İngiliz Sufrajeler Mücadelelerini Kazanmak İçin Sivil İtaatsizliğe, Kundaklamaya ve Sabotaj Eylemlerine Başvurdular.

h   a   y   v   a   n       ö   z   g   ü   r   l   ü   ğ   ü

i   n   s   a   n      ö   z   g   ü   r   l   ü   ğ   ü   d   ü   r

Kadınların oy kullanma hakkını elde etme amacı taşıyan kadın hareketi 1903 yılında İngiltere’de son derece popüler olmuştu, ama bu kampanyanın öyküsü Kraliçe Victoria’nın öncesine dek uzanıyor.

1832’de Lord Grey büyük tartışmalara yol açan Büyük Reform Yasasının parlamentoda kabul edilmesine öncülük etti. Bu yasanın amacı oy hakkını genişletmekti- “insanlar” kelimesi yerine” erkek” kelimesi kullanılmıştı-, ama kadınların oy hakkı reddedilmişti. Kadınların oy hakkı olduğunu savunan  ilk bildiri 1847’de ortaya çıktı, oy hakkını savunan topluluklar ülkenin her yanında çoğalmaya başladı.

20 sene sonra, John Stuart Mill İkinci Reform Yasası ile kadınların oy kullanma hakkını güvence altına almaya çalıştı; ama başarısız oldu. Bu yenilgi Kadınların Oy Kullanma Hakkını Savunma Ulusal Grubunun kurulmasına  ön ayak oldu.

Bir sonraki sene meclis üyesi ve Manchester’lı bir avukat olan Richard Pankhurst kadınların oy kullanabilmesi amacıyla yeni bir girişimde bulundu. Eşi ve kızı Emmeline ve Christabel hareket içersindeki en önemli iki isim haline geldiler.

Yeni Zelanda 1893’te kadınlara oy kullanma hakkı veren ilk ülke oldu, bu hareket İngiliz eylemcilere büyük moral verdi. Avustralya dokuz yıl sonra Yeni Zelanda’yı takip etti.

İngiltere’de hiçbir reform hareketi görülmeyince hareketin öncüleri artık iş başa düştü diyerek farklı bir yol izlemeye başladı. 10 Ekim 1903’te Kadınların Sosyal ve Politik Birliği ilk toplantısını yaptı, bu birliğe  üye kadınlar bundan böyle sufrajeler olarak bilinecekti, birlik durumun çok ciddi olduğunu ve sivil itaatsizlik konusunda en uç noktalara gidileceğini ilan etti.

Kadınlar kendilerini raylara zincirlemeye başladılar, 5 sene  içerisinde artık pencereler kırılmaya başlamıştı. En kararlı ve ilk hapse atılan eylemciler Christabel Pankhurst ve Annie Kennedy’ydi. Bu ikili Liberal parti’nin mitingine müdahale edip kendilerini tutuklatmış ve ardından da kefaletlerini ödemeyi reddetmiş, tutuklanmaları gazetelerde manşet olmuştu.

Kundaklamalar

1911 yılına dek İngiltere ilk sufraje kundaklama eylemine tanık olmuştu bile (bu eylemi düzenleyen Christabel’di) ve  iki yıl sonra Emily Davison Kral’ın atını düşürmek için müdahale edince at yarışında hayatını kaybetti.

Parlamentoda değişim yönünde baskı yapan liberal meclis üyeleri vardı, bunlar sufraje komitesinde önde gelen isimlerdi.

Ama tartışma ve müzakereler yürütmek yerine hapisaneler oy haklarını kullanmak adına hapse girmeyi göze alan kadınlarla doldu. Sivil itaatsizlik demir parmaklıkların ardında devam ediyordu, çoğu kadına açlık grevine başlamamaları için zorla yemek yediriliyordu; ama bu eylem normalde delilere uygulandığından halkta büyük tepki uyandırdı. Otoriteler bu kadınlara deli muamelesi yapsa bile aileleri hapisteki kadınlara politik bir statü verilmesi yönünde eylem yapıyordu, bu statüye kendi giysilerini giyme, çalışma ve kendi yiyeceklerini hazırlayabilme hakkı da dahildi.

Sufrajeler şiddete boyun eğmemeye kararlıydılar. İngiliz Kilisesi kendi isteklerine karşı geldiği için kiliseleri ateşe verdiler; Oxford Caddesi’nde vandal eylemler yaptılar, sokaktaki bütün pencereler kırıldı, Buckingham Sarayı’ndakiler kadınların oy kullanmasına karşı olduğu için kendilerini Buckingham Sarayı’na zincirlediler; botlar kiralayıp Thames nehri boyunca Parlamentodakileri haykırarak protesto ettiler; diğerleri vergi ödemeyi reddetti Politikacılar evlerine giderken saldırıya uğradılar, evleri bombalandı, golf oynarken sert müdahalelerle karşılaştılar.

