TÜRCÜLÜK VE SEKSİZM



Premarin adlı ilaç gebe atların idrarından yapılır. Kısraklar doğumdan hemen sonra tayların kendilerinden alınması amacıyla gebelikleri boyunca fiili prosedürlere maruz bırakılır ve esaret altında tutulurlar. Dişi atların üremeye yönelik döngülerinin bu şekilde saptırılması kadınlar için pazarlanan zararlı bir ilaç üretmeye yarar. Bu ilaç kadınları kendi doğal üreyici döngülerinin aslında hasta olduklarına dair anormal işaretler olduğuna ikna etme amacı taşır. Menopoz için bir tedavi olarak pazarlanan Premarin hem dişi atlara hem de kadınlara bir ilaç şirketinin çıkarlarını sağlamak adına zarar verir.

Kadınların ve hayvanların bu şekilde baskı altına alınması tekil olaylar değildir. Kadınlar ve hayvanlar topraklar ve çocuklarla beraber tarihsel bağlamda erkeklerin mülkü olarak görülmüşlerdir. Ataerkillik (yani hem politika hem de aile hayatının erkekler tarafından kontrol edilmesi durumu) ve pastoralizm (yani bir hayat tarzı olarak hayvancılık) tarihsel süreçte beraber ortaya çıkmış olup birbirinden ayrılamaz; çünkü aynı ideolojiler ve pratikler tarafından sürdürülmekte ve aklanmaktadır.

Kadınlar da hayvanlar da tarihsel bağlamda erkeklere kıyasla daha az zeki görülmüş ve doğaya daha yakın oldukları kabul edilmiştir. Nesneleştirme, dalga geçme, üremelerinin kontrol altına alınması gibi taktikler kadınları ve hayvanları sömürmek için kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir.

Türcülük ve seksizm arasındaki bu rahatsız edici bağlantıyla alakalı birkaç semptom sunalım:

SÜT

Süt; süt endüstrisinin çıkarları uğruna ineklerin üremeye yönelik kapasitelerinin sömürülmesi şeklinde tanımlanabilir. İnekler vücutları yavruları için süt üretsin diye sürekli olarak gebe bırakılırlar. İnsanlar hem sütü hem de yavruları çalarlar. İnekler bir yandan meme iltihabı gibi hastalıklar dolayısıyla acı çekerken, diğer yandan yavrularının kendilerinden alınması sebebiyle ve onlardan ayrı kaldıkları için de duygusal bir acı yaşarlar. Bu arada, süt ürünleri genç kızların adet günlerinin erken başlamasından sorumlu olup kadınlarda da göğüs kanseriyle bağlantı halindedir. Bu yüzden ineklerin meme bezleri kadınların meme bezlerine zarar veren bir ürün üretmek amacıyla sömürülmektedir.

TECAVÜZ

Her üç kadından biri ömrü boyunca bir kez cinsel anlamda taciz edilmektedir- dörtte biri de 18 yaşından önce bunu yaşamaktadır.Uzmanlar tecavüzün seksle değil, güçle alakalı olduğu konusunda hem fikirdir. Teacavüz; kadınların ve çocukların kendi istekleri ve öznel tecrübeleri göz önüne alınmaksızın zevk amaçlı kullanılabilecek nesneler olduğu fikrinin hayata geçirilmesidir. Aynı tavır hayvanlara yönelik istismarcı davranışların da altını çizmektedir: sirklerden fabrika çiftçiliğine kadar .Hayvanlara da tecavüz edilmektedir, bazen sadece tecavüzcünün zevki uğruna ama çoğu kez de şirketler çıkarlarını koruyabilsin diye üreme biçimlerini kontrol etme biçiminde gerçekleşmektedir bu.

HOROZ DÖVÜŞÜ

Seks rol klişeleri hem insanlara hem de hayvanlara zarar verir. Horoz dövüşünde horozların doğal davranışları (ki bu hayvanlar sürülerini avcılardan korumak için ölümüne dövüşecektir) insanların erkek olmak hakkındaki fikirlerini hayat geçirmeleri amacıyla saptırılır. Kuşlar travmatize edilir ve ardından kasıtlı olarak kendilerine zarar verecek bir ortama salınırlar, buradaki amaç sahiplerinin kendilerini gerçek erkekler olarak hissetmesidir. Bu hayvanlar stilize erkeklik gösterileri sırasında can verirler, ve bunun doğal kuş davranışlarıyla yakından uzaktan ilgisi yoktur, sadece insanların cinsiyet hakkındaki fikirleriyle alakası vardır. Bu arada erkek çocuklar da erkeklik hakkındaki kültürel fikirlere uymaları yolunda travmatize edilirler.

EVDE ŞİDDET

Ev içi şiddet erkeklerin kadınları, çocukları ve hayvanları kontrol etmek için kullandığı yollardan birisidir. Dünya Sağlık Örgütü kadınlara yönelik ev içi şiddeti en üst derecede aciliyet önemi taşıyan bir halk sağlığı konusu olarak tanımlamıştır. ABD’de partner şiddeti kadınların hastanelerin acil bölümlerini ziyaret etmelerinde bir numaralı sebeptir. Ayrıca 10 hamile kadından ikisi erkek partnerleri tarafından dövülmektedir. Çok sık olarak evde yaşanan şiddet olaylarında hayvanlar da kadınları kontrol etmek, travmatize etmek ve korkutmak amacıyla kullanılmaktadır. Bir çok kadın kadın sığınma evleri hayvanları kabul etmedikleri ve eğer evden ayrılırlarsa hayvanların başına ne geleceğini bilemedikleri için evlerinden dışarı adım atmamaktadır. Hayvanları korumak için evde kalmaya devam eden kaç kadının ya da kaç hayvanın öldürüldüğünü hiç kimse bilmiyor.

YUMURTALAR

Acaba hiç kimse kafes tavuklarının-kuşların!- kalabalık kafeslerde kanatlarını açamadan rahatça uzanamadan, yumurtalarını gizli gizli yumurtalayamadan nasıl yaşadığını hayal edebiliyor mu?Gagalarının uçları yakılıp diğer tavuklara zarar vermeleri önlenen, yaşadıkları acı sebebiyle kendilerini gagalayarak öldürmeleri önlenen bu hayvanların ızdırabını hayal edebiliyor mu?Sebebi ne peki?Şirketler onların üreme sistemlerinden para kazanabilsin diye: yani yumurtalarından para kazanabilsin diye. Üremenin kontrolü hem türcülüğün hem de seksizmin temellerinden birisidir. Gerçekten de tavukların üreme organları sömürülebilsin diye özellikle baskı altına alınması gibi bir çok insan ataerkilliğin esas hedefinin kadınların üreme sistemlerini kontrol etmek olduğuna inanmaktadır.

SEKS TURİZMİ

Hiç kimse bundan söz etmeyi sevmiyor, ama gerçek aynen şöyle: Şu anda bir çok yoksul ülkede ve hatta ABD’de kadınlar ve çocuklar seks endüstrisi tarafından köle edilmiş durumdadır. Müşteriler- yani kendilerine hayır deme özgürlüğü bulunmayan kız çocuklara, erkek çocuklara ve kadınlara cinsel arzularını empoze eden erkekler-bazen sadece bunu yapabilmek için başka ülkelere giden erkeklerin neredeyse tamamı ABD’den ve diğer zengin ülkelerdendir.Kilit altında tutulup her gün tecavüze uğrayan bu kadınlar ve çocuklar inanılmaz fiziksel ve duygusal travmalar yaşamaktadırlar. Yumurta fabrikalarındaki tavuklar gibi bu insanların çoğu artık kendilerinden para kazanmak imkansız hale geldiğinde öldürülmektedir.

Hayvan özgürlüğünün en temel ilkelerinden birisi insanlar ve hayvanlar arasında ahlaki farklılık olmadığıdır. Eğer insanlara yapılmaması gereken bir şey söz konusuysa hayvanlara da yapılmamalıdır.Veya tam tersi.eğer hayvan özgürlüğü konusunda ciddiysek, o zaman bütün hayvanların, insanların özgürlüğü için çalışmak zorundayız.Eğer feminizm konusunda ciddiysek o zaman cinsiyetçilikten uzak durduğumuz gibi türcülükten de uzak durmalıyız. Başkaları baskı görürken hiç kimse özgür olamaz.Ve eğer beraber çalışırsak, farklı mücadelelerin birbiriyle olan bağlarını kavrayabilirsek o zaman bir gün hepimiz özgür olacağız demektir.

Çeviri:CemC

İnsan Kimliği Politikası: Homo Indeterminus



Dr. Steve Best

Görünüşe göre toplumsal hayat ırk, toplumsal cinsiyet, dini görünüm, ulusal arkaplan ve cinsel tercihler üzerine hareket eden kimlik politikaları çeşitleri üzerinde bölümleniyor. Ancak bütün insan türünün kimliğiyle ilgili bir başka büyük kimlik biçimi daha var.

İnsanlar evrimci geçmişleri keşfetmeye devam edip büyük kuyruksuz maymunların ve diğer hayvanların zekası hakkında daha doğru bilgilere ulaşmaya devam ettikçe, kainatta bizlerden daha gelişmiş hayat biçimleri aramaya devam ettiği sürece, sofistike bilgisayarlar ve yapay zeka örnekleri ve yapay hayat (mesela kendi kendine üreyen dijital DNA gibi) ürettikçe, tür sınırlarını aşıp genlerini diğer hayvanlarla değiştirdiği sürece ve biyonik vücutlara doğru ilerledikçe şu soru ister istemez ortay çıkıyor:Homo sapiens kimdir? İnsanlar gerçekten eşi bulunmaz varlıklar mıdır?

Aristo’nun “tüysüz iki ayaklı” nosyonundan bu yana Batı kültürü kendini doğru şekilde anlamak için çabalamış ve başarısız oldu. İnsan doğasının özgünlüğü bir çok şekilde yara aldı, bizleri tanrı imgesinde yaratılmış ruh sahibi varlıklar olarak tanımlayan dini ve antroposentrik girişimlerden tutun böcekler ve diğer DNA sahibi organizmalara benzersiz olma ihtimali tanımayan sosyobiyolojik çabalara dek. Geleneksel anlamda insan kimliği bilmecesi din yoluyla çözülmüştür; ancak bugün bu sorunun cevabının bilimle bulunabileceğini biliyoruz; ancak bu da yeni bir çeşit ruhsalcı bakış açısını ve kozmolojik bir düşünme tarzını gerekli kılıyor.

Batı kültüründe insan kimliği Judeo-Hristiyan geleneği, Yunan ve Roman hümanizmi, Orta Çağ teolojisi, Rönesans hümanizmi ve modern bilimin bir çeşit kombinasyonu yoluyla şekillenmiştir. İster dini ister laik olsun, bütün bu kaynaklar insanların eşi benzeri bulunmayan varlıklar olduğu, doğadan ziyade kültüre ait olduğu ve bu yüzden de yaşadıkları dünyadan ve etraflarındaki hayvanlardan farklı oldukları inancına sıkı sıkıya tutunur. Kuşkusuz, Batı’daki insan kimliğine en büyük etkiyi İncil’in tahakküm ve hakimiyetçi yorumu yapmıştır, bu yoruma göre dünyada insana düşen rol, doğayı teknolojik maharetiyle emir altına almaktır.

Ancak 16.yy’dan bu yana bu geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik (insanmerkezci) kimlik,  bir dizi sert darbeyle karşılaşmıştır. Dünya merkezli olmaktansa güneş merkezli bir kainat resmeden Kopernik devrimiyle başlayarak, Darwin’in evrim teorisiyle, ardından arzu, içgüdü ve irade karşısında bilincin önceliğini tahtından eden Nieztsche ve Freud ile devam ederek insan kimliği radikal olarak merkezden kaymıştır. Kopernik ve Galile’nin güneş merkezli kuramlarına ve seküler bilimsel kültürün gelişmesine rağmen insanlar gene de vahşi hayvanlar karşısında o sözde radikal konforlarını hala sürdürüyordu. Tabii bu konfor da 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri ortaya çıkana dek, çünkü Darwin antroposentrizme karşı gerçek bir meydana okuma olmuştur. Ancak 1859’dan sonra insanlar hayat güçlerini ve kendi köklerini anlamaya başlamışlardır. Dahası, ancak 1960’da Jane Goodall Gombei, Tanzanya’ya yaptığı o tarihi yolculukla beraber insanlar büyük kuyruksuz maymunlar ve özellikle de şempanzeler hakkında, yani en yakın akrabalarımız hakkında gerçek bilgiler edinmeye başladılar. İnsanlar 6 ila 8 milyon yıl kadar önce şempanzelerle ortak bir atadan evrilmeye başladılar. Yapısal olarak, davranış olarak ve genetik anlamda (%96.8) insanlar şempanzelerle neredeyse aynıdır; aslında şempanzeler genetik olarak bizlere orangutanlara kıyasla daha yakındır.

