Kapitalizm Bütün Canlıları Öldürür


No Compromise dergisi 8. sayı/2000

Jonathan Weintraub

Animal Liberation Brigade

Irkçılık, sınıf ayrımcılığı, cinsiyet ayrımcılığı, heteroseksizm ve tür ayrımcılığı daha büyük bir hastalığın farklı semptomları- davranışlarımızı her anlamda etkileyen, bütün sebepsiz sömürü biçimlerini ıslah edecek tek bir kolektif mücadeleyle tedavi edilebilecek bir hastalık bu .Beyaz muhafazakar değerler ve ideallerden oluşmuş bir dünyada yaşıyoruz. Küçük yaşlardan itibaren devlet tarafından verilen bir eğitime maruz kalıyoruz, alfabeyle beraber bir de sadakat yemini etmeyi öğreniyoruz. Bu kadar “gelişmiş” bir kültürün insanları  ve hayvanları böylesine baskı altına almasının sebebi ne acaba?

Toplumumuz hayvanları insanlara, kadınları erkeklere, gettoları şehir merkezlerine, altta olanı üstün olana göre kategorize etme ve boyun eğdirmeye dayanan içselleştirilmiş hatalı düalizmler üzerine kurulu. Hayvanların işkence görmesini, azınlıkların ezilmesini, kadınların erkeklere hizmet etmesini insan doğası olarak kabul etmişiz. Hatalı varsayımların yapısökümünü gerçekleştirerek total özgürlüğün temelini hazırlıyoruz; toplumsal olarak kurgulanmış önyargıları umursamadan hem kendimizin hem de başka canlıların özgürlüğünün temelini.

Erkekler kadınları dövdüğü sürece, azınlıklar hapisanelere tıkıldığı, hayvanlar insanlar tüketsin diye  yetiştirildiği sürece gerçek özgürlük sahte bir iddia olacak. Bizler düşünce süreçlerimizi ekonomik olarak onaylayan bir para biriktirme kültüründe yaşıyoruz. Medyanın %99’undan fazlası nüfusun %1’inden az insanlar tarafından kontrol ediliyor- Mc Donald’s gibi şirketlerin reklamlar sayesinde bu kadar bilinmesinin sebebi bu. McDonald’s büyük medya kuruluşlarıyla kazançlı sözleşmelerde ortaklık ediyor, böylece küresel gıda endüstrilerinin tekelleştirilmesinde önemli rol oynamış oluyor. Çok az sayıda insanın ahlaki ekonomiyi kontrol ettiği, metaya dayanan bir kültürde  gerçek bir demokrasiye yönelik beklentiler sürekli tehlike altında kalıyor.

Bir kişinin kapitalist toplumda başarılı olabilmesi için yığınlarca canlının acı çekmesi gerek. Devlet eğitiminin temeli bizlerin kapitalist kafa yapısını kabul etmemize dayalı. Bunu yapmayanlar muhafazakar medya tarafından marjinalize edilip hafife alınıyor, bu da hepimizin “Amerikan Hayat Tarzı”nı bilinç altında kabullendiğimizin bir işareti.

125 sene kadar önce Afrikalılar evlerinden çalındı, aydın dünyanın ekonomik ihtiyaçları için hizmet etmeye zorlandılar. İnsanlar içinde yaşadığımız kölelik sistemini sürdürmeleri için üremeye zorlandılar. Afrikalılar köle olmayanlara kıyasla daha eksik insanlar olarak görüldü,  bu da köle sahiplerinin insan emeğini sömürmesini meşrulaştırmış oldu. Aynı “aydın” düşüncü biçimi kültürümüzde hala destek görüyor. Modern kölelik, kitlesel şekilde üretilen canlıların kendi eğlencemiz ve günlük gıda kaynağı olmaları için öldürülmesine sebep oluyor. Modern endüstriyel çiftlikleri yaratan acı, ızdırap ve  atıklardan korunmuş, hepsine karşı duyarsızlaşmış durumdayız. Tek bir amaçla devasa fabrikalar kurduk: en az fiyata bilimsel olarak mümkün olan en çok sayıda hayvanı üretmek için.

Aileler ve  çocuklar hayvanları sirklerde ziyaret ediyor- kendi doğalarına göre davranmayan, dans eden, yanan çemberlerden atlayan, hokkabazlık yapan hayvanları. “İnsan” nitelikleri gösteren bu hayvanlar küçücük kafeslerde ve çubuklar arkasında zulüm dolu bir hayat yaşamaya zorlanıyorlar. Zorla çalıştırma sadece hayvanlarla sınırlı değil.

İnsan  köleliği dünyamızın bir çok yerinde hala var. Buna hapisane duvarları ardındaki zorunlu çalışma kamplarını örnek verebiliriz. Tutuklular bu yerlerde hiçbir parasal kazanç elde etmeden özgür insanların kullanması için mal ve eşya üretmeye zorlanıyor. Fabrika çiftliklerinde (endüstriyel çiftliklerde) bulunan hayvanların yaşadığı acı ile hapisanelerdeki insanların yaşadığı acı birbiriyle doğrudan ilişkili. Ekonomimizin bu kurumlarının büyük duvarların arkasına-“insanlığın” baskı ve terör çığlıklarını duyamayacağı duvarların arkasına yerleştirilmiş olması raslantı değil.

Antroposentrik dünya görüşümüz  bizlere sadece hayvanları ve çevreyi tahakküm altına almayı öğretmedi, kadınları ve heteroseksüel olmayanları da baskı altına almayı öğretti. Ataerkilliğin damarlarımıza dek işlediği bir toplumda kadınlar erkek partnerlerine kıyasla aşağı görülür. Popüler kültür, bilim ve medya feminen olana negatif bir değer atfetmiştir, sık sık dişisel olanı hayvansı olmayla eş tutar. Ataerkillik kadınların bu dünyada belirli bir yeri olduğunu dikte eder, bu yer azınlıkların yeri ve hayvanların yeri ile aynıdır. Hatalı bir düalizm aracılığıyla kadınları toplumsal hiyerarşide kontrol altına alan bir sistem yarattık.

Toplumumuz bir insanın değerini onun teninin rengine göre belirliyor. Kadınlar, özellikle beyaz olmayan kadınlar devletimiz tarafından sorun yarattığı gerekçesiyle hedef gösterildiler. Her kasaba merkezine içki bayii açan bu bürokratlar azınlık kadınlarını hedef göstererek politik destek gördüler.  Bu kişilere destek vererek hayvanların sömürülmesinden sorumlu olan aristokrasiye güç katmış oluyoruz. Bizler “refahçı anne”yi hayvansı bir şey olarak görüyoruz ( çocuğu olup bakım parası alan kadın), kendi kültürlü benliklerimizden daha alt konumda bir şey olarak görüyoruz. Popüler inanca göre bu şehvet düşkünü kadın aylık refah maaşını yükseltmek için gelişigüzel şekilde üremektedir. Toplum bu altsınıf kadınlar arasında ortak bir düşman yarattı. Aslında, bu kadınların çoğunun minimum bir maaşın ötesinde bir iş ortamına  yaklaşma şansı pek yok. Bir mezbahada iş bulabilirler belki, ya da Mc Donald’s’ta  iş bulabilirler- bu işler devlet desteğinin bitmesine sebep olacak kadar maaş verir onlara. Bu durumlar, bu kadınları hem sömürülen hem de sömüren konumuna yerleştirir. Bu sömürü kısırdöngüsü erkeğin kadına, üst sınıfların altsınıfa ve  insanların hayvanlara olan tahakkümünü güçlendirir.

Toplumsal vicdanımızı yeniden yapılandırmak için önce hatalı düalizmlerimizden oluşmuş mitlerimizi ortadan kaldırmak zorundayız. Bütün keyfi sömürü biçimlerine saldıracak halde olmadıkça asla özgür olmayacağımızı anlamamız gerekiyor. Okul yıllarımızdan itibaren başkaları gibi olmayı nasıl başaracağımız öğretilir bizlere, kapitalist sistemin yaşayış biçimi içerisinde öğreniriz bunu. Sömüren mi sömürülen mi olduğumuz muğlaktır. Sistem içerisinde belirli bir rolü oynama konusunda manipüle edilmişizdir.  Toplumsal yanlışlıkları düzeltmede gözlem yapmak önemlidir. Diğer insanların eylemlerini sorgularken kendimizi de sorgulamak zorundayız. Kendimizi sorgularken ve davranışlarımızda değişiklikler yaparken sömürünün ve baskının temellerini sorgulamış oluyoruz. Hayvan özgürlüğü ve insan özgürlüğü birdir, ve aynı şeydir.

Çeviri: CemC

Dünya Günü’nden Ekolojik Topluma


 

Dr. Steve Best

 

 

1960’lar ABD’de ve dünyanın diğer yerlerinde dramatik toplumsal değişimlere sahne oldu. Siyah,  kadın, öğrenci ve gay özgürlüğü hareketleri hak, eşitlik ve demokrasi talep ettiler. Yoğun bir savaş karşıtı hareket, hükümetin Vietnam halkını soykırıma  uğratmasını, karşı kültür ve Yeni Sol kapitalizme, sosyal hiyerarşi, konformizm, çalışma etiği ve ruhsuz bir toplumun materyalizmine meydan okurken karşı çıkıyordu.

 

 

Rachel Carson’ın “Sessiz Bahar” (1963) kitabı gibi kitaplar aracılığıyla bir yandan da hava ve su kirliliği, nükleer radyasyon ve kimyasal zehirlenme gibi çevre konularına yönelik bir farkındalık artışı yaşanıyordu. Başlangıçta ortaya çıkan çevre hareketi diğer toplumsal hareket grupları tarafından pek hoş karşılanmadı; çünkü çevre hareketini elit bir hareket olarak görüp onu savaş ve sosyal adaletsizlik konularından uzaklaşmaya sebep olacak bir şey gibi algılıyorlardı.

 

 

1970’lerin ortalarına gelindiğinde insan hakları ve savaş karşıtı hareketleri önemini yitiriyor; ama çevre hareketi zemin kazanıyordu. Çevre konularının aciliyeti ve onların toplumsal adalet meseleleriyle bağlantısına yönelik daha geniş bir kabullenme söz konusuydu artık, ayrıca “çevreci ırkçılık” gibi meselelere de dikkat ediliyordu.

 

 

Modern çevre hareketi resmi başlangıcını 22 Nisan 1970’de ilk Dünya Günü’yle yaptı. İronik olarak, Dünya Günü’nün arkasındaki kavram cumhuriyetçi kongre üyesi  Gaylord Nelson’a aitti, Nelson olayı organize etmeleri için birkaç üniversite  öğrencisine federal fon sağlamıştı. Ülke yeni davayı kucaklamaya hazırdı: bir kıyıdan diğer kıyıya 20 milyon insan çevre sorunları konulu eğitimlere katıldı, yürüyüş ve gösterilerde aktif olarak yer aldı.

 

1970-1980 arası, çevre kanunlarının yürürlüğe girdiği bir dönem oldu. Kongre ülkenin hava, su ve yaban hayatını korumak için 28 önemli yönetmeliği kabul etti, Çevre Koruma Kanunu da başkanlık emriyle yürürlüğe girdi. Çevre hukuku alanı, yurttaşlar kirlilikten sorumlu şirketleri cezalandırmak istedikçe büyüdü. Büyük çevre kuruluşları meydana çıktı, Washington’da profesyonel bir lobi gücü olmak için gerekli çalışmalara başladılar.

 

Şirketler o zamandan beri Dünya Günü’nü sahte çevrecilik propagandalarıyla sömürdüyse de bu durum ayrıca eğitim ve değişim sağlamak amacıyla önemli bir platform haline de geldi. İlk Dünya Günü’nden bu yana geçen otuzdan fazla sene sonunda artık  çevre hakkınd daha fazla bir farkındalık var diyebiliriz, ayrıca ulusal ve yerel bir çok çevre grubu da kurulmuş durumda. Ama şu zor soruyu sormamız gerek: Yapılan bütün mücadelelere, eğitime, yasal değişikliklere rağmen biz 1970’e kıyasla daha iyi bir durumda mıyız, yoksa daha kötü bir durumda mıyız?

 

 

Büyük Veda

 

Cevap insanı şok edecek kadar açık. 22 Nisan 1970’den bu yana daha fazla nüfus artışı, tüketicilik, arabalar ve otobanlar, kirlilik, ağaçların toplu kesimi, çölleştirme, yaşam alanı kaybı, türlerin yok olması ve buna ek olarak da küresel ısınma var. Birkaç gerçeği sıralamak gerekirse:

–          İnsanların 6 milyardan fazla olan nüfusuna her yıl 100 milyon insan ekleniyor.

–          İnsanın tüketim seviyesi şu anda  gezegenin kapasitesini %20 oranında aştı.

–          Endüstriler dünyadaki yağmur ormanlarının yarısını, mercan kayalıklarının dörtte birini yok etti, büyük balıkların %70’inden fazlası tüketildi.

–          Gezegenin ortalama yüzey ısısı yüz yıl içerisinde 10 derece artabilir, bu da çok sayıda insanı sıcak ve hastalık yoluyla öldürebilir demek.

–          Giderek ısınan bir dünyada buzullar kutuplarda, Grönland’da, dağ ve Alplerde hızla eriyor, kutup hayvanlarının doğal yaşam alanlarını yok ederken yükselen deniz seviyeleri sebebiyle milyonlarca çevre mültecisi yaratıyor.

–          Bizler gezegende yaşanan 6. Büyük yok oluş krizinin tam ortasındayız. Geçmişte yaşanan örneklerden farklı olarak şu anda yaşadığımız yok oluş krizi meteorlar gibi doğal olaylardan kaynaklanmıyor, doğal yaşam alanlarının yok edilmesi gibi insan eylemleri sonucunda meydana geliyor. İnsan kaynaklı değişimler türlerin yok olmasını daha önce dinozorların yok olduğu dönemdeki oranlara kıyasla bin ile on bin kat arasında hızlı bir şekilde etkiliyor. Korumacı biyologlar yüzyılın ortasına kadar dünya üzerinde var olan hayvan ve bitki türlerinin üçte birinin yok olacağını öngörüyorlar. Şu anda 5,500 hayvan türü yok olma tehdidiyle karşı karşıya, buna büyük kuyruklu maymunlar, Florida panteri, pandalar, boz kurtlar, California akbabası ve kara gergedanlar da dahil.

 

 

Aşırı nüfus artışı, türlerin yok olması, doğal yaşam alanlarının kaybolması, ormansızlaştırma, çölleştirme, küresel ısınma, Ebola, Deli Dana hastalığı, şap hastalığı, SARS, Asya kuş gribi, kurbağa ve diğer hayvanlardaki genetik mutasyonlar ve insanlarda görülen hormon bozuklukları insan toplumunun doğal dünyayla bağlantısının koptuğunun ve akıl dışı ve sürdürülemez bir varoluş yolu seçtiğinin büyük işaretleri .

 

 

Ulusların dünyayı korumak için agresif eylemlere ihtiyaç duyduğu bir zamanda bizler tarihte görülmüş en anti-çevreci başkana sahibiz. Bush’un amacı son 30 yılda elde edilen çevresel kazanımları geri almak. Bugüne dek Bush çok zor kazanılmış iki yüzden fazla çevre kanunu iptal etmeye çalıştı. Bush yönetimi şirket yöneticileri ve lobicileri tarafından yönetildiği için gezegenin üzerine “yangın sonucu satışta” levhası astı ve hem yaban hayatını hem de biyoçeşitliliği kereste, gaz, kimyasal madde, yağ ve tarım endüstrilerindeki arkadaşlarına ve meslektaşlarına satıyor.

 

 

Diğer gerici eylemlerinin yanı sıra Bush termik santrallerde Temiz Hava Kanunu kısıtlamalarını kaldırıp, ormanlarda ağaçların kesilmesini engelleyen maddeleri iptal etti, EPA’den(Çevre Koruma Kurulu)endüstriyel çiftliklerde su kirliliği ile ilgili araştırmaları durdurdu, Padre Adası Ulusal Sahili ve Alaska’da Artkik Ulusal Yaban Hayatı Barınağı gibi önemli yerlerde petrol sondaj çalışmalarına izin verdi . 178 ülke kabul etmesine rağmen Bush endüstriyel toplumların gaz emisyonlarını azaltmasını gerektiren 1997 Kyoto protokolünü Amerikan ekonomisine pahalıya patlayacağı gerekçesiyle reddetti. Bush ekokıyım programlarını Sağlıklı Orman İnisiyatifi ve Temiz Gökler gibi  Orwellci retoriklerle maskeliyor.

 

 

Robert F. Kennedy’nin “Crimes Against Nature” adlı müthiş kitabında söylediği gibi, Bush yönetimi kendi endüstrilerinin gerektirdiği konumlara şirket korsanlarını alarak kabineye yerleştiriyor, halkın küresel ısınma gibi korkularını yatıştırmak için sahte bilimi kullanıyor, endüstri  amaçlarına uyması için araştırmaları yeniden yazıyor, çevre ile ilgili tehlikeleri ve sorunları belirten ve uyaran raporları hasır altı ediyor ve hatta şirketlerin çıkarlarını daha da ileri boyuta getirmek için bilimsel komiteleri lağvediyor.

 

 

Kriz Kültürü

Homo sapiens akıl dışı, yıkıcı ve artık sürdürülemez bir varoluş yoluna girdi. İnsan türü saatte 100 mil hızla bir uçurumdan aşağı doğru yol alıyor, ayrıca frenler tutmuyor, ama insanlar sanki dünyadaki en  önemli sorun American Idol’ı kim kazanacak ya da Janet Jackson’ın gardrobunun  boş olmasıymış gibi davranıyorlar.

 

 

Ulusal güvenlikle alakalı çok şey konuşuluyor; ama  güvenliğin temeliyle yani çevresel güvenlikle ilgili hiç bir şey söylenmiyor. Küresel ısınma, çölleşme, gıda ve su konularında yaşanan sıkıntılar gibi bir çok problem bütün gezegeni mahvedecek.

 

 

Yurtiçi Güvenlik birimleri daha faşist oldukça çevreciler ekoterörist diye anılıp legal eylemcilik biçimleri Yurtsever Kanunu adı altında daha fazla kriminalize ediliyor. Ashcroft gezegene yardım etmeye çalışan eylemcileri cezalandırırken gerçek eko-teröristler ortalığı yağmalamaya ve yıkmaya devam ediyor. Bu arada dünya nüfusunun %5’ini oluşturan Amerikalılar dünya kaynaklarının %30’unu tüketiyor ve dünyadaki sera gazı emisyonunun %25’ini de onlar üretiyor.

 

 

Çevreyi kurtarmak için çabalayan güçler ne yaparsa yapsın bunların hepsi şirket ve devlet pac-manlerinin gezegeni yutmalarına engel olmamak için. Sierra Club gibi ulusal çevre kuruluşları tavize dayalı, reform amaçlı , hareketsiz kuruluşlardır; şirket ve devlet gücüne meydan okuyamaz; halkın ortaya koyduğu güç ise hem sayı hem de nitelik olarak yeterli değil.

