Müslüman ve Yahudiler Dini Kurallara Göre Kesilen Etlerin Etiketlenmesine Karşı Çıkıyor

packaged halal chicken on a supermarket shelf

Asda süpermarketinde helal tavuk:  teklif edilen yeni yönetmeliğe göre dini kurallara göre kesilmiş etlerin artık “şoklanmamış” ibaresi ile satılması gerekecek.

 

 

İngiltere,

 

Guardian gazetesi, 19 Aralık 2010

 

 

 

İngiltere’de Noel’de 10 milyon hindinin yenmesi bekleniyor; çoğu insan tabaklarındaki kuşun nasıl öldürüldüğünden habersiz. Teklif edilen yeni AB yönetmeliğinden sonraYahudi ve Müslüman grupları karşı çıksa da helal ve  kaşer (Yahudilerin helal eti) etlerin “şoklanmamış” etiketi ile satılması her şeyi değiştirebilir.

 

Bundan böyle AB gıda bilgi edinme düzenlemeleri ek 205 maddesi gereği “Kesim öncesinde şoklanmamış yani dini kurallar gereği kesimi yapılmış hayvanlardan elde edilmiş” et ve et  ürünleri tezgahlarda “şoklanmamış” etiketi ile satılabilir.

 

Bu değişiklik ile tüketicilerin bilinçli seçimler yapması, etik seçimlerini tutarlı bir şekilde sürdürebilmeleri amaçlanıyor; ama teklife karşı çıkanlar madde değişikliğinin ayrımcılık içerdiğini ileri sürüyorlar.

Shechita İngiltere kampanya yöneticisi Şimon Kohen “Sadece Yahudi ve Müslümanların yediği eti etiketliyorsanız onlara karşı ayrımcılık uyguluyorsunuz demektir” diyor, “hayvan kesim metodumuzun insancıl olmadığını ortaya koyan hiçbir kanıt yok ortada”.

 

Kohen çok daha fazla sayıda hayvanın yanlış şoklamaya maruz kaldığını ve bu yüzden de kaşer etin elde edilmesini sağlayan shechita kesim metoduna kıyasla akıl almayacak şekilde acı çektiğini söyledi.

 

Etlerin etiketlenmesinin dini kurallara göre kesilen etlere yönelik talebi azaltacağından, üreticilerin pazardan çekilerek geri kalan tüketiciler için fiyatların tavan yapacağından korkuyor.

 

Compassion in World Farming-Dünya Çiftçiliğinde Merhamet (CIWF) adlı grup ek madde için lobi yapıyor,  İngiltere Çiftlik Hayvanları Refahı Konseyi’nin hazırladığı bir rapordan söz ederek şoklama yapmadan boğaz kesme sonunda daha fazla acı yaşandığını ortaya koyuyor. CIWF refah gelişim yöneticisi Phil Brooke şöyle konuştu “ bizim dini kesimle alakalı bir sorunumuz yok. Bu kesime izin verildiği sürece bu kesimden ve şoklanmamış hayvandan  elde edilen ürünlerin bu etiketi taşıması gerektiğini düşünüyoruz”.

Bu arada British National party ve English Defence League gibi aşırı sağ grupların helal ete karşı çıkarken – BNP helal eti “barbarlık dolu iğrenç bir İslam geleneği” diye niteliyor- Kaşer ete tek kelime etmemesi üzerine Yahudi ve Müslümanlar arasındaki gerilim tekrar kışkırtıldı.

 

Kuzey Batı İngiltere Avrupa Parlamentosu üyesi Müslüman Sajjad Karim ek maddeye karşı oy kullandıktan sonra tehdit dolu e-postalar aldığını söylüyor.

İngiltere’deki helal ürünlere onay belgesi veren Helal Gözetim Komitesi (HMC) başkanı Yunus Dudhwala hayvan refahının aslında bir bahane olduğunu öne sürerek fabrika çiftçiliğine ve hayvanların nakil koşullarına karşı büyük bir ilgisizlik yaşandığını söyledi:” eğer insanlar gerçekten hayvan refahını umursuyorlarsa hayvanın kesimden önce yaptığı yolculuğa da dikkat edilmesi gerekiyor”

 

Dudhwala şoklanmamış etin etiketlenmesini ancak şoklanmış etlerin de hangi metodla mesela gazlama ya da elektrik vererek mi yapıldığı belirtilerek etiketlenmesi durumunda kabul edeceğini; ama tüketiciler için uygun olmayacağı sebebiyle böyle bir şeyin asla olmayacağını düşündüğünü söyledi.

 

İngiltere’deki diğer helal regülatörü Helal Gıda Otoritesi (HFA) kesimden önce  şoklanma yapılmasını hayvan ölmediği sürece onaylıyor (ama Helal Gözetim Komitesi bunun garanti olmasının imkansız olduğunu söylüyor), şoklanmamış etin etiketlenmesine destek veriyor.

HFA başkanı Masood Khawaja şöyle söylüyor:”Etiketleme insanların farklı düşünce ve farklı inanç ekollerini ayırt edebilmeleri için yapılmalı”.

 

Etiketleme karşıtı kampanyalar bu ayın başlarında son raundu kazandılar, bakanlar kurulu komitesi ek madde 205’e karşı oy kullandı. Ancak Avrupa Parlamentosu aynı teklifle önümüzdeki yılın ortalarında tekrar karşılaşabilir, üreticilere yeni düzenlemeye uyum sağlamaları için bir anlamda süre tanınmış oldu.

 

Tarım Bakanı James Pairce geçen ay “hükümetin kesimden önce düzgün şekilde şoklanmasından yana tavır koyduğunu” söyledi; ama etiketleme meselesinin, gıda bilgi edinme düzenlemeleri yerine önümüzdeki sene Avrupa parlamentosunun hayvan refahı yasal düzenlemeleri ile ilgili bir durum olarak düşünülmeli.

