unutan var mı?  Bu kemirgenlere bir yakınlık hissettiğimden filan değil (evime son zamanlarda dadanan birisiyle bayağı uğraştım)  ama uzaktan kontrol edilmek sizce de berbat bir şey değil mi?

 

 

Ama bana göre “ana yemek”, “Atomik Nuh Gemisi”…

“1946 civarında Güney Pasifik’teki Bikini mercanadasında gemiye bindirilmiş ya da başı boş bırakılmış koyun, keçi ve diğer hayvan türlerinden oluşan 4,000 hayvan  hemen altlarında patlatılan bir atom bombasıyla ya çok ciddi şekilde yaralandı ya da öldürüldü. Ordu bu deneye “Atomik Nuh Gemisi” adını verdi.”

İslam ve hayvana zulmetmekle  ilgili bir dipnot:

“ İnsanlar hayvanların askeri deneylerde kullanılmasına veya/ve yara laboratuarlarına karşı çıkmak için İslam yasası olan şeriata da başvurabilir. Hadis ve şeriat kanunlarına göre savaşlarımız kendi sorunlarımız olup hayvanların bu yüzden acı çekmesine sebep olmak gibi bir hakkımız bulunmuyor.”

 

PETA’yla aynı fikirdeyim evet, yavru köpeklerin ölmesinden nefret ediyorum. “El-Kaide’nin o köpeğe yaptığı şey korkunçtu; ama dürüst olalım: biz ve müttefiklerimiz de bu çeşit bir barbarlıktan aynı derecede sorumluyuz.”

Biz mi? Beni bu işe hiç karıştırmayın.

 

Çeviri:CemC

 

 

 

Reklamlar

ABD ordusunun hayvanlara karşı yürüttüğü savaş


PETA’dan.

ABD’nin uzun bir hayvan deneyleri tarihi var.

Her yıl, yaklaşık 342 bin primat, köpek, domuz, keçi, koyun, tavşan, kedi ve diğer hayvan türü ABD Savunma Bakanlığı  tarafından bu ülkede yapılagelmiş en acı veren deneylerde yaralanıyor ve  öldürülüyor. Vergi mükelleflerine bu deneylerin ödettiği bedel her yıl 225 milyon doları aşıyor.

Çok Gizli

Askeri deneyler “ çok gizli” ibaresi taşıyor, bu konuda bilgi edinmek de gerçekten çok zor. Yayınlanmış araştırmalara bakarak silahlı kuvvetlerin ABD’nin her yerinde her türden silahı hayvanlar üzerinde denediğini öğreniyoruz; bu silahlar arasında Sovyet AK-47 tüfeklerinden biyolojik ve kimyasal savaş maddelerine, nükleer patlamalara kadar bir çok şey yer alıyor.

Bu deneyler acı verebilir, tekrar gerektirebilir, ayrıca pahalıya mal olup sonuçları da güvenilir değildir, ayrıca zaman israfı da olabilir; çünkü üzerinde çalıştıkları sonuçlar insanlar üzerinde  çoktan gözlenmiş olabilir, ya da sonuçlar insan tecrübesine uyarlanamayabilir.

Yanıklar ve Patlamalar

1946 civarında Güney Pasifik’teki Bikini mercanadasında gemiye bindirilmiş ya da başı boş bırakılmış koyun, keçi ve diğer hayvan türlerinden oluşan 4,000 hayvan  hemen altlarında patlatılan bir atom bombasıyla ya çok ciddi şekilde yaralandı ya da öldürüldü. Ordu bu deneye “Atomik Nuh Gemisi” adını verdi.

Ordu üssü Sam Houston’da fareler 10 saniye boyunca kaynamış suda tutuldu ve aralarından bir gruba yanmış sırtlarının bir kısmından bilinçli olarak mikrop bulaştırıldı. 1987’de Maryland’da  Bahriye Tıp Araştırma Enstitüsü’nde farelerin sırtları traş edildi, etanolle kapatıldı  ve 10 saniye boyunca yakıldı.

1988’de Kirtland, New Mexico’daki Hava Kuvvetleri Üssü’nde  koyunlar gevşek bir ağ şeridinin arkasına yerleştirildiler, hemen karşısında da bir levha bulunuyordu. 19 metre uzağa ise patlayıcı yerleştirilmişti. Yapılan deneylerin ikisinde 48 koyun havaya uçuruldu: ilk grup patlama sırasında ne kadar işe yarayacağı merak edilen bir yelek giyerek havaya uçuruldu, ikinci grupta  ise deney patlama sonucu olan yaraların tanısında kimyasal işaretlerin bir faydası olacak mı diye yapılmıştı.

Radyasyon

Maryland’deki Silahlı Kuvvetler Radyobiyoloji Araştırma Enstitüsü’nde 9 adet rhesus maymunu koltuklara bağlanarak bütün vücutlarına radyasyon verildi. İki saat içinde dokuz maymundan altısı kusuyor, aşırı salya salgılıyor ve geviş getiriyordu. Diğer bir deneyde 17 beagle köpeğinin bütün vücuduna radyasyon verildi, köpekler yedi gün boyunca incelendiler, ardından öldürüldüler. Deneyi yürütenler radyasyonun safra kesesini etkilediği sonucuna vardı.

Texas’taki Hava Kuvvetleri Üssü’nde B-52 rhesus maymunları uçuş simülatörüne bağlandılar (primat  denge platformu). Aleti “uçurma”yı öğrenmek için acı veren elektroşoklarla uyarıldıktan sonra maymunlar “ Moskova’yı bombalamaları gerekseydi on saat boyunca dayanabilirler mi?” diye gamma ışınlarına maruz bırakıldılar. En ağır doz verilen maymunlar şiddet bir şekilde kustu, öldürülmeden önce aşırı halsiz bir hale geldiler.

Hastalıklar

Sivrisinek ısırması sonucu yüksek ateş, kas ağrısı ve kaşıntı yaratan Dang hummasının bulaşmasında ısının etkisini ölçmek amacıyla Maryland’deki ABD Detrick Askeri Üssü’nde bilimadamları yetişkin rhesus maymunlarının karınlarını traş etti ve beslenmeleri için sivrisinek dolu kartonları hayvanların vücutlarına yapıştırdı. Ayrıca “tavşan tutar” adında araçlar icat ettiler, bu araçtaki tavşanlar küçük bir kafes içerisindeki mil üzerinde koşarken çelik çubuklarla aşağı bastırılıyor ve sivrisinekler de hayvanda açılan deliklerden besleniyordu.

Yara Laboratuarları

Savunma Bakanlığı 1957’den beri travmatik yaraları iyileştirmeleri için tıp öğrencileri ve askerleri yetiştirmek amacıyla “yara laboratuarları” açıyor. Bu alanlarda bazen tam bilinçli bazen yarı bilinçli hayvanlar askılardan aşağı sarkıtılıyor ve askeri cerrahi pratiği yapmak amacıyla gerçek savaş yarası açılması için güçlü silahlarla vuruluyorlar. 1983’te halktan gelen baskı sonucu Kongre bu eğitim çalışmalarında kedi ve köpek kullanılmasına sınırlama getirdi. PETA ordunun her yıl yürüttüğü deneylerde binlerce keçi, domuz ve maymunu vurmaya, yakmaya, vücutlarından parçalar koparmaya, zehirlemeye ve öldürmeye bir son vermesini talep ediyor.

2006’da bir sıhhiye eri New York Times’a eğitmenlerin “domuzu 9.mm.lik silahla yüzünden  iki kez vurduğunu, altı kez AKK-47 ile vurduğunu ve iki kez de 12lik tüfekle vurduğunu, ardından domuzun ateşe verildiğini” söyledi.

2008’de San Antionio Express-News gazetesinde 990 keçinin bir deney uğruna bacaklarının kırılıp hayvanların ampüte hale getirildiğini yazdı:” Eğitmen Armanda Fermin testereyi hayvanın bacak eklemlerinden birine koyuyor, aleti çalıştırıyor Sam Houston üssündeki loş ışıklı çadırda çatırtı sesleri duyuluyordu.”

PETA tarafından Bilgi Edinme Özgürlüğü Kanunu aracılığıyla ele geçirilen askeri belgeler maymunların sinir gazı uyaranları ve kimyasal silahlara maruz bırakıldığını, bu olaydan sonra ordu doktorları maymunun acı dolu tepkisini “chiwawanın traş bıçağının üstüne sıçmasına” benzetmişti.

1992 ve 1994’te Sorumlu İlaç İçin Fizikçiler Komitesi (PCRM) ile  çalışan doktorlar Kongre önünde ordunun hayvanları deneylerde kullandığı yönünde tanıklık yaptılar, Michael Carey’nin Lousiana Devlet Üniversitesi’nde yürüttüğü deneylere yönelik bir soruşturmada genel muhasebe dairesi ile beraber çalıştılar. Carey insan yaralarını “modellemek” için 700 kediyi başından vurdu. Soruşturmanın bir sonucu olarak, Carey’nin  çalışmaları durduruldu. Diğer askeri deney örnekleri arasında dekompresyon hastalığı, sıfır yerçekimi, ilaç ve alkol, sigara ve saf oksijen soluma çalışmaları bulunuyor.

Hayvan istihbaratı

Silahlı kuvvetler bir çok hayvanı savaş ve istihbarat servislerinde de kullanır, hayatlarını ve sağlıklarını tehlikeye sokan çeşitli “misyon”lara gönderirler. Deniz Piyadeleri köpeklere bomba ve uyuşturucu aramaları için koklamayı, homurdanmayı, saldırmayı ve diğer gerekli yetenekleri öğretir.

1987’de Chesapeake Körfezi’nde  patlayıcılarla su altında sürdürülen  bir dizi test sonucu 3000’den fazla balık öldü, ayrıca Güney Pasifik ve ABD’nin güneybatısında yürütülen nükleer testler sonucunda yüzlerce türün yaşam alanı yok edilmiş oldu.

Askeri Reform

Askeriyenin halka açık takip sistemlerinden elde edilen bilgi sonucunda 1998-2006 seneleri arasında 11,127 askeri deneyde hayvanların kullanıldığını öğreniyoruz. Bu tür testler hem acımasızlıktır, hem de bilimsel olarak yanlış yönlendirmelere açıktır. Hayvanların insan savaşlarında pay sahibi değil; sırf insanlar acı çekiyor diye hayvanlar da neden acı çeksin?  Bütün uluslar hayvanlar üzerinde yürütülen kimyasal, biyolojik ve balistik silah deneylerini reddetmeli ve kendini bilim maskesi ardında gizleyen bu şiddet biçimini kınayıp ona son vermek için bir araya gelmeli.

Çeviri:CemC

“Sonsuz Treblinka:Hayvanlara Yönelik Davranışımız ve Soykırım”

Dr. Steve Best

(kitap eleştirisi)

Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren coğrafyacılar insanın sadece insanla arasındaki etkileşimlerden yola çıkarak kurulmuş bir tarih  anlayışını reddeden “çevreci determinizm” kuramları geliştirdi. Buna zıt olarak, fiziksel bölge ve  iklimin psikolojik görünüm ve mizacı, kültürel özellikler, toplumsal organizasyonu ve tarihsel değişimi belirlediğinin altını çiziyorlardı.Bir kez sosyal faktörlerin ve insanın çevresini de şekillendirme yeteneğinin de etkisini görmezden gelmeden ekonomi, sınıf, teknoloji ve  kültür gibi indirgemeci olmayan diğer perspektiflerle bir araya getirilmiş önemli bir açı  olarak historiyografiye dahil edildikten sonra “çevreci determinizm” (yani: şartlanma) biyolojik evrimi, toplumsal gelişmeyi ve  insan davranışını anlama yeteneklerimizi geliştirmeye büyük oranda yardımcı oluyor.

İnsanın davranışlarına biçim verenin sadece insanlar olduğuna dair antroposentrik kibiri aşsa da çevreci determinizm yaklaşımı hayvanların insan tarihinde oynadığı hayati rolü belirtmekte başarısız oluyor, ayrıca insanın hayvanları sömürmesinin de hiyerarşi, toplumsal anlaşmazlık ve çevresel yıkımda ne gibi önemli bir rolü olduğunu söylemeyi beceremiyor. “Hayvan bakış açısı teorisi” adını verdiğim teze göre;  hayvanlar; insan düşüncesi, psikoloji, insanın ahlaki ve toplumsal hayat ve tarihini şekillendiren en önemli güç olmuştur. Daha spesifik olarak, hayvan bakış açısı teorisi insanın insanı ezmesinin de  insanın hayvanı ezmesiyle alakalı olduğunu öne sürer.