 

Demokrasi erozyonuna ve şirket gücüne dayalı bir sosyal krizden kaynaklanan büyük  bir ekolojik krizin ortasındayız. Yunanca’da kriz karar anlamına gelir, şu anda evriminde kritik bir dönüm noktasında bulunan insanlığın gezegen üzerindeki varoluşuna yönelik ciddi kararlar ve seçimler yapması gerekiyor. İnsan kimliği, değerleri, etiği, dünya görüşleri ve sosyal organizasyon modunun yeniden yapılanmaya, üzerinde yeniden düşünmeye gereksinimi var. Çince’de kriz hem fırsat hem felaket anlamına geliyor. Hasta bir bireyde kanser kişisel büyüme için katalizör görevi görür. Hasta bir tür olarak insanlar  Mad Max ve Waterworld gibi filmlerin disütopik geleceklerinde helak olup gidebilir ya da korkunç hatalardan bir şeyler öğrenme fırsatını yakalayıp sosyal ve ahlaki evrimde daha yüksek seviyelere ulaşabilirler.

 

 

İnsan Vebası

İnsanın varoluş krizi 1996 yapımı Independence Day filminde dramatik birşekilde yansıtılıyor. Bu film hayata hiçbir saygısı bulunmayan düşman uzaylıları anlatıyor; uzaylıların insanları öldürmek, dünyanın doğal kaynaklarını yok etmek ve ardından da mega makinelerine  ve büyüme temelli kültürlerine daha fazla yakıt ve kaynak bulmak için diğer gezegenlere yolculuk yapmalarını anlatıyor. Bu film kendi yıkıcı alışkanlıklarımızın diğer gezegenlerden gelen canavarlara yansıtılması aslında. O uzaylılar biziz; diğer hayat formlarından geçinen parazitler biziz; ancak ekolojik yıkım ve şiddet aracılığıyla varlığını sürdürebilen mega makinelerin kaptanları biziz. Uzaylıların insan hayatına yaptığı şeyi dünyaya ve hayvanlara yapan biziz- tek fark, gidecek başka bir gezegenimizin olmaması, bizi kurtaracak süper kahramanların olmaması.

 

 

Ölülerin Şafağı filmindeki gibi iğrenç ceset ordularının, uzun zamandır öldüğü ve gömüldüğü kabul edilen insanların bizleri yok etme arzusuyla yürüdüğü bir kabusa tıkışıp kalmışız.Ölüler gelişmeye odaklanmış kültürümüzün payına düşen ve paçamızı kurtarabileceğimizi sandığımız bütün o atıkları,kirliliği ve ekolojik borçları temsil ediyor. Ama bu ölülerin çevremize doluştuğunu, kapı ve pencerelerimizi kırıp döktüğünü ve bizi yutup yok etmeye kesinlikle kararlı olduğu gerçeğine gözlerimizi açıyoruz.

 

 

“A Plague of Human Proportions” adlı yazısında Mark Lynas bu krizi şöyle tanımlıyor: “Dünyanın biyosferi içinde yaşayan bütün sistemleri yöneten tek bir tür var. Son iki yüzyıldır bu tür bakteriyel seviyelerde çoğalıyor, vebanın hostunu sarmalaması gibi. Her gün 300 yeni birey katılıyor. Şu andaki nüfusu ise jeolojik zamanların başlangıcından beri bu dünya üzerinde var olan bütün büyük hayvan türlerinin biyokitlesinden yüz kat daha fazla.

Bu tür, biziz. Artık altı milyardan fazlayız, 1950’den bu yana insan nüfusu iki kat arttı. Dünya tarihinde daha önce böyle bir şey yaşanmadı. On milyonlarca yıl yaşayan dinozorlar bile tüysüz primat Homo sapienslere kıyasla çok daha az çoğalmışlardı.”

 

 

Böylece, tek bir biyolojik tür gezegende bulunan diğer 10 milyon türe zarar veriyor. Lynas böyle söylüyor; çünkü Homo sapiens bugün gezegeni dinozorların yüz milyon yıl önce hakim olması gibi yönetiyor. “Yeni bir jeolojik çağa giriyoruz: Antroposen” . 2004 yılı Mart ayında hazırlanan Earth Policy Institute raporuna göre “İnsanlar gezegenin buzullar kaplı olmayan alanlarının neredeyse yarısını dönüştürdüler, bu da doğanın geri kalanına ciddi etkilerde bulundu. Her yıl dünya ormanları 16 milyon hektar azalıyor, bunların  çoğu tropikal ormanlarda meydana geliyor, bu tür yerlerde  biyoçeşitlilik seviyeleri yüksek. Dünyanın değişik yerlerindeki 173 memeli türünde yapılan araştırmalarda bu türlerin  coğrafi alanlarının son 30-40 sene içerisinde yarı yarıya azaldığı ve bunun da üreme ve yiyecek arama alanlarının yok ettiği ortaya çıktı.”

 

Tibor Machan gibi ideologlar Putting Humans First: Why We are Nature’s Favorite(2004) gibi kitaplar yazmaya devam ededursun, Homo sapiensi işgalci ve eşi benzeri bulunmayan bir kitlesel yok etme ajanı olarak görmek daha doğru-doğanın en sevdiği tür değil de doğanın başbelası olarak.

 

 

Kavramsal Emperyalizm

İnsan sömürgeciliği en mükemmel aracını kapitalizmle yarattı. Kapitalizm Batı’nın bütün değerleri çıkar amaçlı değişim değerine indirgeyen bakışını güçlendirir. Kapitalizm bir çok özgürlük sağlar, parası olanlara bir çok eşya ve mal sağlar. Ama bu sistem ancak insanları, kültürleri, türleri ve doğayı yok ederek büyüyebilen sömürgeci bir sistemdir. Mantığı, gelişmek ya da ölmek, sonsuza dek büyüyüp genişlemek ya da havaya uçmak ya da çökmektir.

 

Çevre krizinin kökeni tamamen kapitalizmde ya da modern bilimlerde ve teknolojilerde bulunmuyor, daha çok Batı kültürüne kök salmış bir durum söz konusu. “The Chalice and The Blade “ (1987)adlı provokatif kitabında Riane Eisler insanın toplumsal organizasyonunda binlerce yıl önce başlayan devasa kaymanın köklerini ve etkilerini inceler. Eisler barışçıl ve eşitlikçi bir partner modelinin yavaş yavaş  şiddet dolu ve hiyerarşik bir “dominatör model”e dönüşmesini anlatır, bu dominatör model Uzak Doğu’daki göçebe grupların Neolitik kültürlere bu modeli empoze etmesiyle ortaya çıkmıştır. Jim Mason’ın kitabı An Unnatural Order: Uncovering the Roots of Our Domination of Nature and Each Other (1993) bu tür bir dominatör  modelin köklerini on bin yıl önce avcı ve toplayıcı kültürlerin yok olup tarım toplumunun ortaya çıkmasına kadar takip eder.

 

 

The Historical Roots of Our Ecological Crisis” (1967) adlı yazısında Lynn White ekolojik krizin kökenlerini Hristiyanlığa kadar indirir; ama Yahudi-Hristiyan dünya görüşü- burada Lynn White doğayla ilişkimiz ve ona yönelik sorumluluklarımızla alakalı bir çok olumlu görüş barındığını göremiyor- sosyal hiyerarşi, insanın doğadan kopuşunu ve hayata ve diğer hayat formlarına hükmetmenin altını çizen değişikliklerin bir yansımasıdır. Eski Yunan’da da doğaya hakim olmakla alakalı net görüşler bulmak mümkün. En güzel Aristo tarafından ifade edilen bu görüşlere göre Yunanlılar  az gelişmiş zekaların daha gelişmiş zekalara hizmet ettiği türden doğal bir hiyerarşinin var olduğuna inanıyorlardı. Köleleri ve kadınları özgür Yunanlı erkeklerin altına koyan aynı model hayvanları da insanlardan daha aşağı bir konuma yerleştirmiştir.

 

 

Genel bir prensip olarak Yunan, Roman, ortaçağ düşünürleri ve modern  düşünürler insanın hayvanlar ve dünyaya olan üstünlüğünü Allah vergisi dil ve akıl gücüyle kabul etmiştir. Onyedinci yüzyıldan başlayarak modern bilim dünyanın, yaşayan bir ruh ya da holistik bir kompleksiteden yoksun bulunduğunu, insanın manipülasyonuna açık matematiksel yasalara indirgenebilecek hareket halinde bir madde olduğunu ilan etti. Modern dünyanın Descartes ve Bacon gibi önemli mimarları doğayı teknolojik olarak tahakküm altına almayı savunmuş, ve hayata hürmet göstermeyi batıl inanç ve “insanın tanrının aşağı yaratıkları üzerindeki imparatorluğunu kurması önünde cesaret kırıcı engeller” olarak görmüştür (Robert Boyle). Dünya, kapitalist toplum bir fabrika uygarlığı yaratmaya başladığında bir makineye dönüştü.

 

 

Din, felsefe ve bilim aracılığıyla Batı  kültüründeki insanlar doğal dünyayı nesneleştirmeyi, onu faydası olmadıkça ve insanların amaçlarına hizmet etmedikçe değersiz bir şey olarak görmeyi öğrendiler. Bu kavramsal emperyalizmin suçluları bir ineğe bakınca biftek, ağaca bakınca kereste görüyor. İşe yaramaz ya da içi boş bir şey olarak gördükleri “vahşi hayat”tan cahilce söz ediyorlar; oysa vahşi hayat, hayatla dolup taşan, sımsıkı biyolojik ilişkilerle örülmüş kompleks bir eko sistem.

 

 

Şu eski felsefi bilmeceyi düşünün: eğer ormanda bir ağaç yıkılırsa ve bunu duyan kimse yoksa , ses  çıkar mı? Bu bilmece ancak insan merkezli bir perspektifin zavallılığı ile ciddiye alınabilecek bir bilmece. Hayvanlar açısından ağaç elbette ki yıkılıyor ve onun düşüşü ağacın içinde, üstünde ve etrafında yaşayanlar için bir etki yaratıyor.

 

Ahlaki evrimin önemli bir kısmı kişinin kendi dışında da değer olduğunu idrak etmesidir- diğer insanlarda, kültürlerde, türlerde ve bir bütün olarak doğal dünyada. Ataerkil ve ırkçı kültürlerde insanlar kadınların erkekler için, siyahların beyazlara hizmet etmek için var olmadığını öğrendiler, şimdi insanlar hayvanların ve doğal dünyanın kendi kendilerine bir değere ve güzelliğe sahip olduğunu ve bu güzellik ve değerin insanların amaçlarıyla bir ilgilerinin bulunmadığını anlamak zorundalar.

 

 

Faustvari Safsatalar

Modern uygarlığı kurmak için insanlar nehirlere barajlar kurdu, yağmur ormanlarını kesti, bataklıkları kuruttu, milyarlarca hayvanı katletti. Vahşi hayat yerine sosyal ve doğal dünyayı harmanlamaktan uzak, ekolojiye saygı duymayan geniş cam, çelik ve beton imparatorluklar kurdular. “Kalkınma” adına modernite, biyoçeşitlilik hayvanat bahçesi kafeslerinde ve donmuş DNA tüplerinde hayatta kalmaya çalışırken yaban otlakları birkaç koruma alanına indirgedi. Doğayı hakimiyet altına alma maceramız –“kalkınmamız”- otobanlarla, gökdelenlerle, fast food mekanlarıyla, büyük alışveriş merkezleriyle, otomobil galerileriyle  ölçülüyor.

 

 

İnsanlar  büyümemenin ilerlememek anlamına geldiğini düşünüyor; oysa gerçek tam tersi. “Büyüme”  her politikacının mantrası oldu, bu mentaliteyi hiçbir bürokrat sorgulamaya cesaret edemiyor. 2004 yılında yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında Bush atletlerin steroid kullanmasını kınadı, gay evliliklere saldırdı ama giderek artan çevre problemleri hakkında tek kelime etmedi.  Kalkınmayı Yeniden Tanımlamaya Yönelik Sürdürülebilirlik Programı’ndan Mathis Wackernagel’in söylediği gibi , “insan ekonomisi Dünya’nın doğal kapitalini yok ediyor.”

 

İnsanın varlığı öylesine büyüdü ki bu büyüme sonunda Bill McKribbin’in “doğanın sonu” dediği şey meydana geldi. İnsan türü dünyanın iklimini değiştirdi, insan varolduğu için etkilenmeyen ya da değişmeyen tek bir yağmur damlası ya da meltem yok. Genetik devrim aracılığıyla bilim bitkilerin, hayvanların ve  insanların genetik yapısını yeniden biçimlendirmeye başladı, herhangi bir türden alınan genleri “ikinci bir genesis”le karıştırarak yeni bir DNA alfabe çorbası yarattı. Faustvari  vizyonlarla gelecekte bilimin genetik süper insanlar dizayn etmesi mümkün olacak. İnsanlık kendi evrimini aktif seçimlerle biçimlendiriyor. Michael Crichton’ın romanı Jurassic Park’ta olduğu gibi insanın bu yeni kendini beğenmişliği akla gelmeyen sonuçlarla karşılaşarak fiyasko ile sonuçlanırken bir yandan da insanlık milyarlarca yıla yayılmış genetik programı yeniden düzenleme girişiminin bedelini ödemek zorunda kalacak.

 

 

Günümüzdeki ekolojik krizi yenmek için türümüz öncelikle bu krizi bir bütün olarak görmek zorunda. İnsanlığın çoğu bu krizi teknoütopyaya giden yolda karşımıza çıkan küçük bir engel olarak görüyor, bunun iki sebebi var. Birincisi; bu insanların ekolojik kanunlar ve süreçlerle  ilgili entelektüel bir kavrayışları bulunmuyor, bu yüzden bu dominatör paradigmanın yıkıcı ve yolunda sapmış doğasını anlayamıyorlar. İnsanlar dünyayı ,sonuçlarına katlanmadan manipüle ve kontrol edebilecekleri farklı parçalardan  oluşmuş bir şey olarak görmeye alışıklar. Eylemlerinin etkilerinin kısmi, yönetilebilir ve sınırlı bir şey olduğunu hayal ediyorlar. Dünyanın  sonsuz büyümeyi besleyebilen sınırsız kaynaklarla dolu bir yer olduğunu sanıyorlar. Ekonomik hedeflerle (kısa dönem kazanımlar için hızlı büyüme) ekolojik kanunlar (uzun dönem uyum, denge ve sürdürülebilirlik) arasında bir yarışma olduğuna dair fantezileri var, kendilerinin kazanacağını hayal ediyorlar. Yaşayan ilişkilerin, kırılgan ekosistemlerin ve teknolojik varoluşlarının Dr. Strangelove türü doğasından habersizler.

 

 

Ama sorun insanların entelektüel olarak neyi bilip bilmediğinden daha derin, burada dünyayla duygusal bağlar kuramamak anlamında bir eksiklik ve eyleme geçme iradesini etki altına almış bir felç durumu söz konusu. Çoğu insan için medya dünyaları, sanat gerçeklik sistemleri, eğlence sektörü, ticari meta fantezilerinin gerçek olduğu yerde doğa sadece soyut bir şey. Çok az insan teknohapislerinden ( ya da korkunç yoksulluklarından) dışarı çıkabiliyor ve yunusların yüzüşünü görebiliyor, akıp giden nehirleri ya da dağlarda esen rüzgarları işitebiliyor ya da kır çiçeklerini kokusunu duyabiliyor. Kitlesel üretim ve tüketim, zorunlu çalışma ve Vatansever Kanunu gibi baskıcı politikalarla ABD yurttaşlarını bölümlere ayrılmış ve kişiselleştirilmiş bir varoluşa esir ediyor, aynı anda demokrasi değerleri, pratikleri ve kurumları da dağılmaya devam ediyor.

Tatlım, Türleri Küçülttüm

 

 

Geçmişte sayısız uygarlığın yıkılmasının sebebi sosyal dünyalarının kendi ekolojik temellerini yıkmış olması. Aynı kaderle karşı karşıyayız, aynı hataları yapıyoruz. Ülke kurulduğundan beri  ABD tarımı ve endüstrisi üsttoprağın üçte ikisini yok etti. Üsttoprak olmadan bitkiler büyüyemez ve bitkiler olmadan da insanlar hayatta kalamaz.

 

 

Eğer asıl sorun çevremizdekilerle denge içerisinde bulunmadığımızsa bunun çözümü dengeyi yeniden kurmaktır- kendi içimizde, toplumumuzda ve sosyal ve doğal dünyaların arasındaki ilişkideki dengeyi yeniden kurmaktır. İnsanların karşı karşıya kaldığı en büyük sorun şu anda karşımızda durmuş yüzümüze bakıyor: çevreyi yıkıcı trendlerimizi tersine çevirip gezegende geçerli bir varlık ortaya koyabilir miyiz? Yoksa yok olmaya giden yolda süratimizi artıracak mıyız?

 

 

Batı dünyası önce  insan, yalnızca insan felsefesiyle yaşadı bin yıldır. Şimdi sıra  insan ordularının ortaya koyduğu ilerlemelerden radikal bir tarzda geri adım atmaya geldi, yabanın ve vahşi hayatın yeniden ortaya çıkması için ona mekan ve yer sağlanmak zorunda; sosyal dünyayı doğal dünyayla uyumlu hale getirmenin yollarını bulmaya yönelik yeni bir dünya felsefesi oluşturmanın zamanı geldi. İnsan varlığının küçülmesi nüfus sayısında kitlesel bir azalmayla yaşanabilir, insanın dünyaya olan etkisi hem nicelik hem nitelik olarak görüldüğünden –herşeyden önce ABD’de yaşayanlar- insanlar tüketime olan iştahlarına gem vurmak, güneş ve rüzgar enerjisine gibi ekoloji dostu teknolojilere yönelmek ve daha bir çok şekilde değişmek zorunda.

 

Büyüme ve kalkınmayla alakalı kaba tanımlamalarımız psikolojik ve ekolojik anlamlar ve kriterlerle yer değiştirmeli. İnsan davranışı da düşüncesi ekolojik odaklı olmalı. Bir şey yapmadan önce eylemlerimizin dünyaya, diğer türlere ve gelecek kuşaklara uzun vadedeki etkisini düşünmek zorundayız. Sosyal ekolog Murray Bookchin’in sözleriyle söylersek, çevre krizimizi çözecek tek çözüm “pazar ekonomimizi hiyerarşik yapıdan uzak işbirliğine dayalı, üyeleri birbiriyle  uyum içerisinde yaşadığı için doğayla uyum içerisinde yaşayacak bir topluma dönüştürecek bir ekolojik felsefe, etik, duyarlılık, ve doğa imajında yatmaktadır.”

