MICHAEL VICK, FREDERICK DOUGLASS, JOHN AFRICA VE SÖMÜRÜNÜN SİSTEMİK DOĞASI


BİR HAYVAN GEZEGENİ KORKUSU


Jason Hribal

 

 

 

13 Eylül 1916’de meydana gelen olaylarla ilgili bir çok spekülasyon var. Kesin olarak bildiğimiz şey, 30 yaşında Mary adında bir sirk filinin Erwin, Tenesssee’de büyük bir kalabalık önünde  linç edildiği. Söylenene göre, sonradan kendisine takılan isimle söylersek “Eli Kanlı Mary”, bir gün önce bir bakıcıyı  öldürmüştü ve orada yaşayan insanlar Sparks Brothers Sirki sahibinden idam edilmek üzere fili anında teslim etmesini istemişti. Patron kabul etti, ve tartışmalar başladı. Zehirleyerek mi öldürmeli? Belki de elektrikle? Belki, tren altına atarak? Sonunda fili zincirlerle vince asarak öldürmeye karar verdiler.

 

13 Eylül’deki matinenin ardından seyirciler hemen yakındaki tren raylarına yönlendirildi. Kalabalık belki de iki bin kişiydi. Halkbilimciler o öğleden sonra yaşananlarla ilgili olarak iki versiyondan söz eder. Bazı insanlar Mary’nin tek başına asıldığını söylüyor. Bazı insanlar da  Mary’nin asılırken yalnız olmadığı, yanında bir iki “zenci”nin de asıldığından oldukça emin. Elde bulunan az sayıdaki kanıt birinci versiyonu haklı çıkarıyor: linç sırasında sadece 1 kişi asılmıştı. Ancak diğer versiyonla ilgili hatıralar daha bir önemli, çünkü bu şahitler (en azından bilinç altından) türler arasındaki ayrımı belirsizleştirdiği gibi bir yandan da tahakküm altına almanın sistemik doğasını da ortaya koyuyorlar. Haa… daha şimdiden bazı okurların bu provokatif fikirden  rahatsız olmaya başladığını görebiliyorum, diğerleri de kızmaya başlıyor. Aslında insanları öyle ya da böyle diğer hayvanlara benzetmek başa bela almak demek. Mesela Michael Vick’in köpek dövüşü olayını ele alalım.

 

Önceleri Michael Vick’e karşı bir öfke ve köpeklere acıma duygusu hakimdi. Köpek dövüşüyle alakalı  gerçekler herkesi sarstı. Ama aynı hızla, yorumların çoğu- özellikle de Sol’dan gelen eleştiriler- birden tutucu bir söylem kazandı. Bazıları bu meselenin özünde bir ırk meselesi olduğunu söylüyordu. Diğer bir deyişle, Vick’e yöneltilmiş öfke aslında baskı altına tutulmuş bir ırkçılığın dışarı vurumuydu. Bazıları bunun kültürel bir konu olduğunu öne sürdü: Güneyliler ,görünüşe göre, kanlı sporları seviyorlardı, bu yüzden de herkesin bu konuda daha anlayışlı olup bu tür gelenekleri kabul etmesi gerekiyordu. Diğerleri de dişe dişe oyununu oynadılar- yani insanlar diğer canlılara kıyasla daha kötü durumda-ihtiyaç ve arzu anlamında. Hakikaten, diyorlardı, savaşlarda ölen insanlar varken köpek dövüşünü düşünmekye  kimin zamanı var ki?

 

Bu yorumların her birisinin farklı bir yaklaşım sergilediğini; ama hepsini de birbirine bağlayan ortak bir nokta olduğunu kabul etmek gerek: korku. Ne demek istiyorum? Vick konusuyla alakalı duyduğum ve okuduğum her şeyde şöyle bir cümleyle her defasında karşılaştım: “ Köpekleri severim ama, bu da fazla uzadı”. “Bu” dedikleri şey, diğer hayvanlardan ve onların toplumdaki yerinden söz etmek. “Bu” dedikleri şey, sosyal ve ekonomik ilişkilerden, hiyerarşiden, eşitlik ve haklardan söz etmek. “Bu düşünme ve konuşma biçimi antroarkiye meydan okumak demek: insanların hayvanları tahakküm altına almasına  yönelik bir meydan okuma.  Bu yüzden işte sözünü ettiğim o korku, yani statüyü kaybetmek, gücü kaybetmek ve  çıkarlarından mahrum kalmak korkusu bu. Köpek dövüşüyle alakalı çoğu muhafazakar yazının bu yüzden köpeklerle alakası yok. Bu göz ardı etme durumu da en temel meseleden bizleri uzak tutuyor: köpekler, insanlar ve sömürünün doğasından. Ancak Afrika kökenli Amerikalıların özgürlük mücadelesindeki iki tarihi figür ne bu konuları düşünmekten ne de bu bu konuların ne anlama gelebileceği üzerine düşünmekten korktu. Belki o zaman Frederick Douglass ve John Africa diyaloğumuzu sürdürmemize yardım edebilirler.

 

Douglass’ın kölelik günlerini anlatışına baktığımızda kendisiyle diğer hayvanların nasıl muamele gördüğü ve kullanıldığı konusunda doğrudan benzetmeler yaptığını görüyoruz. “Satın alındığımda eski sahibim herhalde benim artık onun kölesi olduğum gerçeğine sürüsüne katılmış yeni bir domuza verdiği önem kadar önem veriyordu.”Genç ve vahşi, çalışan bir hayvan gibi hayat boyu sürecek, acı bir esaretin boyunduruğunu giyecektim”. Gerçekten de “ artık benim durumumla öküzlerin içinde bulunduğu durum arasında bir çok ortak nokta görüyordum. Onlar bir eşyaydı, maldı, ben de öyleydim; onlar perişan olacaklardı, ben de olacaktım-hayat böyleydi işte.” Ama Douglass bu benzerlikleri fark eden tek kişi değildi, çünkü bu tür bir düşünme biçimi Afrika kökenli Amerikalılar arasında rutin ve sıradan bir şeydi.

 

Mary Prince, James Roberts, Henry Box Brown, William W.Brown, MArtha Browne, William Hayden, Aaron, Leonard Black, Moses Grandy, Henry Bibb, Thomas L.Johnson, Harriet JAcobs, Josiah Henson, John P.Parker, Henry Williamson ve liste böyle devam ediyor. Afrika kökenli Amerikalı köle anlatıları bu tür düz ve net benzetmelerle doludur.

 

Yukarıdaki anlatıcılar kendilerine eşeklerle aynı şekilde davranıldığını söylüyorlardı, yani bir eşya gibi, bir stok ürünü gibi, bir makine gibi. Öküzlere nasıl bakılıyorsa kendilerine de benzer bir şekilde bakıldığını yazıyorlardı- yani zekasız, ruhsuz ve aşağı yaratıklar olarak. Atlar gibi çalışmak zorunda kaldıklarından şikayet ediyorlardı- hiç ara vermeden, ücretsiz, yeterli su ve yiyecek olmadan, umursanmadan. Thomas L. Johnson’a erken yaşlarında öğretildiği gibi, “ bir öküz, at, veya bir eşekle aynı şey olduğunuzu anlamak zorundasınız, sadece Beyazlar kullansın diye var olduğunuzu, başka bir amacınız olmadığını anlamak zorundasınız.”

 

Yukarıdaki anlatıcılar koyunlarla yan yana nakledildiklerini anlatıyorlardı- gemilerde, botlarda, vagonlarda ve zincirli çekçeklerle. İneklerle beraber açık artırmalarda satıldıklarını anlatıyorlardı, onlarla beraber sergilendiklerini, incelendiklerini, satıldıklarını ve ailelerinden ayrıldıklarını anlatıyorlardı. Moses Grandy şöyle söylüyor, “ Büyükbaş hayvanlar yavrularına böğürüyorlardı, erkekler ve kadınlar kocaları, karıları ya da  çocukları için ağlıyorlardı.” Grandy aynı şekilde dört  çocuğunu kaybedecekti. Anlatıcılar domuzlarla aynı yerlerde, ağıllarda, barınaklarda veya barakalarda bir arada kaldıklarını da anlatıyor. Köpekler gibi, iple, sopayla ya da kırbaçla kontrol edilip cezalandırılıyorlardı.

 

William W.Brow, “bu açık artırmalarda, insanların sinirleri, kemikleri, kasları, kanı ve dokuları sanki kuzeyde bir çiftçiye at ya da koyun satarmış gibi umursamaz bir tavırla satılıyor”  diye yazarken  acaba olayı abartarak mı anlatıyordu? Harriet Jacobs kadınların “hayvanlarla başa baş açık artırmaya konulduğunu, çünkü sahibinin stoğunu artırmadıkça hiçbir değerlerinin olmadığını” söylerken yaptığı benzetmelerde biraz keyfi mi davranıyordu? Hayır. Aslında Brown ve Jacobs hakiki bir tarihsel gerçeği açıklıyorlardı: kendi tecrübelerini. Josiah Henson şöyle söylemişti, “sırf nasıl koştuğumu görmek için beni aceleyle bir yere yolladılar; puanlarım aynen bir atınki gibi açık artırmada ilan edildi; ve sahip olduğum bir çok özellikten bazıları pazarlık payı için öne sürüldü, böylece evcil bir hayvan olarak değerim daha da artmış oluyordu.” William Hayden köleliğin onu “büyük yorgunluk çeken, kırbaçlarla cezalandırılan bir yük hayvanına” dönüştürdüğünü anlamıştı. Leonard Black , toplumun onları “açgözlülüğünün, basit hırsları uğruna istismar ettiğini, onları domuz ve koyunlar gibi alınıp satılacak basit nesneler ve mallar haline dönüştürdüğünü” biliyordu. John P.Parker Afrika kökenli Amerikalıların “sahiplerinin eşekleri nasıl ormana gönderilirse aynen öyle güneye satıldıklarını ve kendisinin de 2,000 $ değerinde bir hayvan olduğunu” anlamıştı.

 

Bu noktada bazı okuyucular bu açıklamaların diğer hayvanların lehinde yazılıp yazılmadığını merak edebilirler; ama bu tür bir tavır da yanlış olur doğrusu. Çünkü Douglass, Johnson ve Grandy inek ya da öküze acımış olabilirse de hiç birisi “vahşi hayvanlar”ın kullanıldığı ve değişik davranışlara maruz bırakıldığı sisteme meydan okumadı. Bu anlatılar daha çok Afrika kökenli Amerikalıların lehinde yazıldılar, ve basit bir argüman yürüttüler. Kölelik, diğer hayvanların toplumsal olarak baskı altına alındığı ve ekonomik olarak sömürüldüğü bir araç ve bir kurumdur. Diğer bir söyleyişle, inekler köledir. Domuzlar köledir. Atlar köledir. İnsanlar olmamalıdır.

 

Vincent Leaphart adını John Africa ismini aldığında, dönüşüm tamamlanmıştı. Bir devrimci olmuştu ve etrafındaki dünya onu alt üst etmişti. Irkın ötesinde, cinsiyetin ve türün ötesinde sınıf, onun mücadelesindeki esas nokta olmuştu. Düşünme biçimi yalındı: Bütün canlılar aynı kaynaktan gelir, her bir canlı bir diğeriyle bağlantı halindedir ve birbirine bağımlıdır. Bu yüzden, işbirliği aracılığıyla, etnosentrizmin, ataerkilliğin, antroarkinin bariyerlerini yıkan bir işbirliği sayesinde gerçek bir sosyal değişim ve hareket elde edilebilir. İşte bu, MOVE hareketinin temeliydi.

 

Başlangıçtan itibaren MOVE geniş ölçekli bir yaklaşım içerisinde kalarak sisteme karşı savaştı. Örneğin, hapisanelere ve hayvanat bahçelerine karşı sürekli protestolar düzenlediler. Neden ikisi beraber? Cevapları basitti: bu iki kurum temelde aynıdır. İkisi de devletin ya da imparatorluğun hizmetindedir. Her ikisi de kişileri iradeleri dışında hapse atar. Her ikisi de ortadan kaldırılmalıdır. Bazı okuyucular böyle bir düşüncenin antropomorfik bir düşünce tarzı olduğunu söyleyebilir. Ama önceden açıkladığım gibi, antropomorfizm ampirik bilgiye dayanmayan, hayli politik bir terimdir. Bu silah, eleştirel düşünceyi geriletmeyi, korku yaratmayı, canlılar arasında birliğe engel olmayı amaçlar. Ama John Africa’nın gözü hiçbir zaman kolay kolay korkmadı.

 

MOVE her zaman geniş bir topluluk olmuştu. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Kara derili, kahve rengi tenli, ve beyaz derili insanlardan oluşuyordu. Kediler ve köpeklerden oluşuyordu. Bu ilişkiler ailesel ilişkilerdi. Gerçekten de 1985’te o Mayıs günü, polis ve FBI evlerine bomba koyduğunda, ölenler sadece 6 yetişkin ve 5 çocuk değildi. 6 yetişkin, 5 çocuk, bir sürü kedi, köpek ve çok sayıda başka canlı öldürülmüştü.

 

Ölümünden önce John Africa “köpek adam”  olarak biliniyordu. Bu aşağılayıcı bir lakap değildi. Ya da iğneleme amacıyla söylenmiş bir şey de değildi. Bu isim aslında gerçek bir samimiyetin işaretiydi, çünkü Africa köpekleri çok seviyordu ve köpek dövüşlerinden nefret ediyordu. İster Rochester, New York’un ya da Philadelphia’nın sert sokaklarında olsun, köpek dövüşlerini arayıp bulur ve buna bir son verirdi. Africa insanların alenen karşısına dikilir ve bir zamanlar köle sahiplerinin sadece çıkarları ya da zevkleri için dövüşler organize ettiğini açıklardı. O zaman, kavga eden, kan içinde kalan ve birbirini öldürmeye zorlananlar Afrika kökenli Amerikalılardı. Şimdi, Afrika kökenli Amerikalılar aynı şeyi bir başka hayvana yapıyor. Bu eylemler  iki yüzlülük değil mi? Ahlaksızlık ve adaletsizlik değil mi? Köpek dövüşü aslında kendimizi sömüren ve baskı altına alan aynı sistemi sürdürmüyor mu? Şiddet çemberinin başladığı yerde bitmesi gerekmez mi? John Africa buna inanıyordu ve bu konuda haklıydı.

 

Köpek dövüşleri, boğa güreşleri ve horoz dövüşlerinde iki temel amaç vardır. Birincisi, eski İngiliz Savaş Bakanı William Windham tarafından son derece doğru bir şekilde  tanımlanmıştır: “mağrur bir halkın ruhu onurlarını savunmak için şahlandığında ya da  çok uzaklardan bir savaş sesini duyduğunda, onları kitlesel olarak eyleme çağırmak zor değildir; ama hiçbir ordu eğer askeri hayatın sanatları bütün topraklara yayılmasaydı bu kadar kısa bir süre içerisinde hazır edilemezdi.” Windham kan sporlarının devlet adına öldürmeyi savunma işlevi gördüğünü savunuyordu. Yunanlı politikacı Themistokles, Xerxes’le savaşa girmeden önce bir horoz dövüşü düzenlemiş ve böylece askerleri arasında kan dökme arzusu uyandırmak istemişti. Kış Askeri adlı belgeselde Vietnam gazisi izleyiciye temel eğitimlerinin son kısmını anlatıyordu. komutan takımının önüne elinde bir tavşanla  çıkıyor, hayvanın kafasını koparıp barsaklarını deşiyordu. Gerçekten de köpek dövüşçüsü Michael Vick toplumsal şiddetin kurbanı olmaktan çok onun bir sebebiydi. Kan sporları savaşa doğru götürür- tersi değil.

 

Kan sporlarının ikinci amacı para. Mesela köpek dövüşü büyük para getiriyor, kumar endüstrisinin bir parçası. Bu dövüşleri organize, fonları sağlam ve bol kazanç getiren bir şey olarak görmemek ancak saflık olur. Farklı hayat kulvarlarından gelen bir çok insan burada olaya dahil olabilir (ya da para  kaybedebilir), aynen diğer kumar olaylarında olduğu gibi. Ama büyük para daima arkalarda bir yerlerdedir, görünmez. Milyonlarca dolar bu endüstrinin planlanmasına, promosyonuna, uygulanacağı mekanlara aktarılır. Finansal ve lojistik destek sağlayan uluslararası, ulusal, resmi ve yerel kurumlar var. Köpeklere gelince, onlar sadece işçi: sahiplerinin çıkarı uğruna dövüşmek amacıyla çalıştırılırlar. Multi milyoner Michael Vick köpek dövüşü işine başlayıp bu işi geliştirmek için çok yatırım yaptı, The Bad Newz Kennels’ı kurdu. Parasını da  köpeklerden kazandı. Bu bir sınıf ilişkisi: bir tarafta Vick, diğer tarafta da  köpekler.

 

Kölelerle alakalı çalışmalar yapan bir çok akademisyen, köleliğin kökenlerinin aslında domuz, at ve büyük baş hayvanların evcilleştirilmesine dayandığını düşünüyor. Diğer bir deyişle, insan köleliği ilk kez diğer hayvanların halihazırda evcilleştirilmiş olduğu eski uygarlıklarda görüldü. Kölelik köleliği doğurur. Frederick Douglass ya da John Africa  bunu öğrenmekten dolayı şaşırır veya rencide olur muydu? Hayır. İlk  modern kölelik karşıtı hareketin Pisagoryenler tarafından yönlendirildiğini öğrendiklerinde de  şok geçirmez ya da öfkelenmezlerdi.

 

17.yüzyıl’da Philadelphialı Quakerlar- Benjamin Lay, Anthony Benezet, John Woolman, ve Josua Evans- sadece köleliğin ortadan kaldırılmasını savunan radikaller değildiler. Granville Sharp, Thomas Clarkson, ve John Wesley’yi etkilemiş kişiler değillerdi sadece. Aslında onlar insan, domuz, at ve  köpek dahil bütün hayvanların sömürülmesine ve baskı altına alınmasına karşı seslerini yükselten radikallerdi. Onların eylemleri; bildiri yazmak, Güney eyaletlerinde vaaz vermek, Afrika kökenli Amerikalıları okula göndermek, sivil itaatsizlik araçları kullanmak, ürünleri boykot etmek, düşük ücretle çalıştırılan işçiler adına kampanyalar düzenlemek, bir başka canlının etini yemeyi reddetmek ve at arabalarına binmeyi kabul etmemekti. Gerçekten de, eski Yunanlı filozof Pisagor’un adına ithafen kendilerine Pisagoryen Quakerlar denen bu insanlar daha büyük bir hareketin parçasıydı, Fransız Devrimi’yle başlayıp İngiliz devrimiyle devam ettiren bir hareketin parçasıydı. Sayıca az olsalar da, bu hareket ses olarak güçlüydü, çünkü dünyayı alt üst etme mücadelesi geniş bir sınıf vizyonuna dayanıyordu. Bu yüzden, köleliğin kaçınılmaz sonuna yardımcı olmanın yanı sıra, diğer davalar arasında yolunu belirlemek kadar, modern Pisagoryenler ana akım toplumu diğer hayvanları kullanma ve onlara davranış biçimleriyle de yüzleşmeye zorladılar. Bu yüzleştirme çabaları 19. yüzyıla ait iki reform şeklinde görüldü: hayvan hakları ve vejetaryenizm.