Bu bağlamda Charles Patterson’ın son kitabı” Eternal Treblinka: Our Treatment of Animals and the Holocaust- Sonsuz Treblinka: Hayvanlara Davranışımız ve Soykırım”, bu hayvan bakış açısını devrimci anlamlar içeren güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Eternal Treblinka’nın (Treblinka=Polonya’da, binlerce Yahudi’nin öldürüldüğü ünlü bir Nazi toplama kampı) ana argümanı, insanın hayvanları tahakküm altına almış olmasıdır,  bu tahakküm on bin yıl kadar önce tarım toplumunun ortaya çıkışıyla başlamış ve ilk hiyerarşik hakimiyet örneği olmuştu, gene aynı şekilde bu tahakküm ilişkisiyle beraber  ataerkilliğin, köleliğin, savaşın, soykırımın ve diğer iktidar ve şiddet sistemlerinin temellerini atmıştır. Patterson’ın teorisindeki ana fikir, insan özgürlüğünün hayvan özgürlüğü de buna dahil edilmedikçe imkansız olduğudur , hümanizm(-üstün insanları aşağı konumdaki hayvanların üzerine yerleştiren hiyerarşik ilişkiler kurgulayan ve hayvanları insanlar kullansın diye algılayan tür ayrımcısı bir felsefe-)  mantıksal çelişkilerinin ağırlığına dayanamayarak çöker. Patterson kompleks ve bütüncül argümanını 3 bölüm içerisinde ortaya koyar. Birinci Bölüm’de hayvan sömürüsü ve tür ayrımcılığının kölelik, sömürgecilik, ırkçılık ve anti-Semitizm’le doğrudan ve derin bağlantıları olduğunu gösterir. İkinci Bölüm’de Patterson bu bağlantıların sadece ideoloji alanında değil (– yani sadece tahakküm ve hakimiyeti meşru gösterip destekleyen kavramsal sistemler alanında değil-) ama teknoloji sistemleri olarak da var olduğunu öne sürer ; mesela, insanların hayvan kitlelerini esaret altına alıp kitlesel olarak öldürmek üzere dizayn ettiği araç ve teknikler aynı amaçla insan gruplarına karşı da kullanılmıştır. Son olarak, Üçüncü Bölüm’deki başdöndürücü anlatılar ve röportajlarla Patterson Alman Nazizmi’yle yaşadığı kişisel tecrübeleri ile beraber insanların nasıl aykırı yollara girdiğini anlatır: çoğu Yahudi Nazilerin kötülüğünün ve onun trajik tecrübesinin tekil bir olay olduğuna inanarak yaşarken  diğer Yahudiler de Nazilerin insan esirlere nasıl davrandığı ve  bir bütün olarak insanların hayvanlara nasıl davrandığı arasındaki derin benzerlikleri fark etmiştir.

Hiyerarşinin Kökenleri

İlk baskı, tahakküm ve hiyerarşi biçimlerinin insanın hayvanlar üzerindeki tahakkümü olduğu fazla bilinmez.

Patterson’ın tezi, doğanın tahakküm altına alınmasının diğer insanların tahakküm altına alınması konusunda temel oluşturması anlamında Marksist teoriyle çakışır. Ayrıca insanların tahakküm altına alınmasının insanın doğal dünyaya yabancılaşmasına sebep olması, hiyerarşik kafa yapıları ve kurumları provoke etmesi ve Batı’nın uzun zamandır doğayı kontrol altına alma hedefinin kökü olması anlamında Murray Bookchin’in sosyal ekoloji duruşundan da farklılık gösterir.

Marksistler, anarşistler ve diğerleri söz konusu olduğunda  kuramcılar önemi ya da önceliği bir kenara koyup genelde insanların hayvanları tahakküm altına aldığından söz etmezler bile. Patterson’ın modelinde ise insanların hayvanları boyunduruk altına alması hiyerarşinin ilk formu olarak görülüyor ve ataerkillik, sömürgecilik, Anti-Semitizm ve Soykırım gibi diğer tahakküm sistemlerinin yolunu açtığı ifade ediliyor. Patterson’ın deyişiyle, “hayvanların sömürülmesi insanların birbirine karşı işlediği gaddarlıkların hem modeli hem de bir ilham kaynağıydı; kölelik ve Soykırım iki önemli dramatik örnek olarak sayılabilir.”

Hiyerarşi on bin yıl kadar önce tarım toplumuyla başladı. Avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik tarımsal pratiklere geçişte insanlar “evcilleştirme” yoluyla hayvanları boyunduruk altına almaya başladılar. Hayvanların evcilleştirilmesinde ( bu da genelde zulmü ve zorlamayı gizlemek amacıyla kullanılan bir terimdir) insanlar hayvanları gıda, süt, giysi, taşıma ve toprak sürme amacıyla sömürmeye başladılar. Hayvanların emekleri ve hayatları üzerinde kontrolleri arttıkça insanlar istendik özellikleri elde etmek için hayvan yetiştirme başladılar, onları kontrol etmeye başladılar; mesela erkekleri daha uysal yapmak için kısırlaştırdılar. Hayvanları esaret altına almak, üste  çıkmak ve kendi mal ve mülklerine dahil  etmek için insanlar bölmeler, ipler, kulübeler, zincirler ve demir damgalar gibi çeşitli teknolojiler geliştirdiler.

Hayvanların boyunduruk altına alınması insanların da boyun eğdirilmesinin yolunu açtı. Patterson’a göre kadınların hakimiyet altına alınması hayvanların kontrol altına alınmasının ardından hayata geçirilmiştir, erkekler kadınların üreme kapasitelerini kontrol etmeye, baskıcı cinsel normları uygulamaları için zorlamaya ve kendi hayvanlarının zorla üremesini sağladıkları gibi kadınlara tecavüz etmeye başladılar. Patterson’a göre hiç de raslantı eseri olmayarak kölelik tarımın ilk ortaya çıktığı Orta Doğu’da görülmüş ve hayvanları evcilleştirme pratiklerinin bir uzantısı olmuştur. Sümer gibi bölgelerde köleler çiftlik hayvanları gibi yönetilmiş ve erkekler bir yandan kısırlaştırılırken diğer yandan da dişilerle beraber çalışmaya zorlanmışlardır.

Onbeşinci yüzyılda Avrupalılar Afrika’yı sömürge haline getirmeye başlayıp  İspanya ilk uluslararası köle pazarını kurduğunda, hayvanları sömürmek için kullanılan metaforlar, modeller ve teknolojiler insan kölelere karşı eşdeğer bir zulüm  ve güçle kullanıldı. Afrikalıları kendi doğal ortamlarından ve yuvalarından çalmak, acı içerisinde çığlık atan aileleri birbirinden koparmak, kölelerin vücutlarının etrafına zincirler sarmak, onları kıtadan kıtaya daracık bölmelerde çektikleri acıları ya da ihtiyaçlarını göz ardı ederek nakletmek, derilerine onların bir eşya olduğunu gösteren sıcak demirle damga vurmak, onları hizmetçi diye açık artırmada satışa çıkarmak, hizmet ve emekleri için üremeye zorlamak, çıkar elde etmek için hepsini sömürmek, onları nefret ve öfkeyle dövmek ve yığınlar halinde öldürmek… işte siyah kölelere uygulanan bu korkunç olayların hepsi ve daha nicesi öncelikle hayvan sömürüsü aracılığıyla geliştirildi ve mükemmelleştirildi.

Hayvanların evcilleştirilme süreci tarım toplumunda gelişirken insanlar hayvanlarla bir zamanlar aralarında var olan o iç bağları kaybettiler. Aristo zamanında ve ayrıca  St. Augustine ve Thomas Aquinas gibi ortaçağ teologlarının geri kafalı yardımlarıyla Batı’da insanlık hiyerarşik bir dünya görüşü geliştirmişti- buna Büyük Varoluş Zinciri adı verilmişti. Bu görüş, insanları zincirin en tepesine yerleştirirken diğer bütün varlıklar sadece bir araç konumunda görüyordu.

Patterson insanın insanı hakimiyet altına alması ve bunu kölelik, savaş ve soykırım gibi biçimlerde hayata geçirmesinin ilk adımının kurbanların kötülenmesiyle başladığının altını çizer. Ama insanlıktan çıkarmanın araçları ve metodları türcülükten türemiştir, tür ayrımcılığı Batı’nın diğer insanlara yönelik gaddarlığını desteklemiş, sürdürmüş ve meşrulaştırmıştır. Patterson şöyle yazıyor: “ her şeye hükmeden tür olma yolunda yükselişimizin tarihi boyunca hayvanları kurban etmemiz birbirimizi kurban haline getirmemizin hem temelini atmış hem de bir modelini oluşturmuştur. İnsan tarihinin incelenmesi buradaki örüntüyü açıkça ortaya koyar: öncelikle insanlar hayvanları sömürür ve katleder; ardından insanlar diğer insanlara hayvan gibi davranır ve onlara da aynısını yaparlar.”

Galip gelenler ister Avrupalı emperyalistler, ister Amerikalı sömürgeciler ya da Alman Naziler olsun, Batı saldırganlığı kılıç düellosundan önce kurbanlarını kelime oyunlarıyla kötülüyordu- kurbanları Afrikalılar, yerli Amerikalılar, Filipinliler, Japonlar, Vietnamlılar, Iraklılar ve diğer bahtsızlardı, hepsi de “sıçanlar”, “maymunlar”, “domuzlar” ve “pis hayvanlar” gibi kelimelerle aşağılanıyordu.

Bir kez vahşi hayvanlar olarak ya da insan dahi olamayan, beyazlara kıyasla alt evrim basamaklarında yaşayan canlılar olarak görüldükten sonra bu ezilmiş insanlara hak ettikleri şekilde davranılıyordu: bir kez hayvan olarak görüldükten sonra artık hayvan gibi avlanabiliyorlardı.

Ahlaki toplumdan sürgün edilen ilk canlılar olarak hayvanlar diğerlerini ezenler için çok uygun bir çöp kutusu sağlamış oldu. Buradaki bağlantılar gayet açık: “Hayvanların sömürülmesi ve katledilmesine dayanan bir uygarlık açısından kurban insanlar daha “altta” ve daha aşağılanmış oldukça onları da öldürmek de daha kolay hale gelir.

Böylece sömürgecilik Patterson’ın söyleyişiyle “insanların hayvan krallığı üzerindeki üstünlüğünün doğal bir uzantısı” oluyordu.

İnsanların hayvanları üstün zekaları ve teknolojileriyle boyunduruk altına alması gibi bir çok Avrupalı da beyaz ırkın “aşağı ırkları” emri altına alarak kendi üstünlüğünü kanıtlamış olduğuna inanıyordu.

Beyaz erkek rasyonelliğinin ahlaki değer çıtasında yükselmesi ile ırkçılık, tür ayrımcılığı ve cinsiyet ayrımcılığı arasında önemli paraleller vardır. Avrupalı sömürgecilerin Afrikalıları sömürmeyi meşrulaştırmak adına kullandığı argümanlar –siyahların insanlığın alt kademelerinde yer alması ve bir akıla sahip olma anlamında Avrupalılardan aşağıda bir konumda yer almaları gibi- insanların hayvanları avlamak, esaret altına almak, tuzağa düşürmek ve öldürmek için kullandığı argümanların aynısıdır. Batı’nın rasyonellik değerleri insanlığın ve toplumsal normalliğin özü olarak tanımlandıktan sonra, önce hayvanları farklılığın ölçütü oldu, bunun ardından da farklı, tuhaf, egzotik ve eksantrik insanlar ve tipler ya aşağı insan örnekleri ya da alt insan formları olarak kabul edildiler. Böylece, hayvanları insanlardan dışlamak için kullanılan kriterler siyahları, kadınları ve diğer birçok grubu “insanlık”tan ayırmak ve ayırd etmek için kullanıldı. Kadınların, siyahların ve hayvanların baskı altına alınması, biyolojik anlamda daha aşağı konumda olmaları sebebiyle bunların insanlara hizmet etmeleri gerektirdiği argümanına dayandırıldı. Batı düşüncesinde sözde rasyonal canlılar (yani elit, beyaz ve Batılı erkekler) Öteki’nin (yani kadın, farklı ırktan insanlar , hayvanlar) doğaları ve statüleri gereği rasyonellik anlamında eksik olduğu ve bu yüzden de hem aşağı, hem alt insan formu hem de aşağı insan örnekleri olarak kabul edilip onlara bu gerçeğe göre davranıldığını öne sürer. Irkçı kafa yapısı deri rengine dayanarak aşağı/üstün  hiyerarşisi yaratırken, cinsiyet ayrımcısı mentalite erkekleri ve kadınları daha yüksek ve daha aşağı varlık sınıflarına ayırır, tür ayrımcısı bakış ise biyolojik süremi insan ve hayvan şeklinde  iki zıt gruba ayırarak hayvanları nesneleştirir ve aşağılar. Irkçılığın nefret dolu bir beyaz üstünlükçülüğünden kök salması, cinsiyet ayrımcılığının geri kafalı bir erkek üstünlükçülüğünün ürünü olması gibi, tür ayrımcılığı da şiddet dolu bir insan üstünlükçülüğünün-yani insanların hayvanları istedikleri her türden amaç için kullanma hakkının olduğu sonucunda meydana gelir, daha geniş bakarsak, refahçılığın ahlaki sınırları içinde bu böyledir, ama aslında bunların hepsi resmi Hristiyanlığın ahlaki bavulundan arta kalanlardan başka bir şey değildir.

On dokuzuncu yüzyıla dek Darwin’in doğal seçilim teorisinin kötü bir şekilde kavrayan Sosyal Darwinistler Güçlü olan Haklıdır şeklindeki ideolojilerini sınıf hakimiyetinin değişmesi olası  ve şans eseri olduğunu söylemek yerine  onun doğal ve kaçınılmaz olduğunu göstermek için kullandılar. Bir Sosyal Darwinizm yorumu da Hitler ve Alman Naziler tarafından kullanıldı ve soykırım kampanyalarını meşrulaştırmaya yaradı. Nihayetinde türcülükten kaynaklanan Güçlü olan Haklıdır görüşü insanın hayvanlara yönelik barbarlığına destek vermeye devam ediyor, artık insanın üstün olduğu görüşüyle alakalı anlamsız ve gerçekçi olmayan bir sağduyu söz konusu.