 

 

Toplum”Dünya Günü” gibi günler aracılığıyla değişmesi gerektiğini düşündüğünde eylem gerektiren durumlar karşısında atıl kalıyor. Bir kriz varsa bile insanlar bir şekilde bilim, teknoloji ya da pazarın çözüm üreteceğini sanıyor. Tanrı filan kurtarmayacak bizi. Sistemik sorunlar için reform ya da teknoloji onarım mümkün değil; çözümler ruhumuzdan dünya görüşümüze, teknolojilerimizden ekonomilerimize ve sosyal ilişkilerimize dek her şeyi radikal bir şekilde yeniden kurmayı gerektiyor.

 

 

İnsanlar  iki şekilde o konforlu bölgeden ayrılmak zorundalar. Öncelikle kişisel olan politiktir prensibine dayanarak insanlar kendi hayat tarzı seçimlerini sorgulamak zorundalar. Evet, hibrid arabalar kullanmalı, geri dönüşüm kullanmalıyız ama bir insanın yapabileceği en ciddi değişiklik et tüketiminden bitki içerikli beslenme tarzına geçiş yapmasıdır. Küresel Et Kültürü gezegene her şeyden daha fazla zarar veriyor. Exxon ve Texaco gibi şirketlerin sebep olduğu yıkımların en başında  et ve süt endüstrilerinin sebep olduğu yıkımlar geliyor. Devasa hayvan çiftliklerinde  ve büyük besi ünitelerinde hayvan yetiştirmek yağmur ormanlarının yok edilmesinde, çölleştirmede, küresel ısınmada, türlerin yok olmasında, gıda ve su atıklarında, hava, su ve toprak kirliliğinde bir numaralı sebep.

 

 

Ama ikinci olarak, insanların kişisel hayatlarının ve hayat tarzlarının dışına çıkıp politik hayvanlara dönüşmesi gerekiyor. Kapitalist benlikler sosyal ve  politik sorunlar için bireysel çözümler arar; yurttaş kelimesinin anlamını tüketici, seçmen ve vergi mükellefiyle karıştırırlar. Yurttaşlar şirket gücünün karşısında duracak ,bireyleri politik anlamda güçlendirirken çevreyi savunan halk kuruluşları aracılığıyla karşı koyacak bir güç yaratana dek önemli hiçbir değişiklik meydana gelmeyecek.

 

Çevre krizi sosyal bir kriz; elit azınlığın kendi iradesini iktidarı tekelleştirdikleri için insanlara dayattığı bir demokrasi krizi. Bundan dolayı, yeni bir çevre hareketi kurmak için güçlü sosyal, politik ve demokratik bir tepki olmak zorunda. İnsanlar mektuplar yazarak  yasal değişiklikler talep etmek yerine doğrudan eyleme odaklanan yerel kuruluşlara katılmalılar.

 

 

Yeni Etik

 

Eğer insanlığın hayatta kalması ve geleceğe giden yolculuğunda büyümesi isteniyorsa, antroposentrizm başarısız olduğu için yeni bir ahlaki pusulaya ihtiyaç var. Albert Schweitzer “etikle alakalı en büyük problem insanın insanla ilişkisini temel almasıdır” demişti. Batı hayatının yabancılaşmış ve avcı duyarlılığı yerine Schweitzer “hayat hürmet duygusun üzerinde yükselen bir etik” önermişti. Bu etik bütün insanları, insan olmayan türleri ve bütün dünyaya uzanan bir  evrensel bir saygı ve merhamet etiğiydi. Geçerliliğini yitirmiş bir “Bağımsızlık İlanı” yerine “Karşılıklı Bağımlılık” ilan etmemiz gerekiyor.

 

 

Hayvanları ve dünyayı sömürmeye son verme arzusu aynı ve tek şeydir; diğerini değiştirmeden birinde değişemeyiz. Hayvan hakları ve çevre etiği, insanın ahlaki evriminde, insanın aydınlanmaya ve bütünlüğe giden yolculuğunda bizi bekleyen yeni adımlar.

 

 

Ne yazık ki, diğer günlerde olduğu gibi Dünya Günü’nde de insan türü gezegeni işgal edip ona zarar vermeye devam ediyor. Bu yazıyı yazarken Traffic adında İngiltere’de bulunan bir yaban hayatı izleme grubundan bir rapor geçti elime. Raporda ormansızlaştırma ve ticaret yüzünden Endonezya’nın en büyük kaplan alttürü Sumatra kaplanının yok olmanın eşiğine geldiği yazıyor. ABD  Balık ve Yaban Hayatı Merkezi’nin iki tropik kuşu yok olma tehlikesi altında bulunan hayvanlar listesinden çıkardığını okudum, artık güvende oldukları için değil, artık türleri tükendiği için. Anlayamadığımız bir şekilde bütün dünya onların yokluğuna alışmaya çalışıyor.

 

 

Klişeye göre her gün Dünya Günüdür. Doğrusunu söylemek gerekirse her gün İnsanın Gelişme Günüdür.22 Nisan’da medya Michael Jackson ya da Bush’un terör savaşından 30 saniyeliğine yüz çevirecek ve gezegenin durumuna bakacak, bazı insanlar bir dakikalığına çevreyi düşünecek. Her hafta günah işleyip sonra Pazar günü kutsanan günahkar gibi insanlar bir sene boyunca dünyayı yağmalayıp sonra suçluluk duygusu ve kefaret duygusuyla bir anlığına duruyorlar. Dünya Gününü kutladığımız için kendimizi tebrik ediyoruz, oysa  ekolojik bir toplumda bu kavramın kendisi bile tutarsızlık olurdu.

 

 

Dünya Günü’nün onuruna şu soruyu sormak daha uygun: çevreci olmak ne demek? Endüstrilerin, devletin, her türden toksik nihilistin çevreyi umursayan insanlara üşütük, beyinsiz, ve hatta terörist dediği bir ortamda çevreci olmak onur duyulacak bir şey olmalı, şeref madalyası gibi insanın üstünde taşınmalı.

 

Çevreci olmak insanın sadece insan toplumunun bir üyesi olmadığını, dünyanın bir yurttaşı olduğunu, bir ekoyurttaş olduğunu anlamasını gerektirir. Toplumumuz ulusal ve uluslararası ölçekte bir arada bulunduğumuz insanlardan oluşmuyor sadece, bütün yaşayan dünyayla olan ilişkilerimizden, biyotoplumdan da oluşuyor. Yurttaş gibi davranmalıyız, işgalci gibi değil. Dünyaya mümkün olan en az zararı vermek gibi bir görevimiz yok sadece, bir görevimiz de doğanın yeniden doğmasına yardım etmek.

 

 

Çeviri:CemC

 

 

SİRKLER VE HAYVANLARIN IZDIRABI


PETA’dan…kısaltılmış haliyle.

Ulaşım ve Yolda Hayat

 

Gezici sirkler, yıl boyu hayvanları ulaşım araçları içerisinde ya da tırların arkasındaki kafeslerde  tutarak binlerce kilometre yol katedebilir. Her hafta yer değiştirmek, yılın çoğunu geçici mekanlarda geçirmek demek onlar için.

 

Hayvanlar saatlerce, günlerce kafeslerinde kapalı tutulabilirler, burada ya egzersiz kafeslerine geçtiklerinde , prova yaptıklarında ya da sahneye çıktıklarında soluk alabilirler. Gezici sirkin hayvanların ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılaması mümkün değil.

 

Ancak İngiltere’deki gezici sirkler son zamanlarda kaplan, aslan, köpek, timsah, deve, lama, papağan, ördek, muhabbetkuşu, at ve fil gibi farklı hayvanları bir araya getiriyor. Diğer Avrupa ülkelerinde kutup ayıları, su aygırı ve gergedan da bulmak mümkün.

 

Yabanda filler son derece sosyal canlılar olup sürü ya da büyük gruplar içerisinde yaşar, günde 25 km.den fazla yol kateder. Sirkte ise filler her gün ön ve arka bacakları zincirli şekilde, çadır içerisinde tahta ya da metal bir alana bağlı yaşıyorlar. Bacaklarındaki zincirler ileri geri bir iki adım atabilecekleri anlamına geliyor. Eğer şanslıysalar arada bir çimli, etrafı elektrikli duvarla örülmüş bir alana çıkabilirler ; ama bu da sirk alanına göre değişir. Bu yüzden filler günlerinin çoğunu pek hareket edemeden geçirirler, seyahat etmek, sosyalleşmek, banyo etmek, yiyecek aramak gibi doğal davranışları yapabilmeleri mümkün değil. Bu durum da baş sallama, sağa sola sallanma ve  yuvarlanma gibi anormal davranışlara, strese ve hayal kırıklığına sebep olabilir.

 

2009’da CAPS’in yürüttüğü bir araştırma sonucunda Büyük İngiliz Sirki’ndeki fillerin günde 11 saat zincire bağlı kaldıkları ortaya çıktı.

 

Büyük kediler, çoğunlukla kaplan ve aslanlar yük vagonlarında yaşar. İncelemeler sonucunda bu hayvanların günün çoğunu küçük mobil kafeslerde geçirdiğini ortaya koydu. Bazı hayvanlara egzersiz kafesi de sağlanır; ama çoğunlukla bu kafesler normal yük vagonundan biraz daha büyük olup günün sadece belirli zamanlarda kullanılabilir.

 

Bu hayvanlar avcı hayvanlardır, avlanmak için dizayn edilmişlerdir. Ama doğal içgüdüleri ve davranışları sirk tarafından engellenir. Bunun sonucunda aslan ve kaplanlar vagonlarında anca sürekli ileri geri adım atarak zaman geçirebilirler.

 

Sıkı bir biçimde esaret altına alınan ve sinirleri bozulan sadece yaban hayvanları değildir.

 

Atlar ve midilliler geviş getiren hayvanlar olup son derece sosyal canlılardır. At vagonlarından ya da ulaşım araçlarından indirildikten sonra bu hayvanlar çadırlara konur, yol arkadaşlarından da aralarına konan bölmelerle ayrılırlar, böylece sosyalleşmeleri ve birbirlerine  ilgi göstermeleri engellenmiş olur. Atlar performans veya prova yapmadıkları anlarda küçük bölmelerde tutulur ya da iple bağlanırlar. Eğer egzersiz bölmeleri mevcutsa, ki bu bölmeler genelde çok küçüktür, bu bölmede bir atın egzersiz yapabilmesi filan mümkün değildir. Sirklerde çalışan atlarda anormal davranışlar gözlemlenmiştir.

 

Sirklerde sahne alan köpekler pet olarak sahnede gösteri yapanlarla beraber yaşasa bile , tur sırasında sahne almadıkları süre boyunca kafeslere konup bağlanırlar.

 

Eğitim

Eğitim son derece gizlidir; hayvanlar kapalı kapılar arkasında eğitim alır. Çok gaddarca metodların kullanıldığı örnekler hakkında bilgi edinilmiştir. Bunlardan en sonuncusu ve belki de en kötüsü  Mary Chipperfield olayıydı.

 

Sirk hayvanlarının eğitimi kullanılan araçlara bakılarak anlaşılabilir. Ringte kırbacı görürüz ama;  yürüme çevgenlerin altındaki gizli çiviler, püsküllü sopalara gizlenmiş çiviler ve elektroşok aletleri  de belgelenmiştir.

 

Büyük İngiliz Sirki’nde çalışan CAPS araştırmacısı 2009 yılında yürüttüğü gizli araştırmada fil terbiyecisinin gösteri sırasında bilerek çivili sopa kullandığını filme aldı. Fil terbiyecisi gösteri sırasında çivili sopayı seyirciden kolunun yanında tutarak gizleyebilmişti.

 

2009 yılında ADI- Animal Defenders National Büyük İngiliz Sirki’nin fil çadırına kamera yerleştirmeyi başardı. Kamerada oldukça yüksek bir şiddet kullanıldığı görülüyordu. Birkaç günlük gözlem sırasında fillerin metal kancalarla yüzlerine vurulduğu, tırman ve süpürgelerle dövüldüğü, kuyruklarının büküldüğü, ve dövüldüklerinde dehşet içerisindeki hayvanların ağladığı ya da kaçmaya çalıştığı görülüyordu.

 

Bazı eski hayvan terbiyecileri veya bakıcıları  önce sirk hayvanlarının iradesini kırmak sonra da onları terbiye etmek için kullanılan gaddarca metodları ifşa ettiler. Eski hayvan bakıcısı Sam Haddock 1976’dan 2005’e dek bu endüstride çalışan biriydi. Haddock sirklerin hasıraltı etmek için o kadar uğraştığı şeyi açıkladı.

 

 

Eşi 2007’de ölmeden önce Sam Haddock’tan “doğru olan şeyi” yapmasını istedi, yani, sadece şahit olmakla kalmadığı zulmü ortaya çıkarmasını istedi. Haddock’ın açıklamasında fillerin maruz kaldığı istismar konusunda kendi payına düşen kısmı kabul ettiği görülüyor: 1997’de elektrikli çubuğu filin üzerinde kullandığını kabul ediyor ( “onu on dakika boyunca kızarttım” diyor) ayrıca başka bir fili de bir sonraki sene 15 dakika boyunca kancayla dövdüğünü de kabul ediyor.

 

Sam Haddock’ın açıklaması anne ile yavruların birbirinden ayrıldığını da ortaya koyuyor:” 18-24 aylık bebekleri alırken anne dört bacağından duvara zincirlenir. Genelde bebeği rodeo stilinde çekmek için 6-7 kişi bulunur… yavruları iple bağlanırken bazı annelerin diğerlerinden daha fazla çığlık attığını hatırlıyorum…ardından yavruyla anne arasındaki ilişki sona erer.”

 

Diğer bir eski sirk çalışanı küçük bir kahverengi ayıya nasıl davranıldığını anlatıyor.

 

“Hiç kimseye zarar vermemiş kahverengi küçük bir ayıydı… ama bazen yüksek telde dengesini tutturamıyordu. O zaman metal çubuklarla çığlıklarla içinde ve her yeri kanamış halde kalana dek dövülüyordu. O kadar nevrotik bir hal almıştı ki başını küçük kafesine vuruyordu durmadan. Sonunda öldü.”

 

Evcil hayvanlar da akıllarda soru  işareti bırakan türden terbiye metodlarıyla eğitiliyor ve doğal olmayan davranışlar sergiliyorlar. Atlar arka bacakları üzerinde geriye doğru yürümeleri için zorlanıyor, aynı anda sıkı dizginlerle boyunları güya  ilgi çekici bir poz vermeye zorlanıyorlar.

 

Performanslar

Sirklerdeki hayvanlar sadece eğlendirmek için oradalar. Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana fazla bir şey değişmedi. Sirklerde seyirciler fil gibi güzel ve büyük hayvanların eğiticileri tarafından aşağılandığını görebilir ya da büyük kedilerin “güçlü” aslan terbiyecisinin kırbacıyla korkak yaratıklara dönüştürüldüğünü görebilirler.

 

Bazı sirkler eğitim verdiklerini iddia ediyorlar; ama bu tür muhteşem canlıların performans yapmaya zorlanan yaratıklara dönüştürülmesini izlemenin eğitimsel bir tarafı filan yok. Bir hayvanı insanların gözü önünde küçük düşürme düşüncesi, İnsan’ın bu tür tahakküme yatkın olmasının hiç de eğlenceli bir şey olmadığını gösteriyor. Çocuklara hayvanlara saygı duymaları öğretilmeli-sirkler tam tersini öğretiyor.

 

 

Sirkler ayrıca hayvanları koruduğunu da iddia ediyor ; ama bugüne dek hiçbir hayvan doğaya bırakılmadı. Koruma amacının tam tersine çoğu sirk fili yaban hayattan alınmıştır. Afrikalı yavru filler itlaf ürünüdür ( yani fil ailelerinin kitlesel olarak yok edilmesinin bir sonucudur). Sirkler ise bu hayvanları kurtardıklarını öne sürerek çalışanlarının bu hayvanları kurtarmak için kurşunların önüne atladığı gibi bir imaj çiziyor, oysa aslında tek yaptıkları şey adamın birisine para ödemiş olmaları. İtlaf sonucunda elde edilen bu yetimlerin satın alınması da bizzat öldürenlere para kazandırıyor.

Etik Değil

Ahlak Felsefesi bölümünden araştırmacı Dr. Elisa Aalto şöyle söylüyor, “ bütün bu durumları düşününce- hayvanların refahı, değeri ve onları anlamaya yönelik çabalar düşünülünce- bu hayvanların sirklerde bulunmasına yönelik ahlaki bir gerekçe bulamıyoruz. Hayvanların refah hakkını çiğniyorlar, en temel ahlaki meseleleri göz önüne almıyorlar ve hayvanları anlamaya yönelik yanlış bir çaba içerisindeler. Hukuk bu durumları göz önüne almalı ve sirk hayvanları yasaklanmalı.”

 

Bilimsel Araştırma

Bristol Üniversitesi’ndeki araştırmacılar sirklerin yaban hayvanlarının mekan ve sosyal grup gibi en temel refah ihtiyaçlarını karşılamak konusunda yetersiz kaldığı sonucuna vardılar. Ayrıca bilimsel literatür ve diğer verilerin az olduğu, hatta sirklerde çalışan hayvanların kökeni ve gerçek sayısının bilinmediğini de ortaya koydular.

 

Araştırmacılar ayrıca yaban hayvanlarının ihtiyaçlarının sirklerde karşılanamayacağına dair veriler de elde ettiler ve şu sonuca vardılar: “ ne doğal ortam ne de doğal davranış sirklerde yeniden yaratılamaz”.

 

Sirklerin terbiye ve performansın bir zenginlik kaynağı olduğu iddialarına rağmen bu sadece günün %1-9’unu oluşturuyor, özellikle de sergilenen performanslar gürültü, ışıklar ve seyirci sebebiyle ekstra ve yoğun stres yaratabilir.  Hayvanlar günün geri kalan zamanını ya  egzersiz bölmelerinde ya da barınakta geçirir.

 

Kaçma Olayları

Sirkler Tehlikeli Yaban Hayvanı Kanunu’ndan muaf . Sirklerin daima hareket halinde olması da daima bir kaçış riski olduğu anlamına geliyor. Deve, domuz ve keçilerin serbest kalması her zaman mümkün. Ayrıca kaplan ve aslanların da kaçtığı biliniyor.

 

2006 yılı Temmuz ayında Sydney Sirki’nden küçük bir kanguru sirk İrlanda’ya doğru yola çıkarken kaçtı. Sirk hayvanı geride bıraktı ve yoluna devam etti, hayvan ise bir hafta sonra bulundu.

 

2004 yılında üç deve sirkten kaçtı, İrlanda’nın Limerick taşıt yolunda gezinirken bulundular.

 

2003 yılında Anne isminde bir fil  İskoçya’daki Boby Roberts Süper Sirki’nden kaçtı. Anne içinde kapalı tutulduğu bölmeden kaçtı ve yeniden yakalana dek sokaklarda kovalandı.

