HAYVAN HAKLARI VE YENİ AYDINLANMA

 

 

 

Dr. Steve Best

Beş milyon yıl önce atalarımız eski büyük kuyruklu maymunlardan koparak geliştiler; sonraki iki milyon yıl içerisinde evrimin hominid çizgileri sadece bipedal(iki ayak üzerinde duran) bir tür olmaya doğru evrim geçirmek yolunda büyük değişimler geçirmekle kalmadı, ayrıca büyük beyinli , dile ve teknolojiye hakim bir tür olma yolunda değişimlerden geçti.

 

Son iki yüz yıl içerisinde, insanlar biyoloji anlamında çok az değiştiler; ama sosyal ve teknolojik kapasiteleri anlamında çok hızlı bir evrim geçirdiler. Ne yazık ki, teknolojik evrimimiz ahlaki evrimimizi büyük oranda geçmiş durumdadır. Dr. Martin Luther King’in sözleriyle söyleyecek olursak, “yanlış yollara sapmış insanların kendilerince doğru yerlere yönlendirilmiş füzeler kullandığı bir dünyada yaşıyoruz.”

 

İnsanlar ahlaki bir ilerleme kaydetmişlerdir, ama yavaş bir şekilde. Batı kültüründe, eşitsizliği, hiyerarşiyi ve aşağı olmayı insan doğasının ya da varlıkların doğal akışı şeklinde gören mitleri meşrulaştıran cehaleti, önyargıyı ve keyfiyeti aşmak için iki bin yılın geçmesi gerekti.

 

Batı toplumu 1960’lardan itibaren ahlaki anlamda daha hızlı bir gelişim göstermiştir. Öğrenci, siyah, Kızılderili, feminist, ve gay-lezbiyen hareketleri hakların evrenselliği sürecini geliştirmiş ve önyargının büyük bariyerlerini aşarak insan özgürlüğüne daha fazla bir derinlik katmıştır.

 

Bu sosyal sıkıntıların, ayaklanmaların, Vietnam savaşına karşı yapılan kitlesel gösterilerin ve giderek kötüleşen yoksulluk, evsizlik ve sınıf eşitsizliği sorunlarının arasında Martin Luther King bir “dünya evi” vizyonu formüle etmiştir. Bu kozmopolit ütopya içerisinde dünyadaki bütün insanlar barış ve huzur  içerisinde, ruhsal ve maddi ihtiyaçları modern dünyanın verimliliği tarafından karşılanarak yaşayacaklardı.

 

Ancak her ne kadar gerçekleştirilebilir bir şey olsa da, King’in dünya evi gene de lanet olası bir mezbahadan başka bir şey değildir; çünkü hümanizm milyarlarca hayvanın gereksiz yere esir edilmesi, işkence görmesi ve öldürülmesi anlamında hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Şiddet içermeyen bu hümanist ütopya, sözde aydın ve ilerici insanlar  şiddetsizliği, eşitliği ve hak kavramını bu gezegeni beraber paylaştığımız hayvanları da kapsayacak denli geliştirene dek ikiyüzlü bir yalan olarak kalacaktır.

 

İnsan evriminde bir sonraki adım, hayvan haklarını kucaklayarak onun derin anlamlarını kabul etmektir. Hayvan hakları insanların son iki yüz sene içerisinde meydana getirdiği en ilerici etik ve politik gelişmelere yaslanmaktadır. Bir anlamda hayvan hakları argümanı eğer insanların hakları varsa hayvanların da aynı sebeplerle haklara sahip olduğunu söylemektedir. Ahlaki anlam, bir tür olarak farklılıklarımızda değil, bir hayat sahibi olarak benzerliklerimizde yatıyor.

 

Hayvan haklarının meydan okuması şudur: insanlar gerçekten aydınlanarak demokratik yasal sistemlerin örtüleri arasına gizlenmiş son önyargıları yenebilir mi? İnsanlar ekonomilerini yeniden organize edip teknolojilerini yeniden biçimlendirebilir mi, kültürel geleneklerine başka bir şekil verebilir mi? Hepsinden önemlisi; insanlar yeni duyarlılıklar, değerler, dünya görüşleri ve  kimlikler edinebilir mi?

 

Hayvan hakları hareketi, toplumsal ve doğal dünyalarda yaşanan nice ciddi kriz arasında insanlara evrimsel anlamda meydan okuyor. Hayvan sorununun insan meselesinin merkezi olduğunu anlayabiliyor muyuz? Hayvanların sömürülmesinin birbirimizle ve doğal dünyayla yaşadığımız krizin her yönünde kendini belli ettiğini kavrayabiliyor muyuz?

 

Hayvan hakları, insan türü kimliğine yapılmış bir taarruzdur. Bu taarruz; türcülük pusulasını paramparça ederek, dünyadaki yerini bulmak için kullandığı kozmolojik haritalarını sorgulamaya çağırır insanları. Hayvan hakları insanların hayvanlar üzerindeki üstünlük iddialarından vazgeçmesini talep eder. İnsanlardan gücün sorumluluk gerektirdiğini, güçlü olmanın haklı olmak olmayabileceğini, ve geniş bir neokorteksin doğal dünyaya tecavüz edip onu yağmalamak için bir mazeret olmadığını idrak etmelerini ister.

 

Dünya görüşündeki bu derin değişiklikler insanın günlük hayatında devrimci bir farklılığa yol açarken kişisel olanın aslında ne kadar politik olduğunu da anlamamızı gerektiriyor. Bir çok radikal felsefe öğretiyorum; ama sadece  hayvan haklarının günlük ritüelleri ve sosyal ilişkileri bozup değiştirme gücü var. Anarşizm veya Marksizm gibi “radikal” felsefeler türcülüğü hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden yeniden üretiyor. Marksizm üzerine yapılan bir seminerden sonra öğrenciler bir yandan devrimden söz ederken öte yandan öldürülmüş çiftlik hayvanlarının cesetlerini  yiyebiliyorlar. Hayvan hakları üzerine yapılan bir seminerden sonra ise aynı öğrencileri tabaklarına boş boş bakarken, en temel davranışlarını sorgularken, mızmız aileleri ve arkadaşlarından kendilerini soyutlanmış hissederken görüyoruz. Çünkü alınan mesaj gerçektir ve ruhu allak bullak etmiştir.

 

Açık olalım: devrim için mücadele ediyoruz, reform için değil; köleliğin sona ermesi için mücadele ediyoruz, yoksa insancıl sahipler  için değil. Hayvan hakları insan kulağının duyduğu en radikal fikre yol veriyor: hayvanlar yiyecek, giysi, kaynak, ya da eğlence nesnesi değillerdir.

 

Hedefimiz hayvan sömürüsünden çıkar sağlayan çimentolaşmış pratikleri ya da sabitleşmiş tavırları değiştirmekten daha az bir şey değil. Gerçekten de, devlet bizleri “eko-teröristler” diyerek şeytani bir hale sokup doğru olan şey uğruna verdiğimiz mücadeleyi suç kapsamına almaktadır.

 

Görevimiz gerçekten zor; çünkü hümanizmin konforlu sınırlarından uzağa giderek ahlaki manada önemli bir sıçrayış gerçekleştirmek zorundayız. İnsanların aynı tür içerisindeki diğer üyelerle alakalı fikirlerini değiştirmelerini istemekle kalmıyoruz, ayrıca tür sınırlarının aynen ırk ve cinsiyet sınırları kadar keyfi ve geçersiz olduğunu idrak etmeleri konusunda ısrar da ediyoruz. Görevimiz, insanlığın ahlaki çıtasını akıl ve dil sahibi olmaktan hissetme yeteneği ve öznelliğe doğru kaydırması  yönünde çaba göstermektir.

 

Sadece eğitmemeliyiz, bir toplumsal hareket olmalıyız ayrıca. Hayvan haklarının meydan okuması bizim meydan okuyuşumuzdur; çünkü hayvan hakları sadece bir fikir olmamalı, hem sayı hem de acılarının çokluğu anlamın dünyanın en çok ezilen canlıları için bir toplumsal hareket olmalı. Bütün devrimlerde  olduğu gibi, hayvanlar zalimler ansızın ışığı gördüğü için haklarını elde etmeyecekler, tersine daha fazla sayıda insan bu konuda aydınlanıp iktidar yapılarını sarstıkça, yeni sosyal düzenlemeler hayata geçene dek bunu yapmaya devam ettikçe bu hakları elde edecekler.

 

Çok fazla şey mi istiyoruz? Adalet doğru olanın yapılmasını talep eder ve asla aşırı değildir. Devrim cidden mümkün mü? Binlerce şekilde devrim güç kazanıyor. Horoz dövüşlerine getirilen yasaklardan ABD’de 37 eyalette hayvan istismarının suç haline getirilmesiyle, ABD’deki tıp enstitülerinde doktorların eğitiminde hayvanların kullanılma oranının 2/3 oranında azalmasıyla, 25’ten fazla üniversitede yapılan hukuk seminerleriyle, hayvan refahı/hakları meseleleri ile ilgili olarak giderek artan medya desteğiyle (2003 Gallup Araştırmasında ABDli insanların %96’sının hayvanların az da olsa istismardan korunması gerektiğini düşündüğü, %25’inin hayvanların insanlarla aynı şekilde sömürüden ve zarardan korunmaya hakları olduğu ortaya konmuştur) ortaya çıkan gerçek şu ki insanlar diğer türler hakkındaki görüşlerini değiştirmeye başlıyorlar.

 

İnsanlar kimliklerini yeniden icat etmek,  insanlığı ve kültürü zulümden ayırmak için bir takım yollar bulmak zorunda kalacaklar.İnsanlar idrak etsin etmesin, bu omuzlara binmiş bir yük değil, bir özgürlüktür. Artık hiç kimse ayrılık yalanını yaşamak zorunda değil, br yüreğin açılması derinden bir iyileşme sağlayabilir.

 

Hayvan hakları modern insanlığın tertiplediği eşitlik, demokrasi ve haklar gibi en yüksek değerlerin geliştirilmesinde bir sonraki sahne. Kendimizi gezegene hükmeden yarı tanrılar  olarak gören o sapkın kavramlarımızı, yaşayan büyük ilişkiler ağına ait ve bu ağ içerisinde birbirine bağımlı varlıklar olduğumuzu söyleyen daha alçakgönüllü ve bütüncü bir nosyonla değiştirmek zorundayız. Tahakkümcü ve türcü kimlikler bizi felaketler yokuşundan aşağıya doğru yuvarlıyor. Eğer insanlık ve yaşayan dünya, bir bütün olarak bir geleceğe sahipse, insanlar hayatın tümüne saygı duyan evrensel bir etik kavramını kucaklamak zorundalar.

 

Büyümek zordur ve acı verir, ve  insan türü ahlaken gelişmemiştir, psikolojik olarak sakattır. İnsanların biyotoplumun efendileri değil üyeleri olduklarını öğrenmeye ihtiyaçları var; biyotoplumun yurttaşları olarak bütün biyotopluma karşı sorumlulukları var.

 

Aydınlamanın anlamı, değişmektir. Onsekizinci yüzyılda aydınlanma dini dogmaları ve zorbalığı yenmek anlamına geliyordu;  yirminci yüzyılın sonlarına doğru, aydınlanma ırkçılığı, cinsiyetçiliği, homofobiyi ve  diğer önyargılarını yenmek anlamına geliyordu; ve  şimdi yirmibirinci yüzyılda aydınlanma, türcülüğü yenerek hayatın tümünü onore eden evrensel bir etiği kucaklamak anlamına geliyor.

Değişebiliriz; değişmek zorundayız. Doğanın mesajı, evrim geçirmek ya da ölmektir.

 

Çeviri:CemC

 

Reklamlar

“Acı Hissetmeden” Acı çekmek


Hayvanlara yönelik zulümle alakalı hiçbir şey beni şaşırtmıyor bugünlerde. Ancak arada bir ancak tanımlanamaz diyebileceğim türden bir şey ortaya çıkınca gerçekten rahatsız oluyorum. Bu da o günlerden biri:”Acı hissetmeyen hayvanlar çiftçiliğin sebep olduğu acılara son verebilir” şeklinde bir haberden söz ediyorum.

Bu yazı et tüketimini sona erdirmek (ya da en azından azaltmak) , hayvan deneylerine son vermek, genetik mühendisliği ve bunun hayvanlara ve çevreye verdiği büyük negatif etkileri sona erdirmek yerine hayvan ürünü üretiminin %99’unu oluşturan endüstriyel çiftçilik (fabrika çiftçiliği) genetik mühendislik aracılığıyla iş yapmaya devam edebilsin diye hayvanların acı çekmesini engellemekten söz ediyor.

Bekleyin… daha kötüsü geliyor…

Nörologlar kendi müdahaleleri sonucu (lezyon, cerrahi veya genetik mühendisliği yoluyla) hayvanlarda önce beyin hasarı meydana getirip sonra hangi hayvanın en uzun süre veya en sık oranda gelen elektro şoka dayanabileceklerini görmek üzere bu hayvanları elektro şok odalarına koydular. Bu tür düşünceler uğruna her gün çok sayıda hayvan bu korkunç acı ve zalim deneylerde büyük ızdıraplar yaşıyor. Araştırmacılar bundan sonra ineklere çok sayıda beyin cerrahisi yapmanın ekonomik anlamda ne kadar zararlı olduğundan söz ediyor ve sonuç olarak da acı çekme kabiliyetlerini azaltacak türden bir beyin hasarı vermek  için bir yol bulmaları gerektiğine karar veriyorlar.

Temelde, fabrika çiftçiliği sorununu çözecek türden vegan ya da en azından daha az hayvan ürünü içeren bir beslenme tarzı önermek yerine bu insanlar belirli yeteneklerden mahrum kalmış hayvanların acı çekme oranlarını azaltmak istiyorlar; bunu yaparken de acının sadece fiziksel bir durumdan kaynaklanmadığını da göz ardı ediyorlar, genetik mühendislik müdahalesi sonucunda bu hayvanlar daha az “acı çekecekler” ve böylece tüketiciler bu hayvan ürünlerini tüketirken kendilerini daha az suçlu hissedecekler, istedikleri bu.

Bu bilim adamları ve kuramcılar birkaç çok önemli faktörü tamamen unutuyor. Hadi genetik mühendislikle ilgili etik ve çevresel sorunları bir kenara koyalım, çünkü bunlardan söz etmek çok zaman alır, ayrıca genetik mühendisliğe karşı olmanın popüler bir şey olduğuna da inanıyorum. Tersine, bu durumda psikolojik faktörlerle ilgilenelim.

1-      Hayvanların çektiği acı sadece fiziksel acıdan kaynaklanmaz. Eğer bir inek “tecavüz rafı”na(suni gebe bırakma) yerleştirildiğinde, çiftçiler tarafından defalarca suni yolla gebe bırakıldığında, her seferinde yavruları et olmak için kendisinden alındığında ve süt  ondan emen makinelere bağlandığında hiç fiziksel acı çekmediyse bile gene de büyük bir ızdırap yaşar.

2-      Beyin bağlantılarla doludur. Beynin işlevlerinden birisini yok etmek beynin bütün işlevlerine ya da büyük kısmına zarar vermeden mümkün olmaz. Başka yerlerde sorun yaratmadan beynin “acı bölgeleri”ni kaldırmanın bir yolu yok.

3-      Acı bütün hayvanların hayatta kalması ve işlevlerini yerine getirmesinde gerekli bir bölümdür. Acı yaralandığımızı bize haber verir, kendimizi yeniden yerleştirmemiz gerektiğinde bizi bilgilendirir, yanlış giden bir şeyler varsa bizi uyarır vb. Hayvanlardan fiziksel acıyı yok etmek aslında hayvanların DAHA FAZLA acı çekmesine izin vermek olur; çünkü hayvan aynı anda bir çok problem ve yaralanma yaşar ama bunu tanımlayamaz, ayrıca beynin acıya cevap veren bölgelerine yakın yerlerdeki bilişsel bozulmalardan dolayı da acı çeker.

Zaten insanlar tüketsin diye esaret altında bulunan, sömürülen, nesneleştirilen ve metalaştırılan, acı çeken bu hayvanlara böylesine akıl dışı bir şey yapmak için de gene çok sayıda hayvan deneyi yürütmek gerekiyor.  Bu teklif hayvan sömürüsünden çıkar sağlayanların halkı aslında hayvanlara yardım ettiklerini inandırmalarına rağmen para kazanmaya devam etmesi için ortaya atılmış  bir plandan başka bir şey değil.

http://arphilosophia.blogspot.com/2009/09/painless-suffering-anything-to-keep.html

Çeviri: CemC

Biyomerkezcilik ve Sürem: Yeni Bir Din Önerisi

Anonim yazar

Ecodefense.

İnsan türü tarihi  boyunca, cevabı olmayan sorulara cevap verecek,insanları rahatlatacak, her şeye bir anlam verecek bir felsefe arayışı, bir felsefe ihtiyacı hep varolmuştur.

Varoluşu anlamlı kılacak bir felsefe gereksinimi olduğunda bunun adı dindir. Din, bir ilüzyona madde görüntüsü vermek amacıyla dizayn edilmiş düşünceler topluluğu olarak tanımlanabilir. İnsanlığın bütün dinleri hiçliğin  yüzünü örten bir maskeden başka bir şey değildir.

Bütün dinler bir maskedir. Bir anlam arayışı, maskenin anlamını reddetmeden arayışına maskenin arkasında  devam edemez.

Dini tanımlamanın bir diğer yolu da onun toplumsal olarak kabul gören kolektif bir kitle psikozu olduğudur.

Gertrude Stein şöyle söyler: “Cevap, hiçbir cevap olmadığıdır, ve cevap da budur.”

Bizler, sonsuz uzay, zaman, boyut ve henüz keşfedilmemiş gerçeklikler içerisinde bulunan sonlu varlıklarız. Sonlu akıl yetersizdir, ve sonsuz olanı kavrama anlamında hep yetersiz kalacaktır. Sonsuz olanı sınırlandıramayız.

İnsan tarihi boyunca din sonsuz olanı sonlu terimlerle yorumlama çabaları olarak hayata geçti. Bu imkansız olduğu için, doğayı ve varoluşu gerçekten anlama aracı olarak din başarısız olmaya mahkumdur.

Din, zayıf ya da tembel insanların suçluluk hislerini aklaması ya da bir şeyleri sorgulamayı reddetmesi için destek görevi görür,  ayrıca;  agresyon, etnik temizleme, gericilik, sosyopatik sapıklıklar ve teritoryallık gibi  kök içgüdülerin hayata geçirilmesini meşrulaştırmaya yarar.

Dünyadaki bütün büyük dinlerin incelediğimizde hepsinin belirgin bir kusuru olduğunu görüyoruz. Hepsi yapı olarak antroposentrikler/insan merkezliler. On milyonlarca türden oluşmuş bir dünyada insanların büyük dinleri tamamen insan türünün üstünlüğü ve ilahiliğine odaklanıyor. Her bir din ister İsa, ister Muhammed, Buda ya da biçimleri insan olan Tanrılar olsun, merkezine bir insanı alıyor. Örneğin; Yahweh, Allah ya da Krishna. Başları fil, çakal ya da diğer hayvan formunda olan Hindu ve Mısır tanrıları bile beden kavramı olarak insanı temel alıyor. Ekstra  kollar, hayvan başları, ya da fazladan kanatlar insan formuna yapılmış eklemelerden  başka bir şey değil.

Dinin primat ve hominidlerin evrimi sonucunda ortaya çıkması anlaşılabilir bir şey. Primatlar sosyal canlılar olup doğaları gereği topluluk halinde yaşarlar. Hominid  primat bu topluluk yapısı üzerine bir şeyler inşa ederek başarılı oldu, ayrıca üyelerine şekil veren, ödüllendirip cezalandıran bir hiyerarşiye yönelerek de bu yapıyı mükemmelleştirdi. Bu topluluk kimliği kendini en çok teritoryal konulardaki agresif tavırlarla belli eder. Kabileye ait olmayanlara karşı düşmanlık beslenir, kabile içerisindeki üyelerin bir aradalığı da bağlılık hissini çoğaltır. Kurallara uyma konusundaki başarısız olunursa bu durumda kişi,  kabile dışı edilmekle, esir edilmekle, sürgün edilmekle ya da öldürülmekle cezalandırılır.

Bütün insanlık tarihi kabile yapılarının arasındaki saldırı ve savunma dolu yüzleşmelerden oluşur. Bu durum,  günümüzde gezegenin kabilelerin yönettiği teritoryal alanlara bölünmesine kadar ilerlemiştir. Aslında bir insan kabilesi tarafından sahiplenmeyen bir toprak parçası kalmadı dünyada. Bu saplantı o kadar uç noktalara ulaştı ki, mesela; Güney Okyanusu’nda hiç kimsenin ulaşamayacağı ve üzerinde yaşanması mümkün olmayan küçük bir kaya parçası bile İngiltere tarafından sahiplenildi ve Scott adası olarak adlandırıldı. İnsanlar terk edilmiş petrol platformlarında dahi ülke kurmayı denediler.Bu yüzden  dinlerin belirli bir kabileye belirli bir toprak parçasını vaat etmesinin şaşırılacak hiçbir yanı yok. İlahi olan adına bu tür teritoryal bir kurumun oluşturulması buna katılmayan ya da bu tür bir dini beyandan habersiz başka bir kabilenin ortadan kaldırılmasını da meşrulaştırır. Buna örnek olarak İsrailoğullarının Kenan ilini meşru bir şekilde yok etmesini verebiliriz.

Yuşa hiçbir suçluluk duygusu taşımıyordu; çünkü kabilenin organizasyonunu ya da genişlemesini desteklemek için yaratılmış mitik bir varlığın emirlerine göre hareket ediyordu. Bu trend yüzyıllar boyu devam etti.2. Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin kemerlerine “Tanrı bizimle” yazısı yazdığını gördük. Günümüzde cihat çağrısı yapanların Allah adına intihar bombası eylemleri düzenlediğini, bu çağrının ABD başkanı tarafından Hristiyan Haçlı Seferlerii şeklinde cevaplandığını görüyoruz.

Hristiyanlar  Tanrılarının “insanlığın günahları” uğruna ölen bir adam olduğunu iddia ederek kendilerini temize çıkarıyorlar. Hepsi iyi güzel; ama insanlığın günahları ne ki?

Hristiyanlık günahların ne olduğunu incelemez, görmezden gelmeyi tercih eder; ama ne olduğu belirsiz günahlar adına İsa’nın ölmüş olsa da Hristiyanlar iki bin senedir hem doğaya hem de insanlığa karşı savaş yürütmeye devam ettiler.  Hristiyanlık bütün günahları affetmeyi sağlayacak türden bir inanç sistemi geliştirdi ve böylece kabile genişlemesine dair suçlardan insan vicdanını temize çıkardılar. Amerikan Yerlileri Orta Doğu kökenli bir yıldırım tanrısına inanmadığı için günahkar ve imansızlar diye görüldü, katledilmeleri rasyonalize edildi ve meşrulaştırıldı.

Hristiyanlık kendini Katolik, Protestan, Mormon, Metodist ve daha bir çok mezhebe bölmüştür.

İslam, Budizm, Musevilik de diğer dinler gibi mezheplere bölünmüştür.  Bunun sebebi kabilelerin politik ya da etik sebeplerle yön değiştirmesini meşrulaştırmaktır. Anglikanlık, İngiliz kralının boşanmasını meşrulaştırmak için  yaratıldı. Reformist Musevilik, Siyonizmi meşrulaştırmak için yaratıldı. Var olan dinler bazen aslında bir kişilik kültü uğruna değiştirilir ya da yeni dinler yaratılır. Örnek olarak Joseph Smith’e bağlı Mormonlar, David Koresh’e bağlı Branch Davidians veya Ron L. Hubbard’a bağlı Scientology verilebilir.

Hem sabit hem de tutarlı kalmayı başarmış tek şey, bütün dünya dinlerinin  Maymun Tanrı ruhsallığına dayanması oldu. Hepsi de antroposentrik kavrama hürmet duyar, hepsinde Tanrı insan formundadır. Bütün tanrıları insanlar yarattığı için burada şaşıracak bir şey yok. Esas şaşırtıcı olan şey, hala daha bu antroposentrik bataklık çıkmayı becerememiş olmamız. Yıkımımıza sebep olacak olan antroposentrik bakışı bırakma konusunda başarısız olduğumuzu gösteriyor. Tanrıyı reddederken hala daha insancılığa olan inanç duymaya devam etmek de insanlığın hala merkezi bir konumda olduğunu ve kurtuluşu insan mantığı ve  insan biliminde aradığını gösteriyor.