Hayvan Yetiştiriciliği ve Irk Islahı

Hayvanları boyunduruk altına almanın insanları kontrol edip tahakküm altına alma amacıyla ne türden bir kavramsal model oluşturduğunu analiz ettikten sonra Patterson İkinci Bölüm’de hayvan yetiştiriciliği ile sterilizasyon ve ötenazi öldürme olayları gibi ırk ıslahı örnekleri arasındaki bağlantıları tanımlamaya başlar. Daha provokatif bir tarzda bu sefer 20.yüzyılın ilk dönemlerinde mezbahalarda hayvanların endüstriyel şekilde öldürülmeleri ile Soykırım sırasında Alman Naziler tarafından kullanılan bürokratik ve teknolojik mekanizmalar arasındaki gizli bağlantıları günyüzüne çıkarmaya başlar. Bazı okuyucular ondokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında ABD’nin (hem anaakım basım hem de “eğitimli” ve “liberal” elit basın) ırkçı ideolojiler tarafından ne derece etki altında kaldığını öğrenip şaşırmaları da mümkün.

Görünen o ki, Yerli Amerikalı uluslara yönelik kölelik ve soykırım savaşlarını çok kuvvetli bir ırkçılığın başlatıp sürdürdüğünü ve meşrulaştırdığını biliyoruz; ama ırkçılık ayrıca Hitler ve Alman Nazizminin politikalarını ve düşüncelerini de biçimlendirerek bilim adamlarının ve elitlerin düşüncelerini etki altında bırakmıştır.

Patterson, ondokuzunca yüzyılda Batılı “bilimlerin” aslında temelde sömürgecilik, ırkçılık ve Avrupamerkezliliği meşrulaştırmaktan başka işe yaramadığını, insan doğasının gerçeklerini, beyaz Avrupalıların en tepede ve koyu tenlilerin en alt basamakta yer aldığı türden bir hiyerarşi kurmak amacıyla bilimlerin amacından saptırıldığını söyler. Charles Lyell ve Georges Cuvier gibi günümüzün önemli bilim adamları ırkçı rezillikler sergilemeyi becerdiler. Örneğin Cuvier  Afrikalıları  “insan ırkları arasından en aşağı konumdaki ırk, bedensel formları aynı vahşi hayvanlarınki gibi” diye tanımlamıştır.

Ünlü Alman düşünür ve biyolog  Ernst Haeckel “ekoloji” kelimesini ilk kullanan bilim adamıdır, ve kendinden son derece emin bir şekilde şunları söyleyebilmiştir: “Batılı olmayan ırklar uygar Avrupalılara kıyasla psikolojik anlamda memelilere (köpek ve büyük kuyruklu maymunlara) benzemektedir. Bu yüzden onların hayatlarının değeri konusunda tamamen farklı bir yaklaşım sergilemeliyiz”.

Fransız patolog ve antropolog Paul Broca sözde bir bilim dalı olan craniometri(kafatası ölçme bilimi) bilimini icat etti, bu bilim (!) aracılığıyla insan kafatasları ölçüldü ve beyin büyüklüğünün zekayla alakalı olduğu ispatlanmaya çalışıldı; bu da aslında politika ve ideolojinin bilimsel çalışmaları nasıl yolunda çıkarıp kandırabileceği ve hakikatin şeklini  bozacağını gösteren paradigmatik bir örnek oldu. Broca ve diğerleri beyaz Avrupalıların en büyük kafatasına sahip olduğu ve böylece  insanlığın en üst örnekleri olduğu iddiasını “kanıtlayacak” art niyetli ve sahte metodlara başvurdular.

Irk ıslahı özellikle ondokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında büyük bir etki gösterdi, özellikle ABD ve Almanya’da etkileri görüldü. İnsan genini manipüle edip “geliştirme” çabaları ilk tarım toplumlarında en büyük ve en güçlü hayvanları yetiştirme denemeleriyle ortaya çıktı. Nazilerin siyah, Yahudi, ve entelektüel ve fiziksel  anlamda ”uygunsuz” ve “aşağı” gördüğü insanlara uyguladığı ırk ıslahı, onları hayvanlarla eşdeğer görerek insanlıklarından soyutlanmalarına sıkı sıkıya bağlıydı. Irk ıslahı ABD’de gerçek sonuçlar elde etti, 1920’lere dek onbinlerce insan sterilize edilmişti. Bu kampanyalar Alman Nazizmi üzerinde doğrudan ve devasa bir etki yarattı. Hitler ABD politikalarını inceledi ve ABD’nin ırk ıslahı konusundaki öncülüğünü ırk ıslahını en uç noktaya kadar götürerek ele geçirdi-“nihai çözüm” Hitler’in hayvanlara, böceklere ve hatta bakteriye benzettiği milyonlarca insanların katledilmesiyle hayata geçti.

İki Soykırımın Hikayesi

“Bizler bu dünyanın canlılarıyla avcı insan elinde mızrağıyla ormana daldığından beri savaş halindeyiz. İnsan emperyalizmi hayvanları her yerde köleleştirdi, baskı altına altı, öldürdü, parçaladı. Etrafımızda canlılar için hazırlanmış köle kampları yer alıyor, endüstriyel çiftlikler ve dirikesim laboratuarları, Dachau ve Buchenwald toplama kampları  var her yanımızda. Hayvanları gıda için katlediyoruz, onları kendi keyfimiz için aptalca numaralar sergilemeleri için zorluyoruz, spor adına onları tüfeklerle vuruyor, kancalar takıyoruz. Hayvanların yuvası olan yabanı paramparça ettik. Türcülük cinsiyet ayrımcılığından bile daha derinlerimize kazınmış durumda, bu kadar derinlik yeter.” Ronnie Lee, ALF kurucusu

Patterson ABD’nin Alman Nazizmine etkisinin sadece ırk ıslahının büyük etkisiyle değil hayvanların endüstriyel tekniklerle öldürülmesiyle de büyüdüğünü öne sürüyor. Hem ideolojik olarak (ırkçılık ve ırk ıslahı) hem de teknolojik olarak (seri üretim/öldürme modelleri) Naziler ihtiyaç duydukları ilhamı ABD’den aldılar, öyle ki “Auschwitz’e giden yol Amerika’dan geçiyor” ve “nihayetinde bir mezbahadan başlıyordu”.

ABD’de otomobil  devi Henry Ford, Auschwitz ve Dachau’ya giden yolun hazırlanmasına yardım etti. Ford 1920’lerde kendi haftalık gazetesinde Yahudi aleyhtarı yazılar yayımlayan sert bir anti-Semitistti. Yazılarını kitap haline getirdi ve “Uluslararası Yahudi” adlı kitabı ABD’de ve Avrupa’da 500 bin adet sattı, “anti-Semitist hareketin kutsal kitabı haline geldi.”

Hitler, Ford’un kitabını göklere  çıkarıyordu, kitabı askerlerin ve subaylarının okumasını sağladı. Hitler Ford’a bir öncü olarak bakıyordu, bir yoldaş, vizyon sahibi bir adam olarak bakıyordu,, “Henry Ford benim ilham kaynağım” diyordu. Öylesine bir ilham kaynağı ki ofisinde gerçek boyutlarda bir Ford portresi bulunuyordu.

Ford Hitler’in övgülerini gururla kabul etti, ardından Ford’a ait bir yan kuruluş Alman ordusunun araçlarının tedarik etmeye başladı. Zehirli anti-semitizmine ek olarak endüstriyel teknoloji metodları aracılığıyla başka bir açıdan da yardım etmiş oldu. Ford’un seri otomobil üretimi için kullandığı için aynı teknikler Naziler  tarafından seri öldürme amacıyla kullanıldı. Hayati önemi olan ama az bilinen bir gerçek ise bu tekniklerin aslında et tüketicisinin taleplerini karşılayacak şekilde hayvan cesetlerinin parçalanması ve hayvanların elverişli şekilde öldürülmesi amacıyla öncelikle mezbahalarda geliştirilmiş olmasıdır. 1865’te Chicago’daki devasa ağılların arasında et paketçileri öldürme eyleminin etkinliğini ve hızını artırmak amacıyla taşıma konveyörünü kullanmaya başladı. Mezbahalar işbölümü teknikleri konusunda öncülük etti- “kemikçiler”, “yarıcılar”,”kenar kesiciler” gibi farklı takımlar farklı görevleri yürütüyor ve hepsi de seri üretimin alt biçimleri için çalışıyordu.

Ford’un Chicago mezbahalarına yaptığı bir ziyaret montaj hattı ve  işbölümü tekniklerini adapte etmesi konusunda ilham kaynağı oldu, amaç; birbirinin aynısı otomobillerin sonsuz bir seri halinde üretmekti. Ama teknolojik aşılama orada sona ermedi. Patterson şöyle söylüyor, “Yirminci yüzyılın kanıtlayacağı gibi Amerika’daki mezbahaların endüstriyel itlafı ile Nazi Almanyası’nın montaj hattı seri itlafı arasında sadece bir adım vardı”. Bu yüzden tarihçiler Henry Ford’a seri üretimin mucidi olarak değil, Gustavus Swift ve Philip Armour gibi et paketleme devlerinin mucidi olarak bakmalı.

Gaddarlık dolu kasaplıklarını kolaylaştırmak için Naziler insanları öldürmenin hayvan öldürmekle aynı şeymiş gibi görünmesini istediler. “Güçlü olan haklıdır” ideolojisi insanların hayvanlara yönelik gaddarlığını meşru çıkarmak için başvurduğu bir ideolojiydi, bu ideoloji Nazi ideolojisinin temelini oluşturuyordu, Hitler bu konuda şunları söylemişti: “ İnsan mücadele prensibi için önemli olan her şeyi tek bir ırka borçlu (Aryan ırkı), bu ırk kendini başarıyla ileriye doğru taşıdı. Nordik Almanları kaldırın, geriye sadece maymunların dansı kalır.”

Hitler’in temel bakışı doğanın mücadele yasasıyla yönetildiğiydi, dünya görüşünü şu cümlelerle özetlemiştir Hitler: “Güce sahip olmayan, hayatta olma hakkını kaybeder”.

Chicago ve Auschwitz’deki üretim sistemlerinde amaç ; hız, yeterlik ve maksimum öldürmedir; süreç farklı görevleri yerine getiren işçilerin yer aldığı işbölümü aracılığıyla hayata geçirilir. Aynen nakliyattan gaz vermeye dek, devasa bir sosyal üretim bandı aracılığıyla, Naziler esirlerin sürekli hareket halinde olmasını sağladılar, bir grup diğer grubun peşinden feci sonuna doğru yol alıyordu. Mezbahalarda olduğu gibi, hastalar ve sakatlar hemen ortadan kaldırıldı. Hem insanlar hem de hayvanlar sıkış tıkış vagonlara bindiriliyor ve trenlerle son istasyonlarına doğru naklediliyorlardı. Naziler Yahudileri ölümlerine sığır vagonlarıyla taşıdılar, Yahudiler geçici olarak mezbahalarda vagonlardan indirildiler, geçici olarak hayvan kulübelerinde esir edildiler, ardından hayvanların nakledilmesi amacıyla kullanılan yollara sevk edilerek ölüme gönderildiler.

Öğrenilen Dersler, Kaybedilen Dersler

“Şu anda dünyamız milyonlarca hayvanın  yok edilmesine ve acı çekmesine dayanıyor. Bunu algılamak ve bunu değiştirmek için hem kişisel hem de sosyal anlamda bir şeyler yapmak için din değiştirmeye benzer bir şekilde bir algı değişikliği yaşamak gerekiyor. Bir kez diğer türlerin acısı ve dehşetini kabul ettikten sonra toplumumuzu destekleyen sonsuz ızdırap permütasyonlarının daima farkında olacağınız için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamaz, siz bu algı değişikliğine direnmedikçe.”

Arthur Conan Doyle

“Soykırımda hayatta kalanların çoğu etobur; çoğu da Almanların Yahudilerin çektiği acıyı umursamaması gibi hayvanların neler yaşadığını umursamıyor bile. Peki bu ne anlama geliyor? Soykırımdan hiçbir şey anlamadığımız anlamına geliyor.”

Arthur Kaplan

Human Holocaust

Animal Holocaust

Patterson’ın anlatısını okurken bir çok okur, yazarın insanların ve hayvanların çektiği acıyı karşılaştırması cüretinde bulunmasından rahatsız olmuş olabilir; ama Patterson bu tür ayrımcısı rahatsızlık hissini kitabın üçüncü bölümünde yatıştırıyor. Burada, sıklıkla orijinal araştırmalara ve röportajlara başvurarak Patterson Almanya ve Avusturya’da yaşayan Soykırım’da hayatta kalanlarla ve Yahudilerle görüşüyor, bu insanların çoğu aile üyelerini Nazi terörüyle kaybetmiş insanlar. İnsan soykırımı sonucu yaralanan çoğu Yahudi hayvan soykırımıyla hiçbir bağ kurmazken hem türcü hem de etobur kalmaya devam etmişti, oysa bir çok Yahudi eylemci, sanatçı ve entelektüel Nazizm deneyimi ve toplama kamplarında yaşadıkları tecrübe sonucunda  zulüm altında inleyen bütün canlılara daha büyük bir empati duyarak vejetaryenliğe yönelmişti. Dachau’da 1940-1945 senelerinde tutuklu olarak bulunan Edgar Kupfer-Koberwitz’in güzel bir şekilde ifade ettiği gibi, “Hayvan yemiyorum; çünkü başka canlıların acısı ve  ölümüyle beslenerek yaşamak istemiyorum. Kendim o kadar acı çektim ki kendi acıma bakarak diğer canlıların acılarını hissedebiliyorum.”