Bir Sirkin Bir Fili Demir Çubukla Dövmesi Yasal Bir Şeydir

1996’dan 1998’e dek ADI İngiltere’deki sirk hayvanlarına yönelik yoğun bir gizli inceleme başlattı. ADI üyeleri sirklerde işe girdiler. Çekilen gizli video görüntülerinde hayvanların bir çok şekilde dövülüp itildiği görüldü. Araştırmaların sonucunda Mary Cawley  (Chipperfield),kocası Roger Cawley ve fil terbiyecisi Stephen Gills hayvanlara zulmetmekten  suçlu bulundu.

 

Gills fillere yönelik saldırıları sebebiyle dört ay hapis yattı. Bu adam bazen zincire vurulmuş hayvanların yüzüne  30 kere demir çubukla vuruyordu. Mary Cawley, Trudy adında bir yavru şempanzeyi tekmelediği ve kırbaçla dövdüğü için suçlu bulundu. Roger Cawley  ise Flora adında hasta bir file yönelik zalimliği sebebiyle suçlu bulundu. Cawley bu fili hasta olduğu için çalıştırdığını söyledi ama daha hızlı hareket etmesi için onu kırbaçlıyordu. Cawley ailesine ceza kesildi ; ancak hayvanlardan uzak durmaları yönünde bir karar çıkmadı.

 

Ancak eşit derecede  önemli başka bir durum var. Bu insanların hangi sebeple tutuklanmadığı da önemli. Bu da sirklerde hayvanlara yönelik gaddarlığın  hangi oranlarda olduğunu ortaya koyuyor.

 

Çok da Uzak Olmayan Bir Geçmişin Hatırası

Her ne kadar geleneksel olduklarını ve mirasımızın bir parçası olduğunu iddia etseler de şu andaki haliyle sirkler aslında ilk kez 19. yüzyılda ortaya çıktı.

 

Modern sirkin babası İngiltere doğumlu Phillip Astley olarak bilinir. Astley 18.yüzyılda Londra’da kapalı bir mekanda binicilikle ilgili ve akrobatik yetenekler sergilemiş birisidir. Bu da  tarihte bir ilkti. Şu anda bizim bildiğimiz anlamda ilk sirk ringi İngiltere’de görülmüştür. Sirk endüstrisinin yaban hayvanların gösterinin bütünleyici birparçası olduğunu iddia etmelerine rağmen ancak 19.yüzyılda sirklerde bir fil görmek mümkün olabildi.

 

Hayvanlar sergilenmeden önce gezici sirkler fiziksel anormallikleri olan insanları sergiliyordu, onlara “doğanın anormalleri” deniyordu. Sirk dünyasıyla eşanlamlı bir isim olan Phineas Taylor Barnum da bu pratikle alakalıydı. Hak ettiği şekilde tarihe  gömülmüş, utanç duyulacak bir geçmiş bu.

 

Performans hayvanlarının kökeni Roma İmparatorluğu’na dek uzanıyor. Arenalarda binlerce hayvan ve insan katlediliyordu. Bazı hayvanlardan hayvanı aşağılayan hareketleri yapabilmesi isteniyordu, hayvanı küçük düşürmek amacı taşıyan hareketler yapması bekleniyordu, Roma kültürünün önemli bir özelliği olarak insanın doğaya olan üstünlüğünün altı çiziliyordu. Ama performans hayvanlarının varlığı gösterilerde yaşanan katliamlar karşısında pek bir önem taşımıyor. Elbette hiç kimse gelenek adına amfitiyatrolarda yaşanan işkence ve küçük düşürmeleri yeniden canlandırmayı ya da korumayı istemez.

 

Yüz sene kadar önce gezici sirkler bu küçük düşürücü gösteriyi canlandırmayı denediler. Bugün aslanların “terbiyecileri” önünde ineklere dönüştüğünü, performans filleri ve ayıların da karikatürleştirildiğini görüyoruz. Sirkler, geçmişin çağdışı bir hatırası artık.

 

Çeviri: CemC

 

ÇILDIRMIŞ DÜNYA

Derrick Jensen
Orion Dergisi Eylül/Ekim 2010 sayısı

Sizi bilmem; ama ben ne zaman bir “yeşil” konferansa katılsam, oradan ilham almış ve harekete geçirilmiş bir şekilde ayrılmam gerektiğini biliyorum; ama tam tersine kalbim kırık, cesaretimi yitirmiş, yenik ve yalan söylenmiş hissediyorum. Moralimi bozan şey, organik tarımı (yeniden) keşfeden çiftçiler; mısır nişastasından yapılan plastik çatallar; güneş pilleri; yeniden yerelleşme; basit yaşamanın hazları; gezegenin öldürülmesinin yasını tutma; “hikayelerimizi değiştirme” ve özellikle de pozitif bir tavır takınma hakkında kaçınılmaz konuşmalar değil. Beni üzen şey, kimsenin, ama hiç kimsenin psiko-patolojiden söz etmemesi.

Bu neden önemli? Çünkü iktidarı ellerinde bulunduranlar sürdürülebilir toplulukları yok ediyor – ve söz konusu olan sadece sürdürülebilir yerli topluluklar değil. Eğer insanlar kendi topraklarında daha sürdürülebilir bir hayat sürmenin yeni yollarını geliştirebilirse ve iktidar sahipleri toprağın yol, alışveriş merkezi ve park alanları için gerekli olduğuna karar verirse, iktidardakiler o toprağa el koyacak. Egemen kültür bu şekilde işliyor. Herkes ve her şey ekonomik üretim, ekonomik büyüme ve bu kültürün devam etmesi için kurban edilmek zorunda.

Birkaç ay önce altmış kadar kadını öldürmekten sanık olan New Mexico’lu bir seri katil olan David Parker Ray ile ilgili bir belgesel izliyordum. Ray kadınları kaçırmış ve onları tecavüz kölesi olarak alıkoymuştu. Ray, bir traktör romörkünü işkence odasına çevirmişti ve orada kadınlara yaptıklarını kameraya kaydediyordu. Belgeselde FBI’ın suçlu profili çıkarma uzmanı Ray’in kurbanlarına yönelik tavırlarını çoğu insanın kağıt mendillere yönelik tavrına benzetiyordu: Onları bir kez kullandıktan sonra başlarına ne geldiğini umursar mısınız? Uzman, elbette hayır, diyordu. İşte Ray kurbanlarını böyle algılıyordu: basitçe kullanıp atılacak bir şey.

 

Profil çıkarma uzmanı bunu söylediği zaman aklıma gelen ilk düşünce göçücü güvercinler oldu. Sonra pasifik kral somonları. Ardından okyanuslar. Bu kültürün kaç üyesi gerçekten göçücü güvercinler için yas tutuyor? Somonlar için? Okyanuslar için? Bir bütün olarak bu kültür ve onun çoğu üyesi bu yaşam tarzının kurbanlarına David Parker Ray’in kurbanlarına gösterdiği önemden fazlasını göstermiyor. Çekilen ızdıraba karşı takınılan kör tavır, bu kültürü tanımlayan en temel özelliklerden biri. Bu aynı zamanda sosyopatolojinin en temel tanımlayıcı özelliği.

The New Columbia Encyclopedia, bir sosyopatın pişmanlık hissi duymadan kasten kötülük yapan birisi olarak tanımlanabileceğini yazıyor: “Bu bireyler, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı duyarsızdır; kendi dürtülerine göre davranır; davranışlarının sonuçlarını idrak edemez; uzun vadeli hedefler peşinde koşamaz ya da hayal kırıklığı duygusunu tolere edemez. Psikopat birey, normalde antisosyal bir davranışın eşlik ettiği kaygı ve suçluluk hislerinin yokluğu ile tanımlanır.”
Bu kültürün üyeleri yerli ormanların (%98’i yok oldu), yerli çayırların (%99’ı yok oldu), okyanus hayatının (büyük balıkların %90’ı yok oldu) ihtiyaçlarına karşı ne kadar duyarlı? Bu kültür yerli insanların toprak taleplerine karşı ne kadar duyarlı? Bu kültürün üyeleri ormanları, çayırları, okyanusları yok etmenin ya da yerli insanların toprak taleplerini reddetmenin sonuçlarını ne kadar açık bir şekilde öngörebilir? Deniz seviyesi yükselip buzullar tamamen yok olurken, bu kültürün karar alıcıları küresel ısınmanın sonuçlarını ne kadar öngörebiliyor?

Sosyopatlar üzerine bir uzman olan Dr. Robert Hare şöyle diyor: “Psikopatlığın en yıkıcı özellikleri arasında diğer insanların haklarını umursamayan bir aldırmazlığa ve saldırgan, şiddet dolu davranışlara meyilli olmak var. Psikopatlar, diğer insanları pişmanlık duymadan kendi çıkarları için etkileyebilir ve sömürebilir. Empati ve sorumluluk hissinden yoksundurlar. Karşılarındaki insanın hislerine aldırmadan onları manipüle edebilir, yalan söyleyebilir ve aldatabilirler.” Aklıma Kızıl Bulut’un söyledikleri geliyor: “Bizlere hatırlayabildiğimden daha fazla vaatte bulundular. Sadece bir tanesini yerine getirdiler. Toprağımızı alacaklarını söylemişlerdi, ve aldılar.”

Dr. Robert Hare ayrıca şöyle diyor: “Çoğu insan, psikopatların aslında katil veya hükümlü olduğunu sanıyor. Aslında halk sosyal klişelerin ötesini görebilecek bir tarzda eğitilmedi. Psikopatların girişimci, politikacı, CEO ve diğer başarılı bireyler olabileceğini ve asla hapse girmeyebileceklerini bilmiyor.” Başkan olabilirler, bir patron olabilirler, komşunuz olabilirler.

Şimdi egemen kültürün sosyopatların özellikleriyle ne kadar uyuştuğunu Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1992 yılında Cenevre’de yayımlanan “ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması” bölümünde listelendiği şekliyle inceleyelim:

a) Başkalarının duygularını umursamayan bir tavır. Nereden başlamalı? Bu kültürün üyeleri topraklarını çaldıkları yerli insanların duygularını umursadılar mı? Peki yuvalarından sürülen ya da varlıklarına son verilen insan olmayan canlıların duygularını? Dahası, popüler bilim dünyası duyguların bütün bilimsel çalışmalardan çıkarılması gerektiğini talep etmiyor mu? Duyguların işle ilgili alınan kararlara ve ekonomi politikasına müdahale etmemesi gerektiği söylenmiyor mu? Kafeslerde bekleyen tavukların duyguları var mı? Peki deney laboratuarlarındaki köpeklerin? Ya ağaçların? Yağmurun? Taşların? Bu kültür, tüm bu canlıların duygularının var olduğunu reddetmek için bile diğer canlıların duygularını “umursamayan bir tavrın” ötesine geçiyor.

b) Apaçık ve kalıcı sorumsuzluk tavrı ve toplumsal normlara, kurallara ve zorunluluklara uymamak. Gezegeni öldürmekten daha sorumsuz bir eylem var mı? Şimdi bu kültürün normlarını, kurallarını ve zorunluluklarını düşünün. Normlar: tecavüz, istismar, yıkım. Kurallar: iktidar sahiplerinin iktidarı ellerinde tutmaya devam etmeleri için yaratılmış yasal bir sistem. Zorunluluklar: mümkün olduğu kadar çok para ve güç elde etmek.

c) İlişki kurmakta zorluk çekmese bile onları devam ettirebilme konusunda yetersizlik. Ben Tolowa topraklarında yaşıyorum. Tolowalılar en azından 12 bin 500 senedir insan ve insan olmayan canlılarla sürekli ilişkilere sahipti. Egemen kültür 180 sene kadar önce buraya geldiğinde burası bir cennetti; şimdi ise çöplüğe dönmüş durumda. Sömürmek sürekli bir ilişki değildir – ister başka bir hayvanla, isterse bir toprak parçasıyla olsun.

d) Çok düşük engellenme toleransı ve şiddet dahil saldırganlığın dışa vurulması konusunda düşük eşik. Uygar insanlar yerli insanları on binlerce yıldır yok ediyor. ABD diğer ülkelere karşı sürekli olarak “saldırganlığını dışa vuruyor” (onları işgal ediyor). Bireyler, şirketler ve hükümetler saldırganlıklarını kır kurtlarına, çayır köpeklerine, deniz aslanlarına, sulak alanlara, kömür yatakları olan dağlara, petrol bulunan kıyı düzlüklerine karşı her gün dışa vuruyor.

e) Suçluluk duygusu hissetme ve deneyimden, özellikle cezalandırılmaktan, menfaat sağlama yetersizliği. Sizce kereste şirketlerinin CEO’ları kâdim ormanların yok edilmesi karşısında ne kadar suçluluk duyuyor? Ve burada menfaat sözcüğü; ormanları, okyanusları ve diğerlerini öldürmekten elde ettikleri finansal kazanç anlamında değil, insanın geriye bakarak olayları farklı değerlendirmesi anlamında kullanılıyor. Orta Doğu’yu, Avrupa’nın tamamını, Amerika, Afrika ve Asya’nın büyük kısmını ormansızlaştırdıktan sonra sizce sorumluların geçmiş hatalarından ders aldığını söylemek akıl kârı mı? Sınır tanımaz bir şekilde kömür, petrol ve doğal gaz yakarak iklimi değiştiren kararları ve politikalarından herhangi bir şey öğreniyorlar mı?

f) Başkalarını suçlama veya davranışı için mantıklı bahaneler ortaya koyma eğilimi. CEO’lar uyguladıkları şiddetin sorumluluğunu alıyorlar mı? Ya tecavüzcüler? George Bush ormansızlaşma suçunu orman yangınlarına attı. Clinton her şeyin böceklerin suçu olduğunu söyledi. Çoğu insan ne zaman Doğu Yakasını bir kış fırtınası vursa gezegenimizin hızla ısındığını reddetmelerini haklı çıkaracak bir sebep bulmuş oluyor.

Elbette hepimiz böle davranmıyoruz. Ama sosyopat olmayanlarımız, farklı yaşamaya çalışanlarımız bir adım öne çıkıp bu kültürün davranış tarzına dikkatleri çekmeli.

Sonsuz olmayan gezegenimizi bu kültürle paylaşmak demek, bir odada bir psikopatla sıkışıp kalmak demek. Çıkış yok. Psikopat önce diğer hedeflere yönelse de, eninde sonunda sıra bize de gelecek. Eninde sonunda hayatlarımız için savaşmak zorunda kalacağız. Bu yüzden, yaşayabileceğimiz bir toprak parçasına sahip olmak ve torunlarımızın orada gelecekte de yaşayabilmesini istiyorsak, bu ölümcül kültürü durdurmak için politik anlamda organize olmamız gerekiyor.

 

Çeviri:CemC

Düzeltme:Elfun

 

Zulmü Görüntüle

Zulmü Görüntüle

21 Kasım 2010

Yeryüzünde en çok zulüm gören canlılardan biridir hayvanlar. Ama yine de pek kimse duymaz hergün öldürülen milyonlarcasının sesini. Nedendir bilinmez hayvan deneyleri güvenlikli binaların içerisinde yapılır. Tavukların onlarcası çok uzakta bir çiftlikteki kafeste sıkış tepiş saklanır. Yüreği kan ağlayan filin çığlığını sirkten yükselen kahkahalar bastırır. Açık denizlerde troller balık sürülerini süpürürken ufkun ardına saklanır.

Bugünlerde ise bir kampanya başladı. Duvarların arkasına gizlenen zulmü görüntülemek için bir grup yaptıkları çağrıyla yola çıktı. Zulmü sadece birkaç insanın zalimliği olarak görmüyorlar. Sorumlu, insan-merkezci endüstriyel kapitalist uygarlık ve onun kurumları – üniversiteler, tıp ve veteriner fakülteleri, laboratuvarlar, şirketler, endüstriyel çiftlikler, su parkları, sirkler, kürk çiftlikleri, tavuk çiftlikleri, hayvanat bahçeleri, evcil hayvan dükkanları, barınaklar, denizler, ormanlar, sokaklar ve hayvanların zulme uğradığı her neresi varsa. Meraklandık, sorduk. Anlattılar.

 

Böyle bir kampanya aklınıza nasıl geldi? Neden başlatma gereği duydunuz?
Bizler bu coğrafyada uzun zamandır hayvanların kurtuluşu için mücadele eden, bu konuda fikir veeylemler geliştirmeye çalışan insanlarız. “Zulmü görüntüle!” kampanyasını başlatmadaki amacımız,hayvanseverliğe ve etyemezliğe indirgenmiş olan hayvan hakları veya hayvan kurtuluş hareketindeanti-kapitalist ve anti-kurumsal “doğrudan eylemi” körüklemektir. Bugün hayvanlara uygulananzulmün münferit veya kişisel olaylar olmadığının izahı, muazzam bir hayvan endüstrisi varlığının teşhiri ve hayvan hakları hareketinin hedeflerini belirlemesine katkıda bulunmaktır.

“Doğrudan eylem”den bahsettiniz, bu tam olarak nedir?
Doğrudan eylemin, bir mezbahada, bir barınakta veya bir laboratuvarda hayvanlara yapılan işkence ve katliama karşı Taksim tramvay durağından Galatasaray Lisesi önüne kadar yürümek olmadığını garanti edebilirim size. Doğrudan eylem, çözümün adresi olarak Taksim tramvay durağındaki basın açıklamaları yapmaktansa, doğrudan doğruya sömüren ve zulmeden kurum ve şirketlere yönelik şahitlik etme eylemlerini, blokajları ve sabotajları içermektedir. Genel olarak doğrudan sistem karşıtı bir isyan girişimi olduğu gibi, lokal düzeyde belirli şirket ve kurumları rahatsız edici, tehdit edici ve yıkıcı olmalıdır.

Dünya çapında Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF) hareketinin doğrudan eylemler yoluyla bir çok şirketi yaptıkları işten milyarlarca dolar zarar vererek vazgeçirmiştir. Yıkıcı doğrudan eylemler, pasifizme ve yasallığa hapsedilmiş kısır, sıkıcı ve her zaman daha fazla geri adım atılan hareketlerden bir çıkış yoludur.

Kendinizi Türkiye’deki hayvan hakları mücadelesinin neresinde tanımlıyorsunuz?
Ana-akım hayvan hakları hareketi bugün kendi düşmanıyla el ele vermiş gibi görünüyor. Bir çok samimi aktivisti içerisinde barındırıyor olsa da, hareket bugün kendisini kapitalizmin ve devlet yasalarının sınırlarına hapsetmiş durumda. Bizler hayvanlara uygulanan zulme karşı çıkarken bunların dışarıda tutulmasının gerçek bir mücadelenin önündeki en temel engellerden birisi olduğuna inanıyoruz.