Biyolojik anlamda en yakınımız olanlarla aramızda karşılaştırmalı bir temel oluşturmadan kendimizi düzgün bir şekilde anlamamız mümkün olamazdı ve bizler Carl Sagan ve Ann Druyan’dan alıntı yapmak gerekirse “unutulmuş atalarımızın gölgesinde” yaşamaya devam ediyoruz. Jane Goodall’ın eserine kadar homo sapiens’in kimliği gene de bilinmezlik taşıyordu; bizler homo faber ya da homo loquens’tik; alet kullanabiliyor, alet üretebiliyor ve dil aracılığıyla iletişim kurabiliyorduk; sadece davranış olarak kompleks topluluklarda yaşıyorduk.

Goodall’ın araştırması sayesinde şempanzelerin de alet yapıp kullandıklarını, Roger Fouts ve diğerlerinin eserleri aracılığıyla da şempazelerin ve diğer büyük kuyruksuz maymunların Amerikan İşaret Dili’ni öğrenebildiklerini, yüzlerce kelimeden oluşan bir sözcük dağarcığı oluşturabildiklerini, düşüncelerini ve duygularını bize iletebildiklerini hatta kendi tarzlarında da olsa bu dili yavrularına öğretebildiklerini öğrenmiş durumdayız.

İnsanlar zekâ sahibi olmalarındaki derece anlamında benzersiz varlıklardır; şu ana dek başka hiç bir tür etik üzerine kitaplar yazmamış, cebir problemlerini çözmemiş ya da hayatın anlamı üzerine düşünmemiştir; ama insanlar neokorteks sahibi olmak (ki bu da soyut düşünceyi mümkün kılar) ya da aşk, yalnızlık ve utanç gibi kompleks duygulara sahip olmak; sofistike davranışlar ve topluluklar kurmak ve hatta estetik zevk sahibi olmak anlamında da eşi benzeri olmayan varlıklar değildir. İnsanlar hem merhamete hem şiddete, egoizme ve altruizme eğilimi olan kompleks varlıklardır; ama benzersiz oldukları düşüncesini fazlasıyla abartarak kendilerini hem kavramsal hem de varoluşsal anlamda dünya üzerindeki diğer hayat topluluklarından ayırmışlardır. Bu, bizim esas kusurumuzdur, ve günümüzde yaşadığımız ruhsal ve çevresel krizin ardındaki temel sebebi de bu.

Diğer kimlik meseleleri gibi Homo sapiens de bir kimlik politikasıdır. İnsanlar kimliklerini kazanmak amacıyla kendilerini diğer gruplardan ayrı tutarlar. İnsan kimliği politikası örneğinde ise “öteki” denilenler diğer türleri de kapsar. İnsan kimliğinin inşası en azından Batı dünyasında insan merkezli bir algı olan antroposentrizmden ve tür ayrımcılığından ayrı tutulamaz. Peter Singer’ın “Animal Liberation-Hayvan Özgürlüğü” kitabında analiz edildiği gibi tür ayrımcılığı,  ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığıyla aynı mantığı izler: bir grupla (insan) diğer bir grup (hayvanlar) arasında mutlak bir ayrım ortaya koyar. Birinci grubun diğerinden üstün olduğunu iddia eder ve üstün grubun diğer grubu sömürme hakkı olduğunu öne sürer. İlginç bir şekilde insanın tahakkümünün söz konusu her alanda, ister insan türü içerisinde ister dışında olsun, aşağı görülen grup ya insan olmamakla ya da insan-altı olmakla damgalanmıştır ve bu yüzden “insan” söylemi etrafında kompleks bir politika şekillenmektedir.

İnsan kimliği politikası kimin insan sayıldığı üzerine gelişir, hangi imtiyazlara sahip olduğu, insan olup olmadığı, ne kadar geniş ve ilerici bir şekilde tanımlandığı, ahlâki toplum sınırlarının belirleyicisi durumundadır. İnsan kimliği politikaları büyük bir ilandır ve insan ayrımcılığının ve diğer türlerden kopmaya yol açan tavırlarının sonuçları, insanları insanlardan ayıran diğer kimlik politikalarından çok daha önemlidir (nükleer savaş bir istisna olabilir).

Bu yüzden burada yeni bir bilince, kozmopolit kimliklere duyulan ciddi bir ihtiyaç söz konusu, bu da kelimenin hem en gerçek hem de en geniş anlamında söz konusu. İnsanlar artık kendilerini şu ya da bu milletin değil; ama dünyanın vatandaşı olarak ve hatta artık bir kainat yurttaşı olarak görmeye başlamak zorundalar. İnsan kimliği gerçek anlamda ancak kozmoloji ve yeni ekolojik öyküler bağlamında algılanabilir. Eski geosentrik(dünya merkezci) ve antroposentrik(insan merkezci) hikâyeler yanlıştır, sınırlıdır, işlevsizdir, tehlikelidir ve teknolojik olarak ilerlemiş bir medeniyetin yıkıcı gücü açısından tamamen uygunsuzdur. İnsan merkezli dramaların yerini insan hayatını kainatın yaşadığı daha büyük evrim içerisine yerleştiren kozmolojik anlatılar almalı. Thomas Berry’nin söylediği gibi “kainatın hikâyesi içinde her yerni bir ifade basamağının kendini aşma yoluna duyulan ihtiyaçla belli ettiği bir galaksi sisteminin ortaya çıkış hikayesidir”. Dinî imalara rağmen, bu yeni hikaye; dinamik, evrim geçiren maddenin daha da büyük bir kompleks hayat biçimine doğru yol alması olarak tamamen bilimsel şekilde anlaşılabilir.

Yeni kozmolojik anlatılar din ile bilimi uzlaştırmaya çalışır, bir yandan bilimi kullanarak kainatın fiziksel doğasını keşfetmeye çalışırken diğer taraftan hayata hürmet duygusu ve anlam kaynağı olarak da dinî duyguları devam ettirir. Dünyanın sihrini ortadan kaldırıp doğayı manipülasyona açık nesnelerden ibaret bir konuma indirgeyen, insanları hayat sürecine yabancılaştıran modern dönemin mekanik biliminden farklı olarak son on yıllarda gelişen postmodern bilim yeni bir hikaye anlatmaktadır, bu hikayede artık insanlık büyük evrim hikâyesinin bir parçasıdır, aynı anda bilim etik ve manevi değerlerle temas haline geçmektedir, oysa önceden bilim bunların hepsini “nesnellik” adına ezip geçmişti.

Bugüne dek hayatla olan bağlarımızı ortadan silip süpürmek için elinden geleni yapan bilimin yeni holistik ve ekolojik teorilerle bu bağları yeniden kurmaya başlaması hepimiz açısından ümit verici bir durumdur. Bizler hakikaten “hikâyeler arasında”yız, gelecekte yapılması gereken şey; yeni bir yaratılış hikâyesi yazmaya devam etmektir, bu kozmik anlatıda artık büyük toplumda aramızdaki bağları kuvvetlendiren sorumluluklarımızın altı çizilecektir, biyotoplumda artık birbiriyle beraber evrim geçiren ve birbirine bağımlı milyonlarca türden birisi olduğumuzu anlayacağımız bir anlatı olacaktır bu.

Kendi toplumsal ve etik kanunlarımızı yazmakta özgür olsak da doğanın yasalarına uymayı da öğrenmek zorundayız. Bu kanunlar giderek artan nüfusla, doymak bilmeyen tüketim basamaklarıyla ve sonsuz büyümeye tapınan ideolojiyle uyumsuz bir halde bulunan ekolojik denge kanunlarıdır. Yeni hikâye , bugüne dek dinlediğimiz hikâyeden farklı olarak insanlığın doğaya karşı çıkarak hayatta kalıp büyüdüğünü değil, kendini multi milyar senelik evrim destanıyla uyum içerisinde yaşayarak geliştiğini ve hayatta kaldığını anlatacaktır bizlere.

Çeviri:CemC

Feministin Çıkmazı



Ari Solomon

Ben feministliğiyle gurur duyan birisiyim, şu gezegen üzerinde kadınların çektiklerini umursayan herkes kadar. Dünyanın bir çok yerinde kadınlara hala mal gibi davranılıyor. Bazılarının hiç hakları yok, olanlar da diğerleri gibi sömürüye, aşağılanmaya ve şiddet maruz bırakılıyorlar günlük olarak. Biz feministler kadınların yaşadığı zulme son vermek için mücadele ederken bilmeksizin bizlerin de zulmettiği diğer dişileri düşünmek zorundayız. İnsan olmasalar da süt inekleri belki de gezegende en büyük zulme uğrayan dişilerdir. Bizler insan eşitliği için mücadele verirken bir hayvanı dişi yapan bir hayvanı anne yapan şeyi insanların sömürmesi konusunda da öne çıkmamız gerekmez mi?

Eğer bu sözlerim delice geliyorsa bunun sebebi muhtemelen bir çok Amerikalı gibi sizin de ülkenin süt üretim çiftliklerinde neler olup bittiği konusunda bir bilginizin olmaması. Belki sizce bu aptalca bir şey, hatta kadınların içinde bulunduğu durumun diğer türe ait dişilerin yaşadığı sıkıntılarla karşılaştırılmasını hakaret olarak da kabul edebilirsiniz, ama lütfen okumaya devam edin. Şaşırabilirsiniz.


Önce şununla başlayalım: bütün süt inekleri dişidir ve süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekiyor. Bunu söyleyince bundan doğal ne olabilir ki diye düşünüyor insan; ama çoğu insan ineklerin sütünün diğer memelilerle aynı sebepten meydana geldiğini düşünmüyor bile, yani yavruları için.Bir ineğin gebelik süresi insanlarınkiyle aynıdır, 9 aydır.

Süt ineklerine yetişkin bir boğayla çiftleşme olanağı sağlanmadığı için, bu hayvanlar çiftlikte “tecavüz bölmesi” denen bir yere gönderilirler. Şaka yapmıyorum. Metal bir çubuk vajinalarına sokulur ve sperm bırakılır. Gebe bırakıldıktan sonra süt ineği sağa sola zar zor dönebildiği bir bölmede yaşamaya başlar. Fetüs büyüdükçe vücudu süt üretmeye başlar. Bu anda memelerine bağlanan mekanik bir pompayla sütü alınmaya başlanır. Bir çok çiftlikte ineklere doğal olmayan oranlarda süt üretmeleri için hormon verilir. Çiftçi için daha fazla süt=daha fazla paradır. Bu da ineklerin memelerinin aşırı derecede büyümesine sebep olur, bunun sonucunda inekler korkunç acılar ve enfeksiyonlardan dolayı ızdırap çeker.

Süt ineği doğum yapınca yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. Bu sürenin ardından dana anneden alınır. Eğer dana dişi ise o zaman o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır. Eğer dana erkekse o zaman dana eti olmak üzere satılır. Evet, her süt kartonunun arkasında, her dondurma parçasında bir dana yatıyor. Eğer süt ürünleri alıyorsanız, doğrudan veal (veal, et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor) endüstrisine destek oluyorsunuz demektir.

Şimdi, eğer veal çiftliklerinin pratiklerinden haberiniz yoksa size kısa bir bilgi verelim. Vealler satılınca daha 1 ya da 2 günlüktürler, bu yavrular hareket dahi edemeyecekleri bir bölmeye zincirlenirler. İşte bütün mesele de budur zaten, çünkü hareket kabiliyetleri azaldıkça yavruların etleri öldürüldüklerinde (yani 8 ya da 14 haftalıkken) daha güzel olacaktır. Vealler içerisinde demir bulunmayan besinlerle beslenirler, böylece etleri kırmızı ya da pembe yerine beyaz olacaktır. Bu yavruların annelerinin sütünde bol bol bulunacak demiri elde etmek için içlerinde kaldıkları bölmelerin metal çubuklarını emdikleri görülür sık sık.