Sufrajeler belki daha da çok şiddete başvuracaklardı. Sonuçta 1933 yılında Şubat ayında David Lloyd George’un evini havaya uçurmuşlardı- o dönemde George belki de İngiltere’nin en ünlü politikacısıydı, ayrıca kadınların oy kullanmasına destek veren biri olarak biliniyordu!

Ne olursa olsun,  İngiltere için  20.yüzyılın ilk on senesi aşırı şiddet doluydu.

  1. Dünya Savaşı Sufrajeler için bir dönüm noktası oldu.

Sufrajeler ulusal birlik adına sivil doğrudan eylemlerine geçici bir süre ara verdiler. Erkekler Batı Cephesine katılırken kadınlar tarlalarda ve silah fabrikalarında ne kadar vazgeçilmez bir konumda olduklarını kanıtlamış oldular.

1918 yılı geldiğinde artık hiçbir hükümet  sufrajelere karşı koyamıyordu, yeni çıkan yasayla yaşı 30 üzerinde olan kadınlara oy kullanma verildi. Yaş sınırlamasının kalkması ve erkeklerle kadınların bu konuda eşit hale gelmesi için 10 senenin daha geçmesi gerekti.

 

 

 

Dr. Steve Best’in sitesi,  historylearningsite.co.uk  ve wikipedia.org sitesinden karışık bir çeviri…

ayrıca  daha ayrıntılı bir okuma için http://cengizchefikir.blogspot.com/2010/02/nedir-bu-feminizm-kac-turludur.html adresine bakabilirsiniz…

 

 

Çeviri:CemC

Reklamlar

Angusları köpekler yiyor!

Angusları köpekler yiyor!

Angusların Türkiye’ye yolculuğu her türden kötü şekilde sona eriyor. Bu hayvanların maruz bırakıldığı kötülüklerin hiç bir önemi yok. Acı çeken insan olmadıkça bir kıymeti yok, sonuçta insanların midelerini ve barsaklarını dolduruyorlar. Ne kadar bunu söylesek de et yemekten vazgeçmeyen yaratıklar olduğu sürece hepsi boşuna olacak. Ağzı hayvanların etinden uzaklaşmamakta direnen insanlar ister sağcı ister solcu dindar müslüman ateist anarşist olsun hiç bir kıymeti yok. Çünkü bu canlılar açısından hiç bir şey değişmiyor.  ET YEMEKTEN VAZGEÇMEK ZORUNDAYIZ.

Sloganı “Avrupa Kenti” olan Bursa, son günlerde “Bu mu Avrupa şehri” dedirtecek görüntülere sahne oluyor. Demetevler Mahallesi’ndeki kurban kesim yerinden kameralara yansıyan görüntüler, bu kadarına da pes dedirtiyor. Et fiyatlarını düşürmek amacıyla ithal edilip merkeze getirilen angus cinsi sığırlar soğuk ve değişik nedenlerle telef oluyor.

Yetkililer de bu hayvanların leşlerini merkezin hemen arkasındaki araziye açılan çukurlara gömüyor. Leşler burada açılan çukurlara atılıp, üzerleri de toprakla örtülüyor. Bazen de hayvanlar adeta hayvan mezarlığına dönüşmüş bu bölgeye olduğu gibi atılıyor. Dehşet sahneleri de bundan sonra başlıyor. Bölgede durulamayacak kadar ağır olan kokuyu alan onlarca başıboş köpek, hemen çukurların başına akın ediyor. Köpekler leşleri ya da gömülen hayvan parçalarını parçalayıp yiyor.
Yapılan şikayetler üzerine bölgede başıboş hayvanları yakalamak için çalışma başlatılsa da, açık arazide köpekleri yakalamak pek de mümkün olmuyor. Belediye görevlileri ellerinde uyuşturucu iğne atan silahlarıyla saatlerde dolaştıkları bölgede, hayvan yakalamayı başaramıyor.

BAZEN LEŞ SAYISI ALTIYI BULUYOR (LEŞ!!!)