Zorlayıcı anlatılar ortaya koyarak Patterson önemli noktaları birleştirmeyi öğrenmiş bir çok önemli Yahudinin hayatlarını ve ahlaki uyanış anlarını tartışıyor, bu kişiler arasında Farm Animal Reform Movement(FARM-Çiftlik Hayvanları Reform Hareketi) kurucusu Alex Hershaft; ANimal Liberation kitabının yazarı ve ahlakbilimci Peter Singer; ünlü hayvan hakları eylemcisi  Henry Spira gibi insanlar yer alıyor. Patterson’ın sözünü ettiği başka bir önemli Yahudi figürü daha var, 1978 Nobel ödülü sahibi Isaac Bashevis Singer. Singer’ın öyküleri ve romanlarındaki karakterlerin çoğu vejetaryen, ayrıca hayvanları da içine alacak şekilde insan toplumunun sınırlarını aşan evrensel bir merhamet etiğini savunan kişiler bunlar. Singer kan dökülmesine karşı çıkan ama günlük yiyecek seçimlerinde aynı kanın akmasına sebep olan insanların ikiyüzlülüğünden söz eder, eserlerinde karakterleri aracılığıyla şu tür keskin sözler söyler:

“Bir canlıyı öldürürken nazik olamazsınız, sizden daha zayıf olan bir canlıyı alıp onu  öldürürken, işkence ederken adil olamazsınız.”

“İnsanlar mutluluklarını başkalarının şanssızlığı üzerine kurarak yaşamamalı”.

“Et yiyen her insan…her bir ısırıkla…güçlü olanın haklı olduğunu haykırır”.

Singer, insanların birbirlerine ve hayvanlara uyguladığı şiddet arasında geniş bağlar kurar, Güçlü olan haklıdır ideolojisinin de özünde faşist bir ideoloji olduğunu savunur. “İnsanın keyfine nasıl gelirse o şekilde başka bir türe dilediği gibi davranması en aşırı ırkçı teorilerin örneğini oluşturmuştur, yani güçlü olan haklıdır prensibini haklı çıkarmıştır.”

Singer için “hayvanları öldürmekle Hitler tarzında gaz odaları yaratma ve Stalin tarzı toplama kampları kurmak arasında sadece küçük bir adım var(dır)…İnsan elinde bir bıçak ya da tüfekle durup da kendinden daha zayıf olanları öldürmeye devam ettikçe adalet diye bir şey olmayacak”tı. “Nazilerin Yahudilere yaptığını insanlar hayvanlara yapıyor”du.

Kısa öyküsü “The Letter Writer/Mektup Yazarı”’nda Singer Alman Nazilerinin şiddeti ile insanların bütün dünyada hayvanlara karşı yürüttüğü tiranlığı karşılaştırır:” Ne biliyor bu insanlar… bu akademisyenler, bütün bu filozoflar, dünyanın bütün liderleri? Onlar kendilerini bütün türlerin en saldırganı olan insanın evrenin gözbebeği olduğuna inandırmışlar. Diğer bütün canlılar ona yiyecek olmak için, post olmak için yaratılmışlar, işkence görmek için, yok edilmek için. Hayvanlar söz konusu olduğu sürece bütün insanlar Nazidir; hayvanlar için bu, sona ermeyen bir Treblinka’dır.”

Türcülük-ya da insan üstünlüğü- ideolojisi on binyıldan uzun zamandır insanın hayvanları boyunduruk altına alma sistemlerini pekiştirdi. Devasa şiddet zincirindeki bağları zekice kavrayışıyla Dachau’da hayatta kalan Koberwitz şöyle yazmıştır, “İnsanlar hayvanlara işkence edip onları öldürdükçe, insanlar insanlara da işkence edip öldürecek—savaşlar yaşanacak; çünkü öldürmek için pratik lazım ve önce küçük ölçeklerde öldürmeler öğrenilmeli.”

Koberwitz gibi zorlayıcı karakterlere ek olarak, Patterson Dr. Helmut Kaplan’ın hayatını ve düşüncelerini de yazıyor. Frankfurt’taki dev bir ilaç şirketini yönelik bir protestoda Kaplan toplama kamplarının aslında hiçbir zaman varolmadığı  şeklindeki revizyonist yalana ek olarak ölüm kamplarının artık varolmadığı, toplumun uygar olduğu ve artık şiddete ve barbarlığa dayanmadığı yalanını da idrak ederek Alman vatandaşlara destek olmuştu. Isaac Bashevis Singer’la beraber Kaplan da şunları söylüyor, “ Nazilerin Yahudilere yaptığı her şeyi bugün biz hayvanlara yapıyoruz. Onların başına gelen her şey Nazi soykırımının tamamen aynısıdır”.

Soykırım gibi, insanlar hayvanların başına ne geldiğini öğrenmek istemiyorlar, reddetme hali içerisindeler; yakılmış insanların dumanları arasında  işini görmeyen devam eden “İyi Almanlar”ın bir benzerini ahlaki iyilik ve merhamet numarası yapan; ama yiyecek seçimleri hayvanlara yönelik soykırımı devam ettirmeye yarayan önyargılı iki yüzlülerden başka bir şey olmayan “İyi İnsanlar”da görebiliriz.

“”Tabağınızdaki Soykırım” Tartışması

“Auschwitz, bir insan bir mezbahaya bakıp da “ama onlar hayvan” diye düşündüğünde başlar.”

Theodor Adorno

“Mezbahalar olduğu sürece, savaşlar da olacak”.

Tolstoy

“Bebek Kasapları”

“Hayvanlar için bütün insanlar birer Nazidir”

“Tabağınızdaki Soykırım”

”Yürüyen İskeletler”



İnsan ve hayvan soykırımı arasındaki derin mantıksal bağların farkında olarak, Patterson’ın kitabı ve bazı ilerici Yahudi akademisyenlerin sözlerinden ilham alarak PETA 2002 yılı Şubat ayında 100 Amerikan şehrini ve yabancı şehirleri dolaşacak bir sergi hazırladı. “Tabağınızdaki Soykırım” , sekiz adet panelden oluşuyordu, bu panellerde fabrika çiftliklerinde ve mezbahalarda yaşanan ölüm  olayları ve yaşanan acıların fotoğrafları ile Nazi toplama kamplarındaki dehşet ve terörün görüntüleri paralel şekilde sergileniyordu.

İnsanları düşünmeye sevketmek ve kayıtsızlığı kesintiye uğratmak amacıyla klasik şok etme taktiklerini kullanan PETA bu serginin “ Soykırım sırasında  “yaşamaları gereksiz”” görülen Yahudilerin, Çingenelerin, eşcinsellerin ve diğerlerinin kurban edilmesi ile modern toplumun hayvanların katledilmesini istismar edip meşrulaştırması arasında paralellikler bulup insanları düşünmeye sevkedeceğini umuyordu.

PETA’ya göre fotoğraflar “Singer’ın hayvanlar söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir, sözünü rahatsız edici bir açıklıkla gösteriyordu”.

Ingrid Newkirk serginin mantığını şu şekilde açıkladı:

“”Tabağınızdaki Soykırım” kampanyası insanları sistematik sömürü ve aşağılama formlarına karşı duyarlı hale getirebilme amacıyla hazırlandı, fabrika çiftlikleri ve mezbahalarda kullanılan metodlar ve mantığın toplama kamplarında kullanılan metod ve mantığın aynısı olduğunu gösterme amacıyla hazırlandı. Her iki sistemin de güçlü olan haklıdır şeklinde ifade edilen ahlaki denkleme dayandırıldığını ve  diğer türlerin veya kültürlerin bu sebeple kusurlu ve harcanabilir görüldüğünü anlıyoruz. Her birisinin kendi mekanizmaları ve amaçları var; ama her ikisi de masum ve kendini savunma konusunda hiçbir aracı bulunmayan canlıların hem gereksiz hem de ölçemeyeceğimiz kadar  çok acı çekmesine sebep oluyor.”

Tartışma yaratan sergi bir çok Yahudi ve Yahudi olmayan insanı fabrika çiftlikleri ve toplama kamplarının eşit görülmesi sebebiyle rahatsız etti.

Anti Defamation League Başkanı Abraham Foxman serginin “rezillik olduğunu, küstahlığı yeni boyutlara taşıdığını” söyledi. PETA tarfından milyonlarca Yahudinin bilinçli olarak katledilmesi ile hayvan hakları meselesinin karşılaştırılmasının rezillik olduğunu, söyledi. ABD Soykırım Müzesi yasal danışmanı Stuart Bender da PETA’dan Soykırım materyallerini yanlış şekilde kullanmaya son vermesini istemiştir.

Ancak Patterson hayvan ve insan köleliği veya insan ve hayvan soykırımı arasında benzerlikler olduğunu göstermenin hiç de uygunsuz olmadığını ortaya koyuyor, bu tür benzetmelere gösterilen aşırı tepkiler, bir çok açıdan aslında anlaşılabilir olsa da, ahlaki anlamda bir miyopluk örneğidir, Nazilerin Yahudilere karşı kullandığı aynı hiyerarşi ve değersizleştirme yapılarını kullanır, ayrıca insan soykırımının daha büyük anlamlarını kavrayabilme anlamında başarısız olmuştur.

Öncelikle Patterson hayvan soykırımı üzerine yapılandırılan insan soykırımına dair güçlü bir argüman ortaya koyar, bu yapılandırma hem ideolojik hem de teknolojik anlamda meydana gelmiştir, yapılacak önemli ve amaca uygun benzerlikler bulunmaktadır. Her iki durumda da canlı grupları aşağılık olarak damgalanmakta, aile ve yuvalarından kopartılmakta, rasyonalize edilmiş bürokratik şekillerde nakledilip işlenmekte ve nihayetinde artık varolmalarının bir faydası ya da yararı olmadığında ise öldürülmekte, yok edilmektedirler. Burada kafes ya da hücrelerde esir tutulan, hasta ya da zayıflıktan kurumuş halde kamyon ve vagonlara tıkıştırılan, ölümüne çalıştırılan ve gaz odalarında öldürülen ( ya da hayvanlar için çok daha kötü bir kader olarak, daha bilincini kaybetmemişken parçalara ayrılan) insan ve hayvanlar arasında önemli bir paralellik var. İkinci olarak, Patterson’ın kitabında  üçüncü bölümde gösterildiği gibi, bir çok Yahudi ve Nazi kurbanı hayvan ve insan soykırımı arasındaki ilişkiyi kavramanın öneminden söz eder, hem düşünce hem eylem anlamında bir kavrayış söz konusudur, Diğer insanlar neden bunu yapmasın ki?

Burada PETA sergisinin Yahudi yazar Charles Patterson’dan ilham alındığını belirtmekte yarar var; sergi Yahudi Soykırımı kurbanları ve soykırımda hayatta kalabilenlerin söylediği sözlere dayanıyor; adı gizli bir Yahudi hayırsever tarafından finanse edildiğini; Soykırımda bir çok yakının kaybeden bir PETA eylemcisi olan Matt Presscott tarafından da bir araya getirildiğini belirtmek gerek. Serginin amacı, hayvanlar ve insanlar arasındaki belirgin farklılıkları göz ardı etmek değildi, soykırımların farkları olsa da önemli olan derin benzerliklerin altını çizmekti. Burada amaç; baskı altındaki insanların ve hayvanların ortak doğasına işaret ederek aslında acının acı olduğu, ızdırabın ızdırap olduğu ve bütün türlerin kendi çevre ve ailelerinden kopartıldığında, küçük kafeslerde esir edildiklerinde, ölene dek çalışmaya zorlandıklarında, üzerlerinde deney yapıldığında, öldürülmeden önce korku ve endişe içinde yaşarken hep aynı psikolojik ve fiziksel işkenceyi yaşadığını göstermektir. Ama elbette burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: zulüm görmüş insan grupları hayvanlarla karşılaştırılınca kendi tecrübelerinin başka bir grup adına sömürüldüğünü hissediyor sıklıkla, amaç istediği kadar geçerli ya da samimi olsun fark etmiyor ( çoğu eleştirmen PETA’nın amaçlarının saygı duymaya değmeyeceğini düşünüyordu), ama bunun böyle olmasının sebebi, zulüm görme sebeplerinin en başta zaten hayvanlara benzetilmiş olmaları. Ama PETA, Patterson ve bir çok Yahudi yazar tarafından yapılan benzetmeler (hayvan hakları toplumu da dahil) ideolojik olarak gerici değil, tam tersine hiyerarşi, tahakküm, sömürü, önyargı ve şiddeti daha kapsamlı bir eşitlik etiği ve prensibi geliştirmek amacıyla yenmek istiyor.