Süt çiftliklerinde ise anne inekler yavruları kendilerinden alındıktan sonra günlerce ağlar, böğürür, inlerler, bu süre bazen haftaları bulur. Bazı anne inekler yavrularının peşinden koşarken boyunlarını kırmıştır. Bebeğini kaybetmenin acısını ve üzüntüsünü hayal edebiliyor insan. İneğin vücudundan hala daha yavrusu için süt geldiğinden çiftçi onu sağmaya devam eder. Anne inek, karnında 9 ay yaşayan yavrusuna süt vermenin nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyecektir. Tam tersine, sütü marketlerde satılmak üzere yağ, peynir, krem ve süt haline gelecektir. Ve süt inekleri 4 sene sonra (inanılmaz çünkü Türkiye’de bu rakam 10 sene… CemC) artık gebelik üstüne gebelik yaşayıp da yeterli süt miktarı üretemeyecek hale geldiğinde hayvancağıza mezbahaya gitmesi şeklinde bir ikramda bulunulur, orada da zaten hamburgere dönüşecektir. Gerçek aynen bu, neredeyse bütün hamburger etleri süt ineklerinden arta kalanlardan yapılmaktadır.

Biliyorum bazı insanların hayvanların ve insanların çektiği acıların birbirine benzetilmesiyle alakalı sorunları olduğunu biliyorum; ama biz insanların anne-çocuk bağına karışmak konusunda ne gibi bir hakkı var? Anne ineğin yavrusu için neler hissettiğini bilmek için garanti bir yolumuz yok; ama herhalde annelik içgüdüsünden söz edilebilir. Bunun bütün hayvanlarda mevcut olduğunu biliyoruz. Eğer bir ineğin yavrusuna duyduğu hislerin bir anne insanın yavrusuna duyduğu hislere yakın olduğunu düşünebilirsek, o zaman sebep olduğumuz duygusal acıyı da tahmin edebiliriz, yaptığımız adaletsizliği anlayabiliriz.

Feministler olarak bütün dişiler için direnmemiz gerekmez mi? Korkunç şekilde sömürülen ister insan ister hayvan bütün anneler için haykırmamız gerekmez mi? Yoksa inkar etmeye devam ederek sessiz mi kalmamız gerek?

Ama hangi iyi sebepten ötürü yapacağız bunu? İnek sütü içmeyi gerekli kılan bir beslenme gerekliliğinden söz edilemez. Aslında düşünmeye başladığınızda, ineğin sütünü içmenin hiç de normal olmadığını anlayabiliriz. Yaşları çocukluğunu geçtiği halde süt içmeye devam eden tek memeli, insandır, bizler başka türlerin sütünü içen yegane türüz. Bir çok araştırma süt içmenin sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Sütte bulunan proteinin kanserojen bir madde olduğu kanıtlanmış durumda

Ve şu kalsiyum ve sütün kemikler için iyi olduğu zırvaları var ya, işte sütün bardak başına 300 miligram kadar kalsiyum içerdiği doğru ama bunun sebebi ne biliyor musunuz, çünkü süt inekleri yetiştiren çiftçiler artık ineklere kalsiyum veriyorlar. Tabii inekler odğal olarak ot yiyor, otta da kalsiyum bulunuyor (bütün yeşil yapraklı sebzeler gibi) ama süt inekleri artık mısırla beslendiği için çiftçiler de yemlerine kalsiyum ekliyorlar, böylece sütün yeterli oranda kalsiyum içermesini sağlıyorlar. Bu kalsiyum zırvasıyla ilgili şunu da söylemek lazım: bir bardak lahanada ya da soyada ya da pirinçte süte oranla daha fazla kalsiyum vardır.

Günümüzde inek sütüne alternatifler bulunuyor: mesela badem sütü, soya sütü, fındık sütü, yulaf sütü, pirinç sütü, kenevir sütü vb. ve farklı yağ ve peynir örnekleri de var. Çağlar boyunca bir çok düşünür Pisagor’dan Da Vinci’ye ve Tolstoy’a dek hayvanları maruz bıraktığımız davranışların insanlara olan davranışlarımızı da etkilediğini söylemiştir. Hayvan dişilerini böylesine sömüren bir dünyanın kadınların sömürülmesine, ızdırabına ve zulme uğramasına karşı da bu kadar vurdumduymaz olması sadece bir raslantı olabilir mi? Artık türümüze ait olmasa bile bütün annelere, bütün dişiler merhamet eli uzatmanın zamanı değil mi sizce?

Çeviri:CemC

21. YÜZYIL DEVRİMİ

Dr. Steve Best

Arkadaşlarım, özgürlük, haklar, demokrasi, merhamet etiği, barış, türler arası adalet ve ekoloji adına girişilen mücadelede bir çok başarı kazanıyoruz.

Ama savaşı kaybediyoruz.

Hırs, şiddet, çıkar, tahakküm ve talan karşı yapılan savaşı. Uluslar arası şirketlere, dünya bankalarına, ABD İmparatorluğuna, Batı’nın askeri makinelerine karşı olan savaşı. Ekonomik büyüme, teknolojik gelişmeler, aşırı üretim ve aşırı tüketimin hastalık gibi çoğalm yayılmasına karşı olan savaşı.


Son 30-40 senede yoğun ekolojik ve toplumsal mücadeleler olmasına rağmen demokrasi ve ekoloji savaşında gücümüzü kaybediyoruz.

Son 20 yıl içerisinde neoliberalizm ve küreselleşme olguları toplumsal demokrasileri yok etti, zengin ve yoksul arasındaki uçurumları daha da çoğalttı, çiftçileri işsiz bıraktı ve bütün dünyayı bir pazar haline çevirdi. O eski tip emperyalizm ve kaynak elde etme biçimleri yerine artık insanlar genetik mühendislikle, biyokorsanlıkla, gen patentiyle ve tohum tedarikinin kontrolüyle karşı karşıya. McDonaldslaştırma sonucunda tarım işi dünya çiftçilerinin çabalarını yoke diyor. Şirket iktidarı insanlar küçüldükçe daha da büyüyor.

Ekolojik çöküşün işaretlerini azalan ormanlardan balık sahalarının yok olmasına, artık yok olmak üzere olan yabandan yükselen deniz seviyelerine dek bir çok yerde görebiliyoruz. Tarih boyunca toplumlar yerel çevrelerini yok etmiştir, ancak son 20 yılda insanlık gezegenin ekolojik dengesini küresel iklim değişikliğine sebep olacak denli zorlamış durumda. Dahası, gezegenin tarihindeki 6. Yok oluş krizi döneminde yaşıyoruz, sonuncusu bundan 65 milyon yıl önce dinozorlar döneminde olmuştu. Son beşinden farklı olarak bu sonucusu insan eylemlerinin sonucu meydana gelmek züere; bizler dünyaya çarpan meteor gibiyiz. Doğal kaynakları koruma biyologları önümüzdeki 20-30 sene içerisinde dünyadaki bitki ve hayvan türlerinin üçte birinin ya da yarısının yok olabileceğini öngörüyor.

Küresel kapitalist sistem insanlara, hayvanlara ve doğaya zarar veriyor. Sürdürülebilir olması imkansızdır, ve 300 senelik endüstrileşmenin faturası kesilmektedir artık. İnsanileştirilemez, medeni bir hale getirilemez ya da yeşilci bir hal alması sağlanamaz, artık bütün katmanlarda gücü yetecek bir devrimle dönüşmesi gerekiyor- ekonomik, politik, yasal, kültürel, teknolojik, ahlaki ve kavramsal katmanlar söz konusu.

Son otuz senede çevreciliğin toplumsal adalet olmadan gerçekleşemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan başarılı olmayacağına dair giderek çoğalan bir farkındalık söz konusu. Özellikle bu durumun ABD’de EarthFirst! Hareketinde, kereste çalışanlarında, Zapatista platformunda ve 1999 Seattle ayaklanmasında görmek mümkün.

Ancak birşeyler eksik sanki, buradaki denklemde bir eksiklik var, strateji bir türlü işlemiyor. Bir türün çıkarları ortaya konurken milyonlarca diğer tür üyesinin çıkarı sırf insanlar onları kullanacak diye görmezden geliniyor. Ancak son otuz yıl içerisinde yeni bir toplumsak hareket ortaya çıktı- hayvan özgürlüğü hareketi. Gücü ve potansiyeli henüz anlaşılamadı ama 21 .yy politikası içerisinde eşit bir temsiliyeti hakediyor gerçekten.

Barış, adalet, demokrasi ve ekoloji uğruna mücadele eden ilerici insanlar hayvan özgürlüğü hareketinin geçerliliğini ve bu harekete olan gereksinimi iki sebep dolayısıyla tanımalılar. Öncelikle ahlaki bir açısından hayvanların maruz bırakıldığı zulüm, sömürü ve acı o kadar büyük o kadar yoğundur ki merhamet, adalet, hak sahibi olmak ve şiddet karşıtlığı gibi talepleri olan herkesten politik bir tepkiyi haketmektedir. Her yıl 70 milyar kara ve deniz hayvanı gıda olmak üzere öldürülüyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ya da av alanlarında ve sayısız diğer öldürme alanlarında yok ediliyorlar. İkinci olarak, stratejik bir anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü hareketleri için olmazsa olmaz bir konumdadır. Bir çok temel noktada insanların hayvanları tahakküm altına almış olması insanın insana tahakkümünün altında yatan gerçektir, ayrıca bu çevre krizini büyüten bir gerçektir de aynı zamanda. Dahası, hayvan özgürlüğü hareketi günümüzün en hızlı ve dinamik şekilde büyüyen ve diğer özgürlük hareketlerinin görmezden geldiği, aşağıladığı ve basit gördüğü bir toplumsal harekettir.

Artık insan, hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinin birbirilerine bağlı olduğu ve birisi özgür olmadan diğerlerinin de özgür olamayacağı biliniyor. Bu yeni bir öngörü değil, aslında bu bugüne dek kaybedilmiş bir hakikat ve bilgeliğin geri dönüşü. 2500 önce şu sözleri söylene Batılı filozof Pisagor’u hatırlayın: “insanlar hayvanları öldürdükçe bir birlerini öldürmeye devamedecek. Gerçekten de cinayet ve ızdırap tohumları ekenler neşe ve sevgi biçemezler.”

Moral bozucu bir hakikate lazer ışını gibi odaklanmaya ihtiyacımız var: dünya çapında çevreci ve hayvan haklarını savunan hareketlerin son 40 senede elde ettiği kazanımlara rağmen biyoçeşitliliği kurtarmak, yağmur ormanlarının, yüzey toprağının, mercan kayalıklarının yok edilişini yavaşlatmak ya da buna son vermek; giderek daha da kötü bir hal alan kaynak savaşlarını önlemek; hayvanlara karşı yürütülen gaddar soykırıma son vermek; politikalar ve eylemler bir yana zihinlerimizde iklim değişikliği felaketinin kavramak anlamında yürütülen mücadele kaybediliyor.

Durumun aciliyeti krizin şiddetine uygun olarak artıyor. Kurumlar aracılığıyla yapılması istenen yasal değişiklikler, ılımlılık politikaları, taviz verme ve işi ağırdan alma tarzındaki tavırların yetersizliği alenen görülebilir; çünkü bir çok insan artık daha radikal değişim taktiklerine doğru yöneliyor. Şu andaki konunumuzda “aklı selimlik” ya da “ılımlı olmak” gibi tavırlar tamamen mantık dışı ve kabul edilemez olarak görülüyor, çünkü gerekli ve uygun olan eylemlerin ancak “aşırı” ve “radikal” eylemler olduğu göze çarpıyor.