Hayvanların bakımından sorumlu bir kişi, yaklaşık 2 bine yakın angus cinsi sığırın bulunduğu bölgede bazen 6 sığırın telef olduğuna tanık olduğunu söylerken, yetkililer de “Bu kadar hayvan ölürse iflas ederiz. Hayvanlar tabii ki ölüyor. Bunca hayvanın bakıldığı yerde bu kaçınılmaz, ama abartıldığı kadar değil” diyerek hayvan ölümlerinin daha az olduğunu iddia ediyor. Merkezin arkasındaki arazide yaşanan görüntü için ağızları bıçak açmıyor. Bu arada çevrede yaşayan vatandaşlar da hayvan mezarlığı haline getirilen kesim merkezinin arkasındaki araziden yayılan kokunun tüm bölgeyi etkilediğini belirtirken, ürperten bir iddia daha ortala atılıyor. Bu da, bölgeye atılan ya da gömülen hayvan leşlerinin bazı vatandaşlar tarafından parçalanarak evlerine götürüldüğü iddiası. Tüm bunlara rağmen bölgedeki faaliyet ise sürüyor.

İsmet ACAR / Uğur USLUBAŞ (AHT)

http://www.haberturk.com

Balinalar, Balina Avcılığı ve İnsanlık


Marc Bekoff

Etoloji Yazıları

Bu hafta, Morocco’da Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu (IWC)  uluslararası ticari balina avcılığı ile ilgili moratoryumunu sürdürme kararı verdi. Bu karar insanlık açısından evrim ve  olgunluk seviyesini gösterecek bir turnusol kağıdı görevi görebilir. Yasağı kaldırmak diğer canlıları insanların işine geldiği gibi kullanacağı kaynaklar olarak gördüğümüzü, kadınların aşağılanması ve insan haklarının reddedilmesine  yol açan, sömürgecilik ve köleliği meşru gösteren “güçlü olan haklıdır” kafa yapısının yeniden hayata geçirilmesini akla getiren sembolik bir şey olurdu.

“Sembolik” diyorum; çükü balina avcılığı yasağı hala geçerli olsa da balinalar denizlerde avlanılmaya devam ediyor. Moratoryum 1986’da kabul edildi ama  Japonya, Norveç ve İzlanda yasayı es geçiyor. Yaraya tuz basar gibi, Japonya IWC’nin “bilimsel balina avcılığı” adındaki iddiasını hayata geçiriyor ve her yıl katlettiği 1500 civarı balinanın –türün yok olmasına az kalmışken- bu türü daha iyi anlamak için hayati öneme sahip olduğunu söylüyor. Eğer sonuçlar böylesine trajik olmasaydı buna gülebilirdik. İnsanların neden gıdaya ihtiyaç duyduğunu anlamak için onları aç bırakmaya benziyor bu.

Ama ben balinalar tehlikede olduğu için onları kurtarmaktan söz etmiyorum. Eğer bir türü korumanın tek yolu bu olsaydı, o zaman böylesine artmış insan nüfusuna büyük ölçekli bir itlaf yapılmasını haklı çıkaracak sebepler öne sürülebilirdi. Allah korusun!

O halde balinaları neden korumamız gerekiyor? (bizden bir şey istedikleri yok, aslında soru şu: neden onları rahat bırakmamız gerek?) Balinaları rahat bırakmak veya bırakmamak için bir çok argüman öne sürülebilir. Ama önemli olan tek bir gerçek bulunuyor: balinalar duyguları olan canlılar. Balinalara zarar vermemeli ve öldürmemeliyiz; çünkü bunu yapmak balinalara acı ve ızdırap veriyor; çünkü hayatları balinalar için önemli.

Bundan şüphe duyanlar kanıt isteyebilir.Tamam.Su memelileri (yunus ve balina ailesi üyeleri) popülasyonlar arasındaki iletişim diyalektleri ve ayrıksı davranışlarından belli olduğu üzere  bir kültüre sahip. Bu canlılar hem plan yapıyor hem de planlarını hayata geçiriyorlar, örnek olarak balıkları baloncuk çemberine alıp, kıyıya sürüklüyorlar. Balinalar ayrıca erdemli canlılar da olabiliyor, örneğin kaşalotlar yavru balinalara göz kulak olurken anne balinalar  yiyecek bir şey bulmak için derinlere dalıyor. Öte yandan  kıyıya vuran balinalar ve boğulan insanların yunuslar tarafından kurtarılması da defalarca belgelenmiştir.

Peki hayatı kurtarıldığı için minnet duygusu gösteren bir balinanın kendi hayatına değer verdiğini göstermesinden daha iyi bir kanıt bulabilir miyiz? 2005 yılı Aralık ayında yengeç ağı iplerine takılı kalan dişi bir kambur balina bu iplerden kurtarıldığında hemen yüzüp gitmedi. Kendisini iplerden kurtaran her bir dalgıça yaklaşıp burnunu onlara sürttü.

Duygu sahibi olmak, etiğin temelidir. Ahlaki sistemler diğerlerinin menfaati olduğu için var. Bu menfaatler arasında en önde geleni ise hayatta kalma arzusu ve hem acıdan hem de ağrıdan, ızdıraptan uzak kalma isteğidir.