 

 

Douglass ve Africa’ya dönmemiz gerekirse, onların insan olarak statüleri bu tarihin keşfedilmesinden sonra tehlikeye girmezdi.Onlar ayrıca endüstriyalist Henry Ford’un, montaj hattı fikrini (otomobil üretiminde kullanıldığı şekliyle) mezbahaların çalışma sistemlerini inceleyerek elde ettiğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi. Ya da Amerikan üniversite ve kolejlerindeki ilk ticaret bölümlerinin Tarım Departmanları olduğunu öğrenmekten, ekonomist R.H.Coase’ın-–neo-liberal kuramını geliştirip Nobel kazanmadan önce- 1930’larda domuzların iş gücünü ve jambon üretimini inceleyip hazırlandığını öğrenmekten. Ya da Stephenson, Illinos’de, memleketimde eski endüstriyel fabrikaların hepsinin yeni neo-liberal fabrikalarla yer değiştirdiğini öğrenmekten, Darfur’da devam eden kamulaştırma ve soykırım olaylarının ardında sosyolog David Nibert’ın söyleyişiyle, büyük baş hayvan endüstrisinin bulunduğunu, çünkü bu endüstrinin sığır eti üretimi için o toprağı istediğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi.

 

Ne Frederick Douglass, ne John Africa yukarıdaki bilgiden korkmazlardı. Türler arasında karşılaştırmalar yapmaktan ya da ortak noktalar bulunduğunu fark etmekten kaçınmaz ya da bunu görmezden gelmezlerdi. Diğer insanlara bu tür konuları düşünmemeleri yönünde göz dağı vermezlerdi. Bu tür konuların tartışılmasına engel olmaya çalışmazlardı. Douglass ve Africa bir hayvan gezegeninden korkmuyordu, ikisi de toplumsal tahakküüm ve ekonomik sömürünün sistemik doğasını tamamen kavramıştı. Ve, John Africa örneğinde olduğu gibi, onlardan biri bu konuda bir şeyler yaptı. Alınacak dersler var.

 

 

Çeviri: CemC

 

 

Devrimin Fitilini Ateşlemek


 

Dr.Steve Best röportajı

 

Abolitionist-online sitesinden, 2006 yılına ait bir çeviri.

Claudette Vaughan

“The Soft cage- Yumuşak Kafes” adlı kitabında Christian Parent gözetlemenin tarihinin kölelerden göçmenlere, politik radikallere ve suçlulara ve en sonunda da kredi kartı ve bilgisayarı olan herkese kadar yol aldığını söylüyor. Bush’un Amerika’sında eylemci olmak nasıl bir şey?

Orwell’in kitabı 1984’teki bir karakter olmak nasıl bir şey? Ya da Kafka’nın romanı Dava’da? Sofistike teknolojilerin tahakküm ve  kontrol amaçlı kullanıldığı total gözetim sisteminde yaşamak nasıl bir şey? Mc Carthyciliğin hortladığını görmek, Şirket Amerikasının bir polis devleti ve faşist bir toplum haline dönüştüğüne tanık olmak nasıl bir şey? Medikal ve finansal kaynaklardan tutun kütüphane ziyaretlerinize dek her düşünce ve hareketinizi takip eden “Total Enformasyon Farkındalığı” geliştirmiş bir toplumda ajitasyon yapmak nasıl bir şey?  Büyük İş ve Büyük Hükümetin birbirine tamamen karıştığı, üç en büyük telefon şirketinin –AT&T, MCI ve BellSouth- müşterilerinin mahrem kayıtlarını hükümete devrettiği bir ülkede, dünyanın en büyük veritabanını oluşturduğu bir toplumda yaşamak nasıl bir şey? Tamamen bir yalandan ibaret bir toplumda yaşamak nasıl bir şey-“terörizme karşı savaş” ve “demokratik bir millet kurmak” gibi ikiyüzlülüklere dayanamadığınız bir ülkede yaşamak, halkın çoğunluğunun Bush’un Anayasa’ya olan saldırısını,  kendi politikalarının daha da kötü hale getirip kendi sebep olduğu terörizmi önlüyor diye sahip çıktığı bir ülkede yaşamak nasıl bir şey?

Nasıl bir şey?  Uğursuzluk dolu ve dehşet verici bir şey. İnsanlar paranoyak oldu, korkuyorlar, ve Irak işgalini protesto etmek gibi politik eylemlerde bulunmak isteyenler de FBI paparazzilerinin büyük veri bankalarında kendi görüntülerini biriktirmesinden ürkerek eylemlerden uzak duruyor.  Konuşma özgürlüğü siz bu hakkınızı kullanmaya başladığınız an sona eriyor. Doğa politikası- dünya ve hayvan özgürlüğü mücadelesi- günümüzdeki en dinamik mücadele biçimi, ve şirketlerin çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturdukları için dünya ve hayvan özgürlükçüleri ciddi saldırılara uğruyor. Çoğu kişi tarafından kabul gördüğü gibi,  ABD’deki durum 1950lere çok benziyor, aradaki fark şu: komünizmden korkmak, hayvan hakları ve çevreci “ekoteröristler”den korkmaya dönüştü.

“Cesurların yuvası, özgürlerin toprağı”nda eylemciler federal ajanlar tarafından takip ediliyor; telefon konuşmaları ve bilgisayar etkinlikleri  izleniyor, evleri basılıyor, mahkemeye çıkmaya ve isim vermeye zorlanıyorlar, federal baskınların hedefi durumundalar, anayasada tanınan haklarını ve özgürlüklerini hayata geçirdikleri için hapse atılıyorlar. Sabotajcılar tecavüzcülerden, banka soyguncularından ve katillerden daha büyük cezalar alıyor.

ABD’de konuşma özgürlüğü hiçbir zaman olmadı ama, 11 Eylül sonrası dönemde, yani artık Anayasa ya da İnsan Haklarının değil de Vatansever Kanunu’nun geçerli yasa olduğu bu ülkede eylemciler terörist diye damgalanıyorlar- sadece ALF, ELF ve SHAC değil, Food Not Bombs ve vegan eğitim kurumları da terörist diye yaftalanıyor.

Amerika’da Sol’a ne oldu? Halk desteği olmadan bir şey yapabilmek mümkün mü?

Buradaki ortam çok tuhaf, Demokratlar Bush’un suçlarına karşı çıkamayacak kadar yüreksizler, akademisyenler çoğunlukla sessiz kalıyor, ABD tarihindeki en kriminal ve yoz hükümete karşı etkili bir kitle eylemi de yok.

Sol ciddi bir muhalefet gücü olma konusunda başarısız oldu. Solcu bir grup filan yok, bir figür ya da işçi partisi filan da yok. 20.yüzyılın ilk günlerinden 80’lere ve günümüze dek Sol Amerikan halkının umursayacağı tek bir kelime etmedi; oysa Tanrı, Millet ve Aile ile ilgili muhafazakar idealler Bush rejiminin faşizmi üzerinde büyük bir etki bıraktı, hala da desteklemeye devam ediyor. “Politik İktidar ve Toplumsal Hareketler” adlı harika kitabında Carl Boggs  1960lardan sonra- öğrenci grupları, feministler, siyah özgürlükçüler ve diğer halk hareketleri- ABD’deki bütün muhalif güçlerin ve “yeni toplumsal hareketlerin” devlet baskısıyla nasıl bastırıldığını; bürokrasi ve Pazar aracılığıyla nasıl  sistemin bir parçası haline getirildiğini; iç çatışmalar yada hiyerarşiler aracılığıyla nasıl kendini yok ettiğini gösteriyor.

Bir diğer etken de 1960’lardan sonra radikaller akademiye girdiler, burada radikal fikirleri üniversite promosyon politikaları sebebiyle yumuşatıldı ve ardından da somut politikadan koparılmış soyut teori atmosferinde de can verdi. David Horowitz gibi hem sağcı hem de hasta tipler akademik solla ilgili zevzeklik edip duruyor, sanki akademik sol radikal ideolojileri biçare öğrencilerin beynine enjekte edeni devrimci kadrolar yetiştiren hegemonyacı bir güçmüş gibi, sanki muhafazakar fikirleri baskı altına alıyormuş gibi konuşuyor. Gerçekten radikal fikirleri olan bir akademisyen bu kavramın ne kadar komik olduğunu söyleyebilir, bugün akademide bunu yapmanın ne kadar riskli bir şey olduğunu söyleyebilir, anti-kapitalist fikirlerin sırasıyla profesörlerin reddedilmesine  ya da görev süresinin iptaline sebep olacağını bilir. “Akademik sol”,  profesörlerin feminizmi, sosyalizmi, anarşizmi, post yapısalcılığı ve diğerlerini öğretmesi anlamında var; ama bunların hepsi teori baloncukları, etkileri de seminer sınıfının steril ortamından dışarı taşmaz.

19.yüzyılda Karl Marx ufukta bir sosyalist devrim hayal ediyordu, bu devrim kapitalizmin iç çelişkilerinden ortaya çıkıyordu, ama kapitalizm Marx’ın ihtimal verdiğinden çok daha güçlü çıktı; defalarca işçi ve diğer muhalif güçleri ya yendi ya da onları sisteme uydurdu. Sol, kapitalizme yönelik sistemli bir muhalefet yaratmak, koalisyonlar oluşturmak, ve halk bazında radikal demokrasi talep eden bir kitle hareketi yaratmanın bir yolunu bulmak zorunda.

Görünen o ki, devlet baskısı ve gözetim etrafında organize olmuş bir toplumda; güvenlik saplantısı bulunan, tüketicilik ve eğlence sektörüyle narkoz yemiş, orta sınıftan daha fazla sayıda insanı yoksullar safına katan bir toplumda bu tür bir hareket kurmak çok zor olacak. Hoşnutsuzluk hissi bayağı bir artmalı. Ama Bush savaş politikalarına devam ettikçe bu iş garanti diyebiliriz.

Aslında günümüzde gerçek savaş Irak’ta yaşanan değil; “Yeni Dünya Düzeni hepimize karşı” tarzında bir savaş var ve üretim araçlarını kontrol eden her kimse küresel anlamda ve yerel anlamda cüzdanı da onun kontrol ettiğini biliorlar.

Evet, sorunuz aklıma Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezini getiriyor, bu teze göre tarihin dinamikleri komünizm ve kapitalizm ayrımından (komünizmin yenilgisiyle) İslam ve Hristiyan Batı’ya doğru kaymış oldu.

Görünen o ki, bu tez bir çok açıdan yanlış. Öncelikle denklemin her iki tarafında da monolitik bir yapı yerleştiriyor, Müslümanların çoğu açık açık Batı ile savaş halinde değil oysa ve Batı’da güçlü teokratik ve anti-seküler güçler var, mesela Hristiyan Sağ, Bush yönetimi üzerinde  çok etkili. Medeniyetlerin çatışmasından  çok fundamentalistler ve ekstremist güçler arasında bir çatışma söz  konusu-ister Müslüman  isterse Hristiyan neo-conlar olsun. Bush ve Ladin’in ilahi ilhamlara dayanan iktidar hırslarını ve terörist planlarını hayata geçirebilmek için birbirlerine ihtiyaçları var; geri kalanlarımız ise gezegen barbarlık ve tiranlık kısırdöngüsü içerisine yuvarlanırken çapraz ateşte kalıyoruz.

Ama hata olmasın, uluslararası  kapitalizm  dünya halkları, kaynakları ve biyoçeşitlilik üzerindeki gücünü sağlamlaştırıyor. Kaynaklar ve üretim araçları üzerindeki kontrolden söz ediyoruz; su ve toprak azalıyor, petrolün sonuna ulaşıyor dünya, bunların hepsi Thomas Malthus’un toplumu sıkıştıracağını öngördüğü çelişkiler, işte  şimdi hepsi birer birer gerçekleşiyor, bu durum daha da kötü olacak.

Yeni Dünya Düzeni sadece Irak’taki petrolü istemiyor, ayrıca İslam kültürünü, dinini ve entelektüalizmini de yok etmeye, onların hepsini mülksüz ve topraksız bir hale getirmeye çalışmıyor mu? ABD’nin neo-con politikaları bölgeyi destabilize etmekle kalmıyor, 3. Dünya Savaşı’nı başlatma konusunda da tehdit ediyor.

Kesinlikle. Bush planlamış olsun ya da olmasın, olacağını bilsin yada olmasına izin vermiş olsun ya da olmasın, ya da golf oynamakla meşgul de olabilir, sonuçta 11 Eylül,  küresel bir Pax Americana kurmak ve dünyayı kontrol altına alma arzusu için mükemmel bir bahane oldu. “Millet kurmak,” demokrasiyi yaymak” örtüsü altında Bush, neo-conlar ve uluslararası  şirketler kompleks ve ayrıksı bir dünyaya kendi serbest pazar mantıklarını, yani sendikalar, birlikler, protestolar ve çevresel düzenlemelerin tepkilerine aldırmadan yoluna devam eden bir global ekonomi mantığını, bu monolitik vizyonu şiddet kullanarak benimsetiyorlar. Kapitalist küreselleşmenin ardındaki baskıcı politikalardan kuşku duyanlar muhakkak John Perkins’in “Ekonomik Bir Katilin İtirafları” kitabını okumalı. Bu kitap ABD İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan sinsi güçleri içerden bir bakışla anlatıyor. Serbest Pazar ütopyacıları ulusal, etik ve kültürel farkların farkında değiller ve Irak’ta olduğu gibi, işgalci olarak değil de özgürlükçüler diye selamlanacaklarını sanıyorlar. Kapitalizm, Avrupa kaynaklı faşizmi 1945’e dek elimine etmişti, 1990’a dek komünizmi alt etti ve eski Haçlı seferlerini yeniden yaşatırcasına bu sefer de İslam’ı ortadan kaldırmaya, Muhammed’in  monoteizmini İsa’nınkiyle değiştirmeye ve İslam ülkelerini silahlarla, pazarlarla, kitle kültürüyle fethetmeye çalışıyor. Elbette, böyle yaparak sadece İslami fundamentalizmi artırmış oldular, yeni direnişçi ordulara ve intihar bombacılarına kapı açmış oldular. Sorunları çözmeye yönelik çabalarının hepsi cinayetle, kendi çıkarlarına hizmet eden ve işe yaramaz yöntemlerle ele alınıyor. Uluslararası yasalara veya anlaşmalara saygı duymuyorlar, bütün dünyayı kaosa ve savaşa sürükleyebilirler.

Editör  olarak siz ve Anthony J. Nocella II “Devrimin Fitilini Ateşlemek” (2006) adında bir kitap yayımladınız. Kitabınızdan ve verdiği mesajdan söz edebilir misiniz?

Bu kitap bütün hayatı tehdit altına alan küresel sosyal-ekolojik krizden söz eden 40dan fazla radikal sesi bir araya getiriyor. Bu sesler sosyal ekolojiden , derin ekolojiye, EarthFirst!’e, ekofeminizme, anarkoprimitivizm ve Amerikan Yerlilerine, Siyah özgürlükçülere, hayvan ve toprak özgürlükçülerine ve  politik hükümlülere kadar uzanıyor.

ALF’le alakalı bir önceki kitabıma benzer şekilde bu kitap da sınırları aşan ve köprüler kuran bir yaklaşım benimsiyor. Normal koşullarda bir araya gelmeyecek türden insanları ve pozisyonları bir araya getiriyor: akademisyenler ve eylemciler, bilginleri ve hükümlüleri, beyazları ve diğer ırklardan insanlar, erkekler ve kadınlar, insan ve hayvan hakları eylemcilerini bir araya getiriyor. Her bir bakış açısı, bütünü anlamamıza yardımcı olabilmek için, sosyal ve ekolojik çökmenin doğası ve sebeplerini açıklayan hayati öneme sahip bir perspektif sağlıyor.

Kitabın önemli bir görevi de  çevreciliği beyaz, erkek, ayrıcalıklı pozisyonlardan kopartmak; tek konu odaklı, ana akıma dahil konumundan çıkarmak; onu sınıf, cinsiyet, ırk, etnik ve diğer açılardan radikalleştirmek. Bu, çevreci hareketi sosyal adalet meselelerinden söz etmek, daha büyük, daha ayrıksı ve kapsamlı , daha güçlü bir hale getirmek anlamında kuvvetlendirirken, ırk ve sınıfla ilgili hayati meseleleri de gözler önüne sermiş oluyor.

Kitabın temel argümanı ya da duruşu sizce nedir?

 

Kitap, ekolojik ve sosyal sorunların sistemle alakalı olduğu, kapitalizme içkin olduğu veya “uygarlığa” içkin olduğu anlamında devrimci bir çevreciliğin gerekli olduğunu söylüyor. Devrimci çevreciler, küresel ekolojik krizin semptomlarını sadece idare etmeyi amaçlayan ve altta yatan gerçek sebepleri ve dinamikleri anlamaya yanaşmayan reformist yaklaşımları reddeder. Devrimci çevreciler “yeşil kapitalizm”i naif bir oksimoron olarak görüp reddeder ve bu “ayrı” problemleri küresel kapitalizmin daha büyük sistemine dahil olarak algılarlar. Bütün hiyerarşileri ortadan kaldırmayı amaçlarlar, buna insanların doğadan ayrı olduğunu sandıkları, hakimiyet ve kontrol peşinde koştukları hiyerarşi de dahil. Eşitlikçi, demokratik, ve ekolojik bir dünya şu andaki dünya sistemi içerisinde gerçekleştirilemez, ciddi bir sarsılmaya ihtiyaç var.

Son 30 sene içerisinde çevreciliğin toplumsal adalet olmaksızın hayata geçirilemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan mümkün olmayacağına dair bir farkındalık oluştu. Bu tür holistik bir yönelim Yeşil ağ içerisinde, ABD çevresel adalet hareketinde, EarthFirst!’ün çabalarında (kereste işçilerine verilen destek-Judy Bari tarafından başlatılmıştır), küreselleşmeye son kanallarında, Zapatista koalisyon kurma çabalarında ve sık sık da ALF ve ELF eylemcilerinin anonim bildirilerinde görülebilir. Geniş ittifak politikalarına dair  örnekler ayrıca hayvan, dünya özgürlükçüleri, Siyah özgürlükçüler ve anti-emperyalistler arasında köprü kurma çabalarında da görülebilir, kitapta da bu çaba mevcut.

Elbette, ormanları savunmak ve balinaları korumak hayati öneme sahip eylemler, çünkü bunlar gezegen ve gezegende yaşayan bütün türler ve insanlar için çok önemli evrimci süreçleri ve ekolojik sistemleri koruyorlar. Ama aynı zamanda bütün çevre yıkımı biçimlerine dikkat çekmek ve hem sayı hem de kuvvet anlamında tek konu odaklı hareketlerden daha büyük bir hareket inşa etmek için ezilen halklarla beraber çarpışmak gerekiyor. Daha geniş bir perspektiften baktığımızda devrimci çevreciliğin bir sınıf, ırk, cinsiyet ve kültür savaşı olduğunu ve  insanların doğa üzerindeki hakimiyeti dahil her türden tahakküm sistemini ortada kaldırmayı amaçladığını söylemek gerekiyor.

Günümüzde radikal çevre hareketi içerisinde bir sürü gruplaşma var, çoğu baskın olarak şiddete başvurmasa da şiddetten pasifizme dek her türden pozisyonu bir araya getiriyor. Kitabınız davanızda görülen bölümlenmeye de işaret ediyor mu?