Atina’dan Paris’e ve Brezilya’ya artık bildiğimiz anlamda politikanın bir işe yaramayacağına dair bir idrak artışı görülüyor. Eğer yeni mücadele biçimleri, yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmek yerine onların kurallarıyla oynarsak her seferinde kaybetmeye mahkumuz. Dünyayı savunmak için kesin ve kati eylemler gerekiyor: yollar tıkanmalı ,ağlar kesilmeli, kafesler boşaltılmalı. Ancak bunlar tepkisel ve anlık ölçüler oluyor, bunlara ek olarak radikal hareketler ve ittifakların insanlık, hayvanlar ve dünya adına topyekün özgürlük uğruna mücadele birliği yapması gerekiyor.

Çeviri:CemC

CEPHEDE

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

HAYVAN HAKLARI

İnsan ve Hayvan Köleliği

Daha iki yüz yıl öncesine kadar Kuzey ve Güney Amerika’da, elli yıl öncesine kadar da pek çok Afrika ülkesinde yasalarca destekleniyordu kölelik. Bin yıllardan beri çeşitli toplumlarda, savaşlarda esir alınan erkek ve kadınlar köle olarak kullanıldı. Sırf köle edinmek için savaşlar başlatıldı. Köle edilen insanlar, ölmeyecek ve kendilerinden beklenen işleri yapabilecek kadar beslendiler, neredeyse ince kalori hesapları yapılarak. Ahır benzeri yerlerde tutuldular, evlenmelerine ve sosyal bir kimlik edinmelerine izin verilmedi. Gayrı meşru olarak doğurdukları çocukları ellerinden alındı. Hastalandıklarında, tedavi ve bakım masraflarının, maliyetlerine değip değmediğine bakıldı, değmiyorsa ölüme terk edildiler.

Eğer bugün ihtiyaç duyulsaydı, sağda solda on binlerce köle insanın yetiştirilip satıldığı, damızlık erkek kölelerin günde defalarca boşalmaya zorlandığı, elde edilen spermlerle dişi insanların hemen doğum sonrasında yeniden hamile kalmasının sağlandığı, erken doğum ile bebeklerin kuvözlerde hızlı gelişiminin sağlandığı, ilaçlı besinler ve hormon takviyesi ile sekiz-dokuz yaşında yetişkin ve güçlü kölelerin elde edildiği endüstriyel köle çiftliklerini görüyor olacaktık. Tıpkı bugünkü büyük baş hayvan çiftlikleri veya tavuk çiftlikleri gibi. Ne dinler engel olabilecekti buna, çünkü geçmişte onaylamışlardı, ne de hükümetler, çünkü geçmişte desteklemişlerdi.

Peki bunun olmasını engelleyen şey nedir? Artık kölelere ihtiyacımız olmaması mı, dinler, yani kutsal inançlarımız mı, yoksa son yüz yılda insan türünün daha yufka yürekli olmasını sağlayan bir mutasyona uğraması mı?

Bu sorunun cevabına ulaşmamızı sağlayacak bir yaklaşıma daha değinelim: Son yüz yılda, artık kürk giymeye karşı protestolar daha fazla destek buluyor. Hayvanların yük taşımada kullanılmasına karşı protestolar da öyle. Ama henüz etlerinin yenmesine karşı protestolar gereken desteği bulamıyor, neden?

Artık cesaretle şu cevabı verebilmeliyiz: Köle çiftliklerimiz yok, çünkü makineler daha ucuz ve daha sorunsuz çalışıyorlar, daha dayanıklı ve daha güçlüler. Hayvanların derilerini ve yünlerini artık zorunluluk nedeniyle kullanmıyoruz, sentetikleri çok daha ucuz ve dayanıklı. Nostaljik nedenlerle, aristokratik özenti nedenleri ile, bir süre daha kullanılabilir ama, giderek marjinalleşeceği kesin. Hayvanların güçlerini de kullanmıyoruz, çünkü makineler daha ucuz, sorunsuz ve güçlü. Besin olarak hayvanları hala kullanıyoruz, çünkü henüz sentetiklerini yapamadık. Çok kalmadı, önümüzdeki birkaç yüz yıl içinde, sentetik proteinler yapıp, içine her türlü et-balık-yumurta-süt aromalarını katıp, çok daha ucuz ve sağlıklı(!) besinler yiyebilir, ve bu yolla daha büyük karlar elde edebilir hale geldiğimizde, hayvanları belki bir tek spor için öldüreceğiz, belki de öldürmeyeceğiz, yaralayıp, yarasını sarıp doğaya bırakacağız. Bazı doğa dostu(!) balık avlayıcılarının yaptığı gibi yani. Ama bir tek şeyi, geçmişte yaptığımız gibi bugün ve gelecekte de yapabileceğiz. Hayvanlara(ve kölelere) işkence edilmesine karşı etik değerlerle protestolar geliştirebileceğiz. Dinler bunu hep yaptı. Hükümetler de. Köleliğe evet, ama kölelere işkence yapmaya hayır. Aşırı uygulamalara karşı denetimli bir kölelik, kölelerin direnişi ve vicdan sahibi hür insanların desteği sayesinde her dönemde gündemde kaldı ve köleler açısından nisbi bir rahatlama sağlanabildi.

Köleler için geçerli olan bu durum, hayvanlar için de geçerli oldu. Dinler ve hükümetler, vicdan sahibi insanların bu konudaki duyarlılıklarına her zaman tepki verdiler. Hayvanlar eşyalarımız gibidir, hiçbir hakları yoktur, ama işkence ve kötü muamele hoş görülemez. Belki cezalandırılmaz ama, en azından ayıplanır.

Avcılık Güdüsü

Diğer hayvanlarla ilişkilerde, insanın kendi türünü bile bir üretim aracı olarak gören, ekonomik yaklaşımlı bu “hükmetme-kullanma-ölümüne kullanma” tavrının dışında, bir de biyolojik altyapı vardır. İnsan türü, biyolojik olarak avcı-toplayıcı bir türdür. Diğer hayvanlara karşı davranışlarının da, ilkel haliyle, moral değerlerle bir ilgisi yoktur. Hayvanlar, et obur hayvanlar ve ot obur hayvanlar diye ikiye ayrılmazlar. Bu ayırım, ancak ilk okul birinci sınıf Hayat Bilgisi kitaplarında olur. İlle besinlerine göre ayıracaksak, hayvanlar, et yiyenler, ot yiyenler, ve hem et hem ot yiyenler diye üçe ayrılabilirler. İnsanlar binlerce yıl öncesinden beri avlanıyor ve et de yiyorlar. Bazı maymun türleri de et yiyor. Bazıları ise yalnızca meyve, tohum ve yaprak yiyor. Tavuk asıl olarak tohum yiyor ama, böcek, solucan, sinek de bulursa kaçırmıyor, hatta yumurta bulursa onu da yiyor. Keçi asla ne böcek, ne de et yiyor. Bunların hepsi biyolojik, genlere kazınmış tercihler. İnsan eğer et yeme özelliğini genlerinde taşımasaydı, daha ağzına bile koymadan, kokusu nedeniyle bir tiksinti duyup uzak dururdu etten. Yemek zorunda kaldığında da, zehirlenme veya alerji belirtileri gösterirdi. Hayır, insan et de yiyen bir türdür. Koyunlar ve atlar gibi kesici dişlerinin yanında, yırtıcılar gibi köpek dişleri de vardır, sırf bu amaçla tasarlanmış olarak.

İnsan türü tarihi gelişmesi içinde, önce hayvanları ağıllarda yetiştirmenin avlanmaktan daha kazançlı olduğunu anladı ve hayvan çiftlikleri kurdu. Her zaman el altında bulundurabiliyordu onları böylece. Sonra, daha zeki hayvanlarım neden olmasın dedi ve kendi türünden olanları da benzeri çiftliklerde tutup kullanmaya başladı. Piramitleri yapmak için yıllarca durmadan savaşıp köle temin etmek anlamsız, değil mi? Yakınlarda bir yerlerde toplarsın onları, hem üretir, hem de yeni gelenleri katarsın içlerine. Böylece piramit inşaatını besleyecek büyüklükte köle havuzların olur.

Bu sistem gelişti, çünkü çok kullanışlı idi. Bir hayvanı pek çok işte kullanabilirsin fakat, ona evinin temizliğini yaptıramazsın. Dikiş de diktiremezsin, kileri düzenlemesini de söyleyemezsin. Fakat köleye bütün bunları, hatta fazlasını yaptırabilirsin. Hem de hayvanlar ile aynı hukuki statüde. Yani etik olarak insanlara ait kabul edilen her türlü haktan yoksun olarak. Yaşama hakkı dahil. Bir tek etleri yenmiyor, o da gene genetik nedenlerle olmalı.

Peki insanlar avcı tabiatlı ise, neden binlerce yıldan beri, aynı zamanda hayvan hakları savunucuları var, köleliğe karşı çıkanlar var? Bu sorunun da yanlış açı ile sorulmuş bir soru olduğunu söylemeliyim. Başkaları için duyarlı olma, hatta üzülme, doğrudan avcılık genleri ile ilgili değildir. Ot yiyen hayvanlar da başka hayvanları öldürürler, ama yemek için değil. Bölgesini korumak için, yavrusunu korumak için, oyun için, öldürme amaçlı olmadan, mesela kaza ile ezerek, filan. Et yiyenler de, yiyeceklerinden fazlasını öldürebilirler. Kümese giren bir çakal, sağ tavuk bırakmaz, ama bir tanesini alıp götürür yemek için. Evdeki kedi, böcek ve sinekleri yakalayıp oynar, oynarken öldürür, ama yemeden bırakır. Fareyi bile öldürüp, yemeyen kediler vardır. Her büyük hayvan, keyfi yerindeyse, daha küçük bir hayvan gördüğünde(başka türden) onunla oynamak, eğlenmek ister ve bu oyunun sonunda küçük hayvan ölür. Eğer daha başlangıçta kaçıp bir yere saklanmamışsa!

Hayvan hakları deyip durmamızın nedeni, köleliğe karşı olmamızın nedeni ile aynıdır: Beynimizdeki bazı mekanizmalar. “Ayna Nöronlar”, 1996 yılında keşfedildiler. Empati yeteneğimizden sorumlular. Kendimizi karşımızdakinin yerine koyup, onun hissettiklerini hissetme yeteneğimizden. Benzer yeteneklerimizle ilgili nöronlar henüz keşfedilmeyi bekliyorlar. Biri gülünce gülmemiz, etrafta hüzünlü biri varsa hüzünlenmemiz, biri esniyorsa esnememiz gibi daha pek çok sosyal yönelimli davranışlarımızı yöneten nöronlar yani. Bunları bilmiyoruz daha.

İşte bu empati yeteneğimizle, her şey yolunda ise, hayvanların çektiği sıkıntılarla özdeşleşebiliyor ve onlara acıyoruz. Her şey yolunda değil de, mesela korkmuş veya kızmışsak, bu acıma ortaya çıkamıyor, diğer duygular daha baskın çünkü. Mesela iri bir köpek bir hayvan hakları savunucusunu kovalıyorsa, etrafta yardım edecek birileri yoksa, can havli ile kaçarken yerde çivili bir sopa bulmuşsa adamımız, köpeği yaralamasını veya öldürmesini çok az şey engelleyebilir. Eh, çok acıkmışsak ve ortada başka bir yiyecek de yoksa, mesela ıssız bir adadayız diyelim, yakaladığımız bir balığı hayvan hakları hatırına tekrar denize atmayı çoğumuz düşünmez.

Ama her şey yolunda ise; yiyecek çoksa, bir hayvan saldırısına karşı güvende isek, ve hayvan bizi bir şekilde kızdırmıyorsa, onu hem severiz, hem de onun derdiyle dertleniriz. Bu da genlerimizde vardır yani. Korku, kızma ve açlık gibi duygularımıza göre daha geri planda, ama aynı onlar gibi bir sinirsel mekanizmanın ürünü olarak ortaya çıkan bir duygudur empati.İşte bu empati duygusu, her tarihsel dönemde, özellikle mevcut durumda imkanları ihtiyaçları için yeterli görebilen insanları hayvanlar ve köleler hakkında farkındalıklarını geliştirmeye yöneltiyor. İmkanları ihtiyaçları için yeterli görmeyen haris ruhlu insanlar ise, tarsine, her dönemde gerek hayvanlardan, gerekse diğer insanlardan “daha fazla nasıl fayda sağlayabilirim”in hesabını yapmaya başlıyorlar.