Hayvan Hakları Federasyonu’nun da dahil olduğu ana-akım hayvan hakları hareketinin yaptıkları işlerin insan ve hatta hayvanları öğütmekten başka bir şeye yaramadığını görmüş durumdayız. Hayvan hakları adı altında yapılan dernekçiliklerin aslında kimi zaman nasıl hayvanlara yapılan zulmü meşrulaştırdığının onlarca örneğini verebiliriz sizlere. Örneğin; Mart ayında Erzurum’daki Kanatlı Kümes Hayvanları Koruma, Yaşatma ve Tanıtma Derneği’nin horoz dövüşlerini organize etmesi, Türkiye Güvercin Federasyonu’nun güvercin pazarındaki rolü ve kimi derneklerin sahiplendirme adı altında evcil hayvan ticaretini örgütlemeleri vs. o kadar çok örnek var kısaymakla bitmez.

Peki, bahsettiğiniz zulmün Türkiye’deki boyutları nedir?
Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin boyutları dünyadakinden pek farklı değil. Et ve tavuk endüstrisini oluşturan endüstriyel hayvancılık, deniz ürünleri ve balıkçılık, avcılık, barınaklar, evcil hayvan dükkanları, hayvanat bahçeleri, hayvan sporları ve dövüşleri, istismar edilenler, sirkler, deneyler, endüstriyel ve kentsel genişleme, otoyollar ve ormansızlaşma, su kaynaklarının ve doğal alanların kirletilmesi ve yok edilmesi, vs. gibi bir çok nedenden dolayı bu coğrafyada yaşayan hayvanlar olumsuz etkilenmektedir. Bu zulüm aynı zamanda sadece hayvanlarla da kısıtlı değil, insanlar ve doğal alanlar da kapitalist endüstriyelizmin açgözlü uygulamalarından etkilenmektedir.

Et endüstrisine hükmeden otuza yakın firma her saniye hayvan öğütmeye devam ediyor. Doğumundan ölümüne kadar işkence ve zulümle geçen bu hayvanlar için kesilmek sanki bir kurtuluş. Çiftliklerdeki koşullardan nakil süreçlerine ve kesim aşamalarına kadar büyük/küçük baş hayvanlar ve bilhassa tavuklar muazzam bir zulme maruz kalıyorlar.

Tıp ve kozmetik endüstrisi için yapılan deneyler de yaygınlaşmaya başladı. Bunun dışında, sokak hayvanlarına, at yarışlarında ve hayvan dövüşlerinde yaşanan zulmü çoğu zaman televizyonlarda görmekteyiz zaten. Barınaklarda, evcil hayvan dükkanlarında, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde yaşanalar ise 1940′ların Auscwitz’ini aratmıyor.

Endüstriyel faaliyetler, aşırı kentleşme ve yeni otoyolların inşa edilmesi, yaban hayvanlarının yaşam alanlarını gitgide daraltarak türlerinin tükenmesine yol açıyor. Su kaynaklarının kirletilmesi ve barajların yapılması nedeniyle tatlı su balıkları ve bir çok hayvan etkilenmektedir.

Görünen o ki ortada salt hayvan severlikten çok farklı bir konu var. Aklıma “Zulm ile âbadolanın âkîbeti berbat olur.” sözü geldi. Bahsettiğiniz tüm bu sistemin âkîbeti sizce de berbatolacak mıdır?
Evet. Hayvanseverliğin köklerini insan-merkezci ideolojiden aldığını düşünüyoruz. Hayvanlar ve insanlar tür olarak varoluşlarından bu yana belli düzeylerde ilişki kurmuş olsalar da, bu ilişkinin hayvanların evcilleşmesinden ve insan karşısında daha fazla acizleşmesinden yana evrildiğini gördük. Bu acizleşme karşısında modern insanın acıma ve severlik olarak karşımıza çıkan türcülüğünün başka bir boyutunu hayata geçirdiğini görüyoruz. Bu anlamda hayvan severliği reddediyoruz.

Bu sistemin âkîbetinden ziyade gezegenin ve dolayısıyla insanın ve diğer canlı türlerin âkîbeti hiç iyiye gidecekmiş gibi görünmüyor. Ormanları, toprakları, suyu ve besin kaynakları tüketilen, kirletilen ve yok edilen bir gezegen, laboratuvar ortamlarında yeni yaşam formları yaratarak belki de bir süre idare edebilir ancak bu fişe takılı hayatlar sürdürülebilir değil. Bu nedenle her an çöküşe meyilli bir yaşama doğru gidiyoruz.

Bu sürdürülemezliği, yaşanan ekolojik felaketlerde, makinenin sekteye uğradığı zamanlarda ve altyapı çöküşlerinde yakından görüyoruz. Marmara depremi gibi depremlerin, Macaristan’da en son yaşanan zehirli atık sızıntısının, Meksika Körfezi’nde yaşanan petrol sızıntısı, Ayazma’da yaşanan taşkın ve dünya çapında yaşanan bir çok felaket endüstriyel altyapının ne kadar sürdürülemez olduğunun göstergesidir. Uygarlık nezdinde insanın doğaya karşı verdiği egemenlik mücadelesi halen kazanılmış değil ve kazanılamayacak da. Tüm uygarlıklar gibi bu sistem de yerle bir olacak ve bu sefer sonuçları hepimiz için ağır olacak. O nedenle kıyameti beklemektense, kıyameti kendi lehimize çevirecek süreçleri örmek gerekmektedir.

Günümüzde hayvanlara karşı yapılan zulmün kaynağını evcilleştirme olarak mı görüyorsunuz?
Günümüzdeki zulmün aslında doğrudan doğruya evcilleştirmenin sonucu değil, evcilleştirmenin bir aşaması olarak ortaya çıkan endüstriyelizmin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihinde hayvanlar, bu şekilde şiddetli bir üretimi ve böyle muazzam bir katliamı daha önce hiç yaşamamıştı. Ancak tahakkümün ve sistematik şiddetin asıl köklerini evcilleştirmede aramamız gerektiği konusunda şüphemiz yok. Bu nedenle bugünü anlamak için kendi köklerimizi de çözümlememiz gerekir. Bugün insanoğlunun hem kendisini hem de diğer canlıları evcilleştirerek hiç iyi birşey yapmadığını bilebiliriz. Belki de hepimizin kökünü kazıyacak olan şey köklerimizdeki o kırılmalarda aranmalıdır.

“Zulmü Görüntüle!” çağrısı herkesin bulunduğu yerden bir şeyler yapmasına yönelik bir çağrı. Zulmü Görüntüle merkezde biriken bir hareket olmaktansa, ağsal ve farklı cephelerin (hatta farklı isimlerde ve biçimlerde) oluşmasının önünü açmaya çalışan bir girişim olarak düşünülmelidir. Bizler kimseyi bize katılmaya davet etmiyoruz. İstenirse birlikte çalışabileceğimizi söylüyoruz. Aktivistlerin, üniversitelerde, zulme ortak olan veya icra eden kurum ve firmalarda bağlar kurabilmesine, bilgi akışını alabilmesine, nihayetinde aktivistlerin doğrudan eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlayacak iş birliklerini yaratabilmesi önemlidir.

İnternet sitesi: http://zulmugoruntule.wordpress.com – E-posta: zulmugoruntule@riseup.net

bol dumanlı yeniHarman‘ın Kasım sayısında yayınlanmıştır.

 

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ALF: Hayvan Refahçılığı, Hayvan Hakları, Hayvan Özgürlüğü ve ALF.

Aşağıdaki röportaj Erika Wardle ve Nichali Ciaccio tarafından 2005 yılında yapılmış, Dr. Steve Best sorulara cevap vermiş.

Yeni Diyanet İşleri Başkanı kurbanlarla  ilgili masum bir iki cümle eden Tarkan’a  “bize hayvan hakları dersi vermeyin ” demişti. Bu dersin gerekli olduğunu bildiğimiz için, derslere geç kalanlar için bir özet sunuyoruz….

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

ALF nedir? Lütfen taktikleri, “ideoloji”leri ve etik duruşları konusunda bize bilgi verin.

ALF  hayvanları sömürünün dehşetinden ve esaretinden kurtarmak adına bilinçli olarak yasayı  çiğneyen insanlardan oluşmuş birbiriyle gevşek bir şekilde alakalı hücreler topluluğudur. Bir hücredeki eylemciler diğer hücredekilerin ne yaptığını bilmediği için, hiyerarşik olmayan yapıları ve anonimlikleri yasal otoritelerin bu kuruluşu yok etmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hayvan özgürlüğü eylemcileri ister kürk çiftlikleri, ister üniversite laboratuarları olsun, hayvanları serbest bırakmak ya da kurtarmak için yasal olmayan şekillerdede bu binalara veya yapılara girerler. Ayrıca hayvanlara yapılan zararı önlemek ve sömürü endüstrilerini ekonomik olarak zayıflatmak için o yapılardaki mal ve mülkleri yok ederler.

Resmi ALF prensipleri şunlardır:

–          Hayvanları sömürü mekanlarından kurtarmak,

–          Hayvan sömürüsünden çıkar elde eden endüstrilere ekonomik hasar vermek,

–          Kapalı kapılar arkasında hayvanlara karşı işlenen dehşet verici, korkunç zulümleri ifşa etmek,

–          İnsan ya da insan olmayan hayvanlara zarar vermemek için gereken bütün önlemleri almak

Bu prensiplere uyarak hareket eden -ve vegan olan -herkes  ALF’tir.

ALF’teki erkek ve kadınlar Nazi Almanya’sında savaş tutuklularını ve Soykırım kurbanlarını serbest bırakan, Nazilerin kurbanlarına işkence edip onları öldürmek için kullandığı silah, tren yolları ve gaz fırınlarını yok eden özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Güney Afrika’da özgürlük uğruna şiddeti destekleyen ve şiddete başvuran Nelson Mandela’nın ırk ayrımcılığı karşıtı hareketi ya da şu anda İsrailli zalimlere karşı mücadelelerini sürdüren Filistinlileri de kendilerini benzettikleri diğer oluşumlar arasında sayabiliriz.

Aynı şekilde, özgürlüklerine kavuşturdukları hayvanlar için veteriner bakımı ve bir de yuva buldukları düşünülürse bir benzetme de ABD’deki Undergroud railroad hareketiyle yapılabilir. Bu hareket 1800’lerde kaçak insan  kölelerin eyaletlerden kaçıp Kanada’ya gitmesine yardım ediyordu. Şirket toplumu, devlet ve medyanın özgürlükçüleri terörist olarak damgalamasına rağmen ALF geçen iki yüzyılın en büyük bazı özgürlük savaşçılarına önemli benzerlikler gösteriyor; ayrıca hayata karşı sürüp giden şiddeti ve kana susamışlığı sona erdirme arayışı ve diğer türler için adaleti yerine getirme arzusuyla da çağdaş barış ve adalet hareketlerine benziyor.

Hayvanların temel haklara sahip olduğu görüşünden yola çıkan hayvan özgürlükçüleri, bilim adamlarının ya da endüstrilerin hayvanları bir eşya gibi sahiplenebileceği argümanını reddeder. Yani hayvanların yaşama, özgür olma ve mutlu olma hakları vardır, bunların hepsi de hayvanların derilerine yakarak vurulan mal statüsüyle damgasıyla çelişiyor.

İnsan çıkarlarının hayvan çıkarları üzerinde tutulması türcülüktür, bu da önyargıya ve ayrımcılığa dayalı bir inanç sistemi olup ırkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi etik olarak hatalı ve felsefi anlamda da temelsizdir, ama anlamları itibarıyle ölümcül ve bağlayıcıdır. Bu yüzden, ALF; hayvanların kürk çiftlikleri veya laboratuarlardan çalınması için değil, özgürlüklerine kavuşturulması için mücadele eder; birisi hayvan sömürenlerin cansız mal ve mülklerini kullanılamaz hale getirdiğinde o kişinin canlıların haklarının ihlal edilmesi suretiyle yanlış bir şekilde kullanılan şeyi düzelttiğine inanır.

ALF şirket-devlet kompleksinin yarattığından daha yüce bir yasa olduğuna inanır, bu, ABD politik  sisteminin çürümüş ve taraflı heykellerinin ötesine geçen ahlaki bir yasadır. Yasa yanlış olduğu zaman, doğru olan şey, onu çiğnemektir. Tarihte ahlaki ilerlemeler sıklıkla bu tarzda meydana gelmiştir, Amerikan köleciliğinin yenilmesinden Hitler’in anti-semitizminin mağlup edilmesine ya da Alabama’daki “sadece beyazlar” yazılı cafelerdeki oturma eylemlerine dek  bir çok durumda bu böyle olmuştur.

Boston Çay Partisi’ni sivil itaatsizliğe başvurmanın tarihi bir örneği olarak görüyorsunuz. ALF bu itaatsizlik tarihinin( ve doğrudan eylemin) nasıl bir sonucu olabiliyor ve ayrıca nasıl oluyor da yepyeni bir oluşuma dönüşüyor?

1773’te  Sons of Liberty adlı yer altı oluşumunun 50 üyesi 342 sandık İngiliz çayını Boston limanından denize döktü; çünkü çay üzerindeki yüksek vergiyi ve genelde İngiliz hakimiyetini protesto ediyorlardı. Sonunda koloniler bir çok sabotaj taktiği, şiddet eylemleri kullanarak ve nihayetinde savaşarak İngilizlerin iktidarının altını kazmayı, yeni yeni ortaya çıkan bir ulusun iradesini oluşturmayı ve bağımsızlığı kazanmayı başardılar.

Amaçsız bir yıkım eylemi olmaktan öte, mal ve mülke zara vermek meşru bir adalet çağrısıydı, bunu başarmanın güçlü bir yoluydu ve halen de öyledir. Sivil itaatsizlik ve sabotaj bir çok modern özgürlük mücadelesi için katalizör görevi gördü. Boston Çay Partisi’nden  Underground Railroad’a, Sufrajelerden İnsan Hakları Hareketi’ne; Vietnam Savaş Protestolarından Seattle Mücadelesine dek ABD’deki en temel mücadele ve hareketlerinin hepsi insan hakları ve özgürlüklerini genişletmek için sabotaj ve doğrudan eylem taktiklerine başvurdu. Şimdi aynı taktikler hayvanlardan yana kullanılıyor. Bu taktikler insanlar  için kullanıldığında destekleyen ama hayvanlar için kullanıldığında kınayan herkes türcülük suçlusu ve bu insanların mantıksal tutarlılık kontrolüne  ihtiyacı var. Buradaki yenilik ALF’in kullandığı taktiklerde değil, bu taktiklerin özgürleştirmek istediği türlerde. Hayvan özgürlüğü insan özgürlüğü üzerinde gelişir; ama hayvan özgürlüğü insancılığı üstünlükçü değerlerinden kurtarırken hayat mücadelesini de bir sonraki kademeye doğru genişletir.

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı arasındaki fark nedir?

İnsanların hayvanların yaşadığı ızdıraplara ilgi gösterip bunu azaltmak için çalıştığı zamanlardan beri hayvan refahçılığı felsefesi kültürümüzün bir parçası. Hayvan refahı grupları 19. ve 20.yüzyıllarda  ABD ve İngiltere’de çok yaygındı;  ama 1970’lerden itibaren refah felsefesi insanların sömürmesine karşı hayvanlara daha güçlü bir koruma sağlama amacı güden bir haklar felsefesine dönüştü. Refahçılar hayvanlara” gereksiz” acı verilmemesi gerektiğine inanır, ve hayvanların çekmek zorunda bırakıldığı bütün acıların “insanca” yapılması gerektiğini öne sürer. İnsanlar gibi, hayvanların da çıkarları vardır- mesela acı çekmeme hakkı gibi- ve bu haklara saygı gösterilmelidir. Ancak refahçılar söz konusu insan çıkarları çok önemliyse bu hakların kurban edilebileceğine ya da savsaklanabileceğine inanır. Söz konusu refahçı görüşe dayanarak hayvanların çıkarları insan eğlencesinden (sirk, rodeo, boğa güreşleri, horoz dövüşleri ve benzeri) et tüketimine ve dirikesime kadar bir çok sebeple iptal edilebilir. Bu yüzden hayvan refahçılığı sadece sömürünün detaylarını düzenler, ona son vermez, insanların hayvanlardan üstün olduğuna, insanların hayvanlar üzerinde Allah vergisi bir egemenliği olduğu şeklindeki tür ayrımcısı belite inanır.

Hayvan hakları, hayvanların sözde daha büyük bir fayda ya da sonuç uğruna kurban edilmesine izin evren faydalanmacı refahçı belitleri reddeder. Hak kuramcıları eğer hayvanların hakları varsa-çünkü insanların hissetme yeteneği bulunuyor  ve bir hayatın öznesi durumundalar- o zaman hayvanların da aynı sebeplerle hakları olduğunu öne sürer. Dahası, hayvanların çıkarlarının insan çıkarları uğruna kurban edilemeyeceğini öne sürerler, bu da sonuç ne kadar iyi olursa olsun değişmez (mesela buna tıpta sözde bir ilerleme kaydetmek de dahildir). Bir çok insanın  “daha büyük bir amaç” uğruna bir insanı kurban etmenin ahlaken yanlış olduğunu kabul etmesi gibi hayvan hakları kuramcıları da aynı mantığı hayvanlara uygular. Hayvan hakları daha büyük kafesler değil boş kafesler talep eder. Hayvan hakları, insanların hayvanlardan üstün olduğu şeklindeki tür ayrımcısı hiyerarşiyi reddeder, bütün hayvanların acı ve zevki hissedebilme yeteneklerinde görece eşit olduğunu, hepsinin kompleks bir hayatın öznesi olduğunu öne sürer.

Hayvan Hakları hareketini var olan en dinamik hareket olarak görüyorsunuz; ama Zapatistalar ve Narmada Bachao Andolan gibi gruplar da hem dünya çapında  ilgi çektiler,  hem de hareketlerinde önemli başarılar elde ettiler. İddianızın doğruluğunu nasıl ispatlayabilirsiniz?

Bunu söylüyorum; çünkü  Hayvan Hakları hareketi küresel bir çerçevede büyük bir yoğunluk gösteriyor, toplumda, etik ve insan bilincinde güçlü değişimler yaratıyor. Doğrudan eylem bölümleri her gün düzinelerce kez endüstrilere saldırı düzenliyor, İngiltere’de bu durum o kadar etkili ki ekonomiye her yıl milyarlarca pound zarar veriliyor, bugün artık uluslararası biyoteknoloji ve ilaç şirketleri para  kaybediyorlar. İngiltere’deki doğrudan eylem düzenleyen anti-dirikesimci hareket bu yüzden El-Kaide’ye kıyasla ekonomi için daha büyük bir tehdit olarak algılanıyor. ABD’de ELF ve ALF en önemli iki “yerel terörizm” tehdidi olarak görülüyor, bunu FBI’ı terörizm tanımlarına inandığım için değil, hayvan özgürlüğünün şirketler ve tür ayrımcısı değerlere yönelik tehdidinin göstermesi açısından söylüyorum. Hayvan hakları küresel anlamda sadece ilgi çekmekle kalmıyor, bu gerçekten de küreselleşmiş bir hareket, insan hakları hareketlerine kıyasla insan paradigmalarını daha radikal şekillerde değişime uğratıyor. Gerçekten de, etiği insanlarla sınırlayan insancılıktaki hataları düzeltip etiği daha geniş bir ölçeğe yerleştiriyor ( Zapatistalar hayvan ve çevre konularını kavrama anlamında diğer insan hakları gruplarına  göre daha gelişmiştir). Hayvan özgürlüğü, ahlaki evrimimizdeki yeni mantıki gelişim. Hayvan özgürlüğü insanların son 200  sene içerisinde yaptığı etik ve politik gelişmeler  üzerinde gelişir ve onları mantıki sonuçlarına taşır.