 

 

Dahası, sergi,- Patterson’ın kitabı da- insanları hayvanlara indirgemek değil; hayvanları saygı hak ettikleri, içsel değerlerinin kabul edildiği, onlara ait haklara sahip oldukları, acı ve ızdıraptan uzak mutluluk ve keyifle özgürce yaşamaları anlamında insanların bulunduğu konuma yükseltmek amacı taşıyor. Son olarak, ister eleştirmenler kabul etsin ya da etmesin, zulüm modları arasında benzerlikler bulunuyor, hem birbirinin hayata geçmesine yardımcı oluyor hem de birbirlerini güçlendiriyorlar, bunların bütüncül bir hiyerarşi, tahakküm ve zulüm kompleksi olarak analiz edilmesi ve her birisinin temelinde hayvanların boyunduruk altına alındığı gerçeğinin altının çizilmesi gerekiyor. Matt Prescott bunu şöyle anlatıyor, “ Soykırımı mümkün hale getiren aynı kafa yapısı- yani aşağı ya da farklı gördüğümüz kim varsa ona ne istersek onu yapabileceğimiz şeklindeki kafa yapısı hayvanlara her gün bu zalimlikleri yapabilmemize izin veriyor. Gerçek şu ki, bütün hayvanlar acı hissediyor, korku ve yalnızlık hissediyor. İnsanlardan Yahudilerin ve diğer insanların Soykırım’da yaşadıkları şeyin aynısını hayvanların her gün fabrika çiftliklerinde yaşadığını anlamalarını bekliyoruz.”

Dr. Martin Luther King’in şu sözünü insan topluluğunun dar sınırlarını genişleterek bütün hayatı kucaklayacak şekilde düşünebiliriz: “ herkes özgür olana dek hiç kimse özgür olamaz”. PETA’nın  insan ve hayvanların yaşadığı acılar arasında benzetmeler yapmasına yönelik saldırılarda hem ahlaki bir ikiyüzlülük hem de türcü bir çifte standart söz konusu, daha geniş bir etik uğruna dönüştürülmesi gerekiyor bu durumun. NAACP ve Anti Defamation League gibi gruplar PETA’dan insanların yaşadığı zulümlere karşı daha duyarlı olmasını isterken  Siyahların ve Yahudilerin de PETA’yı hayvanlar adına ahlaki argümanlar yürütürken bu tür ayrımcılıklara uğramış insanların kendilerini istismar edilmiş, sömürülmüş hissetmesini anlayışla karşılamadığı yönünde eleştirilerle karşılaşıyoruz.

Bu eleştiriler bir çok durumda geçerli olmuş olabilir, ayrıca bu tür insanların hayvanların uğradığı zulmü anlama ve empati kurmak amacıyla çaba gösterdiğini de belirtmek gerek. PETA Yahudi ve Siyah sömürüsünün görüntülerini bu insanların itiraz ettiği şekilde kullanabilir ama, bu insanların özel hayatlarında et yediğini belirtmek daha doğru. Bu durum da ahlaki toplumu genişletmek amacıyla iyi niyetli ama belki acı çeken insanların görüntülerinin uygunsuz şekilde sergilenmesinden çok daha ciddi bir hakarettir. Gerçekten de NAACP’nin seri hayvan işkencecisi ve katili Michael Vick’i savunması utanç vericiydi, hayvanlara yönelik grotesk bir ahlaki sempati eksikliğinin kanıtıydı  ve elbette ırkçıların Siyahlara gösterdiği duyarsızlıktan ( ya da zevkten) bir farkı yoktu.  Etik, merhamet, nezaket, adalet, sevgi ve diğer insanlık değerlerine en iyi şekilde sahip olduğunu iddia eden bir çok insan hayvan ve insan soykırımı ile insan ve hayvan köleliği arasında benzerlikler bulunduğunun söylenmesine karşı çıkıyorlar, böylece hayvanların çektiği acıları sıradanlaştırıp değersizleştirmeye ve yüzleşmeleri gereken ağır ahlaki meselelerin sorumluluğundan uzak durmaya çalışıyorlar. İnsanlığın ahlaki miyopluğu insanlar şiddet ve zulüm kurbanı olup da “bize hayvanmışız gibi davranıldı” diye itiraz ettiklerinde, sanki insanlara gaddarlık yapmak kabul edilemez bir şeyken hayvanlara yapmak kabul edilebilir bir şeymiş gibi davrandıkları zaman daha da net bir şekilde ortaya çıkıyor.

İnsanlara ve hayvanlara yönelik kasıtlı katliamlar arasında benzerlikler ve devamlılıklar bulunmuyorsa bu, hayvanların insanlar gibi fiziksel ve mental acı çekmemelerinden kaynaklanmıyor, tam tersine hayvanlar hem nicelik olarak (kürk çiftliklerinde, fabrika çiftliklerinde ve deney laboratuarlarında yaşadıkları işkencenin yoğunluğu) ve niteliksel olarak (acı çekip ölenlerin sayısı) daha fazla acı çekiyorlar. Baskı altındaki birkaç insan grubu ahlaki destekten yoksunken, bazen uluslararası ölçekte, hayvanlara yönelik kitlesel bir destek bulmak yerine hayvanların kitlesel olarak tüketildiğini görüyoruz. Edebiyatta Nobel ödülü kazanmış olan  Güney Afrikalı yazar J.M.Coetzee’nin şu sözlerini düşünmemiz gerek: “Açık açık söyleyeyim: Hitler’in yapabileceği her şeye meydana okuyan, hatta onu cüceleştiren bir aşağılama, zulüm ve katliam yatırımıyla her yanımız sarılmış durumda; bizimki sonu olmayan bir yatırım, öyle ki kendi kendini yeniliyor, dünyaya sadece onları öldürmek amacıyla tavşanlar, kümes hayvanları, büyükbaş hayvanlar getiriyor.”

Her yıl, dünyanın her yanında 45 MİLYARDAN FAZLA HAYVAN sadece yemek amacıyla tüketiliyor.

Bu insanı hayrete düşüren sayı insan nüfusunun neredeyse 7 katı. Sadece ABD’de  her yıl 10 milyardan fazla hayvan yenmek üzere  öldürülüyor-günde 27 milyon hayvan, dakikada 19 bin hayvan. ABD’de öldürülen 10 milyar hayvandan 9 milyarı tavuk; her gün ABD’de 23 milyon tavuk insan tüketimi için öldürülüyor, saniyede 269 hayvan demek bu. Tüketilen milyarlarca hayvana ek olarak insanlar 85 milyar deniz hayvanını da öldürüp tüketiyor (ABD’de 17  milyar hayvan).

Milyarlarca hayvan bilim adına  ölüyor, eğlence, spor, moda (yani deri, kürk ve yün endüstrileri)ya da yollarda araba ve kamyonların altında kalarak ölüyorlar. Dahası, çok daha fazla sayıda hayvan türü gezegen tarihindeki altıncı yokoluş krizine girerken yok oluyor; bu sefer doğal olaylardan değil insanlardan kaynaklı bir yokoluş süreci söz konusu. En son kriz 65 milyon yıl önce gezegen üzerindeki dinozorların ve varolan bütün türlerin %95’inin yok olmasıyla son ermişti.

Bu noktada ünlü İngiliz din adamı ve yazar William Ralph Inge’in şu sözlerini hatırlamakta yarar var: “Hayvanların geri kalanını  köle haline getirdik ve  kürklü ve tüylü kuzenlerimize o kadar kötü davrandık ki şüphesiz hayvanların bir dini olsaydı Şeytan deyince akıllarına insan gelecekti”.

Zulüm Benzerlikleri

Endüstriyel ağılların yapılması, hayvanların tamamen nesneleştirilmesi ve masum canlıların mekanize şekilde öldürülmeleri insanlık için, bu tür bir sürecin Nazi Almanyası’nda olduğu gibi, insanları yok etmek için de kullanılabileceği yönünde bir uyarı görevi gördü. Eğer insanlar hayvanları sömürmemiş olsaydı insanları da sömürmemiş olabilirlerdi ya da en azından diğer canlıları boyunduruk altına almaya yönelik kavramsal modeller ve teknolojiler geliştirmemiş olacaklardı. Patterson şöyle söylüyor, “Bu kavramları daha iyi anlamak gezegenimizin daha insancıl ve herkes için daha yaşanabilir bir yer olmasına yardımcı olabilir. Yeni bir farkındalık tehlike altındaki gezegenimizin hayatta kalması için hayati önem taşıyor.

Kitabın en önemli amacı yeni bir etik ve yeni bir algı modunu savunmak. “Eternal Treblinka” baskı, tahakküm, iktidar ve hiyerarşiye yönelik kavrayışlarımızda radikal bir kayma meydana getiriyor. Bu kitap hem bu değişimlerin bir etkisi hem de umarız tahakküm ve hiyerarşiyle yönelik politik direnişi derinleştirme görevi gören bir katalizördür. İnsanların hayvanları kölelik, ırkçılık, sömürgecilik ve anti-Semitizm amacıyla tahakküm altına almasının önemini belirten geniş çerçevesi ile Eternal Treblinka Soykırım çalışmalarında, sömürge çalışmalarında, sömürge dönemi sonrası çalışmalarında ve AfroAmerikan çalışmalarında devrim yaratmalı. Ama bu ancak akademik çevredeki insancı ve kaba radikaller ve ilericiler türcü gözbağlarını çıkarıp hayvanların maruz bırakıldıkları durumun korkunçluğunu kavrarlarsa, hayvanların haksız yere ve gereksiz şekilde sömürülmelerinin ahlaki yanlışlığını anlarlarsa ve insanın insana ve  insanın hayvana tahakkümünün aynı önyargılı, güç odaklı ve patolojik şiddet dolu kafa yapısının içinde bulunduğu daha geniş bir yapısal matriksten kaynaklandığını anlarlarsa olabilecek bir şey. Batı uluslarında politik direnişler, hayvan özgürlüğü, insan özgürlüğü ve dünya özgürlüğünün bir hedef diğeri olmadan gerçekleşemeyecek şekilde birbirine bağlı olduğunu anlayan insan sayısı arttıkça bir kuantum sıçraması meydana getirecek.

Gerçek bir devrimci sosyal teori ve hareket bir türün üyelerini baskıdan kurtarmaya çalışır ama, aslında hem her türün hem de dünyanın insanın tahakkümü  ve sömürgeleştirmesinden kurtarılması gerekiyor. Geleceğe yönelik “devrimci bir hareket” eğer adına layık olmak istiyorsa hiyerarşinin kadim köklerini kavrayarak araçsallığı ve bütün hiyerarşi biçimlerini yenmeyi başarabilecek bir yeni doğa etiği geliştirebilecektir.

İnsancılık bir önyargıdır, gericilik ve yıkıcı bir üstünlük iddiasıdır; olgunlaşmamış , işlevsiz, antika ve  bayat bir dogmadır; Akıl kilisesinden çıkma bir çeşit fundamentalizmdir, bir kabile ahlakıdır- birisinin sizin kabilenizden birisini öldürmesi yanlıştır ama diğer kabileye yönelik barbarlık mazur görülür. İnsancılık sahte bir evrenselciliktir, bir Kant şarlatanlığıdır, etiğe yönelik iki yüzlü bir hiledir, işlevsiz bir insan kimliği ve bizi daha derin bir evrimsel çıkmaz sokağa sürükleyen kozmolojik bir haritadır.

Patterson’ın kitabının derin değeri hayvan bakışını ortaya sürmektir- hem analitik hem de etik olarak- ve insanın çıkarları ve politikalarının spektrumu içerisinde bunun hayati önemi net bir şekilde ortaya koymaktır.  Patterson’ın insanların hayvanlar üzerindeki tahakkümünü kökünden sökmek arzusunu paylaşıp destekler ve hayvan sömürüsünün insan varlığı açısından devasa sonuçlarını netleştirmek isterken ona iki eleştiri getirmek istiyorum. Birincisi, Patterson’ın her türden baskı biçimlerini ana bir kaynağa indirgemek istemesi, net başlangıçlar ve muğlak olmayan başlangıçlar isteyen metafizik özlemlerle alakalı bir durum. Hayvanların tahakküm altına alınmasının insanların da boyunduruk altına alınması için temel bir durum olduğuna  şüphe yok  ama belki efsanevi “ilk” hiyerarşi daha kompleks bir sosyal matriksten çıktı denebilir, burada hiyerarşinin erken örnekleri bu matriks içerisinde şekil alıyor, birleşiyordur. Türcülük ve ataerkilliğin beraber ortaya çıkmış olması mümkün, hatta daha kompleks ve çeşitli bir iktidar sistemi de tarih öncesi dönemin sisleri arasında gizlenmiş olabilir. İkinci olarak, Patterson’ın hayvanların baskı altına alınması ve insanların baskı altına alınması arasında gördüğü bağlar genelde çok basit ve aracısız, mesela Patterson bir çok hiyerarşi formunun üstbelirleyiciliğini göz ardı ediyor. Yani türcülük ve sömürgecilik arasında bir bağ var, Patterson bunun altını çiziyor ama sömürgeciliğe sebep olup onu devam ettiren başka belirleyici faktörler de var, kapitalizmin köktenci mantığından kaynaklanan faktörler gibi, ve Patterson bunu ortaya koyma konusunda başarısız oluyor. Gene aynı şekilde, Patterson mezbahalarla Nazi ölüm kampları arasındaki ilişkileri mükemmel şekilde keşfederken modernizmin doğuşunda Nazizmin kökenlerinin ne olduğunu, onun modernizm karşıtlığını ve sözde kınadığı kapitalist değerleri nasıl da aslında elde etmeye çalıştığını açıklayacak daha kompleks ve  çok boyutlu analizler yaratma konusunda başarısız oluyor. Patterson “Amerika’daki mezbahalarla Nazi Almanyası’nın montaj hattı kitle cinayetleri arasında sadece bir adım vardı” derken, hem düz hem de basit bir mantık örgüsü görüyoruz.