Bir balinanın acısının bizimkine benzediğinden  şüphe edebilir miyiz? Zıpkın balinanın vücuduna girdiğinde ve orada patladığında balinanın canının çok yanıp yanmadığını sormanın gereği var mı? 200’den fazla yıl yaşayabilen böyle bir yaratığın yaşamak istediğini ve acı çekerek ölmek istemediği gerçeğini reddedebilir miyiz? Damak tadı uğruna ya da bir türün bazı üyelerinin (bizim) bir diğer türün üyelerini soykırıma uğratmasını ve onlara  işkence yapmasını haklı görebilir miyiz?

Mükemmel beyinlerimiz, ellerimiz ve teknolojimiz kesinlikle diğer türlerin üyelerine canımız nasıl isterse öyle davranma gücü veriyor bize. Ama bu bize dünyayı alt üst etme izni vermiyor. Artık vermiyor. “Güçlü olan haklıdır” sözü ilkel bir bakış açısı, ayrıca ahlaki bir başarısızlık. İnsanlık diğer insanlara davranışımız konusunda devasa ahlaki adımlar atabileceğini gösterdi. Şimdi aynı prensibi duyguları olan bütün canlılara uygulama zamanı. Morocco başlamak için iyi bir fırsat.

Çeviri:CemC

Hayvanlar, Çocuklar ve Mezbahaların Suça Etkisi: Son Bulgular

 

Marc Bekoff

Etoloji Yazıları


Çocuklar ve hayvanlar doğal bir ikili, önceden belirttiğim gibi çocuklar hem içsel olarak hem de önsezisel olarak meraklı doğacıdır. Bilgiyi emen süngerler gibidirler, insanı şaşırtan oranlarda yeni bilgiyi yutup akıllarında tutabilirler. Hepimiz bunu biliriz ama sık sık diğer hayvanlarla, bizimle ve doğayla yürütecekleri temsilci rollerini oluşturmaya yardım ettiğimizi unuturuz. Bu çocuklardan bazıları ileride ruhlarına ve iyi niyetlerine dayanacağımız liderlerdir. Bu çocuklar diğer hayvanların ve bizim sesimiz olacaklar, aslında evrenin sesleri olacaklar. Bu yüzden çocuklara doğru eğitim vermemiz önemli, eğitimleri şefkat ve merhametle karıştırarak bu çocukların kararlarının kökleri derinlere saplanmış ve otomatik olarak şefkat gösteren bir etiğe dayandırılmasını sağlayabiliriz. Eğer bunu yapmazsak, onlar, biz , diğer hayvanlar, insan toplumları ve çevreleri acı çekeceğiz.

Son zamanlarda yapılan iki çalışma çocukların dünyayı nasıl “ gördüğüne”dair bilgilerimizi daha da genişletiyor.  Birinci çalışma Kuzeybatı Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Douglas, Sandra Waxman ve Wisconsin’deki ve Menominee Dil ve Kültür Komisyonu’ndan Jennie Woodring tarafından yürütüldü, bu çalışma sonucunda kültürel etkilerin var olduğu ortaya konmuş oldu. Bu araştırmacılar şunu yazıyordu, “şehirli çocuklar  akıl yürütmede insan merkezli bir yapıyı takip ederken kırsal kökenli Avrupalı-Amerikalı ve Amerikalı Yerlilerin bunu böyle yapmadığını görüyoruz. Çocukların deneyimleri, içinde yaşadıkları toplulukların inanç sistemlerine gösterdikleri duyarlılığa ve doğal dünyayla yürüttükleri günlük ilişkilere göre akıl yürütmelerine etki ediyor”.

“Çocuklara  okulda sadece bitki ve hayvanların canlı olduğu öğretilirken, geleneksel Menominee bakışına göre “canlı” nosyonuna doğada yer alan cansız varlıklar da dahildir, mesela su ve kaya gibi, ve hatta yapılma amaçlarına göre bu nosyona bir takım eserler de dahil edilebilir.”

Burada  önemli olan şey, insan merkezli akıl yürütmenin (antroposentrik perspektif) evrensel bir olgu olmadığıdır.