Kitabın ana hedefi; kapitalizm, ataerkillik, ırkçılık, türcülük ve antroposentrizm (insanmerkezcilik) ile alakalı radikal eleştiriler geliştirmek ve her kademede derin sosyal dönüşümlerin olması için insanlara çağrıda bulunmak. Batı’daki diğer çevre hareketlerinin varlığını kabul etse de görece bir bakıştan memnun olup bir kenara çekilmiyor, ana akım çevreciliğe yönelik keskin bir eleştiri söz konusu. Kitap ana akım ve reformist stratejileri –klasik olarak beyaz, erkek ve ayrıcalıklı stratejiler- çeşitlilik konusundaki eksiklikleri eleştirip bu konumu değiştirirken öte yandan da ırk ve sınıf gibi sosyal konulara da el atan bir çevre politikası geliştirilmesi yönünde desteklemek gibi bir amaç taşıyor, bunu yaparken de insan, hayvan ve dünya/toprak özgürlüğü arasındaki derin bağlantıların anlaşılması yönünde bir tavır ortaya koyuyor.

Çevrenin durumu oldukça kötü görünüyor; sizce ümit etmek için sebep var mı?

 

Bizim dönemimiz insanlığın tarihi ve gezegenin evrimi  açısından gerçekten benzersiz bir özellik sergiliyor. Homo sapiens doğaya o kadar yabancılaştı, küresel anlamda o kadar emperyalistleşti, ihtiyaçları ve büyümesi anlamında öylesine canavarlaştı ki doğal tarih içerisindeki altıncı toptan yok oluş krizini başlattı ve küresel ısınmaya da sebep oldu.Kendi ömrümüz içerisinde orangutan ve şempanze gibi türlerin yokoluşuna tanık olmamız büyük bir ihtimal, bu hayvanlara filleri, kaplanları, büyük pandaları, balinaları ve daha bir çok yok olma tehlikesi altındaki türü ekleyebiliriz. İlerideki kuşaklar inanılmaz iklim değişikliklerine kendilerini adapte etmek zorunda kalacaklar.

Çin ve Hindistan uzun süren uykularından uyanıp otomobiller, hamburgerler ve fosil yakıtları etrafında modern toplumlar kurmaya devam ettiği için bu gezegen üzerinde başarısız olmuş bir türün potansiyel trajedisine boyun eğmek son derece mümkün. Ama daha zaman geç değil, bu kriz bir çok dramatik değişikliğe sebep olabilir. İtalyan kuramcı Antonio Gramsci’nin söylediği gibi, “Modernitenin zorluğu, ilüzyonlar olmaksızın ve hayal kırıklığına uğramadan yaşamaktır”.

Bu, tarihte gerçekten bir dönüm noktası, gelecekteki hayat için bir kavşak noktası. Olanaklarla alakalı bütün kapılar kapanıyor. İnsanların topluca aldığı tavırlar ya da alamadığı tavırlar da geleceğimizin ümit dolu olup olmayacağını belirleyecek. Yüzyüze olduğumuz krizleri düzeltecek teknolojik ya da ekonomik çözümler yok, tek  çözüm, her kademede yaşanacak türden radikal bir değişim.

Eski usul politikaların bir faydası yok artık. Yeni mücadele çeşitleri, yeni toplumsal hareketler ve yeni duyarlılıklar yaratmayı beceremeyip onların kurallarıyla oynadığımız sürece kaybedeceğiz.

Yeni bir devrimci hareket; demokratik, liberter, sosyalist ve anarşist geleneklerin kazanımlarına dayanacak. Radikal yeşil, feminist, ve yerli mücadelelerini harmanlayacak. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizm ve onun her yerde kendini hissettiren ya geliş ya da öl mantığına karşı total bir özgürlük mücadelesi içerisinde birleştirecek.

Radikal politika ; devletin, medyanın ve şirketlerin büyüyen iktidarını tersine çevirip toplumun her kademesinde-politik, kültürel ve ekonomik anlamda eşitlikçi ve katılımcı bir demokratikleştirmeyi savunmalı. İnsanların hayvanlar ve dünya üzerindeki tahakkümü de dahil bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve yapılarını bozmalı. Radikal politika, yurttaşlık kavramının yeniden canlandırılması ve hayatın yeniden politize edilmesi olayı gerçekleşmeden mümkün değil, bu da öncelikle eğitim, iletişim, kültür ve sanatla başlıyor, bunların hepsi insanları eylemde bulunma anlamında ve kendini değiştirme anlamında etkiliyor, onlara ilham veriyor, onları uyandırıyor.

Görünen o ki, homo sapiensin yakın gelecekte hayatta kalacağını garanti eden bir olasılık yok ortada, Mad Max ve Su Dünyası gibi filmlerin disütopik vizyonları gerçekleşebilir de. Ayrıca devrimci bir çevreciliğin ortaya çıkacağına ya da  çıkabileceğine dair bir umut da yok, sonuçta politik grupları yıkan hizipçilik ve egoizm halen sürüyor, bunun yanında direniş hareketlerine yönelik  ciddi politik baskılar da var.

Bu kadar belirsizlik ve kuşku arasında gene de geleceğin ne türde bir niteliği olacağı sorusu önemli( eğer insanlık ve diğer tehlike altındaki türlerin böyle bir geleceği varsa tabii) ve bu gelecek , küresel çapta direniş hareketlerine ve devrimci değişimle alakalı ihtimallere dayanıyor.

Radikal çevreci hareketlerin kısa tarihine baktığımızda bu  uğurda ölenler olduğunu biliyoruz. Bunlar reddedilemeyecek gerçekler, çoğu da  (sonuncusu Aralık 2005’te Phoenix’te bir hapisanede intihar eden Bill Rodgers’tı) ekoloji savaşlarının ön cephelerinde  öldüler. İnsan ve insan olmayan canlıların kaybı , bu ölümler ister alenen cinayet olsun–mesela Judy Bari, Dian Fossey veya Karen Silkwood gibi- isterse toprağın ırzına geçmenin, toprak verimliliğini düşmesi,suyun kirlenmesi sonucu olsun, gene de korkunç bir şey. Çevreciler baskıya uğradılar, fiziksel ve yasal tehditlerle karşılaştılar, günah keçisi yerine kondular. İnsan kendini bu tür durumlara karşı nasıl savunabilir?

 

Zeka, emniyet, kararlılık ve dayanışmayla. Öncelikle, herkesin devlet baskısının mekanizmalarını anlaması, gerekli önlemleri alması çok önemli, buna yoldaşlara güvenmek de, e-mailler ve telefon konuşmaları da dahil.  Eylemciler kendilerini izleyenlerin metodlarını ve hareketlerini takip etmeliler. Gezegenin içinde bulunduğu kötü durumu hiç unutmadan hepimiz kararlılığımızı ve çabalarımızı artırmalı ve kendimizi dünya özgürlüğü –total özgürlük için, riskleri ya da bedelleri ne olursa olsun, ABD’de, İngiltere’de, başka yerlerde, sabotaj, taciz ve uzun hapis cezalarına sebep olabilecek diğer doğrudan eylemlere katılmaya adamalıyız. Baskı görmenin bir ilerleme işareti olduğunu, gücümüzü arttırdığımızın bir işareti olduğunu anlamalıyız; sınırı aştığımızı ve dünyayı kurtarma kavgasının gerçek bir “mücadele” haline dönüştüğünü anlamalıyız.  Bence insan hakları grupları ve diğer yasal topluluklardan da destek istemeliyiz. Hayvan hakları ve çevre hareketlerinin devlet baskısına maruz kalmasına rağmen Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği gibi (ACLU) insan hakları gruplarının bunu görmezden gelmesi inanılmaz bir şey, aslında bu durum  değişiyor, bazı sivil toplum gruplarının SHAC 7 mahkemelerinin derin anlamını kavramaya başladığını görebiliyoruz artık. Hayvan ve dünya özgürlükçüleri için geldiklerinde, hepsi için geliyorlar.

Radikal çevrecilik tarafından tehdit edilen çıkarlar şirketlerin çıkarları, ve federal hükümet de şirketlerin çıkarlarını destekliyor. Gezegeni yağmalayan korporatizm ve militarizmin alternatifi nedir?

Devrimci çevreciler; insan psikolojileri (mesela antroposentrik dünya görüşleri, değerleri ve kimlikler), kişiler arası ilişkiler ( ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, türcülük, yaşlılara karşı ayrımcılık, sınıf ayrımcılığı, homofobi ve elitizm gibi), sosyal kurumlar (otoriter, plütokratik ve yozlaşmış ya da sözde demokratik şekiller), teknolojiler (emek ve sömürüyü zorunlu kılan, kirliliğe ve küresel ısınmaya yol açan fosil yakıtları kullanan teknolojiler), ve halen geçerli olan ekonomik sistem ( içsel olarak yıkıcı, ve sürdürülmesi mümkün olmayan; çıkar, üretim ve tüketim temelinde yükselen bir kapitalizm) konularında temelden ciddi ve derin değişikliklerin yaşanması gerektiğini biliyorlar.

Küresel ısınmaya, yağmur ormanlarının yok olmasına, türlerin yok olmasına, toplumların zehirlenmesine sebep olan dinamikler tek bir etkene ya da sebebe -tarım toplumu, devletlerin ortaya çıkışı, antroposentrizm, ataerkillik, ırkçılık, sömürgecilik, endüstriyalizm, teknokrasi veya kapitalizme- indirgenemez,  tahakküm ilişkileri ve ekolojik yıkım içerisindeki ideolojileri ve kurumları etkin bir şekilde zorlayabilen bütün radikal gruplar veya yönelimlerin küresel sosyoekolojik mücadelede bağlayıcı bir rolü var. Derin ekoloji, sosyal ekoloji, ekofeminizm, havyan özgürlüğü, Siyah özgürlüğü, ve ELF hepsi bir arada önemli olsa da, hiç birisi sistemli bir toplumsal dönüşümü tek başlarına sağlayamazlar. Beraber çalışaraksa, farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla farklı topluluklar oluşturulabilir, bu gruplar tahakküm ve iktidar yapılarına gereken darbeyi beraber vurup geleceğe doğru açılan bir kapıyı aralayabilirler.

Birlikte çeşitlilik olduğu gibi, çeşitlilikte de birlik olmalı. Dayanışma, bütün baskı biçimlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak küresel kapitalizmin ve onunla alakalı hiyerarşik yapıların sistemiyle, kurumlarıyla, ve değerleriyle ilişkisini idrak ederek mümkün olabilir. Hem bir arada hem de etkili olabilmek için anti-kapitalist ve anti-emperyalist ittifakların ortak paylaşımlara,  ortak öğrenme ve  ortak psikolojik büyüme süreçlerine gereksinimi var; mesela, siyah özgürlükçüler, ekofeministler ve hayvan özgürlükçüleri birbirlerine ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını ve türcülüğü yenmeyi öğretebilirler.

Yeni toplumsal hareketler ve Yeşiller radikal potansiyellerini anlama konusunda başarısız oldular. Radikal sosyal bir değişim taleplerini unutup küresel çapta bir neoliberalizm başarısıyla “var olan sosyalist ülkeleri” ve sosyal demokrasileri elimine eden kapitalist yapılar içerisine entegre oldular. Yeni bir devrimci gücün bu yüzden klasik demokratik, liberter sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde; radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini bir araya getirerek; hayvan, Dünya ve insan özgürlüğü bakış açılarını sentezleyerek; adil ve ekolojik toplumları onun yerine kurabilmek için uluslararası kapitalizmi ortadan kaldırabilecek küresel çapta bir sosyal-ekolojik devrim inşa etmesi gerekiyor.

Çeviri:CemC

 

CESUR YENİ DÜNYA MÜHENDİSLİĞİ: GERÇEK ARTIK ESKİSİ GİBİ DEĞİL

Dr.Steve Best

Edebiyat sadece kurgudan ibaret değildir, toplum hakkında hayati öneme sahip açılar sağlar. Belki de dikkat çeken biri örnek olarak Upton Sinclair’in The Jungle(1906) kitabını burada söyleyebiliriz, bu kitap halkı et endüstrisinin iğrençliği ve işçi sınıfının perişan hayatları hakkında bilgilendirmiştir. Bu örnekten de belli olduğu gibi, edebiyat  sosyolojik çözümlemelerin başaramayacağı türden, günlük hayatla alakalı somut keşifler yapmamızı sağlar. Dahası, edebiyat yaklaşmakta olan şeylerle alakalı derin uyarılar ve önseziler de sağlar. Medya kuramcısı Marshall Mcluhan’ın sözleriyle söylemek gerekirse sanatçılar bilim adamları ve felsefecilerden önce değişiklileri görüp  hisseden “geleceğin antenleri”dir.

18.yy’dan itibaren “Frankenstein” (1818), “Dr.Moreau’nun Adası” (1896) ve “1984” (1949) gibi romanlarla yazarlar bir gün yaşayabileceğimiz türden bir dünyayla alakalı önemli uyarılarda bulundular. Ama belki de toplumsal dönüşümle alakalı en derin edebi haritayı Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” kitabı çizdi. 1931 yılında yazılan bu kitap bilim kurgunun nasıl bilimsel bir gerçek haline dönüştüğünün ve teknolojik dünyanın hızla değiştiğinin mükemmel bir örneğidir. Huxley , “Cesur Yeni Dünya”’yı yazdığında klonlamanın yüzyıllarca sonra hayata geçeceğine inanıyordu. 1997 yılında, başyapıtının basılmasından 66 sene sonra, ilk yetişkin memeli hücresi klonlandı ve dünya Dolly’e “merhaba” dedi.

“Cesur Yeni Dünya”’da, “Ford, Lorddur”; çünkü  seri imalatı, kitlesel tüketimi ve endüstriyel kapitalizm tarafından başlatılan mühendislik paradigmasını baş tacı eden  Henry Ford’du. Huxley’nin disütopik vizyonunda hem biyolojik hem de toplumsal gerçeklik inşa edilir: bireyler montaj hatlarında dünyaya getirilir, önceden belirlenmiş sınıflara göre biçimlendirilir, ve ardından büyük kuluçka makinelerinde klonlanırlar. Biyolojik üretim yerini genetik replikasyonlara bırakır; bebekler rahimden değil, petri kaplarından doğarlar, anne babalar da teknisyenlerle yer değiştirir. Bu “cesur yeni dünya”, romandaki “hurda”nın gözünden anlatıldığı şekliyle insani olanı tamamen yok etmenin bir örneğidir. Aşk, aile, evlilik, uzun süren bağlılıklar, din ya da ruhsallık yoktur; insanların tek sadakati Ford’adır, Devlet’edir, ve zevk ilacı Soma’yadır.

Orwell’in 1984’ünden farklı olarak Huxley, ceza değil de ödülle, zorlamayla değil de şiddet içermeyen manipülasyon biçimleriyle, püriten çilecilik yerine zevke dalmayla kontrol edilen insanları anlatır. Huxley en güçlü kontrol şeklinin insanların kendilerini kararlı hissetmediği, kontrolün zevkle bir araya geldiği, insanların direnecek hiç bir şey bulamadığı ve yabancılaşmış olmaktan dolayı kendilerini rahat hissettiği zaman elde edildiğini anlamıştır. Özgürlük “1984”’te ya da “Cesur Yeni Dünya”’da yoktur, ama “Cesur Yeni Dünya”’da özgürlük kimsenin umrunda değildir zaten. Bu yüzden zevk politikası, zevk duymaya yönelik bu delirmişcesine istek insanları sosyal katılımdan ve vatandaşlık görevlerinden uzaklaştırır. Eğlence toplumunun içerisinde, TV’deki haberlerden eğitime ve politikaya kadar her şeyin eğlence kodlarıyla belirlendiği bir toplumda bireyler kolay bir şekilde marjinalize edilirler, elitler iktidarı uygularken diğer insanlar keyiflerini sürmeye devam ederler. Huxley bizleri insanların zevk almak için özgürlüğü kurban ettiği konusunda uyarır; kitleler sosyolog C.Wright Mills’in “mutlu robotlar” adını verdiği şeye dönüşüyor, ama kitaptaki “hurda” en doğrusunu ortaya koyuyor: “Cesur Yeni Dünya”’nın hedonistleri mutlu  filan değiller, sadece artık uyuşmuşlar durumdalar.

Basit bir takım vasıflarla beraber bizim dünyamız Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası’nın ta kendisi; dünyayı kontrol eden bir avuç insan, yapay doğum teknolojileri, genetik mühendislik ve klonlama dahil her şey mevcut.  Henüz insanları biyolojik olarak klonlayamıyoruz, ama pek de önemli değil, çünkü insanları sosyal olarak, din yoluyla, okullar aracılığıyla, medya ve reklamlar aracılığıyla klonlamayı biliyoruz, böylece insanları üretim ve tüketim makinelerindeki yerlerini almaları konusunda koşullandırmış oluyoruz. Sanal oyun ortamlarıyla, Disney World’deki Terminatör 2 gibi multi duyusal eğlencelerle ve izlediğiniz şeyi simüle imajlar ve görüntülerle gerçekmiş gibi hissettiren intensörler aracılığıyla Huxley’nin “feelie” adını verdiği şeyin nasıl bir şey olduğunu tahmin edebiliyoruz. Prozac’tan valium ve xanax’a ve  librium’a dek insanları etkisiz hale getiren ve onları kapitalizmin insanı öldürücü performans prensibine uymalarına yardımcı olan kendi Soma versiyonlarımızı da ürettik. (Huxley’nin söylediği gibi, “iyi bir keyiflendirici insanı dünyayla barıştırır”). Eğlence dünyasında her şey kültür dopingidir. Bugün Marx’ın sözünü şöyle değiştirmek gerekirdi: din değil, kitle kültürü halkın afyonudur.

Ama Huxley’nin tahmin ettiği gibi, aynı seri üretim paradigmasını, ekonomi ve toplumun organizasyonu bizde olduğu için, doğayı kontrol etmek amacıyla uygulama sürecinden geçiyoruz. Doğayı inşa ediyoruz; mikrokozmik boyutlarda  olaylara müdahale ederek yeni hayat biçimleri dizayn ediyor, yaratıyor ve seri şekilde üretiyoruz. Genetik mühendislik  aracılığıyla insanlığın bugüne dek giriştiği en radikal deneye başlamış oluyoruz, yeni bitki ve hayvan türleri yaratıyor ve öte yandan daha fazla sayıda hayvan klonlayıp tür sınırları arasında sorumsuzca sınır ihlalleri meydana getiriyoruz.

İnsanlık; çıkar, bilimsel indirgemecilik ve doğanın tahakküm altına alınması amaçlı ikinci bir yaratılış anının tam da ortasında. Eğer şu andaki dinamikler devam ederse yakında Monsanto ve Du Pont gibi birkaç biyotek şirketi bütün hayatın DNA’sının patentine sahip olacak, ama buna rağmen halka açık tartışmalar yok ortada, medya umursamıyor, ya da bildiğimiz anlamdaki gerçekliği ortadan kaldıracak bu tehlikeli devrimle alakalı yasal düzenlemelerin de esamesi okunmuyor.

Bilimsel gerçeküstücülüğün hayvanat bahçesinde gezinirken insan kendini anormal transgenik türlerden oluşmuş camdan oyuncaklar arasında buluyor, buna ağustos böceği genleri taşıyan tütün bitkileri (böylece geceleri ışıyorlar), antifriz genleriyle değiştirilmiş balık ve domatesler (böylece soğuğa dayanabiliyorlar) , tavuk genleriyle karıştırılmış patatesler (acaba patates ve etinizi aynı tabakta yemek için mi?), büyükbaş hayvan genleri kullanılarak modifiye edilen tavuklar (daha büyük “makro tavuk”lar yaratmak için), içinde insan DNA’sı bulunan domuzlar (büyüme oranı ve hızını artırmak için) , keçi ve koyun arasında bir başka ara tür, ve halkın habersizce tükettiği genetiği değiştirilmiş bir sürü ürün de buna dahil.