Bu tür teorik kusurlar sonunda insan ne  tür politik noksanlıkların ortaya çıkacağını merak ediyor. Aslında, Patterson kendini bir idealist ve öznelci olarak resmediyor, bu da kitabının sonundaki “sonsöz” bölümünde kurumsal ayaklardan hiç söz etmeden zalim ve  şiddet dolu hayatımıza nasıl son vereceğimizden bahsediyor. Bir çok derin ekoloji yaklaşımında görülen öznelci önyargılar  gibi Patterson psikolojik değişimler yaşanmasını istiyor, yoksa sosyo-kurumsal değişimler talep etmiyor; ama psikolojik değişimler ancak vejetaryen  yemek toplantılarına, hayvan duaları servislerine ve kapitalist tüketiciliği ve pazarları ile uyuşturulmuş bir hayat tarzı yandaşlığına yol açar. Patterson’ın politik ekonomi ve kapitalizmi dikkate almaması ana akım hayvan savunuculuğu hareketinin en temel semptomudur, burada baskın politik yaklaşım tek konu odaklıdır, amaç devlette gerekli mevzuatların değiştirilerek reformlar elde etmektir. Patterson’ın teorisinin insan özgürlüğünün hayvan özgürlüğünden ayrılamaz olduğunu savunduğunu biliyoruz, ancak  ahlaki ve  psikolojik düzeylerin ötesinde Patterson bu  ilişkileri kavrayamamış durumda. Hayvan özgürlüğü diğer özgürlük hareketleri için gerekli bir koşulsa da yeterli bir koşul değil. Hayvanları savunma hareketi hem taktik hem de kafa yapısı anlamında tek konu odaklı iken hayvan özgürlüğü mücadelesinin kapitalizme karşı küresel mücadelenin bir parçası olduğunu söylemek önemli- bunu taktikler, politika, sosyal hareketler ve ittifak politikaları olmaksızın hiçbir “yeni farkındalık” tek başına sağlayamaz. Türcülük (cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılık da dahil) kapitalizmden önce başlamışsa ve  moderniteden, devletten ve bir bütün olarak sınıf sistemlerinden daha derin köklere sahipse de, kapitalizm türcülüğü çeşitli şekillerde güçlendirir (ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığını da). Bu şekiller arasında kapitalist metalaştırma, çıkar, ve  büyüme zorunluluğu , mekanistik-araçsalcı dünya görüşü, topraktan hayvanlara ve DNA’ya dek uzanan bir özel mülkiyet sistemi bulunur. Hayvan özgürlüğü kontolden çıkmış küresel bir kapitalist dünyada asla gerçekleşemez, bu yüzden sınıf tahakkümüne ve her türden hiyerarşiye yönelik daha büyük mücadelelerin bir parçası olmak zorundadır.

Doğal dünyada yaşanan kriz sosyal dünyada yaşanan bir krizin yansıması aslında, güçlerini birleştirmiş elitler ve  onların hükümetlerdeki hizmetçileri iktidarı merkezleştirdiler, refahı tekelleştirdiler, demokratik kurumları parçaladılar ve muhalafete karşı gaddar ve  şiddet dolu bir savaş açtılar. Şirketlerin doğayı yok etmesi asimetrik ve hiyerarşik sosyal ilişkiler aracılığıyla hayat geçiyor, burada kapitalist güçler politik, legal ve askeri sistemleri sosyal ve doğal dünyaları sömürmeye devam ettirmek ve bunu savunmak için kullanıyorlar. Hayvan ve dünya sömürüsü sosyal problemlerden kaynaklandığı ya da onlarla  ilgili olduğu için, derin yapısal değişimler ve radikal demokratikleşme süreçleri ortaya koyan  sosyal ve  politik  çözümler gerektiriyorlar. İnsanlar, yıkıcı politikaları, bu politikalara sebep olan, bundan beslenen ve bunların sürmesine sebep olan kurumları ve  iktidar sistemlerini değiştirmeden değiştiremezler. Hayvan özgürlüğü için etkili bir mücadele ortaya koymak için yoksulluk, sınıf, politik yozlaşma ve uluslararası şirketler ve  küreselleşme sonucunda yaratılan eşitsizliklerin üstesinden gelmek gerekiyor.

Diyalektik çemberi çevirecek olursak, sosyal değişim; insan özgürlüğünün hayvan özgürlüğü olmadan mümkün olamayacağı, aydınlanma, demokrasi, ve ahlaki ilerlemenin şiddetten uzak, eşitlikçi ve kapsayıcı bir toplum uğruna türcülüğü ortadan kaldırmadan imkansız olacağına dair “yeni bir farkındalık” sağlama yönünde atılacak doğru adımlar olmazsa, hayata geçirilemez.

Çeviri:CemC

Brokoli Hayvanlara Karşı


 

Vejetaryenler ve veganlar şu yüzyıllık etobur sorusuna daha iyi bir cevap hazırlamalı- “ama siz de bitkileri öldürüyorsunuz, değil mi?”. Bu soruyu sormak, kendi tecrübeme göre, çoğu hepçilin ilk savunma cümlesidir. Şimdi, çoğu kararlı vejetaryenin hayvanlar yerine neden bitki yemenin daha iyi olduğuna dair standart 10 puanlık bir cevapları var. Şu tür cevaplar  öne sürülüyor: bitkiler acı çekmez ; çünkü sinir sistemleri yoktur, “The Secret Life of Plants”’deki bitki deneylerinin sonuçları olumsuz olmuştur, hatta yazar bile bu deneyleri yeniden yürütmeyi reddetmiştir, hepçiller aslında daha çok bitki öldürüyorlar; çünkü inekler bitki yiyor vb. Bu tür argümanın elbette haklı bir yeri var, ama bitki yemenin normal olup olmadığı sorusuna cevap vermiyor gene de. Vejetaryenler neden her bir etçilin bu argümanı yürüttüğünü daha iyi incelemeli, ve neden bu argüman karşısında o kadar kızdığımızı, savunmacı davrandığımızı, öfkeden kudurduğumuzu da düşünmeli. Böyle olmasının sebebi soruda haklılık payı olması olabilir mi?

 

Aşağıda veganların Vegan-L  e-posta tartışma listesinde yazdıklarından toparladığım argümanlar bulunuyor. Bu argümanların çoğu et yiyenler tarafından da kullanılmış olabilir. Sorular listeden, cevaplarsa benden.

 

1)     Veganlar bile bir şey yemek zorunda.

 

Bu, et yiyenlerin harfi harfine kullandığı ilk argüman-“ ama veganlar ne yiyor? Kendi yemeklerimi pişirecek zamanım yok, et yemeden asla doyduğumu hissetmiyorum”. Veganlar meyve yiyebilir, bitkiyi öldürmeden bazı kısımlarını yiyebilirler- aynen bitkilerin belli kısımlarını yiyen otobur hayvanlar gibi.

 

2)     Bitkilerin sinir sistemi bulunmaz, hayvanlar ya da insanlar gibi acı hissetmeleri mümkün değil.

 

Descartes’ın hayvanların hissetme yeteneği bulunmayan makineler olduğunu söylediği zaman gözün gördüğünü reddetmesi gibi, bitkilerin genelde kabul ettiğimizden daha fazla farkındalık taşıdığına dair kanıtlar var. Sinir sistemine sahip olmak temeline dayanan bir acı tanımı bilinçli ve kasti olarak bitkileri bu tanımın dışında bırakır. Ancak bitkiler kendilerine saldırıldığında her şeyin farkındadır; çünkü kimyasal savunmalarını harekete geçirirler. Et yiyenlerin hayvanların acı çektiği gerçeğini reddetmeleri gibi, veganlar da bitkilerin  acıya yakın bir şey hissettiği gerçeğini reddederler- bu , onları öldürmemek için de kullanılabilir. Eğer bir gün uzaylılarla karşılaşırsak belki onlarda bizimki gibi bir sinir sistemi olması olasılığı bayağı azdır ama gene de onların acı hissettiğini düşüneceğiz.

 

3)     Bitkiler hayvanlar gibi acının kaynağından uzaklaşamadıkları için acı çekmezler.

 

Önceki yanıta bakın-bitkiler kesinlikle tepki gösteriyorlar; eğer acı bir uyarı aracı ise bir çeşit sıkıntı sinyali de bitkiler açısından esas amaca hizmet etmiş olur.

 

4)     Eğer bitkiler gerçekten acı hissediyorsa bile et yemek vegan hayat sürmekten daha çok acıya sebep olur; çünkü hayvanlar insanlar hayvanları yemeden önce sınırsız sayıda bitki yiyor.

 

Bu gene de avlanarak karnını doyuran hayvanlara uymaz, bu hayvanlar bitkileri öldürmezler (ama mesela inekler ölü soya ile beslenirler). Ama ya çiftçilikle hayat akışları bozulan ya da öldürülen hayvan ve bitkilere ne diyeceğiz?(yani çiftçiden daha önce orada olan, çiftçinin bilerek öldürdüğü hayvan ve bitkiler). Veganizm bitkilerin çektiği acıları et yemekle sebep olunan acıya kıyasla azaltıyor, ama bu, bitkileri öldürmeyi meşru kılmaz. Buradaki soru, hepçil ya da vegan olmak değil, veganların bitkilere daha dost bir beslenme tarzı seçip seçmemesi gerektiği.

 

5)     Meyvalar özellikle yenmek için dizayn edilmiştir, bitkiler de tohumlarını böyle yayıyor zaten.

 

O zaman sadece meyva yiyin. Patatesler ve havuçlar etrafa tohum saçmaz, ayrıca onları yemek de bitkiyi öldürür-bunu nasıl haklı çıkarabiliriz? Peki yenmekten uzak durmaya çalışan bitkilere ne diyeceğiz, zehirli, iğrenç tadı olan, ya da insanları kısırlaştıran bitkilere?

 

6)     Domates, elma, kiraz, patlıcan, üzüm vb gıdaları yemek bitkinin ölmesine sebep olmaz. Tavuktan yumurta almak gibi bir şey söz konusu.

 

7)     Eğer meyvalar yenmezse hemen çürüyüp ölürler-yenmek için yapılmışlar. Aynısını hayvanlar için söyleyemeyiz.

 

Evet, meyvalar yenmek için yapılmış. Bazı otçullar da yenmek için yapılmıştır. Sadece diğer hayvanları yiyen etçil hayvanlar var. Eğer bu etçiller yaşlı ve hasta av hayvanlarını yemeseydi, o zaman o av hayvanları çürüyüp gideceklerdi. Buna ek olarak, eğer sayıları artsaydı bütün sürü acı çekecekti ya da ölen üyeler sağlıklı üyelerin yiyeceği yiyecekleri bitireceklerdi.

 

8)     Vegan olmamız lazım; çünkü olabiliriz; çekilen acıları mümkün olduğunca azaltmamız gerek.

 

O halde elimizde o yetenek varken hepimizin meyveci ya da toplayıcı olması gerekmez mi? Yoksa çok mu tembeliz, aynen vegan olmaya üşenen nice insan gibi? Bunu genelde kabul etmeyiz ! (Elbette, tembellik esas mesele değil—insanlar ölü hayvanları yemeleri gerektiği, yiyebilecekleri, yemek zorunda oldukları düşüncesi  ile adeta bombardımana tutuluyorlar.)

 

9)     Bizler otoburuz. Hayatta kalmak için bitki yemek zorundayız- bu bizim içgüdümüz.

 

Bu da et yiyenlerin, insanların hepobur olduğu gerçeğini öne sürerek et yemelerini haklı çıkarmalarına benziyor. Dahası, insanlar her türden içgüdüyü kontrol etmeyi becerebiliyor—örneğin, bizler genel olarak halkın gözü önünde partnerimizle beraber olmayız. Doğa ile alakalı argümanların derin bir kuşkuculukla karşılanması gerek. Hatırlayın ki kölelik de, kadınların aşağılanması ve sayısız yerli kültürün boyunduruk altına alınması da “doğal düzenin” gerekli bir parçası sayılıyordu, hala da öyle sayılıyor.

 

10) Brokoli çığlıkları acı değil de zevk çığlıkları olabilir.

Hayvan çığlıkları da öyle

 

11) Havucun toprak çıkarıldığını görüp de yüzünü buruşturan birisini görmek çok çok nadir karşılaşılabilecek bir şey.

 

Öncelikle, çok sayıda insan büyük ölçekli tarımdan iğreniyor. İkinci olarak, toplumumuz şiddet karşısında özellikle de  çok uzun zamandır devam eden bir şiddet karşısında duyarsızlaştığı için, uzun süre deyimi herhangi bir konuda bir argüman sayılmaz. Ayrıca insanlar gerçekten ne yaptıkları konusunda bir yüzleşme yaşamak istemiyor- aynen  çoğu insanın yedikleri etin nereden geldiğini düşünmemeleri gibi.

 

Yukarıdaki cevaplar hayvan hakları bağlamında bitkileri yemenin neden meşru olduğuna dair veganların gerçekten ikna edici sebepler sunamadığını gösteriyor. Bu da bizi esas soruyu sormaya yöneltiyor…

 

12) Peki diyelim ki bitkilerin hissediyor olabileceği hiçbir acıyı ortadan kaldıramıyorsunuz?Bu et yemeyi haklı çıkarır mı? İnsanları öldürmeyi?