ALF’in en önemli başarılarına örnek verebilir misiniz?

Genel olarak ALF eylemleri binlerce operasyona zarar verdi, bir çok işyerini kapattı, bir çok diğerini de saldırı korkusuyla daha ileri aşamaya geçmeden durdurdu.

İlk ALF eylemleri; Howard Ün., Bethesta Naval Araştırma Enst, California  Üniversitesi’nin değişik dalları, Oregon Üniversitesi, Pennsylvania  Üni., Texas Tech Üni., City of Hope, SEMA laboratuarları, Beltsville Tarımsal Araştırma Merkezi ve benzeri yerlerdeki deney laboratuarlarından kedi, köpek, tavşan,kobay fareleri, domuz gibi hayvanları ve primatları kurtardı. En önemli akınlardan biri 1984 yılı Mayıs ayında gerçekleşti, ALF Pennsylvania Üniversitesi kafa yaralanmaları laboratuarına girdi, burada primatlar metal başlıklarla pnömatik bir araca bağlanmış bir şekilde bekletiliyorlardı, amaç insanlarda kafa yaralanmalarını araştırmaktı. ALF buraya 60 bin dolarlık zarar verdi ve daha  önemlisi araştırmacıların maymunların acısını hiçe sayan zalimlik dolu sadist hareketlerinin belgelendiği 60 saatlik bantları da  çaldılar. Kurtarma “Unnecessary Fuss –Gereksiz Telaş” adındaki şok edici filmin çekilmesini sağladı, bu filmden sonra laboratuar kapatıldı. PETA’nın halkla  ilişkiler yardımıyla hayvanların esareti ve işkenceye uğratılmasına yönelik bir farkındalık sağlandı.

Aynı şekilde 1985 yılı Ocak ayında Los Angeles’ta, City of Hope Ulusal Tıp Merkezi’ndeki kurtarma eylemleri de ilerici bilim ve “insancıl araştırma” maskesi ardında yatan korkunç cehennem çukurlarını ifşa etti. ALF kurtarmaları ve ardından PETA aracılığıyla gelen medya ilgisi ve haber konferansları insanları köpeklerin ve diğer hayvanların maruz bırakıldığı özensiz ameliyatlar, yetersiz oranda ya da hiç bulunmayan ameliyat sonrası bakımı yüzünden acı çekmek zorunda kaldığı durumlar ya da kafeslerinde kanları akarak ölmeleri , kendi  dışkılarında boğularak öldükleri durumlar hakkında bilgilendirdi. Gazeteler  halkın öfkesini yansıtan mektuplarla doldu taştı, hükümetin yaptığı soruşturmalar sonunda Hayvan Refahı Kanunu’nu ihlal eden bir çok örnekle karşılaşıldı. Ulusal Sağlık Enstitüleri federal araştırma fonlarına ayırdığı 1 milyon dolardan fazla bir meblağı askıya aldı, deneyler durduruldu. Üç ay sonra ALF California Üniversitesi Riverside laboratuarına baskın düzenledi, burada Britches adında 3 haftalık bir makak maymunu kurtarıldı. Britches annesinden alınmış, göz kapakları dikilmiş bir şekilde bir tel kafese tıkılmıştı. PETA bu uç noktalardaki istismar hakkında hükümet organlarına resmi şikayet dilekçeleri doldurdu, kendi üyelerinden Kongre’deki vekillerine yazılar yazmasını istedi, ayrıca etkileyici bir video da hazırlandı. Kurtarmanın öncesi ve sonrasına dair resimler şaşırtıcıydı ve eylemin haklılığı da alenen ortadaydı. Bir kez daha, halk “bilim”in kapalı kapıları arkasında meydana gelen dehşet verici olayları öğrenmişti, Riverside da artık kara lekeyi hak etmiş oluyordu. ALF’in Britches’ın kurtardığı geceden sonra 17 araştırma projesinden 8’i tamamen durduruldu.

ALF sadece masum hayvanları kurtarmakla kalmıyordu, bilim maskesi altında yaşanan sadizmi de ifşa ediyordu, halkı da kurumsallaşmış hayvan istismarı hakkında eğitiyor, halkı dirikesim gibi çok nadiren tartışılan konularda fikir yürütmesi için bilgilendiriyordu, bir çok durumda da refahçı reformların hayata geçirilmesini sağlıyor ya da bazı operasyonların tamamen kapatılmasına sebep oluyordu.

İlk baskınlar kurtarma eylemleriydi ama zamanla esas mesele kundaklamaya, mal ve  mülke zarar verilmesine doğru kaydı. En yıkıcı etkiye sahip eylemlerden biri 1987 yılında yapıldı, Davis’teki California Üniversitesi’ne ait 20 araç ve hayvan teşhis bilimi laboratuarı ateşe verildi, 5.1 milyon dolarlık zarar verildi. 1992 yılı Şubat ayında Rod Coronado ve diğer ALF üyeleri Michigan Eyalet Üniversitesi’ndeki mink araştırma laboratuarını ateşe verdiler, 100,000 dolarlık zarara sebep oldular, kürk çiftliklerinde mink yetiştirmek için elde edilmiş 32 yıllık verinin yok olmasını sağladılar.1989 yılı Nisan ayında Tucson’daki Arizona Üniversitesi’ne yapılan saldırıda eylemciler 1,200 hayvanı kurtardı, üniversiteye 700,000 dolarlık zarar verildi. 1997 yılı Mayıs ayında Oregon’daki Arritola Mink Çiftliği’nden 10,000 mink kurtarıldı; bu, ABD’deki en büyük kurtarma eylemi oldu. Ekonomik anlamda en çok zararı ise Minnesota’daki Alaska Kürk Şirketi gördü, 1996 yılında yapılan eylemden sonra kürkler ve diğer eşyalar 2 milyon dolarlık  zarar görürken binaya da 250,000 dolardan fazla zarar verildi.

Etkili sonuçlar alınan saldırı listesi uzatılabilir, en son da 2004 yılı (röportaj 2005 yılında yapıldı) Kasım ayında meydana gelen eylemi sayabiliriz, burada Iowa üniversitesinin cehennemi andıran laboratuarlarından ve Bay Area’daki foie gras üreticilerine yönelik saldırılardan (2003) 400 hayvan kurtarıldı, bu eylemlerden sonra bu endüstrinin kötülüğüne yönelik ulusal tartışmalar yaşandı.

ALF’in düşmanlarına “şirket-devlet kompleksi” adını veriyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Eski tarz Marksist teoriye göre, devlet aygıtı kendi otonomisini arada bir özellikle de ulusal ya da federal anlamda kullansa da , temelde birleşik ekonomik iktidarın politik kanadıdır ve şirketler  için gereken her şeyi yapar. Kongre ile  FDA(Gıda ve İlaç İdaresi) ve EPA (Çevre Koruma Kuruluşu) gibi federal düzenleme aygıtları arasında bir bağlantı var; mesela, aynı çıkarlara sahipler ve bu çıkarları muhbirlere ve eylemcilere karşı  beraber koruyorlar. Monsanto gibi şirketlerin ve et, süt, ilaç gibi endüstrilerin CEOları Kongre’den veya federal organlardan kendi spesifik çıkarlarına uygun mevzuatların yasallaşması için gereken süre boyunca iş alıyorlar. ABD Kongre üyesi Bill Tauzin büyük bir ilaç lobicisi, Sağlık Sigortası reçeteli ilaç önergesinin Kongre’den geçmesinde büyük rol oynadı. Bu, ilaç endüstrisi için büyük bir başarıydı, böylece federal hükümetin reçeteli ilacın maliyetini görüşmek  için satın alma gücünü kullanmasının önüne geçilmiş oldu.

Son zamanlarda yapılan bir Frontline belgeseli büyük ilaç şirketlerinin ilaçların pazara sunulmasında hızlı bir yol izlediğini ve bu ilaçların tehlikeli yan etkilerini de FDA’in (Gıda ve İlaç İdaresi) tüketiciler yerine ilaç şirketlerini koruması sebebiyle görmezden geldiğini ortaya koydu. Vioxx ve Celebrex gibi ölümcül ilaçlarla alakalı son skandallar FDA’in bir şirket finosu olduğunu ortaya koyuyor, yoksa FDA’in kimseyi koruduğu filan yok. Şirket-devlet kompleksi gibi bir canavar var olduğu için doğrudan eylem ve büyük baskı taktikleri ilerici pozitif değişimler adına gerekli. Kölecik karşıtı Frederick Douglass’ın söylediği gibi, “ iktidar, karşılığında bir şey talep etmeden asla taviz vermez. Hiçbir zaman vermedi, hiçbir zaman vermeyecek.”

“Doğa etiği” dediğiniz şey ne?

Bütün Batı tarihi boyunca insanlar insanın insanla olan ilişkisi üzerine bir etik anlayışı geliştirdiler ama insanın hayvanlarla ve dünyayla olan bağını düzenleyen bir insan-doğa etiği geliştirmediler, eğer bu olduysa da nadiren olan bir şeydi. Doğal dünyaya yönelik merhamet ve hürmet etiği yerine Batı kültürü hayvanları makine olarak gören mekanik ve tahakkümcü bir ideoloji benimsedi. Bu uygarlığın evrim geçirmesi ve gezegenimizin şu andaki küresel çevre krizini aşarak hayatta kalabilmesi için gelişmiş teknolojik kültürlerin insancılığın sınırlarını aşan ve toplumumuzu daha büyük terimlerle, mesela bir biyotoplum olarak tanımlayan yeni bir etik anlayışını benimsemesi gerekiyor.

Şiddeti nasıl tanımlıyorsunuz, bu tanım sizin ahlaki şemanıza nasıl oturuyor?

Nesnelere yönelik saldırılara şiddet demiyorum (Vandalizm, sabotaj ve diğer terimler daha uygun bence) ama hayvanlara yönelik saldırıları kesinlikle şiddet olarak görüyorum.  Tür ayrımcısı toplumumuzda hayvanların şiddet ve terörizm tanımlarının dışında tutulması raslantı değil,b u tanımlar insan çıkarlarına uygun sadece. Eğer terörizm ve  şiddet terimleri en meşru şekilde insan olmayan türleri de kapsayarak genişletilseydi o zaman şiddet ve terörizmin araçlarının gerçek kimliklerini çabucak fark ederdik. Sadece eşyaya saldırıp hayata saldırmadığı için ALF şiddet içermeyen bir kuruluş; şiddetsizlik onların en temel değeri. 30 yıldan fazla bir süredir dünya çapında süren eylemlere rağmen tek bir insanın yaralanmamış ya da öldürülmemiş olması bir raslantı değil, çoğu av sabota ekiplerinden insanlar ya da doğrudan eylemciler devletlerin ve hayvan sömürü endüstrilerinin ellerinde  şiddete maruz kaldılar, şiddet kurbanı oldular. Eğer şiddet derken kastettiğiniz eşyaya, mala, mülke yönelik saldırıysa, eğer bu terim hayvanları sömürenlerin çıkarlarını hayvanların çıkarların üstte tutan türcü tanıma uygunsa o zaman evet, ben köleleştirilmiş hayvanı özgürlüğüne kavuşturacak her durumda “şiddet”i destekliyorum.

Mala mülke yönelik yıkım eylemlerinin ve diğer sabotaj biçimlerinin potansiyel eylemcilerde yabancılaşma yaratması anlamında, bir bütün olarak harekete zarar verici bir nitelik taşıdığını düşünüyor musunuz?

Potansiyel olarak yabancılık hissi yarattığı insan sayısı kadar insana da ilham veriyor, harekete geçiriyor. Sabotajın hayvan haklarının insanların gözündeki imajına verdiği zarar eylemlerin daha dikkatli bir şekilde ayarlanmasıyla ve ardından da basınla etkili bir şekilde bağlantıya geçerek başarılabilir, Kuzey Amerika Hayvan Özgürlüğü  Basın Ofisi de bunu yapıyor zaten. Bu ofis Dr. Jerry Vlasak ve benim tarafımdan kuruldu. İnsanların sabotaj gibi eylemleri nasıl algıladığı ciddi bir problem ama,  bu eylemlerin hayvan sömürü endüstrileri,ve çeşitli hizmet sağlayıcılar üzerindeki etkisi de aynı derecede, hatta daha fazla önemli. Bu durumun etkisi ALF ve SHAC gibi gruplarla çok açık bir şekilde ortaya konuyor.

ALF kendini şiddete yönelik bir oluşum olarak görüyor mu?

ALF şiddetsizlik prensibine uyuyor, bir yandan da mal ve  mülklerine saldırı düzenledikleri insanlara fiziksel anlamda zarar vermemek için gereken önlemleri alıyor. ALF binlerce eylem içerisinde ve 30 seneden fazla bir süredir tek bir kişiye bile zarar vermediklerini iddia ediyor. ALF prensipleri bildirisine göre, “ALF hiçbir şekilde hiçbir hayvana ya da insana karşı şiddet eylemlerine başvurmaz. Şiddet içeren hiçbir eylem daha baştan ALF eylemi değildir, bunu yapan kişiler de ALF üyesi değildir.”

ALF insanlara yönelik şiddetten uzak dursa da mal ve  mülkün yok edilmesine şiddet denmesine de karşı çıkar. ALF hayvanları sömüren endüstrileri koruyan yasaların adaletsiz olduğu ve kendilerinin de daha büyük bir hayvan hakları ahlaki prensibine uyarak bu yasaları çiğnediği prensibine dayanır. ALF sözcüsü ALF’in etik temellerini şöyle özetliyor, “ eğer birisine ait bir eşya,mal veya mülk masum hayvanların hayatlarının yok edilmesi, o hayvanların acı ve ızdırap çekmesi için kullanılıyorsa, o zaman o eşyanın, malın veya mülkün yok edilmesi ahlaken doğrudur. Nazi Almanya’sındaki özgürlük savaşçılarının gaz odalarını yok etmesinden farklı değil. ALF hayatın nesnelerden daha önemli olduğuna inanıyor.”

ALF’in eylemlerini haklı bulmaya yönelik gerekçelerinizden biri, onların ahlaken bir temeli olduğuna inandığınız ideolojilerini takip ediyor olmaları. Diğer “teröristlerin” eylemlerini kınamaya devam ederken bu standarda dayalı bir yıkım eylemini nasıl haklı görebilirsiniz?

Terörizmin tanımı göreceli değildir, insanın ALF’le El-Kaide arasındaki farkı görmemesi türünden bir şey yok. Terörist bir grup kendi hedefleri uğruna masum insanlara saldırır ve onları öldürür. ALF sadece hayvanları sömürenlere saldırır, sadece onların eşyalarına, mal ve mülklerine saldırır, asla kendilerine saldırmaz, ve baskı altındaki hayvanlardan yana taraf tutar. Kelimeyi hangi anlamıyla alırsanız alın, bu terörist bir grup değil. Sabotaj ya da şiddet eylemi olsun fark etmez, bu tür eylemler bu eyleme başvuran grup diğer grubun iktidarına ve gücüne haksız bir şekilde boyun eğdiriliyorsa ve alternatif eylemler denenmiş ve başarısız olmuşsa, haklı eylemlerdir. Burada ahlaki öfkemizi doğru bir perspektifle algılamalıyız- hayvan özgürlüğü adına pencereleri kıran insanlarla temelde bütün meselesi çıkar elde etmek olan ve bilimsel geçerliliği kuşkulu ya da çok az “araştırmalar” adına hayvanların kafataslarını kıran, hayvanları yakan, kör bırakan ve vücutlarını kesen insanlar arasında büyük bir fark var.

ALF’e yönelik eleştirilerden biri ALF’in şiddete başvurması ve şiddet kullanmanın da içsel anlamda yanlış olması. ALF bu eleştiriye, kendilerinin ve mesela Huntingdon Life Sciences (HLS) şiddet derecelerini karşılaştırarak cevap veriyor. Ama bu tavır sizce “içsel yanlış” noktasını gözden kaçırmıyor mu? Bir taraftaki şiddet diğer taraftaki şiddeti haklı çıkarır mı?

Şiddete sadece  şiddet son verebiliyorsa, evet. Ben pasifist ya da Gandi yanlısı değilim. 19. Yüzyılda Amerika’daki kölelik sorununu, Almanya’da Nazi sorununu ya da 20. yüzyılda ABD’nin Orta Amerika’da desteklediği faşist  cuntaları sevgi, merhamet ve “pasif direniş” yoluyla  çözebileceğimize  inanmıyorum. Şiddet içermeyen alternatifler bulunduğunda asla şiddete başvurmamamız lazım, ama ne yazık durum her zaman öyle olmuyor.

Lütfen kendi etik standartlarınızı açıklayın. Bir akla, mantığa ve hissetme yeteneğine sahip olmanın rolünü açıklayın.

Gerçekten böyle yapmayı gerektirecek bir sebep olmadıkça  bir canlının bir diğer canlıya zarar vermemesi gerektiğine inanıyorum. Şirketlerin ve sömürücülerin hayvanları yaralayıp öldürmesi için gerçek bir sebebi yok, ama onların şiddetine direnenler kuvvetli karşı taktikler kullanmak için sağlam sebepleri bulunuyor. Canlıları ahlaki toplumun bir üyesi ve hak sahibi yapan şey onların hissetme yeteneğine sahip olması, yoksa akla sahip olması değil. İnsanların görmezden gelip istismar ettiği hayvanlara yönelik ciddi yükümlülükleri bulunuyor. Bu da hayvan haklarını da içerecek (hayvan refahını değil) daha geniş bir doğa etiğine doğru yol aldığımız sürece değişebilir. İnsanların bu hakikatleri akıl yürütme yoluyla fark edebilmesi gerekir, akıl hala daha kimin ahlaki yükümlülükleri olduğu ve bu yükümlülüklerin doğası konusunda karar vermek için hayati öneme sahip bir güç. Ben bütün ahlakın duygulardan kaynaklandığına inanan birisi değilim, ahlak duygulardan başlar, sağlam ahlaki önsezilerimiz vardır; ama inançlarla ve önsezilerle ilgili etik akıl yürütmeler ve gerekçeler akıl ve mantık meselesidir.

Etik anlayışınızı hissetme yeteneğine sahip olmayan doğayı ya da “derin ekolojiyi” kapsayacak denli genişletiyor musunuz? ELF’i de ALF’i savunduğunuz gibi savunur musunuz?