Biyotek endüstrileri genetik mühendislik teknolojilerinde hiçbir zarar olmadığı konusunda bizi rahatlatıyor, geleneksel ekim, üretim şekillerinden farklı olmadığı yolunda bize güvence veriyor. İnsanların doğayı değişik teknolojilerle  bugüne dek manipüle ettiği doğru, bitkileri ve hayvanları çok köklü şekillerde değiştirdiği doğru; ama  genetik mühendislik gerçekten doğası ve gücü anlamında önceden görülmemiş bir şey, bugüne dek insanoğlu tür sınırlarını geçememişti, farklı türlerin DNAsını doğrudan karıştırmamıştı ve biyolojik değişikliklerin mühendisliğini yapmayı becerememişti. Artık insan dizaynına göre evrime yön verecek teknolojiye sahip olduğumuz ortada, o halde sormamız gereken asıl soru şu: bizler Tanrı rolü oynayacak, yeni hayat formları dizayn edip onları ve çevrelerini kontrol edecek, yarattığımız şeyin doğa olduğu ve bu yarattığımız değişimin yan ve düz anlamlarını anlayabilecek kadar zeki ve bilge miyiz?

Hızla ortaya çıkan genetik devrimin farklı açılarını ayrımsamaya ihtiyacımız var. Bitkilere mühendislik uygulandığında artık bunun adı biyoteknoloji oluyor, biyoteknoloji esas olarak tarım ilaçlarına dayanıklı genler içeren bitkiler dizayn etmeye yönelik bir çaba içerisinde. Hayvanlar üzerinde kullanıldığında genetik mühendisliğin adı bu sefer “pharming” oluyor. Pharming hayvanları farmasötik fabrikalar haline dönüştürmeye (sütlerine ya da kanlarına gizlenmiş ilaçlarla)ve maksimum çıkar sağlamaya yarayacak daha büyük vücutlar yaratmaya yoğunlaşır. İnsanlar üzerinde uygulandığında genetik mühendislik hastalıkları kontrol etme ve tedavi etme amacıyla hareket eder; ama kaçınılmaz olarak olay soyarıtımına ve dizayn edilmiş harikulade bebekler yaratmaya doğru sapar. Her durumda şirket/bilim/teknoloji kompleksi doğanın yeterince iyi olmadığına karar verir, yeterince hızlı büyümediği ya da büyük olmadığı sonucuna varır ve buna paralel olarak da kontol edebileceği ve bazı durumlarda hakikaten sağabileceği yeni ve geliştirilmiş bir doğa yaratmak ister.

Elbette genetik mühendisliğin bir çok vaadi olduğunu söylemek lazım; mesela ileri  tarımsal üreticilik, yeni ilaçların geliştirilmesi ya da insanı sakat bırakan hastalıkların iyileştirilmesi gibi. Ama bu vaatlerle beraber korkutucu olasılıklar da ortaya çıkıyor: genetiği değiştirilmiş bitkiler kontrolden çıktığında oluşan biyokirlilik; monokültürlerde ve antibiyotiğe dayanıklı bakterilerde görülen artışlar; hayvanlara yönelik daha büyük çaplı sömürüler, insan genomuna yönelik kalıcı hasarlar meydana gelmesi; ve genetik ayrımcılık etrafında organize olmuş yeni bir Gattaca tarzı toplum.

Bilim adamları ve  şirketlerin teknolojileri nasıl kullandığını düşündüğümüzde, bilimin ticarileştirilmesinin nasıl yaygınlaştığını göz önüne aldığımızda ve GDOlu ürünler ve klon teknolojilerini kullanmanın ne sonuçlara yol açtığını düşündüğümüzde korkarım ki genetik devrimin aydınlık yönünden çok karanlık yönüne tanık olacağız. Genetik mühendislikle alakalı ütopyalar asla kaybolup gidemezler;  çünkü, açık olmak gerekirse, yanlış bir kavramsal paradigmadan kaynaklanıyorlar, determinizm ve indirgemecilikten güç alıyorlar, oysa doğa holistik ve kendini organize eden bir mod içerisinde hareket ediyor. Bu yüzden Flavr-Savr domateslerinden Monsanto’nun Round Up Ready mısır ürünlerine ve transgenik domuzlara dek yeni genetik yaratıklar başarısız oldular.

Kötü bir haber verdiğim için üzgünüm, ama Cesur Yeni Dünya başladı.

Çeviri:CemCB

Malcolm X’in Dönüşü

Dr. Steven Best

07.10.2010

 

“  Bir devrimin parçası olan insanlar sistemin bir parçası haline dönüşmezler; onlar sistemi yıkarlar”.

 

 

Malcolm X

 

Malcolm X bir keresinde şöyle söylemişti: “ Devrimler asla taviz vermez. Devrimler asla uzlaşmaya dayanmaz.” Eğer bugün hayatta olsaydı (ki dün akşam rüyamda hayatta olduğunu gördüm), bence bugün de devrimin doğası ve devrime duyulan ihtiyaç ile ilgili görüşlerini 1965 yılında uğradığı suikast sonrası meydana gelen dramatik değişikler üzerinden açıklamaya devam ederdi. Onun şunları söyleyebileceğini hayal ettim:

 

 

Devrimler yatak odalarında hazırlanan bloglardan meydana gelmez, vegan keklerin pişirildiği şehir mutfaklarından da akmaz, değişik yerlerde lifestyle veganizmi ya da anarşizmin pozlarını veren tüketicilerle de hayata geçmez. Devrimler;  organize toplumsal hareketler işbirliği halinde ortak bir amaç uğrunda küresel kapitalizm makinesini milletten millete, kıtadan kıtaya ve bütün yarımkürelerde bozup, engelleyip, işlemez hale getirince tutuşur, patlar ve yayılırlar.

Eğitim önemlidir; boşu boşuna eğitime “geleceğe götüren pasaport” adını vermedim. Ama aptal olmayın ya da Sokratçı bir soytarı olmayın: eğitim ajitasyon olmadan işe yaramaz, öğrenmek dediğin kitaplardan ve sınıflardan olduğu kadar sokaklardan ve politik mücadeleden de gelir.

Devrim kendi kendine gelmez- “tarihin yasaları” sonunda ya da “eğer isterseniz” türü fikirlerin sonucu, biz sabırla 100. maymunu ya da en büyük kitleyi, “görülen en büyük yürüyüşü” ya da veganizmin kaçınılmaz şekilde büyümesini beklemeye devam ederken meydana gelmez. Vegan etik ve beslenme biçiminin önemini anlayabiliyorum, ama bu da beyaz elitizminin bir başka çeşidi sadece. “Vegan devrimi “şeklindeki içi boş iyimserlikler  ise bana Batı dünyasındaki devasa “kazanımlar”, ve dünyanın en kalabalık iki milleti olan Çin’de ve Hindistan’da et endüstrisinin yaygınlaşmaya başlaması gibi gerçekler karşısında gerçekten gülünç görünüyor.

Hayır, devrim bir vizyon, bilgi, irade, eylem ve amansız bir adanmışlık ürünüdür, bütün reformist illüzyonların , şirket medyasının, politikacıların ve devletin reddedilmesi ve yerel anlamda yurttaşlık ve demokrasinin yeniden inşa edilmesidir.

Radikal bir değişimin nesnel koşulları –bugün devletin ve ekonominin başını ağrıtan yapısal problemlerden çok  acil çözüm gerektiren ekolojik bir krizden kaynaklanıyor- artık o anın geldiğini haber veriyor, artık çürüme yaşanıyor, kitlesel ve sistemik bir başkaldırının zamanının bugün değil dün, ya da on yıl önce ya da yüzyıllar önce olduğu anlaşılıyor.

Özellikle de Batılı zengin elitlerin çıkarları ve o yozlaşmış keyiflerine bakıp öznel koşulları  göz önüne aldığımızda   her şey kötü görünse de bu koşullar kazanılmak zorunda, hayata geçmek ve tarihte daha önceden görülmemiş bir ölçek ve hızla geliştirilmek zorunda.

Medeni  haklar, insan hakları, uluslararası haklar, cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa, yoksulluğa ve savaşa son. Evet !

Ama bu yeni bir gün, yeni bir dönem, yeni bir dünya. O harika hayvan ve dünya özgürlük hareketlerinden doğa ve hayvanların haklarını da talep etmemiz gerektiğini öğrendim.  İçimizdeki sömürgecileri ve emperyalistleri yok etmeli, kibir ve kendini beğenmişliğimizi bir kenara atmalı, hissetme yeteneği bulunan bütün canlılara eşit şekilde saygı duymalı; hayatla, toprak ve denizle uyum içerisinde yaşamalıyız.

Ancak hayvan hakları hareketlerinde dirençli sorun çıkaran bölümler var, bu tek konu odaklı liberal tüketiciler için kapitalizmin ortadan kaldırılmasından söz etmedikçe türlerin” köleleğine son vermekten” söz etmemenizi istiyorum. Günümüzdeki en ölümcül kötülük bu manyak ve amansız kapitalist sistemdir, bu sistem büyüme, çıkar, iktidar, şiddet kullanarak boyun eğdirme ve muhalefetin bastırılması ve mutlak kontrol saplantısı ile büyür.

Akıl dışılık karşısında akıl yürütmezsiniz, faşizmle oynamazsınız, tahakkümle flört etmezsiniz ya da patolojik iktidara vaaz vermezsiniz. Karşı bir güç oluşturursunuz, bu öyle bir güçtür ki kökleri sağlamdır, yaygındır, taviz vermez ve tarihin izlerini taşır,  fantastik olasılıkları haber verir.

Beraber çalışarak değişik direniş topluluklarını mobilize eden farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla, militan gruplar ve pozisyonlardan oluşmuş bir cephe ile tahakküm yapılarına saldırılabilir ve geleceğe  giden yolun kapısı açılabilir. Bu yüzden lütfen, ya total devrimden söz edin ya da hiç etmeyin. Kapitalizmin ortadan kaldırılması için çalışmadığınız sürece türlerin köleliğine son verilmesi konusunda sessiz kalın. “Hayvanların eşya statüsünde olması” konusunda  eğer özel mülkiyet sistemini yıkmayı planlamıyorsanız, hiç bağırıp çağırmayın.

Siz kapitalizmin malısınız; ben de; topraklar, kaynaklar ve zenginlik de; ve devlet de, politik sistemler de ve mahkemeler de onun malı. Kapitalizm sonsuz bir uçurumdan başka bir sınır tanımaz, değerlerin takas edilmesinden başka bir değer bilmez. Hayat, kan, ızdırap, soykırım, türlerin yok olması ve biyolojik çöküş bu tımarhaneyi yöneten kasaplar, bankacılar, nihilistler ve sosyopatlar için hiç bir şey ifade etmiyor. Sistem çıkarı kutsal diye yüceltirken hayatı bayağı ve basit şeklinde kirletiyor, aşağılıyor; teröristlere özgürlük savaşçıları derken özgürlük savaşçılarına terörist diyor. Herşey alt üst olmuş, ancak devrim her şeyi olması gerektiği hale getirebilir.

Ama ben ayrıca bizleri antroposentrizm, hümanizm ve türcülük tarafından şekillendirilmiş tarihin en eski hatalarından, kök salmış ilüzyonlarından ve felaketlerinden koruyacak bir paradigma değişikliğine yöneltecek ahlaki bir devrimle de desteklenmemiş ve bilgilendirilmemiş, ama eski ekonomik ve politik diktatörlükten kurtulmuş bir post-kapitalist toplumun ne  olursa olsun gene zehirli, gerici ve dominant bir kültür olarak kalmaya devam edeceğini de biliyorum.

Bu yüzden kısmi mücadelelerimizi daha geniş, daha derin, daha kompleks ve kapsayıcı politikalarla değiştirmeliyiz. Artık tek bir tahakküm sistemini eleştirmeyi bırakıp on binlerce insan ruhunda ve insan toplumlarında kanser gibi yayılmış olan sistemli bir boyun eğdirme ve şiddet yapısı olan hiyerarşinin eleştirisine yönelmeliyiz.

Aciliyetle, militanca mücadele edeceğiz, şu andaki krizin talep ettiği şeyleri çözeceğiz ve eğer kıyameti koparabilirsek kazanabiliriz de. Ama sessiz kalmamızı isteyen ya da hapse atılmamızı, ölmemizi isteyen faşistleri asla küçük görmemeliyiz, ne de tarihini bu hayati öneme sahip dönüm noktasında, bu potansiyel ekolojik, sosyal ve biyolojik dönüm noktasında bizi bekleyen büyük mücadeleyi hafife almalıyız.

Ve son olarak, insanlardan hippilerin barış ve aşk rüyalarını bir kenara bırakmalarını istiyorum; benim zamanımda bunlar bir şakaydı , bugün artık bir farsa dönüştüler. Bu bir sohbet, bir argüman, bir görüşme filan değil. Bu bir savaş, her yerde ciddi düşmanlarımız var. Ve bir savaşı kazanmak  için masadan hiçbir taktiği kaldıramazsınız.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde aptal insanların, fundamentalistler, sahte peygamberler, hainlerin olduğunu biliyorum, bu insanlar savaştan söz edilmesini sevmez ama sadece kendilerinin, kendi Krallarının, peygamberlerinin kavrayabildiği Hakikati reddeden herkese  saldırmaya, sözel şiddet uygulamaya ve onları sabote etmeye bütün zamanlarını ayırırlar. Bu insanlar sokağa yabancıdır, bu evcil tutsaklar korolarına bloglarından direnişin, doğrudan eylemin ve militan mücadelenin “şiddet yanlısı” bir şey olduğunu söylerler.

Ama söz konusu meşru müdafaa oldukça  ya da masum hayvanların savunulması ve dünyanın savunulması oldukça bu sert taktiklere şiddet diyemem. Ben buna zeka derim.

Ve böylece kardeşlerim, arkadaşlarım ve yoldaşlarım,  hayvan ve dünya özgürlüğü için mücadele edenler, sizler yeni devrimci dalgasınız, sizleri selamlıyorum. Sıkı dövüşün, cesurca dövüşün, ve hepsinden önemlisi –ki bunu ben de daima yaptım- “nasıl gerekiyorsa öyle” dövüşün.

Çeviri:CemC

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

 

BÜYÜK YALANLAR VE BİYOTEKNOLOJİ DEVRİMİ

YA DA

“GEÇEN YAZ NE YEDİĞİNİ BİLİYORUM”

Dr. Steve Best

“İnsanların yapabileceği en büyük hata yavaş yavaş ilerlemek;  çünkü daha siz başlamadan oyun bitmiş olacak”.

Henrik Verfaille

Monsanto Şirketi Başkan Yardımcısı

“Bir avuç küresel şirket, araştırma kurulu ve hükümet ; insan ırkının, on binlerce mikroorganizmanın, bitkinin, ve hayvanın temelini oluşturan 100 bin genin patentine sahip olabilir, bu şirketlere ve kurumlara daha önceden görülmemiş bir iktidar ve güç veriyoruz, onlar hem bizim hem de gelecek kuşakların yaşayacağı  hayat koşullarına hakim olacaklar.”

Jeremy Rifkin

ABD vatandaşları uykularında huzurla horlamaya devam etsinler, dünyanın geri kalanı insan tarihindeki en radikal bilimsel devrime karşı koyuyor. Monsanto, Du Pont ve Novartis gibi birkaç dev şirket dünyanın tohum stoklarını, tarımını ele geçirip genetik mühendislik yoluyla gıda teminini temelli değiştiriyorlar.

1992’den beri ABD’nin “düzenleyici” kurumları aracılığıyla genetiği değiştirilmiş mısırlar, soyalar, domatesler, patatesler, kabak, pamuk ve düzinelerce başka ürün ABD’nin topraklarının dörtte birine ekilmiş, etiketsiz bir şekilde süpermarketlerine getirilmiş ve hatta diğer ülkelere ihraç edilmiş durumda. ABD Tarım Bakanlığı’na göre, mısırın %25’i, pamuğun %45’i, soya fasulyesinin %55’i, ve işlenmiş gıdaların %80’inin genetiği değiştirildi, bu arada şirketler ağaçlarda da mühendisliklerini konuşturmaya başladılar. Bu bütün ülkeyi, vejetaryenler de dahil olmak üzere bugüne dek girişilmiş en büyük insan deneyinin hiç bir şeyden haberi olmayan kobayları haline getiriyor.

(daha&helliip;)

Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Steve Best spoke at the One Struggle Conference in South Africa, March 2008.

Nettverk For Dvrs Frihet adındaki Norveçli Türcülük karşıtı Grup adına bu röportajı Arild Tornes yaptı.

Yaptığınız çalışmalarınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Hayvan haklarına aslında insan hakları mücadelesinden geldim. 1980lerin başlarında bir üniversite öğrencisiyken Orta Amerika ve Güney Afrika gibi meselelerle ilgileniyordum, bunlar da 1980lerin başlarında oldukça önemli politik konulardı. Hem Marks’ı hem de sol literatürden başka isimleri bol bol okuyordum, anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı gruplarda çalışıyordum, politik bir eğitimden geçiyordum.24 yaşımdayken bir aydınlanma anı yaşadım, bir gece double cheeseburger yerken oldukça açık ve net bir şekilde , hayatımda ilk kez yediğim şeyin boğazlanmış bir hayvanın cesedi olduğunu anladım. Bu görüntü aklımdan çıkmak bilmiyordu, bu görüntüyle hayvandan meydana gelmiş o sözde yiyecek arasında bağlantı kuruyordum ve öylesine rahatsız oldum ki yediğim şeyi tükürdüm, yeniden et yemeye çalıştım ama yiyemedim. İçsel anlamda bir şeyler oluyordu, bu konuda hiçbir bilgim yoktu, herhangi bir kitap okumamış, bir konferansa filan da gitmemiştim, olay tamamen içsel bir durumdu, bir çeşit önsezi gibiydi. Bu olaydan kısa bir süre sonra vejetaryen oldum.

Vejetaryen bir solcuydum, hümanisttim, bu birkaç sene sürdü, 1980lerin sonlarına doğru Peter Singer’ın Animal Liberation kitabını okudum ve bu kitapta okuduğum şeylerden dolayı afalladım, şaşırdım, hakikaten şok oldum.  Bir hafta içerisinde paradigmamı değiştirdi. Hayvanların olarak en çok mağdur edilen, savunmasız bırakılan adaletsizlik mağdurları olduğunu anladım, bu yüzden politik bakışımı yeniden düşünmeye ve hayvan hakları konusu üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu olayın ardından doktora derecemi aldığım Austin Texas’taki üniversitede hayvan hakları etiği konusunda ders vermeye başladım. Solcu ve hümanist bir perspektiften önce vejetaryen sonra da vegan ve hayvan hakları perspektifine doğru bir değişim geçirdim. Hayvan haklarından önce hayvan refahı ve ardından da hayvan haklarını savunmaya doğru bir yol aldım. Hayvan özgürlüğü başlığı altında doğrudan eylemi savunuyorum;  gerçek bir öğrenme eşiği, gerçek bir devrimci aşamadan geçtim.

İlk çalışmalarınız postmodern teoriyle alakalıydı, bazılarını kuramcı Douglas Kellner’la beraber hayata geçirdiniz. Bu konumunuzdan hayvan hakları konusuna ve özgürlükçü duruşunuza nasıl geçtiniz?