 

Reklamlar

5. Sınıf Öğrencileri Mezbahada

newsweakhaber

Bu haberin Zaytung benzeri yabancı bir sitede çıkan, uydurma bir haber olduğu ortaya çıktı…şaşırmamamız lâzım elbette, birilerinin acıları her zaman başka birileri için gülünç, basit, dalga geçilecek şeyler oldu…haberi ALF sitesinden almıştım, orada haberin uydurma olduğuna dair bir bilgi yoktu. Ben de yeni öğrendim bu bilgiyi, aşağıda yorumlar kısmında da bilgi veriliyor…yanlış anlamalar için özür dilerim.

OMAHA, Nebraska/ABD

Mavis Beacon İlköğretim Okulu’nda 5. Sınıfta okuyan 18 öğrenci okulun yakınlardaki bir mezbahaya yaptıkları geziden sonra psikolojik destek alıyor. Çocuklar ineklerin hangi işlemler sonucu biftek haline geldiğini görünce dehşete düştüler. Bazı öğrenciler kustu, bazıları ağladı.

Öğretmenleri Maxwell Barnes okul gezisi sebebiyle disiplin kuruluna sevkedildi. Banres kendini savunarak “ oraya gitmenin yanlış olduğunu düşünmedim. Bu sene çukulata fabrikasına da gitmiştik. Çocuklar yedikleri şeylerin nereden geldiğini merak ediyor. Yedikleri etin de nereden geldiğini göstermenin yanlış olacağını düşünmüyorum” dedi.

Çocuklar öncelikle tesisin hayvanların binaya girdiği bölmesinden gezmeye başladı, ardından hayvanların beyinlerine elektro şok verildiği ve beyin ölümünün gerçekleştiği bölüme geçtiler. Mezbaha görevlisi Dan Smith o an  için “Bazı çocuklar o anda ağlamaya başladı. Onlara bütün bu olanların o lezzetli hamburgerlerin yapılması için gerekli olduğunu, başka türlü biftek yapılamayacağını anlattık ama, pek bir faydası olmadı açıkçası” diyor.

Gezi, beyin ölümü gerçekleşmiş hayvanların arka bacaklarından zincirlenip boğazlarının kesilmesi üzerine tuhaflaşmaya başladı. Smith ” bir çocuğun kustuğunu gördüm. Kesim başlayınca her yeri çığlıklar kapladı, bütün çocuklar sağa sola kaçmaya başladılar, hepsi kusuyordu. Onları sakinleştirmeye çalıştık ama her şey kontrolden çıkmıştı. Bu çocuklar hakikaten çıldırmış gibiydiler, gezilerini tamamlamadılar bile” diyor.

http://www.haytap.org sitesinden alıntıdır.

Yunanistan Dayanışma Grubu

 

 

Kuzey Amerika’daki en büyük eylem hareketini başlatan Georgida’daki tutuklulardan Filistinli tutuklulara.

 

Şilili anarşistlerden ve San Miguel, El Manzano, Antofagasta ve diğer yerlerdeki hapisanelerdeki ayaklanmalara, Malandirinou’daki yangınlara…

 

Türkiye’nin beyaz duvarlarındak açlık grevlerinden Guantanamo’nun cehennem deliklerinde işkence gören “terörist”lere.

 

Toplama kampları ve hapisanelerdeki binlerce tutuklu göçmene, “refah devleti”nin hücrelerine tıkıştırılmış tutuklulara.

Yunan hapisanelerinde son haftalarda ülke çapında meydana gelen ayaklanmalarda kilit altına alınmış düzinelerce tutuklu ile.

 

Duvarların içinde ve dışında ortak mücadele her hapisane ve onu meydana getiren her sistem çökene dek devam edecek.

 

Dayanışma duvarların ötesine geçiyor,

Parmaklıkların ötesine, sınırların ötesine

Türlerin ötesine.

 

Koridallos Cezaevinin dışında toplanıyoruz.

31.12.2010

Saat 23:30

Dayanışma Grubu

Selanik

 

 

“Mezbaha”


Dr . Steve Best’in kitap eleştirisi

Gail A. Eisnitz’in “Slaughterhouse-Mezbaha” kitabı (1997)

Cehennemi hayal edin: acı çığlıklar, kan nehirleri, iç organlar ve kan, parçalanmış vücut kısımları ve hala canlıyken hisleri taşlaşmış sadistler tarafından kesilip parçalanan canlılar. Mezbahaların dünyasına hoş geldiniz; ama uyaralım: her şey hayal ettiğinizden  çok daha kötü.

Mezbaha insan aklının eremeyeceği türden bir delilik, zulüm ve  kötülük hikayesi. En kan dolu ve en ahlaksız pratikler  ülkenin (dünyanın) her yerinde tekrar ediliyor; ama medya programlarının yazılmayacak kadar ”dehşet verici” bulduğu bir hikaye bu.Mezbahaların dehşet verici detaylarını halkın gözü önüne getirmeyi başaran ise cesur bir kadının amansız çalışmaları oldu. Araştırmacı gazeteciliğin en iyi örneği bu, Eisnitz, et endüstrilerine göbekten bağlı olan  devlet organlarının yapmayacağı şeyi, mükemmel şekilde yapıyor.

Eisnitz’in araştırması devlet belgelerine , doğrudan ve yerinde gözlemlere, mezbaha çalışanlarıyla ve muhbirlerle yapılan röportajlara ve Devlet Güvenilirlik Projesi’ne (GAP) dayanıyor.  Mezbaha adlı kitabında Eisnitz son yasal eylemciliğinin örneğini veriyor, ABD Tarım Bakanlığı’nı ele alıp dezenformasyon kampanyalarının ve yalanlarını ortaya koyuyor.