Maymun tanrıların sunaklarında bitki türlerini , hayvanları kurban ediyoruz;  kendi çocuklarımızı kurban ettik. Bu sebeple, Musevilik, Hristiyanlık ve İslam’ın temelde Sümerli peygamber İbrahim’in kendi oğlunu Tanrısına kurban etmek istemesiyle başlaması son derece doğal  bir durum.

Bu üç dine mensup olanlar kendi inanç sistemleri için canlıları kurban etmeye devam ediyorlar.

Bu yüzden son 65 milyon yıl içerisinde yaşanan en büyük tür kıyımının tam ortasındayız. Bu sebeple, diğer bütün türlerin taşıma kapasitelerini çalıp tek bir türün hakimiyeti altına koyduk- kendimizin. Bu sebeple, nehirlere, göllere ve okyanuslarımıza kimyasal maddeler döküyoruz. Bu sebeple, düşüncesizce ekolojik felaket uçurumuna doğru yarışan kemirgenler gibi sayımızı çoğaltıyoruz.

Mitlerimiz, felsefelerimiz ve inançlarımız başarısız oldu. Eğer gezegendeki ekosistem zayıflarsa biz insanların da zayıflayacağını unutuyoruz. Hominid olduğumuzu ve hominidlerin tam anlamıyla başarılı olmadığını, dünyada hayatta kalan son hominid primat türü olduğumuzu unutuyoruz.

Türümüz unutma ve adapte olma anlamında büyük yetenek sahibi, bencilliğimiz de günümüzde yaptığımız eylemlerin gelecekteki sonuçlarını görmezden gelmemize izin veriyor.

Suyu kirletmeye adapte olduk. 30 sene önce su musluktan akıyordu. Bugün suyu şişe içinde alıyoruz ve değeri de benzinden litre başına 4 kat fazla. Balık türleri azaldıkça, bizler yirmi sene önce hoşumuza gitmeyecek şeyler bugün pek değerliymiş gibi şekilde reklam yapmayı tercih ediyoruz. Örneğin; dişi kalkan balığı o zaman ticari değeri olmayan bir balıktı; ama  morina balığı, mezgit ve pisi balığından bol bir şey yoktu. Bugünse New York ya da Paris restaurantlarında dişi kalkan balığı ya da midye görüyoruz, geleneksel olarak daha değerli olan balıkların esamesi okunmuyor. Herşeyin yok olmasına adapte oluyoruz.

1950’de, insan nüfusu 3 milyardı. Bugün 6,5 milyar, bir kuşak içinde nüfus 2 kat artmış. Bu 6,5 milyarın çoğu 25 yaşın altında, o halde 2050’de 13 milyar ve 2100’de 26 milyar olacağız; ama bu durumun sonuçları medyada yer almıyor; çünkü dinlerimiz insan hayatının kutsallığının altını çizip genişlemeye devam etmemiz gerektiğini vaaz ediyor bizlere, biz de bu arada dünya üzerindeki bütün türler için daha nitelikli bir hayat oluşturmak yerine insan niceliğinin bütün gezegeni kaplamasını izliyoruz. İnsan hayatının kutsal olduğu söylemine rağmen savaş, açlık, hastalık ve iç kargaşa yoluyla küresel olarak her şeyi katletmeye devam ediyoruz.

Eğer hayatta kalmak istiyorsak yeni bir hikayeye, yeni bir mite ve yeni bir dine ihtiyacımız var. Antroposentrizmi biyomerkezlilikle değiştirmeye gereksinmemiz var. Bütün türleri bir araya getiren doğayı kutsal olarak addeden, saygıyı hak ettiğini söyleyen bir din kurmaya ihtiyacımız var.

Hristiyanlar bu düşünceyi yaratıcıya değil de yaratılana ibadet edildiği gerekçesiyle kınadılar. Ama yaratıcı adına, yaratılanların yıkıma uğratılmasını savundular. Burada doğru olan şey, yaratılanları bilebileceğimizdir, onu görebilir, duyabilir, koklayabilir, hissedebilir ve tecrübe edebiliriz. Onu koruyabilir ve besleyebiliriz. Yaratılışın gerçek öyküsünü bilemeyiz, bilemeyeceğiz, belki de bunun sebebi yaratılış olmamasıdır. Sonsuzluk her zaman var oldu, her zaman var ve her zaman olacak.

Antroposentrik gözetmenlik düşüncesini reddediyoruz. Bu da insanın üstünlüğü düşüncesini akla getiren bir düşünce, biz her zaman berbat gözetmenler olduk.

Dinler kurallara dayanır, doğaya dayanan bir din kurumunun kurallarına çoktan sahibiz. Bunlar ekolojinin temel yasalarıdır. Dünya tarihi boyunca ekolojik yasaların sınırları içerisinde yaşamayan bütün türler yok olup gittiler. Bu sınırlar içinde yaşayanlar diğer türlerin müdahalesi olmadıkça çoğaldılar ve büyüdüler.

İlk yasa, Çeşitlilik Yasası’dır. Bir ekosistemin gücü ekosistemin çeşitliliğine bağlıdır. Günümüzde gezegendeki türler için en büyük tehdit biyoçeşitliliğin giderek daha çok  yok edilmesidir. Bu durumun temel sebebi, aşağıdaki 3 yasada bulunabilir.

İkinci yasa, Karşılıklı Bağımlılık Yasası’dır. Bütün türler birbirine bağımlıdır.

Üçüncü yasa, Bitimli Kaynaklar Yasası’dır. Her türde büyüme limitleri vardır; çünkü her ekosistemin taşıma kapasitesiyle ilgili sınırlar vardır.

Dördüncü yasa, Bir Türün diğer türden bireylerin ya da bir grup bireyden daha önde gelmesi yasasıdır. Bu, bir türün hayatta kalma hakkının  bir bireyin ya da grubun o türü bitimli kaynaklar yasasının ötesinde sömürme hakkından daha önemli olması demektir.

Bunun insanlık için anlamı ne? Anlamı şu: insanın her eylemi bu eylemin çeşitliliğe, kaynakların diğer türler için de kullanılabilir halde olmasına, diğer türlerle ilişkilerine ve diğer tüm türlerin haklarına potansiyel olarak ne tür etkilerde bulunacağı göz önüne alınarak hayata geçirilmelidir.

Dünyanın korunması, muhafazası ve savunulması insanlar için en önemli mesele olmalı. Dünya, onun ekosistemleri ve türleri bizim için kutsal olmalı.

Antroposentrik kültür çoğumuza antroposentrik değerlerin kutsal olduğunu öğretti. Bu yüzden Kabe’deki Hacerü’l Esved’e tükürmek, Kudüs’teki Ağlama Duvarı’na zarar vermek ya da Vatikan’daki mermer heykele saygısızlık etmek küfür sayılır. Eğer birisi bunları yaparsa o zaman anında ve şiddetle cezalandırılır ve antroposentrik toplum da öldürülmelerini ya da cezaya çarptırılmalarını meşru olarak görürdü. Ama keresteciler Amazon ormanlarının kutsallığını istismar ettiğinde insanlık susuyor. Taliban Afganistan’daki 800 senelik  Buda heykellerini yıktığında dünya öfkeden kudurdu ama  California’daki üç bin yıllık sekoyalar ve kızılağaçlar keyfi şekilde yok edildiğinde çok az bir protesto yaşandı.

Biz, bir kızılağacın insan yapımı dini bir ikondan daha kutsal olduğu, bir kuş ya da kelebek türünün daha değerli, bir ulusun mücevher kaplı tacından daha çok saygıdeğer olduğu, bir kaktüs ya da çiçek türünün piramid gibi insanın kendini beğenmişliğine  hitap eden bir anıtın hayatta kalmasından daha önemli olduğu türden bir felsefe geliştirmeliyiz.

Yeni biyomerkezci, ekomerkezci dünya görüşümüzün temeli olarak ekoloji yasaları ile beraber bir kimlik duygusu elde etmeyi düşünebiliriz. Dini kimlik temelde kabile kimliğidir; insanları gruplara, kültlere bölmüş, birbiriyle karşı karşıya getirmiştir. Biyomerkezli bir kimlik her şeyi kapsadığı  için tamamıyla farklıdır.

Türlerarası eşitliğin kabul edilmesi insanlarda bu  gezegene ait olma hissi yaratır. Bütünün parçası olmak, bizimki gibi bir türe ait olmanın getirdiği yabancılaşmadan ve hayatın biyosferik ailesine yabancı olmaktan kurtulmak demektir.

Yeni bir din kurmaya yönelik bu devrimci yaklaşım ile beraber artık kurallara ve bir yere ait olma hissine sahibiz diyebiliriz. Bu dine üye olmak bütün türlere açık olduğuna ve bütün ekosistemleri kapsadığına göre, kiliseye de ihtiyaç yoktur. Gezegenin kendisi kiliseye dönüşür,felsefe de son derece güçlüdür.

Geriye bu yeni öykünün gerçek olması için tek bir şey kalıyor. O da gelecek kuşaklara kalacak, yaşamak, yaratmak ve büyütmek için bir miras, bir sebep.

O sebep Sürem’de bulunabilir.

Sürem, biyomerkezci bir kavramdır, bunu bir çok yerli kültür bilir. Varolan her şey arasındaki bağları kavrayarak yaşamak demektir. Daha önceden varolan her şey ve daha sonra varolacak olan her şey hem birdir hem de aynı şeydir. Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek aynı nehirin farklı sahalarıdır. Nehirdeki suyun molekülleri gibi geçmişte yaşamış olan canlılar , şu anda yaşayan canlılar aracılığıyla gelecekte yaşayacak olan canlılara bağlı olmaya devam eder.

Antroposentrizm insanları zamanın akışından ayırdı. Artık atalarıyla bir bağlantıları yok insanların, gelecekteki çocuklarıyla da bir akrabalık hissetmiyorlar. Diğer bütün türlerle de bu akrabalık bağı kaybolup gitmiş durumda.

Sürem, hayat nehrinde dolaşmak için bir rehber. Sürem olmaksızın hayatın yönü yoktur, o zaman ekolojik bozulmayı garantileyen bir şekilde Ekolojik Yasalara karşı akar durur.

Biyomerkezci  insan geçmişte yaşamış insanlara ve türlere doğal olarak ilgi duyar. Antroposentrik insanlar bir çok durumda durup düşünmek adına kendi büyük anne ve büyük babalarının eylemlerine, ya da kendi anne babalarının  eylemlerine çok az zaman ayırır.

Biyomerkezci bir perspektif yarınla olan bağlantımızı kavramamıza yardım ettiği için insana gelecekle ilgili bir vizyon sahibi olma izni verir. Böylece sonuçların bilgisi gerçek olduğu için gelecek kuşakların eylemlerinin sonuçları hakkında düşünmeleri istenmiş olur. Bugün yaptığımız şeyler bin yıl, on bin yıl ya da bir milyon yıl sonra gezegenin durumunun ne olacağını belirleyecek. Biyomerkezci insan sadece kendi bebeğini ya da  çocuğunu, neslini sevmez; bu insanlar şu an ile yarın arasında doğrudan bir bağlantı olması sebebiyle kadın tarafından doğurulmuş bebeği, çocuğu ve yetişkini de sever.

Dünyadan doğarız, dünyaya döneriz. Ayaklarımızın altındaki toprak bütün türlerin atalarının maddi gerçekliğini barındırır. Geçmişte yok olup gitmiş kolektif hayatlar olmasaydı daha az toprak olurdu. Bu sebeple, toprak bizler için kutsal olmalı.

Dünyanın suyu gezegenin kanıdır, uçsuz bucaklığı içerisinde su molekülleri bulunur, bu moleküller bir zamanlar bütün türlerden ataların hücrelerine hayat vermiştir. İçtiğiniz su bir zamanlar dinozorların kanında dolaşıyordu, ya da bir mastodonun idrarıyla dışarı atılmıştı. Su, gezegendeki sirkülasyon sisteminin bir parçası olarak yaşayan her şeyin hayatından faydalanmıştır. Bütün hayat formlarında su vardır. Bu yüzden su kutsaldır.

İçimize çektiğimiz hava sayısız solunum sistemlerinden geçti, bitki ve hayvanlar tarafından stabilize edildi. Önceden yaşanmış hayatlar olmasaydı hava da olmazdı. Geçmişin hayatı atmosferi besledi. Bu yüzden hava kutsaldır.

Aslında hava, su ve toprak biyomerkezci bir perspektiften bakıldığında kutsal bir üçlemedir.

Şu andaki hayatlarımız gelecek kuşaklar için kutsal olmalı.

Yeni bir din düşüncesini doğal dünyanın cennetine yeniden dönmek için geliştiriyoruz. Antroposentrik düşünceye,  dünyamızla ilgili algılarımızı kompleks ve hastalıklı bir şekilde biçimlendiren homo sapiens- merkezli   değerler matriksine karşı isyan etmemiz gerek.

On bin senedir bizlere antroposentrik inançlar şekil verdi. Ama türümüzün tarihine bakıldığında on bin sene hiç bir şey değil. Evet bu on bin sene bize konfor,üstünlük ve teknoloji sağladı. Ama bize soykırım, tür kırım ve ekolojik kırım da verdi. Bedeli ağır oldu.

Şimdi antroposentrizmle ilgili olumlu keşiflerimizi elimizde tutarken olumsuz keşiflerimizi reddebilecek bir konumda bulunuyoruz. Bu olumsuz keşifler  öncelikle antroposentrik dini inançlarımızdır.

Eğer kabileciliği  ve antroposentrizmi ortadan kaldırır, Sürem’in rehberliği benimser ve Ekoloji Yasaları’na uygun şekilde yaşarsak, kendimizi bu gezegende milyonlarca diğer türden canlıyla  uyum içerisinde yaşarken bulacağız.

Çeviri: CemC

HAYVANLARI UMURSAMAK : ETOLOJİ VE SOL HÜMANİZMİN KULLANIŞSIZLIĞI

Dr. Steve Best

 

“Bizler hayvanlara ahlâka sahip varlıklar olarak bakmıyoruz. Ama sizce hayvanlar bizi ahlâklı varlıklar olarak görüyor mu?”

Friedrich Nietzsche

İnsan” olmak ne demektir? Bu soru Batı felsefe, bilim, tarih, ve politik kuramcılarının zihnini meşgul ettiyse de son zamanlara dek akla yatkın bir şekilde cevaplandırılamamıştır; çünkü doğru bilgiyi bize sağlayacak bilgiyi daha yeni elde etmeye başladık. Aynı zamanda son yıllardaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler radikal ve sersemletici değişimler üretmiş durumda. Yapay zeka, genetik modifikasyon, klonlama, farmakoloji, kök hücre araştırmaları ve robotlarla alakalı olasılıklar “insan”ın tanımını değişken ve esnek terimler yerine sabit ve köktenci şekillerde tanımlayanlar için farklı meydan okumalar içeriyor.

Kökleri derine inen biyolojik ve sosyal evrimimize rağmen, “insanlık” denen şey insanların bir türün üyeleri olarak kendileriyle alakalı sahip oldukları kimlik ve kavramlar üzerine kurulu bir sosyal inşaadır. En küstah, yabancılaşmış ve egemenci Batı şekliyle, insan kimliği; dinden, felsefeden, bilimden ve kültürden bir bütün olarak çıkmış bir takım sorunlu iddiların, önyargıların, eğilimlerin ve mitlerin yansımasıdır. Türümüzün kimliğinin sosyal inşaasında etkisi olan ideolojilerin yoğun ve karman çorman düğümü eleştirel anlamda çözülmelidir, böylece yeni kimlikler ve toplumlar geliştirebilir; aklı başında, etik, ekolojik ve sürdürülebilir hayat biçimleri oluşturabiliriz. Önemli bir dereceye kadar, yeni kimlikler; hissetme yeteneğine sahip olan canlılara ‘insan ya da insan olmayan- bütün hayata, dünyaya duyulan saygı ve onunla bağlılık hislerinden yola çıkarak oluşmalı. Etik olarak ilerici ve kapsamlı bu yeni post-hümanist kimlikler ve değerler, Homo sapiens’in kendini tuzağa düşürdüğü sosyal, hissetme yeteneğine sahip ve ekolojik topluluklar içerisindeki yerini doğru şekilde temsil ederek bilimsel anlamda da geçerli bir tarza sahip olurdu.

(daha&helliip;)

Hayvan Özgürlüğü: Bedeli Ne Olursa Olsun

“Hayvan manyakları”, “teröristler”, “insandan nefret edenler”, bunların her biri iktidara aç, çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen sömürücüler ve medya tarafından başka türlerden kardeşlerimize adalet için “Hukuk” çerçevesi-kimin hukuku?- dışında çalışan ALF’i ve benzeri grupları tanımlamak için kullanılan terimler.

Gerçek çok farklı.  İnsanlar farklı sosyal gruplardan, farklı yaşlardan, farklı inançlardan  geliyor ya da inançsız insanlar.  ALF’i ve benzeri grupları oluşturan merhametli komandolar bunlar işte.

Zayıf ve masumların yaşadığı korkunç sömürü ve suistimalden etkilenerek eylemciler adaletsiz yasaları çiğneyerek haklı bir sebep için- hayvan özgürlüğü için- özgürlüklerini tehlikeye atıyorlar, tıpkı eskiden köleliğin kaldırılması için ya da kadınların özgürlüğe kavuşması için çalışan eylemciler gibi. Eskiden bir kölenin esaretten kurtulması için yardım etmek bir suçtu. Ekonomik sabotaj yoluyla boş binalara ateşe vermek suçtu-hala öyle! Acaba kaç insan süfrajelerin ve kölelik karşıtlarının böyle parlamento dışı eylemlerini bugün kınar ki?

Öyleyse, hayvan özgürlüğü nedir? Anlaması zor değil, açıklamak için de bir filozof olmaya gerek yok, mantığını anlamak için senelerce vicdanınızla güreşmenize gerek yok.

Bir zamanlar siyah ırkın beyaz ırka nazaran daha alt seviyede olduğuna ve bu yüzden de siyahların köle olarak kullanılabileceğine inanılırdı. Bir zamanlar ayrıca kadınların da erkeklere göre daha alt seviyede olduğu ve bu yüzden sömürülebileceğine inanılıyordu. Aklı başında insanlar artık böyle bir akıl yürütmenin gerici bir saçmalık olduğunu düşünüyor. Hissetme yeteneğine sahip bütün bireyler için hayat kendiliğinden bir değere sahiptir ve onların bilerek sahip oldukları tek hayat da budur. Hangi türden olursa olsun her birey kendince sosyal farkındalığa, aile bağlarına ve acı çekme yeteneğine sahiptir. O halde insanlar olarak bizlerin kendi amaçlarımız için sırf biz daha güçlüyüz diye başka türden varlıkları sömürmek ve suistimal etmek gibi bir hakkımız yok; aynen başka ırktan insanlara yaptığımız gibi. Birisinin söylediği gibi ” güç çürütür; mutlak güç ise mutlak olarak çürütür”.

Hayvan özgürlüğü en son özgürlük hareketedir. Başka türlerin hayatlarını bizim burnumuzu sokmadan yaşama haklarına saygı duyduğumuzda aynı hakka insan ırkı içerisinde de saygı duyabileceğiz. Hayvan özgürlüğü her türden suistimali ve sömürüyü kapsar. “Peki ya tecavüz vb?” diye soranlar varsa hemen bir dakika düşünelim. İnsanlar da hayvandır, tecavüz de şüphesiz bir suistimaldir. Sizce bunu da kapsamıyor mu? Bir daha belirtiyorum, hayvan özgürlüğü nihai özgürlük hareketidir, “son cephe”dir.

İşte bu da, çok kısa açıklamış olsak da, ALF’in varolma sebebi. Ama ne zaman ve nasıl başladı sorusuna gelirsek.

Avcılığa karşı doğrudan eylemler İngiltere’de 1963 yılında başladı, o zaman Hunt Saboteurs Association /Av Sabotajcılar Birliği yeni kurulmuştu. Tarlalara giderek kendilerini av ve avcıların arasında yerleştiren bu sabotajcılar kana susamış avcılar tarafından monoton bir şekilde sürekli zalimce saldırılara maruz kaldılar. O dönemde sabotajcıların çoğu pasifistti, bu avcı eşkiyalara nadiren karşı koyabildiler. Avcılar da normal av bulamadıkları zaman saldırıp işkence etmek için sabotajcılara saldırmayı ilginç bir alternatif olarak görüyordu. Tabii bu uzun süre böyle devam edemezdi, etmedi de.

1972’de bazı sabotajcılar Cumartesi günleri kanallara atılmaktan yoruldular, ve eğer av başlayamazsa o zaman ölüme de sebep olamaz diye düşündüler. Hemen ardından IRA tarzı av araçlarında tazı kamyonları, kapılarda süper yapıştırıcılı kilitler kullandılar; bu ve diğer taktikler avcıların korkunç sömürülerini zora soktu tabii, ve sabotajcıları da zarar görmekten korumuş oldu. Ayrıca sabotajcılara hayvanların sömürüsüyle mücadele etmek için daha fazla zaman kazandırdı.

Bu yeni radikal grup “Band of Mercy-Merhamet Takımı” ismini aldı, bu isim de 19. Yüzyıl RSPCA (Royal Society for the Prevention for Cruelty to Animals- Hayvanlara Zulmün Önlenmesi Topluluğu)  gençlik organizasyonundan alınmıştı. RSPCA’in avcılık yanlısı utanç verici tavırlarına rağmen Bands of Mercy bazı oyunlar sahnelemişti. Bu oyunlardan birisinde Sarah Jane domuz avcısı Mr. Quickshot’ın başından aşağı bir sürahi suyu boşaltıp fişeklerini de ılık suya boşaltıyordu. Sonuçta tüfek Mr.Quickshot’ın yüzünde patlıyordu. Bu, o günlerde RSPCA tarafından önerilen bir tavır mıydı dersiniz?

Bir yıl içerisinde bu orijinal ve gizli doğrudan eylemler hayvan sömrüsünün yapıldığı diğer alanlara kaydırıldı, özellikle de dirikesim endüstrisine. Hayvanların kurtarılmasının yanı sıra kundaklama eylemleri de kullanılmaya başlandı. Artık savaş ilan edilmişti. Hapse atılan ilk Band of Merc üyesi (fok avcılarının botlarını ateşe vermişti) daha sonra 6 yıl boyunca RSPCA’in ulusal konseyinde üye olarak görev aldı.

Giderek daha fazla sayıda Band of Mercy üyesi yaptıkları işlerden dolayı hapse atıldı ama bu da diğerlerini “Hukuk”u göz ardı ederek hayvan sömürüsüne karşı mücadele etmekten alı koyamadı. 1976’da artık kısa sürede ünlü olacak Animal Liberation Front- Hayvan Kurtuluşu Cephesi (ALF) ismi kabul edildi. Artık onları hiçbir şey durduramayacaktı.

O ilk yıllarda hayvan özgürlüğü adına birçok eylem yapıldı; uluslararası ICI’ın cehennemi andıran laborutuar deliklerinde “sigara içen beaglelar”ın kurtarılması eylemi büyük ilgi çekip alkışlanırken “aman allahım bundan sonra ne yapacaklar?” dedirten kana susamış folk efsanesi  John Peels’in mezarının açılmasına dek birçok eylem gerçekleştirildi. Herkes bundan sonra ne olacağını merak ediyordu.

1970lerin sonu ve 80lerin ilk yıllarında medya çoğunlukla eylemcilere iyiniyetli hayvanseverler, İngiliz ucubeleri olarak baktı, sadece sınırı aşıyorlardı az da olsa; hayvan refahı dünyasının Robin Hoodlarıydı bu eylemciler. Eş zamanlı olarak dünyada özgürlük grupları ortaya çıkmaya başladı, bu kişiler ellerine bilgi geçer geçmez para hırsıyla gözleri kararmış insanların deneyler yaptığı Nazi kamplarından hayvanları kurtarmak için buralara akınlar düzenliyorlardı.

1980lerin ortalarına gelindiğinde ekonomik sabotaj artık ortak bir taktik olmuştu, kasap dükkanlarının pencereleri kırılıyor, kürk satan dükkanlara kundaklamalar yapılıyordu. Broşürler, yürüyüşler, gösteriler yapılmakla kalsa sorun olmayacaktı ama, bu durum giderek hayvan sömürüsüne dayalı kurumları ve uluslararası kuruluşları rahatsız etmeye başladı. Onları finansal olarak zarara uğratıyordu. Yoksa o muhteşem ”Çıkar” tanrısı tehdit altında mıydı?