Soyut teoriyle uğraşmanın anlamsızlığını kavradım. Bence teori siyaset  için çok önemli, tam  tersi de geçerli. Bu ikisinin ortasını bulmak zorundasınız; ama kuramın çok soyut bir boyutta olduğunu ve hayvan hakları ve özgürlüğü konularıyla yeterince  ilgilenmediğini düşündüm. Bir çok projede yer alıyordum, politik duruşum teorilerimin daha ilerisindeydi, zaten farklı şeyler düşünüyordum, ama uygun olmayan şeyler yazıyordum. Bu yüzden  çalışmalarımın daha somut bir şekilde çevre ve hayvan hakları/özgürlüğü konularıyla alakalı olmasına karar verdim, ardından da bu tür akademik teorisyenliğe bir son verdim. Postmodern politikayla hayvan haklarını bir araya getirdiğimi söyleyemem, bunu böyle detaylı bir şekilde yapmaya değer mi bilmiyorum,  ama hayvan hakları/özgürlüğü meselelerinde  oldukça popüler olduğunu söylemek lazım. Hayvan hakları/özgürlüğü konularına postmodern yaklaşımlar çok  popüler.  Ama ben bunu yapmadım, tabii bu da biraz ironik oluyor, çünkü postmodern teoriyle ilgili bir sürü çalışma yaptım, ama ne kadar faydası olduğundan da emin değilim. Benim için teori aynen Foucault’nun alet kutusu metaforu gibi, yani teoriler analiz etmek için kullanacağınız bir çeşit alet gibi, faydası olan neyse olup alıp  analiz etmek  için kullanırsınız, bu Marx olabilir, Foucault olabilir, feminizm, postmodernizm olabilir, faydalı olan şeyi alıp bunu somut, açık, yalın bir dille mümkün olan en geniş şekilde işlemeye çalışırsınız.

Akademik çevrenin radikal çalışmalarınıza gösterdiği tepki nasıl oldu? Kendi üniversitenizden baskı gördüğünüzü duydum.

Evet, yeni kitabım bir ay içinde çıkmış olacak, akademik baskıyı inceliyorum ve yazdığım geniş bir önsözün de bulunduğu geniş bir antoloji olduğunu söyleyebilirim. ABD’de özellikle 11 Eylül’den sonraki genel hava radikal konular söz konusu olduğunda ciddi bir baskı görmek oldu. İnsanlar lezbiyen ya da gay olduklarını söyledikleri için işlerinden atılıyor, ya da radikal hayvan haklarıyla ilgilendikleri için, anarşizme destek verdikleri, üniversitelerde biyoteknolojiye ağırlık verilmesine karşı çıktıkları için, kısacası çok politik ya da sansasyon yaratabilecek sebeplerle işlerinden atılıyorlar. İşsiz bırakılmakla tehdit ediliyorlar, ve akademik işleri elde etmek oldukça zor, insanlar bu yüzden sessiz kalmayı tercih ediyorlar. ABD’de oldukça depolitize bir ortam söz konusu, insanlar kendilerini baskılıyorlar, bu da  işe yarıyor, artık polisin sizi baskı altına almasına gerek kalmadığı, ya da üniversite yönetiminin size baskı yapma gereği duymadığı bir ortam kendiliğinden oluşmuş durumda, siz kendinizi baskı altına alıyorsunuz çünkü açık açık konuşmanın sonuçlarından korkar bir hale gelmiş oluyorsunuz. Ama ben sonuçlar ne olursa olsun hep bildiğimi okumuşumdur, benim iş aktim zaten vardı  yani ABD’de devamlı iş garantisi ve güvenlik söz konusuydu, ve buna sahip değilseniz o zaman açık açık konuşabilmek zordur elbette, sizi işten atmaları zor değildir. Bu iş akti olduğunda atılmak biraz daha zor, güvence düzeyiniz az oluyor, ama buna rağmen işten atılan insanlar da var. Böylece ben de ülkeyi dolaşmaya başladım bir yandan da ALF eylemlerini savunup onlardan yana tavır koydum ve birkaç ay sonra  galiba yönetimden ve iş arkadaşlarımdan bazıları olup bitenin farkına vardı ve katıldığım konferanslar basına yoğun şekilde yansıtıldı, böylece bölüm başkanlığından beni almaya karar verdiler, tabii tamamen siyasi bir tavırdı, ABD’de olay haber oldu gazetelerin ön sayfalarında çıktı, tabii ki politik bir saldırıydı bu. Bunu nasıl gizlediler derseniz, olayı çalışma performansına bağladılar, genel performansınız düşük dediler, ama aslında bütün mesele politik duruşunuzla alakalı elbette. Bu yüzden bir ABD akademisyeni olarak ALF eylemleri lehinde konuşup onları savunan tek kişi olarak kendimi biliyorum; çünkü Tom Regan ve  Peter Singer gibi diğer profesörler bunu desteklemiyorlar, destek verebilecek olan bazı diğer insanlar da bu konuda açık açık konuşmaktan korkuyorlar, ben de profesörlerin bu konuda kendi politik görüşlerini ifade etmelerinin önemli olduğuna karar verdim, bu görüşler ne olursa olsun ifade edilebilmeli, ifade özgürlüğü konusunda talepkar olmak önemli. Bu yüzden genel anlamda bu durum benim ifade özgürlüğümle alakalı bir şey, ama spesifik olarak aslında hayvan özgürlüğünü profesyonel akademik bir perspektiften savunuyor, bence profesyonellerin doğrudan eylemleri savunması önemli, yani olayın mor saçlı ve dövmeli çocuklarla alakası yok sadece. Hukukçular , doktorlar ve profesörler de hayvan özgürlüğünü desteklemeli.

Günümüz hayvan hakları hareketinin durumuyla alakalı fikir ve yorumlarınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Elbette, ABD’de genelleştirme yapmak zor, burası büyük bir ülke, ve bir sürü farklı grup ve yaklaşım söz konusu. Bazı yaklaşımların da son derece etkili olduğunu düşünüyorum. Bazı doğrudan eylem yaklaşımları özellikle hayvan istismarının belgelenmesi konusuna odaklanıyor, mesela rodeo istismarı buna bir örnek, burada video kameralar , kamyonetler kullanılıyor, bu kamyonetlerde televizyon ekranları, projeksiyon makineleri bulunuyor, buralarda hayvan haklarıyla alakalı filmler gösteriliyor, yazılar ve bildiriler dağıtılıyor, şehirden şehire dolaşıyorlar, işte bunların hepsi çok etkili eğitimsel yaklaşımlar. ABD’de vegan eğitim veren güçlü bir vegan toplum var. Doğrudan eylem toplulukları ve ALF de bazen son derece aktif bir tavır ortaya koyuyor, mesela şu anda UCLA’da (California Üniversitesi) son derece aktifler, kampüste resmen savaş yaşanıyor, ALF kampüsteki dirikesimcilere saldırıyor. ABD’de çok konsantre eylemlerin varlığından söz edebiliriz, iyi işler çıkarılıyor, bu da mücadelenin büyümesini sağlıyor, eğitimin yaygınlaşmasına yardımcı oluyor.

Ama gene belirttiğim gibi ana akım  gruplarla mesela HSUS ve PETA gibi gruplarla alakalı büyük bir problem var. Bu gruplar “insancıl” metodlarla hayvanların öldürülmesini savunan ve bunun sonunda “insancıl” et ve “kafeste yetişmeyen yumurtalar” gibi ürünler sunan endüstrilerle işbirliği içindeler. Bu kampanyalar korkunç, çünkü et endüstrilerinin yaptığı şeyi meşrulaştırıp onları halk gözünde aklıyorlar.  Veganizmi savunmak yerine o sözde hayvan haklarını savunma gruplarının onayını alıyorlar, “insancıl” et de ABD’deki refah grupları tarafından destek görüyor. Bu yüzden ABD’deki en büyük grupların kendi çıkarlarını savunduğunu görüyorum burada ben. İster bunu istesinler isterse istemesinler, hayvanların öldürülmesini ve tüketilmesini meşrulaştırıyorlar, aslında radikal gruplara gidebilecek fonları da iç ediyorlar, bu paralar bu büyük gruplara gidiyor, mültimilyon dolarlık girişimlerine gidiyor, işte bu büyük bir sorun.

Bazıları veganizmi de bir seçenek olarak savunduklarını söylüyor, ama size göre bu durum veganizmi marjinalleştirmiş oluyor değil mi?

PETA ile HSUS arasında fark var elbette. PETA veganizmi savunuyor ama insancıl öldürme tekniklerini de savunuyorlar. Burada bir tutarsızlık var. HSUS ise hem “insancıl” eti savunuyor hem de “kafeste yetişmemiş yumurtalar”a destek veriyorlar. PETA bunu yapmıyor, ama galiba yanlış bir mesaj vermiş oluyorlar, burada sanki ahlaken hayvanların “insancıl” bir şekilde öldürülmesinin meşru olduğu gibi bir mesaj söz konusu. Buradaki ironi daha da can alıcı, kadınların “insancıl” tecavüzü ya da çocuk haklarını savunma gruplarının “insancıl” pedofiliyi savunduğunu düşünebiliyor musunuz? Bu kampanyaların tutarsızlığını ve çelişkisini anlamak için insan hakları ile benzerlikleri üzerine odaklanmak yeterli, “insancıl tecavüz” ve “insancıl pedofili”yi düşünmek yeterli. Saçma sapan bir şey, neden “insancıl” et diye bir şey olsun ki? Çünkü ancak bu şekilde bu mesajın hoşa giden bir şey olmasını sağlıyorlar, mesaj  ister hayvan hakları isterse veganizm olsun, yani halkın adım atması, kademe kademe ilerlemesi için böyle yapıyorlar, ama vegan mesajın direkt olarak ortaya konulması önemli .

Ana akım hayvan hakları hareketinin ana hedefi popülist tek konu odaklı yaklaşımlarla ve refahçı reformlara destek vererek marjinalleştirdiğini söylüyorsunuz, ama öte yandan Gary Francione gibi kölelik karşıtlarını da eleştirdiniz. Görüşlerinizin ne noktada onlardan ayrıldığını söyleyebilir misiniz?

Francione ana akım grupların kölelik karşıtlığına karşı çıkmak yerine reform talep ettiğini söylerken , ve aslında et tüketimin savunduğunu söylerken doğru bir şey yapıyor, amaçları ne olursa olsun, veganizmin savunuculuğunu yapmak yerine bunu yaptıklarına göre Francione bizleri doğru bir noktaya taşıyor demektir, yani bu tür reform kampanyaları yerine katıksız bir kölelik karşıtlığı mesajı veriyor. Bunun doğru bir yol olup olmadığıyla alakalı bir sürü tartışma var, halen daha devam ediyor, yani bu katıksız bir mesaj mı yoksa değil mi, hala daha tartışılıyor. Ama benim Francione’la olan meselem onun doğrudan eylemi etkili bir taktik olarak görmemesiyle alakalı, buna karşı çıkarak Francione mücadelemizin önemli bir parçasını daha baştan ortadan kaldırmış oluyor. Onun mesajı Beyazlara, elitlere; yani vegan mesajımızı Siyahları, farklı ırklardan insanları, işçileri, yoksulları ve güney eyaletleri kapsayacak şekilde yaymayı düşünmüyor,  onun mesajı onlara değil. Eğer vegan eğitimi yaygınlaştıracaksak  bunu çok geniş bir kitleyi göz önüne alarak yapalım, yoksa orta sınıftan beyazlara yemek kitapları hazırlayarak olmaz, onlar bunu yapıyorlar işte. Ve dahası da var, bunu daha önceden belirtmedim ama veganizm bir çeşit tüketicilik biçimi. Böyle  ilginç marketler, dükkanlar var oraya gidiyorsunuz, renkli renkli dergiler var, hepsi profesyonelce hazırlanmış dergiler var, mesela VegNews dergisi buna bir örnek.  Çok lüks yiyeceklerin ve restaurantların neredeyse pornografik reklamlarına bakınca yoksul ya da başka bir ırktan bir insanın bütün bunlara bakıp bunlar beyaz elit insanlar, onlar da kendi çıkarlarının peşindeler, oysa biz burada yemek yiyemeyiz bile diye düşündüklerini tahmin edebiliyorum. Yani tüketicilik pompalanıyor ve bizim tüketiciliği eleştirmemiz gerek. Ve son olarak, bu insanlar gezegen çapında bir kriz yaşandığından söz etmiyorlar hiç, et tüketiminin 2050’de iki katına çıkacağından söz etmiyorlar, işte devrim yapılmasına yönelik bu türden ağır bir yaklaşım işe yaramayacak, burası kesin, onlar hala hayal dünyasında yaşıyorlar, gerçekçi değiller, krizin gerçek boyutlarından habersizler, ve eğer bu durum onların izin verdiğinden daha derinse o zaman taktiklerimizin daha radikal olması gerekir, daha çok çalışmak zorundayız, daha etkili bir şekilde çalışmalıyız, mücadeleyi yükseltmek zorundayız, ama bunların hiç birisi Francione yaklaşımıyla mümkün olamaz; çünkü o doğrudan eylemi ilk kalemde silip atıyor diğer gruplarla da somut ittifaklar kurma yönünde bir çabası yok.

ALF’le alakalı herhangi bir eleştiri yazdı mı, böyle bir şey okuduğumu hatırlamıyorum?

Web sitesinde şiddetle alakalı kısa bir mesajı var, yani şiddete karşı olduğunu, ALF’i şiddet olarak tanımladığını yazmış, elbette bu da akla bir sürü soru getiriyor. Eşyalara zarar vermeyi bir çeşit şiddet olarak tanımlamış. Burada iki düşünce okulundan geldiğini görüyoruz kendisinin, bir tanesi “ahimsa” yani hiç zarar vermemek, mutlak huzur  şeklindeki felsefe ki böyle bir durumda sabotaj ve mülke zarar vermek kendisi için imkansız bir seçenek oluyor. Ahimsa ile alakalı kadim Doğu bakışı, hareket içerisinde büyük etkisi bulunan bir şiddetten uzak durma felsefesi aslında. İkinci olarak Francione, Donald Watson yaklaşımını takip ediyor; Watson da 1944’de Amerikan vegan topluluğunu kuran kişi. Watson veganizmin şiddet içermeyen bir eylem olduğunu söylüyor. Böylece her iki açıdan da militan doğrudan eylemin seçenek dışı bırakıldığını görüyoruz. Ben militan doğrudan eylemler derken şirketlere yönelik sabotaj, akın ve tehditleri kastediyorum; bu çeşit şeyler Francione tarafından kabul edilmeyen militan eylemler oluyor.

Lee Hall gibileri ki bence buna Francione da dahil, agresif militan eylemlerin insanları hareketten ve hareketin mesajından korkutup uzaklaştırdığını düşünüyor. Ayrıca medyada da esas  ilginin hayvan hakları mesajının tersine bu militan eylemlere çekildiğini düşünüyorlar. Buna ne dersiniz?

Birinci olarak, bu eylemlerin bazıları her defasında bildirilmiyor, yani halk çoğu kez ne olup bittiğinden habersiz olabilir. İkinci olaraksa şunu söyleyeyim, eylemin esas hedefi ve amacı sömürenlerin ifşa edilmesi, bu da halkın görüşünün ne olacağından daha önemli, tabii muhakkak bir görüş olması gerekiyorsa.  O yüzden birisi bir kürk çiftliğinin sahibine saldırabiliyorsa, o kürk çiftliğini kapatabiliyorsa, ve halkın bir kısmı bu eyleme yabancılık hissediyor ve bu eylemin aşırılık örneği ya da radikal olduğunu düşünüyorsa ne düşündüklerinin bir önemi var mı? Çünkü uzun vadede ne düşündüklerinin bir önemi olmamalı, eğer  politik anlamda olaya dahil değillerse ve etkileri yok denecek kadar azsa, bir önemi olmamalı. Üçüncü olarak, işte bu yüzden bir basın ofisi bulunuyor, yani hayvan özgürlüğü cephesi basın ofisi bulunuyor, bu ofisin amacı, yapılan eylemlerden yola çıkarak bu eylemlerin anlamları üzerinde kontrol sahibi olmaya çalışmak, diyelim ki UCLA’daki bir laboratuar kamyonetine bombalı saldırı düzenlendi, basın bu ofisi arayıp soracak bu eylem neden yapıldı, bu konudaki görüşleriniz nedir diye.  Eğer medya varsa o zaman olayın başka tarafına bakacaklar, eğer tarafsız bir şekilde yansıtılmışsa başka bir taraf olduğuna odaklanacaklardır. Önemli mesajları kontrol etmenin yolları var, işte bu yüzden bir Basın ofisi var. Ama ben burada bu eylemlere girişmenin önemli olduğunu, en iyisini ümit etmenin önemli olduğunu söylüyorum, hareketin tamamı da değil bu öte yandan. Hareketin önemli bir bölümü eğitimle alakalı, ana akım işlerle  alakalı, insanları kazanmakla, insanları etkilemekle alakalı. Hareket içerisinde tamamen bu konuyla ilgilenen bir sürü bölüm var, diğer türden eylemlerin olmaması için bir sebep yok ortada, yer altı eylemleri mesela, bunların hepsi diğer eylemleri tamamlayıcı türden eylemler. Peki ya halk yabancılaşırsa? Eylemlerin etkili olmasının halkın yabancılaşmasından daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çok durumda etki yarattıklarını biliyoruz, demek ki yapılmaya değerler. Bu tabii eylemleri nasıl yaptığınızla da alakalı, mesela duvara “ dirikesimci pislik, öl!” yazarsanız, bu eylemin resmi de gazetede basılırsa, bir çok insanda olumlu bir izlenim yaratmayacaktır bu, ama mesela biraz olumlu mesaja sahip bir şey yazarsanız, mesela “hayvan deneyleri yapmak kötü bilim yapmaktır” yazarsanız, bu çeşit bir şey yazarsanız, ve bu da gazetelerde basılırsa o zaman halka üzerinde düşünmesi için bir şeyler verilmiş olur, bütün olay sonuçta eylemin nasıl yapıldığına dayanıyor. Ama bu durum hareket içerisinde de en çok tartışılan konu, böyle olmaya da devam edecek.

Diğer özgürlük hareketleriyle işbirliği yapmanın, köprüler ve ittifaklar kurmanın önemini belirttiniz, hayvan hakları hareketinin bazı gruplarını da tek konu odaklı olmaları sebebiyle eleştiriyorsunuz. Hayvan özgürlüğü hareketinin hedefi insan ya da hayvan olsun hissetme yeteneği bulunan bütün canlıları kapsamıyor mu?

Tabii bu “hayvan” kelimesinin nasıl yorumlandığına bakıyor. Doğru şekilde yorumlanması da  önemli. İnsan çıkarlarını da kapsıyor, herkes bunu belirtmez ama. Eğer  birisi bana insan çıkarlarının daha  önemli olduğunu söylerse ben de bunun  insan çıkarlarıyla  alakalı olduğunu söylerim, çünkü insanlar da hayvan. Bu yüzden aslında “insan olmayan hayvanlar” tanımını kullanıyoruz, insanlar sık sık bu terimi tercih ediyor, böylece aslında hayvan olduğumuzun, hepimizin hayvan olduğunun, insan hayvanlar ve insan olmayan hayvanlar bulunduğunun altı çizilmiş oluyor. İnsan olmayan hayvanlar gezegendeki türlerin çoğunluğunu oluşturuyor. Bu manada doğru algılanmış hayvan özgürlüğü dünyanın özgürlüğüdür, ve insanın da özgürlüğüdür aynı zamanda, bu hareket geniş tabanlı bir direniş hareketi çünkü. Ama bazı insanlar bunu ayrı tek bir konu  olarak algılıyor, insanlar bu hareketin insanların çıkarlarına ters düştüğünü düşünüyor, bağlantıları görmüyorlar. Bu yüzden hayvan hakları eylemcilerinin hayvan hakları konularının evrensel anlamda ne gibi faydaları olduğunun altını çizmesi gerekiyor, , sadece elit beyazların meselesi değil, çünkü artık olay  gezegenin geleceğiyle ilgili. İster anlasınlar ister anlamasınlar herkesin hayvan haklarıyla ilgisi var, bu konuyla alakası var.