Bir diğer araştırma sonucunda şu ortaya  çıktı: “5 yaşındaki çocuklar antroposentrik bir perspektife başvursalar da 3 yaşındakilerde antroposentrizmin esamesi okunmuyor. Bu sonucu Amerikalı Yerlileri içerisinde kültürler arası kanıtlarla beraber düşündüğünüzde yeni bir gelişim örüntüsü sunuyor bize: insan merkezli akıl yürütme, gelişim için zorunlu bir başlangıç noktası değildir, bu da araştırmacıların ve eğitimcilerin önceden öne sürdükleri tezin aynısı.” Bu sonucun bilim eğitimi açsından son derece önemli yan anlamları bulunuyor, bir araştırmacı bu konuda şunları söylüyor: “eğer daha etkili bir bilim müfredatı oluşturmak istiyorsak en küçük çocukların bile sınıfa girerken beraberinde getirdikleri o çeşitli perspektifi anlamak bize düşüyor”.

Şimdi, insan-hayvan etkileşimi üzerine yürütülen diğer bir çalışmanın sonuçlarını düşünelim. Bu çalışma sonucunda mezbahalarla suç arasında bir bağlantı bulundu. Windsor Üniversitesi kriminoloji profesörü Dr.Amy Fitzgerald bir toplumda mezbahada çalışan insan sayısı arttıkça o bölgeye ait suç oranlarında da artış olduğunu ortaya koydu. Fitzgerald ayrıca suçta meydana gelen artışın fabrika işinin doğası suçlanarak aklanamayacağının da altını çiziyor.

Daha fazla araştırma yapılması gerekiyor ama mezbahada çalışan insanlar canlı hayvanlarla uğraştıkları için empati kaybına uğradıkları görülüyor. Eğer daha bağlayıcı bir hukuksal düzenleme yapılarak gıda hayvanları korunsa ve mezbahalara daha insancıl standartlar uygulanması konusunda kendini geliştirebilse acaba daha az mı sorun yaşanırdı? Mezbahadaki bir hayvanın hayatının “insancıl” diye niteleyebileceğimiz bir hale getirmek imkansızken mezbahadaki hayvanların hayatlarını daha iyi bir hale getirmek için ter dökenTemple Grandin 1988’de yayınladığı ilk dönem yazılarında “hayvanları umursamak için onları öldürmemekten başka seçenek yok” diye yazmıştı. Bu yüzden bu ortamda hayvanlarla çalışıp büyük resme empatiyi de dahil etmek mümkün değildir.

Ama bu problemi çözmek çok da kolay değil, Dr. Fitzgerald şöyle söylüyor, “sorunun etiyolojisi biraz “yumurta mı tavuk mu?” sorusuna benziyor. Mezbahalar çalışanların hayvanları öldürebilmesi onların hissizleştiriyor mu? Ya da, belki de şunu sormak lazım: bu işe başlayanlar halihazırda daha hissiz insanlar mı?”

Görünen o ki, diğer hayvanlarla sürdürdüğümüz ilişkiler zor ve bu ilişkiler bizleri bizim kim olduğumuz ve “onlar”ın kim olduğu sorusuyla yüzleşmeye zorluyor.

Çeviri:CemC

 

 

Hayvanlar Kim Olduklarını Biliyorlar mı?

Etoloji yazıları

 

Marc Bekoff

 

Jane Goodall tarafından alet kullandığı gözlemlenen ilk şempanze olan David Graybeard kim olduğunu biliyor muydu? Filler, yunuslar, kediler, fareler, saksağanlar, somon balıkları, karıncalar veya arılar kim olduklarını biliyorlar mı? Evcil hayvanım Jethro kendi kendinin bilincinde miydi? Bu hayvanlarda benlik duygusu var mı? Bu hayvanlar bir aynaya baktığında, suda yansımalarını gördüklerinde, kendilerinin ya da başkalarının şarkısını ya da ulumasını duyduğunda ya da kendilerini ya da başkalarını kokladıkları zaman ne gibi bir sonuca ulaşıyorlar? Farkındalık, yani “bu ben’im!” demek tamamen insana özgü bir özellik mi?

Hayvanların benlikleri ile ilgili neler bilip bilmediğimiz üzerine  düşünmemiz lazım. Bunu yapmak için hem pratik hem de akademik sebepler bulunuyor.

 

Charles Darwin The Descent of Man and Selection in Relation to Sex adlı kitabında hayvanların kendileriyle  ilgili neler bilebileceği üzerine düşünmüştür. Şöyle yazar:

“eğer bilinçli olmak derken ne zaman gelip ne zaman gideceği, hayatın ve  ölümün ne  olduğu ve benzeri konular üzerine düşünmek gibi bir şey düşünüyorsak , o zaman hiçbir hayvanın kendi kendinin bilincinde olmadığını rahatça söyleyebiliriz.”