Evet. Hayvan haklarının sorunlarından birisi yeterince kapsayıcı bir etik olmaması; çünkü açık bir çevreci bakışa sahip değil. Sadece hayvanları değil, bütün doğayı koruyan ve savunan bir doğa etiğine ihtiyacımız var. ELF’i ALF gibi kesinlikle savunurum, bunlar birbiriyle bağlantılı mücadeleler, hatta bazen de aynı eylemlerden oluşuyorlar. Ama derin ekoloji gibi, ikisi de insan hakları, hayvan hakları ve dünyanın korunması ve bütünlüğü mücadelelerini birbirine bağlayan yeterli bir sosyal kurama ve toplumsal politikaya sahip değil.

Çeviri:CemC

Öğle Vakti Barbarlık: Boğa Güreşleri, Şiddet ve İnsan Kimliği Krizi


Dr. Steve Best

“ Bütün hayvanları köleleştirdik; kürk ve tüyleri olan uzak kuzenlerimize o kadar kötü davrandık ki hiç şüphesiz eğer ki hayvanların dini olsaydı Şeytan’ı insan şeklinde hayal ederlerdi”.

William Ralph Inge

İspanya Avrupa’daki üçüncü büyük ülke ve hiç kuşkusuz koca kıtadaki en güzel ülkelerden biri. Antonio Gaudi’nin Barcelona’daki sürreal mimarisinden Granada’nın göz kamaştırıcı Moorish saraylarına, Sierra Nevada’nın kar kaplı dağlarından Pueblo Blancos’un tepelere kurulmuş kasabalarına, Costa del Sol’ün müthiş kumsallarından Balearic Adaları’nın ihtişamına, Madrid’in çılgın metropolisinden Ordesa Ulusal Parkı’nın sessizliğini dek İspanya insanın nefesini kesecek kadar etkileyici bir hazine sunuyor insana.

İspanyolların güzel bir dili var, zengin ve farklı bir kültüre, Fenikeli, Afrikalı, Kelt, Kartacalı, Yunan Vizigot, Arap ve diğer halklar tarafından oluşturulan muazzam bir tarihe sahipler. Ne yazık ki diğer bütün ulus ve kültürler gibi, İspanya’nın da kültürel kimliklerinin merkezinde hayvanlara aşırı zulüm uygulanan “gelenek”leri var. Kazların kafasını koparan İtalyanlar, ayılara köpeklerle saldıran Pakistanlılar, tilki avlayan İngilizler, bebek fokları öldüren Kanadalılar ve horoz dövüştüren Amerikalılar gibi bir çok İspanyol hayvanlara karşı dehşet vereci şekilde zalim . En kötü ihtimalle İspanyollar-ve onların kanlı ritüellerini izlemek için ortalığa doluşan moron turistler- kana susamış barbarlar, hayvanların işkenceye uğratılıp öldürülmesi karşısında mistik bir coşku yaşayan Diyonisus müritleri gibiler.

Boğa güreşleri İspanya’da basketbolun ABD’de olduğu kadar yaygın ve boğa güreşçileri spor starlarının ABD’de sahip olduğu türden bir şöhrete sahipler. Ama İspanya ABD’de düşünemeyeceğimiz türden zulümleri onore ediyor.

Ancak İspanya görünüşe göre bir değişim arefesinde, çünkü kanlı sporları hem ulusal hem de uluslararası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanya, insanların şiddet dolu geleneklerini yenip yenemeyeceği ve diğer türlere yönelik şiddet barındırmayan yeni kimlikler  oluşturup oluşturamayacağı konusunda ciddi bir testten geçiyor.

Bunu yazarken dünyanın farklı yerlerinden binlerce insan encierros- yani boğaların önünde koşmak – için Pamplona sokaklarını dolduruyor. Kendi ölçülerine göre, bu ahlaki uyumsuzlar 8 günlük San Fermin Festivali boyunca boğaların işkenceye uğramasına ve öldürülmesine yardım ederken hayatlarının en güzel vakitlerini geçiriyorlar.

Bu karanlık bulut hayvanlara zulmetmenin bir neşe ve mutluluk kaynağı olduğu Kuzey İspanya üzerinde büyürken, böylesine rahatsız ve delirmiş bir türün geleceğinin ne olacağı olasılığını düşünüp insanın bu gelişim bozukluğuna tanık olmanın korkusuyla  ürperiyorum. İnsanlığın geleceğinin korkunç gelenekleri, hayvanlardan ve doğadan nefret etmeyi ve hayata hürmet çizgisinde bir etik anlayışını kabul etmesini gerektirdiğini düşünüyorum. Elbette insanlar birbirlerine karşı da zalimler, kişiler arası  ilişkilerde de barış sağlanmasına gerek var, ama insanın doğaya açtığı savaşın bedeli daha büyük ve şu anda evrimsel kördüğümün köklerinde de bu sebep yatıyor. Bir çok açıdan “hayvan meselesi” insan meselesinin tam ortasında bulunuyor.

İnsanlığın geleceği ve biyoçeşitlilik tehlike altında. Zevk tanrısı Eros’la ölüm ve şiddet tanrısı Tanatos’u birbirine bağlayan derin köklü gelenekleriyle İspanya insanın geçirdiği değişimin parlama noktasında bulunuyor.

Kan Şenlikleri: Zulüm Seyirlikleri

“Bütün hayvanlar içerisinde zalim olan sadece insan. Sırf yapmaktan zevk alıyor diye diğerlerine acı veren sadece O.”

Mark Twain

“Hayvanlara merhamet etmek insanın karakterinin iyiliğiyle doğrudan alakalıdır; ve hayvanlara karşı zalimce davranan birisinin iyi birisi olmayacağını net bir şekilde söyleyebiliriz.”

Arthur Schopenhauer

Hayvanların istismarı konusu İspanya’da doğrudan boğa güreşiyle alakalı; ama boğa güreşi ulusal ”fiesta”larda sergilenen zulümlerde sadece birisi. Yıl boyunca on ile yirmi bin arasında fiesta yapılıyor, her kasabanın ya da köyün kendi ermişi var, her birisi için uzun anma törenleri yapılıyor. Fiestalar doğası gereği dini ya da laik bir özde olabilir, ama muhakkak hayvanlara işkence edilmesini içeriyorlar. Fiestalar en çok da dini tatillerde ve özellikle de Paskalya zamanında popülerleşiyor, Katolik Kilisesi’nden de bu sapkınlığa dair tek söz edilmiyor. İspanyollar ayrıca 4 Ekim Assisili Francis adlı ermiş  için yapılan ritüellerde de hayvan zulmü uyguluyorlar. 17 Ocak’ta hayvanların baş ermişi San Antonio Abad’ı anmak için tavuk kafası kopartma yarışmaları düzenliyorlar.

ABD’deki hayvan hakları eylemcileri sirklerde ve rodeolardaki zulümlerden dolayı dehşete düşüyor ama İspanya’daki fiestalarda görülen kötülük kataloğu karşısında bu hakikaten sönük kalıyor. İspanyollar boğaların boynuzlarını ateşe veriyor ve ateş bombaları patlarken bu işkenceyi izleyerek kahkahalar atıyor. Midillilerle güreşip onları yere yıkıyor, kuyruklarını ve yelelerini kesiyorlar. Sincap ve güvercinleri çanaklar içine asıp  hayvanlar düşene kadar o çanakları taşlıyorlar.Kuşları başları dışarıda kalacak şekilde gömüp kafalarını kılıçla kesiyorlar. Kanatları kesilmiş ördekleri denize atıyor, yüzenler de halat çekme oyunlarında bu ördekleri parçalıyorlar. Yakalamak için domuzları  yağlıyorlar, bu oyun hayvanları ciddi şekilde yaralıyor. Kazları ayaklarından asıyor ve kafalarını koparıyorlar.

Bazı fiestalar diğerlerine göre daha kötü bir şöhrete sahip, mesala Manganese de la Polyorosa’daki keçi festivali gibi. Bu festivalde köylüler bir keçiyi kilisenin kulesinden aşağı atıyorlar. Eğer keçi hayatta kalırsa o zaman kasabanın kuyusunda boğuluyor. Her yıl Villanueve de la Vera köyünde sarhoşlar bir eşeği köyün meydanına getiriyor ve onu kan içinde kalana dek dövüyorlar. Pamplona’daki boğa koşusu her sene Temmuz ayında düzenleniyor. O hafta boyunca her gün korku içerisindeki altı boğa parke taşlı sokaklara bırakılıyor, etraflarında binlerce insan boynuzlarından kaçmaya çalışırken hayvanların bu halinde zevk alıyor. Bu parti sonunda boğalar öldürülüyor. Coria’daki San Juan Fiestası her yıl düzenleniyor; bu fiestada turistler ve yerel halk ellerinde üfleçlerle boğalara hayvanlar kan içinde kalana dek ok atıyor; ardından boğaları hadım edip öldürüyorlar.

Bunlar Jim Mason’ın “öteki düşmanlığı” adını verdiği durumun(yani insanın hayvanlardan nefret edip onları küçümsemesinin) dramatik örnekleri. En azından on bin sene önce tarım toplumlarıyla kaynaşmasından beri insanlar kültürel ve kişisel kimliklerini bir noktaya kadar bir tür kimliği olarak oluşturdular, diğer türlerle ve hayvanlarla aralarında keskin bir çizgi çekerek yaptılar bunu.  Aklı, konuşma yeteneği, teknoloji veya Hristiyan geleneğinde Tanrı’ya benzerliği gibi meziyetlerle kendilerine özel nitelikler yüklediler. Sonuç da Mason’ın sözünü ettiği hakimiyetçi dünya görüşün yaygınlaşması oluyor; bu görüşe göre İnsanların hem Dünya hem de onun üzerinde yaşayan canlılar üzerinde büyük bir otoritesi bulunmaktadır.

Hayvanlara daha az hürmet göstermenin izlerini Yunanlıların boğaları ilahlaştırmasından Romalıların kolezyumda bir gün içersinde bazen binlerce hayvanın sırf “eğlence “ için katledilmesinde görebiliyoruz.İnsanla hayvan arasında bir kez o katı ayrım yapıldıktan sonra tahakküm ritüelleri ile bu eylem pratiğe geçirilmiş olur. Hayvanlar insanların kendilerine agresyonlarını yansıttıkları nesnelere dönüşürler. Boğa güreşlerinden rodeolara, timsah güreşlerine dek sonsuz sayıda “yarış”la ” uygar” insan “yaban hayat” üzerindeki üstünlüğünü kutlar, onaylar ve destekler.

İnsan türündeki trajik kusur da onun kendini diğer türlerden radikal anlamda farklı olarak tanımlama ihtiyacı duyması değildir sadece, ayrıca içsel olarak daha muhteşem ve daha ileri kabul etmesidir de aynı zamanda. Bu şizofreni genel bir insan olgusu ama İspanyollar zulümü bir ” sanat biçimi”ne dönüştürdü, bu da onların boğa güreşini nasıl gördüğünü gösteriyor.

Boğa güreşi:3 Perdede Trajedi ve Fars

“İşkence ne sanattır ne de kültür” ispanya’da boğa güreşlerine karşı yapılmış bir poster

“İnsanı insan yapan onun bütün yaratılmışlara gösterdiği merhamettir”.  Albert Schweitzer

Flamenko müziği, güzel şiir ve edebiyatın yanında ,İspanya, boğa güreşini de –corrida- en eski ve en onurlu geleneklerinden birisi olarak kabul ediyor. Şu anda yaşanan korkunç zalimlikleri haklı çıkarmak  uğruna, boğa güreşini savunanlar genelde boğa güreşinin temellerini eski Akdeniz kültürlerinde tarih öncesi dönemde boğaların kurban edilmesine ya da Yunanlıların Minotaur’u kurban etmelerine bağlıyor. Yaban boğaları bütün Akdeniz ormanlarında yaşadı. 35 bin yıl önce İspanya ve Fransa’daki bir mağarada eski insanlar boğaları hem hürmet hem de huşu duygularıyla resmettiler. Omuzları 6 fit boyunda ve bir ton ağırlığındaki boğa hem devasa hem de güçlü bir hayvandı, hem insan zihnini uyarması için hem de tapınmak için iyi bir totemdi- ama ayrıca insanın hakimiyetine kafa tutan bir figürdü. Boğa tanrı Apis eski Mısır’daki en önemli tanrıydı. Boğalar nihayetinde ehlileştirildiler.  Girit’te saray meydanlarına getirildiler, orada cesur atletler boynuzlarına kement atıyorlardı. Bu da modern boğa güreşinin ilk tarihi örnekleri sayılabilir belki. Romalılar zamanında ise boğalar ve diğer hayvanlar bütün itibarlarını kaybetmişti, kana susamış bir zevk ile avlanıp öldürülüyorlardı.

Orta çağ’da boğa güreşi at sırtında boğalara saldıran aristokratların alanına dahildi, burada şövalyeler

eğitiliyor ya da krallıkla alakalı olaylar kutlanıyordu. 18.yüzyılda Kral V.Felipe halkın ahlaki değerlerine zarar vereceğinden korktuğu için soyluların boğa güreşlerine katılmasını yasakladı. 1724’te boğa güreşi artık halk olaya sahip çıkınca dramatik olarak değişti, artık boğalarla ayakta dövüşüyorlardı,  çabuk hareketlerle kenara kaçıyorlardı, üzerlerinden sırıkla atlıyorlardı, hayvanları oyuna getiriyorlardı, küçük mızraklar kullanıyorlardı. Böylece corrida günümüzde yapılan haliyle orada başlamış oldu ve zaman içerisinde kostümler, manevralar ve kullanılan silahlar daha rafine hale getirildi.

Boğa güreşi Portekiz, Meksika, Kolombiya, Venezuela, Ekvador ve Peru gibi diğer Latin ülkelerinde de yaygın; ama ayrıca Güney Fransa’da da yapılıyor. İspanya’da 400’den fazla arena var, buralarda 1500 ile 20 bin arasında bir seyirci oturabiliyor. Her hafta binlerce İspanyol ve turist en yakın plaza de Toro’ya koşuyor. Tahminlere göre her yıl İspanyol boğa  güreşleri ve fiestalarda 40 binden fazla boğa öldürülüyor.

Kazanç getiren bir iş olarak üreticiler bütün İspanya’daki çiftliklerde boğa yetiştiriyorlar. Sadece 3-4 yaş boğalar kullanılıyor; çünkü daha yaşlı boğalar çok güçlü oluyor. Ama genç boğalar da bir çok kötülük dolu yol kullanılarak zayıf hale getirilmek zorunda. Ata binmiş adamlar bu boğaları elerlinde mızraklarla kovalayıp mızrakları boğalara saplıyorlar. Boğa güreşinden haftalar önce boğalar boyunlarına ağırlıklar takmak zorunda. Çoğu kez üreticiler daha tehlikeli olmaları için boğaların boynuzlarını rendelerler- bu acı dolu mutilasyon anestezi kullanmadan tamamlanır. Bu rendeleme boğada travmaya yol açmaz sadece, ayrıca etrafta dolaşma yeteneğini ve koordinasyonunu da hasara uğratır. Bu ve diğer istendik yaralamalar yasa dışıdır ; yasa göz göre göre çiğnenir.

Nakliye sırasında yiyecek, su ve hareket edecek yer olmadan tıkış tıkış kamyonlara bindirilen bir çok boğa gidecekleri yere varmadan ölür. Boğalar bovin tüberküloz gibi hastalıklara yakalanır, organları yaralanır ve yolda sakin durmaları ve güreşe hazırlanmaları için kendilerine enjekte edilen ilaç kokteyllerinden dolayı hastalanabilir. Büyük olay günü karanlık bir bölmeye kapatılırlar, diğer boğalardan ilk kez ayrılırlar. Arenaya girmeden önce dürtülür, zıpkınlanır ve taciz edilirler. Arenaya giden geçit açılınca gözlerini kör eden günışığıyla karşılaşırlar, etrafta tuhaf şeyler vardır, kalabalıktan feleğini şaşırtan sesler gelmektedir, silahlı ve pelerinli agresif insanlar onları  zorlar.

Belki çok az insan boğa güreşinin nasıl ilerlediğini, bu “dövüşün” nasıl şiddet dolu ve adaletsiz bir şey olduğunu, matadorun burada rolünün aslında ne kadar az olduğunu biliyordur.  Bir boğa güreşi üç aşamada (tercios) gerçekleşir ; amaç, boğayı zayıflatmak, ona  işkence etmek, ızdırap vermek ve onu sonunda  öldürmektir. Tercio de varas bölümünde matadorun asistanları boğayı onu yormak ve saldırganlaştırmak için kovalarlar. Boğa yeterince yorulduğu zaman iki pikador ata binmiş halde içeri girer (atlar da bir çok şekilde taciz edililirler) boğanın üst gövdesine mızrak saplarlar. Tercio de banderillas  aşamasında üç banderilleros boğayı tek tek kovalayıp boynuna banderillaları (rengarenk ahşap mızraklar) saplamaya  çalışır. Sonunda, 6 banderilla boğanın boynuna saplandığında boğanın ağzından ve  burnundan, sırtından kan gelmektedir, işte o zaman tercio de muleta başlar ve cesur matador “ölüm balesi” için içeri girer. Kılıcı ve kırmızı peleriniyle boğaya estocada yapmadan yani boğanın kalbine ya da boynuna  ölümcü darbeyi vurmadan önce stilize hareketler yapar. Matadorun boğayı  öldürmesi için 10 dakikası vardır; ama  çoğu kez temiz bir öldürme gerçekleşmez, matador boğayı defalarca bıçaklamak zorunda kalır. Takım üyesi ardından boğanın omuriliğini hayvan yerde paralize bir şekilde yatar ve ölmek üzereyken koparır.

Son tercio boyunca, alkış, haykırışlar ve kalabalığın deliliği giderek daha da büyür. Boğa artık yere düştüğünde ve bilinci kalmadığında hakim bir kulağın kesilmesi gerekip gerekmediğine karar verir (iyi dövüş anlamına gelir), eğer dövüş mükemmelse 2 kulak kesilir, ama dövüş bravo! denecek düzeydeyse o zaman hem  iki kulak hem de kuyruk kesilir. Boğadan geriye kalanlar, erbezleri de dahil insanlar tüketsin diye “siyah et” adıyla satılır. Bu et satışı 2001 yılında deli dana hastalığı sebebiyle İspanya hükümeti tarafından yasaklanmıştır.

Bu mide bulandıran “dövüş” 20 dakika sürer ve farklı matadorlarla 6 kere tekrar edilir. Son boğa da öldürüldüğünde matadorlar ve asistanları arenaya gelirler. Eğer kalabalık matadoru beğenmişse o zaman omuzlar üstünde dışarı taşınır.