“Hak” kavramının sorunlu bir kavram olduğunu düşünüyor musunuz, özellikle de hak kavramına yönelik radikal eleştiri geleneğini düşündüğünüz zaman?

Evet. Hak kavramına yönelik çeşit çeşit eleştiri var. Marksistler hakları kabul etmiyor. Marks hiçbir zaman haklardan bahsetmedi, o adaletten söz ediyordu. Hak kavramının burjuva bir söylem olduğunu düşünüyordu, yani rekabetçi bir söylem olduğunu, insanları birbirine düşüren bir toplumdan çıktığını düşünüyordu. Benim mülkiyet haklarım olabilir, sizin de olabilir, ama aramızda bir sorun oluşabilir, benim haklarım benim alanımı korur. Bu çok bireyci bir şey. Çok madde temelli. Haklar burjuva kapitalist bir bağlamdan çıkıyor. Marksistler bunun altını  çiziyorlar, Komüniterler de aynı şeye dikkat çekiyor, bunun bireyci bir söylem olduğunu düşünüyor ve daha komünsel bir adalet kavramı arıyorlar. Feministler de eleştiriyor, bu sefer feministler hak kavramının ataerkil burjuva söylemi olduğunu söylüyor, soyut bir yasal kavram olduğunu düşünüyorlar, oysa onlara göre yasal sistem tarafından yumuşatılmamış ve ataerkil ideolojiyle bağı kalmamış somut ve şefkat dolu  ilişkilere ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Anarşistler de hak kavramını kabul etmiyor, bir sürü eleştiri var; ama günümüzün olmazsa olmazı bu, haklardan söz etmeyen bir mücadeleden bahsedemeyiz, eğer söz edebiliyorsak o zaman bunu yapan birisi ancak akademik birisi olmaz mı? İnsanlarla anladıkları dille iletişim kurmak istiyoruz, bu dil de hak kavramıdır, eğer haklar bağlamı içerisinde olaya müdahale edebilirsek yani insan hakları temelli bir hareket olduğumuzu söylersek bakın insanların hakları varsa hayvanların da hakları vardır diyebiliriz. Bu eleştirileri anlıyorum. Bazı doğru ve anlamlı noktalara parmak basıyorlar, ama ben bu noktada pragmatistim, bence biz ahlaki dil ve çerçeve içerisinde çalışmalıyız, bu anlamda hayvanlar için yasal hakları kazanmalıyız, hayvan haklarının ahlaki psikolojik anlamda kabul edilmesi insanların bu anlamda da hayatlarını değiştirmesi demek. Mesela hayvan haklarını kabul ederek insanların vegan olması gibi.  Hakların bulunmadığı ama şefkat ilişkileri, topluluk ilişkilerinin bulunduğu, rekabet duygusunun olmadığı sosyalist, anarşist ya da ekofeminist bir toplumda bile hak kavramı olacaktır. Çünkü hak kavramının içsel bir değeri var, haklar toplumda  ihlal edilemeyecek taleplerinizin olduğu , hiç kimsenin sizin çıkarınızı başka birisinin çıkarı uğruna yok edemeyeceği anlamına gelir.  Hak kavramı bunu yapıyor işte, hayvanların da çıkarlarına saygı duyan herhangi bir sosyal bağlamda bunun olması kaçınılmaz. Hak kavramına yönelik meşru eleştiriler elbette var ama ne kadar pratik oldukları tartışılır. Bağlam ne olursa olsun bir toplumda hak kavramının var olduğunu görüyoruz. Bunu da kapitalist toplum ya da erkek yapımı diyerek görmezden gelemeyiz. Modern Batı tarihinin başarısı anlamında iyi bir sonuç bu. Sahip olduğumuz en iyi kavram bu, ve bu kavramı hayvanları da kapsayacak şekilde genişletebilirsek o zaman hayvanların  içinde bulunduğu acı durum gerçek anlamda değişebilir.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde en etkili eylem biçiminin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Sadece bir tane olduğu söylenemez. Çoğulculuğun kendisi en etkili yaklaşım. Ama rastgele bir stratejiyi de sahiplenemeyiz, mesela “insan” eti stratejisi çoğulcu bir açıdan bakılınca kabul edeceğim bir şey değil, yani “ a bu da iyi bir şey “ diyemem, iyi bir tarafı yok sonuçta. Paul Watson gibi kampanyaların muhteşem olduğunu düşünüyorum, gerçekten tarihi öneme sahip, şaşırtıcı ve etkileyici eylemler bunlar. Vegan eğitimi de çok önemli, çok sofistike literatür ve web siteleri oluşuyor, sayıları artıyor. Sirklerin kapatılması için yapılan kampanyalar var, dünya çapında kürk çiftliklerine karşı kampanyalar yürütülüyor, belki de bazı kampanyalarda ABD’ye kıyasla Avrupa’da daha fazla gelişme kaydediliyor. Genel olarak  Avrupa ABD’den daha aydın, bu da bazı anlamlarda hayvan korumacılığı konusunda daha derin bir tarihe sahip olmalarıyla alakalı, özellikle de İngiltere burada örnek olarak verilebilir.

Çok büyük etkisi olan bazı kampanyalar var, ama bütün bir harekete baktığımızda mücadelede gerilere doğru gittiğimizi söyleyebiliriz. Önemli olan da bu. İleri attığımız her bir adıma karşılık üç adım geriye gidiyoruz; çünkü dünyada et tüketimi konusunda dramatik bir artış söz konusu. Kürk endüstrisi en azından ABD’de gene yükselişte. Hayvan barınaklarıyla alakalı büyük sorunlar mevcut, dirikesim İngiltere’de yükseldi, ABD’de de aynı şey olabilir. Kazandığımızı sandığımız kampanyaları kazanmıyoruz, aslında mevzilerimizi kaybediyoruz, insanların gezegen çapında neler olup bittiğine dair daha keskin bir bilgiye sahip olmaları gerekiyor, ekolojik kriz, türlerin yok olması ve iklim değişikliği ile ilgili daha net bilgileri olmalı, hem bu konularla hem de nüfus artışı sorunuyla ilgilenmemiz gerekiyor.

ARA-Afrika Hayvan Hakları ile de  ilgileniyorsunuz, yapılan çalışmalardan söz edebilir misiniz?

Web sitelerine girebilirsiniz, veya total özgürlük festivali linkine de tıklayabilirsiniz, orada yaptığım konuşmanın kısımları var. Çok başarılı bir organizasyondu, 9 farklı insan hakları, sosyal adalet ve çevre grubundan temsilciler de dahil toplam 300 kişi katıldı, bu gruplar arasında gay ve lezbiyenler, özelleştirme karşıtları, insan hakları grupları ve çevre grupları da vardı. Tartışıldı, tartışma hayvan özgürlüğünün önemi ve  insan hakları gruplarının bu mücadeleleri kabul edip beraber  çalışmalarının önemi üzerine konuşulmasıyla başladı. Bu konu tartışıldı, son derece  ümit verici bir tartışmaydı, insan hakları eylemcileri, çevre eylemcileri ve Güney Afrika ilçelerinden gelen diğer üyeler de tartışmaya katıldılar.

Sizce ARA koalisyon oluşturmada etkili mi?

Daha yapılacak çok şey var, ama bence farklı gruplar arasında ittifaklar oluşturmaya yönelik bir hareketi tetiklemiş olabilirim, böylece herkes bundan faydalanmış olur. Güney Afrika’da yaptığım çalışmalardan bazıları bunlar. Oraya 3 kez gittim, üniversitelerde ve topluluklarda üç farklı konuşma gerçekleştirdim, siyahlardan iyi bir tepki aldığımı söyleyebilirim. Bu önemli bir şey, siyahlar bu mesajı diğer siyahlara götürecekler, siyahların veganizmi, vejetaryen mutfakları ve restaurantları seçmesi, kendi eğitim kampanyalarını oluşturmaları  önemli. Beyaz ve Batılı bir erkeğin buraya gelip vegan eğitiminde veya hayvan hakları konusunda etkili olması çok zor, bunun bu insanların kendi kültüründen ortaya çıkması daha önemli. Farklı bir kültür burası ve beyazları da kapsıyor. Ama et endüstrileri Güney Afrika’yı bir et üretim, et tüketim başkenti haline getirmeye çalışıyor. Brezilya’da, Çin’de ve Hindistan’da da aynı şey oluyor. Bunlar ciddi olarak ilgilenilmesi gereken meseleler. Eğer vegan eğitim gerçekleştiriyorsak neden insanlar bu alanlarda çalışmıyor, neden Hindistan ve Çin’de ittifaklar oluşturmuyorlar? Bunu yapmaları gerekir.

Afrika’da hayvan hakları hareketi gelişiyor mu?

Evet,  Afrika’da ve Cape Town’da , Johannesburg’da iyi bir hayvan hakları grubu var. Vegan gruplar da var ve giderek büyüyorlar. Dünya çapında büyüme söz konusu zaten, bunu söylemek önemli, ve dünya çapında gelişen şey “beyaz hayvanlar” hareketi değil, küresel anlamda bir renk farklılığı söz konusu, ama türlerin ve gezegenin yıkıma uğrama hızına yetişemiyor, bunu da eklemek gerek. Bu yüzden, ilerleme var ama yeterli değil, ilerleme var ama mevzi kaybediyoruz, işte bu iyi bir başlık olabilir, “ilerleme kaydediyoruz,  mevzi kaybediyoruz”.

Durum çok büyük bir hızla bozuluyor, deniz seviyelerimiz yükseliyor, küresel  anlamda  iklimlerde ciddi değişmeler yaşanıyor, bu da çölleşmeye, sellere, hastalığa, açlığa ve çevre mültecilerine, toplumsal kaosa ve güvenlik sorunlarına sebep olacak, her şeyi değiştirecek. Çoktan olmaya başladı bile, insanlar bu durumdan etkileniyorlar, hayvanlar da etkileniyor, mesela kutup ayıları etkileniyor, bu hayvanlar boğularak ölüyorlar; çünkü artık üzerine çıkabilecekleri buzul kalmadı. Hem hızla hem de dramatik bir şekilde ortaya çıkıyor bu sonuçlar, zamanımızın esas meselesi bu, kesinlikle önemli ama görmezden geliniyor. Çevreci gruplar da anlamıyor. Greenpeace çıktı ve fabrika çiftçiliğinin (endüstriyel çiftçiliğin) sera gaz emisyonunun bir numaralı sebebi olduğunu söyledi. Aman Alllahım, ne ulvi bir an… çevreci bir grup bunu kabul ediyor… sonra da kalkıp veganizmi savunmak yerine kanguru ve balina yememiz gerektiğini söylüyorlar; çünkü bu  hayvanlar inekler gibi gaz emisyonu salmıyormuş dünyaya. Cidden dünyayı etkileyebilecek bir konuşma fırsatını kaçırmaktan söz ediyorum burada, bir saniyeliğine  de olsa bütün dünyanın dikkatini çekmişlerdi, fabrika çiftiliğinin küresel ısınmanın büyük bir sebebi olduğunu söylemek gibi büyük fırsat.. Bir çok vegan bu mesajı yaymaya çalışıyor, pek anlaşılmıyor çünkü. İnsanlar ulaşım endüstrisinin sera gazı salınımında bir numaralı suçlu olduğunu sanıyor, ama aslında tarım endüstrisi suçlu. İşte bu da hayvan hakları ve veganizmin ilerici bir küresel değişime doğru yol almamızı sağlayacak çözümde en etkili araç olmasının sebebi.

Çeviri:CemC

Yabanda Var Olmak Düşüncesi

YABANDA VAR OLMA DÜŞÜNCESİ

Hayvanat Bahçesi Kabusundan Uyanmak

Derrick Jensen

Ayı yedim adım atıyor, pençeleri betondan ses getiriyor.Başını eğiyor, dönüyor ve kafesin önüne doğru yürüyor.Gene başını eğiyor, gene dönüyor, sonra üç adım daha. Başladığı yere döndüğünde herşeye baştan başlıyor. Hayatından geriye kalan işte bu.

Kafesin dışında insanlar geçip gidiyorlar. Anne babalar görecek hiçbir şey olmadığını anlayıncaya dek bebek arabalarını kımıldatmadan duruyorlar. Birkaç genç geliyor, kulaklarında walkman, elele yürüyorlar; içeriye bir kez bakmak yeterli, sonra hemen sıradaki kafese yöneliyorlar. Ayı dolaşmaya devam ediyor; üç adım, başını eğiyor ve sonra dönüyor.

Parmaklarım çitlerin dışındaki metal çubukları sıkıca kavrıyor. Hayvanların yaralı olduğunu farkediyorum. Ayının sırtındaki gümüşe bakıyorum, burnundaki oyuklara bakıyorum. Ne zamandır burada olduğunu merak ediyorum. Metal çubuğu bırakıyorum, ve yürüyüp giderken pençelerin ritmik sesi yavaş yavaş soluyor.

Ne yazık ki çoğumuz şu ana dek esaret altında tutulduğu için deliren hayvanların protitipini bilecek sayıda çok kez hayvanat bahçesinde bulunmuşuzdur: belirli bir dikdörtgen alanda dolaşan ayı; sürekli gagasını vuran devekuşu; ve ritmik bir şekilde sağa sola sallanan filler.Ama benim anlattığım ayı bir prototip değil. O bir ayı. O, tıpkı diğer ayılar gibi, bir zamanlar arzuları ve kendince seçimleri olan ve hala daha bu delilik içerisinde de olsa istekleri ve seçimleri olabilecek bir ayı.

Ya da bu noktada böyle olmayabilir de.

Hayvanat bahçesi yöneticisi David Hancocks şöyle yazıyor: “Hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün kültürlerde birbirlerinden bağımsız olarak gelişmiştir.” Çoğu insan bu görüşe katılır; ama gerçek tam olarak böyle değil. Böyle söylemek, kralların ilahi haklarının, Kartezyen bilimin, pornografinin, yazının, barutun, elektrikli testerenin, arka kepçelerin, kaldırımın ve nükleer bombaların küresel anlamda bütün kültürlerde birbirinden bağımsız olarak geliştiğini söylemekle aynı şey. Bazı kültürler hayvanat bahçeleri kurarken bazıları da geliştirmemiştir. İnsan kültürleri ilk hayvanat bahçesi MÖ 4,300 yılında Sümer şehri Ur’da ortaya çıkana dek binlerce yıl boyunca var oldu. Ayrıca ilk hayvanat bahçesinin kurulduğu andan itibaren binlerce kültür, hayvanat bahçeleri ya da benzerleri olmaksızın var olmaya devam etti.

Ancak hayvanat bahçeleri eski Sümer’den Mısır’a, Çin’e ve Moğol İmparatorluğu’na, Eski Yunan ve Roma’ya ve oradan da günümüzdeki Batı Medeniyetine dek evrilmeye devam etti. Ancak bu kültürlerin San, Tolowa, Shawneee, Aborjin, Karen ve hayvanat bahçeleri kurmayan diğer yerli kültürlerde bulunmayan ortak bir özelliği bulunuyor: bunların hepsi “uygar” kültürler.

Tek bir kelimenin değiştirilmesi bile Hancock’un cümlesinin doğru yapmaya yetiyor: “ hayvanat bahçeleri küresel anlamda bütün uygarlıklardan birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.”

Uygarlıklar şehirlerle karakterize edilir, şehirler doğal yaşam alanlarını yok ederek yaban hayvanlarının hayatta kalmasına zarar verecek türden ortamlar yaratır. Özünde, şehirler insanları hayvanlardan ve bitkilerden ayırarak şehirli insanların yaban hayvanlarla günlük ve yakın ilişkiler kurmasını zorlaştırır. Bütün medeniyetlerin başlangıcına dek (varoluşumuzun %95’i), bu bağlantı insanlar için hayati öneme sahipti, günümüze dek de bu bağlantı “uygar” olmayan insanların hayatının içsel bir parçası oldu.

Eğer ilişkilerin bizlere şekil verdiği söylenebilirse, ya da kim olduğumuza etkisi olduğu söylenebiliyorsa, o zaman yaban hayatla ve insan olmayan canlılarla aramızdaki bu hayati bağın yokluğunun kendimiz olmakla alakalı algımızı değiştireceğini, dünyadaki rolümüzü algılama biçimimizi değiştireceğini, kendimize , diğer insanlara ve hala yaban hayata dahil olanlara davranma biçimimizi değiştireceğini söyleyebiliriz.

Eğer hayvanat bahçesinde bir hayvan görüyorsanız, o zaman kontrol sizde demektir. Gelebilirsiniz ve gidebilirsiniz. Hayvan bunu yapamaz. O sizin merhametinize bağlıdır; sizin için gösterimdedir.

Yabanda hayvan kendi amaçları için oradadır. Gelebilir, gidebilir. Siz de öyle. İkiniz de bir diğerinize kendinizi dilediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Eşitlerin bir araya gelmesidir bu.

Bu da herşeyi değiştirir.

Şehirden uzakta yaşamanın güzel yanlarından birisi de insan olmayan komşularımı tanıma şansı- yani bitkileri, hayvanları ve burada yaşayan diğerlerini. Arada sırada şans eseri karşılaşdıysak da kendilerini bana ne şekilde ve zaman göstereceklerine karar verenler hayvanlar oluyor. Mesela ayılar utangaç filan değillerdi, önce dışkılarını sonra da kendilerini gösteriyorlardı, arka bacakları üzerinde durup pencerelere çamurlu patilerini koyup içeri bakıyor ya da ormanda dolaştığım anlarda birdenbire tüylü kuyruklarını gösterip kayboluyorlardı; ya da şafak öncesi o grilikte siyah hayaletler olarak yavaşça yürüyorlardı. Rahat olmalarına alışık olsam da kendilerini böyle rahatça dışarı vurmaları benim için daima sürpriz oluyor, mesela önümdeki küçük göle birdenbire kendini atan ayı böyle bir örnekti.

Kızılgergedanlar, sinekkuşları, sinekyutanlar da kendilerini bir şekilde gösteriyorlar. Ya da ayı gibi görülmesini istedikleri kısımları gösteriyorlar önce. Kızılgergedanları sık sık görüyorum, Birkaç kez de yavruları çıktıktan sonra mavi yumurta kabukları gördüm, ama yuvalarını hiç görmedim.

Bu karşılaşmalar- bu başlangıçlar- ben oraya gelmeden önce de orada bulunanların seçtiği koşullara göre gerçekleşti: zamanı, yeri, ve süreyi onlar seçtiler. İnsan arkadaşlarım ve komşularım gibi onlar da kendilerinin izin verdikleri şeyleri, izin verdikleri zamanda ve kendi istedikleri şekilde gösteriyorlar, ben de bundan çok memnunum. Daha fazla göstermelerini talep etmek -bu hem insanlar hem de insan olmayan canlılar için geçerli- gerçekten kabalık etmek olurdu. İlişkimizin sahip olduğu potansiyeli yok ederdi bu durum. Komşuluğa yakışmazdı.

Genç bir ayının bile beni öldürebileceğinin farkındayım. İnsanların ayılarla ve diğer vahşi hayvanlarla on binlerce beraber yaşadıklarının da farkındayım. Doğa korkunç filan değil. Korku ve dehşet yuvası filan değil. Bütün insan varlığı boyunca hepimizin yuvası oldu doğa, ve yaban hayvanlar da komşularımız oldular.