Darwin ayrıca evrimsel devamlılık nosyonunu savunmuştu, hayvanlarda bir parça benlik bulunduğuna inanıyordu. Aynı kitapta şöyle yazıyordu, “ancak insanda ve hayvandaki zihin farklılık tür farkı değil derece farkıdır. Böylece, insanlarla diğer hayvanlar arasında bilişsel yetenekler anlamında grinin tonları vardır, siyah-beyaz farklılıklar yoktur. Hayvanlar insanlar gibi hayat ve  ölüm üzerine düşünemiyorlarsa da gene de bir derece benlik sahibi olabilirler.”

Uzun yıllar boyunca kutlardan evcil köpeklere, tilkilere, Adelei penguenlerinden diğer kuşlara kadar bir çok hayvanı inceledikten sonra hayvanların sadece kendilerinin farkında olduğu sonucuna ulaşmakla kalmadım, farkındalığın farklı dereceleri olduğunu da anladım. Çalışma arkadaşlarımın yapmış olduğu incelemeleri de göz önüne aldıktan sonra hayvanlarda beden sahibi olmak ve “bana ait” gibi bir duygunun olduğunu öne sürmek son derece mantıklı geliyor bana. Mesela; bir nesne ya da bir varlık bir diğerine etki ettiğinde hayvan “bu bedene bir şey oluyor” şeklinde tecrübe eder olayı. Bir çok primat temizlenirken kendini rahat hisseder, bir çok türün üyesi de acıdan uzak durup zevk almaya çalışır. “Bu beden” duygusunun “benim bedenim” veya “ben”le birleşmesi gerekmiyor. Çoğu hayvan koşarken, akrobasi yaparken ya da birbirine çarpmadan aynı çizgi üzerinde yarışırken ya da koordine bir av birimi halinde hareket ederken vücut kısımlarının boşlukta kapladığı yerin farkındadır. Bedenlerinin başkasının bedeni olmadığının farkındadır.

Minding Animals:Awareness, Emotions and Heart adlı kitabımda ve başka yazılarımda beden duygusunun bir çok hayvan için yaşadıkları sosyal ortamlarına dahil olabilmeleri için gerekli ve yeterli olduğunu yazmıştım. Ama; insanlar için bedenlerinin farkında olma duygusu bir çok durumda hareket etmelerine imkan tanısa da gereksindikleri şekilde işlevlerini yerine getirmeleri için yeterli değildir. Bir insan normalde kim olduğunu, bilir, adını söyler, “bu bedenin” kendisinin olduğunu bilir. “Bana ait”likte, “beden sahibi olmak”ta “ben” duygusu vardır.

Hayvan benlikleri üzerine kişisel yorumum, David Graybeard ve Jethro’nun  kendilerinin arkadaşları gibi olmadıklarını bildikleri yönünde. Çoğu hayvan “bu benim kuyruğum”, “bu benim alanım”, “bu benim kemiğim”, bu benim arkadaşım” ve “bu benim çişim” gibi gerçekleri bilir. “Bana ait olan” duyguları ve “beden sahibi olmaları” onların “benlik” duygusunun ta kendisidir.

 

Hayvanlar kendilerini diğerlerinden nasıl ayrı tutarlar? Farkındalık konulu bir çok incelemede  görsel ipuçlarının nasıl kullanıldığını değerlendirmek amacıyla aynalar kullanılmıştır. Esir primatlar, yunus ve filler için bu çalışma son derece etkili olmuştur. Ayna türü imajlar bir çok alan incelemesinde bulunmaz ama, bir çok bireyin sudaki yansımalarına bakarak bir şeyler öğrenmesi mümkün. Farkındalıkla  ilgili çalışmalarda görme duyusundan başka diğer duyuların rolünü de  öğrenmek zorundayız; çünkü bazı hayvanlar, mesela hayvanları birbirinden ayırabilen kemirgen gibi bazı hayvanların görsel imajlara tepki vermediğini biliyoruz. Bir çok hayvan için koku ve ses de çok önemlidir.Bir çok memeli hayvan kendi idrarı ile başkalarının idrarının, salgılarının farklı olduğunu bilir, bir çok kuş kendi şakımalarının ve başkalarının şakımalarının farklı olduğunu bilir. Jethro’nun “sarı kar”ını sağa sola taşıya taşıya Jethro’nun kendi idrarı ve başka hayvanların idrarı arasında net ayrımcılıklar yaptığını gözlemledim. Belki de benlik duygusu başka benliklerden elde edilerek bir araya getirilen birleşik bir sinyale dayanıyordur.