Aynı anda iki yeni, hatta daha da radikal grup sahneye girdi. İlki 1984’te ortaya çıktı. Adı Hunt Retribution Squad- Av İntikam Mangası’ydı. HRS, ALF’in çemberini  genişleterek kan sporlarına odaklanıyor ve hayvanları öldürmelerini engellemek amacıyla kana susayanlara da fiziksel olarak zarar vereceklerini açıklıyordu.

1985’te Animal Rights Militia- Hayvan Hakları Milisleri oluşturuldu. 1994’te sadece Isle of Wight’ta 4 milyon poundluk zarara sebep olarak şehir merkezinde kundaklamalar gerçekleştirecekti.

Böylece, medyanın gizli yöneticileri editörlerine yüklenmeye başladı ve neredeyse bir gece içerisinde beagleları kurtaran insanlar toplumun temeline zarar veren fanatikler haline dönüştü. Yani Devlet ve Kodamanlar yaşanan şeylerden hiç memnun değildi.

Devletin misillemesi New Scotland Yard’da Animal Rights National Index-ARNI’nin kurulmasıyla belirginleşti; burası bir polis departmanı olsa da gizli servislerle beraber çalışıyordu. ARNI’nin ilk büyük saldırısı 1986’da ALF Supporters Group (ALF Destekçileri Grubu) gönüllüleri ve diğer eylemcilerin tutuklanmasıyla başladı. Sheffield gösterisinden 10 senelik hapis cezaları çıktı. Hapis cezalarının ALF’i yerle bir ettiğine dair söylentiler ise birden bire her yerde patlak veren hayvan özgürlüğü eylemleri ile yalanlanmış oldu. Alınan mahkumiyetler doğrudan eylemin işe yaradığını ve hayvan sömürücülerinin lanet olası çıkarlarını kurtarmak için el altından savaştığını gösteriyordu. Kaybettiğini bilmekten başka hiç bir şey daha güçlü bir savunmaya yol açmaz.

Kürk ticareti dağıtılarak ve dirikesim yeni bir hedef haline getirilerek başka bir hayvan sömürüsü alanı olduğuna dikkat çekiliyordu bu sefer: et endüstrisi. Kasap dükkanlarının camları her ne kadar güçlü yapıştırıcılar kullansa da hala kırılıyordu, marketlerde sımsıkı sarılmış et parçaları gizemli bir şekilde parçalanıyor ve insanlarda içine neler enjekte edilebileceğine dair kuşkular oluyordu. Esas olaraksa mezbahalar ateşe veriliyordu. Küçük bir çocuk şunu söylüyordu:” mezbahalar olmazsa kasaplar da olmaz” . 1991-1992 yılları yaklaşık yüz adet et kamyonunun kundaklama araçlarıyla yok edildiği yıllardı, buradaki zarar 6 milyon pound dolayındaydı. Bütün bunlara sigorta ve güvenlik önlemlerinin maliyetlerini de eklerseniz, bu işten bu kadar çok para kazanan zenginlerin zararını biraz tahmin edebilirsiniz.

1993’ün sonlarına doğru başka bir grup daha doğdu, o da en az ARM kadar radikaldi.:Justice Departmant-Adalet Departmanı. Video kaset kutuları, uçları jiletli  metal fare kapanları, araç stilleri bitmek bilmiyordu. JD’nin ARM ile olan yakınlığına paralel olarak JD şunu açıklıyordu: “Kimseden hayvanlarla uğraşmamasını istemeyeceğiz ve yapacağımız şiddet içeren müdahalelerden dolayı da mazaretler öne sürmeyeceğiz—uzun zamandır yeterince dinlediler bunu zaten.”

Birkaç ay sonra ARM bu sefer başka yerlerde kundaklamalar yaptı. Bunlardan birisi Boots the Chemist’ti. Boots the Chemist o zamanlarda laboratuarlarında hayvanları kullanıyordu. Burada ilaç kullanımının yan etkileri sebebiyle tazminat davası açabilecek insanlara karşı manasız, gereksiz hayvan deneyleri yapılıyordu. Boots kısa süre içerisinde deneyleri sona erdirdi.

ALF’in üç adet temel prensibi vardır ve bu prensipleri kabul eden eylemciler ALF’in şemsiyesi altında toplanabilir, ayrıca yakalanmak gibi şanssızlıklar yaşarsa ALF Supporters Group desteğini elde edebilirler. Bu prensipler şunlardır:

1) Hayvanları acı çekmekten ya da acı çekme potansiyeli olan durumlardan kurtararak onları sürekli kalabilecekleri yuvalara yerleştirmek ya da uygun koşullar altında onları doğal çevrelerine bırakmak.

2) Hayvan sömürüsünü yürüten ya da karışanların mülküne ve araç gereçlerine zarar vermek veya onları yok etmek (a- hayvan sömürüsünün yapıldığı yerden o mülkü kaldırıp götürmek, b) sömürücülere ekonomik zarar vererek onların işten çekilmelerini sağlamak).

3) Hiçbir varlığın hayatına zarar vermemek için gerekli bütün önlemleri almak.

Bu prensipler popüler olmasına ve hayvanları sömürenlere olan etkilerine rağmen, ARM, HRS ve JD’nin hayvan özgürlüğüne doğru alınan yolun ağır adımlarla geçildiği konusunda da net oldukları belli oldu. Üçüncü ALF prensibini savunmak giderek daha zor oluyordu, hem de en sadık ALF destekçileri arasında bile.

Hayvanları sömürenlere ciddi zararlar vermeye ve hatta ölüme bile sebep olacak eylemler lehine sunulan argümanlar son derece nettir. Hayvan özgürlüğüne inanıyor musunuz? Bu sebeple türcülüğün ırkçılık kadar savunulamayacak bir şey olduğuna inanıyor musunuz? Apartheida karşı silahlı mücadele veren African National Congress’i savundunuz mu? ARM veya Justice Department tarafından yürütülecek silahlı bir mücadeleyi savunur musunuz? Bu sorulara dürüstçe vereceğiniz cevaplar yanı sıra bazı çelişkiler bulmanız da mümkün, bunları çözmek de size kalmış durumda; Gandhi bile “korkaklık ve şiddet arasında tek bir seçenek olduğu zaman, şiddeti öneririm” demiştir.

Ne şekil olursa olsun, hayvan özgürlüğü için yapılan doğrudan eylemler dünyanın her yerine yayılmış durumda. Yeni Zelanda’dan New York’a, İsviçre’den Güney Afrika’ya, bu en son özgürlük hareketi güç ve kararlılık anlamında giderek büyüyor.

Birçoğunuz birçok değişik şekilde çalışıyorsunuz, önemli olan ortak hedefimiz için çalışıp yüreğinizin sizin için uygun olan eylem biçimini size söylemesidir.

Teşekkür etmek istediğim çok fazla sayıda cesur ve merhametli insan var, ama belli isimleri seçmek de haksızlık olurdu o yüzden:

Hayvanların sömürülmesine karşı mücadele ederken hayatlarını kaybeden, ve yaşanan zulümler artık dayanılmaz hale geldiğinde kendi hayatlarına son verenler; özgürlüklerini kaybedenler ve yakalanmayanlar. Sizlere teşekkür ederim.

Bana bildiklerimi öğreten ve belki de benim yaptığımı hatalardan birşeyler öğrenenler; yolu açanlar ve açılan yolu gelecekte izleyecek olanlar. Sizlere teşekkür ederim.

Gerçeği “Hukuk” çerçevesi içerisinde yayanlar ve vegan olarak yaşayanlar; hayvan hapisanelerini boşaltan ve zulüm araçlarını yok edenler. Sizlere teşekkür ederim.

Elinden gelen herşeyi yapan ve yaptıklarının yeterli olmadığını düşünüp yalnız kaldığında ağlayanlar. Sizlere teşekkür ederim.

Hayvan özgürlüğü bir kampanya değildir, yorulduğunuzda veya yeni bir ilgi alanı ortaya çıktığında kenara konulacak bir hobi değildir. Bu bir savaştır. Savunmasız ve masum, tek trajedisi insan olarak doğmamak olan milyonlarca kurbanın bir tarafta yer aldığı uzun, zor, kanlı bir savaştır bu.

Sirklerde, çiftliklerde, laboratuarlarda, mezbahalarda ve diğer şeytani karanlık yerlerde acı ve korkudan başka seçenekleri olmayan kardeşlerime. Üzgünüm, ben çok üzgünüm. Ama savaş devam edecek. Sömürülen, suistimal edilen tek bir hayvan kalıncaya dek devam edecek, ve bir tek hayvan kalması bile bizim için fazla. Son birey de özgür kalana dek savaş devam edecek. O son zaferi kazanacak olanlar, sizlere teşekkür ederim. Sizlere çok teşekkür ederim. Bu arada, hayvan özgürlüğü için mücadele etmeye devam edelim, her ne şekilde olursa olsun..

Robin Webb

ALF Press Officer /ALF Basın Sözcüsü

Çeviri: CemCB

Evrim Geçir ya da Öl:

ÇOK GEÇ OLMADAN AHLAKİ İLKELLİĞİMİZİ ORTADAN KALDIRABİLİR MİYİZ?

Dr. Steve Best

Image 

 

Jason Miller’ın Dr. Steve Best ile yaptığı röportaj

Sonsuz kaynak savaşları, globalleşme, özelleştirme, çıkarın hayattan daha  önde gelmesi, sömürü, Dünya’nın ırzına geçilmesi, çevrenin zehirlenmesi ve radyasyona tabi tutulması, servetin bir avuç azınlığın elinde toplanmasıylagiderek artan suç oranları ve bundan dolayı gereksiz yere çekilen acı, iklim değişiklikleri, türlerin yok oluşundaki korkutucu oran, petrol zirvesi, adam kayırma ve çürümenin oluşturduğu  cangılda insanın elinde maket bıçağıyla zar zor yürüyebilecek hale gelmesi ve serbest pazardaki kalelerini giderek yoğunlaştıran  ve sayıları artan güçlü tekeller bizlerin acıyla topladığı meyveler oluyor.

Ve Karma’nın bizimle  işi bitmedi. Daha uzun süre de bitecek gibi değil. Kapitalizme olan o sonsuz, beyinsizce, yavan ve miyopik sadakatimizi sürdürdükçe, küçük bir azınlık hariç Dünya’daki herkes gereksiz yere acı çekmeye devam edecek. Eninde sonunda, sonsuz büyüme ve acımasız bir çıkar düşkünlüğü üzerine kurulu bu habis sistemimiz bizim çöküşümüze ve  gezegenimizin de sonuna sebep olacak. Her ne kadar kapitalizmin büyüterek krizler haline getirdiği hastalıkların  insanlığı tarih boyunca rahatsız ettiği doğru olsa da , kalplerimizde değişen oranlarda hırs, acımasızlık ve bencillik bulunduğu da bir gerçektir. Acaba ne zaman uyanıp , çoğu insanın doğalarının en çürümüş özelliklerini sürdürebilmesini garantileyen bir sosyoekonomik paradigmaya sadık oluşumuzun kitlesel bir cinayete, kitlesel bir intihara ve devasa bir çevre cinayetine sebep olduğunu ne zaman idrak edebileceğiz?

Image

Dr. Steve Best (Cyrano’s Journal Online sitesindeki hayvan  ve dünya özgürlüğü “çar”ımız) e-posta yoluyla benimle röportaj yapmayı kabul ettiğinde, sonucun kapitalizme karşı bu kadar güçlü entelektüel bir silah olacağına dair en ufak bir fikrim yoktu. Ayrıca ALF ve ELF adlı diğer  iki yol arkadaşının da Best’in bilgi ve tutku derinliğinde bu röportajın parçasını olacağını bilmiyordum.

1-    Hayvan Özgürlüğü hareketini savunmanıza sebep olan şey neydi?
Ne kadar “yönlendirici” olduğumu (veya”entelektüel”) olduğumu bilmiyorum-Marx’ın işçi sınıfını vücut, aydın sınıfını kafa olarak görmesi gibi- ama bu meselenin elitist tonları kafamda hemen ahenksiz sesler duymama sebep oluyor, çünkü bu, anarşizmin ve ALF’nin merkezilik karşıtı vurgusuna ters düşen bir şey. Hepsi bir yana, bu ünvanı hak edip etmediğime dikkat eden American idol’daki gibi bir profesörler ordusu da yok elimde. Üzücü ama doğru,-kesinlikle Peter Singer, Tom Regan ve Gary Francione gibi dogmatik savaş karşıtları buna dahil değil ama- başka hiçbir filozof, sağduyunun en temel düsturuna ve en temel ahlaki ilkesine-kendini savunma hakkına- sadakatini göstermek  için sırça köşkünden dışarı çıkmadı (burada bizleri kendilerini savunamayan hayvanların  vekilleri  olarak adlandırıyorum).

Böylece, kağıt inceliğindeki o mesafeli, nesnel,  bilimsel bağlılıklarını yakmış ve akademik normalizasyonun deli gömleğini yırtabilmiş kişilere sıra geldiğinde ben tek başımayım. Ya da bir iğnenin ucunda dans edebilecek bir kalabalığın arasındayım diyelim. Bazı akademisyenler hayvan ve dünya özgürlüğü konularında yazılar yazmıştır , bazıları da hayvan özgürlüğü taktiklerini içki sohbetlerinde meze niyetine kullanmıştır, ama çok azı hayvan özgürlüğü akademisyenliğinden  halkın önünde açık yandaşlığa geçmiştir ki bence  bu hayati öneme sahip bir şey. Ve elbette burada sözünü ettiğim yandaşlık şirket/türcü kanunlarını hor gören ,ve  Şeytan’ın aklına gelebilecek en adi şerefsizlerin tutsak ettiği hayvanları  kurtarmak  için gereken neyse onu yapmayı, suç sayılabilecek eylemleri ve sabotaj taktiklerini savunacak türden bir yandaşlık. Elbette ALF ,geceleri bir alev bombasıyla süslerken, dirikesimci tek bir kişinin bile saçının teline zarar gelmesine engel olacak, bu da onların şiddet karşıtlığı ilkelerine  uyan bir şey. Ama barış yanlıları şirket – devlet kompleksinin türcü ve baskıcı söylemlerini tekrar edip duruyor,  hayvanların özgürleşmesi için çoğu kez elzem olan  sert taktikleri “terörist” ve “şiddet” diyerek şeytani bir hale sokuyor. Ama bu aldatıcı klişeleri söyler söylemez de  ikiyüzlüğün ve tutarsızlığın bataklığına gömülüyorlar. Çünkü her okul çocuğu bilir ki bazen sabotaj ve hatta “şiddet” kötülüğü sona erdirmek için gereklidir.

Image

Gerçeklerle yüzleşelim: akademisyenler kendi çıkarlarına düşkün bir avuç narsist, tartışmalardan uzak durmaya çalışan ve hastalıklı bir biçimde yöneticilere ve bürokratlara yalakalık  yapan karaktersiz dalkavuklardır.  Öncelikle imtiyazlarını kazanmak  için sessizliğe ve konformizme gömülürler ki bu, put kırıcıları, konformizm karşıtlarını,  radikal ve tartışılan fikirlerin savunucularını etkisizleştiren oldukça politik bir süreçtir. 5 yıllık boyun eğmişlik ve uysallıktan sonra kazandıkları yeni imtiyazlarıyla profesörler teorik  olarak kendi fikirlerini özgürce  ifade etme hakkına sahiptirler, ancak o ana dek gereğince şartlandırılmışlardır, yapacakları  konuşmalara göre daima  ileride yeni ödüller ve cezalar söz  konusudur. Bu lüzumsuz gaz maskeleri ve oksijen hırsızları Dr. Martin Luther King’in insanın tüylerini diken diken eden şu sözlerini her gün çalışmaya başlasalar ( ki o bırakın  işini kaybetmeyi, hayatını kaybetmekten bile korkmadı) belki kaybettikleri saygınlığı geri kazanabilirler:
“Korkaklık şu soruyu sorar: Güvenli mi? Menfaat şu soruyu sorar: Politik mi? Kibir şu soruyu sorar: Popüler mi? Ama vicdan şu soruyu sorar: Haklı mı? Öyle bir an gelir ki  insan emniyetli, politik ve popüler olup olmadığına değil, ama sadece haklı ve doğru olup olmadığına bakarak  bir tavır alır”.

Bunu söyledikten sonra, akademisyenlerin her tür özgürlük hareketi adına  konuştuğunu söylemek lazım, çünkü toplum onlara mor saçlı veya burnu küpeli anarşist gençlere oranla belli bir derece de  olsa saygınlık atfediyor. Böylece akademisyenler ALF ve genel olarak radikal hareketlerin meşruluk kazanmasında önemli bir rol oynarlar ve bu,  bir olgunlaşma ve gelişme işaretidir. Dahası, kronikleşmiş ve  aşırı ezoterik , anlamsız teori saçmalıkları arasında dejenere olmaktansa, akademisyenler  analitik yeteneklerini radikal  meselelerle , günün acil,  anlamlı meseleleriyle ilgili konuşmak ve yazmak  için kullanabilirler. Gözlerini göklerden  aşağıya çevirmeliler; çünkü burası cehennemin ta kendisi. Bir beyinin boşa harcanması korkunç bir şey.

Her önemli özgürlük hareketinin tarihçileri, yorumcuları, akademisyenleri ve temsilcileri olmuştur. Artık bu insanların dünya ve hayvan özgürlüğü için de  konuşmalarının vakti geldi. Bu, 7 yıl önce (Tony Nocella  ile beraber) The Institute for Critical Animal Studies (Eleştirel Hayvan Etüdleri Kurumu-ICAS)’nu  kurmamdaki ana sebepti. ICAS  hayvan özgürlüğünün ve hayvan özgürlüğünün çevreci ve sosyal adalet mücadeleleriyle alakasının pratikleri ve ilkeleri üzerine   felsefi diyaloglar, araştırmalar yapmaya adanmış  tek ve yegane akademik merkez. Böylece biz “total” bir özgürlükten (insanların, hayvanların ve dünyanın özgürlüğünden) söz ediyoruz;  çünkü hepsi birbiriyle alakalı. Merkez, online bir dergi ; araştırma veritabanları, konferanslar ve sözcü bürosu aracılığıyla bu  bütüncül özgürlük meseleleri üzerine felsefi tartışmalar yapılmasını destekliyor.

Diğer akademisyenler ve hayvan etüdleri bölümlerinin tamamı doğrudan eylem, sabotaj, devrimci değişim ve radikal ittifak gibi konulardan uzak durup bu konuları sansürlerken, bu konular dergimiz The Journal for Critical Animal Studies ‘in (http://www.criticalanimalstudies.orf/JCAS/index.htm) olmazsa olmazıdır. Bizler  gururla ve memnuniyetle radikal kuramlar ve politikalar için uzmanlarca gözetilen, özellikle de hayvan özgürlüğünün ve etik veganizmin(hiçbir hayvan ürünü kullanmayan kişier vegan oluyor) diğer özgürlük projeleri için merkeziliğini anlatan  bir forum da sağlıyoruz burada.

2-    “Hayvanlar konusunda bilinçli olma” konusuna  gelirsek, bu konuda birdenbire bir aydınlanma  anı mı yaşadınız, yavaş yavaş mı gelişti, yoksa başka bir şekilde mi meydana geldi?
Hayır, patlamalar ve sıçramalarla oldu, ağır ağır olmadı.  Entelektüel ve politik gelişimim boyunca birkaç aydınlanma anı yaşadım. İlk an, beni veganizme ve nihayetinde hayvanlar konusunda bilinçli olmaya iten ilk an, şudur:  25 sene önce Chicago’da White Castle fast food kafesinde oturuyordum , ve double cheeseburgerimi ısırıyordum. Genellikle tekli cheeseburger yediğimden, bu double çok fazla geldi, taşıyordu, her yerinden öyle iğrençlik ve kan akıyordu ki midem bulandı. Bu etobur hayatımda  ilk kez ellerimdeki bu bulamaçla bir hayvanın kemikleri, kasları, dokuları, tendonları, kanı ve hayatı arasında sağlam bir bağ kurdum. Vejetaryen meseleleriyle ilgili hiçbir bilgim olmaksızın- hiçbir kitap, video, insan vs- cheeseburgeri tiksinerek fırlattım. İki ay boyunca bir boşlukta gezindim, ne yiyeceğimi bilemedim, ama sonunda bazı vejetaryenlerle  tanıştım ,  onlar yaşadığım bu olay için beni desteklediler ve doğru yöne yönlendirdiler.

1980lerde daha yola yeni çıkmış bir vejetaryen olarak, aynı zamanda Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meseleleriyle doğrudan bağlantılı bir insan hakları eylemcisi de oluyordum. Et ve  diyet ürünlerin sağlığa etkisi ile  ilgili tetikte olsam da, hala insanların hayvanları hangi barbar şekillerde  sömürdüğüne dair tek bir fikrim yoktu. Cuntaların, ölüm mangalarının, soykırımın, faşizmin ve emperyalizmin kötülüklerini araştırırken bile insanlar ve dünyaya bakışım hala toz pembeydi. Bu da 1987 yılında Peter Singer’ın kitabı Hayvan Özgürlüğü’nü okuduğumda, ikinci bir aydınlanma anı ile değişti. Bir çok insan için olduğu gibi, bu kitap benim hayatımı bir anda değiştirdi. Hayvan çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim (deney  için hayvan kesme) laboratuarlarında ve diğer  insan yapımı cehennem hücrelerinde insanların hayvanları nasıl sömürdüğünü öğrenince  yaşadığım duygusal stresten  dolayı hastalandım.
Şoku atlattıktan sonra, bambaşka birisi oldum. Hayvanların  ağrı, acı çekme ve ölüm anında nitelik ve nicelik olarak daha fazlasını yaşadığını idrak ettiğimde, insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine kaydım. İnsanların çoğunun en azından bazı hakları varken hayvanların en temel hayat hakkına ve vücut bütünlüğüne dahi hakkı yoktu. Et üretiminin dünyadaki açlığa ve çevreye olan etkisini incelediğimde hayvanlara yardım ederek ayrıca insanlara da mümkün olan en etkili şekilde yardım edebileceğimi anladım. Üçüncü bir aydınlanma anında hayvan haklarının en bütüncül, eksiksiz ve radikal eylemcilik biçimi olduğunu gördüm.

Sabotaj gibi militan taktiklerin haklılığı ve gerekliliği konusunda da dördüncü bir aydınlanma anı yaşadığını söylemem lazım, ve bu hem taktik hem de felsefi manada zihnimi tamamen açtı, öyle ki artık  ALF taktiklerini “şiddet yanlısı”, “terörist” veya ahlaken gayri meşru bulan her hayvan hakları savunucusuyla bile  tutarlı ve  mantıklı şekilde  düşünüp tartışmaya başlayabilirdim. Bu, 1990ların sonuna doğru oldu,  Tony ile beraber hazırladığım (Terrorists or Freedom Fighters- Reflections on the Liberation of Animals-Terörist mi Özgürlük Savaşçısı mı? Hayvanların Özgürlüğü Üzerine Düşünceler (Lantern Books, 2001) bir kitabın araştırma süreci içerisinde. Kaçınılmaz olarak kendimi nötr bir konumdayken ALF felsefesi ve taktiklerine uyan bir tavır içerisinde buldum. Savunması mantıken doğru geliyordu, her ne kadar karşı çıkanların fikirlerini detaylarıyla bilsem de (kitabın giriş bölümünde de bunu ortaya koymuştum) , mesele artık sadece bu konuda razı olma ve  inançlarımın talep ettiği cesareti gösterme meselesi olmuştu.

Image

3-    Animal Liberation Front-Hayvan Özgürlüğü Cephesi (ALF) ile alakalı pek bir şey bilmeyen ve türcülüğe karşı verilen mücadeleden bihaber okuyucular için bize bilgi verir misiniz?

ALF , 1970lerde İngiltere’de av sabotajı hareketinden doğdu. Eylemciler avlara müdahale etme tarzındaki yasal taktiklerden , saldırılara  uğraya uğraya, hapse atıldıkça ve daha etkili taktiklere gerek duyunca,  sabotaj biçimindeki yasa dışı taktiklere döndüler. Band of Mercy adındaki bir av sabotajı grubu dirikesim gibi sömürü endüstrilerini hedef almaya ,  mülklere zarar vermek  için kundakçılığa yöneldi. Liderlerden ikisi 1974’te tutuklandı ve bir yıl sonra serbest bırakıldılar. Biri muhbir oldu , hareketi terk etti, diğer lider Ronnie Lee kanaatlerini derinleştirdi ve doğrudan eylem mücadelesini tamamen değiştirecek yeni bir ultra-militan grup kurdu, adını da Hayvan Özgürlüğü Cephesi(ALF) koydu. ALF 1980lerde ABD’ye göç etti . Şimdi artık Rusya ve Meksika da dahil otuzdan fazla  ülkede etkin olan uluslararası bir harekettir.