 

İnsanların varoluşu için biraz acıya sebep olmak zorunda olduğunu kabul edebiliriz. Et yiyen birisi bu gerçeği hayvanların yaşadığı acıları göz ardı etmek için kullanırken, veganlar bu gerçeği bitkilerin yaşadığı acıyı göz ardı etmek için kullanıyor. Ama bitkilerin acı çekmesine sebep olmak hayvanlara acı vermeyi haklı çıkarmayacağı gibi hayvanlara acı vermediğimiz gerçeği de bitkilere keyfi bir şekilde acı verme hakkı vermez bize. Bitkilerin yaşadığı acıyı kaçınılmaz olarak kabul etmek yerine veganların bu acıyı da azaltmayı denemesi gerekiyor.

 

Bitki Retoriği

 

Veganların hayvanları yemeyi aklamamak adına bitkileri yemeyi meşrulaştırmalarında daha sağduyulu olmaları gerekiyor. Bitkilerin de acı çektiği düşüncesine karşı koymak yerine bu düşünceyi kabul etmeliyiz; çünkü hem bitki hem de hayvanların yaşadığı acıları azaltmanın yolu hayvan eti yememektir; çünkü hayvanlar  ölü bitkilerle besleniyor. Buna ek olarak, et yiyenler hayvanların çektiği acıyı kabul etmek istemezler, ama bitkilerin çektiği acılarla ilgili sorular ortaya konduğunda bu acıyı kabul ettiklerini görebiliriz; çünkü hem bitkiler hem de hayvanlar acı çektiğine göre hayvan eti yemekten uzak durmanın gereği  yoktur.

 

Hayvan eti yiyenler bitki sorusunu veganizmin bir beyanı olduğu için öne sürmüyorlar, tam tersine hayvan eti yemekten kaynaklı utançlarından kurtulmak için yapıyorlar bunu-veganların da mükemmel olmadığını göstermeye çalışıyorlar. Ama savunmacı, sarkastik ya da karşımızdaki kişiyi küçük düşürücü tavırlar sergilemek yerine bitkilere zarar vermekten bize düşen utanç payını kabul etmemiz daha akıllıca. Sosyologlar  şunu söylüyor; “sürtüşmeler insanlar utanç duygusunu ifade edecek mekanizmalar bulamadığında artar ve o utanç hem gurur hem de öfke hissine dönüşür ve bu da daha fazla utanca sebep olur. Bu “duygu tuzağı”nı bloke etmek için gruplar arasında yabancılaşma hissini azaltmak ve hem özür hem de onarma duygusu oluşturmanın yollarını bulmak gerekir.” Gerçek diyalog ancak her  iki taraf da utanç duygusunu kabul ederse hayata geçebilir. Bu olana dek gurur, öfke ve utancı yeniden yönlendirmeye yönelik çabalar aynen devam edecektir. Aşağıda Vegan-L’e gönderilen şu tepki bunun bir göstergesi (1998):

 

“”Bitkileri incitiyorsunuz/öldürüyorsunuz” argümanına ancak gülerek cevap verilebilir., bu gülünç fikri akla getirmemek lazım. Bu insanları ciddiye almakla onları meşrulaştırmış oluyorsunuz, zaten onlar da bunu istiyor. Bu açı ancak et endüstrisi propagandacıları tarafından hayal edilmiş olabilir. Adamların amaçları vejetaryenleri aptalca bir tartışmaya sürüklemek,, böylece vejetaryenleri aptal yerine koyacaklar, pısırık gibi gösterecekler- öylesine pısırık ki bitkilerin hislerini umursayan tipler olduğumuzu gösterecekler. Bir düşünün- sizce laf ebesi etçiller bitkilerin ne hissettiğini umursuyor olabilir mi? Elbette hayır; sadece bizi aptal yerine koymaya çalışıyorlar. Bu yüzden eğer bu tartışmayı kazanmak istiyorsanız, o beş para etmez suratlarına gülün ve ONLARI aptal yerine koyun.”

 

Daha Derine İnmek

 

 

Hayvan eti yiyen birisiyle sürdürülen tartışmalar bir yana, bitki sorusuyla ilgili gerçek olasılıklar söz konusu. Bu soru, hayvan hakları teorisindeki bir yetersizliğe işaret ediyor. Eğer hayvan  sömürüsüne dayalı bir dünyada yaşamamayı başarsak bile bu dünya gene de büyük ölçekte bitki sömürüsüne dayalı bir dünya olacak. Hayvanların mal/eşya konumuna bir son vermek istiyoruz- peki bitkilerin aynı konumuna da son vermeyi düşünüyor muyuz? Yani, bütün doğanın kitlesel sömürüsünü mü tercih ediyoruz yoksa hem yaban bitkilerin ve yaban hayvanların sınırlı şekilde kullanılmasını mı tercih ediyoruz?

 

Bitki sömürüsü hayvan sömürüsüne paraleldir. Klonlama, genetik mühendislik, haşere ilaçları, bitki ilaçları bulunan fabrika çiftlikleri var. Tarım; bitkilere, böceklere ve diğer hayvanlara yönelik süresiz bir savaş demek. Bitkilerin gıda olmasının ötesinde bitkiler de evlerde evcil hayvan gibi tutuluyorlar, eğlence amacıyla kullanılıyorlar, insanlar kendilerini ölü bitkilerle giydiriyor, doktorlar da “mucize” ilacı bulmak için bitkiler üzerinde deneyler yürütüyor.

 

Tek tek bitkilerin hiçbir şeyin farkında olmadığını söyleyenler çıkabilir; ama bu canlılar hayattalar ve aynen o durumda kalmaya çalışıyorlar, bu da onları mesela kayalardan farklı kılıyor. Bitkilerde bitki zarar uğradığında anında harekete geçen her çeşit kimyasal savunma sistemi var. Bitkiler yenmemek için kendilerini korumaya alıyorlar-dikenler, phytoestrojenler (300’den fazla bitkide bulunuyor), zehir, tat, yerden oldukça yukarıda büyümek gibi . 30 seneden fazla mısırlarla çalışan genetikbilimci Barbara McClintock şöyle söylüyor: “ hayvanlar yürüyebiliyor; ama bitkiler aynı şeyi yapmak için hareketsiz durmak zorunda, hünerli mekanizmalarının yardımıyla yapıyorlar bunu…bitkiler sıra dışı..mesela eğer bir bitkinin yapraklarını sıkarsanız ona elektrik sinyalleri göndermiş oluyorsunuz. Elektrik sinyali vermeden bir bitkiye dokunamazsınız. Bitkilerin her türden duyarlığa sahip olduğuna dair hiçbir şüphe yok. Çevreye sürekli tepki veriyorlar. Aklınıza gelen bir çok şeyi yapabiliyorlar. Ama orada durdukları için yanlarından geçenler onları plastik sanıyor, sanki canlı değillermiş gibi”. Eğer bitkilerin en azından belirli bir farkındalık seviyesine sahip olabileceği düşüncesine açık olması gereken birileri varsa, o kişiler hayvanların farkındalıklarını  kabul etmeyenleri azarlayan veganlar olmalı.

 

Ama bitkilerin farkındalıklarının olup olmadığı değil esas mesele. Hayvanlarla ilgili iki mesele var-hayvanların süregiden ızdırabı ve hayvanların sömürülmesi. Hayvanların yaşadıklarına katlanmak zorunda bırakıldıkları acı sebebiyle karşı çıkmak kolay ; oysa çoğu vegan aslında hayvanların tamamen kullanılmasına karşı çıkıyor. Yani, çekilen acı az olduğu sürece hayvanların sömürülmesini kabul edenler hayvan refahçıları değil, hayvanları sahiplenmenin ve onları sistematik olarak sömürülmesinin yanlış olduğuna inanan hayvan hakları eylemcileridir. Hayvanları gıda olmaları amacıyla yetiştirmek mümkün olabilir, bu süre boyunca hayvanlar bilinçli değiller, yani bitkilerin olabileceği kadar farkındalıktan uzaklar. Ama veganlar bu tür idealize edilmş senaryoları reddediyor; çünkü hayvanlara ne kadar “nazik” davranılırsa davranılsın sonuçta hayvanlar köleler.

 

Aslında veganlar hayvan hakları savunucuları değil de  çevreci olabilirler, çevreciler Doğa’daki her şeyin saygıyı hak ettiğine inanıyor. Bu yüzden bitkileri düşünmek için onların “dikensi “ meselelerini çözmeye gerek yok. Doğa’nın insanların onu sömürmesi için varolduğu şeklindeki tahakkümcü kafa yapısı aynı şekilde hayvanlara, bitkilere ve hatta kayalara da aynı mantığı uyguluyor. Çevrecilerin hayvanları yemenin tahakkümcü kafa yapısıyla alakasını görme konusunda başarısız olması gibi, veganlar  da tarımın aynı bakış açısının başka bir yönü olduğu gerçeğini görmezden gelmeyi istiyor gibiler.

 

Bitkilere hak ettikleri ilgiyi göstermenin en  ideal yolu tarımı toplayıcılık uğruna ortadan kaldırmak olabilir. Toplayıcı hayat tarzına dönmenin imkansız olduğunu düşünüyoruz; çünkü tarım 10 bin senedir burada ama eğer bütün insanlık varoluşunu bir seneye sığdırmaya kalksaydık sadece 8.5 saattir tarımcılıkla uğraşıyor olurduk. Dahası, Amerika kıtasındaki toplayıcı kültürler 500 sene önce ortadan kaldırılmaya başladı. Ve daha önemlisi ise, hala bir sürü toplayıcı kültür bulunuyor. Toplayıcılık geçmişten gelen romantik bir nosyon da değil- bilgisayarlarımızın başında otururken bile varlığını sürdüren bir gerçeklik bu.

 

Toplayıcı türü bir beslenme tarzı, avcılığa gerek duymaz- duymamalı. Avcılıkla beslenmenin bir alakası yok. Organize avlanma 20 bin sene önce başladı, homo sapiens’in ortaya çıkmasından 25 bin sene kadar sonra. Ondan önce atalarımız beslenme ihtiyaçlarını toplayıcılıkla sağlıyorlardı, bu da bazen böcek, kertenkele ve belki leş yemek anlamına geliyordu. Avcılık özellikle kadınların gücüne karşı gelişti (kadınlar yiyeceklerin çoğunu topluyordu, çocuk doğuruyordu , doğurmada erkeğin  rolü de bilinmiyordu).”Diğer bir deyişle av beslenmeyle değil güç elde etmeyle  ilgiliydi- hayvanın gücünü elde etmeyle.”  Avcılık erkeklere öncelikle bir rol veriyordu, böylece bir statü de veriyordu, çünkü yiyecek bulmuş oluyorlardı. Dahası, insanların ekstrem çevrelerde yaşaması gerekmiyor.

 

Toplayıcı bir hayat tarzına dönmek mümkün mü? Şu andaki nüfus oranını düşününce, kesinlikle hayır. Peki toplayıcılığı bir kenara koyarak soracak olursak, doğanın tahakküm altına alınmasına dayanmayan sürdürülebilir bir tarım geliştirmek mümkün mü? Belki. Burada gözden kaçırılmaması gereken asıl mesele bitkilere de gereken özenin gösterilmesi; bunun ne anlama geldiğini çözmek zorundayız.

 

 

Çeviri:CemC

 

Peki ya Bitkiler?


 

 

http://arphilosophia.blogspot.com/2010/04/what-about-plants.html çevirisi.

 

Bu yazıyı hayvan özgürlüğü ile  ilgili bir sürü yanıt aldığım için yazmaya karar verdim, veganizm gibi konularda yanıtlar alıyorum, ayrıca bitkilerin çevreleriyle iletişim halinde olduğu ve çevrelerine tepki verdiği ve bu yüzden bitkileri yemenin de hayvanları yemekle aynı konumda olduğu ile ilgili tepkiler geliyor. Bu yazının bazı kısımları bazı konuşmalarımdan alıntıdır.

 

Bir çok zeki (et yiyen) radikalin “bitkiler de acı çekiyor” argümanını ortaya koyduğunu görüyorum, bu argüman tamamen sahte bilim ürünüdür, basit sonuçlardan elde edilen dış değer bulmalara dayanır (yani her şey her şeye tepki verir- ama bu tepkilerde bilinçli bir deneyim olduğu anlamına gelmez).

 

Bitkilere de saygı duymaktan yanayım. Ama bitkilerin gerek duyduğu dikkat hayvanların ihtiyaç duydukları dikkatten  farklı. Bir bitkinin kafese konduğunu “bildiğine” inanmıyorum; ama bu durumun hayvanlara büyük acı verdiğini biliyorum. Bitkilerin bir şey “bildiğini” sanmıyorum; ama elbette iletişim süreçleri var , elbette hayatları var.  Bir bitki öldürüldüğünde onu terk eden bir şey olduğunu hissediyorum, bu yüzden gerçekten gerek duymadıklarımı öldürmemek için elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Ama aşağıda göreceğiniz gibi, bitkiler hayvancılık sebebiyle daha fazla saygısızlık görüp öldürülüyorlar, ayrıca avcılık gibi sebeplerle doğaları kesintiye uğruyor, oysa bütün dünya bitki ve sebze yiyerek hayatta kalsaydı bile durum böyle olmayacaktı.