Hayvanlardaki farkındalıkla ilgili “akademik” sorular bulunsa da hayvanların benliklerini öğrenmek için de pratik sebepler bulunuyor. Hayvan benlikleriyle  ilgili sorulara güvenilir yanıtlar bulmak çok önemli; bu yanıtlar hayvanların maruz bırakıldığı davranışları savunmak amacıyla kullanılıyorlar. Ancak bir hayvan kim olduğunu bilmese bile bu vücuduna ağrı ve acı veren bir şeyler olduğunu hissedemiyor anlamına gelmez.Farkındalık sağlıklı olmanın nesnel olarak değerlendirilmesine yönelik güvenilir bir test olmayabilir.

Öyleyse, kendilerine bakarken, kendilerini işitirken, kendilerini koklarken hayvanlar, “bu ben’im!” diyorlar mı? “Ben-olma” duyguları var mı? Özellikle yabani hayvanlar söz konusu olduğunda bu sorunun cevabını bilmiyoruz. Artık koltuktan kalkıp alana inme vakti. Spekülasyon ciddi davranış çalışmalarının yerini tutmaz.

Bazı insanlar hayvanlarda farkındalık olabileceği olasılığını kabul etmek istemezler; çünkü eğer kabul ederlerse insanlarla hayvanlar arasındaki sınırlar belirsizleşir ve onların o dar ve antroposentrik dünya görüşleri yıkılıp yok olabilir. Ancak Darwin’in deneysel bilgi ve sağduyunun yanında devamlılıkla ilgili düşünceleri, sadece insanların ve belki büyük kuyruklu maymunlar ve su memelileri gibi bazı hayvanlarda bir çeşit benlik duygusunun evrim geçirdiği gibi tartışmasız kabul edilen iddialara karşı bizi dikkatli olmaya çağırıyor.

 

Çeviri:CemC

 

 

“Hayvanların Acı Çektiğini Biliyorum; Ama Eti de Seviyorum!”

ET PARADOKSUNA KEYFE GÖRE  ÇÖZÜMLER

Marc Bekoff

Etolog


Milyarlarca fabrika çiftliği hayvanı ve diğer hayvanların damak tadımız uğruna acı çektiğine hiç şüphe yok, bu acıların çoğu gereksiz. Şimdi ise, yeni yapılan bir çalışma sonucunda insanlar hayvan yemeye devam edebilmek için işi kılıfına nasıl uydurduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. İngiltere’de Kent Üniversitesi’nden Steve Loughnan ve çalışma arkadaşları “’et paradoksundan’ yani hayvanlara zarar vermekten hoşlanmayıp et yemekten de vazgeçemeyen ve bundan kurtulmak isteyen insanlar bunu yedikleri hayvanın acı çekme kapasitesine sahip olmadığını söyleyerek yaptığını” ortaya koydu.

Hayvanların acı çektiğini öğrendiğinde bazı insanlar et yemekten vazgeçerken büyük çoğunluk ise bunu yapmıyor, yedikleri şeyin acı ve ızdırap barındırdığını bilmelerine rağmen etlerini yemeye devam ediyorlar. Bu insanlar sanki her şey son derece normalmiş gibi tabaklarında gelmiş bulunan hissetme yeteneğine sahip canlıların ahlaki statülerini reddediyorlar. Bu çok önemli, yapılan çalışma şunu gösteriyor, “tercih ettikleri düşünme biçimiyle tercih ettikleri davranış biçimleri arasında bir çelişki ortaya çıktığı zaman insanlar önce düşüncelerinden ve ahlaki standartlarından vazgeçiyorlar- davranışlarını değiştirmeyi tercih etmiyorlar. Ancak; çoğu insanın kendini et yeme zevkinden mahrum etme konusunda isteksiz olduğu, hayvanların aslında ahlaki hakları olduğu konusunda reddetmeye eğilimli olduğu ve yemeye devam etmekten yana olduklarından kuşku duyuyoruz.” Vicdanları ne kadar rahat bilemiyorum. “The Animal Manifesto/Hayvan Manifestosu” adlı kitabımı yazarken bir çok insanla konuştum, bu insanlar bana sürekli “ evet hayvanların acı çektiğini biliyorum, ama bifteğimi de seviyorum” diyordu. Ayrıca “sebep olduğum acıları düşünsem bile et yemekten vazgeçemiyorum” gibi saçma sapan gerekçeler de öne sürüyorlardı. Elbette vazgeçebilirler. Bu öylesine  kolay bir şey ki bu insanların hayvanların hissetme yeteneği olduğu gerçeğini reddetmekle kalmayıp “sahte et” gibi hayvan ürünü içermeyen alternatifleri bile denememesi çok gülünç. Ayrıca burada fabrika çiftliklerine giden ve orada öldürülene dek kalan ve amansızca  işkencelere maruz bırakılan ineklerin, domuzların ve  koyunların da evcil kedi ve  köpeklere kıyasla daha az hissetme kabiliyetine sahip olduğunu söyleyemeyiz. Çoğu insan –neredeyse hiçkimse- evcil hayvanlarının bu bahtsız hayvanlarla yer değiştirmesini istemez.