Endüstrideki ciddi problemler 1970lerin sonlarına doğru yeni teknolojiler öldürme oranlarını artırır ve onlarla beraber patojenik kirlenmeler arttıkça başladı. O zaman Reagan yönetimi, ABD Tarım Bakanlığı, diğer devlet organları gibi kanuni düzenlemeleri askıya almıştı, et endüstrisi kendi yolunu kendisi buluyordu. Bu politika ve durumlar sonucunda SIS-Modern Gözetim Sistemi kuruldu, SIS devlet denetmenlerini  sayısını azaltırken mezbahalardaki hayvan  öldürme bantlarının ve et paketleme tesislerinin hızını üç misline  çıkarıyordu.

ABD Tarım Bakanlığı’nın “onaylanmıştır “ damgası federal düzenleme olduğu gibi bir izlenim yaratıyorsa da gerçekte böyle bir şey kesinlikle yok. Hattın sonunda bekleyip öldürme ve parçalara ayırma süreçlerine şahit olmayı vicdanları kaldırmayan denetmenler cesetlerin sadece küçük bir kısmını denetleme raporlarında belirtme konusunda serbesttirler. Veterinerler gibi, onlar da cesetlerin güvenli, sağlıklı ve iyi durumda olduğuna dair onaylarını verirken eğer sessiz kalır ve  işbirliği yaparlarsa kariyerlerinin ileriki dönemlerinde et endüstrisinde daha kazançlı işleri olabileceğini bilmektedir.

Sistem maksimum hız ve maksimum yeterlik peşindedir, burada amaç hayvanlara, işçilere ya da halkın sağlığını önemsemek değil, kazanç elde etmektir. Mezbahalardaki hayvanların büyük bölümü öldürme anında yeterince şoklanmamıştır, bu yüzden daha bilinçlerini kaybetmemişken zincire asılır, burun ya da anüslerinden kancalara takılır, yukarı kaldırılır, kanı akıtılır, parçalara ayrılır, derileri sökülür, kaynar suya atılırlar. Hayvanlar ölmeden önce mezbahanın içinde yarım millik bir yol gidilir, on dakikalık elektrikle şok verilir, dövülür ve nihayetinde tamamen ölmeden de adım adım parçalara ayrılırlar.

Hatta ya da kapılarda yakalananların başları ya da bacakları ya kopar ya da yanar. Sıklıkla çalışanlar sinirlenir ve öfkelerini hayvanlara kusarlar, borularla hayvanları döver ya da gözlerini çıkarırlar, bazıları da bunu keyif almak için yapar. Kongre tarafından 1958’de kabul edilen ama ABD Tarım Bakanlığı tarafından reddedilen sözde İnsancıl Öldürme Kanunu hayata geçirilmiyor. Kümes hayvanları ve tavuklarını koruyan bir yasa zaten yok, bu yasayı çiğneyenler  için de bir ceza bulunmuyor.

Yönetim hayvanları umursamadığı gibi çalışanları da umursamıyor. Mezbahalar ekonomik anlamda çaresiz insanları çalıştırıyor, bu insanların çoğu göçmenlerden oluşuyor. Mezbahada çalışmak insanın girebileceği en tehlikeli işlerden biri. İşçiler yeterince  şoklanmamış hayvanı öldürmeye çalışırken kendilerini kesiyorlar; elleri ve kolları makinelere kaptırıyorlar; kancalara takılmış havyanlar üzerlerine düşüyor; sürekli aynı hareketi tekrar etmekten ağrı ve acılarla baş etmek zorunda kalıyorlar. Çok az ara verebiliyorlar, çoğunlukla çalıştıkları yeri terk etmek yerine çalıştıkları yere idrarlarını yapmak zorunda kalıyorlar. Ölümlerin rutinleşmesi onları insani anlamda uyuşturuyor, bazı işçiler hayvanları umursadıklarını da kabul ediyor. Bu işçilerin çoğu alkolik ve uyuşturucu kullanıcısı, işyerlerindeki şiddeti eve taşıyorlar.

Düzenlemelerin boşverilmesi ile beraber et yemek artık daha tehlikeli, gıda zehirlenmesi oranlarında ciddi bir yükseliş var. Gıda zehirlenmelerinden kaynaklı ölüm oranlarında büyük artış var, 1984’te 2000 kişi iken 1994’te 9000 kişi öldü. Hastalık Kontrol Merkezi’ne göre her yıl 6,5 milyon ile 82 milyon arasında gıda zehirlenmesi vakası yaşanıyor. 1978’den beri ABD Tarım Bakanlığı denetmenler bozuk ete ceza verme konusunda otoritesini kaybetmiş durumda; tüketiciler dışkı, idrar, iltihap, ciğer ve kalp enfeksiyonu, tümör,larva, salmonelli bakterisi ve olasılıkla Deli Dana hastalığına sebep olan prionlarla dolu cesetler yiyorlar.

Hiçbir hayvan sever ya da hayvan hakları eylemcisi bu kitabı okumak istemeyecek; ama kimsenin elinde değil. Bugüne dek okumuş olduğum bütün dehşet verici olayların hiç birisi beni bu kitaba ğu hazırlamamış meğerse. İnanılmaz istismarların hikayesi bu- işçilerin, hayvanların ve halkın duyduğu güvenin istismarının ve çürümüş bir devletin hikayesi. Aslında Tarım Bakanlığı’na yönelik çok ciddi bir suçlama var: Tarım Bakanlığı sadece hayvanları, işçileri ve halkı koruma konusunda başarısız olmakla kalmıyor, halktan gerçekleri gizlemek  için sahte bilime başvurarak normalde düzenlemesi ve  kontrol etmesi gereken endüstrinin çıkarlarını koruyor.

Eisnitz sürekli çalışmanın ve hayvan istismarına böylesine tanık olmanın bedelini fena ödedi, çünkü yazarken kansere yakalandı (ve şu anda kanserden kurtulduğunu biliyoruz). Kendi üzerine düşeni yerine getiren Eisnitz bizleri bilginin ağır yükü ve artık müdahil olma sorumluluğuyla baş başa bırakıyor.

Çeviri:CemC

“Mezbahaları Ağzınızdan Uzak Tutun”

Eternal Treblinka - An Interview with Author Charles Patterson

Charles Patterson Röportajı

Anil Aggrawal’ın 2003 yılında Internet Journal of Book Reviews sitesi için  Eternal treblinka kitabının yazarı Charles Patterson ile  yaptığı röportaj.