Empati konusunda bütün türlerin paylaştığı bir sorun vardır. İnsan türü olarak biz, yüzlerine ve davranışlarına bakarak, memelilerin ne hissettiğini, neye niyetlendiğini anlayabiliriz. Sinir örgütlenmemiz birbirine benzer çünkü. Ama kuşlar ve balıklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bir kuşun veya balığın, ne hissettiğini veya neye niyetlendiğini zar zor çıkarabiliriz gözlem ile. Sürüngenler ve böceklerle bu anlamdaki iletişimimiz ise sıfır düzeyindedir neredeyse. Nerede kaldı bakteriler, mantarlar, bitkiler. “Bitkiler mi? Onların sinir sistemi yok ki!” demek kolay. 1996’ya kadar bizim de ayna nöronumuz yoktu, unutmayalım. Bitkilerin, yaralandıklarında bütün vücutlarını etkileyen galvanik tepkiler ürettiğini biliyoruz bugün. Bu tepkiyi, bizim gibi kas-sinir sistemleri ile değil, kimyasal yollarla sağladıkları düşünülüyor. Unutmayalım ki bir bitki kromozomunda, bir hayvanınkinden kat kat fazla gen bulunur. Bunun nedeni, hayvanın kaçma olanağı varken, bitkinin kendini olduğu yerde savunmak zorunda olmasıdır. Bu yüzden çok zengin kimyasal tepkiler verme imkanlarına sahipler yani. Biz henüz bunları bilemiyor olsak da.

İşte bu empati sıkıntısı, Hangi hayvan türlerinin hayvan haklarını hak ettiği, hangilerinin bundan muaf olduğu gibi tartışmalara yol açıyor. Yani sorun, biz hangi hayvanların acı çektiğini, ya da kendi kendisinin farkında olduğunu anlayabiliyoruz, hangilerinin böyle olduğunu anlayamıyoruz noktasında düğümleniyor. Çünkü bu bilgileri almamızın objektif bir yöntemi yok elimizde. Açık olan şu ki, bize yakın türlerin acı çekme veya kendinin farkında olma duygularını daha kolay gözlemleyebiliyoruz, tür bizden uzaklaştıkça bu yeteneğimiz işe yaramaz hale geliyor. Şu—şu türlerden aşağısı acı çekme yeteneğine sahip değildir demek, açıkça bir safsatadır bugünkü bilgilerimize göre. Kanıtlanması mümkün olmayan bir tezdir.

Ne Yapmalıyız?

Bu günkü hayvan hakları hareketlerinin iki büyük çelişkisinden biri budur. İnsanın kendi yetenek sınırını, hayvanlar arasında taksonomik bir sınır gibi görmek. İkinci çelişki de, insanın aynı zamanda et yiyen, avcı bir tür olduğu gerçeğini görmezden gelmek. Bu iki çelişki çözülemediği için, hayvan hakları hareketleri marjinallikten kurtulamıyorlar bugün.

HH savunucuları, bu iki konuda kendi aralarındaki tartışmaları sonuçlandıramıyorlar ki, diğer insanlar için uyarıcı olabilsinler. Her yeni ulaşılan insan, ilk olarak bu soruları soruyor size ve kısır bir ortamda boğulup kalıyor diğer sorunlar. İlk şart ne? Vejetaryen ol! Yalnızca etten mi uzak duracağım? Valla etten uzak dursan da olur, süt, peynir, yumurta, yün, her şeyden uzak dursan da. Bu konuyu henüz tartışıyoruz biz, daha bağlayıcı bir karar vermedik. Peki sivri sineği öldürebilir miyim? Eğer sivri sineğin acı duyduğunu düşünüyorsan, öldürmemelisin. Acı çekmiyor diyorsan, sık ilacı gitsin!.. Nasıl ikna edeceğiz insanları bu durumda? Bizim ihtiyacımız olan şu anda, insanlarla bu konuları tartışmak değil, onların empati duygularına hitap etmek olmalı. Onlardaki duyarlılığı harekete geçirmek, farkındalığı artırmak olmalı.

Bugün yaşadığımız sorun, yukarıda da değindiğim gibi, ne yazık ki tek başına genetik yapılanma ile ilgili değildir. Hayvanları yalnızca yemiyor, ayrıca onlara işkence de ediyoruz. İnsanların bazıları, hani imkanları ihtiyaçlarına yeterli görmeyenler, diğer insanları ezme, haklarını gasp etme, hatta öldürme hakları olduğunu düşünüp, silah taşıyorlar. Bunlardan daha çok sayıda insan, hayvanlar için aynı şeyi düşünüyor ve bunu doğal kabul ediyor. Her iki grup da, böyle şartlandırmışlar kendilerini. Bu şartlanmışlık, empati yeteneğini ortadan kaldırıyor veya saptırıyor. Üniversitelerde hayvan deneyleri bu sayede yapılabiliyor. Kurban zamanı hayvan katliamı, kan gölleri bu sayede bayram havasında kutlanabiliyor. İşte bu şartlanmaları kaldırabildiğimiz ölçüde, hayvanlar için ciddi iyileşmeleri sağlamanın ortamını yaratmış olacağız. Zor da değil, inanın. Kartopunun çığa dönüşmesi gibi büyüyecektir doğru esaslara oturmuş bir hareket.

Biliyoruz ki, dünyada köleliği Spartaküs filan kaldırmadı. Teknolojik gelişme kaldırdı, üretim araçlarının ve üretim ilişkilerinin gelişmesi. Ama Spartaküs gibilerin direnişleri olmasaydı, sadece biçim değiştirip daha yüz yıllarca da sürebilirdi, mesela Güney Afrika Cumhuriyetinde olduğu gibi. Aynı şekilde bilmeliyiz ki, hayvanların insanlarla eşit haklara kavuşması bugün için ütopyadır. Ama bu konuda yetenekleri gelişmiş, durumları uygun olan insanlar, gerek aktivist, gerek pasifist yöntemlerle, her fırsatta hayvan hakları konusunda toplumsal farkındalığı artırmaya çalışmalı, bireysel veya örgütlü tepkisini koymalıdır ki, geleceğin özgür hayvan dünyasının gelişini hızlandırsın ve o dünyayı bugünden şekillendirebilsin. O ütopyayı canlı bir hedef olarak ayakta tutabilsin. O gün geldiğinde, Hazır bir zihinsel altyapı ve deneyimli kadroların varlığı, hiç olmazsa birkaç on yıl kazandıracaktır hayvan dostlarımıza.

Bunu sağlamak için de, çekinmeden şunları söyleyebilmeliyiz insanlara:

1. Hiçbir canlıya zarar vermemeliyiz! Hayvan veya bitki olsun, sadece bireysel ihtiyacımız kadar, ve ona zarar vermeden tüketmeye özen göstermeliyiz. Bütün dinlerin ve vicdan sahibi büyük beyinlerin öğretisidir bu.

2. Yapabilen yalnızca bitki yesin, yapabilen bitki ve hayvan ürünleri yesin, yapamayan et de yesin ama bireysel tüketim esasına göre yesin. Kendi balığını tutup yesin, kendi tavuğunu kesip yesin. Ama her şekilde endüstriyel hayvan ve bitki üretiminden uzak durmamız gerekir. Kırk günde iki buçuk kilo ağırlığa ulaştırılıp, on binlercesi bir arada kesime gönderilen tavuklardan, bir ağ ile yüz binlercesi birden yakalanan balıklardan, genetiği değiştirilmiş tohumlardan üretilen, bir dönümden ilaçlar, enzimler ve hormonlarla 80 ton üretilen domatesten değil. Balık tutuyorsan, ancak kendin ve çocukların için tut, komşuların için değil. Balık istiyorlarsa, komşuların kendileri tutsunlar. İkram edeceksen, sen kendi balığından ikram et, denizinkinden değil. Hele para ile satmak veya takas için avcılık, asla! Alternatif beslenme imkanın varsa, spor için avcılık asla! Bir tavuğun yumurtasını alıyorsan, bir koyunun sütünü alıyorsan, karşılığında ona bir şeyler verdiğinden, ama değeri kadar verdiğinden emin ol. Yani çalma, gasp etme! Ona yeteri kadar dinlenme süresi tanı. Vücudu kendisini toparlayabilsin.

3. İnsan türünün hiçbir hayvana zarar vermeden yaşaması mümkün değildir. Elimizi yıkarken bile milyonlarca bakteriyi öldürüyoruz. İki damla limon yalasak, ağzımızdaki yüz binlerce bakteri ve mantar ölür, bir o kadarı da sakat kalırlar. Evet, bakteri ve mantarların ölmeyip de sakat sakat sürünmeleri fikrine ne kadar yabancıyız, değil mi? Tükürük bezlerimizin, mide asidimizin ve bağırsaklarımızdaki yararlı bakterilerin görevleri arasında, istenmeyen mikro organizmaları öldürmek de var. Tabiattaki besin zincirinin dışına çıkmadıkça, öldürmek ve ölmekten kurtulamayız maalesef. Ne zaman besin zincirinin dışına çıkarırsak kendimizi, yani besinimizi kendimiz sentetik olarak üretip, diğer canlılara da besin olmayacağımız ortamı yaratırsak, işte o zaman diğer canlılardan ayrı, artık bir hayvan olmayan, hayvanlara ve bitkilere zarar vermeden yaşayabilen bir canlı oluruz. Bu mümkün mü, mümkünse bile gerek var mı, bilemem. Ama objektif değerlendirme bunu gösteriyor.

4. Çağımızda, bu farkındalığı gösteremeyen, çevresine karşı duyarsız ve kayıtsız insanlara karşı ciddi bir uyarma- uyandırma kampanyası yürütmemiz gerekir. Özellikle de interneti ve görsel basını kullanarak. Negatif şartlanmaları kırmak ve gerçek görüşü ortaya çıkarmak için gereken her şeyi yapmayı görev edinmeliyiz. Gerçekten zor değil. Bu konuda gerek dinsel metinlerde, gerek etik metinlerde yığınla birikmiş malzeme bulunur ve hepsi de sıradan insanların empati duygusuna hitabeden değerli malzemeler içerir. Günümüz şartlarına göre yeni yeni malzemeler de bulmalıyız şüphesiz. Bilimsel gelişmeleri bu açıdan değerlendirmek, var olan imkanların kullanılması, hemen ve acilen kullanılması için kampanyalar yürütmek, aktif bir kamuoyu oluşturmaya çalışmak bugün ne zordur, ne de fazla vaktimizi alır. Az bir çaba ile, ama kolektif bir çaba ile bu kadarını başarmak mümkündür. Önce teorik olarak sorunu sağlam bir zeminde ele alalım, sonra da insanların empati duygularına hitabetme yollarını araştırıp bulalım, bu kadardır görev.

Nadir Bencan

DÜŞÜNEN HAYVAN / BİR “CANLILAR PSİKOLOJİSİ” DENEMESİ

Bu yazı, Nadir BENCAN’ın (DÜŞÜNEN HAYVAN Bir “Canlılar Psikolojisi” Denemesi) adlı kitabının giriş bölümünden alınmıştır.

KONU

İnsan’ı tanıma çabası, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan, varolalı beri, dış dünya kadar kendisini de tanımak için gayret sarfetmiştir. Üstelik toplum halinde yaşamanın getirdiği zorunluluklar, bu çabalan sistemli ve somut olmaya yöneltmiş; din, örf-adet, hukuk gibi kavramlar bu zorlama ile doğmuş ve insan’ın tanınabildiği ölçüde daha başarılı, daha yetkin ve kalıcı olabilmişlerdir. Çoğu zaman yeterli olabilen, ama hep bazı eksiklikleri de taşıyan bu kurumlar, ne yazık ki çeşitli nedenlerle yeterince hızlı gelişememişlerdir. Çünkü dış dünya ile ilgili bilim dallarının tersine, insan düşüncesinin laboratuara sokulamayışı nedeniyle “insan” bir türlü net olarak tanınamamış, tarif edilememiş, dolayısıyla da insana dayalı bilim dalları (sosyoloji, psikoloji,vb.) ve kurumlar gereken yetkinliğe ulaşamamışlardır. Hemen tüm bilim dallarında son ikiyüz yıldaki dev ilerlemelere karşılık, psikoloji ve sosyoloji alanlarında o kadar cüce ilerlemeler sağlanabilmiştir ki, kimbilir belki de bugün teknolojinin insanı ezmesinin asıl nedeni budur. Bilim ve teknoloji koca gövdesiyle dev adımlan ile ilerlerken, bir parçasının bu dev kütlenin ardında tıngır-mıngır sürüklenerek, adeta çekiştire çekiştire gitmesi, elbette bazı kargaşalara ve bunalımlara sebep olacaktı.