Yılda milyarlarca hayvanın canı karşılığında hiç de gerekli olmayan öğünler uğruna rutin olarak ve keyfiyetle hissetme yeteneği bulunan canlıları katlederken, yemekte yediğimizin “ne” olduğunu değil, “kim” olduğunu her zaman aklımızda tutmalıyız. Elbette daha iyisini yapabiliriz , acı ve ızdırap tüketmeye son vermek çoğumuz için gerçekten kolay.

Çeviri: CemC

12 OCAK İSPANYA ALF EYLEMİ

Katalonya’nın Sant Feliu de Codines bölgesinde bulunan Harlan Interfauna’da yapılacak deneylerde kullanılmak üzere üretim çiftliklerinde tutulan köpeklerden 36 tanesi br grup hayvan hakları eylemcisi tarafından kurtarıldı, bu hayvanlara yeni bir hayat fırsatı sunulmuş oldu.

İçeriye girince bu hayvanların içinde bulunduğu korkunç hayatı belgeledik, hayvanları nakletmek için gerekli hazırlıklara başladık. Koşmalarına, oynamalarına, etrafı keşfetmelerine ve birbirleriyle iletişim kurmalarına izin verilmeden bölmelere kapatılan bu hayvanların çoğunda yaralar oluşmuştu- filmde de görünüyor- çünkü kendi sidik ve dışkılarının olduğu soğuk betonda yatıyorlardı.

Kurtarılan köpeklerden biri diğer hiçbir hayvanla teması olmadan yapayalnız yaşıyordu. İşte bu diğer hayvanların arkadaşlığına ve onlarında yanlarında olmaya ihtiyaç duyan  sosyal hayvanlara yapılan psikolojik bir işkence çeşitidir. Diğerleri yaklaşık dört sene bölmelere kapatıldıkta sonra  kurtuldukları için öylesine heyecanlıydılar ki bizlere demir parmaklıkların ardından sürekli dokunmaya çalıştılar, ve dikkatimizi çekmek için ellerinden geleni yaptılar. Bölmeye girdiğimizde sırf  sevilmek için heyecanla üzerimize atladılar. Birkaç dakika sonra  ilk kez özgürce yürümek için bize eşlik ediyorlardı.

Mental ve fiziksel sağlıklarını göz önüne alarak kurtarılan bütün hayvanlar  veteriner tarafından kontrol edildiler. Hepsi de kendileri için güvenli yeni evlerine getirilmişlerdi, artık hiçbir korku duymadan ve sevilerek burada yaşayacaklardı. Bu hayvanların insanlara yeniden güvenmesi için ne kadar zaman gerekecek bilmiyoruz; ama yeni evlerinde görecekleri şefkat ve dikkat ile kalplerini açacak ve hayatlarının sonuna kadar hem mutlu hem de güven içerisinde yaşayabilecekler.

Harlan Interfauna’da yaşadıkları zor hayattan sonra bu hayvanları daha kötü bir kader bekliyordu: sonsuza dek içlerine tıkılacaklara kafeslere gitmek üzere dirikesim laboratuarlarına nakledileceklerdi, buradan .da ancak deneylerde kullanılmak üzere dışarı çıkabileceklerdi. Bu hayvanların hepsi toksisite testlerinde, biyomedikal ve veterinerlik testleri ve araştırmalarında ya da askeri deneylerde kurban edilme kaderiyle doğmuştu,  hayatlarını bu deneylerde kaybedeceklerdi.

Bu eylemi gerçekleştiren eylemciler vegandır, her türden hayvan sömürüsü yanında türcülüğü de reddederler, bu olayda da dirikesim ya da hayvan ürünlerinin tüketilmesi söz konusu, ya da giysilerimiz için hayvanların kullanılması da buna dahil. Diğer canlılara saygı duymanın tek önemli niteliği onların türü,cinsiyeti ya da ırkı değil onların hissetme kapasiteleri. Hayvanların kaynak olarak kullanılıp küçümsenmediği saygı duyulmayı hak eden bireyler olarak görüldüğü bir topluma doğru ilerlemek istiyoruz.

Son kafes de boş kalanave hayvanlara uygulanan diğer baskı türleri de artık geçmişte kalınacaya dek hayvanları kurtarmaya ve sömürülmelerini reddetmeye devam edeceğiz.

Son olarak, bu eylemi dirikesime son vermek isteyen bütün eylemcilere şu anda üretim çiftlikleri ve laboratuarlardaki bütün hayvanlara  adamak istiyoruz.

ALF