Kitabınız için böyle bir konuyu kullanma fikri sizde nasıl oluştu?

Nazi Soykırımı ile hayvanların sömürülmesi ve katledilmesi arasındaki paralelleri kavramam uzun zaman aldı. 2. Dünya Savaşı ve Soykırım’a duyduğum ilgi elbette ben çocukken oluşmuştu. Babamı asla tanımadım, kendisi Avrupa’da Nazilerle savaşmak için evden ayrıldı ve bir daha eve hiç dönmedi. Seneler sonra 2. Dünya Savaşı ve Soykırım’a duyduğum ilginin kendi babamı aramak ve onunla bir şekilde bağlantı halinde kalmak gibi bir hisle alakalı olabileceğini düşündüm.

New York’taki Columbia Üniversitesi’nde tarih ve din üzerine doktora çalışmalarımı sürdürürken Nazi Almanya’sında 6 sene boyunca genç bir kız olarak travmalar yaşamış bir Alman Yahudisi ile arkadaş oldum. Onun hikayesi beni çok etkiledi, bu konuda bir sürü şey okudum ve daha fazla şey öğrenmek için  Soykırım derslerine katıldım.

Ardından tarih öğretmeni oldum, ve öğrencilerim için Soykırım ve onun arkaplanı ile  ilgili bir kitap aradım ama bulamadım. Böylece boşluğu kapamak amacıyla ilk kitabımı yazma fırsatım doğmuş oldu: “Anti-Semitism:The Road to the Holocaust and Beyond”. Kitap basıldıktan sonraki yaz ayında Kudüs’teki Yad Vashem Soykırım Enstitüsü’ne katıldım. ABD’de dünyanın en eski Soykırım dergisi olan  “Martyrdom and Resistance” dergisi için film ve kitap eleştirileri yazıyordum. Şimdi bu dergi Uluslararası Yad Vashem  Topluluğu tarafından basılıyor.

Modern toplumun hayvanlara yönelik sömürüsü ve onları katletmesi daha sonraki zamanlarda farkına vardığım bir şey oldu. Ben yetişkinlik hayatımın çoğunda insan uygarlığının hayvanlara karşı kurumsal bir şiddet uygulayarak yükseldiğini hiç bilemedim. Uzun zaman boyunca bu konuyu sorgulamak aklıma gelmedi. AIDS ve hayvan hakları eylemcisi Steven Simmons hayvan sömürüsünün arkasındaki tavrı şöyle açıkladı: “ Hayvanlar bazı hayatların diğer hayatlardan daha değerli olduğunu , güçlü olanların güçsüz olanları sömürmeye hakkı olduğunu, zayıfların daha büyük bir iyilik adına kurban edilmesi gerektiğini öne süren dünya görüşünün masum kurbanlarıdır”. Soykırımın ardındaki tavrın da aynı tavır olduğunu anladıktan sonra “Eternal Treblinka” kitabının konusu olan bağlantıları görmeye başladım.

Steven Simmons’tan alıntı yaptınız, sizce aynı kural hayvanlar aleminde de geçerli değil mi? Yan zayıflar özellikle de yiyecek olmaları için daha güçlü olanlar tarafından kurban edilmiyor mu? Sonuçta etçiller daha zayıf hayvanları öldürüp yiyorlar. Aynısını insanlar yapınca neden sorun olsun?

Doğal dünya hayvanlar için tehlikeli bir yer, özellikle  insan türü onları sömürmek ve öldürmek için hayvanların yaşam alanlarını işgal ettikten sonra bu daha da gerçek bir tehlike oldu. Ancak hayatta kalmak için programlandıkları şekilde davranan avcı hayvanlardan farklı olarak, insanlar daha fazla seçeneği var. Bizler iyi ve kötü, nezaket ve zulüm arasında seçim yapabilen varlıklarız, yemek için seçeneklerimiz daha fazla (en azından şanslı olanlarımız açısından durum bu). Hayvanlar alemine bakıp da orada insanın hayvanlara yönelik şiddetini meşrulaştırıcı bir şey gören insanlar baktıkları her yerde terör ve zulüm görüyorlar-ama kendi kalpleri hariç.

Adolf Hitler’i düşünün mesela. Hitler güçlü olanın haklı olduğuna ve güçlü  olanların dünyayı ele geçireceğine inandığından, şiddet içermemesi sebebiyle vejetaryen felsefeyi küçümsüyordu, Gandi’yle dalga geçiyordu. Hitler’in en temel inancı, doğanın mücadele yasasıyla yönetildiğiydi, avcı hayvanlara büyük hayranlık besliyordu. Genç Almanların kendilerine avcı hayvanları model almasını istiyordu, böylece hem korkusuz, hem otoriter hem de gaddar olabileceklerdi (“Benim kalelerimde büyüyen gençler dünyaya korku salacak”). Hitler gençlerin merhametli, zayıf ya da nazik olmasını istemiyordu. “Özgürlerin ışığı, o mükemmel av hayvanı bir kez daha gözlerinden ışıldamalı. Ben gençlerimizin güçlü ve güzel olmasını istiyorum” diyordu.

Dachau ilk Alman toplama kampıydı. Ben doğmadan açılmıştı. Almanlar; Yahudileri, Çingeneleri ve insan altı bir kategoriye ait diye düşündükleri diğer  insanları yok etmeye başladığında ben Connecticut’ta yaşayan küçük bir Amerikalı çocuktum. Eğer kişisel olarak Nazi zulmüne ya da Alman toplama kampına tanık olup olmadığımı soruyorsanız, cevabım” hayır”. Mezbahaya da hiç gitmedim.

Hayvanlara insanca davranmakla Hitler’in toplama kampındaki insanlara hayvanlarmış gibi davranmak arasında bağ olduğunu size düşündüren neydi?