ALF gevşek bir biçimde grup grup insanlarla bağlantı halindedir, bu insanlar yeraltına inip hayvanların lehine  yasaları çiğnerler; gündüzden çok gecenin karanlığında çalışırlar. Araştırma laboratuarı denerek esas yapıları gizlenen hapisane  ünitelerine girerler , hayvanları kurtarırlar ,  ayrıca hayvanlara daha fazla zarar verilmesin ve sömürü endüstrileri ekonomik manada zayıflasın  diye mülklerine zarar verirler.

Resmi AFL kuralları şunlardır:1) hayvanları bütün sömürü ortamlarından kurtarmak; 2) hayvan sömürüsünden kar elde eden endüstrilere  ekonomik zarar vermek; 3) kapalı kapılar ardında hayvanlara uygulanan canavarlıkların  ve zulmün açığa çıkarılmasını sağlamak; 4) insanlara veya hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak. Bu kuralları uygulayan herkes –hele de vegansa- ALF üyesidir.

ALF’deki kadın ve erkekler Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve soykırım kurbanlarını serbest bırakan; Nazilerin kurbanlarına  işkence etmek ve onları öldürmek  için kullandığı silahları, tren yollarını, gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarını kendilerine model olarak alırlar. Diğer benzetmeler Apartheid hareketiyle yapılabilir, bu hareket Nelson Mandela tarfından yürütülmüştü, Mandela Güney Afrika’da özgürlük için şiddet kullanmış , şiddet kullanmayı  desteklemişti. Bir diğer örnek de şu anda İsraillilere karşı  koyan Filistin mücadelesidir.

Benzer şekilde özgür  bıraktıkları hayvanlara veteriner bakımı ve yuva sağladıkları göz önüne alındığında, bir başka benzetme de ABD’deki Underground Railroad hareketi ile yapılabilir  .Bu hareket 1800lerde kaçan kölelerin özgür eyaletlere ve Kanada’ya ulaşmalarına yardım etmişti. Şirket toplumu, devlet ve medya özgürlükçüleri terörist diye damgalaya dursun, ALF geçen iki yüzyılın önemli özgürlük savaşçıları ile ortak özellikler taşımaktadır . Hayata yönelik şiddeti, kan dökülmesini sona erdirme anlamında ,  diğer türler için de adaleti sağlamak anlamında çağdaş barış ve adalet hareketlerine de paralellikler göstermektedir.

Hayvanların temel hakları  olduğu  kabulüyle hayvan özgürlükçüleri bilim adamlarının ve endüstrilerin hayvanları mülk edinmesi fikrini reddederler. Basitçe  söylemek gerekirse, hayvanlar hayat, özgürlük, ve  mutlu olma haklarına sahiptir , bu haklar onların derilerine kelimenin gerçek anlamıyla dağlanan mülk statüleri  gerçeği ile çelişki oluşturmaktadır. Hayvan” araştırma”ları insanlara birşekilde yardımcı olsa da , ki bu konuda ciddi şüpheler de bulunmaktadır, bunun meşruluğu bu araştırmaların yetişkin olmayan insanlara  uygulanarak elde edilmesi karşısında elde edilecek verilerden farklı olmayacaktır; çünkü bir hayvanın hakkı insanların çıkarı söz konusu olduğunda gölgede kalmaktadır.

İnsan  çıkarlarının hayvan çıkarlarından önde  olması türcülüktür,  bu önyargılı ve ayrımcı bir inanç sistemi olup etik manada hatalı ve felsefi olarak da en az cinsiyetçilik ya da ırkçılık kadar temelsizdir; ama sonuç itibariyle daha etkili ve  daha öldürücüdür. Bu yüzden ALF  hayvanların laboratuarlardan veya  kürk çiftliklerinden kurtarılmasını savunur , hayvan sömürücülerin mülküne zarar verildiğinde yapılan şeyin  yanlış kullanılan bir şeyin doğru kullanılmasını  sağlamak olduğunu öne sürer.

ALF şirket-devlet  kompleksinin çıkarları  için insanların kurduğu hukuk sisteminden daha yüce bir  kanun olduğuna, bunun ahlaki bir yasa  olduğuna ve bu yasanın ABDnin çürümüş ve  önyargılı iddialarını   aştığına inanır. Yasa yanlış olduğunda, doğru olan şey onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki gelişmeler genelde böyle sağlanmıştır, Amerikan kölecilik sisteminin ortadan kaldırılmasından  Alabama’daki “sadece beyazlar girebilir” yazılı  cafelere  Hitler’in anti-semitizmi böyle yok edilmiştir.

Image
4-    ALF ile bağlantınız ya da ilişkiniz nedir?
Söyleseydim sizi öldürmek zorunda kalırdım! Aslında ben insanların eskiden Komünizm sempatizanı diye adlandırdıkları bir kişiyim – ALF’nin bir yol arkadaşıyım. Açıkçası, bütün çalışmalarım görünür, halka açık ve günışığında; bir ALF üyesi değilim. Ben her türlü özgürlük  ve adalet hareketini destekleyen , onlar hakkında yazılar yazan bir felsefe  profesörüyüm.

Ancak yeraltıyla bağlantımın olmadığını söylemek ya da geceleri başıma maskemi geçirmediğimi söylemek şerefsizlerin insanı küçük düşürü suçlamalar yapmasına engel olmuyor. Mesela David Martosko  çok güzel bir örnek-kendisi Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nde (CCF) “araştırma direktörü”. CCF Washington temelli bir şirket grubu ve amaçları gıda, alkollü içki ve tütün endüstrisini, aklınıza gelebilecek her türlü tüzükten korumak. 2004’te  bu McCarhy’yi anımsatan şirket  pezevengi Çevre ve Bayındırlık İşleri Komitesi önüne çıktı. Bu komite de çağdaş bir Amerikan Karşıtları Komitesi örneğiydi. Senatör Joseph Mc Carthy yerine Senatör James Inhofe vardı. Inhofe hayatında sevmediği tek bir şirket üçkağıtçısı  olmayan , küresel ısınmanın bir “mit” ve bir  “hile”  olduğunu söyleyecek denli açık bir ultra sağcı fanatiktir.

Martosko kendinden emin bir şekilde arkadaşları ve destekçileri arasında gürlüyordu. Elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen ve aşağılık yalanlar kustuğunu bile bile ve benim için bir cadı avı başlatmaya gönülden iman etmiş şekilde C-Span Tv’de canlı yayında, Kongre  üyeleri önünde, FBI Başkanının önünde  ve en başarılı hukuk firmalarının önünde mümkün olan en  debdebeli şekilde ağır ve  çok ciddi bir sesle şöyle söylüyordu: “Dr. Best , ALF’nin kurumsal açılardan merkez üssüdür.Dr. Best kısmen onların ponpon liderleridir, kısmen de  neferleridir. Sınıfını özgürce kullanır ve ergenlere ALF’nin doktrinlerini aşılarken bir yandan da ALF ve ELF’yi sürekli över. O okyanusa dökülen bir terörizm kanalıdır”. ALF’deki sözde etkimle ilgili  olarak Inhofe tarafından sorular sorulduğunda Martosko- anında  işi bitiren bir satış elemanıymışım gibi hayali imgeler kurarak- ukalaca şöyle cevap verdi: “ satış işini o halleder, mührü de o vurur”.” Suç teşkil eden eylemleri destekleyip desteklemediğim” sorulduğunda Martosko cevap vermeden önce sesini alçaltarak , “bu bir gerçek “ dedi. Benim bir “terörist sözcüsü” olduğumu  ve özgürlük hareketi militanı olarak fakültemdeki konumumu kullanarak öğrencilerimi eğittiğimi, bu konuda “şiddet yanlısı aşırı tiplere” entelektüel bir meşruluk sağladığım iddiasıyla eleştirdi.

Açıkçası, Herr Martosko, Her Inhofe, ve diğer Yeşil Korku zulmünün Kahverengi Gömlekli ajanları, şunu açıklığa kavuşturalım: ben ALF’ye sözlerimle destek veriyorum asla eylemlerimle değil. Hayvan hakları konusunda sadece yasal yollar üzerinden çalışmalar yapıyorum, asla  yasa dışı yollar kullanmıyorum; ve gizl gizli yer altı hareketlerinde yer almıyorum,  çalışmalarım tamamen yerüstünde ! ALF’nin üyesi değilim ve  ne onlardan birisini tanırım ne de onlardan birisiyle bir bağlantım var. ALF’yle olan sempatizan bağlantım tamamen ikincil bir öneme sahip ve asla sizin dediğiniz gibi “merkez üssü “ gibi bir mana taşıyamaz ki bu da  merkeziliği dışlayan bir hareket  için kullanılacak herhalde en saçma kelime olsa gerek.ALF’nin haklıve cesur eylemleri destekleyip bu konuda yazılar yazsam da  öğrencilerimi asla onlara katılmaları konusunda yönlendirmedim, yahu bırakın gizli bir örgüte katılmayı  öğrencilerimi vegan yemeğine katılmaya dahi ikna etmek zor!

Image

5-     Şahsen, ALF gibi grupların eylemlerini destekliyorum. Alenen belli olan bir şeyi sorduğum için beni bağışlayın ama onların çabalarıyla ilgili görüşünüz nedir?

ALF’ye destek veriyorum çünkü tarihlerini , argümanlarını ve sonuçlarını ciddi ciddi inceledikten sonra anladım onların eylemleri etkili, gerekli ve adil. Hükümetler, hayvanları sömüren endüstriler ve medyanın çoğu  ALF’yi şiddet yanlısı teröristler  olarak lanse ediyor ; ama bence onlar hem özgürlük savaşçısı hem de  karşı-teröristler. ALF saldırıya uğrayan masum canları savunan ve  haklı bir sebep olmaksızın hayvanlara işkence edip onları öldürenlerle savaşan yeni bir adalet hareketidir.

Kitli binalara girmek, kürk dükkanlarının camlarını kırmak, teslimat kamyonlarını yakmak- hepsi bir çeşit Vandalizm ya da hatta terörizm gibi görünüyor; ama ben ALF eylemlerinin 1)hayvanların başına gelenler yanlış olduğu  için , 2) bunları yasal olarak engellemenin hayvanlara mülkleri gibi davranan endüstriler ve çürümüş hükümetler tarafından engellenmesi sebebiyle meşru olduğunu  düşünüyorum.

Hiçbir kapının, marjın, kanunun , hükümetin ve polisin hayvanlarla onların özgürlükleri arasında durmaması gerektiğine inanıyorum. Keşke hayvan özgürlüğü sağlamak için var olan yasal yollar onları kendilerini ezenlerden kurtarmaya yetseydi ama ne yazık ki durum böyle değil. Hükümetler korkunç bir şekilde çürümüşler, ayrıca türcülük yapıyorlar  ve şirket efendilerine hizmet ediyorlar. Hayvanlar şirketler açısından  özgür bırakılması düşünülemeyecek denli önemli bir kaynaktır ve de  mülktür. Bu yüzden hayvan özgürlüğü hareketi,  hayvanları kurtarmak  için baskınlar düzenlemek ya da bu zulmü uygulayanları yok etmek, zayıflatmak ve güçten düşürmek  için  mülklerin zarara uğratılması gibi militan taktikler gerektirmektedir.

Hayvanların sömürülmesi o kadar aşırı bir boyutta ki bazı insanlar bu sorunun varlığını göstermek  için aşırı önlemler almak zorunda kaldı ne yazık ki. Ahlaki eleştirilerimizi ALF’nin  varolma sebeplerine yöneltmeliyiz, yoksa ALF’nin bu sebeplere verdiği cevaplara değil.

Eğer ALF’yi desteklemiyorsanız, bir tarih dersine  ve mantıkiki tutarlılık testine  ihtiyacınız var demektir. Şirket-devlet-medya kompleksinin yalanlarına ,  bir çok hayvan hakları savunucusunun cehaletine rağmen, ALF’nin El Kaide ile, SS ile, veya Bush yönetimi sırayı devralan dek Iraklıları helak eden Cunhuriyet Muhafızları ile bir alakası yoktur. ALF, çağdaş barış ve adalet hareketleri, anti-Nazi direnişi ve Underground Railroad hareketlerinin hayvan hakları versiyonudur. Underground Railroad hareketi gibi, ALF sömürülen hayvan köleleri kurtarmak ve onları sıcak yuvalara kavuşturmak  için yasaları  çiğner. Anti- Nazi direnişi gibi ALF, zulmedenlerin mülkünü , bu şiddet veya  ölüm araçlarını kırıp döker , bu ölüm makinelerini ya yavaşlatır ya da tamamen durdurur.

Nazilerle savaşan bazı cesur savaşçıların tersine ALF hiçbir hayvan sömürücüsüne fiziksel şiddet uygulamamıştır. Ve insan hakları, adalet ve barış için mücadele eden bütün çağdaş hareketler gibi ALF, özgürlükleri için tamamen insanlara bağımlı olan ve  en savunmasız kurbanlar  olan hayvanlar için bu  değerleri korumaya almaya yardım eder.

ALF,  Quakerları, Henry David Thoreau’yu, Harriet Tubman’ı, Suffajeleri, Mohandas Ghandi’yi ve Dr. Martin Luther King’i de  içine alan uzun ve asil bir doğrudan eylem ve sivil itaatsizlik geleneğinin bir parçasıdır. Boston Tea Party’den Seattle Mücadelesine, insanlar özgürlük, adalet, ve demokrasi ideallerini gerçekleştirmek  için yasaları çiğneyip mülke zarar vermek zorunda olduklarını anladıklarında AFL ile aralarında paralellikler kurabilirler.

Bazıları  mülke zarar verilmesini şiddet olarak nitelerken, ALF doğru bir şekilde kendini şiddeti savunmayan bir hareket olarak tanımlıyor-  bu rezil şiddeti önlemek için hayvanları sömürenlere değil, ama onların mülklerine zarar veren ve kurtarılan hayvanlar için huzur ortamları yaratan, hayvanları kanlı ellerden kurtaran bir hareket olarak tanımlıyor. Günümüzün hastalıklı kapitalist dünyasında çıkarlar hayatın kendisinden daha değerli kabul ediliyor ve böyle bir dünyada ALF’yi, bu terörizm karşıtlarını, ülke  içi terörist listesinde bir numarada görmek tabii mantıklı . Gerçek teröristler ülkenin en yüksek politik konumlarını , şirketlerin süitlerini işgal edenlerdir. Takım elbiseler giyerler onlar, miğfer giymezler; tüfek ve bombalarla değil; para ve bankalarla terör yaratırlar. Onların eylemleri yasaldır, ama bu size hukuk skandalı ilgili ne anlatıyor?

Doğrudan eylemin, sivil itaatsizliğin, sabotajın ve silahlı direnişin savunulması, yasal ve etik olan nedir, Hukuk ve Doğru nedir soruları arasındaki ayrımda ortaya koyuyor kendisini. Kanunların etik ve adalet kanunlarını  çiğnediği örnekler vardır: Nazi Almanya’sı, ABD köleliği ve Güney Afrika ırkçılığı. Böylesi durumlarda yasaları  çiğnemek meşru olmakla kalmaz , bunu yapmak zorunludur da. Dr. Martin Luther King’in sözleriyle söylersek: “Kötülükle iş birliği yapmamanın iyilikle  işbirliği yapmak kadar ahlaki bir zorunluluk olduğuna inanıyorum artık”.

Etik ve adaletin gerçek güçleri; Yahudi Direnişi, Harriet Tubman, Underground  Railroad, Gandhi ve Kızılderili özgürlük hareketi, Sufrajeler, Rosa Parks, Martin Luther King ve sivil haklar hareketi, Nelson Mandela ve  Afrika Ulusal Kongresi(ANC) gibi örnekleri içerir. Onların hepsi de düşmanın mülkünü yok etmiş, veya şiddet kullanmıştır; dövülmüş, hapse atılmış, aşırı uçlarda olmakla veya terörist olmakla suçlanmışlardır.
Ama eylemlerinin yanlış olduğunu kim söyleyebilir ki? Bugün bizler Nelson Mandela’yı göklere çıkarıyoruz, ona bir kahraman gözüyle bakıyoruz; ama hem O hem de Afrika Ulusal Kongresi (ANC) özgürlüklerini kazanmak için şiddet kullandı. İnsanlar İngiltere ve ABD’de çok beğenilen Sufrajelerin kadınların özgürlüğünü kazanmak için kundaklama ve  bombalamalar  yaptığını unutmuşa benziyor. Sosyal değişiklik talebi olan hiçbir hareket ,sivil itaatsizlik veya radikal bir tavır olmaksızın, mülkler zarara uğratılmadan veya yok edilmeden, ve hatta şiddet olmaksızın başarılı olamamıştır-o halde söz konusu hayvan hakları mücadelesi olduğunda neden farklı bir şey olmasını bekliyoruz?

Doğrudan eylem, sivil itaatsizlik ve sabotaj muhalifleri (genellikle statükodan kazanılmış hakları olanlar) yasa dışı eylemlerin hukuk sistemine zarar verdiğini ve  bilinçlice yasa  çiğnemenin, bu “ suç”  eylemlerinin toplumsal düzeni bozduğunu düşünürler. Tabii bu bakış açısı başka şeylerin  yanı sıra,   söz konusu sistemin meşru olduğunu ve değiştirilemeyeceğini sorgu sual etmeden  kabul eder. Ayrıca doğrudan eylemcileri yasalara saygısız kişiler olarak kabul ederler; oysa bu kişilerin hukuk ruhuna ve  onun adaletle olan bağına saygısı,  politik düzeni fetişleştirenlere kıyasla daha fazladır. Doğrudan eylemi savunanlar yasal düzene sorgusuz sualsiz bağlılığı reddederler. Karl Marx’tan şu sözünü hatırlayabiliriz; yasalar insanların afyounudur, yasalara ve sosyal kurallara bu körü körüne bağlılık milyonlarca Alman yahudisinin neredeyse hiçbir direniş göstermeden ölümüne sebep olmuştur. Hukuki sistem genellikle muhalefeti sindirerek insanların paralize olmasına sebep olur.

Hayvanları sömüren endüstrilerin, devletin ve medyanın suçlamalarına rağmen, ALF terörist bir organizasyon değildir; tam tersine onlar terörizm karşıtı bir gruptur ve özgürlük savaşçısı denilen insanların en yeni biçimidirler. Günümüz dünyasında  gerçek teröristler vardır ama ALF onlardan değildir. En tehlikeli ve en şiddet yanlısı suçlular ABD şirketlerinin ve devletinin devlet dairelerinde bulunuyor; insanların, hayvanların  katledilmesinin ve bu gezegenin uğradığı tecavüzün sorumluları da onlar.

6-    Son duyduğuma göre El Paso, Texas Üniversitesi Felfese Departmanı Başkanlığı görevinizi radikal eylemciliğiniz dolayısıyla  kaybetmişsiniz. BU üniversiteyle bugünkü durumunuz nedir?
Mümkün olan en hafifletilmiş şekliyle söylemem gerekirse durum  aynen şudur: “söylenecek hiç bir şey yok”. Görülebilir ve tartışmaya açık profilim düşünülecek olursa benim “meslektaşlarım”- ki bu kelime  çok cömert bir kavram açıkçası- kendilerinin de bir “Ward Churchill problemi” yaşayacaklarını düşündüler, böylesi ilkeli bir profesör  üniversiteye istenmeyen ölçüde sıkıntı yaşatacaktı. Eylemlerimi küçümsüyorlardı ve meslektaşlarına da kızgındılar. Makyavelist bir acımasızlıkla planlı programlı bir biçimde beni bir departman toplantısında  pusuya düşürdüler; korkutucu birlikteliklerinde ve komplocu kafa yapılarıyla ve bir sürü yalanı da beraberlerinde sürükleyerek beni marjinalliğin zindanına fırlattılar. Komploları yönetimden tam destek aldığı için- ki yönetim bu duruma “Başkanlık pozisyonunda normal bir rotasyon” gözüyle baktığını açıkladı- yapabileceğim hiç bi şey yoktu, kampüsteki tek bir fakülte üyesinden tek bir söz  çıkmadı protesto namına. Böylece sıradanlıkları ve ölü teorileri arasında zaferlerinin tadını çıkardılar. Ama biraz çabuk sevinmiş oldular; çünkü haberler internette ve gazetelerde hızla yayıldı hatta Yüksek Öğrenim Dergisi’nin (CHE) bile ön sayfasına çıktı. Böylece herkes  makamımdan zerre kadar ahlaki değerleri olmayan bir avuç iktidar düşkünü beyinsiz tarafından alındığımı  öğrenmiş oldu. Tabii yasal konum itibariyle  üniversite beni kovamadı ama anladığım kadarıyla planın ikinci aşaması da uygulanmak üzere.

“Yüksek  öğrenim” ile ilgili romantik fikirleri olanlar için şunu söylemeliyim ki burada alınacak en az 2 ders bulunuyor: 1) tıpkı toplum gibi, akademide de “ifade özgürlüğü” diye bir şey yok, radikal politik fikirleri olan profesörler (özellikle de  hala açık forumlarda ve aktivitelerde yer alanlar) öyle ya da böyle yaptıklarının, söylediklerinin cevabını uygun bir  dille alıyorlar; 2) “yüksek öğrenim”  ile yüksek ilkeler arasında da hiçbir bağlantı yok; aslında, tersine bir bağlantı var gibi görünüyor, çünkü en kaba, en egomanyak ve en narsist şerefsizlerin adlarının yanında PhD ünvanı bulunuyor!

Ancak bu menfur olayla  ilgili ilginç ve şaşırtıcı bir dipnot da var. Texas Üniversitesi’nin Vikipedia sayfasında  üniversiteyle ilgili iki “dikkate değer “ isimden söz ediliyor; bunlardan biri Urbici Soler y Manonelles, ünlü İspanyol heykeltıraş ve diğeri de “ felsefe profesörü ve  Kuzey Amerikan Hayvan Özgürlüğü Basını kurucusu Steve Best”. Yemin ederim benim bununla  hiç bir alakam yok;  ama vallahi bu haylazlığı kim yaptıysa önünde saygıyla eğiliyorum.

Image

7-    2005’te bir hayvan hakları konferansına katılmak  için gittiğiniz İngiltere’ye girişiniz yasaklanmış. Bunun sebebi neydi ve hala bu yasak devam ediyor mu?
7 Temmuz 2005, yani 7/7  diye bilinen bombalamalardan sonra İçişleri Bakanlığı Sekreteri Charles Clarke uğursuzca  “oyunun kurallarının değiştiğini” söyledi. İçişleri Bakanlığı “kabul edilemeyecek konuşma kuralları”nı yayımladı ve bu kuralların “şiddet” ve “terörizm”i açıkça savunan, haklı çıkaran, bu konuda açıkça eylem yapan ve İngiltereli olmayan  kişilere uygulanacağını belirtti. 7/7 sonrası yeni kurallar ve yasalar İngiliz Hükümeti’ne “terörizm”i destekleyen insanları 6 yıla dek hapise atma hakkı (ki benim İngiltere’de hapislerde  çürüyen hayvan hakları eylemcisi arkadaşlarım var) ve  benim gibi, vatandaşları olmayan kişilere de “kabul edilemez konuşmalar” yapma yasağı getiriyor-ister bir web sitesinde, ister bir basılı eserde veya isterse   bir derste olsun.

2005 yılı Ağustos ayında, İçişleri Bakanlığı’ndan bir mektup daha aldım (bir yıl önce de bir uyarı mektubu almıştım), mektupta ALF’yi, şiddet yanlısı eylemleri ve terörizmi desteklediğim suçlamasıyla  “ kamu düzeni”ne bir tehdit olarak kabul edildiğim ve bu yüzden de İngiltere’ye girişimin yasaklandığı belirtiliyordu. Alınan karar kitaplarımda ve  yazılarımdaki tartışmaya açık fikirlerime dayanıyordu. O sene yaz başlarında Oxford’daki bir konferansta zamanla hayvan hakları hareketinin “ dirikesimi yok edeceğini” söylemiştim, bu da zararsız bir metafordu. Bence oldukça zararsız bir metafordu ; ama onların paranoyak ve zalim kafalarına göre ciddi bir cinayet tehdidiydi bu.