Bugüne kadar insan düşüncesini, bunun oluşum ve işleyişini objektif olarak incelemenin yöntemi bulunamamıştır. Bir kişideki bu sürecin bir parçası bile, başkaları tarafından objektif olarak – kendi katkılan olmadan- ne ölçülebilmiş, ne de denetlenebilmiştir. Esasen bir kişide aynı düşünce ve davranış parçasının aynen tekrarı da mümkün olamamaktadır. Çünkü bir önceki süreç, bir anı ve bir tecrübe olarak bir sonraki tekrarı etkilemektedir. Halbuki bir olayın aynı şartlarda aynı biçimde tekrar ortaya çıkması, bilimsel inceleme için önşarttır.

Bir “fantezi” olarak; “yirmi adet salgının kandaki düzeyleri şu…şu; beynin A hücre grubundaki aktivitenin şu…; oniki adet ayrı protein grubunun beyin sıvısındaki oranları şu…; göz kaslanndaki, göz merceği çapındaki, dudak kaslarındaki gerginlik tablosunun ilgili bölgesi şu…; falanca ve filanca beyin dalgalarının karakteri şu… ise, bunun adı KÜSME’dir” diyebileceğimiz bir bilgi ve teknoloji düzeyine gelinceye kadar da, insanı tanıma konusu herkesin kendi değerlerine az-çok bağlı kalmaya, kesinlikten uzak kalmaya ve bazan ılımlı, bazan da sert bir karmaşa içinde araştırılmaya mahkum kalacaktır. O zamana kadar konuyu en iyi ifade edenler gene romancılar ve şairler olacak, bilim dünyası ise bu konuda çok şey söyleyip, bu söylenenlerin makul bir ortalaması ile yetinmek zorunda kalacaktır. Yani binlerce yıllık bu en yakın “giz”, belki bir yüzyıl daha gün ışığına çıkamayacak gibi görünmektedir. Bu arada, “insan zihninin kendini asla kavrayamayacağı” da ileri sürülmektedir. Ama insan zihninin gerek atomun çekirdeğini, gerek güneşin çekirdeğini oralara gitmeden kavrayabilmesi olgusu karşısında, bu iddia çok cılız kalmaktadır.

Düşüncemizin içinde oluştuğu organımız “beyin”dir ve beyin, en hayati organımızdır. Bu yüzden beyni araştırmak çok zordur. Bir biyokimyacı, tonlarca idrar toplayıp, bu malzeme içinde bazı vücut kımyasallarının parçalanma ürünlerini aylarca araştırabilir. Ama bir nöro-psikiyatristin elindeki imkanlar çok kısıtlıdır. O, ancak yaşatılması için başka hiçbir çare kalmamış hastalann kafatasını açıp beyinlerine müdahalede bulunabilir. Bu tür insanların sayısı çok azdır. Çoğu hasta, böyle bir ameliyatı kabul etmez ve ölüme razı olur; çünkü düzelme garantisi yoktur. Ayrıca beyne yapılan müdahalelerin çok sayıda yan etkisi olabileceği bilinmekte ve ameliyat sonucu tam olarak kestirilememektedir. Pahalı bir ameliyattır ve her hasta yaptıramaz. Dahası, ameliyatı ve araştırmayı yapacak uzman, bu işi diğer bilim dalları gibi günlerce, haftalarca sürdüremez. Birkaç saatte yapacağını yapıp, kafatasını kapatmak zorundadır genellikle. Ve bu süre içinde ancak kendi ilgi alanı ve merak konulan üzerinde sınırlı araştırmalar yapabilir. Beynin bazı bölgelerini çıkarır, elektrotlarla bazı beyin bölgelerini uyarır, ve bunlann sonuçlarını izlemeye çalışır. Tek şansı, beynin ağrı duymaması ve hasta uyanık ve bilinci yerinde iken beyne müdahalelerde bulunabilmesidir.

Hayvan deneylerinde imkanlar daha geniştir ama, ne yazık ki hayvanlar konuşamamakta ve müdahale sırasında ne hissettiklerini bize anlatamamaktadırlar.

Herşeye rağmen, yaklaşık yüz yıllık çalışmalar sonucu önemli bir bilgi birikimi sağlanmıştır. Fakat bu birikim yeterli olmaktan çok uzaktır henüz. Çünkü gene bu bilgilerden anlaşılmaktadır ki, beynin çalışması bir zamanlar düşünüldüğü gibi basit ve elemanter değildir. Son derece karmaşık hücre gruplarından ve bu hücrelerin çok farklı etkileşimlerinden oluşmaktadır. Hatta, bir insandan diğerine değiştiği, adeta parmak izi gibi farklı bir çalışma ve örgütlenme özelliği gösterdiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca beynin bir noktasına müdahale sonucu, diyelim ki bir yaratıcılık kaybı ortaya çıksa bile, ne hasta, ne de onu izleyen doktor bunun farkına varamayacaktır. Bu tür değişimler ancak yıllarca süren uzun gözlemlerle anlaşılabilir ki, bu da pratik olarak ancak sözkonusu hastanın gerçek bir bilim adamı olması halinde mümkün olabilir. Bu halde bile, gözlendiği ileri sürülecek olan olaylar ve ortaya çıkan bulgular gene sübjektif olacaktır.

Sonuç olarak bu alanda bugüne kadar yapılabilenler; psikolojide grup araştırmaları ve istatistiki derlemeler, psikiyatride bazı ilaçlar ve etki mekanizmaları üzerine çalışmalar, nörolojide beyin topografyası ve sinirlere ilişkin epeyce biriken bulgular, parapsikolojide ise bin yıl öncesinin tekrarından ibarettir.

Bu konulardaki araştırmalara rehberlik eden ve araştırma sonuçlarını yorumlayan her teorik görüş, temel olarak iç-gözlem ile elde edilmiştir dersek, acaba çok mu abartmış oluruz? Diğer insanların düşünce ve davranışlarını dikkatlice gözleyen birey, bunları anlayabilmek için (anlamak, kendine uyarlamak, kendi lisanına çevirmek demektir) kendi düşünce ve davranışları ile karşılaştırmış, kendini gözlemiş, aynı şartlarda kendisi olsa idi düşüncesi nasıl bir gelişim izlerdi sorusuna cevap aramış ve ona göre diğerlerini değerlendirmiş, yargılamış ve onların neden ve nasıl böyle düşünüp davranabildiklerini ancak kendi düşünce ve davranışlarını dikkatle analiz ederek kavrayabilmiştir. “İnsanı tanıma” gibi bir genellemeye de ancak kendi düşünce-davranış süreçlerini genelleyerek ve ona diğer insanlardan yalnızca örneklemek amacıyla katkılar yaparak gidebilmiştir.

Bu, içinde bulunduğumuz şartlarda doğru yöntemdir. Çünkü iç-gözlemi bilimsel kurallara uyarak yapmak mümkündür. Bu esnada, teknolojinin bize sunduğu olanaklardan yararlanmak mümkündür. Ve sonuç, bildiklerimize katkı olacaktır. Sonuç, objektif mi olacaktır? Hayır. Ama ortaya çıkan sonucu ne kadar çok insan kendine uyguladığında doğru buluyorsa, o kadar objektif olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Ruhsal sürecin tarifi, körlerin fili tarifine çok benzer. Onun için bu kadar çok geçerli ekol vardır psikolojide. Hepsi de doğrudur. Çeşitli ekollerin, açıkça hatalı görüşleri yoktur. Zaten böyle olsaydı, tutunamazlardı. Ancak, hepsinin de eksik yanları vardır ve hepsi de, bazı şeyleri abartarak değerlendirmektedirler. Bariz hatalar taşıyanlar ise, kendilerini hemen ele vermektedirler.

Beyinde, düşüncenin elektronik devreler gibi, nöronların evet-hayır cevaplarının iletimi ile ilgili olduğunu savunan çağdaş bir görüş, özetle şöyle der:”İnsan beyninde yaklaşık 10 milyar sinir hücresi vardır. Bir sinir hücresi diğerleri ile iletişime girmek için ortalama 1000 uzantısından yararlanır. Böylece beynimizdeki tüm hücrelerin birbiriyle ilişkiye girme kapasitesi ‘iki üzeri on milyar’ gibi akıl almaz bir sayıdır. Bütün evrende yalnızca ‘iki üzeri üçyüz’ atom bulunduğunu düşünürsek, beynimizin neler yapabileceğine şaşmamak mümkün değildir.” Bu aşırı popülize edilmiş görüş, olayı, araştırmakla çözümlenmesi mümkün olmayan bir mertebeye çıkarmaktadır. Oysa gerçek durum pek böyle değildir. Bir kere, evrendeki ‘iki üzeri üçyüz’ atomun da ‘birbirleri ile ilişki ihtimalleri’ iki üzeri şu kadar yapar ve bu sayı, galaksileri ve gezegenleri anlamak açısından bize hiçbirşey ifade etmez. İkinci olarak da, sinir hücreleri, gerek merkezden çevreye, gerekse çevreden merkeze olsun, çok sayıdan az sayıya doğru (piramidal) bir ilişki içindedirler. Dendritlerinden daha az sayıda akson dallan vardır. Bu haliyle, bütün hücreler bin ayrı hücreden uyartı alıp, bunları on ayrı hücreye nakletseler, 6-7 kademe sonra bütün bağlantılar tek hücrede sonlanır. Elbette durum böyle değildir ve beyinde yaklaşık 15 trilyon sinaps (sinirlerin bağlantı noktalan)olduğu hesaplanmıştır. Ama, diyelim ki bir atın beyninde 10 trilyon sinaps varsa, bizim beynimizdeki 15 trilyon sinapstan en az 10 trilyon adedi düşünme dışı (motor, otonom, vb.) işlerle meşgul demektir ve “insanca düşünme” ile ilgili olabilecek 2-3 milyar hücre ve 5 trilyon sinapstan bahsedilebilir.Yani beynimizin en az bir hayvan beyni kadar kısmı, “insanca düşünme” dışı faaliyetlerle uğraşmaktadır.

Beyin hakkındaki bilgilerimizin azlığı ve bilgilenmenin zorluklan, hemen her yeni buluşta, koca koca teorilerin yıkılıp yenilerinin aranması sonucunu doğurmuştur. Ventrikülleri ( beyin boşlukları) ruhun merkezi sayan teori, beyni mozaik gibi fonksiyonel birimlerden ibaret gören teori, bütün insani faaliyetlerin kortekste toplandığını söyleyen teoriler buna örnek olarak verilebilirler. Hafıza araştırmalarında bu süreç çok daha hızlı işlemiştir. Aşağı yukarı her on yılda bir hafızanın anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili teorilerin eskidiği ve yenilerinin oluşturulduğu söylenebilir.

Peki, günün birinde nezle, grip gibi virüs kökenli hastalıklara benzer şekilde beyinde de bazı virüslerin geçici sinirlilik ya da alık’lık yarattığını anlarsak ne diyeceğiz? Hatta romatizma gibi, uzun süreli ve kişilik yapısını etkileyen, hatta maniler, fobiler gibi anormalilere yolaçan metabolik hastalıklar bulunduğunu gösteren ipuçları ele geçirirsek, acaba çok mu şaşırmalıyız? Eskiden veremin tedavisi yoktu ve “iflah olmaz” deniliyordu. Sonra mikrobu bulundu, sonra tedavisi ve aşısı. Şimdi, “can çıkar huy çıkmaz” diyoruz. Biraz benzemiyor mu? Yaratıcı bir beyinde zaman zaman ortaya çıkan “ilham gelmemesi” olayı, aynı şekilde, virüslerle veya beslenme ile ilgili olabilir mi?