Hayvanların sömürülmesi ve katledilmesiyle insanların sömürülmesi ve katledilmesi arasındaki paralellikler bence  çok açık;  ama bunu görmek benim senelerimi aldı, bunu söylemem gerek.

İnsanların ve  hayvanların modern endüstriyel teknolojilerle katledilmesi 20.yy Amerika’sında Chicago’daki mezbahalarda başladı. Anılarını yazdığı kitapta sanayici Henry Ford bu montaj hattı fikrini Chicago’daki bir mezbahaya yaptığı ziyaret sonrasında elde ettiğini söylüyor. Orada Ford hayvanların katledilip insan tüketimi için parçalara ayrıldığı montaj hattına hayranlık duydu ve  çok etkilendi.

Ford’un anti-semitizmi ve  işteki başarısı Nazi Almanya’sında onu çok popüler birisi yapmıştı. Hitler ona “kahraman” diyordu ve Ford’un anti-semitik yayınlarını bütün Almanya’ya yayıyordu. İnsanları Alman ölüm kamplarında “işleme sokan” montaj hattı, Amerikan mezbahalarında hayvanları öldürüp işleyen montaj hatları kadar yeterli ve etkileyiciydi. Kitabımda Amerikan ve Alman öldürme merkezlerinin ortak özelliklerini bir bölüm boyunca tartışıyorum.

Yiyecek bulma amacıyla avlanmanın insanın hatırlayamadığı zamanlardan beri insan hayatının normal bir parçası olduğu ve bugün bazı ülkelerde kullanılan montaj hattının aslında artan taleplerini karşılamanın bir aracı olduğu konusuna katılıyor musunuz?

Yorum yok.

Nazi Almanyasında meydana gelenleri,n bir grup güçlü insanın korkunç davranışlarının sonucu olduğuna, normal insan davranışı olmadığı düşüncesine katılıyor musunuz?

Hayır, katılmıyorum. Ne yazık ki savaş, soykırım, ve  kitlesel öldürmeler “normal insan davranışı”dır; çünkü hepsi de düzenli bir şekilde meydana gelir. Tarihe ister savaş, çekişme ve şiddet ile ara verilen barış dönemleri ya da barışla ara verilen savaş, çekişme, şiddet dönemleri olarak bakabilirsiniz. Bir tarihçi olarak, insan agresyonunu, kabalığını, şiddeti ve çekişmelerini insan tarihinin tam da merkezinde olduğunu düşünüyorum. Çoğumuzun kabul etmek isteyebileceğinden daha fazla “normal”lik söz konusu; çünkü biz insanlar kendimizle alakalı bazı ilüzyonlardan vazgeçmekte zorlanıyoruz. Kim olduğumuz ve ne yaptığımız gerçeğini doğrudan görmekten çekiniyoruz; çünkü gerçeğin bizi üzmesinden korkuyoruz.

Tarihin bize verdiği kanıt,  insanların zalim ve canavarca eylemleri yapabilme kapasitesine sahip olduğunu  gösteriyor, hem bireysel olarak hem de bir gruba dahil olarak. Soykırımı “bir grup güçlü bireyin akıldışı bir davranışı” olarak göremememin sebebi bu. Tam tersine Soykırım, bizim neleri yapabileceğimizin çok net bir ispatıdır. Soykırımsal boyutlardaki mega suçlar, insan tarihinin görünen yüzünün hemen arkasında meydana gelmeyi bekliyor; çünkü kurbanlaştırdığımız hayvanların başına daima bu olay geliyor. Yahudi yazar Isaac Bashevis Singer söz konusu hayvanlar olunca bütün insanların birer Nazi olduğunu söylemiştir. Hayvanların yaşadığı şey, “Sonsuz Treblinka”’dır.

İnsanlar hayvanları etleri için öldürdüğüne ve bir çok bilimsel araştırmalar için kullandığına göre, sizce Nazi Almanya’sında meydana gelen olaylar yeniden yaşanabilir mi?

Kesinlikle. Masum canlıların kitlesel olarak öldürülmesine 1945’te son verilmedi ki; sadece hayvanların “sonsuza dek” sömürülmesi ve katledilmesine doğru bir rota değişikliği yaşandı; bu da insan baskısı ve şiddetinin bir modeli ve  itici gücü olmaya yaradı. Mezbahalar olduğu sürece Treblinka ve Auschwitz daima var olacak. Yahudi Alman düşünür Theodor Adorno’nun söylediği gibi,  “ Auschwitz, birisi bir mezbahaya bakıp, “ ama onlar hayvan” diye düşündüğünde başlar”.

Vejetaryen olmamanın insanların insanlara şiddet uygulamasıyla bir alakası olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet. Hayvanlara yönelik kurumsal şiddet, insanların kalplerinin katılaşması sonucu, diğer insanlara da bu türden şiddet eylemlerine başvurma konusunda destek veriyor. Kitabımın gerçek tezi de bu zaten: önce insanlar hayvanları sömürüp katlediyor; ardından diğer insanlara hayvan gibi davranıp onlara da hayvanlara yaptıklarının aynısını yapıyorlar. Kitabımın ikinci bölümünde hayvanlara hayvan muamelesi yapmanın-onlara fare, domuz, köpek, maymun, haşarat ve böcek gibi davranmanın- sömürü ve yıkım için her zaman bir önsöz görevi gördüğünü anlatıyorum.

Sizce vejetaryenlik insan şiddetine bir son verebilir mi?

Sanmam, sadece azalmasına yardımcı olabilir. Hayvanların katledilmesini güçlünün güçsüzleri sömürmeye hakkı olduğu şeklinde onayladığımız sürece birbirimize karşı şiddet uygulamaya ve yıkıcı davranışlarda bulunmaya devam edeceğiz. Adolf Hitler, “gücü olmayan, hayatta kalmış şansını hakkını kaybeder” diyor. Savaşı kaybettiyse de onun faşist görüşü başarılı oldu, ne kadar ironik. İnsan uygarlığı da bu faşist görüşle yapıyor yapacağını;  inekler, domuzlar, koyunlar, tavuklar ve diğer hayvanlar kendilerini savunamadığı için, hayatta kalma haklarını kaybediyorlar.  Bundan dolayı onlara ne istersek yapmakta özgürüz sanıyoruz. Elbette hayvanlara yardım etmenin en önemli yolu, onları yememektir. Herkes en azından bunu yapabilir: mezbahaları ağzınızdan uzak tutun.