Böylece İçişleri Bakanlığı’nın “kabul edilemez demeç kuralları” “Batı’ya ölüm!!” diye Londra sokaklarında bağıra bağıra koşan Müslüman din adamına değil de batı Teksas’ta bir  çölde yaşayan bir felsefe  profesörüne  uygulanıyordu ilk olarak. İçişleri Bakanlığı Yusuf el Karadavi’ye  ülkeye giriş izni tanımıştı, bu Müslüman din adamı intihar bombalarını savunan birisiydi. Hatta zalim Şili diktatörü August Pinochet’ye de  barınma sağlanmıştı. Ama gel gör ki sıra bana gelince Jerry Vlasak, Pam Ferdin ve Rod Coronado gibi hayvan özgürlükçüleriyle beraber bu ülkenin topraklarına adım atmam yasaklanıyordu.

Cevaben yazdığım mektupta, gururla  bütün türlerin adalete  ve haklara sahip olması  fikrini desteklediğimi söyledim,  ALF’ye verdiğim desteğimi de yineledim. ALF’nin şiddet karşıtı bir organizasyon olduğunu ve hayvanlara  uygulanan gerçek şiddetin  ve terörizmin de sömürücü endüstriler ve  onları destekleyen devletlerden kaynaklandığını söyledim. ALF’ye verdiğim “entelektüel destek” doğru,  ama istendik ve istenmedik sonuçlar düşünüldüğünde bütün demokratik anayasalar ve  insan hakları beyannamesi de, J.S.Mill, Mohandas Ghandi, Dr. Martin Luther King Jr ve adalet ve  haklar konusunu savunan herkes  de böyle yapmakta zaten.

İngiltere en kaba biçimlerde ihanete uğramış bir demokrasi tarihine sahiptir. Diggers’lardan Süfrajelere, hayvan özgürlüğü hareketine, İngiltere’deki mücadeleler demokrasiye, hakların, türümüzün bir bütün olarak ahlaki anlamda gelişmesine katkıda bulunmuştur. Hükümete yaptığı eleştiriler sonucu ikinci kez Bastille’de hapse atılan Voltaire 1726 -1729 yılları arasında İngiltere’ye sığınmıştı. Daha sonra da İngiltere’nin Fransa’ya oranla ne kadar özgür, liberal ve gelişmiş bir ülke olduğundan bahsetmiştir. 1840larda Karl Marx ifade özgürlüğü, işçilerin demokrasi hakları ve gerçekten de global bir devrim ile ilgili fikirleri dolayısıyla  bir çok Avrupa ülkesinden kovulurken İngilitere’de aradığı o güvenli ortamı bulabilmişti.

Ancak günümüzde İngiltere  sansür konusunda çok tehlikeli bir  şekilde bayır aşağı iniyor.  Peter Singer da ötenaziyi ya da  kürtajı  savunduğu için yasaklanacak mı, bunlar da yasa dışı hareketler? Belki Tom Regan da “Terrorists or Freedom Fighters?-Terörist mi Özgürlük Savaşçısı mı?” kitabına katkısı olan “How to Argue For Violence?-Şiddeti Nasıl Tartışmalı?” yazısı nedeniyle yasaklanacaktır? İngiltere’yi sivil haklar  konusunda güvenlik adına ABD  ile aynı yolda görmek korkutucu. İngiltere’nin iç işlerine son zamanlarda FBI’ın karıştığını görmek insanı rahatsız ediyor  ; çünkü FBI’ın ABD’deki etkinlikleri politik organizasyonları aksatmak ve demokrasiyi de baskı altına almaktan oluşuyor. Açıkçası tiranlıklarının bayrağını daha da göndere çekiyorlar, son olarak da eski bir ALF eylemcisi ve bugünün dinamik vegan eğitmeni arkadaşım Gary Yourofsky’yi yasakladılar. Ancak benden farklı olarak Gary hayatında hiç İngiltere’de bulunmadı ve gitmeye de  niyeti de yok. Ancak onlar Gary’nin hayvan özgürlüğü yanlısı yazılarında kendilerini tür ayrımcısı, sistem yanlısı, faşist kafa yapılarına ters düşen şeyler buldular ,  zevkle İngiltere’ye yeni bir resmi yazı göndererek hayvan haklarını ve  vegan etiklerini öneren bu “terörist tehlike”den vatandaşlarının korunmasını istediler.

Bu delilikte kullandıkları  tek metod, hayvan araştırmalarının ve  ilaç endüstrilerinin çıkarlarını korumaya olan sadakatleriydi. Açıkçası sadece( üniversiteler, HLS gibi özel şirketler,  ilaç endüstrileri ve bir takım diğerleri tarafından yürütülen) milyarlarca dolarla  ifade edilen dirikesim olayı gösteriyor ki İngiltere’de hayvan hakları hareketi sadece ideolojik ve politik bir tehdit haline gelmekle kalmamış, ama daha da ciddi bir şekilde ekonomik bir tehdit de oluşturmuştur. Bir zaman insan  köleciliği, modern  kapitalist ekonomilerin bir parçasıydı, bugün de hayvan köleciliği kapital birikimi için hayati öneme sahip. Hayvan hakları hareketi İngiliz devletini temelden sarsmış durumda ve devlet bizlere karşı sıra dışı önlemler almakla meşgul. Bu önlemler arasında  milyarlarca hayvanı doğrama ve  öldürme hakkı olan şirket haklarını korumak  için ev protestoları gibi eylemleri suç kabul etmek , ifade özgürlüğünü kısıtlamak ya da yasaları çiğnemeye daha büyük cezalar vermek gibi seçenekler bulunuyor.

8-    Başka hangi ülkeler yasakladı sizi?
Bu kadar, başka yok..şu ana dek!! Dünyanın her yerinde hayvan özgürlüğü için propaganda yaptım, en son da Güney Afrika’da oldu bu ; ama sadece İngiltere ifade özgürlüğüne bu kadar  küçümser bir tarzda yaklaştı. Tuhaf tabii, mesela Güney Afrika pek de uzun  olmayan bir süre  önce dünyanın en şiddet yanlısı ve  baskıcı hükümetine sahipti ; ama tabii şimdi dünyanın en özgür anayasalarından birisine sahip olmakla övünüyor, ve size benim devrimci politikalarımın bu ülkede sorgulanmadığı veya bir nebze  olsun tetkik edilmediğini söyleyebilirim. Şimdi Moskova’da ve St. Petersburg’da hayvan özgürlüğü konusunda konuşmaya gidiyorum , eskiden bir diktatör devletti burası; ama haklar ve saygı konusunda daha geniş bir çerçevede karşılanmayı bekliyorum, herhalde insan İngiltere garnizon devletine kıyasla daha fazlasını da bekleyebilir.

Ama militan arkadaşlarıma yetişmem  için daha yapmam gereken çook şey var! Gary Yourofsky 5  ülkeden kovuldu, buna Kanada ve İngiltere de dahil. Jerry Vlasak ise kesinlikle ödülü kapmış durumda ;zira en az 6  ülkeden kovuldu. Gary ve bana da hava atıyordu “uğraşın uğraşın” diye. Deniyoruz Jerryciğim, deniyoruz…

Image

9-    Siz Hayvan Özgürlüğü Hareketini (ALF) Kölecilik Karşıtı Hareket’e  benzetiyorsunuz. Gördüğünüz benzerlikler neler?
10 bin yıl önce göçebe olarak yaşayan ve toplayıcılık yapan topluluklardan düzenli tarım toplumlarına  geçişin sonunda  ilk baskı ve boyunduruk altına alma biçimi insanların hayvanlara olan üstünlüğü ile olmuştur- yani onların çiftçilik ve diğer amaçlarla “evcilleştirilmesi”- ve bu da o andan itibaren aradki ilişkinin biçimini belirlemiş durumda.

“Evcilleştirme”  inanın kesinlikle  içeriği çok hafifletilmiş bir sözcük, ve kesinlikle hayvanlara uygulanan kafeslere kapatma, hadım etme, bukağı takma, dağlama ve  kulak koparma gibi bir çok çeşidi olan aşırı baskıyı ,  zulmü gizleyen bir sözcük. Hayvanları gıda, süt, giysi, tarla sürme, ulaşım amaçlı sömürmek  için çiftçiler ve çobanlar kamçı, çuvaldız, zincir, tasma ve dağlama demirlerini icat ettiler Tarım toplumlarının doğuşundan  bugüne dek insan uygarlığı kölelerin üzerinde yükseldi, en çok da hayvan  kölelerin.

İnsanlar sık sık hayvanların “yeni köleler” olduğunu söyler. Hayır, onlar  ilk kölelerdi. Onlar  insanların hem işleri hem de çıkarları için kafeslere kapayıp işkence ettiği, zincirlediği, satılığa çıkarttığı ilk canlılardı. İnsanların baskı altına alınması  insanların baskı altına alınmasının yollarını da  gösterdi. Kadınların cinsel meta haline gelmesi hayvanların evcilleştirilmesinden sonra örnek alınmıştır. Erkekler kadınların üretici kapasitelerini kontrol etmeye başladılar , böylece baskıcı cinsel kurallarını empoze ettiler ve hayvanları  üremeye zorladıkları gibi kadınlara da tecavüz etmeye başladılar. Kölelik de tıpkı tarım gibi Ortadoğu’da  ortaya  çıktı , açıkçası hayvanların evcilleştirilmesinin bir uzantısı olarak gelişti. Sümer gibi bölgelerde köleler hayvanlar gibi yönetildi ve erkekler hem hadım edildiler hem de kadınlarla beraber çalışmaya zorlandılar. Kırbaçlar, çuvaldızlar, zincirler, tasmalar, dağlama demirleri  ve diğer hapis ve kontrol teknolojileri modern uluslar arası köle ticaretinde  kullanılmadan önce hayvanlar  üzerinde  kusursuz hale getirilmiştir.

Siyahları doğal çevrelerinden ve yuvalarından çalarak onların vücutlarına zincirler bağlayan, onları sıkış tıkış halde gemilerle aylar süren yolculuklarla denizaşırı ülkelere yollayan ve  onların ölümünü veya acı çekişini zerre kadar umursamayan, bir mülk olduklarını belirtmek  için derilerine damga vuran, onları hizmetçi ve et parçası olarak satışa çıkaran, aile üyelerini çığlıklar arasında birbirinden ayıran, çıkarları uğruna  onları sömüren, öfke ve nefretle onları döven, onları çalışmaları  ve  hizmetleri için üremeye zorlayan, işe yaramaz hale geldiklerinde  onları kitleler halinde öldüren insan türü, bütün bu korkunç olayları öncelikle  insanın hayvanları sömürmesiyle başlatmıştır. Bu sömürü bugün daha da  kötü koşullarda , kürk çiftliklerinde, hayvan çiftliklerinde, mezbahalarda, laboratuarlarda ve insanların hayvanlara merhamet göstermediği diğer cehennem deliklerinde sürüp gidiyor.

Deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde, deri fabrikalarında, hayvanat bahçelerinde, sirklerde, rodeolarda ve diğer sömürücü endüstrilerde çağdaş kapitalist toplumun en önde gelen köleleri ve proletaryası  hayvanlardır. Her yıl, insanlar 10 milyarlarca  hayvanı kafeslere tıkıp onları sömürüyor ve katlediyor (sadece gıda tüketimi için bu rakam 50 milyar!). İnsan ekonomisinin ( kapitalizmden daha büyük ve daha genel bir baskı sistemi)en temel materyali olarak hayvanlar  kürkleri, etleri, ve vücut sıvıları için sömürülüyor. Hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla  köleleştirilmiştir: iradelerine karşıt olarak esir durumundadırlar;  kaçamayacakları ezici koşullarda kafese tıkılırlar, zincire vurulurlar ve kapalı tutulurlar;   çalışmaları için sömürülürler, nesne, mülk ve eşya konumuna  indirgenirler; zulme uğrarlar  ve duygusuzlaştırılırlar; sömürenler için çıkar ve değer üreten yoğun bir çalışma hayatına zorlanırlar; ve bu süreç kendini sonsuza dek tekrar etsin diye  yeni kuşak kölelerin varolması için üremeye zorlanırlar.

Hayvan  çiftliklerindeki koşullar, mekanize  üretim hatlarına  ve  toplama kamplarına benzer, hayvanlar burada  maksimum düzeyde et, süt ve  yumurta  üretmeye zorlanırlar. Bu korkunç baskı sadece fiziksel manada hapsetme tarzında değil, ayrıca genetik ve kimyasal manipülasyon yoluyla da olur. Süt ve yumurta üretmek zordur, bu fiziksel çaba nazi kamplarında olduğu gibi ölümle sonuçlanır.

Başka hayvanların da sömürüldüğüne dikkat çekmek zorundayız; mesela, sirklerde  çalışmak zorunda bırakılan aslanlar, şempanzeler, filler ve  ayılar; pedal çevirmediklerinde, balerin eteği giymediklerinde veya dans etmediklerinde, içleri çok soğuk ya da sıcak olan vagonlarda yolculuk etmek zorunda bırakılırlar, sahnede olmadıklarında  zincirlere bağlıdırlar ya da kafeslerde tutulurlar-ciddi dayak yeme olasılığı olmadığı zamanlarda yani çalışmazken durum böyledir. Ayrıca zorunlu  olarak yerleşik bir hayat sürmek zorunda bırakılan, vücutları beyinlerini,kalplerini, ciğerlerini ve  böbreklerini uyarmak  için ilaçlarla, kimyasal maddelerle ve toksinlerle tıka basa doldurulan laboratuar hayvanlarından da söz etmek durumundayız, bu hayvanlar iğnelerle, sonda aletleriyle, ışıklarla, bıçaklarla eldivenli ellere teslim durumdadır, araştırma raporları için kendilerinden istenen şeyi hasta ve stres altındaki vücutları üretir üretmez bir çöp gibi kenara atılırlar.

Irkçılık ve  türcülük köklerini kölecilikte bulan bir ekonomi ve toplumu sürdürmek isteme ihtiyacından doğmuştur; sadece kölelik yoluyla imtiyazlı insanlar-ister beyaz elit azınlık ya da isterse  geniş halk kitleleri olsun-konforlu hayatlarını yaşayabilirler . Amerikan İç Savaşı’ndan sonra Pamuk Endüstrisi, ulus Batı’yı sömürge haline getirip , milyonlarca Kızılderiliyi ve 60 milyon buffaloyu katledince (ki hayvanların katledilmesi insanların soykırıma uğramasında  büyük bir dönüştürücü güç olmuştur)Büyükbaş Hayvan Endüstrisine dönüştü ve ardından sığır eti üretmek için yoğun çalışmalara başlandı. Afro-Amerikalıların ABD’deki köleliği resmen 1865’te sona erdiğinde, hayvanların sistematik kapitalist ve endüstriyel şekillerde  köleleştirilmesi   daha yeni başlıyordu .  İşgücü olarak  hayvanların kullanılmaya başlanması, hem ekonomik büyüme için , hem de vücutlarının her bir parçasının her türden mal üretiminde  kullanılmasında  hayati öneme sahip oluyordu giderek.

21. yüzyılın postendüstriyel koşullarında, GlaxoSmithKline, AstraZeneca, Norvartis  ve Pfizer gibi  ilaç ve biyoteknoloji şirketleri ve ilaçların test eden Huntington Life Sciences (HLS) gibi şirketler global kapitalist şebekelerin en büyük parçaları haline gelmiş durumda, onların araştırmaları ve  operasyonları her yıl milyonlarca  laboratuar hayvanının üremelerine, sömürülmesine ve  öldürülmesine dayanıyor. İlaç çiftçiliğinin postmodern dünyasında, GTC Biotherapeutics gibi şirketler hemofili ve kanser gibi hastalıklarına seri halde ilaçlar üretmek için genetik olarak modifiye  edilmiş keçiler kullanırlar. Bu hayvanları çok büyük hapis koşulları altında  altında doğurmay azorlayarak  onları organ makineleri haline dönüştürürler.

Hayvanlar hem  mahkum hem köle  oldukları için, onların özgürlüklerinden söz etmek, çağdaş hayvan haklarının militan kısımlarını kendisini 19.yy’daki öncüllerinin devamı olarak gören yeni bir kölecilik karşıtı mücadeleye çağırmak  son derece mantıklı. 19. Yüzyıldaki kölecilik karşıtları köle sahibinin kölelere  nazik olmasından, onlara  giyecek ya da yiyecek vermesinden ya da  huzurla çalışmasını koşullarını oluşturması “zorunluluğu”ndan filan bahsetmiyorlardı. Onlar köle-efendi ilişkisinin bütünüyle ve tamamen kökünden kazınmasından, kölelerin onları köle haline getiren bütün bağlarından kurtulmalarından söz ediyorlardı. Benzer şekilde yeni kölecilik karşıtları hayvan köleciliğinin pratiklerinde ve  kurumlarında reform yapılmasını talep etmezler,  hayvanların insanlar tarafından uygulanan her tür sömürüden, aşağılamadan ve baskıdan tamamen kurtarılmasını talep ederler.

Yeni kölecilik karşıtı hareket bir çok gücün birleşmesinden  oluşuyor, mesela Gary Francione gibi savaş karşıtlarından ALF ve SHAC gibi şiddete karşı sabotaj ve doğrudan eylem yanlısı gruplara, Animal Rights Militia  gibi hayvan sömürücülerine yapılan şiddeti meşru görüp şiddet kullanan gruplara dek farklı güçleri barındırır içinde. Francione hayvan refahı konusunda  güçlü ve önemli bir eleştiri getirmişse de (mesela HSUS ve PETA tarfından iğrenç bir şekilde desteklenen “insancıl et” ve “kafes dışı” yumurta kampanyaları gibi olaylar) tarihi mirası sahiplenişi biraz kuşkuludur. Francione ‘ın tek boyutlu  ve tek meseleye odaklı veganizmi bu konuyu tamamen elit ve beyaz bir kalabalığın meselesi gibi algılarken bembeyaz, ultra imtiyazlı , pek bir hassas ve kırılgan  Yeni Çağcı insanlara seslenen kapitalist tüketiciliği yeniden üretiyor.

Francione’ın “vegan devrimi” daha doğmadan ölmüş durumda, çünkü Francione fikirleriyle diğer sosyal hareketler arasında  bağlantılar  kurmadığı gibi, daha doğrusu, farklı baskı sistemleri arasındaki karşılıklı bağımlılığı kavrasa da bu içgörüyü asla pratiğe dökmüyor. Ve sanki yeterince elitist  değilmiş gibi, Francione- Friends of Animals/Hayvanların Arkadaşları- gibi gruplardaki ruhsuz takipçileriyle dogmatik bir biçimde tamamıyla yasal ve “barışçıl” taktikler önerirken ,   zerre kadar eleştirel bir bakışı olmadan doğrudan eylemi “eko-terörizm” şeklinde şirket-devlet propagandasına uygun şekilde  karalarken ALF’yi de ABD’deki “en tehlikeli yurt içi tehdit” şeklinde suçlayabiliyor. Francione, kendisini “radikal” diye tanımlayadursun, “yeni refahcı” kapitülasyonlara antitez oluşturduğunu sanadursun, aslında kendisi bu hareketin tarihindeki en etkili gruplar olan ALF’yi ve SHAC’ı karalamalarındaki benzerliğe bakarsak Wayne Pacelle’in ikizi gibi.

Bu yüzden HSUS ve PETA’dan ayrılarak takip ettiği putperestiliği ve eleştiri eksikliğini gördükçe hem şaşırıyor hem de kızıyorum ,  Francione’ı sözde bir kölelik karşıtı olarak görüyorum, bir burjuva , tüketimci, elitist  ve kapitalizmden ve  onun baskıcı devlet sisteminden özür dileyen birisi olarak görüyorum; Francione hayvanların sömürülmesinekarşı çıkarken ben kapitalizmin,  her alanda hiyerarşinin ve baskıcılığın kökünü kazınması için  militanca bir tavrı destekliyorum. Bu yüzden  hayvanların özgürlüğünün kapitalizm bağlamında mümkün olmadığını, hayvanların , insanların ve dünyanın  birbirinden  kopmaz bir mücadele olarak kuramlaştırılmasını ve buna göre mücadele edilmesini öneriyorum.

Image

19. yüzyılın militanlığına dayanan yeni kölecilik karşıtı hareket en iyi ifadesini ALF’de buluyor; çünkü onlar taviz vermeyen, anti-reformist , militan ruhlu yapılarıyla 19. Yüzyılın kölecilik karşıtı hareketini andırıyorlar. Dahası, hayvan köleleri özgürlüklerine kavuşturup onları gizli bir veteriner  şebekesi ve onları seven yuvalar kontrolünde tutarak, ALF bugünün Underground  Railroad hareketinin temsilcileri gibi. Ama David Walker, Henry GArnet, NAt Turner ve John Brown’a kıyasla ALF daha  çok Lloyd Garrison’ın geleneğini takip ediyor; çünkü ALF şiddet karşıtı felsefeleri ve taktikleriyle öne  çıkarken yukarıda  ismi sayılı kişiler beyaz  köle sahiplerine şiddet  uygulamayı desteklemiş , hatta Turner ve Brown direnişleri boyunca kılıç, bıçak  ve silah kullanmışlardır.

Kölelik bir kez daha toplumsal tartışmaların ve  mücadelelerin odak noktası haline gelmiş durumda, ancak bu sefer mesele  insanın insana  köle olması olayı değil,  insan olmayanların  insana köle  haline gelmesi. Hayvanların özgürleştirilmesi için mücadele eden yeni kölecilik karşıtı hareket, bugün yaşanan en hararetli tartışmaların bazıları doğa politikası ve hayvanlarla  ilgili etik görüşler üzerine olduğu için,  sosyal değişimin ve  ahlaki evrimin bir parlama noktası olarak ortaya  çıktı. Yaşayan her canlı şeyi çıkarları ve  iktidar hırsı yüzünden öldürenlerle  bu sonsuz güç sahibi manyaklarla dişe diş kana kan savaşmaya hazırlananlar arasında bir savaş patlak vermiş durumda. Belki de bizler yeni bir iç savaşın doğuşuna tanık oluyoruz, bu sefer mesele şirket iktidarlarının hayvanları köle olarak kullanmasından ve doğayı baskı altına almasından kaynaklanıyor. Siyahlar ve ırkçılık karşıtları  adalet ve  eşitlik için savaşmaya devam ederken, ahlaki ve  politik odak noktası bu sefer daha da eskilere dayanan,  yayılan, yoğun ve şiddete dayalı bir başka köleciliğe doğru kayıyor (ya da genişliyor demek daha doğru), bu kölecilik  biçimi milyarlarca hayvanın insanlık için felaket sayılabilecek sonuçlar doğuracak şekilde global bir soykırımla kafeslere tıkılması, işkence edilmesi ve öldürülmesine sebep oluyor.

19. yüzyıl kölecilik karşıtlarının  insanların o zamanın ahlaki meselesine gözlerini açmaları için uğraştığı gibi, yeni kölecilik karşıtları da hayvanların ezilmesinin hayati önemi konusunda toplumu aydınlatmaya çalışıyorlar. Siyahların köleliği, Amerikan “ demokrasisi” ve modern değerlerin anlamı konusunda derin kuşkular ortaya çıkardığı gibi, hayvanların köleleştirilmesi de  hırsla, yabancılaşmayla, kabalıkla ve  şiddetle hasar görmüş insan ruhu eleştirisi konusunda  bir takım sorular öne sürüyor.Irksal bakış açısı sömürgecilik  ve  emperyalizmin eleştirilmesi babında modernitenin ana patolojilerini ortaya çıkarırken, hayvanlarla alakalı kuram da  10 bin sene boyunca gelişerek yayılan  şiddet dolu baskın kültürün yıkıcı dinamiklerini ve anahtar ilkelerini ifşa ediyor. W.E.B. Du Bois “20. Yüzyılın sorunu renk sorunudur” derken bizler aynı uygunlukla 21. Yüzyılın sorununun tür sorunu olduğunu söyleyebiliriz.