Dünya çapında her sene 1 milyondan fazla insan trafik kazalarında can veriyor. Sadece ABD’de 42 bin adet ölümlü kaza yaşanıyor. Ama ben arabalardan korkmuyorum- belki de korkmam gerek. Dünya çapında yaklaşık 2 milyon insan her yıl diğer insanların şiddetine maruz kalarak ölüyor. Her yıl 5 milyon insan sigaradan ölüyor. Peki ayılar kaç insan öldürüyor dersiniz? Kuzey Amerika’da her sene sadece 1 kişi.

Yanlış şeylerden korkuyoruz.

Bir hayvanat bahçesindeyim. Her yerde küçük çıkıntılar üzerinde konsoller var. Her konsolün çocukları hedefleyen karikatürlü dizaynları bulunuyor, hepsinde bir düğme ve hoparlör var. Düğmeye basınca birden bir şarkı başlıyor:”hayvanat bahçesindeki bütün hayvanlar mutlulukla sizi bekliyor.” Şarkı çocuklara “eğlenceye koşun” şeklinde seslenerek sona eriyor.

Beton duvarlara bakıyorum, camlı bölmelere bakıyorum, su dolu hendeklere, elektrikli duvarlara bakıyorum. Hayvanların yüzlerindeki ifadeleri görüyorum, yabandaki hayvanların yüzlerinde gördüğüm ifadelerden çok farklılar. Hayvanat bahçesindeki esas kibir ve aslında bütün kültürün merkezi kibri, “diğerleri” dediklerimizin oraya bizler için konmuş olmasıdır, bizlerden bağımsız bir varlıklarının olmaması demektir, ormanlardaki ağaçların onları kesmemiz için oraya konulduğu, okyanustaki balıkların onları yakalamamız için bizi bekledikleri, hayvanat bahçesindeki hayvanların da bizleri eğlendirmek için orada olduğu şeklindeki düşüncedir.

Burada herşeyin bize hizmet için var olduğuna inanmak insanı pohpohlayabilir, ama gerçek dünyada, yani, gerçek yaratıkların var olduğu ve gerçek yaratıkların acı çektiği gerçek dünyada sizden başka hiç kimsenin önemli olmadığına inanmak hem tehlikeli, hem de narsistçe.

Bazen hayvanat bahçelerini savunanları ve hayvanat bahçesi sahiplerini hapse tıktığımı ve kendi ilaçlarını onlara tattırdığımı hayal ediyorum. Onları bir ay boyunca esir tutar ve jogging man dedikleri maymunla alakalı şaka yapmaya niyetleri olup olmadığını sorardım. Pişmanlık, keder, acı ve yuvaya dönme isteği duyup duymadıklarını, hala hayvanların özgürlüğü ihtiyacı yoktur diye inanmaya devam edip etmediklerini sorardım onlara. Cevaplarını dinlemezdim ama; çünkü yaşadıkları şeyleri dinlemek istemezdim. Aslında bu hayvanat bahçesi sahibi hayvanların-çünkü insanlar da hayvandır- dünyayı anlamlı bir şekilde tecrübe edebileceğine inanmazdım, bana anlatabilecekleri bir şey olduğuna inanmamak gibi bir şey benim açımdan bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu. Gerçekten de, benim adıma bu hayvanların belirli bir durumun devam etmesini ya da değişmesini istemesi de bir çeşit yansıtma mekanizması olurdu.

Hayvanları orada kafeslerinde bırakırdım ve bu soruyu bir sene sonra bir kere daha sorardım. Bu süre boyunca başka bir insanla konuşmalarına izin verilmezdi, ama oynamak için kartlar ve kese kağıtları verilirdi. Sanırım 12 aylık esaretten sonra hayvanların özgür olmaya ihtiyaçları olduğu konusunda hemfikir olduklarını söylerlerdi. Ama onları dinlemezdim. Konuşabileceklerine inanmazdım. Ve zamanla artık bana başka bir şey anlatmazlardı; sessizce kafeslerinde yürürlerdi- yaşam alanlarında yani- yedi adım ileri gidip başlarını öne eğerler, sola dönerler ve tekrar geriye doğru yürürlerdi.

Hayvanat bahçelerinin en temel olumlu işlevlerinden birisinin eğitim olduğu sık sık dile getirilir. Standart hayvanat bahçesi kitabı dünyada hayvanların mücadeleyi kaybettiği türden bir savaş yaşandığından hayvanat bahçelerinin aslında yaban hayatı için son şans olduğu şeklinde böyle süslü püslü bir dil kullanır. Hayvanat bahçelerinin eğitim amacıyla bütün potansiyelinin kullanılması sayesinde insanlar doğal hayatı korumaları ve gezegeni yok etmemeleri gerektiğini öğreneceklerdir. Yazar Vicki Croke’nin söylediği gibi, hayvanat bahçelerinin ana sorunu“yaşayan, nefes alan hayvanlara doğal hayatın hayret ve huşu duygusu uyandırması için izin vermek; kozmosta hayvanların yerini öğreten, onu sürdüren kırılgan ve karmakarışık hayat ağını aydınlatmak; bu gezegeni kurtarmak ve gezegendeki inanılmaz canlıları kurtarmaya yardım etmek isteyen milyonlarca insanlara yardım etmek”tir.

Hayvanat bahçelerinde insanları izlediniz mi hiç? Yüzlerinde huşu duygusu ya da merak duygusu filan görmüyorum. Çocukların hayvanlara güldüğünü duyuyorum- masum kahkahanın güzel sesini değil okul bahçesinde duyacağınzı türden aşağılayıcı tarzdakini: birisinin başına gelen kötü şeylere gülen birisinin kahkahasını. Anne babaların ve çocukların şişman orangutana güldüğünü, yılan karşısında korkmuş yüz ifadeleri yaptığını, bunalım içinde yürüyen ayıyı görmezden geldiklerini görüyorum. Burunlarını tutup önlerindeki cam bölmeye boş boş bakan maymunlar karşısında çığlıklar atıyorlar. Çocuklar kahkahalar atıp cama vuruyorlar.

Hayvanat bahçelerinin eğitimsel potansiyeli olduğu gibi yüzeysel bir iddiayı kabul etsek bile yapılan çalışmalar hayvanat bahçelerinin bu amaca hizmet etmekte son derece başarısız olduğunu gösteriyor. Londra Hayvanat Bahçesinde yapılan gözlemler, ziyaretçilerin maymun bölmesinde 46 saniye kadar kaldığını gösteriyor. Bu 46 saniye hayvanlar hakkındaki notları okumakla yani göz gezdirmekle geçiyor. Tabii bir de hafızada tutma oranları da düşük: sürekli ziyaretçiler bile söz konusu hayvanların önünde dururken en sıradan sorulara bile cevap vermekte zorlanıyor: gibon ve orangutanları maymunlarla; akbabaları kartallarla; ufak devekuşlarını tavuskuşlarıyla karıştırıyorlar…bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bir çok sosyal hayvanı, gorilleri, filleri ve şempanzeleri yakalamanın en geleneksel şekli annelerini öldürmek olmuştur, bazı durumlarda hala daha öyledir. Çoğumuz bunu bilmeyiz bile; hayvanat bahçesindeki hayvanların vahşi hayattan kurtarıldığına inanmak daha iyi. Hayvanların tuzağa düşürüldüğünü duymak fillerin ve yaban kedilerinin bizlerle “buluşmayı” beklediği şeklindeki fanteziyi bozardı tabii. Hayvanat bahçesi sahipleri bunu biliyor. Her zaman bunu biliyorlardı. Bronx Hayvanat Bahçesi’nin sahibi William Hornoday 1902 yılında günümüzde modern zoolojik bahçelerin fikir babası ve inanılmaz ölçekte bir hayvan tüccarı olan Carl Hagenback’e şunları yazıyor: “ gergedanların nasıl yakalandığını anlatan mektubuz çok ilgimi çekti; ama dört yavru gergedanı yakalamak için 40 gergedanı öldürdüğümüz gerçeğini saklamak zorundayız. Eğer bu haber gazetelerde çıkarsa burada ya da Londra’da, o zaman gösteri /sergi amaçlı vahşi hayvan yakalama işinin halk tarafından büyük tepki göreceğinden emin olabilirsiniz”.

Eğer siz bir anneyseniz, birisi çocuğunuzu almaya kalktığınızda ne yapardınız? Siz bir çocukken birisi sizi sergilemek için annenizi vursaydı ne hissederdiniz? Annenizi dürtseniz, onu itseniz, beraber kaçabilmek için onu uyandırmak isteseniz ama o uyanmasa ne hissederdiniz? Sizi bir kafese koysalardı ne hissederdiniz?

Bunlar retorik sorular değiller. Ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Batı kültürünün en hoşuma gitmeyen yanlarından birisi insanların temelde “hayvanlardan” farklı olduğu ve hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki asılsız inançtır; yani hayvanlar hayvandır ve insanlar hayvan değildir; sanki aralarında görünmez bir duvar vardır.

Bu yapı içerisinde insanlar zeki varlıklardır. Hayvanlar -yani insan hariç bütün hayvanlar- zeki değildir, veya bir tür zekaya sahiplerse bile, zekaları sığdır, az gelişmiştir, anlamsız fiziksel çevrelerini anlamsızca dolaşmalarına yetecek bir kapasitededir.

Oysa insan davranışı bilinçli, rasyonel seçimlere dayanır ve bizim kültürümüz hayvan davranışının tamamen içgüdülerden kaynaklandığını öne sürer. Hayvanlar planlamaz, düşünmezler. Aslında onlar DNA’dan, barsaktan, kürk, tüy ve pullardan oluşmuş makinelerdir.

İnsanların his yelpazesi geniştir.Ama söylenene göre hayvanlarda bu yoktur. Anneleri ölünce yas tutmazlar, özgürlükleri ellerinden alındığında, dünyalarının kaybettiklerinde acı çekmezler. Keder hissetmezler. Yuvalarına özlem duymazlar. Aşağılandıklarını hissetmezler.

Bu kültür insan hayatının kutsal olduğunu ( en azından bazı insanların hayatlarının kutsal olduğunu düşünür; yoksa yoksulların, beyaz olmayanların, yerlilerin, ayrıca iktidardakilerin arzularına muhalefet edenlerin hayatı azıcık kutsaldır) düşünür; ama hayvan hayatının kutsal olmadığına inanır. Aslında canlılar dünyası kutsal değildir.

İnsanlar görünüşe göre anlamın yegane sahibidir, değerleri belirleyen yegane kıstastır, ahlaki davranışa sahip yegane canlılardır. Hayvanların hayatlarının içsel bir değeri bulunmaz-aslında içsel dışsal hiçbir değeri yoktur, meğer ki insanlar onlara değer afetmiş olsun. Bu değer tamamen faydalanmacı bir tavrın ürünüdür (insana faydalı olan şey doğrudur ve iyidir görüşü). Çoğunlukla mali bir değer söz konusudur, ve genellikle bu değer onların hayatlarını değil cesetlerinin değeridir. Ve elbette hayvanlarda ahlaki davranış kapasitesi yoktur.

Son olarak, bu kültür sürekli olarak insana ait olan herşeyin iyi olduğunu vurgular.: insanlar insancıldır, insanlık sahibidir; uygar olanlar uygardır. İnsan özellikleri sevilecek türden özelliklerdir. Hayvanlara ait özellikler ise nefret edilmeye layıktır- ya da daha çok nefret edilecek özellikler hayvanlara yansıtılır. Kötü insanlar “hayvan”dır, “vahşi”dir, “yaban”dır Eşanlamlılar sözlüğünde hayvan kelimesine şu kelimeler eşanlamlı olarak verilmiş: aşağı, beyinsiz,düşünemeyen, duygusal, aşırıya eğilimi olan.

Hayvanlara insani özellikler verme konusunda destek görmeyiz- yani bizler insan niteliklerini hayvanlara atfetmemeliyizdir. Bu da gücümüz yettiğince hayvanların zekası, farkındalığı, hisleri, neşesi, ızdırabı ve arzuları konusunda onlara karşı kör rolü oynamamız anlamına geliyor. Benlikleri olduğunu, bir birey oldukları gerçeğini, ve değerlerinin bizim onları kullanma biçimimizden tamamen ayrı olarak var olduğu gerçeğini göz ardı etmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinden ne öğreniyoruz? Bizim burada, hayvanların orada olduğunu öğreniyoruz. Bizlerden bağımsız olarak bir varlıklarının olmadığını öğreniyoruz. Dünyamızın sınırsız olduğunu, onların dünyasının sınırlı ve kısıtlanmış olduğunu öğreniyoruz. Bizim onlardan daha zeki olduğumuzu, eğer böyle olmasaydı bizi kandırıp kaçabileceklerini öğreniyoruz-ya da belki kaçmak istemiyorlardır, kötü yiyecek ve kafes içindeki beton barınaklar onlar için özgürlükten daha önemlidir. Onlardan daha güçlü olduğumuzu, eğer güçlü olmasaydık onları esir edemeyeceğimizi öğreniyoruz. Teknolojik olarak daha güçlü olanın teknolojik anlamda güçsüz olandan daha fazla iktidarı olduğunu öğreniyoruz. Her birimizin, özel hayatlarımızda kendimizi ne kadar güçsüz hissedersek hissedelim, en güçlü bir filden ya da kutup ayısından daha güçlü olduğumuzu öğreniyoruz.

“Yaşam alanı”nın sadece el değmemiş ormanlar, ovalar, çöller, nehirler, dağlar ve denizler olmadığını, ölü ağaçların gövdeleri, kaya parçaları ve beton kafesler olduğunu öğreniyoruz. “Yaşam alanı”nın keskin, el değmez kenarları olduğunu öğreniyoruz: elektrikli duvar içerisindeki herşey ayının yaşam alanıyken elektrikli duvarın dışı ayının yaşam alanı değildir. Yaşam alanlarının zamanlar birbirine karışmadığını, kaynaşmadığını, akmadığını öğreniyoruz.

Bir yaratığı yaşam alanından uzaklaştırsanız bile gene de bir yaratığa sahip olabileceğinizi öğreniyoruz. Bir deniz aslanını bir havuzda gördüğümüzde hala bir deniz aslanı gördüğümüzü sanıyoruz. Ama görmüyoruz. Bir hayvanın ne ya da kim olduğunu tanımlama konusunda hayvanat bahçesi sahiplerine asla izin vermemeliyiz. Bir deniz aslanı yaşam alanının kendisidir. Kovaladığı balıkların okuludur o. Sudur. Okyanus üzerinde esen o soğuk rüzgardır. Uyuduğu kayalara çarpan dalgalardır, ve o kayadır da ayrıca. Aile üyeleri arasında durmadan devam eden o seslenişlerdir o, bu sohbet sürüp gider. Sonunda hayatına son veren o köpekbalığıdır. O bunların hepsidir.O, ağın kendisidir. Ancak bize göstermesine izin verirsek öğrenebileceğimiz, ve eğer o istemezse, yoksa onu kafese tıkarsak öğrenemeyeceğimiz arzularının kendisidir.

Aynı şeyi diğer yaratıklar için de diyebiliriz, demeliyiz, ister kutup porsuğu, ister gibon, fil ya da amerika papağanı olsun. Bütün hayatını yabanda yaşamış olan b ir arkadaşım var, bu arkadaşım bir keresinde bana bir kutup porsuğu gördüğü anı anlatmıştı. Ben şöyle diyebilirdim: “ee? Ne olmuş yani? Ben de hayvanat bahçesinde bir sürü gördüm. Gelinciklere benziyorlar.” Ama ben kutup porsuklarını yaban hayatta hiç görmedim, bu da hiçbir zaman bir kutup porsuğunu görmediğim anlamına geliyor.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların deri çuvallar içerisindeki et ve kemikler olduğunu öğretiyor. Kutup porsuklarını her defasında daha küçük kafeslere koyabilir ve sonunda kutup porsuğunun gerçek ebatlarında bir kafese onu tıkabilirsiniz, ve hayvanat bahçelerinin bize öğrettiğine göre o gene de bir kutup porsuğudur.

Hayvanat bahçeleri bizlere hayvanların makineler gibi olduğunu öğretiyor:yani ayrıştırılabilir, yerine başkası konulabilir, değiştirilebilir makine parçaları gibi. Bizlere bir hayat ağı olmadığını,ve bir kısmı yerinden çıkararak onu bir kutuya koyabileceğinizi ve hala daha o parçaya sahip olacağınızı öğretiyor. Ama bu tamamen yanlış. Bu kutup porsuğu nedir? Kimdir bu kutup porsuğu? Neye benziyor onun hayatı?

Hayvanat bahçeleri bize kesin olarak hayvanların hayatının yönetilmesi gerektiğini, bizler olmadan hayatta kalamayacaklarını öğretiyor. Onlar bize bağımlılar: öğretmenlerimiz değiller, komşularımız, eşitlerimiz, bizden daha iyi olanlarımız, arkadaşlarımız, tanrılarımız değiller. Onlar bize ait. Bizimler. Bizler beyaz adamın türler arası yükümlülüğünü kabul etmeli ve yüreklerimizdeki iyilik sebebiyle, tamamen iyi niyetlerle, onların hayatlarını kontrol etmeliyiz. Onları ”vahşi hayattan kurtarmalıyız”.

Şimdi sıra hayvanat bahçelerinin bize öğrettiği gerçek derse geldi, yani kaçınılmaz olan derse geldi sıra, her daim geçerli olan derse geldi, gerçekten önemli olan derse geldi sıra: yani insanları ve diğer hayvanları ayıran büyük bir kopmanın var olduğu gerçeğine.En geniş hendekten de daha geniş, en güçlü demir çubuktan daha güçlü, en ölümcül elektrikli çitten daha kesin. Biz buradayız. Onlar orada. Bizler özeliz. Bizler farklıyız.

İnsanların insan olmayan canlılardan üstün olduğu önkabulü hiç birşekilde desteklenemez. İnsanların diğer yaratıklardan daha zeki olduğunu gösteren hiçbir kanıt görmedim. Hem evcil hem vahşi hayvanlarla uzun süreli ve güzel ilişkilerim oldu, onların bana tanıma fırsatı verdikleri radikal anlamda farklı zekalarının -biçim farklılıkları söz konusu burada, farklı nitelikler değil- tadını çıkarma fırsatım oldu.

Benzer şekilde hayvanlar plan yapmadığı, anımsamadığı, kin tutmadığı, didişmediği, topluluklara sahip olmadığı, yas tutmadığı, zevk ve neşe hissetmediği, oyun oynamadığı, şaka yapmadığı, kendisine meydan okunmasından hoşlanmadığı, eğlenmediği, ahlaki tavırlarının olmadığı ve insana ait sanılan nice şeyi düşünüp hissetmediği şeklinde hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten de saydığım bütün bu “insan” özelliklerini hayvanlarda gördüm.

Bir örnek: geçen gece köpeklerimden biri havlıyordu, uyandım.Ayağa kalkıp dışarı baktım. Dolunay vardı.Köpeğimden sessiz olmasını istedim. Homurdandı ve yere uzandı.Yatağıma döndüm. Köpeğim gene havlamaya başladı.Gene ayağa kalktım ve sessiz olmasını söyledim. Homurdandı, döndü durdu kendi etrafında ve sonra yerine uzandı. Yatağıma döndüm.Gene havlamaya başladı.Ayağa kalktım ve bu sefer ona bağırdım.Sesini kesti. Ertesi sabah ortada yoktu. O gün daha sonra annemin evine gittim. Oradaydı. Bana bakmadı bile. Normalde her yere benimle gider, ama eve geldiğimizde bu sefer inat etti. Ancak saatler sonra yüzüme baktı, o da birkaç kez ondan özür diledikten ve birkaç mama rüşvetinden sonra gerçekleşti.Yavaş yavaş beni affetti.