——————O—————–

İnsan beyni ve onun düşünme fonksiyonu hakkındaki bilgilerimizin eksikliği, günlük hayatımızda çarpıcı bir çelişki sergilemektedir. Yüzyılımıza has toplumların hiçbirinde ok ve yay kullanılmamaktadır. Üretimde ve taşımada hayvanlar yerlerini çoktan makinalara bırakmışlardır. Toplumsal alanda uzmanlaşma, üç-beş alanda değil, üç-beşbin alandadır. Barajlar, nükleer santraller, petrol kuyuları, uydular, televizyon ve telefon, konfeksiyon, beyaz eşyalar, çağımız insanının yararlandığı nimetlerdir.

Ama aynı çağımız insanı, aralarındaki ilişkileri hala Roma Hukukunu temel alarak düzenlemektedir. Eğitimde, teknolojik bazı imkanların ilavesi dışında ilk medeniyetlerden pek farklı yöntemler geliştirilememiştir. Felsefemiz, hala eski Yunan felsefesinin çeşitli uyarlamalarıdır.

Bilim-kurgucular bile geleceğe ilişkin tasanmlarmda, “insan” hakkında tutucu olmaktadırlar. Teknolojinin getireceği olanaklar ve çevre ile ilişki konusunda çok çeşitli görüşler geliştirebildikleri halde, daha mükemmel bir hukuk ve ceza sistemi, daha yetkin eğitim yöntemleri, daha alışılmamış sosyal ilişkiler düşünememektedirler. Bu, “insanın değişemeyecek olmasından” mı, yoksa insan düşünce ve duygulan hakkındaki bugünkü bilgilerimizin eski Yunan, hatta Çin ve Mısır medeniyetlerininkinden pek de fazla olmamasından mı kaynaklanmaktadır? Birşeyi bilmezsek, onu nasıl değiştireceğimizi de bilemeyiz.

——————-O——————-

“Düşünme” konusu, bugüne kadar ihmal edilmiş bir konudur. Psikoloji, davranışı ve davranışın hangi düşüncelerden kaynaklanıyor olabileceğini araştırmıştır. Felsefe, bilgi edinme yöntemlerini ve edinilen bilgilerin ne tür düşünceler doğurduklarını araştırmıştır. Pedagoji; öğrenme, düşünceyi yönlendirme ve sınırlama yollarını araştırmıştır. Antropoloji, insan toplumlarının düşüncelerindeki farklılıkları da araştırma alanına almıştır. Ama “düşünme”nin kendisi araştırılmamıştır. Rastgele bir sözlüğü açtığımızda. Akıl, Fikir, Zihin, Bilinç, Hafıza, İdrak, Kavrama, Zeka, Muhakeme vb. kelimeler hakkında birbirine girmiş son derece kaba ve muğlak açıklamalarla karşılaşırız.

İşte bu çalışmada ele aldığımız konu, düşünmenin kendisidir. Düşünmenin ne olduğu, elemanları, kaynağı, oluşumu ve davranışlarımızla ilişkisi incelenmektedir. Ancak bu olay yalnızca insanlarla sınırlı olarak ele alınmamakta, bir sinir sistemine sahip tüm canlıların (bilebildiğimiz kadarı ile bitkiler dışında kalan tüm canlıların) davranışları “düşünme” açısından ele alınmaktadır. Bunu yaparken, beyin anatomisi ve fizyolojisi ile ilgili bulgulardan yararlanılmış ve olabildiğince bu bulgular temel alınmaya çalışılmış, psikoloji ve felsefenin “teorik” açıklamalarına ise sadece gerektikçe yer verilmiştir.

Kullandığım dil konusunda hiçbir özen göstermediğim hemen dikkati çekecektir. Günlük hayatta kullandığımız eski ve yeni kelimelen birarada kullandım ve bunun doğru olduğunu düşünüyorum.

Hayvanlara gelince; Kendi beyni hakkında bu kadar az şey bilen insanoğlunun, hayvanlara karşı eski “insan ırkçılığım” bugün de sürdürüyor olmasını zaten beklemek gerekecekti. Hayvanların da insanlar gibi “duyguları ve düşünme yetenekleri” olabileceği yolunda bugüne kadar ortaya atılan görüşler, bu nedenle, anında boğulmaya çalışılmışlardır. Bunlara kısaca değinmeyi borç biliyorum.

Hayvanlara bakış
Önce, olumsuz görüşlere değinelim: Hayvanların insanlarla düşünsel yönden de ortak noktalan bulunduğunu gösteren bilgiler toplandıkça, hayvanların daha “geri” olduğunu savunan görüşler de daha ince ve felsefi olmaya başladı. Sonunda, hemen hemen “hayvanın çevresini değerlendirmesi” boyutuna sıkışıp kaldı tartışmalar. Bugün bu görüşler, şöyle özetlenebilir: Günü gününe yaşayan bir varlık olarak hayvan, zamanın “şimdi” boyutu içinde yaşar. Hayvanın yarın ve öbürgün için herhangi bir kaygısı yoktur. Bundan dolayı, yarın ile ilgili bir işi de yoktur hayvanın. İnsan gibi, gelecekteki bir yararı düşünerek şu andaki zevklerden vazgeçemezler. Bazı hayvanlar gelecek endişesi taşıyor gibi görünebilirler. Fakat bu sadece görünüştedir. Mesela kuşların yumurtlama zamanından önce yuva yapmaları, karınca ve bazı başka hayvanların besin biriktirmeleri, tamamen içgüdüsel davranışlardır, bir gelecek kaygısından dolayı değildir. Gelecek kaygısı, insana hastır. Bu konuda Kant, “eğer doğa insan türünün mutlu olmasını isteseydi, onu akıl, yani düşünme gibi kendisini daima rahatsız eden , huzurunu kaçıran bir yetenekle değil, hiç şaşmayan içgüdü ile donatırdı” demektedir. Nietzsche de, hayvanların yalnızca şu an içinde yaşadıklarını söyler. Ona göre, hayvan kendisine sorulan soruyu yanıtlamak isterken hemen unutuverir. Ve hayatının hiçbir dönemini hatırlamaz. O, neşeli ve mutludur. Ona neden mutlu olduğu sorulsa, o, bu sorunun cevabını vereceği sırada soruyu bile unutur.

Hayvanın, içinde bulunduğu durum karşısında değişmeyen davranışları vardır. Ya kaçar, ya uyum gösterir, ya da egemen olmaya çalışır. Bunlar dışında bir davranışı yoktur. İçinde bulunduğu durumlara “hayır” diyebilmek, insana özgü bir davranıştır.

Hayvan, kendisi ile çevresi arasına bir mesafe koyarak, çevresine “kendi başına bir şey” niteliği veremez. Yani çevresini “Dünya” yapamaz, onu objektif olarak kavrayamaz.

Hayvan davranışları konusunda en kapsamlı felsefi çalışmalardan birini yapan (ve bu çalışmaları deneylerle de zenginleştiren) , Yüzyılın başında Hamburg’da çevre enstitüsünü kuran Von Uexküll, her hayvana, yaşadığı özel çevrenin verildiğini söyler. Hayvan için, verilen çevrenin dışında bir “Dünya” yoktur. İnsana ise tüm Dünya verilmiştir. Hayvan için kapalı bir “hücre”, bir “evcik” olan çevre, kendisini kuşatan herşeyi içine almaz. Çevrenin içine giren şeyler, onun için önemli ve anlamlı şeylerdir. Hayvan, bu çevre içinde yaşar ve nereye giderse, çevresini de beraberinde götürür. Bir hayvanın somut varlığını sağlayan bir çevre, başka bir hayvan için aynı şeyi sağlayamaz. Hatta başka bir hayvan için bu çevre mevcut bile değildir. Hayvana dışarıdan bakan bir gözlemci, hayvanı etkileyen niteliklerin, ancak kendi duyularına uygun gelenlerini tanıyabilir. Fakat hayvanın duyularına uygun gelen nitelikler, daima kapalı kalırlar.

Uexküll, hayvanın çevresinde şunları görür: 1- Her hayvan, içinde bulunduğu çevrenin merkezidir. 2- Her hayvanın çevresi, bir algı dünyası ile bir etki dünyasına ayrılabilir. Bu iki dünyayı bir bütün halinde birbirine bağlayan, hayvanın iç dünyasıdır. 3- Her hayvanın çevresinde yalnız bu hayvanın “şeyleri” vardır. Hayvanda bunun dışında kalan bir şey yoktur. 4- Dışarıdan bakan bir gözlemciye, hayvanın çevresindeki şeyler bir “birlik” gösteren objeler olarak görünürler. Halbuki bu şeylerin birbirleriyle ilgisi olmayan nitelikleri, hayvanın algı ve etki dünyalarının konusudurlar.

Uexküll’e göre, hayvanın çevresi “işlev çemberleri” olarak belirtilebilir. Besin çemberi, düşman çemberi, cinsel çember ve ortam çemberidir bunlar. Hayvan, ortam çemberinin farkında olmaz. Ancak ortamdan çıkarılırsa farkeder onu. Mesela balığın ortamı sudur, ama balık suyun farkında bile değildir. Ancak onu sudan çıkarırsak, suya ulaşmak için çabalamaya başlar.

Her hayvana, ortam çemberine uygun yetenekler verilmiştir ve bu yüzden hayvanın, kendisi ile ortamı birbirine sıkıca bağlanmıştır. Mesela bazı hayvanlarda ağrı duyusu yoktur. Bu hayvanlar, zedelenen organlarını kendileri yokederler. Hatta bazan bu organlarını besin olarak kullanırlar. Bu tür hayvanlar için ağrı duyusu, bir engel, bir yük olurdu. Amipler, deniz kestaneleri, bu tür hayvanlardır. Kertenkeleler de, yakalanma riski karşısında kuyruklanm feda ederler rahatlıkla.

Halbuki doğa, insanı, bambaşka bir yetenekle donatmıştır. Bu yetenek, çevresini, kendisinden ayrı bir “Dünya” olarak değerlendirip, ona karşı bağımsız tavır almasını sağlayan bir yetenektir. Bu, herşeyiyle hazırlanmış bir bilgiler paketi değil, bir “çekirdek” tir. İnsan, bu yeteneği kendisi kullanıp yetkinleştirir ve çevresi ile farklı bir etkileşime girer.

Tartışmaların hayvanlar lehine olan tarafi ise, Volfgang Köhler’ın maymunlar üzerinde yaptığı zeka testleri ile ilk defa güçlü bir dayanak buldu. Köhler, 1916’da, maymunlarla ilgili çalışmalarının en çarpıcı olanını yayınladı. Maymunlar, çevrelerinde bulunan çeşitli şeyler; tahta sandıklar, bambu kamışları, hasır şapka kenarları gibi gelişigüzel şeylerden yararlanarak araçlar yapabiliyorlardı ve böylece kulübenin tavanında asılı duran muzlara erişebiliyorlardı. Köhler bir gün, kulübenin tavanına, maymunun erişemeyeceği yüksekliğe bir muz demeti astı. İçeriye, hiçbiri tek başına muza uzanmaya yetmeyecek olan bambu kamışları ve tahta sandıklar bırakarak, dışarıya çıkıp maymunu gözlemeye başladı. Aç olan maymun, epeyce bir zaman zıplayarak muzlara erişmeye çalıştı. Başaramayınca, umutsuzluğa kapılıp bir köşeye oturdu. Oturduğu yerden, arasıra muzlara doğru bakıyordu. Sonra kalkıp sandıklardan birinin üzerine çıktı ve kamışlardan biri ile muzları almaya çalıştı. Epeyce uğraştıktan sonra bundan da vazgeçti ve odada ileri-geri yürümeye başladı. Sonra yeniden oturdu. Ve bir süre sonra aniden kalkarak, bambu sopaların iki tanesini birbirine geçirdi, sandığı muzun altına çekip üzerine çıktı ve eklediği sopalarla muzları indirdi.

Köhler ayrıca, maymunlarda özel hayat ve kültür ile de ilgili olaylar gözlemişti: Tschengo isimli dişi şempanze, düzleşmiş bir deniz taşına öylesine bağlanmıştı ki, onu kimseye vermiyor ve geceleri yatağına götürüyordu. Gene Tschengo ve Chica adlı bir başka maymun, aralarında sık sık oynadıkları dönmeli bir dans icadetmişlerdi.