Image

10-    Lütfen bizlere INternational Journal of Inclusive Democracy – Ulusla arası Bütüncül Demokrasi Dergisi (IJID) hakkında ve sizin de oradaki rolünüz hakkında bilgi verir misiniz?
Bütüncül Demokrasi projesi 1990larda takis Fotopoulos tarafından (kendisi şaşırtıcı bir entelektüel), “Society and Nature-Toplum ve Doğa” ve “ Democracy and Nature- Demokrasi ve Doğa” dergilerindeki yazılarıyla geliştirildi. Bu dergiler artık yayımlanmıyor, ama ikisi de global çapta okurları olan ,toplumsal ve çevresel sorunları analiz etmeye adanmış dergilerdi-üç majör sebepten çıkan problemleri inceliyorlardı: geliş- ya da – öl kapitalist ekonomisi, insanı insana , doğayı da insanın sosyal yapısına  kırdıran bir hiyerarşik sosyal ilişkiler bütünü, bir de diğer insanları, hayvanları ve doğayı kendi çıkarlarına ulaşmada birer araç olarak gören elitist ve sömürücü bir kafa yapısı. 1997’de Fotopoulos bu fikirlerini “Towards and Inclusive Democracy : The Crisis of the Growth Economy and the Need for a New Liberatory Project- Bütüncü Bir Demokrasiye Doğru: Büyüme Ekonomisinin Krizi ve Yeni Bir Özgürlük Projesine Duyulan İhtiyaç” adlı çığır açan eserinde sistematize etti. 2005’te Bütüncü Demokrasi projesi ve uluslararası katılımcılar internete geçti, burada da The International Journal of Inclusive Democracy doğmuş oldu, halen de basılı olsaydı mümkün olmayacak sayıda  okura ulaşıyor.

Inclusive Democracy (Bütüncül Demokrasi-ID), modern kapitalist uluslardan kaynaklı pazar ekonomilerinin çevreye ve topluma  felaket boyutundaki etkilerinin kuramsal bir analizini ve  onlara politik çözümler bulmayı hedefliyor. Bütüncül olarak bu poje toplumdaki farklı sesleri yeniden hayat bulmuş kamu bölgelerinde oluşturmak istiyor (başkalarına  otoriter kurallar uygulayarak farklılığı ve demokrasiyi bitirmeye değil, farklılığın meşru ifadelerini kullanabilmeyi  hedefliyor en azından ). Doğası gereği bütüncül olarak bu proje, ayrıca, komünlerde insanların maksimum düzeyde otonomluk kazanması ,  kendi yapılarını kendilerinin denetlemesi , böylece  bireysel ve  sosyal hayatın en derin manada gerçekleşmesi babında da (radikal)bir demokrasi biçimi.

Devlet sosyalizminin totaliter ve sözde demokrasisini pazar-temelli  kapitalizmi reddederek ID, kadim Yunanistan’ın doğrudan demokrasisi ve modern liberter sosyalizmini, (devletçilik, sınıfçılık, cinsiyetçilik, ırkçılık ve diğerleri gibi) bütün sosyal hiyerarşilerin tamamen yok edilmesi,  merkezi güçlerin konfedere komünlerde katılımcı  demokrasiler haline dönüştürülmesi gibi başka amaçlarla birleştiren bir sentez yapma peşinde. Proje doğası gereği radikal ve devrimci bir demokrasi biçimi ; çünkü bu proje artık herkesin aşina  olduğu şu fikre dayanıyor: 1) kapitalist sosyoekonomik model tamamen işlevini kaybetmiş durumda, ayrıca yıkıcıdır da (mesela “adil”, “yeşil” veya “sürdürülebilir” kapitalizm gibi yaftalar tamamen bir ilüzyondur ve  oksimorondurlar). Bu yüzden 2) günümüz dünya düzeni reforme edilemez, ama tam tersine nitel olarak derin, fundamental bir sistem değişikliği, bir sosyal devrim yaşanarak ancak değiştirilebilir.

Bütüncül Demokrasi, günümüzde yaşanan çok boyutlu kirizin çeşitli elitlerin elinde toplanmış ekonomik ve politik iktidarın nihai sonucu olduğunu düşünür. Bu iktidar global pazar ekonomisinin operasyonları ile  ilerler , “temsili demokrasi” gibi bir devlet sistemi içerisinde politik araçlarla (değişik derecelerde) meşrulaştırılır ve stabilize edilir. Halkın vekilerle temsil edilmesi olayı, – Rousseau’nun “iradenin yabancılaşması” dediği şey- oylarla seçilmiş  görevlilerin kendi kişisel çıkarlarına değil de evrensel ve kamu çıkarlarına hizmet ettiği, vatandaşlar  olarak insanların nihai manada haklara , iktidara ve  otoriteye sahip olduğu fikriyle insanları kandırmaktadır. Fotopoulos bu dolambaçlı demokrasiyi şirket- devlet  kompleksi olarak  hem ulusal hem de uluslararası elitler tarafından yürütülen bir “liberal teknokrasi” şeklinde ifşa ediyor.

Toplumdaki ve doğadaki bu çok yönlü krizin uygun politik cevaplar üretmesi gerekirken, başka bir kriz oluştu. Global kapitalizme kuramsal ve politik muhalefet – demokratik sosyal ve politik alternatifler üreten bütün önemli ve gerçekten radikal biçimler- çökmüş durumda. Elitizm, bürokratik hakimiyet, ve doğanın yok edilmesi, kapitalist sistemlere “alternatif” oluşturan bir çok “komünist” ve  “sosyalist “ devlette de aynen gerçekleşti. 20. Yüzyılın başlarındaki edward Bernstein ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne dek uzayan Sosyal Demokrasisinin Avrupa geleneği hem kapitalizme hem de bürokratik sosyalizme bir alternatif olarak sunduysa da kendisini, kaçınılmaz olarak , sistemi yapısal kusurlarıyla radikal olarak değiştirmek yerine onu onarmaya çalışan reformizm mantığına yenik düştü.Sosyal Demokrasi alternatif veya muhalefet olma manasında  bir etki gösteremedi .Bugün artık  Avrupa ulus devletlerinin özelleştirme girişimleri  ve  pazar hakimiyeti altında  bir müze eserine dönüşmüş durumda.

1960lardan beri, bir çok eleştirel kuram ve hareket doğdu, ama  radikal değişiklik ve muhalafet babında hiç birisi bir süreklilik gösteremedi. “Yenisosyal hareketler” ve peşinden gelen “ kimlik politikaları” formasyonlarıdan tut (feminizm, sivil haklar, gay ve lezbiyen özgürlüğü, multikültüralizm, anti-nükleer gruplar  ve diğerleri) apolitik, reformist ve  ezoterik postmodernizme kadar; Yeşil partilerden  derin ekolojinin mistik ve  bireyci varyasyonlarına kadar, Fotopoulos politiik ifade biçimlerinin ya akademi tarafından belirlendiğini,  ya da şirket-devlet kompleksi tarafından atandığını, ya  da bu hareketler reformist, öznel ve  misyik tavırlarıyla kendilerini etkisizleştirdiklerini  gösterir. Militan “anti-“ veya “globalizm karşıtı” hareketlerin 1990lardan beri yükselişi onların sosyal adalet taleplerinde  ve müttefik  politikalar konusunda ortaklaşa yükselen bir ses  olduğunu gösterirken, Fotopoulos bunanla beraber hepsinin de “sistem karşıtlığı” perspektifi konusunda tutarlılıktan yoksun olduğunu söyler (yani, kapitalist sistemlerin bütüncül ve radikal eleştirisinden yoksundurlar), çünkü bu hareketler sosyal hiyerarşilerin ve pazar ekonomisinin egemenliği hakkında hayati alternatifler oluşturmayı becerememişlerdir.

Ancak “Bütüncül Demokrasi –Inclusive democracy “projesi, var olan radikal hareketleri olumsuzlamayı hedeflemiyor yalnızca, tersine  geçmişin en iyi kısımlarını kapsaycı bir tarzda  bir sentez haline getirerek günümüz kriz çağıyla doğrudan alakalı yeni bir şey üretmeye çalışıyor. Bu proje Atina demokrasisini Cornelius Castroriadis’in otonomi projesiyle, sosyalist lliberter geleneğini Bookchin’in sosyal ve ekolojik endişelerini ortak bir devrimci politikada, günümüz yeni sosyal hareketlerinin radikal kolları içindeki en iyi potada eritiyor.

Bütüncül Demokrasi-Inclusive Democracy, politik (doğrudan) demokrasi, ekonomik demokrasi, sosyal yapıda demokrasi ve  ekolojik demokrasinin gerektirdiği önkoşulları güvenceye aldığı için, Demokrasinin en iyi biçimini teşkil ediyor. Öznel açıdan, Bütüncül Demokrasi, vatandaşların, köşetaşı demokrasisi olan ve bu inançların temellerini sorgulamayı iptal eden dogmaları, dinleri ve akıldışı sistemleri ya da kapalı kuram sistemlerini değil de otonomiyi bilinçlice seçmeleri seçeneği üzerine  kuruludur.

Politik demokrasi, politik temelde  doğrudan demokrasi kurumlarının oluşturulmasını, bütün kuralların halk meclisleri tarafından alınmasını (yani yerel vatandaş birlikleri tarafından )önerir, bu kişiler  bölgesel, ulusal ve nihai olarak kıtasal ve global düzeylerde konfederasyonlar oluştururlar ve delegeleri de gerektiğinde halk tarafından meşrulukları  iptal edilebilen kişilerdir. Bölgesel, ulusal ve  konfederal meclisler halk meclislerinin aldığı kararları uygulamakla ve  koordine etmekle yükümlüdür. Politik demokrasi böylece toplumun siyasetle yeniden bütünleşmesini güvenceye alırken, (artık günümüzde vatandaşları nesneleştirmiş olan) devleti, vatandaşları üzerinde ayrı bir güç olmaktan  çıkarır.

Sol’dan başlayarak, Bookchin’in yazıları da dahil bir çok sol sosyalist  ve eleştirel kuramlarla haşır neşir olduktan sonra, ihtiyacımız olan şeyin hayvan özgürlüğü değil her manada total özgürlük olduğunu,  her alanda  toplumun kurumlarının radikal bir bütüncüllük ve katılımcılıkla transforme edilmesi olduğuna inanarak, Takis’in radikal ve sistematik bir kapitalizm eleştirisi formüle etmesinden etkilendim. Takis bunu yaparken artık delilik noktasına gelmiş ve bütün gezegeni tehdit eden, kontrolden  çıkmış, sürdürülmesi mümkün olmayan bir global ekonomik sistemle uzlaşmayı destekleyen Sol hareketlerin, postmodern göreceliğin , ümitsizliğin ve ortalığı karıştıran kimlik politikalarının oluşturduğu karamsar politik arenada gerçek bir devrimci bakış açısını hayata geçirmeye çalışıyordu.

Takis’le dostane ve  ilgi çekici bir çok fikir alışverişinde bulunduk, hatta onunla Inclusive Democracy etiketli , adı  “ Global Capitalism  and the Demise of the Left: Renewing Radicalism through Inclusive Democracy- Global Kapitalizm ve Solun Ölümü- Bütüncül Demokrasi Aracılığıyla Radikalizmi Yenilemek”  olan bir antoloji kitabında editörlük yaptım. Ama hayvan hakları konusunda bazı ciddi fikir ayrılıklarımız da oldu, özellikle hayvan özgürlüğü ve toplumsal özgürlük arasındaki ilişki anlamında, hatta bu tartışma siteye de taşındı. Solcu, anti-kapitalist ve devrimci bir bakış açısıyla Takis, öyle ya da böyle, bütün hayvan hakları hareketine ciddi eleştiriler getirdi, bu eleştirilerin bazılarına , özellikle de hayvan özgürlüğü hareketini baskın bir biçimde reformist, sadece kendi meselesine  odaklı, sınıf hiyerarşisinin ve uluslararası şirketlerin egemenliğine hiçbir meydana okumada bulunmayan bir grup olduğu eleştirisine katılmadan edemedim; ama ben de cevaben, hayvan özgürlüğünü savunan bazı insanların anti-kapitalist, ittifaktan yana ve devrimci bakış açılarına sahip olduğunu (mesela ALF toplulukları iyi bir örnek),ama öte yandan da daha önemli bir problemle karşı kaşrşıya olduğumuzu, solcuların bir kez daha tarihi bir dönüm noktasında ahlaken, bilimsel olarak ve  politik manada geride kaldığını söyledim.

Image

11-    Bir çok ilerici insanın, Solcunun ve radikalin söz hayvan özgürlüğüne gelince neden birdenbire böylesine  kör bir tavır takındığı konusunda ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum. Düşünceleriniz nedir?
Açıkçası , bu; Batı ideolojisinin, insan merkezciliğinin, yabancılaşmanın, görkemli bir hayat sürme ve  herşeyi kontrol etme sanrılarının, bütün hayatın araçlaştırılması bağlamında modern hümanizmin bir sonucu. Basitçe söylemek gerekirse, Batı tarihinde iki bakış açısına rastlıyoruz: Pitagoras’ın derin ve günümüze dek öğretileriyle başlayan, eşitlikçi, vejetaryen, hayvanları korma yanlısı bir felsefe. Öte yanda ise Aristo’yla baştacı edilen  hiyerarşik, etobur ve türcü bir dünya görüşü. Pitagorasçı bakıç açısı, ne yazık ki, Aristocu görüşe yenik düştü, sonuçta bu, köleciliğe, savaşa, sınırların işgalle genişletilmesine, ekonomik anlamda büyümeye ve fethetmeye odaklanmış bir toplum  için fazlasıyla basit kalıyordu.eski Yunan’ın hiyerarşik dünya görüşü önce Hristiyanlığın baskın görüşlerine dönüştü ve oradan da modern bilim, rasyonalizm, Aydınlanma, endüstriyalizm ve kapitalizmin ideolojisinin içerisinde eridi gitti.
Elbette Tanrı merkezli bir dünyadan insan merkezli bir dünyaya geçerken, kanlı Hristiyan haçlı seferlerinden  Aydınlanmanın eleştirel düşüncesine ve otonomi görüşüne geçerken devasa tarihsel kazanımlar  oldu ve hayvan hakları da bu kazanımlara dayanıyor zaten; ancak modern sosyal kuram ve bilim , Yunan ve Hristiyan felsefesinin en kötü yanlarını, mesela hayvanların insanlar  için birer kaynak olduğu fikrini kullanmıştır. Gerçekten de, dirikesim, gen mühendisliği, klonlama ve hayvan çiftlikleri mezbahalar üreten modern bilimler ve teknoloji hayvanların durumunu daha da  kötüleştirmiştir.

Komünist Manifesto’da Marks ve  Engels, hayvan refahçılarını naif reformistlerle, itidal fanatikleriyle ve hayırsever organizatörlerle aynı gerici ve  küçük burjuva kategoriye koyarken, ABD’de mesela kadınların politize olmalarındaki ana sebebi hayvan refahı hareketi olduğunu görememiştir. Kadınların hayvanlara yapılan zulmün azaltılması için giriştikleri mücadele, onların erkek şiddetine karşı ve  çocuklar sömürülmesin diye  yaptıkları mücadelenin ayrılmaz bir parçasıydı. 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları gibi eserlerinde Karl Marks, insan hayatına dair doğacı bir kuram geliştirdi, ama baskın Batı geleneğinde olduğu gibi, insanlarla hayvanlar arasında keskin bir düalizmi varsayarken sadece insanların bilinç sahibi olduğunu, sadece insanların sosyal manada kompleks bir dünyaya sahip olduğunu öne sürdü. Hayvanların karmaşık duygusal, sosyal ve psikolojik yapıları olduğunu reddederken, Marks hayvanların üretimci etkinliklere ve dünyaya sadece içgüdüsel bir bağla bağlı olmasına rağmen, insan emeğinin özgür irade  ve zeka ile gerçekleştiğini öne sürmüştü. Marksizm ve diğer Sol gelenekler kuramlarını bilime gurur duyarak dayandırdıkları için , radikaller bilimin ,hayvanların bilinç  ve sosyal hayattan yoksun olduğuna dair hatalı, gerici ve türcü iddialarını çürüttüğünü –özellikle de  hayvanların duygularını, düşüncelerini ve iletişim tarzlarını inceleyen bilişçi etoloji yapmıştır bunu- idrak etmek zorundadır.

Sosyal çevreciler ve Murray Bookchin gibi “eko-hümanistler”, hayvanların öldürülmesinini ve taciz edilmesinin endüstrileşmesini kınarken, insani amaçlarla hayvanların kullanılması konusunda sessiz kalıyorlar. Bir çok hayvan türünde teknoloji, kültür, dil ve aklın varlığını belgeleyen bilimsel etüdlerden bihaber olarak Bookchin, hayvanları dilden ve akıldan yoksun kabul eden Kartezyen-Marksist mekanistik bakış açısını tekrarlar. Bu yüzden , hayvanlar “birinci doğaya” aittir, yoksa insan kültürünün ürünü olan, yaratıcı ve  coşkun “ikinci doğaya” değil… Genel manada Sol gibi, sosyal ekolojistler hayvanların sömürülmesinin çevreye , insan toplumu ve insan psikolojisine  olan etkisini kuramlaştırma  konusunda başarısızdırlar. Günümüz kapitalist sosyal ilişkilerinde hayvanlara karşı işlenen, adını anamayacağım denli korkunç şiddet biçimlerinin bazılarını , aynen refahçı görüşler gibi ele alırlar; dirikesimciler, hayvan çiftlikleri yöneticileri, mezbaha operatörleri, kürk çiftliği sahipleri, rodeo ve sirk patronlarının sözünü edip durduğu o “insani tavır”la bahsederle bu hayvan kölelerden.

Sol, geleneksel olarak ekonomiyle doğrudan alakalı olmayan bask biçimlerini anlama ve onlardan söz etme  konusunda treni hep kaçırdı. Sol için ırkçılığı, cinsiyetçiliği, milliyetçiliği dini, kültürü ve günlük hayatı, ideolojiyi, medyayı, ekolojiyi ve diğer meseleleri anti-kapitalist çerçeveye yerleştirmek hep zaman almıştır. Bunu yapabilmesi de çeşitli özgürlük hareketlerinin baskısı sonucu olmuştur zaten. Marksist solun genel olarak eğilimi; toplumsal cinsiyet (gender), ırk ve  kültür gibi sorunların  ancak sınıf mücadelesinin hedefleri gerçekleştirildikten sonra  kaale alınacak olmasıdır. Böyle dışlamacı ve  indirgemeci politikalar, günlük hayatın ve  kültürün öneminin altını çizen Rosa Luxemburg’a şu sözleri söyletmiştir: “eğer dans edemeyeceksem, sizin devriminizin bir parçası olmak istemiyorum”.

Sözde  “ilerici” düşüncenin derin sınırlarına bir başka örnek vermek için, hümanizmin tepelerine tırmanalım. 1960ların şiddeti, ırkçlığı, savaşı ve  sosyal karmaşaları  arasında Martin Luther King Jrbir “ dünya evi” hayal etmiştir. Bu kozmopolit ütopyada dünyanın her yerindeki insanlar uyum ve  huzur içerisinde yaşayacak, din ruhsal ihtiyaçlarını karşılarken, kapitalizm de maddi gereksinmelerine cevap verecekti.

Ama bu duygu ve  şiddeti, savaşı, yoksullaştırmayı, çevrenin yok olmasını besleyen bir ekonomik sistem içerisinde gerçekleştirilebilse bile, insanlar hayvanlarla olan  ilişkilerini radikal manada değiştirmedikçe, Martin Luther King jr.’ın dünya evi ne olursa olsun lanet olası  bir mezbahadan başka bir şey değil; en tepedeki avcılar tarafından ve gene onlar için yönetilen bir toplama kampı, bir yok etme fabrikası bu. King’in insan türü ile ilgili  bu rüyası ; her yıl giyecek,  yiyecek , “bilim”,  ve diğer sömürü araçları ile katledilen milyarlarca hayvan için tam bir kabustur.

Toplum, eşitliği, hayvanlara dil ve eşit davranma  ilkesini kabul edene dek, şiddetten uzak hümanist ütopya iki yüzlü bir yalan  ve  şiddet dolu bir ütopya  olmaya devam edecek. Hümanist “devrimciler” tanımı, yüzeysel bir tanım zaten. Hümanist bir “ demokrasi”, türcü bir  ikiyüzlülüktür. Hümanizm, büyük harflerle adı tarihe kazınmış bir  kabilecilikten başka bir şey değil.

Ya da  ünlü sosyalist yazar  Michael Albert’ı düşünün. Albert, 2006’ta Stay dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda şunları itiraf etti: “ dünyayı daha iyi bir yer yapma amaçlı sosyal hareketlerden söz ettiğimde  hayvan hareketleri aklıma gelmiyor. Dürüstçe  itiraf etmem gerekirse; kadın hakları, Latin hareketleri, gençlik hareketleri ve benzeri sosyal hareketlerle hayvan hakları hareketini bir tutmuyorum…hayvan haklarının böyle geniş bir ölçekte tartışılması ve bu kadar eylem yapılması bence  biraz fazla….ama açıkçası hayvan hakları meselesi Irak’taki savaşı önlemek ya da haftada 30 saat çalışma meselesi yanında  o kadar aciliyet  gerektiren bir durum gibi görünmüyor bana.”

Bu, beni çılgına  çeviriyor- bu kendini beğenmişlik, bu duygusuzluk, bu kabalık…En korkunç şekillerde  kafeslere tıkılan, işkenceye  uğrayan, hunharca öldürülen on milyarlarca  hayvanın  çektiği acıyı dindirmek nerede, öyle ya da böyle rahat sayılabilecek hayatlar yaşayan  insanların çalışma saatini 30 saate  indirmek nerede?

Çoğu Solcu gibi, Albert da milyarlarca canlının acı çekişine şok edici bir  umursamazlıkla  yaklaşırken, insanları, hayvanları ve  çevreyi böylesine  hasta eden en önemli problemler arasında anlamlı bağlantılar kurma manasında başarısız oluyor.

Ne yazık ki çevreci hareket de ondan farklı değil. “Hayata saygı” gibi klişelere rağmen, Batılı Yeşil partiler ve Sierra Club, kendilerini hayvan hakları ve vejetaryen topluluklarla değil; avlana ve et yiyen kalabalıklarla bir tutuyor. Küresel ısınma  ve  hayvancılık  arasındaki ilişki konusunda  sağır edici bir sessizlik oluşmuş durumda. Greenpeace bir istisna sayılabilir; ama onların yanıtı da  veganizmi savunmak  için  bu harika fırsatı kullanmak değil de tam tersine  büyükbaş hayvanlardan çıkan  gaz emisyonlarına  oranla daha az zararlı olan balinaları, kanguruları ve diğer hayvanları yemek oldu.

Kısacası, isterse Marksist, sosyalist, anarşist ya da ırkçılık karşıtı ve feminizmi destekleyen herhangibir “Sol” pozisyon olsun, modern  “radikal” gelenek, Batı’nın insanmerkezli mirasını tamamıyla devam ettiriyor; ayrıca bu dünyadaki diğer türler ve çevre açısından asla  özgürleştirici bir felsefe  olarak görülemez. Günümüz Sol düşüncesi, hayvanlar söz  konusu olduğunda sadece  ve sadece Stalinisttir.

Hayvan özgürlüğü; insanlar yavaş yavaş hiyerarşiyi, eşitsizliği ve  herhangi bir biçimde haksızlığı savunan fikirlerin batıl, temelsiz ve anlamsız olduğunu  anladıkları geniş tarihsel bir öğrenme sürecinin bir sonucudur. Hayvan özgürlüğü, insanların son 200 sene  içerisinde yaptıkları en ilerici, ahlaki ve  politik gelişmelere dayanır; onların mantıki sonuçlarını yansıtır. Hayvan özgürlüğü mücadelesi; insanları ; hakları, eşitliği ve  şiddet karşıtlığını, türcülüğü de kapsayan bütün hiyerarşilere ve bütün önyargılara meydan okuma amacıyla bir sonraki aşamaya, hümanizmin ahlaki ve  meşru sınırlarının ötesine taşımaya çalışır.