Çeviri: CemC

Yavru Köpekler Öldüğünde



Jeremy Sapienza

 

 

 

23 Ağustos 2002

(2002 yılında El-Kaide’nin köpekleri kullanarak kimyasal silah geliştirdiğine dair bir video yayınlanıyor)

Eğer “ El-Kaide dünya tarihinin en kötü insanlarından oluşmuş bir gruptur” cümlesini artık yutmuyorsanız o zaman “yavru köpekleri öldürüyorlar!” teyplerini verebiliriz. Bir anlığına şu gerçeği bir kenara koyalım- Afganistan’da sarı laboratuarlar hakikaten var mı? İnsanların yiyecek bir şeyler bulacak denli şanslı olamadığı bir yerde bu köpeğin çamaşır makinesinden çıkmış kadar temiz olmasının sebebi ne? Konuyu dağıttım galiba.

 

Bu teyplerin Studio City’de yapılmadığını düşünecek olursak El-Kaide’nin birkaç köpeğe yaptığı şeyin ABD ve diğer devletlerin her zaman yaptığı şeylerden daha  kötü olduğunu nasıl söyleyebiliriz? PETA hayranı değilim ama, bazı ilginç noktalardan söz ettiklerini  de söylemek lazım. Örneğin;

 

Uluslararası çekişmelerde hangi yerde durduğunuz bir kenara, İsrail ordusunun da anestezi kullanmadan domuzları Scud füzeleriyle havaya uçurduğu ve köpek, maymun, güvercin, fare, karakurbağa ve hint domuzu gibi hayvanlar üzerinde acı veren deneyler yürüttüğünü öğrenmiş bulunuyoruz. 17 Mart 2000 tarihinde İsrail’in en saygın gazetesi Ha’aretz’de yayımlanan bir yazıda İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından yürütülen deneylerden söz ediliyor. Bu deneyler o kadar korkunçtu ki deneyleri yürüten askerlerin deney sonrası psikolojik destek alması gerekmişti.”

İsrail’de domuzlar mı???

 

Neyse, PETA ABD’nin insanın en iyi arkadaşı ve daha nice türe yaptıkları karşısında İsrail’in dehşet veren deneyleri denizde damla gibi kalıyor.

Her yıl, yaklaşık 342 bin primat, köpek, domuz, keçi, koyun, tavşan, kedi ve diğer hayvan türü ABD Savunma Bakanlığı  tarafından bu ülkede yapılagelmiş en acı veren deneylerde yaralanıyor ve  öldürülüyor. Vergi mükelleflerine bu deneylerin ödettiği bedel her yıl 225 milyon doları aşıyor.”

 

Osama hakkında ne derseniz deyin, ama adam hayvanlara işkence etmek için kendi lanet olası parasını kullandı.

 

Biraz araştırma yaptım ve ortaya çıkan gerçek şu ki PETA sağdan soldan doğrudan aparttığı paragrafları alt alta eklemiş olsa da günde 5 primat öldüren ABD ordusu hayvanlara öyle şeyler yapmış ki yaşasaydı Mengele bile korkudan titrerdi. Tıbbi Araştırmaların Modernizasyonu Komitesi şunları yazıyor:

Savunma Bakanlığı veritabanından yararlanmak istediğimizde Brooks kurumu ile ilgili yaptığımız sorgulamalarda 14 ayrı proje ile karşılaşıyoruz. Bu projelerden 12 tanesi Brooks’a 4,845,000 dolar getiriyor. Diğer ikisinin fon kaynakları “gizli” olarak nitelenmiş. Bu 14 deneyden 10 tanesinde primatlar kullanılıyor, geri kalanlarda fare, ve diğer kemirgenler kullanılmış. Primatların kullanıldığı 10 deney  çok ezici deneyler. Bu projelerin “özneleri” gözlerde lazer etkilerine, radyasyona ve çok güçlü mikrodalga fırınlara dayanmak zorundalar.”

Brooks Hava Kuvvetleri Üssünde çalışan delirmiş bilim adamları kasaların açılıp kapanması sesini duyuyor sürekli.

Savunma Bakanlığı laboratuarlarında 187,257 hayvan ölüyor, ama Savunma Bakanlığı taşeronu laboratuarlarda 139,840 hayvan yoğun acıya maruz kalıyor.”

Yani Savunma Bakanlığı tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak öldürülen 327,097 hayvan var (bu sayı üzerinde deney yapılmış , şimdi kalkıp da  üç köpek  için çıldırmamız mı lazım?)

Sorumlu Tıp İçin Fizikçiler Komitesi gerçek bedelin ne olduğunu şöyle açıklıyor:

 

Yüzbinlerce hayvanın kullanıldığı deneyler için 200 milyon dolar harcanıyor, bu deneylerin neredeyse hiçbir bilimsel mantığı bulunmuyor. Görünüşe göre Savunma Bakanlığı’nın bazı programları fildişi kulesi araştırmalar için çek hesabına dönüşmüş durumda…

Hayvanların öldürüldüğü bir çok askeri deneyin aslında hiçbir askeri amaca hizmet etmediğini öğrendik.

Askeri deneylerde lazer dövme silicileri domuzlar üzerinde deniyorlar, fare, güvercin ve sincap maymunlarının da uyuşturucu suçu ile ilgili deneylerde kullanıldığını öğrendik.

Diğer deneylerde ise malta humması, antraks, dang humması, at enfesaliti, ebola ve marburg gibi hastalıklarla ilgili çalışmalar yapılıyor.