 

“Peki ya bitkiler?” argümanı hem ikna etmek hem de reddetmek için kullanılır. Aşağıda bu konuda birkaç şey yazdım:

 

a-      Bitkilerin etrafa tepki göstermesi gibi, kayalar da aynı şeyi yapıyor. Biri yaşıyor, diğeri yaşamıyor ama, “bilinçli bitkiler” argümanını savunanlar elde ettikleri sonuçları hem insan merkezcilik hem de biraz bilim sosuyla ortaya koyuyorlar. Hayvanlarda durum böyle değil. Çıplak gözle görmek de çok kolay ; bilimsel çalışmalarsa meseleyi netleştiriyor.

 

b-      Hayatta kalmak için bitkileri yemeye ihtiyacımız var; ama hayatta kalmak için hayvanları yemeye ihtiyacımız yok.

 

 

c-      Az oranda bir hayvan etinden yemek yapmak için çok fazla ölü bitki gerekiyor. Eğer bütün canlıları umursuyorsak o zaman kesinlikle hayvan yememeliyiz. Hayvancılık bitki tarımcılığından çok daha fazla israf sebebidir. Dünyadaki bitki ölümlerinin ve tarımın çoğu büyük baş hayvancılığından kaynaklı.

 

d-      Eğer sürekli neyin doğal olduğundan söz edeceksek,o zaman beslenme biçimimize bakmak gerekiyor, eğer ilkel olsaydık zaten bitki yiyecektik, bazen böceklerden ve nadiren de nerelerde yaşadığımıza göre et yiyerek geçinecektik.

 

 

e-      Son olarak, en önemlisi şu ki, eğer herkesin eşit düzeyde olduğuna inanıyorsanız ve bu sebepten hepsinin çektiği acının ve ölümün tat almak adına meşru olduğuna inanıyorsanız, o zaman neden insanları  öldürmüyoruz? Neden insan haklarını savunuyoruz? Eğer hayvanlar, bitkilerden çok çok farklı olan biyolojik farklılıklarına rağmen  gene de bitkilerle tamamen aynı ise, hak ettikleri davranış ve özeni göz önüne alarak, o halde elbette diğer hayvanlara SON DERECE benzeyen insanların da avlanması, çiftliklere kapatılması, yenmesi ve giyilmesi gerekmez mi? Sonuçta sayımız  çok fazla. Bayağı bir faydası olurdu, değil mi? Hatta bazı özellikleri diğer hayvanlardan daha az olan insanları çiftliklerde besleyerek, üreterek, onları yiyerek ırk ıslahı ile ilgili çalışmalar da yapabiliriz.  Ama bir dakika… bu soykırım değil mi? Bu hiç güzel bir şey değil, hepimiz çok iyi biliyoruz. Ama hepimiz aynıysak ne önemi var ki?

 

 

Buradaki asıl mesele, diğer hayvanları etik, kaynak ve çevresel vb. anlamlarda tüketmek için bir sebep olmadığı. Benim açımdan bu durumun boykotla alakası yok. Ben veganizmin tüketiciliğe bir etkisi olduğuna gerçekten inanıyorum. Ancak, eğer böyle bir etki söz konusu değilse bile diğerlerini yememeyi seçmek benim açımdan saygı duymakla alakalı bir durum. Eğer veganizmin hiç bir şeye bir etkisi yoksa bile gene de hayvanları yemezdim; çünkü yemeye ihtiyacım yok, yemek istemiyorum.

 

Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğüdür. Tür ayrımcılığının diğer hayvanları ne hale indirgediğine bakınca, diğer hayvanlarla bir bağ kurmakta zorlanan insanların bile bu davranışlarının kendi türümüzle ilgili bir şey olduğunu görebileceklerini düşünüyorum.

 

Çeviri:CemC

 

“BU ONLARIN KADERİ”

http://itstheirdestiny.2kat.net/intropage.html çevirisi 

İnsanın tarihi boyunca insanın yemediği bir tür herhalde olmamıştır, buna insan yemek de dahil. Çoğumuz gene de bazı türlerin İnsan’la arasındaki hem arkadaşlık hem de hizmet etme bağları sebebiyle yenemeyeceğini düşünürüz. Uygarlığın tanımı gereği gıda olarak kullandığımız hayvanlara mümkün olduğunca insani bir tarzda davranılması gerektiğini, elden geldiğince gereksiz acı ve sıkıntıdan uzak tutulmaları gerektiğini düşünürüz.

Belki açlık gibi dönemlerde bu tür bakışlar bir süreliğine bir kenara bırakılabilir, ama bu temel bakış açısını görmezden gelip dünyanın ne düşündüğünü umursamayan bir ülkenin de uluslararası toplum tarafından eşit bir ülke olarak kabul edilmesini bekleyemeyiz.

Bu ülkelerden birisi Güney Kore’dir. Bu ülkede kedi ve köpekler sadece eti için öldürülmekle kalmıyor, buna ek olarak da etin “tıbbi” niteliklerini ve tadını arttırdığı gerekçesiyle bir de işkenceden geçiriliyorlar.



Kore’de köpeklerin pazarlarda çekiç darbeleriyle öldürülmesi ve derilerinin soyulduğunu görmek çok kolay. Diri diri derisini yüzmek de sık sık tercih edilen bir yöntem; çünkü bu hayvanın postunu muhafaza ediyor, bu postlar alıcı bulabiliyorlar. Bazen köpekler elektrik vererek öldürülüyor, elektrotlar hayvanın anüsüne ya da diline bağlanıyor. Tercih edilen başka bir yöntem de hayvanın asılarak ağır ağır  öldürülmesi. Bu yöntemle öldürülen hayvanın derisi bir müddet sonra kaynak üfleciyle hafifçe yakılıyor, böylece deri daha güzel bir görünüm kazanıyor. Bu olay sırasında kafesler içerisinde bekleyen köpekler her şeyi saniye saniye görüyor. İnanamıyor musunuz? Daha kötüsü var.

Koreliler gerçekten hayvanın maruz bırakıldığı terör ve can acısı sırasında köpeğin damarlarına salgılanan adrenalinin insanın cinsel potansiyelini yükselteceğine inanıyor.

Kedilere daha iyi davranılmıyor, bu hayvanlar çuvallara dolduruluyor ve sopalarla dövülüyorlar, tercih edilen bir diğer yöntem de kedileri CANLI CANLI kaynar suyun içine atmak. İçine atılan otlarla beraber elde edilen “kedi suyu” veya “goyangi suju” insanların batıl inançlarına göre romatizmaya ve diğer çeşitli hastalıklarına iyi geliyor. Tabii bu cahilce inançların hepsi saçmalık

Güney Korelilerin hayal gücü yüksek ve yaratıcı insanlar olduğu biliniyor, son yıllarda teknolojik gelişmeler gösterdiklerine göre durum böyle. Ancak hasta ve sapık bir azınlık hala bu yaratıcılığı hayvanlara işkence etmekte kullanıyor. Sergiledikleri sabır gerçekten sıra dışı bir özellik gösteriyor, hayvan acı çeke çeke ölmeden en az bir saat köpeklere  sistematik olarak işkence ediyorlar. Eğer kurbanının etin yedikten sonra ereksiyon oluyorsa iyi bir iş yaptıklarına emin oluyorlar. İspanyol Engizisyonu ve Gestapo bu insanlardan bir çok şey  öğrenebilirdi aslında. Gestapo nasıl Alman halkını temsil etmiyorsa, bu hayvan istismarcıları da Korelileri temsil  etmiyor. Ama bu istismarcılara gösterdikleri tolerans bu durumu onların lehine çevirmiyor.

Tabii, bu “katliamın” fotoğraflarını elde etmek pek kolay değil. Aşağıda birinci elden böyle bir olaya tanık olan bir insanın sözleri yer alıyor:

Dayak Atma

Köpeklerin bu kadar uzun süre dövülmesinin sebebi, ölüm ne kadar yavaş ve acı doluysa köpeğin etinin o kadar güçlü olduğuna inanılması. Köpeği yavaş yavaş öldürmek hayvanın adrenalinin yavaş akmasına sebep oluyor, işte bu yavaş akıntı etin afrodizyak gücünü artırıyor diye inanılıyor. Köpek yavaşça öldürülürken elbette çığlık atıyor, ve kendini öldüren insana karşı koymaya çalışıyor. Metodlardan biri, köpeği arka ayaklarından asmak (diğer bir çok şahit hayvanın boynundan asıldığını anlatır). Adam ya da adamlar ardından  köpeği sopalarla dövmeye başlar. Bu tür bir dövmenin iki amacı olduğu söylenir. Birincisi adrenalin akışını yükseltmektir, diğeri de eti yumuşatmaktır. Köpek dövülürken artık dayanamaz ve üzerine  hem işer hem de arkadan çıkartır, idrar ve dışkı köpeğin vücuduna yayılır, hayvanın gözlerine girere ve daha fazla acıya sebep olur. Sonunda köpeğin dövülmesi devam ederken artık köpeğin ağzından kan akar, ve iş kanamaya bağlı olarak hayvan artık  ölür. Bu dayak olayının belli bir süresi yoktur. Birkaç dakika da sürebilir, br saat de sürebilir, bunlarınhepsi köpeği öldüren adama bağlıdır, adamın kaliteli bir afrodizyak elde etmek için hayvanı nasıl ve ne şekilde dövmesi gerektiğine dair inancına bağlıdır. Umarım köpeklerin öldürülmeden önce neden dövüldüğünü anlatabilmişimdir. Büyük bir mekanda köpekler arka ayaklarından asılmayabilirler. Tersine adam büyük köpek kafesine girer, köpeği seçer, yakalar ve boynundan tutarken kafatasını kırmak için başına sopasıyla vurmaya başlar. Elbette köpeği dövmenin bir çok değişik metodu var, çünkü bu konuda herhangi bir yasal düzenleme yok.
Elektrik Vererek Öldürme

Araba aküleri kullanılarak yapılır genelde, işini bilen adam ölümün hemen meydana gelmemesi için ne kadar elektrik kullanması gerektiğini bilir. Terminaller hayvanın diline bağlanır.

Asma/Boğma

Asmak beğenilen bir yöntemdir, çünkü kısa bir süre  içerisinde büyük bir korku yaratırken ekstra bir ekipman kullanmayı gerektirmez.Ama söz konusu boğmak ise deneyimli bir köpek kasabının elinde umulandan daha da uzun süre devam edebilir. Bazen hayvan boğulurken hayvanın kürkü kaynak üfleci ile yakılır. Bu da son derece mantıklı, hayvan nefes alamadığı için bağıramaz. İşinizle gurur duymak her zaman iyidir.


Bu zavallı hayvan korkması için bir sebep görmüyor, bu yüzden boynuna ip geçirilirken kıpırdamıyor. Ne de olsa karşısındaki onun sahibi.


Belki de yanlış şeydi güvenmesi. Çünkü Kore’de yaşıyor. İp sıkı sıkı geriliyor. Hayvan hayatını elinden alan ipi ısırıp deli gibi koparmaya çalışıyor. Bu hayvanlar  o kadar saf ve temizdir ki “sahibinin” çektiği acıdan sorumlu olduğunu anlamıyordur bile.

Çabalarının hiçbir anlamı yok. Hayvan yavaş yavaş ölür.

Bir müddet sonra korkunç barbekü hazır…

Kediler

Güney Kore’de kedi de yenir ama romatizma tedavisi için ilaç olarak kullanılmaları daha yaygın. Köpeklerden farklı olarak kediler özel çiftliklerde yetiştirilmezler. Çünkü sokaklar aç hayvanlarla dolu. Kediler çuvallara doldurulur, ya sopayla dövülür  ya da eğer şanslıysalar başlarına çekiç darbeleri vurarak  öldürülürler. Genelde canlı canlı kaynar suya atılırlar, ayrıca hayvanın derisi kaynar suda sıvılaşırken kaynar suya bazı otlar da eklenir (bazen karşı koyamamaları için kemikleri de kırılır). Elden edilen “sıvı kedi” ya da “Goyangi Soju” keseciklerde satılır.ortalama bir kediden 20-25 kesecik elde edilir. Aşağıda Kore Hayvan Koruma Topluluğu (KAPS)’ndan Mun Juyoung’un tanık olduğu bir olay yer alıyor:

“Koyun-il Sağlıklık Yiyecek Restaurantının yanından geçerken Bayan Mun pencereden baktı ve içerde orta yaşlı bir kadının tıslayan ve kaynayan kazanlar arasında ağır ağır dolaştığını gördü. Kadının kollarında bir kedi vardı, görünüşe göre kedi yerdeki sudan ya da her yeri kaplamış buhardan rahatsız olmamıştı. Kadın sıcak kazanlardan birisinin önünde durdu, kazanı kokladı ve kediyi kaynar suyun içine attı. Kaynar suyla korkunç bir şekilde haşlanan kedi bağırdı ve dışarı çıkmak için kazanı tırmaladı ama yüzü boş boş bakan kadın kediyi kedi bilincinin kaybedene dek elindeki çubukla defalarca kazanın içine itti. Kadın kediyi bir kez daha suyun yüzeyine çıkardı, kedi acı içinde miyavlıyor ve ağlıyordu, ama kadın kediyi son kez kazanın içine itti.”


1) Umutsuzluk kafesleri. Canlı canlı haşlanmayı bekleyen kediler ve kedi yavruları

2)sıradaki kedi – içi kaynar suyla dolu kazanın yanında  ölmeyi bekleyen kedi

3)Goyangu soju yapmak için kullanılan düdüklü tencereler

4) öldürüldükten sonra soğuması için bir kenara atılan kedi

5) istif edilmiş kurbanlar


6) son olarak: kasaplık