O gece köpeğimle beraber durmamamın mantıklı bir açıklaması yoktu: sabah erken saatte bir toplantım yoktu, ayrıca güzel bir geceydi. Nasıl oluyor da dolunayda benimle oynamak isteyen bir köpek karşısında klavyeyle yazı yazabildiği için bir insan daha zeki sayılabiliyor, anlamıyorum.

İnsanlar hayvanat bahçelerine gidiyorlar; çünkü vahşi hayvanlarla iletişim kurmaya ihtiyacımız var. Hayvanların bizlere hayatın karmaşıklığını hatırlatmasına, dünyanın sadece bizim için yaratılmadığını, kainatın merkezinde bizim yer almadığını hatırlatmasına ihtiyacımız var.

Çocukların bu ilişkiye yetişkinlerden daha fazla ihtiyacı var. Bir çok hayvanat bahçesinin çocuklar tarafından gürültüye boğulması bir raslantı değil, çocukların hayvanların anatomik özelliklerine ve isimlerine de ilgi duyduğu yok. Çocuklar hayvanat bahçelerine gitmek istiyorlar-buna ihtiyaç duyuyorlar- çünkü onlar vahşi hayvanların varlıklarıyla temas halinde olmaları gerektiğini içsel olarak hissediyorlar. Çocuklar hayvanlarla ilişki kuramamayı insan merkezli düşünce çemberinin kısırdöngüsünün içine atılan büyük bir adım olarak görüyorlar, bunu anlatamıyor ifade edemiyorlar ama anlıyorlar. Eğer ekolog Paul Shepard’ın söylediği gibi, “ doğa çocuk açısından sembolik anlamların yerleştirileceği somut bir merkezse ve o çocuk doğayı tecrübe etmiyorsa o zaman önce çocuk ve sonra yetişkin kişide çarpık bir anlam kavramı oluşacaktır.”

Ama hayvanat bahçesine giden bir çocuk gerçek hayvanlarla iletişim kurmuyor. Diğer bütün gösteriler gibi, diğer pornografi çeşitleri gibi, bir hayvanat bahçesi asla vaad ettiği şey konusunda tatmin duygusu sağlayamaz. Hayvanat bahçeleri, aynen pornografi gibi, hiyerarşi, tahakküm ve teslimiyet üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler sunar. Hayvanat bahçeleri duygularından arınmış tüketicinin kendisine yöneltilen bakışlarla ilgili izni olabilen ya da olmayabilen bir diğer varlığı seyretmeye duyduğu arzuya dayanır.

Pornografik bir resim düşünün. Kadınlar para kazandkları ve bilinçli olarak pornografik resimler çektirdikleri durumlarda dahi bana bedenlerini burda ve şimdi görme izni vermemişlerdir- ya da vücutlarının görüntülerini -Eğer bir fotoğrafım varsa, ona sonsuza dek sahibim, kadın bana izin vermese de bu böyle. Bu durum ilişki kavramının tam tersi, ilişki içerisinde kadın kendini bana şimdi ve burada sunabilir, kendisinin ve benim arzuma bağlı olarak. İlişki içerisinde an’a dayalı olarak bir hediye olan şey pornografide benim metam haline dönüşür, onunla ne istersem yaparım.

Aynı şey hayvanat bahçeleri için de geçerli. Hayvanat bahçeleri çok gerçek, gerekli, yaratıcı, hayatı olumlayıcı ve hepsinden önemlisi ilişkiye yönelik bir tavır alır ve sonra da onu saptırır. Pornografi, cinsel ilişkiye yönelik ihtiyacı alıp bunu seyretmek ve seyreden şeklinde basitleştirir. Hayvanat bahçeleri yaban hayat ve hayvanlarla ilişki kurma şeklindeki yaratıcı bir ihtiyacı alıp onu betondan kafesler içerisinde duran şempanze ve ayılara birkaç dakika bakmak ya da oradan yürüyüp geçmek şeklinde bir “doğa tecrübesi”ne dönüştürür.

Hayvanları hayvanat bahçelerinde hapsetmekle hayvanlarla doğada iletişim haline geçmenin farkını sevişmekle tecavüz etmek arasındaki farka benzetebiliriz. Her iki durumda da birinci seçenekte ortaklaşalık söz konusudur; kurbanın özgürlüğünü kısıtlar; tacizcinin kurbana istediği gibi davranma hakkı olduğu şeklindeki iddiasını da destekler ve güçlendirir. Her iki durumda da hem kurbanın hem de suçu işleyenin ileride samimi ilişkiler geliştirmesini engeller. Tahakküm ve teslimiyetten oluşmuş bir halde birinini diğerini gerçekten ve isteyerek anlaması ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Gerçek bir ilişki istekli katılımcıların diledikleri şeyi istedikleri zamanda, istedikleri şekilde vermelerini içeren bir çeşit danstır. Hem o anlık hem de geleceğe yönelik bir samimiyet ve yakınlık oluşturduğu gibi hem o ana yönelik hem de geleceğe yönelik anlamda hem kendini hem de ötekini anlama çabası içerir. Olaya katılanları büyütür, besler. Kim olduğumuz gerçeğine katkıda bulunur.

Yazımda yüzleştiğimiz sorunlara somut çözümler sunmam genelde. Bunun sebebi çoğu kez bu sorunların daha derin psikolojik ve algısal hataların semptomları olması, bu da bir problemi bu hatalara işaret etmeden çözmenin sadece var olan patolojinin kendini daha farklı bir şekilde gene ortaya koyması anlamına geliyor.

Hayvanat bahçelerinin hayvanlarla gerçek ilişkiler kurabilme aracı olduğu paradosinin karşısında çocukların bu ilişkilere gerçek ihtiyaç duymasıyla alakalı kesin bir çözümüm var. Burada çözüm çocuğunuza doğayı keşfetmesi için izin vermenizdir. Elbette Yosemite’te arabadan çıkıp diğer turistlerle beraber zaman geçirmenizden bahsetmiyorum, şehir hayatının karmaşasını doğa temelli bir diğeriyle değiştirmenizden söz etmiyorum. Doğa içerisinde arabayla gitmenin dört yanınızın safari simülasyonu görüntüleriyle dolu olmasından bir farkı yok.

Doğada yürüyüş yapmanın da pek bir farkı yok. Gene bir turistsiniz sonuçta.Yosemite , Yellowstone, ve Grand Canyon harika yerler olabilir, orada yaşamadığınız sürece onlar sonuçta gene turistik olmaktan başka bir anlam taşımıyorlar. Oraya yuvam demediğiniz sürece.Orası sizin yuvanız olduğunu söylemediği sürece.

Evde kalmaktan söz etmiyorum.

Çocukken bayağı bir gezdim ve doğa sevgimi böyle kazandım; nasıl düşünmeli, isimlendirmeli ve kategorize etmeli öğrendim; ve böylece evimin duvarlarının ötesinde, pencerelerinin ötesinde, o doğa manzarasının ötesinde, sulama kanalının ötesinde gerçekten kim olduğumu keşfettim.Semenderden ve kaplumbağalardan öğrendiğimi, yaptığım gezilerden ya da yürüyüşlerden, doğa tarihi müzelerine ya da hayvanat bahçelerine yaptığım ziyaretlerden öğrenemedim. Benim öğretmenlerim karıncalardı, çekirgelerdi, çimlerdi; sulama kanalındaki yılanlar ve tatlısu istakozlarıydı. Dersler ve ilişkiler o kadar sıradışı değildi. Zaten mesele bu: biz sadece komşuyduk.

Sesinizi duyar gibi oluyorum, sanki pek inanmıyorsunuz ve şöyle soruyorsunuz: “ sadece dışarı çıkmak mı? amma can sıkıcı .”

İyi, diye cevap veriyorum. Sıkılmak iyi bir durum olabilir; ne yapmak istediğinizi henüz bulamadığınız anlamına gelir. Bu durumda sıkıntı yeni bir anlayışa doğru bir adım ya da yeni bir eyleme yönelik bir adım olabilir, tabii hemen caymamak gibi bir koşulla doğru olabilir bu. Eğer sıkılıyorsanız ve bu histen hoşlanmıyorsanız, bir müddet sonra ne yapmak istediğinizi bulacaksınız demektir. Ya da bir şey ya da birisi sizi bulacaktır. Aslında, sıkıntı ve özgürlüğün yaratıcılık anlamına geldiğini söylemek pek ileri gitmek de sayılmaz hani.

Sıkıntı ayrıca biraz yavaşlamamıza da yardımcı olabilir. Hayvanat bahçelerinden, doğa programlarından, televizyondan ya da bu kültürün hızından kaynaklı olarak emir üzere olan olaylara alışığız. Bir e-posta gönderiyorum ve birkaç saniye sonra Bangkok’a varmasını bekliyorum. Televizyonu açıyorum ve birkaç saniye içerisinde bir film izleyebiliyorum. Ama yılanlar ve örümcekler kendi zamanlarında yaşıyorlar, daha yavaş bir zaman içerisinde yaşıyorlar. Eğer bir doğa programında bir örümcek görürseniz, ekranda kaldığı sürenin sonunda birşeyi-birisini öldürecek demektir. Ama şu anda duvarımdaki örümceğe bakıyorum, saatlerce duruyorlar, bazen günlerce oldukları yerde duruyorlar. Neyi tecrübe ettiklerini sık sık merak ederim. Büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu öğrenemeyeceğim. Eğer benimle iletişime geçmezlerse hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ve bunu yapsalar bile dikkat etmedikçe algılayamayacağım, dillerini biraz olsun öğrenmedikçe algılayamayacağım. İşte esas mesele bu.

Sinekkuşları ve atlıkarınca böcekleri de farklı zamanlarda yaşıyorlar; daima hareket ediyorlar, birşeyler yapıyorlar. Daima nefes nefeseler, belki de sadece onları izliyor olmak bile nefesimi kesiyor. Peki sinekkuşları başımın üzerinde cıvıl cıvıl seslerle dönüp dolaşırken neyi kavrıyorl? Atlıkarınca böcekleri dans ederken neyin ruhunu çağırıyor? Örümceklerle olan neyse burada da söz konusu olan o, yani aynı can alıcı noktadan söz ediyorum.

Çocukların bildiği gibi, can sıkıntısının bir manası yok. Bir keresinde, çocukken anneme sıkıldığımı söyleyince o da bana “iyi. Neden lavabodaki tabakları yıkamıyorsun? Onun ardından da bahçede otları kesersin, ardından da…”demişti. İşe yaradı. Bir daha can sıkıntısından şikayetçi olmadım.

Şimdi gene sesinizi duyuyorum. Bu sefer şöyle diyorsunuz: “Senin için iyi olmuş Köy Çocuğu, ama bizim gibi şehirlerde yaşayanlarla bunun alakası ne?”

Bu sorunun cevabını 101 nolu otobanla McDonald’s’ın park alanı arasındaki çimlerde otururken düşündüm. İlginç olarak gördüğüm tek şey duvarda bir çember içine çizilmiş A harfiydi (Anarşinin A’sı).Ama ardından kenarda köşede büyümeye çalışan minici bir kırmızı çiçek gördüm, ayrıca bahara hazırlanan dieğr bitkiler de oradaydı. Hiç hayvan yoktu ama. Ansızın bir yaban arısı otların arasından yükseldi, uçmaya başladı, iki üç kez otların etrafında dönü ve McDonald’s’ın üzerinden uçarak uzaklaştı. İçerde bir şey tıkladı sanki, ve o zaman diğer hayvanları görmeye ve işitmeye başladım: örümcekler çimlerin arasında avlarını bekliyordu; kuzgunlar otobandan geçen kamyonların üzerinde bağırışıyordu; serçeler arabaların altlarında hoplayarak geziniyordu.

Hayat her yerde. Şehirlerde bile hala daha yaban ve özgür hayvanlarla karşılaşabiliyoruz, onlar bizler her canlının köle olmadığını hatırlatıyor. Parklar var; dar sokaklar var, boş araziler var, nehirler, dereler ve küçük göller var, kuşlar var, böcekler var. Bu kültür toprağı o kadar kirletti ve toprağa o kadar zarar verdi ki el değmemiş yerleri kutsal ve kirletilmiş yerlerin de kurban etme bölgeleri olarak düşünmek son derece kolay. Ama işin gerçeği şu ki aslında her yer kutsaldır. Asfaltın altına baktığımızda hayatın hala orada olduğunu, onu hatırlamamızı beklediğini görüyoruz; eğer hatırlama konusunda başarısız olursak o zaman bizim yok olup gitmemizi beklediğini görüyoruz. Her iki durumda da en çorak yerlerde dahi hayatın direndiğini görüyoruz.

“Ama” dediğinizi duyuyorum, “ serçeler ve yabanarıları çok can sıkıcı. Benim çocuğum heyecan verici hayvanlar istiyor”.

Ben betondan kafeslerde dolaşan bir ayıya bakmanın nasıl olup da uçan vahşi hayvanlardan, zıplayan, sürünen, yaban hayvanlar ne yaparsa onu yapan hayvanlardan daha heyecan verici olduğunu anlamıyorum. Evdeki hayvanlar neden daha değersiz? Diğerleri uzaklardan geldiği için mi? Yoksa evdeki hayvanlarımız kafeslerde olmadığı , yani bizim kontrolümüz altında olmadığı için mi?

Eğer çocuklarınız daha büyük hayvanlar görmek istiyorsa, o zaman büyük hayvanların size yakın yerlerde yaşayacağı türden bir bölgede yaşamanız gerekiyor. Çocukken bir çok deliğin kenarında oturur ve yılanların dışarı çıkmasını, böylece onları görebilmeyi isterdim; ama yılanlar bunu nadiren yapardı. Onları yürürken, bir şeyler okurken veya vaşka birisini izlerken raslantıyla görürdüm. Sonunda kendisine bakılmasını istemeyen birisine bakmanın hoş bir şey olmadığını öğrendim.

Saklanıyorlar diye hayvanları kim suçlayabilir? Giysileri olan büyük maymunlar şu anda Homo supremus maximus olmayan diğerlerine pek fena davranıyor. Eğer giysileri olan büyük bir maymun olmasaydım, ben de saklanırdım. Ama kendi tecrübelerime bakarak eğer yeterince oturur ve nazikçe isterseniz ve diğerlerine faydalı olacak şekilde çabalarsanız onların varoluşlarının izlerini görebilirsiniz. Kızılağaç fidanlarını kemiren dağ kunduzları gibi gizli gizli olabilir; ya da yaprakların arasında duran bir tilki gibi açıkça da olabilir, ya da bir şahinden geri kalan bir ardıç kuşu gagası ya da tüyleri gibi.Veya kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkabilir, cam kapınıza kıçını dayamış büyük bir ayı gibi.

Ama oradadır işte.

Önemli olan şey, yaşadığınız yere bakmak. Hayır, yaşadığınız yerde yaşamaktan söz ediyorum. Bir şekilde hayatınızı sonsuza dek değiştirecek türden egzotik bir hayvanlar karşılaşmak uğruna, ya da can sıkıntısını bir süreliğine başımızdan atmak uğruna dünyayı araştırmayı bırakmaktan- “kutu içerisine sığdırılmış dünya” şeklindeki hayvanat bahçesi yaklaşımını da buna katıyorum- söz ediyorum. Burada önemli olan şey zaten evinizi paylaştığınız yaratıklara saygısızlık etmeyi , onları görmezden gelmeyi ve onlara egzotik hayvanlar olmadığı için önemsiz muamelesi yapmayı bırakmak

.

Yıllar önce Kızılderili bir ruhsal liderin etrafında çember yapmış oturan şarkı söyleyip tamtam çalan çevrecilerle alakalı bir hikaye duydum. Çevrecilerden birisi şöyle dua etmiş “lütfen benekli baykuşu, su samurunu ve aladoğanı kurtar”.

Kızılderili ayağa kalmış ve “ Ne yapıyorsun arkadaşım?” diye fısıldamış.

Çevreci “Hayvanlar için dua ediyorum” diye cevap vermiş.

“Hayvanlar için dua etme. Hayvanlara dua et.” demiş Kızılderili, sonra durmuş ve şöyle devam etmiş, “ Çok kibirlisiniz. Onlardan daha büyük olduğunuzu sanıyorsunuz, değil mi? Kızılağaçlar için dua etme. Kızılağaç kadar cesur olabilmek için dua et.Kızılağaca ne istediğini sor”.

İncil’de söylendiği gibi, “iste ve o sana verilecektir.”.

Pandalara ne istediklerini sorun. Size söyleyecekler. Esas mesele şu: siz bunu yapmaya istekli misiniz?

Yazıma ara verip küçük göle kadar yürüyorum ve bu sefer değişik birşeyin farkına varıyorum. Duruyorum, sonra yeniden bakıyorum. Ardından onu görüyorum, büyük bir mavi akbalıkçıl uzaklarda uçmaya hazırlanıyor. Başı yukarı kalkmış, göğsü çıkık, güneşe kilitlenmiş. Kanatları yarı açık, ve ayakta duruyor, uçmak için ısınıyor. Bir an ona bakıyorum, ve ardından yavaşça geri çekiliyorum, onu şaşırtmak istemiyorum.

Gülümsüyorum ve yumuşak bir sesle şunu soruyorum: “ Sen kimsin? Ne istiyorsun?”

Şu anda bir büyük boz ayı hayvanat bahçesindeki kafesinde yürüyor.. Bir fil saatler boyu sağa sola sallanıyor, betona zincirlenmiş durumda. Bir kurt elektrikli çitlerin arkasında sağa sola sıçrıyor. Bir zürafa kendini kurtaramayacağı kadar küçük bir hücrenin içerisinde duruyor.

Belki bu hayvanların bazıları bir zamanlar bir esir olmamanın nasıl bir şey olduğunu hala hatırlıyordur. Belki bazıları hayvanat bahçelerinde doğmuştur ve koşmanın, özgür olmanın, bir aile içerisinde yaşamanın, bir topluluğa dahil olmanın, bir toprağa ait olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk elden bir bilgisi yoktur. Onlar bunu ailelerinin kendilerine anlattığı kadarıyla biliyordur, onlar da bunu kendi ailelerinden öğrenmiştir, onlar da kendi aileleri öldürülmeden önce akıllarında kalan o belirsiz anılardan hatırlıyordur. Veya belki onlar – çoğumuz gibi- herşeyi unutmuştur. Belki onlar için, çoğumuz için olduğu gibi, bu kabus bildikleri yegane gerçeklik haline gelmiştir.

Onların gerçekten tutsak olmak gibi bir bahaneleri var. Bizim yok ama. Kendi hayvanat bahçelerimizden çıkıp gidebiliriz, hayvanlardan ayrı ve üstün olduğumuza dair kendi kendimize yarattığımız bu efsaneden, diğer herkesi içine çektiğimiz bu kabustan çıkıp gidebiliriz. Eğer bu korkunç rüya ölümden başka bir sonla bitecekse,- kurbanları ve bu gezegen için- uyanmak artık bize kalmış.

Bu kelimeleri yazdıktan sonra başımı çeviriyorum, pencereden dışarı, güneş ışığına bakıyorum.Hiç rüzgar yok. Kızılağaç dallarının parlak yeşil uçları hareketsiz. Çok güzel. Ve sonra onu görüyorum: parlak yeşil dallar hareket eden bir akbalıkçılın gölgesi. Gölge bir an orada duruyor, ve ardından gözden kayboluyor.

Çeviri:CemC