Zehirli hardal gazı öncelikle 1. Dünya Savaşı’nda kullanıldı, Savunma Bakanlığı’nın hayvan deneylerinde en favori madde konumunda. “

 

Bana öyle geliyor ki bir grup kafayı yemiş insan iki farklı şekilde  işini görüyor: tamamen gereksiz bir kariyer aracılığıyla ve 5 yaşında  çocuğun kertenkelenin bacaklarını koparması gibi hayvan öldürmekten köşeyi dönüyorlar.

 

Ulusal Dirikesim Karşıtları Topluluğu şunları söylüyor:

“Askeri deneyler yeni silahları test etmek, biyolojik ve kimyasal savaşlarda yeni gelişmeleri denemek için yapılıyor. Sözde “yara laboratuarlarında” askeri deneyleri yürüten bilim adamları bazen tam bilinçli bazen yarı bilinçli hayvanlar askılardan aşağı sarkıtıyor ve askeri cerrahi pratiği yapmak amacıyla gerçek savaş yarası açılması için güçlü silahlarla bu hayvanları vuruluyorlar. “ Robofare’nin o gülünç fotoğraflarını unutan var mı?  Bu kemirgenlere bir yakınlık hissettiğimden filan değil (evime son zamanlarda dadanan birisiyle bayağı uğraştım)  ama uzaktan kontrol edilmek sizce de berbat bir şey değil mi?

 

 

Ama bana göre “ana yemek”, “Atomik Nuh Gemisi”…

“1946 civarında Güney Pasifik’teki Bikini mercanadasında gemiye bindirilmiş ya da başı boş bırakılmış koyun, keçi ve diğer hayvan türlerinden oluşan 4,000 hayvan  hemen altlarında patlatılan bir atom bombasıyla ya çok ciddi şekilde yaralandı ya da öldürüldü. Ordu bu deneye “Atomik Nuh Gemisi” adını verdi.”

İslam ve hayvana zulmetmekle  ilgili bir dipnot:

“ İnsanlar hayvanların askeri deneylerde kullanılmasına veya/ve yara laboratuarlarına karşı çıkmak için İslam yasası olan şeriata da başvurabilir. Hadis ve şeriat kanunlarına göre savaşlarımız kendi sorunlarımız olup hayvanların bu yüzden acı çekmesine sebep olmak gibi bir hakkımız bulunmuyor.”

 

PETA’yla aynı fikirdeyim evet, yavru köpeklerin ölmesinden nefret ediyorum. “El-Kaide’nin o köpeğe yaptığı şey korkunçtu; ama dürüst olalım: biz ve müttefiklerimiz de bu çeşit bir barbarlıktan aynı derecede sorumluyuz.”

Biz mi? Beni bu işe hiç karıştırmayın.

 

Çeviri:CemC

 

 

 

ABD ordusunun hayvanlara karşı yürüttüğü savaş


PETA’dan.

ABD’nin uzun bir hayvan deneyleri tarihi var.

Her yıl, yaklaşık 342 bin primat, köpek, domuz, keçi, koyun, tavşan, kedi ve diğer hayvan türü ABD Savunma Bakanlığı  tarafından bu ülkede yapılagelmiş en acı veren deneylerde yaralanıyor ve  öldürülüyor. Vergi mükelleflerine bu deneylerin ödettiği bedel her yıl 225 milyon doları aşıyor.

Çok Gizli

Askeri deneyler “ çok gizli” ibaresi taşıyor, bu konuda bilgi edinmek de gerçekten çok zor. Yayınlanmış araştırmalara bakarak silahlı kuvvetlerin ABD’nin her yerinde her türden silahı hayvanlar üzerinde denediğini öğreniyoruz; bu silahlar arasında Sovyet AK-47 tüfeklerinden biyolojik ve kimyasal savaş maddelerine, nükleer patlamalara kadar bir çok şey yer alıyor.

Bu deneyler acı verebilir, tekrar gerektirebilir, ayrıca pahalıya mal olup sonuçları da güvenilir değildir, ayrıca zaman israfı da olabilir; çünkü üzerinde çalıştıkları sonuçlar insanlar üzerinde  çoktan gözlenmiş olabilir, ya da sonuçlar insan tecrübesine uyarlanamayabilir.

Yanıklar ve Patlamalar

1946 civarında Güney Pasifik’teki Bikini mercanadasında gemiye bindirilmiş ya da başı boş bırakılmış koyun, keçi ve diğer hayvan türlerinden oluşan 4,000 hayvan  hemen altlarında patlatılan bir atom bombasıyla ya çok ciddi şekilde yaralandı ya da öldürüldü. Ordu bu deneye “Atomik Nuh Gemisi” adını verdi.

Ordu üssü Sam Houston’da fareler 10 saniye boyunca kaynamış suda tutuldu ve aralarından bir gruba yanmış sırtlarının bir kısmından bilinçli olarak mikrop bulaştırıldı. 1987’de Maryland’da  Bahriye Tıp Araştırma Enstitüsü’nde farelerin sırtları traş edildi, etanolle kapatıldı  ve 10 saniye boyunca yakıldı.

1988’de Kirtland, New Mexico’daki Hava Kuvvetleri Üssü’nde  koyunlar gevşek bir ağ şeridinin arkasına yerleştirildiler, hemen karşısında da bir levha bulunuyordu. 19 metre uzağa ise patlayıcı yerleştirilmişti. Yapılan deneylerin ikisinde 48 koyun havaya uçuruldu: ilk grup patlama sırasında ne kadar işe yarayacağı merak edilen bir yelek giyerek havaya uçuruldu, ikinci grupta  ise deney patlama sonucu olan yaraların tanısında kimyasal işaretlerin bir faydası olacak mı diye yapılmıştı.