Bu gezegen  üzerindeki bütün türlerin kaderi ilmek ilmek birbirine örüldüğü için, hayvanların sömürülmesi aslında  insan dünyası üzerinde de büyük bir etki yaratmakta. İnsanlar, hayvanları yok ederken kendi hayatları için şart  olan ekosistemleri ve habitatları da yok ediyorlar. Milyarlarca çiftlik hayvanını öldürdüklerinde, yağmur ormanlarını da yağmalamış oluyorlar, yeşil alanları çöllere dönüştürüyorlar ve  küresel ısınmanın artmasına sebep olurken toksik artıkları da çevreye döküyorlar. Fevkalade oranlarda toprak, su, enerji, ve  ürün gerektiren küresel bir hayvan çiftliği, dünyadaki açlık probleminin daha da  kötüleşmesine sebep olduğu gibi, hayati önem taşıyan  kaynakları da israf etmiş oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uygularken genellikle birbirlerine de şiddet uyguluyorlar; hayvanlara şiddet uygulayan seri katilleri; kadınları, çocukları ve evcil hayvanları döven erkekler tarafından doğruluğu tekrar tekrar ispatlanmış trajik bir gerçek bu. Giderek insan, hayvan ve dünya özgürlüğünün birbiriyle kopma  şekilde bağlı olduğu, hepsi özgür olana dek hiç birinin özgür olmayacağı daha da belli olmakta. Bu yeni bir öngörü değil, olsa olsa bugüne dek kaybolmuş bir bilgi ve gerçektir. İlk Batılı filozof Pitagoras’ı hatırlayın. 2500 sene  önce şöyle söylemişti: “İnsanları hayvanları katlettiği sürece birbirlerini  öldürecekler. Gerçekten cinayet ve acı ekenler, sevgi ve neşe biçemezler.”

Gerçekten devrimci bir sosyal teori ve hareket , sadece bir türün üyelerini değil, bütün türleri ve Dünya’yı özgürleştirecek. Adını layığıyla taşıyacak bir devrimci hareket, hakimiyetin ilk tarım toplumlarında görülen hayvan evcilleştirme  pratikleri gibi örneklerini düşünerek hiyerarşi ve egemenliği kavramsal kökleri üzerinden kavrayacak; doğaya, çevreci ve hayvan haklarına dair yeni bir etik oluştururken her türden öldürücü hiyerarşik düşüncenin ve  amaç aracı meşrulaştırır fikrinin yapısını aşabilecektir.

Image
12-    Postmodernizmde  olan  ilk alakanızdan bu yana çalışmalarınızda  önemli bir değişim göze çarpıyor.  Artık tamamıyla hayvan  özgürlüğü ve radikal çevrecilik konularında yazıyorsunuz (yardımcı editör Tony Nocella’yla beraber)
Evet, artık gezegenin yaşadığı  kriz ve hayvan özgürlüğü politikalarına dair olası en politik ve en somut şekillerde yazıyorum. Tony ve ben beraber bir antoloji hazırlamaya karar verdik. Günümüzün en önemli bazı meselelerini bir araya getirdik, normalde yanyana gelemeyecek bir avuç radikali bir araya getirdik. Politik olduğu kadar kuramsal sorular sormak  için, sadece  ittifak politikalarıyla ilgili konuşmamak için- ama  bu kitapta bunu hayat geçirmek için çabaladık- kitap da sonuçta somut bir pratik örneği.

İlk kitabımız “Terrorists or Freedom Fighters: Reflections on the Liberation of Animals: Özgürlük Savaşçısı mı, Terörist mi?: Hayvan Özgürlüğü Üzerine Düşünceler” oldu. Bu kitap oldukça popüler oldu,  aslında ALF ve  hayvan özgürlüğüyla alakalı kuramsal, etik, tarihsel ve  politik meseleler üzerine yazılmış ilk , gerçekte tek akademik antoloji. İnsanı çarpan o kapağı Sue Coe hazırladı,  önsözü Ward Churchill yazdı, sonsözü Ingrid Newkirk ele aldı. Anthony ve ben de  temel ALF meselelerine ve argümanlarına giriş kısmını üstlendik. Kitap ALF’nin tarihi, felsefesine balıklama daldığı gibi, onun feminizm ve Amerikan Kızılderili Hareketi gibi sosyal hareketlerle  ilişkisini de  açıklıyor. Kitap hem akademik hem de eylemci çevrelerin önde gelen isimlerine yer veriyor. Katılımcıların yarısı kadın, 3’ü Kızılderili, rod Coronado ve Gary Yourofsky  gibileri ise eski ALF eylemcileri ya da hükümlüleri. Kitap, “şiddet”i nasıl savunmalı, meydanın ALF eylemlerini yansıtma biçimi, ALF’nin “kapalı” kurtarma taktikleri karşısında “açık” kurtarma  taktikleri gibi konularda yazılmış yazılardan  oluşuyor. Umarım ALF’ye yapılan adi eleştirileri sona erdirip, felsefesi ve taktikleri konusunda olumlu tartışmalar oluşması konusunda  bir yardımı olur, ayrıca ortak noktalar bulmak amacıyla insan hakları topluluklarıyla da yakın bağlar kurar. ALF ve  onun doğrudan eylemleri hakkında ne düşünürse düşünsün, hayvan hakları konusuyla alakalı birisinin bu kitabı okuması lazım. Belki FBI da bu kitaptan bir sürü alır- belki bir şeyler öğrenirler.

Disiplinlerarası ve çok perspektifli yaklaşımı sürdürerek Tony ve ben daha da zengin bir kitap hazırladık ardından- “Igniting A Revolution- Voices in Defense of the Earth- Bir Devrimin Ateşini  Yakmak-Dünya’yı Savunan Sesler(Ak Press, 2006)”. Burada da , modern Batılı çevre hareketlerinin temellerine  ve yörüngesine zengin bir  giriş yapmakla beraber, çoğulcu, çoklu perspektifler sunan, disiplinlerarası ve sınırları aşan, köprüler kurabilen bir yaklaşım belirliyoruz, bu da farklı insanları ve konumları bir araya getiriyor.

40’tan fazla katılımcıyla beraber  kitap sosyal ekoloji, derin ekoloji, ÖnceDünya! Hareketi, ekofeminizm ve ilkelcilikten Kızılderililere, Siyah özgürlükçülere, politik makinalara ve hayvan/dünya özgürlüğü hareketlerine dek uzanan  geniş bir alanda sosyal ve çevresel konulara eleştirel perspektifler getiriyor. Kitabın önemli bir görevi de çevreciliği beyaz, erkek ve imtiyazlı konumlardan ayrıştırarak onu sınıf, toplumsal cinsiyet, ırk,  etnik köken ve diğer alanlar arasına yaymak; ve tek-konu odaklı olmaktan  kurtarmak.  Kitap; ekolojik ve sosyal problemlerin hatta “uygarlığın” kendisinin bile, doğrudan sistemlerin kendisiyle alakalı ve kapitalizme  içkin olduğu fikrini savunan devrimci bir çevrecilik anlamına gelecek bir anlam genişlemesi yapılmasını savunuyor. Devrimci çevreciler , küresel ekolojik kriz semptomlarını hedef alırken , onların dinamiklerini ve sebeplerini düşünmemeleri anlamında reformistlerden ayrılırlar. Bu kitap, akademik ve eylemci çevrelerde anında ilgi uyandırdı, benzersiz ve önemli bir kitap olmasını da kazandığı bu övgülere borçlu.

Image

13-    Şu anda hayvan özgürlüğü meseleleriyle ilgili yeni bir kitap hazırlıyorsunuz. Anlatır mısınız?
Şu anda bitirmek üzere olduğum yeni kitabın adı “Animal Rights and Moral Progress: The Struggle for Human Evolution: Hayvan Hakları ve Ahlaki İlerleme: İnsan Evrimi Mücadelesi” Bu kitapta Batı’nın kültürel evriminde yeni mantıksal ve  gerekli adımın, hak kavramını hayvanları da kapsayacak şekilde , onların çıkarlarını kanunen korumak , temsil edebilmek için  genişletmek olduğunu fikrini tartışıyorum. Kitap, insanların doğal dünyayla ve diğer türlerle kendi arasındaki bağları gözönüne almadan sadece kendi tarihsel gelişimin anlattığını öne sürüyor. Kitap, Australopithecus’dan Homo türüne dek insan evrimini kapsarken, “etobur” insan ve “avcı insan”  gibi tarihi mitleri de yerle bir ediyor. Tarihsel bir anlatının oluşturduğu zorluklar sebebiyle,  modern Batı’nın ilerlemesinde etik toplulukların genişlemesi ve hakların evrenselleşmesi anlamında ilerici bir hareket  görülüyor. Bundan sonra beklenen ahlaki adım, hayvan haklarının da kapsanması olacak.İnsanlar hayvanların temel haklara sahip olduğunu kabul etmek zorundalar. Toplumlar sosyal kurumlarını, pratiklerini, ve mentalitelerini bu duruma göre değiştirmek zorunda. Hayvan özgürlüğü; insanlığın kucaklaması gereken, bütün hayata ve dünyaya bir bütün olarak saygı duyan, toplumu ve vatandaşlık kavramını tüm dünyaya yayılmış bu insan-içincilik  tavrından alıp biotoplum fikrine dek yükselten bir “doğa etiği”nin parçasıdır.

Bir çok anlamda bu kitap bir öykü anlatıyor denebilir, yeni bir öykü ama… hayvanların durduğu yerden bakıldığında, insanların türcü tavırları yanında akıllarına dahi gelmeyen, hayvanların gezegenimiz için manasını ortaya koymaya çalışan büyük bir anlatı çabası bu. “Hayvanların durduğu yerden bakmak” derken, hayvanların insan düşüncesi, psikolojisi, ahlaki , sosyal hayatı ve tarihi için hayati önem taşımasından, insanın insanı ezmesinin köklerinin insanın hayvanları ezmesinde saklı olduğundan söz ediyorum.  Bu bakış açısı, insanların ve hayvanların özgürlüğünün, mutluluğunun birbirine bağlı olduğunun altını çizerken, modern toplumlarda  görüldüğü üzere insanların hayvanları kitlesel ve global ölçüde katletmesinin  acı sonuçlarının da bir bir altını çiziyor. Fazla kabul görmese de , bu bakış açısı eleştirel bir kuram oluşturmak  için hayati bir önem taşıyor; insan tarihine, hiyerarşinin (ataerkillik, kölelik ve  ırkçılık) kökenleri ve dinamiklerine, savaşın ve  şiddetin her yere dağılmış olmasına, sosyal ve çevresel krizlere,  yaşanabilir bir geleceğin olmazsa olmaz  koşullarına dair benzersiz fikirler öne sürüyor. Bu eleştirel toplum kuramı söz konusu yeni bakış açısıyla zenginleşirken, hayvanlardan yana tavır alan bu bakış açısının eleştirel bir sosyal kuramla desteklenmesi gerekiyor. Bu yeni kuram, modern dünyada kapitalist  çıkar ve  büyüme hırsıyla, despot  devlet mekanizmalarıyla, dev şirketlerin çıkarlarına hizmet etmek için, muhalif insanları da  ezerek, hayvanların nasıl sömürüldüğünü aydınlatırken,  hayvanların, doğanın, ve toplumun ezilmesini nasıl meşrulaştırıldığını da gözler önüne serecek.

Image

14-Sizi aşırılıkla ve terörist olmakla suçlayan eleştirilere ne diyorsunuz?
Aşırılık suçlamasına evet ama teröriste hayır. Ekstrem suçlarda, ekstrem kötülükle – şiddetle karşı karşıya olduğumuzda, serinkanlı davranışların  bir etkisi olmuyor, bu yüzden ekstrem yanlışları durdurmak için ekstrem araçlar kullanmak durumunda kalıyorsunuz. Batılı  çevre ve hayvan hakları hareketleri 30 yıldan fazla süredir kendilerini geliştirmiş durumda; ama bizler türleri, ekosistem ve doğal hayatı koruma babında kaybediyoruz. Makul  ölçülere, özveriye, ve kurumlar aracılığıyla ağır ağır  bir değişime davet eden bütün o çağrılar bu hareketi sırtından bıçaklayabilir, çok yetersiz de kalabilirler. Küresel kapitalizm ve biyolojik erimenin ortasında, “aklıselim” ve “makuliyet” sözcüklerinin anlamları , “ekstrem” ve “ radikal” eylemler hem gerekli hem de uygun görüldüğü müddetçe, 180 derece değişebilir.

Eko-primitivist Derrick Jensen’in gözlemlediği gibi “ boş hayallerden vazgeçmeliyiz, çünkü boş hayaller insanları  gerçek olasılıklara karşı kör ediyor”. Toplumsal süperego bize saygılı davranmayı, kurallara göre oynamayı, sonsuza dek sabretmeyi ve kurumlar aracılığıyla bu mücadelenin yürütülmesi gerektiğini  söylüyor; ama 19. Yüzyılda kölecilik karşıtı  Lloyd Garrison’un sözleri şunun altını çiziyor: “ evi yanan bir adama gidip sakin sakin alarm düğmesine basmasını söyleyin; eşini sakin sakin kurtarmasını söyleyin; anneye bebeğini yangından sakin sakin kurtarmasını söyleyin; ama şu durumda bana sakın sakin sakin davran demeyin…”

Şimdi, gerçekçi olalım. “Şiddet” ve “ terörizm” sözcükleri İngilizce’de en çok suistimal edilen kelimeler; bunlar dev şirketlerin- devlet propagandasının  ürünleri; medya tarafından anlamları  boşaltıldı ve  o kadar hegemonik bir hal aldılar ki Orwell’in “anlamın tersyüz edilişi” deyimine rahmet okutuyorlar; çünkü artık hak, adalet, merhamet  mücadelesi suç ve terörizm adını alırken, masum varlıklara zulmeden, dünyayı zehirleyip onun ırzına geçenler, saygınlığın keyfini sürmekle meşgul.

İnsanlar ağzına dek yolcu dolu uçakları gökdelenlere  çarpıp havaya uçuranlarla hayvan çiftliklerinden, hayvan üreticilerinden zulme  uğramış hayvanları kurtaran insanlara aynı “ terörist” yaftasını yapıştırınca, kelime anlamını yitirmiş demektir. Dev şirketler ve devletler terörizm dilini belirlediğinde, bunun tek amacı propagandadır, kendi terörist davranışlarını örtme çabasıdır , kendi çıkarlarını tehdit eden herşeyi  en hafif şekilde söylersek  baskı altına almaktır. “Terörizm”  bir sözcük değil , bir silah. Devlet bu sözcüğü muhalifleri damgalamak, onların haklılıklarını  kötülükle eş tutarak şeytanileştirmek, kendi sebeplerini meşrulaştırırken onu her anlamda  ve  her araçla güvence altına almak için kullanıyor.

Ben terörizmi  ideolojik, politik ve ekonomik sebeplerle masum bir varlığa yapılan kasıtlı  şiddet hareketleri  olarak tanımlıyorum. Bir insana zarar vermeyen, başkalarının acısına merhamet gösteren, başkasını zarar görmekten, şiddetten ve  ölümden kurtarmak  için kendi özgürlüğünü riske atan bir  insandan herhalde çok tuhaf bir terörist olurdu! Terörist olan ALF değil, tam tersine dünyayı yağmalayan ve  onun ırzına geçen küresel dev şirketler, ABD ve İngiltere hükümetlerinin savaş makineleri, kanlı formaları içerisindeki dirikesimciler, ve hayvan endüstrisinde payı olan herkestir. Bunlar,  ideolojik, politik ve  ekonomik hedefler  için masum canlılara bilerek zarar verip onları öldürdükleri  için  teröristtirler.

Ancak  çok fazla istihza var. Köpek yavruları sakat bırakılıp yüzleri yumruklandığında, maymunlar kafataslarını kıran kayışlarla bağlandıklarında, yavru kedilerin beyinlerine elektrotlar  yerleştirildiğinde, tavşanlar ve  Gine domuzları öldürücü dozda zehirli kimyasal maddelere maruz bırakıldığında bizlerden bunun terörizm değil de  bilim olduğuna  inanmamız istenir. Her yıl sadece ABD’de 10 milyar hayvan gıda endüstrisi tarafından insanlık dışı biçimlerde kafeslere  tıkılıp öldürülürken,  bizlerden bunun da terörizm değil bir iş olduğuna inanmamız istenir. Bu hasta ve  şiddet dolu  toplumda mülk hayattan daha kutsaldır; gerçek teröristler işkence ve cinayetin günlük hır gürü içerisinde “kötülüğün banalliği”ni  (Hannah Ardent) yaşarken, bizlerden mülke zarar verenlere suçlu damgası vurmamız isteniyor. Bir eylemci hayvanları sömüren birinin bir kılına verdiği zarar karşılığında  hayvanlardan denizleri dolduracak kadar çok kan akıyor; sonuçta, hayvan sömürüsü endüstrisi yerine eylemcilere terörist demek, anlam sapmasının ne boyutta olduğun gösteriyor. Minklere anal yolla elektrik vermekten veya hayvanlara yarısı ölene dek LD50 testi uygulamaktan, onları kimyasal maddelere maruz bırakmaktansa bir araştırma veya dirikesim laboratuarını ateşe vermek daha aşağılık bir şey gibi geliyor insanlara. Bir binanın kaybedilmesi türlerin ve yağmur ormanlarının yok edilmesinden daha önemli. ALF’nin kullandığı fiziksel şiddeti eleştirenler devlet terörizmi, hayvan katliamları ve  küresel boyutlardaki çevre kıyımı karşısında sessiz kalıyorlar. Ölüm tehditlerini kınıyorlar; ama  ölümü kınamıyorlar. Eylemcilerin sömürücülere fiziksel saldırılarda bulunmasını kınıyorlar; ama eylemcilere zarar verildiğinde  kınamıyorlar. ABD zaten şiddet yanlısı nefret gruplarıyla dolup taşmış durumda- neonazilerden  aşırı sağcı Hristiyan gericilere dek- hepsinin de şiddet dolu bir geçmişi var- mesela Oklahoma City’de yüzlerce insanı öldürdüler ama  buna  rağmen hükümet  ülke içerisinde en büyük tehdit olarak ALF’yi gösteriyor. El-Kaide ve teröristler alenen ülkeyi tehdit ederken FBI, kedileri köpekleri kurtaran eylemcileri yakalamak  için  milyonlarca doları heba ediyor, yüzlerce ajan tutuyor.

İnsanları hayvanları ve Dünya’yı sömürenler “bilim adamı”, “araştırmacı” veya “işadamı” diye saygın bir isim alırken; bu iktidar sahiplerinin mülklerine zarar vermeye cesaret edenlere “terörist” ismi veriliyor. Bu, iktidarı tekelleştirenlerin anlamı da tekelleştirdiği, yozlaşmış bir semantik oyun.

İnsancıl ve uygar  rolü yapmaya  çok meraklı bu barbar toplumdan oluk oluk akan ikiyüzlülükler, anlamsızlıklar, çelişkiler, yalanlar, çürümüşlük o kadar yoğun ki, o kadar afallatıcı  ve korkunç ki insan şok geçiriyor. Köleliğin özgürlük ve savaşın barış olduğu bu Orwell dünyasında mantığı ve gerçeği bulmak zor. Böylesine  kınanması gereken ALF’nin taktikleri değil. Tam tersine kınanması gerekenler aslında hayvanları böyle canavarca sömüren endüstriler, çıkarlarını kurumlaştıran hukuki sistemler, hayvan haklarını lekeleyen medya patronları ve bütün bu tımarhaneyi yöneten devletlerdir.

Image

15-O halde, size göre “şiddet” ne demek anlatır mısınız? Ve sizce şiddet kullanmak her koşulda daima yanlış mıdır?
Eğer şiddet başka birisine  bile isteye  fiziki anlamda  zarar vermekse, o halde hiçbir bilinci olmayan, acı hissetmeyen bir şeyi nasıl “ yaralayabilir”, onu nasıl “acıtabilir” veya onu “suistimal” edebiliriz? İnsan nasıl  olur da  bir kamyona  şiddet uygulayabilir, bir tuğlaya karşı nasıl teröristçe davranabilir, sprey boyayla bir laboratuarı ya da  kürk çiftliğini nasıl terörize edebilirler?
Bu yapılamaz- tabii mülkün sahibi tersi şekilde etkilenmedikçe. Evleri, arabaları, ofisleri zarar görenler korku,  anksiyete ve travma yaşayabilirler. Onların işleri, çevreleri, araştırmaları ve kariyerleri çok zarar görebilir, bu insanlar ekonomik, profesyonel, psikolojik ve diğer yönlerden zarara uğrayabilirler.

Kuşkusuz ALF kurbanı olmuş bir dirikesimci ya da  kürk çiftliği sahibi açısından bunlar iyi şeyler değil; ama sabotaja “şiddet” doğru mu? Eğer “mental travma “ gibi bir şey içeriyorsa evet denebilir belki; ama sabotajın da engellemeye çalıştığı şey dsüşünüldüğünde daha az  şiddet içerdiği söylenebilir, ya da şiddet olmadığı söylenebilir.Ya da bir adım daha ileri gidilerek savaş açanlara karşı uygulanan şiddetin (buna  insanlara fiziksel saldırı da dahil) kabul edilebilir ve meşru bir şey olduğu söylenebilir.

Eğer inadına bir şiddet tanımı gerekiyorsa,  bu tanım  içerisinde  “kişi” kavramı olmalı- duyguları olan ve  “bir hayat öznesi” olan bir varlık . Hayvanlar sadece duygu sahibi değiller, psikolojik ve sosyal olarak da kompleks varlıklar olduğu için, en az insanlar kadar hayat öznesi olma durumundalar. Bu yüzden, bir hayvana verilmiş zarar bir insana verilmiş zarar gibi kabul edilirse, şiddet de öyle düşünülebilir. Ve eğer dev şirketlerin mülküne verilen zarar şiddet ise, ormanları yakıp yıkmak, mercan kayalıklarını ve  okyanusların diplerini  trol gemileriyle yok etmek, tonlarca kanser yapıcı maddeyi su yollarına akıtmak daha büyük ölçekte bir şiddet değil mi?

Sabotajcıları şiddetle suçlayanlar onların terörist olduğu sonucuna  ulaşıyorlar, tabii bu arada kişinin meşru müdaafadan adil savaşa dek değişen ölçülerde şiddet kullanmasını meşrulaştıran durumlar olabileceğini idrak edemiyorlar. ALF terörist değildir  çünkü 1) asla insanlara fiziksel anlamda zarar vermezler, 2)hayvanlara açılan savaşta doğrudan yer alan insanlar dışında kimseyi hedef almazlar.

Doğrusu, insanın meşru müdaafadan haklı savaşa kadar uzanan koşullar içerisinde şiddet kullanması ahlaken meşrudur. İnsan ALF’nin savunmasızları savunduğunu, haklı bir savaşta savaşan kişiler olduğunu, ve hayvanları sömürenlerin meşru askeri hedefler olduğunu söyleyebilir. Pasifistler şiddet içermeyen direniş metodlarının bütün  büyük sosyal çatışmaları çözebileceğine inanır(ki çözemez), ayrıca insan hayatının da tartışmasız bir değeri olduğuna inanır(ki yoktur). Felsefi manada; aslanları, gorillaları, filleri öldürdüğü için ödüller kazanan şerefsiz bir Safari Club üyesi katilin hayatının ne gibi bir değeri vardır, öldürdüğü hayvanların hayatlarının değeri yanında? İnsanın öldürme “hakkı” bir hayvanın bu şiddetten uzak yaşama hakkından neden daha  önde tutulsun ki?

Bütün bu yanlış tavırları bırakıp , bu ikiyüzlülükten vazgeçelim.  Başka bir “kişi”ye fiziksel şiddet uygulamak her zaman doğru olmadığı gibi, her zaman yanlış da değildir. Masum insanları zarar görmekten ve  öldürülmekten korumak için şiddet kullanmak meşru bir eylemdir. Nazi soykırımından Yahudi mahkumları kurtarmak  için mülke zarar verilmesini ve  şiddet kullanılmasını kim kınar ki? Direniş güçleri tren yollarını ve gaz ocaklarını havaya uçurdukları gibi, mümkün olan her an Alman askerini de  öldürdüler. Bravo!

Ancak söz dönüp dolaşıp hayvanları zulümden kurtarmak için şiddet kullanmaya    ve  mülke zarar vermeye gelince, aniden bu yanlıştır diye bas bas bağırıyorlar, şiddeti övüyor destekliyor, bundan sonuç alınmaz diyorlar. Ben de bu türcü eleştirilere şöyle yanıt veriyorum: Neden? Nazi direnişçiler kahraman ama ALF direnişçileri terörist. Neden? İnsanları savunmaya gelince  şiddet kabul ediliyor da hayvanlar söz konusu olunca neden edilmiyor? Bu büyük tutarsızlık her aklı başında  ve  önyargısız insanı utandırmalı, hele de hayvan severler bunu söyledi mi bundan ala rezillik olmaz herhalde. Bu aslında, insanların lehine yapıldığında  övgüye değer bulunan, cesur diye nitelenen sıradışı eylemlerin söz konusu hayvanlar olunca birdenbire hor görülmesi, küçümsenmesi biçiminde görülen, maskeli bir türcü davranış örneği.