Köhler’den sonra, hayvanlar ile ilgili daha ayrıntılı gözlem ve araştırmalar yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Bunlara yeri geldikçe değineceğiz. Ama burada, yalnızca felsefi görüşlerden bir özet vermek istiyorum. Von Uexküll, hayvanlar lehine olarak da en kapsamlı “düşünen” biyolog- filozoflardan biridir. Uexküll, insanların hayvanlardan “nitelik” olarak farklı olduğunu kanıtlamaya çalışırken, hayvanları gerçekten çok yakından gözlemiş ve çeşitli davranışlarını enine-boyuna irdelemiştir. Ulaştığı en önemli sonuçlardan biri, her türün, kendine göre çevreye uyum açısından tam olarak yetkinleştiği görüşüdür. Her canlı varlık, kendine göre yetkindir. Çevreye uyum bakımından bir fil, bir amipten daha yetkin sayılamaz. Verili bir çevre içinde yaşamaya mahkum olsa da, her hayvan, kendi çevresinden hayatının devamı için azami ölçüde yararlanacak yeteneklerle donatılmıştır. Böylece, hayvanların insanlarla zeka yönünden kıyaslanmasının ve “insanlar hayvanlardan daha zekidir” denmesinin de yolunu kapatmış oluyordu Uexküll. Her hayvan, kendi türü içinde daha zeki veya daha aptal bulunabilir. Türler arasında bu yönden bir kıyaslama yapmak, saçmalamaktır.

Fakat Uexküll’ün “hayvanlarda gelecek duygusu olmadığı” savı, onların “yalnız şimdi içinde yaşadıkları” görüşü, onu farklı bir sonuca götürmüştür. İnsan yavrularında da, belirli bir yaşa kadar yarın, öbürgün, daha sonrası hakkında açık bir görüş bulunmaz. Her istediğini elde etme dürtüsü vardır. Hemen. Hatta gökteki yıldızlan bile isteyebilir. Bir “olabilirlik” fikri de yoktur yani. Hatta yetişkin insanlarda bile, uzak görüşlü, kısa görüşlü, çok kısa görüşlü, uzak görüşten tamamen mahrum bireylere raslanır. Ayrıca, gelecek, “şimdi”nin neresinde başlamaktadır? Bir saniye sonrası mı, bir yıl sonrası mı, bir kuşak sonrası mı? Bu, her hayvan türü için değişik bir süre olabilir, ama vardır. Bir karınca eğer bir saat sonrasını düşünerek bir iş yapıyorsa (yuvasına yağmurdan önce yetişmeye çalışmak gibi), kendi ömrüne oranla, bizim bir yıl sonrasını düşünmemizle eşdeğer bir gelecek planlaması yapıyor sayılmaz mı? Birşey ile savaşmak, ona “hayır” demek konusuna gelince; doğa ile savaşmak, yenme azmini gerektirir. Fırtınayı, seli, volkanı, depremi önleyebilme düşüncesini gerektirir. İnsan, bugün için bile doğa ile savaşmıyor, savaşamıyor, ancak savunma tedbirleri alıyor. Saklanmaya ve korunmaya çalışıyor. Oysa bunu, bütün hayvanlar yapıyor. Böyle olmasaydı, hayvanlar kendilerini doğaya karşı koruyamamış olsalardı, milyonlarca yıldanberi süren bu savaşta tüm hayvanlann soyunun tükenmiş olması gerekirdi. Her hayvan doğaya “hayır” diyebilmekte, elverişsiz çevre koşulları ortaya çıktığında “hayır” deyip uzaklaşarak veya koşulları kendi lehine çevirmeye çalışarak yaşamını devam ettirmektedir. Evet, her hayvan kendisine verilen çevrede yaşamaktadır. İnsanlar da öyle. İnsanlar Dünya üzerinde, sıcak ve ılıman kuşakta yaşamaktadırlar. Kutuplar ve çöller, insanlar açısından “yaşanamayan” yerlerdir. Ayrıca Dünyada, insana “verilmeyen” çevre unsurları da vardır. Mikrodalga frekansları, kızılötesi ve morötesi ışımalar, demirin kokusu, vb. insana verilmemiştir. İçinde yaşadığımız havayı da, ancak mahrum kalınca farkederiz.

Max Scheler, Hayvanlarda da zeka bulunduğunu öne sürer ve zeka bakımından onların insana yakın olduğunu söyler. Scheler’e göre, zeka bakımından, zeki bir şempanze ile bir Edison, bir Siemens arasında ancak bir derece farkı vardır. Bundan başka hayvanlar, insana, heyecanlar alanında zekadan daha yakındırlar. Armağan, uzlaşma, dostluk, ve buna benzer şeyler, hayvanlarda da vardır. Bunun için hayvanlara bir seçme yeteneği de yüklemek gerekir. Bundan başka hayvan, belli bir dereceye kadar, zaman bakımından daha uzak olan ve ancak dolambaçlı yollardan gidilerek elde edilebilen, fakat sağlayacağı yarar daha büyük olana ulaşmak için, yakında bulunan yararlı bir şeyden vazgeçebilir.

Scheler, hayvana gelenek de yükler. Hafızaları sayesinde belirli yararlı davranışları akıllarında tutabilirler, onları birbirinden görerek taklit edebilirler ve bu yolla bir gelenek oluşturabilirler. Hayvan sürülerinde, hayvan gruplarında, sürü öncülerinden veya grup liderlerinden bazı davranışlar öğrenilir, taklit edilir ve gelecek kuşaklara da aktarılabilir. Scheler, bu aktarmanın yalnızca “gelenek” anlamında geçerli olduğunu, geçmişin bilinçli anıları olan işaret, belge, kaynak gibi aktarma şekillerinin yalnızca insanlarda görüldüğünü söyler.

Scheler’in, insanlarla hayvanlar arasında “heyecanlar” yönünden de ortaklık kurmasına, Konrad Lorenz’den bir örnek verebiliriz. Lorenz, bu örneği, hayvanların “içgüdüleriyle” davranmalarına kanıt olarak veriyor. Onun bu yorumu dışında bu örnek, hayvanlardaki duygusallığın bazı yönlerden insanlara benzerliğine güzel bir örnektir. Lorenz diyor ki: “Bir karga topluluğunda, onların birbirinden korkmaları temeline dayanan bir basamaklar düzeni vardır. Örneğin, alfa adım verdiğimiz karga betayı gagalar; beta gammayı gagalar; böylece bu, en alt basamakta bulunan ve hiçbir kargayı gagalayamayan omegaya kadar sürüp gider. Böyle bir basamaklandırma ile asosyal hayvanlarda da, eğer bunlar yapay olarak dar bir yerde yaşamak zorunda kalırlarsa, karşılaşırız. Fakat böyle bir durumda omeganın, uzun veya kısa bir zaman sonra hırpalanmaktan zayıf düşerek öldüğü görülür. Böyle bir durumla, bir “karga toplumunda” karşılaşmıyoruz. Çünkü burada türün devam etmesine yarayan şaşırtıcı bir tepki tarzı egemendir. Kavgaya tutuşan iki karganın sesini duyan başka bir karga, bir savaş işareti almış gibi hemen oraya giderek kavgaya katılır ve daima da zayıf olanın yanını tutar. Her karga, sosyal basamakta kendisinden sonra gelen kargaya karşı çok kötü bir despot gibi davranır; fakat daha zayıf olanlara daima yardım eder. Burada sanki şövalyece bir düzen egemendir. Çünkü her karga, kavgada zayıf olanın yanını tutar. Yavru yapmak için bir yuva yeri bulmanın çok önemli olduğu bazı durumlarda, bir karga, kendisinden güçlü olan başka birisi tarafından yuvasından atılmak istenirse, saldırıya uğrayan bu karga belli bir ses tonu ile bağırmaya başlar. Bu sesi işiten öteki kargalar, hemen, yuvasından dışarı atılmak istenen karganın yuvasına doğru hızla uçarlar, ona saldıran kargaya saldırırlar. Bu ortak polis tepkisi, asosyal olan öğeyi sosyal bir duruma getirmeye hizmet eder.”

“Eğer bir karga yakalanır ve elde tutulursa, bunu gören öteki kargalar, hemen bu kargayı yakalayan ele saldınp gagalamaya başlarlar. Duygusal hayvan dostları, bu davranışı, bu arkadaş koruyuculuğunu, hayvanlarda dostluk,vb. gibi moral ve benzeri hareketlerin temeli olarak görürler. …Hakikatte ise bu, doğuştan gelen, belli bir uyarıma karşı gösterilen yalın bir tepkidir.”

Hayvanlarla insanların karşılaştırılmasında çeşitli görüşlerin çok iyi bir derlemesi olan, sayın Prof. Takiyettin Mengüşoğlu’nun “İnsan Felsefesi” isimli eserini okumanızı öneririm.
İnsanların “en akıllı” tür olduğunu kabul edelim. Diğer tüm türler için de, acaba “en duygusal”, “en kahraman”, “en gaddar”, “en saldırgan”, “en yumuşak huylu”, “en müşfik”, vb. “en” 1er çıkaramazmıyız? Yani doğa, her türe bir “en” verme yolunu seçmiş olabilir mi? İnsan, “en akıllıdır”.Ve bu aklıyla, kötü olduğu için değil, iyi olduğu için bazı şeyler yapar. Silah yapar, düşmanı yenmek için. Bu silahın bir gün Dünyayı yokedebileceğini düşünemez zamanında. Daha rahat yaşamak için bir düzen kurar, bu “daha rahat” düzene uyum sağlayabilmek için insan yavruları yirmi-yirmibeş senelerini yoğun ve sıkı bir eğitimle geçirmek zorunda kalırlar. Kendisine zaman kazandıracak modern araçlar yapmak için çalışır, ama bu araçları eline aldığında herzamankinden çok “zamansızlıktan” yakınmaya başlar. “En akıllısı” öndeki zincirli demek geliyor içimden.

Son olarak. Carl Sagan’ın sözleri ile bitirmek istiyorum bu bölümü: “Eğer şempanzelerin bilinçleri varsa, eğer onlar soyutlamalar yapabiliyorlarsa, bugüne kadar ‘insan hakları’ olarak tanımlanmış şeylere de sahip olamazlar mı? Onu öldürmenin cinayet sayılması için bir şempanzenin ne kadar zeki olması gerekir? Misyonerlerin onu dine davet etmeye layık görmeleri için başka ne gibi nitelikler göstermesi gerekmektedir?

“Geçenlerde büyük bir primat araştırma laboratuarının yöneticisinin yanında bulunuyordum. İçinde kafeslere kapatılmış şempanzelerin bulunduğu ve perspektif yönünden son tarafı bitiş noktası olarak gösterilmiş çizgili ve uzun bir koridora yaklaştık. Her kafeste iki-üç hayvan vardı ve eminim ki bu uygulama, benzer kurumlardakinin (ya da geleneksel hayvanat bahçelerininkinin ) bir örneğiydi. En yakın kafese yaklaştığımızda, bunun içindeki iki tanesi dişlerini gösterdi ve inanılmaz bir isabetle epeyce büyük birer tükürük savurarak yöneticinin karbeyaz önlüğünü iyice ıslattı. Sonra, diğer kafeslerdeki hayvanların da katıldığı kısa çığlıklar attılar; ötekiler, kuşkusuz bizi görmemişlerdi, ama koridor vurulan, tırmalanan ve takırdayan kafes demirlerinin sesiyle doldu. Yönetici, böyle bir durumda onların yalnızca tükürmekle yetinmeyeceklerini bana bildirdi; kendisinin isteği üzerine geri çekildik.

“1930 ve 40 yıllarının Amerikan filmlerini güçlü bir şekilde anımsadım; federal ıslahhanelerin insanlık dışı yönlerini işleyen bu fimlerdeki tutuklular despot gardiyanları gördüklerinde yemek araçlarını demirlere vururlardı. Yanıtlayacağımı iddia etmemekle birlikte, şu soruyu sormanın yararlı olduğu görüşündeyim: Tüm uygar dünyanın bellibaşlı her kentinde, maymunlar neden kesinlikle tutuklu bulunmaktadır?”