Radyasyon

Maryland’deki Silahlı Kuvvetler Radyobiyoloji Araştırma Enstitüsü’nde 9 adet rhesus maymunu koltuklara bağlanarak bütün vücutlarına radyasyon verildi. İki saat içinde dokuz maymundan altısı kusuyor, aşırı salya salgılıyor ve geviş getiriyordu. Diğer bir deneyde 17 beagle köpeğinin bütün vücuduna radyasyon verildi, köpekler yedi gün boyunca incelendiler, ardından öldürüldüler. Deneyi yürütenler radyasyonun safra kesesini etkilediği sonucuna vardı.

Texas’taki Hava Kuvvetleri Üssü’nde B-52 rhesus maymunları uçuş simülatörüne bağlandılar (primat  denge platformu). Aleti “uçurma”yı öğrenmek için acı veren elektroşoklarla uyarıldıktan sonra maymunlar “ Moskova’yı bombalamaları gerekseydi on saat boyunca dayanabilirler mi?” diye gamma ışınlarına maruz bırakıldılar. En ağır doz verilen maymunlar şiddet bir şekilde kustu, öldürülmeden önce aşırı halsiz bir hale geldiler.

Hastalıklar

Sivrisinek ısırması sonucu yüksek ateş, kas ağrısı ve kaşıntı yaratan Dang hummasının bulaşmasında ısının etkisini ölçmek amacıyla Maryland’deki ABD Detrick Askeri Üssü’nde bilimadamları yetişkin rhesus maymunlarının karınlarını traş etti ve beslenmeleri için sivrisinek dolu kartonları hayvanların vücutlarına yapıştırdı. Ayrıca “tavşan tutar” adında araçlar icat ettiler, bu araçtaki tavşanlar küçük bir kafes içerisindeki mil üzerinde koşarken çelik çubuklarla aşağı bastırılıyor ve sivrisinekler de hayvanda açılan deliklerden besleniyordu.

Yara Laboratuarları

Savunma Bakanlığı 1957’den beri travmatik yaraları iyileştirmeleri için tıp öğrencileri ve askerleri yetiştirmek amacıyla “yara laboratuarları” açıyor. Bu alanlarda bazen tam bilinçli bazen yarı bilinçli hayvanlar askılardan aşağı sarkıtılıyor ve askeri cerrahi pratiği yapmak amacıyla gerçek savaş yarası açılması için güçlü silahlarla vuruluyorlar. 1983’te halktan gelen baskı sonucu Kongre bu eğitim çalışmalarında kedi ve köpek kullanılmasına sınırlama getirdi. PETA ordunun her yıl yürüttüğü deneylerde binlerce keçi, domuz ve maymunu vurmaya, yakmaya, vücutlarından parçalar koparmaya, zehirlemeye ve öldürmeye bir son vermesini talep ediyor.

2006’da bir sıhhiye eri New York Times’a eğitmenlerin “domuzu 9.mm.lik silahla yüzünden  iki kez vurduğunu, altı kez AKK-47 ile vurduğunu ve iki kez de 12lik tüfekle vurduğunu, ardından domuzun ateşe verildiğini” söyledi.

2008’de San Antionio Express-News gazetesinde 990 keçinin bir deney uğruna bacaklarının kırılıp hayvanların ampüte hale getirildiğini yazdı:” Eğitmen Armanda Fermin testereyi hayvanın bacak eklemlerinden birine koyuyor, aleti çalıştırıyor Sam Houston üssündeki loş ışıklı çadırda çatırtı sesleri duyuluyordu.”

PETA tarafından Bilgi Edinme Özgürlüğü Kanunu aracılığıyla ele geçirilen askeri belgeler maymunların sinir gazı uyaranları ve kimyasal silahlara maruz bırakıldığını, bu olaydan sonra ordu doktorları maymunun acı dolu tepkisini “chiwawanın traş bıçağının üstüne sıçmasına” benzetmişti.

1992 ve 1994’te Sorumlu İlaç İçin Fizikçiler Komitesi (PCRM) ile  çalışan doktorlar Kongre önünde ordunun hayvanları deneylerde kullandığı yönünde tanıklık yaptılar, Michael Carey’nin Lousiana Devlet Üniversitesi’nde yürüttüğü deneylere yönelik bir soruşturmada genel muhasebe dairesi ile beraber çalıştılar. Carey insan yaralarını “modellemek” için 700 kediyi başından vurdu. Soruşturmanın bir sonucu olarak, Carey’nin  çalışmaları durduruldu. Diğer askeri deney örnekleri arasında dekompresyon hastalığı, sıfır yerçekimi, ilaç ve alkol, sigara ve saf oksijen soluma çalışmaları bulunuyor.

Hayvan istihbaratı

Silahlı kuvvetler bir çok hayvanı savaş ve istihbarat servislerinde de kullanır, hayatlarını ve sağlıklarını tehlikeye sokan çeşitli “misyon”lara gönderirler. Deniz Piyadeleri köpeklere bomba ve uyuşturucu aramaları için koklamayı, homurdanmayı, saldırmayı ve diğer gerekli yetenekleri öğretir.

1987’de Chesapeake Körfezi’nde  patlayıcılarla su altında sürdürülen  bir dizi test sonucu 3000’den fazla balık öldü, ayrıca Güney Pasifik ve ABD’nin güneybatısında yürütülen nükleer testler sonucunda yüzlerce türün yaşam alanı yok edilmiş oldu.

Askeri Reform

Askeriyenin halka açık takip sistemlerinden elde edilen bilgi sonucunda 1998-2006 seneleri arasında 11,127 askeri deneyde hayvanların kullanıldığını öğreniyoruz. Bu tür testler hem acımasızlıktır, hem de bilimsel olarak yanlış yönlendirmelere açıktır. Hayvanların insan savaşlarında pay sahibi değil; sırf insanlar acı çekiyor diye hayvanlar da neden acı çeksin?  Bütün uluslar hayvanlar üzerinde yürütülen kimyasal, biyolojik ve balistik silah deneylerini reddetmeli ve kendini bilim maskesi ardında gizleyen bu şiddet biçimini kınayıp ona son vermek için bir araya gelmeli.

Çeviri:CemC