1976’dan  itibaren ALF hayvanlara zulmedenlere ve  onları savunan devlete savaş açmış durumda; ama bu çatışmayı da başlatan ALF değil. ALF hayvanları sömürenlerin çok öncelerde başlattığı bir savaşa sonradan katıldı, savaşı başlatmadı. Eğert birisi başka birisini başlattığıbir savaşa  ister istemez katılırsa, o zaman yaptıkları meşru müdafaadır ve eylemleri de meşrudur. Hayvanların da meşru müdafaa hakları var; ama kendilerini savunamadıkları için (tabii fillerin ve  kaplanların haklı olarak eğitmenlerini öldürdüğü durumlar hariç) insanlar hayvanlardan yana tavır almak zorundalar. Ve eğer bir hayvanı şiddetten  kurtarmak  için şiddet gerekiyorsa o halde şiddet meşru müdafaa için geçerli bir araçtır. Eğer istenirse, buna genişletilmiş meşru müdafaa da denebilir, çünkü insanlar çok zulme uğramış, incinmiş bu kendilerini savunamayan hayvanlar adına  taraf tutuyorlar.

Image
16-Herşeyi toparlarsak, bize içinde bulunduğumuz büyük resmi anlatabilir misiniz?
Açık olalım: Reform için değil, köleliğin sona erdirmek  için de değil, insancıl sahipler için de savaşmıyoruz, bizler bir devrim için mücadele ediyoruz. Hayvan hakları insanın duyup duyabileceği en radikal fikirleri savunuyor: hayvanlar gıda  için, giyecek için, kaynak olarak ya da eğlenme amaçlı kullanılamazlar. Amacımız, hayvan sömürüsünden çıkar sağlayan güçlü kurumları, kemikleşmiş tavırları ve davranışları değiştirmek.

Görevimiz hümanizmin o konforlu sınırlarını aşıp  ahlaki tavırlarda ciddi bir değişiklik talep ettiği için özellikle zor. İnsanlardan sadece kendi türlerinden varlıklara ait fikirlerini değil, tür sınırlarının  da ırk ve cinsiyet sınırları gibi son derece keyfi olduğu gerçeğini idrak etmelerinde ısrar ediyoruz.
İnsanlardan ahlaki çıtalarını akıl sahibi olmak ve dil konuşabilmekten, duygu hissedebilme ve bir hayat öznesi olma çizgisine  yükseltmelerini istiyoruz, bu bizim görevimiz.

Hayvan hakları insanlığın ortaya koyduğu en yüksek ahlaki gelişmedeki bir sonraki adım- tabii ki eşitlik, demokrasi ve haklar konularıyla beraber. Kendimizi gezegene hükmeden yarı tanrılar olarak görme hastalığımız, yerini geniş bir canlılar ağı içerisinde oraya ait olma ve bu anlamda birbirine bağlı olma gibi daha mütevazı ve  bütüncü bir kavrama bırakmak zorunda. Hakimiyetçi ve tür ayırıcı kimlikler bizleri felaketin eşiğine sürüklüyor. Eğer insanlık ve canlılar dünyasının bir geleceği olacaksa insanlar bütün hayat biçimlerine saygı duyan bir evrensel etik sahibi olmak zorundalar.

Büyümek hem zordur hem de sancılı, insan türü ahlaken henüz çok toy , psikolojik olarak  da arızalı. İnsanlar biotopluluğun vatandaşları olduklarını , onun fatihleri olmadıklarını öğrenmek zorundalar, biotopluluğun tamamına karşı sorumlulukları var.
Aydınlanmanın anlamı değişiyor. 18. Yüzyılda Aydınlanma, dini dogmaları ve zorbalığı yenmek anlamına geliyordu; 20.yüzyılın sonlarına doğru ırkçılığı, cinsiyetçiliği, homofobiyi ve diğer önyargıları yenmek anlamına geliyordu; ve  şimdi , 21. Yüzyılda Aydınlanma, türcülüğü aşmak  ve bütün hayat biçimlerini onore eden evrensel bir etik sahibi olmak demek.

Hayvan özgürlüğü mücadelesi insanların kafa yapılarında, değerlerinde, pratiklerinde ve alışkanlıklarında radikal değişiklikler talep eder; çünkü sömürü ilişkilerine dayanan ekonomik sistemlerin ve sosyal kurumların da temelden değiştirilmesini ister. Diğer türlerin özgürlüğünü talep eden bu yeni mücadele; hakları, demokratik bilinci, psikolojik gelişmeyi, ve  insanın türler arası biyolojik bağın farkında olması gerçeğini daha çok geliştirme potansiyeline sahip.

Sadece  eğitip, ajite etmemeli ya da aydınlatmamalıyız, zorlamalı ve korkutmalıyız da; çünkü ahlaki gelişim sadece böyle nazik itiklemelerle ya da ikna çabalarıyla olmaz. Toplum tutucudur, değişim de  güçsüzlerin kayıtsızlığı yüzünden  ya da güçlülerin çürümüşlüğüyle engellenir. Bazen toplumun geleceğe doğru itilmesi gerekir, ve adalet de zamanın en ilerici insanları tarafından bu cehalet ve  konformizm engelleri arasından zorlanarak hayata geçirilmek zorunda kalır. Doğrudan eylemler ve sivil itaatsizlik , ilerici değişimler için olmazsa olmaz katalizörlerdir.

Ayrıca reformist ve tek konuya odaklı stratejileri de bırakmak zorundayız, bunlar  Smithfield Foods’un ve HSUS’un hisse senetlerini yükseltir, ve  sözde “başarılar” sağlar, zorlama kanunlaştırmalara sebep olur; artık  arkada oturmayacağız, hayvan özgürlüğü politikaları artık devrimci mücadelenin ön sıralarına geçecek- mücadelelerimiz ve talep edilen  değişiklikler ahlaki aydınlanmamız için, ekolojik hayata döndürme çabaları için, sosyal adalet   için hayati öneme sahip. Hayvan özgürlüğü savunucuları Sol eleştirilere yaklaşıp sosyal adalet hareketlerle güç birliğine  gitmeli, tabii  Solcu,  sosyal adalet ve insan hakları savunucuları da politik üslerini ve  koalisyonlarını genişletmek zorundalar.

Toplum, ekonomik, politik, eğitim kurumlarından  ulaşım sistemlerine , enerji teknolojilerine ve  tüketim biçimlerine dek her cephede değişmek zorunda. Sosyal, politik ve ekonomik değişimlerin sadece kendisi yetersiz, eşit derecede derin psikolojik değişimlerin de aynı anda meydana gelmesi gerekiyor; insan kimliklerinde bir Kopernik devrimi yaşanmalı- dünyanın kendilerine ait olmadığını, kendilerinin dünyaya ait olduğunu idrak etmeli insanlar.

Böylece , devrimci bir değişim varoluşun bütün katmanlarında görülmeli; insanlara, hayvanlara  ve dünyaya hakim olma biçimlerinin birbirlerine nasıl da bağlı olduğuna işaret edebilmeli.  İnsanın insana, insanın hayvana  ve  insanın doğaya her türden hiyerarşik  biçimde hakim olup onu ezmesine son verilmeli. Toplumlarımız şehir şehir, topluluk topluluk yeniden inşa edilmeli. Her türden önyargı ve ayrımcılığı- sadece ırkçılığı , cinsiyetçiliği ve homofobiyi değil- tür ayrımcılığını, hümanizme sinmiş yalanları, çirkinliği ve  şiddeti de elimine etmeliyiz.

Doğal dünyadaki bu kriz, sosyal dünyadaki krizlerin bir sonucu. Dev şirket elitleri ve onların hükümetteki uşakları; iktidarı merkezileştirmiş, zenginliği tekelleştirmiş, demokratik kurumları yıkmış, ve muhaliflere karşı zalim, şiddet dolu bir savaş başlatmış durumda. Doğanın dev küresel şirketler tarafından yok edilmesi, asimetrik ve hiyerarşik sosyal ilişkilerin bir sonucu. Kapitalist  güçler, sosyal ve doğal dünyaları sömürmek  için politik, hukuki ve askeri sisteme el koyar. Hayvanların ve doğanın sömürülmesi sosyal problemlerden kaynaklandığı için sonuç olarak gene sosyal çözümler gerekiyor.Yıkıcı politikalar, bütün bu sömürüye sebep olan, ondan çıkar sağlayan, onu besleyen iktidar sistemleri ve  kurumlar değişmeden ortadan kaldırılamaz. Uluslararası dev şirketlerin sömürücü politikalarının yoksulluğa sebep olduğu Brezilya ve Güney Afrika gibi ülkelerde insanlar hayatta kalabilmek  için ağaçları kesiyor, hayvanları öldürüyorlar. Bu yüzden hayvanların katledilmesini, doğanın teczvüze uğramasını sone erdirmek  için yoksulluğun köklerine işaret edilmeli, hayvanların özgürlüğünün insanların özgürleşmesinden ayrı tutulamayacağının da bilincine varılmalı.

O halde hayvan özgürlüğü uğruna etkili bir mücadele yapabilmek için yoksulluk, sınıf, politik yozlaşma, nihai olarak küreselleşme ve  uluslararası dev şirketlerin yarattığı eşitsizlikleri de  ele almak gerekiyor. Marks, Bakunin, Kropotkin, Frankfurt Ekolü, Gramsci, feministler, ırkçılık karşıtları, küreselleşme karşıtları ve diğerlerinden elde edilmiş sol bir gelenekle ortak kaynaklara işaret etmek anlamına geliyor bu. Anakronizmleri ya da sınırları ne olursa olsun, Marks;  özel mülkiyetin, pazar sisteminin, dev tekellerin çıkarlarını savunması için parlamento sistemi kuran devletin, kapitalizmin mantığını ve doğasını anlamak  için çok önemli, vazgeçilmez kavramlar, metodlar ve  araçlar sağladı bizlere.

İnsan ve  hayvan özgürlüğü hareketleri birbirinden ayrılamaz; çünkü hepsi özgür olmadan  hiç biri özgür olamaz. İnsanlar hayvanları sömürdüğü sürece huzurlu, insancıl ve sürdürülebilir toplumlar geliştiremez, aynı şekilde hayvanlar da toplumlarda derin psikolojik ve  kurumsal değişiklikler yapılmadan özgürlüklerine  kavuşturulamazlar. Bu değişiklikler basit reformlardan çok , hem hayvanları hem de insanları sömürerek çıkar sağlayan uluslararası  kapitalizm yapılarının yok edilmesini gerektiriyor.

Modern koşullarda; insan, hayvan ve  ekolojik dünyada yaşanan krizler; sınıf hakimiyeti, sürdürülemez büyüme hedefleri ,  politik eşitsizliklerle doğrudan bağlı kitlesel ekonomik eşitsizliklerin belirlediği bir politik bağlamda ortaya çıkıyor.

Hayvanları savunan  hareketler kafa yapısı ve taktikler açısından tek konuya odaklı biz  çizgi izliyor. Hayvan özgürlüğü hareketi kapitalizme karşı yürütülen küresel çapta bir mücadelenin bir parçasıdır, bunun altı çizilmeli. Çünkü bugün hayvanların köleleştirilmesinin kökeninde çıkar sağlama ve kapitalist anlamda  büyüme  amacı var. Her ne kadar tür ayrımcılığı (cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi)  tarih olarak ,sınıf sistemlerinden, moderniteden daha eskilere gitse de, kökleri daha derin olsa da, kapitalizm bir çok şekilde, aynen ırkçılık ve cinsiyetçilikte olduğu gibi, bu ayrımcılığı güçlendiriyor. Bunlar; kapitalist nesneleştirme, çıkar, büyüme prensiplerinden tut onun mekanistik ve amaç aracı meşrulaştırır gibi görüşlerine dek bir çok değişiklik gösterir.  Hayvan özgürlüğü ,artık kontrolden  çıkmış bu küresel kapitalizm içerisinde tam olarak idrak edilemez, bu yüzden her türlü hiyerarşiye  ve sınıf hakimiyetine karşı yürütülen daha büyük bir mücadelenin parçası olmak zorunda.

Yeni bir devrimci politika, anarşist geleneklerin, demokratik liberter sosyalist başarıların üzerine kurulacak. Radikal yeşil, feminist ve  buralı mücadeleleri bir araya getirecek. Geliş-ya da-öl mantığına ve küresel kapitalizme karşı mücadelede insanların-hayvanların-dünyanın temel alındığı bakış açılarını da katacak.

Radikal  politikalar; her alanda  merkeziliği kırmak  ve demokratikleşme sağlamak; temel haklar  çıtasını bu gezegeni beraber paylaştığımız diğer hissetme yeteneği olan canlıları da kapsayacak şekilde  yükseltmek için, devletin, medyanın , dev küresel şirketlerin iktidarını ters yüz etmelidir.

Image

İster insan hakları ister hayvan haklarıyla uğraşalım, isterse  çevreci bir bakışla bakalım sadece; dünyanın her neresinde ve hangi kültürde olursak olalım, bizler, insanların,  her yerde  aynı temel haklara sahip olmak için, küresel kapitalizme, devlet hakimiyetine, militarizme ve her türden hiyerarşik yapıya karşı savaştığını kabul etmeliyiz. İnsanların, hayvanların ve dünyanın egemenlik altına alınması, aynı hiyerarşi patolojisine, amaç aracı meşrulaştırır mantığına yaslanıyor. Bunun tamamen ifşa edilmesi ve değiştirilmesi, bugüne dek yaratılmış herşeyden daha geniş açılı , daha derinlikli bu yeni kuramla ya da ittifak politikalarıyla mümkün.
İnsan/hayvan  özgürlüğü denkleminde daha geniş politikalara ve bakış açılarına ihtiyaç var. Yeni diyalog biçimlerine, yeni öğrenme biçimlerine, yeni stratejik ittifaklara  ihtiyaç var. Her bir hareketin diğerinden öğrenecek şeyleri var. Hiyerarşinin, hakimiyetin ve çevresel katliamın dinamiklerine dair yeni öngörüler edinmenin yanısıra, Solcular, günlük hayatlarında hayvanları sömürürken, türcü ideolojileri  desteklerken , bütün gezegeni tehdit eden tür kırımın görmezden gelirken savundukları barış, şiddete hayır, merhamet, adalet gibi değerlerin bu tavırlarıyla büyük bir tezat oluşturduğunu anlamak zorunda. Hayvan hakları toplulukları, genellikle politik anlamda naiftir, tek konuya odaklıdır, hayvanların sömürülmesini gerçek manada aydınlatacak ve buna son verecek türden sistemli bir anti-kapitalist kuramdan, politikadan da  yoksundur. Sol’dan  bu konuda  faydalanabilirler.

Bugüne dek bütün adalet mücadeleleri görece kolay oldu; ama artık  ciddi bir mücadelenin içindeyiz, hatta bir savaş yaşıyoruz, insan  köleliğini bitirmek  için yapılan mücadeleler nasıl uzun zaman aldıysa bu mücadele de  uzun sürecek, ve daha da  şiddetli bir hal alacak. Hayvan özgürlüğü en zor özgürlük mücadelesi; çünkü türcülük ta herşeyin en başından beri var, hem de evrensel kabul gören bir görüş. Türcülük belki de  herhangi bir hiyerarşi türünün ilk örneği, bütün insanlık tarihine ve gezegene de yayılmış durumda. Sorun Batı kültürüyle veya modern dünyayla alakalı değil, sorun  insan türünün kendisi, çünkü istisnalar hariç insanlar yıkıcı, şiddet dolu ve  emperyalist bir tür.

İnsanların hayvanları sömürmesi büyük çıkarlarla alakalı. İnsan bu hakkı kendilerine Tanrı’nın verdiğini düşünüyor kendine.  Bu tavırları değiştirmek insan bilincinin sinir merkezini değiştirmek demek. İşte bu bizim görevimiz-ne  çoğu, ne azı.

Değişebiliriz; değişmek zorundayız. Doğanın bize mesajı şudur: “evrim geçir ya da  öl”.

Dr. Steve Best,

El Paso’daki University of Texas’ta eski Felsefe Departmanı Bölüm Başkanı. Felsefe, kültür eleştirisi, sosyal kuramlar ve hayvan hakları konusunda bir çok kitabı ve denemeleri var.

Kapitalizm Bütün Canlıları Öldürür


No Compromise dergisi 8. sayı/2000

Jonathan Weintraub

Animal Liberation Brigade

Irkçılık, sınıf ayrımcılığı, cinsiyet ayrımcılığı, heteroseksizm ve tür ayrımcılığı daha büyük bir hastalığın farklı semptomları- davranışlarımızı her anlamda etkileyen, bütün sebepsiz sömürü biçimlerini ıslah edecek tek bir kolektif mücadeleyle tedavi edilebilecek bir hastalık bu .Beyaz muhafazakar değerler ve ideallerden oluşmuş bir dünyada yaşıyoruz. Küçük yaşlardan itibaren devlet tarafından verilen bir eğitime maruz kalıyoruz, alfabeyle beraber bir de sadakat yemini etmeyi öğreniyoruz. Bu kadar “gelişmiş” bir kültürün insanları  ve hayvanları böylesine baskı altına almasının sebebi ne acaba?

Toplumumuz hayvanları insanlara, kadınları erkeklere, gettoları şehir merkezlerine, altta olanı üstün olana göre kategorize etme ve boyun eğdirmeye dayanan içselleştirilmiş hatalı düalizmler üzerine kurulu. Hayvanların işkence görmesini, azınlıkların ezilmesini, kadınların erkeklere hizmet etmesini insan doğası olarak kabul etmişiz. Hatalı varsayımların yapısökümünü gerçekleştirerek total özgürlüğün temelini hazırlıyoruz; toplumsal olarak kurgulanmış önyargıları umursamadan hem kendimizin hem de başka canlıların özgürlüğünün temelini.

Erkekler kadınları dövdüğü sürece, azınlıklar hapisanelere tıkıldığı, hayvanlar insanlar tüketsin diye  yetiştirildiği sürece gerçek özgürlük sahte bir iddia olacak. Bizler düşünce süreçlerimizi ekonomik olarak onaylayan bir para biriktirme kültüründe yaşıyoruz. Medyanın %99’undan fazlası nüfusun %1’inden az insanlar tarafından kontrol ediliyor- Mc Donald’s gibi şirketlerin reklamlar sayesinde bu kadar bilinmesinin sebebi bu. McDonald’s büyük medya kuruluşlarıyla kazançlı sözleşmelerde ortaklık ediyor, böylece küresel gıda endüstrilerinin tekelleştirilmesinde önemli rol oynamış oluyor. Çok az sayıda insanın ahlaki ekonomiyi kontrol ettiği, metaya dayanan bir kültürde  gerçek bir demokrasiye yönelik beklentiler sürekli tehlike altında kalıyor.

Bir kişinin kapitalist toplumda başarılı olabilmesi için yığınlarca canlının acı çekmesi gerek. Devlet eğitiminin temeli bizlerin kapitalist kafa yapısını kabul etmemize dayalı. Bunu yapmayanlar muhafazakar medya tarafından marjinalize edilip hafife alınıyor, bu da hepimizin “Amerikan Hayat Tarzı”nı bilinç altında kabullendiğimizin bir işareti.

125 sene kadar önce Afrikalılar evlerinden çalındı, aydın dünyanın ekonomik ihtiyaçları için hizmet etmeye zorlandılar. İnsanlar içinde yaşadığımız kölelik sistemini sürdürmeleri için üremeye zorlandılar. Afrikalılar köle olmayanlara kıyasla daha eksik insanlar olarak görüldü,  bu da köle sahiplerinin insan emeğini sömürmesini meşrulaştırmış oldu. Aynı “aydın” düşüncü biçimi kültürümüzde hala destek görüyor. Modern kölelik, kitlesel şekilde üretilen canlıların kendi eğlencemiz ve günlük gıda kaynağı olmaları için öldürülmesine sebep oluyor. Modern endüstriyel çiftlikleri yaratan acı, ızdırap ve  atıklardan korunmuş, hepsine karşı duyarsızlaşmış durumdayız. Tek bir amaçla devasa fabrikalar kurduk: en az fiyata bilimsel olarak mümkün olan en çok sayıda hayvanı üretmek için.

Aileler ve  çocuklar hayvanları sirklerde ziyaret ediyor- kendi doğalarına göre davranmayan, dans eden, yanan çemberlerden atlayan, hokkabazlık yapan hayvanları. “İnsan” nitelikleri gösteren bu hayvanlar küçücük kafeslerde ve çubuklar arkasında zulüm dolu bir hayat yaşamaya zorlanıyorlar. Zorla çalıştırma sadece hayvanlarla sınırlı değil.

İnsan  köleliği dünyamızın bir çok yerinde hala var. Buna hapisane duvarları ardındaki zorunlu çalışma kamplarını örnek verebiliriz. Tutuklular bu yerlerde hiçbir parasal kazanç elde etmeden özgür insanların kullanması için mal ve eşya üretmeye zorlanıyor. Fabrika çiftliklerinde (endüstriyel çiftliklerde) bulunan hayvanların yaşadığı acı ile hapisanelerdeki insanların yaşadığı acı birbiriyle doğrudan ilişkili. Ekonomimizin bu kurumlarının büyük duvarların arkasına-“insanlığın” baskı ve terör çığlıklarını duyamayacağı duvarların arkasına yerleştirilmiş olması raslantı değil.

Antroposentrik dünya görüşümüz  bizlere sadece hayvanları ve çevreyi tahakküm altına almayı öğretmedi, kadınları ve heteroseksüel olmayanları da baskı altına almayı öğretti. Ataerkilliğin damarlarımıza dek işlediği bir toplumda kadınlar erkek partnerlerine kıyasla aşağı görülür. Popüler kültür, bilim ve medya feminen olana negatif bir değer atfetmiştir, sık sık dişisel olanı hayvansı olmayla eş tutar. Ataerkillik kadınların bu dünyada belirli bir yeri olduğunu dikte eder, bu yer azınlıkların yeri ve hayvanların yeri ile aynıdır. Hatalı bir düalizm aracılığıyla kadınları toplumsal hiyerarşide kontrol altına alan bir sistem yarattık.

Toplumumuz bir insanın değerini onun teninin rengine göre belirliyor. Kadınlar, özellikle beyaz olmayan kadınlar devletimiz tarafından sorun yarattığı gerekçesiyle hedef gösterildiler. Her kasaba merkezine içki bayii açan bu bürokratlar azınlık kadınlarını hedef göstererek politik destek gördüler.  Bu kişilere destek vererek hayvanların sömürülmesinden sorumlu olan aristokrasiye güç katmış oluyoruz. Bizler “refahçı anne”yi hayvansı bir şey olarak görüyoruz ( çocuğu olup bakım parası alan kadın), kendi kültürlü benliklerimizden daha alt konumda bir şey olarak görüyoruz. Popüler inanca göre bu şehvet düşkünü kadın aylık refah maaşını yükseltmek için gelişigüzel şekilde üremektedir. Toplum bu altsınıf kadınlar arasında ortak bir düşman yarattı. Aslında, bu kadınların çoğunun minimum bir maaşın ötesinde bir iş ortamına  yaklaşma şansı pek yok. Bir mezbahada iş bulabilirler belki, ya da Mc Donald’s’ta  iş bulabilirler- bu işler devlet desteğinin bitmesine sebep olacak kadar maaş verir onlara. Bu durumlar, bu kadınları hem sömürülen hem de sömüren konumuna yerleştirir. Bu sömürü kısırdöngüsü erkeğin kadına, üst sınıfların altsınıfa ve  insanların hayvanlara olan tahakkümünü güçlendirir.

Toplumsal vicdanımızı yeniden yapılandırmak için önce hatalı düalizmlerimizden oluşmuş mitlerimizi ortadan kaldırmak zorundayız. Bütün keyfi sömürü biçimlerine saldıracak halde olmadıkça asla özgür olmayacağımızı anlamamız gerekiyor. Okul yıllarımızdan itibaren başkaları gibi olmayı nasıl başaracağımız öğretilir bizlere, kapitalist sistemin yaşayış biçimi içerisinde öğreniriz bunu. Sömüren mi sömürülen mi olduğumuz muğlaktır. Sistem içerisinde belirli bir rolü oynama konusunda manipüle edilmişizdir.  Toplumsal yanlışlıkları düzeltmede gözlem yapmak önemlidir. Diğer insanların eylemlerini sorgularken kendimizi de sorgulamak zorundayız. Kendimizi sorgularken ve davranışlarımızda değişiklikler yaparken sömürünün ve baskının temellerini sorgulamış oluyoruz. Hayvan özgürlüğü ve insan özgürlüğü birdir, ve aynı şeydir.

Çeviri: CemC