Kötülüğü Rasyonalize Etmek

“Geleneklere saygı meselesi bu” Jesus Moyan, pikador

“İnsanın üstülüğüne dair öne sürülen bütün argümanlar bu acı gerçeği ortadan kaldıramaz: sıra acı çekmeye gelince, bütün hayvanlar bizimle eşittir.” Peter Singer

Boğa güreşini bir “spor” gibi gören “cahil yabancılar”dan farklı olarak İspanyol  uzmanlar ve boğa güreşi meraklıları boğa güreşine bir sanat, zengin bir alegori ve yüksek metafizik bir drama olarak bakıyorlar. İspanyol şair Garcia Lorca boğa güreşine İspanya’nın”otantik dini drama”sı olarak bakmıştır, burada ceraret ve  ölümle yüzleşme vardır. Matador Curro Segura için boğa güreşi “hayat ve ölüm arasındaki mücadeleyi”alegorize eder, ”iiddetle alakalı değildir”. İspanyol mitine göre boğa kaderini yaşamaktadır, insanla karşılaşması kaderinde yazılı olan o vahşi öfkeden başka bir şey değildir. Ünlü (ve nadir bulunan) bir kadın boğa güreşçisi olan Christina Sanchez şu türcü tavırla boğalardan şöyle söz eder:”Cesurlar, ringde ölmek için doğmuşlar, insan yardımıyla bir sanat eylemi meydana getiriyorlar.” Uzun zamandır boğa güreşçisi olan Diego O’Bolger olaydan insan kimliğinin vahşi hayatı” hakimiyet altına alma” şeklinde söz ediyor: “doğanın kaba gücünü alıp boğanın gücüyle, karıştırıyorsunuz, pelerininizle, ve vücudunuzla onu sanatsal bir değere sahip başka bir şeye dönüştürüyorsunuz”. İnsanın kendini hayvanlardan üstün hissetmeye duyduğu ihtiyaç pikador Carmelo Perez Arevalo’nun sözlerinde bellidir. Arevalo, boğayı  öldürme eylemine “sonsuz bir mutluluk hissi duydum. Kendimi çok büyük hissettim” diyerek bakıyor.

Bazı romanlarında Ernest Hemingway de küresel okuyucu için boğa güreşlerini popülerleştirmiş ve İspanyolların bu kötülük dolu kan sporunu hiç eleştirmeden kucaklamıştır. Hemingway  için boğa güreşi ; sanat, atletizm ve cesaret anlamına geliyordu. Hemingway  şöyle söz ediyordu boğa güreşlerinden, “bir insan, bir hayvan ve sopa üzerine asılı bir parça kırmızı tülle yaratılan duygusal ve ruhsal yoğunluk ve saf klasik güzellik”. Bu sopa hayvanın vücuduna girdiğinde ve kırmızı kan kuma veya çimlere aktığında estetik süreç derinleşir; kan güzeldir ve güzel, kandır. Bu sözler bir faşistin onur duymasına yeter ama, hayvanlara yönelik bu küçümseme bütün politik ideolojileri ve parti ayrımlarını aşarak insan türü içerisindeki genel bir bozukluk olarak belli ediyor kendini.

İspanya’nın her yerinde boğayı güzel ve soylu bir hayvan olarak resmeden tshirtlerin ve diğer ürünlerin satılması da bir çelişki; çünkü boğaların en önemli nitelikleri insanların fethetmesi ve sindirmesi gereken nitelikler. Eğer boğa o kadar kuvvetli ve güçlüyse o zaman insanın bu devasa gücün hakkında gelebilmesi için daha ne kadar üstün bir güç  olması gerekiyor? Tüketici imajları boğanın o kırmızı pelerinin yanından son derece zarif bir şekilde geçtiğini gösteriyor ama kanı ve dehşeti hiç göstermiyor. Sterilize biçimler sanki büyük bir drama varmış havası yaratıyor; ama bunların hepsi iğrenç yalanlar ve propagandadan ibaret.

İspanyollar ve diğer la corrida tender fanatikleri için felsefi bir pislik olsa da, boğa güreşi barbarlık, küstahlık, küçümsenmesi gereken, insanı hasta eden bir insanlık görüntüsünden başka bir şey değil. Hayvanları insan kullanımı için kaynak durumuna indirgeyen türcülük yürümeye devam ediyor, insanın insana uyguladığı bütün ayrımcılıkların arkasındaki mantığı beslemeye devam ediyor. Boğalar boğa olmak için varlar, insan şiddetinin hedefi olmak için değil. İnsanlık barbarlıkla sanatı, barbarlıkla kültürü birbirinden ayıramadığı sürece başı büyük dertte. Boğa güreşleri; patolojik anlamda rahatsız, ciddi aşağılık kompleksi yaşayan insanların kendi güçlerini ve yüceliklerini masum bir hayvan üzerinde ispatladığı patetik bir tahakküm tutkusudur. Boğa güreşleri ve fiestalar en karanlık insan kötülüğünün reklamını yapar; gerici kültürel etkilerle agresif biyolojik itkiler arasındaki kompleks etkileşimi açığa çıkarır.

Eğer boğa güreşi bir “sanat biçimi”yse o zaman dini ritüeller için hayvan öldürmek de öyledir. Eğer boğa güreşi “otantik dini bir drama” ise o zaman savaş ve soykırım da öyle. Eğer matador yaptığı işle yüceliyorsa o zaman bütün soykırımcılar için dua edelim. Boğa güreşi kelimesinin bile anlamı kaybolmuş durumda; çünkü burada ne spor ne de dövüş söz konusu. Sayısı azalmış, kaçacak yeri kalmamış, vücudu parçalanmış, zayıf düşmüş, yenilmiş boğanın kaderi zaten başından belli. Matador’un “zaferi” ucuz, boş ve anlamsız. Son 45 yıl içerisinde 4 İspanyol boğa güreşçisi boğalar tarafından öldürülmüş, ama karşılığında 134 bin boğa öldürüldü. Boğa kazansa da ölür. Hemingway’in “ bu öğle vaktinde bir ölüm yaşanacak, acaba insan mı yoksa hayvan mı ölecek?”  şeklinde cin kokan sözde metafizik fikirleri ancak buraya kadar!

Bu paragöz seyirliğin gerçekliği ile Smackdown arasında bir fark yok; burada da cesur matadorlar çok fazla para kazanmak istiyor, şöhret istiyor ve bunu Hemingway tarzı yaralarla incinmeden ya da “adil bir dövüşten” gelebilecek ölümle karşılaşmadan elde etmek istiyor. 1920 ve 30lardaki  boğa güreşiyle karşılaştırıldığında günümüz corridaları aslında bir çeşit karikatür, azıcık bir turist performansı. Ucun bir simulakra olarak corridanın cesur, tehlikeli ve meydan okuyucu olması gerekiyor. Hakikatte ise barbarlık, bıçakların keskinliği, boğaların can acısı, ölümü ve insan ruhunun alçaltılması yaşanıyor.

Sözde “kansız boğa güreşleri” ABD’de de yapılıyor ; ama boğalar gene işkence görüyor, gene taciz ediliyor, ama bu sefer arena dışında anında  öldürülüyorlar. Fransız ve Meksikalılar corridaya yeni bir uygarlık seviyesi getirdiler, artık “bebek boğa güreşi” diye bir şey var. Bazıları birkaç haftalık olan bebek boğalar küçük bir arenaya getirilir, burada izleyiciler tarafından bıçaklanarak öldürülürler. Bu izleyicilerin çoğu Akdenizli ve Latin köklerini öğrenen ve ilk derslerini şiddet ve kibir üzerine alan bıçak taşıyan çocuklardır.

Çocukların boğa güreşine alıştırılması ise özellikle gerici bir durum; çünkü yapılan çalışmalar boğa güreşlerine katılan çocukların ciddi psikolojik bozukluklar yaşadığını ve daha agresif davranışlara meyilli olduğunu gösteriyor. 1992’de İspanya buna rağmen 14 yaş altı çocukların boğa güreşlerine katılmasını yasaklayan maddeyi yürürlükten kaldırdı. Bebek boğaların katledilmesine doprudan katılmayı bir kenara bırakalım, hayvanların zulme uğramasını izlemenin etkisi bile insanlığın geleceği açısından kötü bir kehanet gibi.

Boğa güreşi acı çeken insan ruhunu hasta eden  hastalığı, yabancılaşmayı, agresyonu ve şiddeti simgeliyor. Hem doğal ve  hem de  kültürel evrimle şekillenme koşulları içerisinde  insanlık birbiriyle çelişen arzular ve itkilerle sarsılıyor. Tarihsel olarak insanların daha aydınlanmış ve iyi yönlerinin sosyal ve doğal dünyalarla var olan bağımızla alakalı olduğunu biliyoruz; bu da olası bir değişim adına hepimize  ümit veriyor. Ama boğa güreşi ve kanlı fiestalar gibi gelenekler tamamen ortadan kaldırılana ve tarihin çöplüğüne atılana dek insanlık barbarlık, öz yıkım ve çürüme yolunda aşağılara inmeye devam edecek.

Ahlaki Gelişim Mücadelesi

“Boğa güreşi insanın insanlaşması önünde bir engel”. Meksikalı yazar Eduardo del Rio

“Kardeşliği sadece insan denen canlılarla gerçekleştirmek istemiyorum, bütün hayatla hatta yeryüzü üzerinde sürünen canlılarla gerçekleştirmek istiyorum.” Mahatma Gandi

Boğa güreşleri bütün İspanya’da geçerli bir olgu. Toledo, Seville, Ronda, Madrid ve diğer İspanyol şehirleri boğa güreşleriyle gurur duyup matadorları ermiş düzeyine yükseltiyor. Barlar, cafeler, dükkanlar ve sokak duvarları la corridayı göklere  çıkaran posterlerle dolu.

Ama  boğa güreşleri ve fiestalar hem İspanya’da hem de uluslar arası kamuoyu tarafından büyük eleştiri alıyor. İspanyol televizyonlar boğa güreşlerini önceki dönemlere göre 3 kat azalttı, bu da  ilginin azaldığının bir kanıtı. İspanyol izleyicilerle yapılan araştırmacılar izleyicilerin sadece %14’ünün boğa güreşlerine ciddi bir ilgi duyduğunu gösteriyor, öte yandan %68’inin bu konuya aldırdığı bile yok. Meksika’da boğa güreşine duyulan ilgi azalıyor. Geçen 30 sene içerisinde Juarez’de yapılan boğa güreşi sayısı 50’den 5’e düştü. Bütün Meksika’da boğa güreşi ringlerinin sayısı azalıyor.

Son yapılan kamuoyu yoklamaları İspanyolların, Avrupalıların ve Meksikalıların %80’inin boğa güreşlerine karşı olduğunu gösteriyor. Meksika’da 12 eyalette Hayvanları Korumak İçin Dünya Toplumu adındaki örgütün 50 binden fazla kişiyle yaptığı araştırmalarda insanların %87’sinin boğa güreşine karşı olduğunu görüyoruz. İnsan ve hayvan hakları arasındaki bağı kanıtlar şekilde Meksika’da ve İspanya’daki Yeşil Partiler boğa güreşine karşı hayvan hakları gruplarına katılıyorlar.

Meksika ve İspanya gibi ülkelerde boğa güreşinin popülerliğini yitirmesinin birkaç sebebi var. Bu sebepler arasında bu ülkelerin Avrupa Birliği ve küresel kapitalizmin etkisiyle ekonomik ve kültürel modernizasyona uğraması; medya, televizyon, alışveriş merkezleri, sinemalar ve  bilgisayar oyunları gibi alternatif “eğlence” kaynaklarının olması; futbolun popülerleşmesi (fanatikleri arasında öylesine yaygın ki insan agresyonunun dışa vurulması için yeterli)gibi sebepler var. İspanya son 40 sene  içerisinde hızlı bir modernizasyondan geçti. 1950’lere kadar İspanya tarım ülkesiydi, faşist diktatör Franco da ülkeyi 1939’dan 1975’t ölene dek iğrenç ideolojileriyle yönetmişti. Ardından sosyalistler İspanya’nın uluslar arası konumunu yükseltti ve ispanya 1986’de Avrupa topluluğuna katıldı.

Modernize edici etkiler sadece teknolojik ve ekonomik alanlardan kaynaklanmaz, etik alanındaki değişimlerden de kaynaklanır. Dünyadaki insanlar artık, giderek daha fazla, hayvan istismarını kabul edilemez görüyorlar. Bunun sonunda Dünya Hayvanları Koruma Toplumu (WSPA) ya da Uluslar arası Boğa Karşıtları ve Hayvan Özgürlüğü Kuruluşu gibi bir çok uluslararası grup boğa güreşine karşı agresif kampanyalar yürütüyor.  Boğa güreşi ve diğer hayvan istismarlarına meydan okuyan hayvan hakları grupları İspanya, Portekiz ve Meksika gibi Latin ülkeleri ve Fransa’da  yaygınlaşıyor. Avrupa’da Hayvan Zulmüne Karşı Mücadele (FAACE) grubu bazı kanlı fiestaları durdurdu ve bir çok Avrupa ülkesi ve bölgesinde refahçı düzenlemelerin kurumsallaşmasını sağladı. WSPA ve diğer gruplar boğa güreşi yapılan  ülkelerde insancıl eğitimi yaymaya çalışıyorlar. ABD’de PETA ve SHARK gibi gruplar boğa güreşlerine karşı etkili protestolar ve eğitim kampanyalar düzenlediler.

Uluslararası eleştiriler yüzünden boğa güreşleri ve fiestalar Paris, Moskova, Küba ve diğer yerlerde de durduruldu. 1992’de 400 İspanyol protestocu Madrid sokaklarında boğa güreşlerine karşı yürüdü. Bu sayı Barcelona’da 2000 yılında 500 olmuştu. 1990’dan beri  Barcelona grubu Animal Help,  Katalonya boğa arenasından üçünü kapattı. Tossa de Mar, Vilamacolum ve La Voajol gibi tatil köyleri boğa güreşlerini yasakladı, Jalapa adındaki Meksika şehri de bu yasağı uyguladı. İspanya’daki en ilerici bölge olan Katalonya 1988’de kan fiestalarını yasaklayan bir yasa maddesini kabul etti ama Barcelona’da boğa güreşleri halen daha yapılıyor. Boğa güreşleri ve kan fiestaları Kanarya Adaları’nda da yasaklandı ama horoz dövüşü hem yasal hem de popüler. Orta ve Latin Amerika’da boğa güreşine karşı yasalar çıkarıldı.

Eğer Avrupa ve Meksikalıların çoğunluğu boğa güreşlerine ve zalim fiestalara karşı ise, neden hala bunlar yaşanmaya devam ediyor? Çok iyi organize olmuş üreticiler ve lobiciler ekonomik ve politik güçlerini kullanmaya devam ediyorlar. İspanya’da ulusal ve yerel hükümetler boğa güreşine sıcak bakıyor, getirisine bakıyorlar. Boğa üreticileri inek, boğa, dana ve diğer hayvanları endüstrilerinin yan ürünleri olarak satmak amacıyla kan fiestalarını savunuyorlar. Resmi kilise politikası taraf tutmamaktan yana ama kilise bazı matadorları kutsadı, bazı piskoposlar boğa güreşlerine katıldı, ayrıca endüstriden de fon almaya devam ediyorlar, hatta bazı piskoposların kendisi de boğa güreşçisiydi zamanında. Papa protestolara kulağını tıkadı, yaşanan zulümlerle alakalı kanıtları da görmezden geldi.

Buna ek  olarak, boğa güreşi, Corona birası (anheuser-Busch) gibi şirketler tarafından da savunuluyor. Turizm endüstrileri boğa güreşi yapılması için bir diğer ekonomik kaynak oluşturuyor. ABD turist rehber kitapları turistlere nerede ve ne zaman boğa güreşi izleyebileceklerini açıklıyor. Turizm şirketleri içinde boğa güreşleri bulunan paketler servis ediyor . Bu uydurma romantizm ardındaki kanlı gerçeği gördükten sonra, çoğu turist altı boğadan ikisi öldürülünce oradan ayrılıyor ve bir daha oraya asla dönmüyorlar.

Boğa güreşini savunan şirketlerin boykotlardan ve protestolardan ödü kopuyor. SHARK ve diğer gruplardan gelen yoğun baskılar sonucunda Pepsi Meksika arenalarındaki reklam panolarını çekti. Phoenix’tek Dillard’s departmanı da tüketici şikayetlerinden sonra boğa güreşi bileti satmayı bıraktı. Bu yüzden boğa güreşlerinin yapıldığı İspanya ve diğer ülkelerde eğitimi savunmak hayati öneme sahip olmakla kalmıyor, ayrıca Tucson ve El Paso gibi ABD şehirlerinde de eğitimi yaygınlaştırmak gerekiyor, bu şehirlerden Meksika’ya geçerek boğa güreşi izlemek mümkün. SHARK’tan Steve Hindi’ye göre Meksika ringleri Amerikalı turistler olmasa bir gecede batardı.

Geleneği ve İnsan Kimliğini Keşfetmek

“Bir sömürü biçiminin kadimliği onun devam etmesi için bahane değildir.” Dr. Samuel Johnson

“Düşünen insan ne kadar geleneğe dayansa ya da etrafı nurla çevrili olsa da bütün zalim geleneklere karşı çıkmak zorundadır. Bütün hayvanları da içine alan sınırsız bir etiğe ihtiyacımız var.” Albert Schweitzer

Avrupa’da yaşanan değişimlere bakınca bir gün boğa güreşinin, uzun zamandır devam eden bir “geleneğin”  tamamen ortadan kaldırılabileceğine dair ümitvar olabiliriz. Parlamento 1835’te yasaklayana dek İngiltere’de 1000 sene kadar boğa-köpek dövüşü ve boğa koşusu gibi eylemlerde devam etti. İngiltere, İtalya, Belçika ve Almanya gibi ülkelerde tavuk öldürme festivalleri yaygın ama hepsi de yasaklandı. İspanya’nın yeni geleneği olan keçilerin kilise kulelerinden aşağı atılması (1975’te başladı) da sona erdi. Hayvanlara yönelik bakış küresel anlamda değişiyor ve hem İspanya hem de diğer yerlerde boğa güreşleri, mesela ABD’deki horoz dövüşleri de ahlaki ilerlemenin rüzgarlarına dayanamayabilir.

Barcelona gibi bazı İspanyol şehirleri 1988 tarihli Hayvanlarla Beraber Yaşama ve Onların Haklarını Kabul Etmeye Yönelik Belediye Deklarasyonu’nu imzaladı; ama bunlar boğa güreşlerini muaf tutuyorlar; aynen ABD’deki hayvan refahı yasalarının bilimsel, ekonomik ve  kültürel anlamda geçerli olduğunu düşündüğü en korkunç kurumsal istismar örneklerini mesela bir kedinin ateşe verilmesi gibi görmeyip o çerçeveden muaf tutması gibi. 1997 Amsterdam Avrupa Birliği Protokolü hayvanların hissetme yeteneğine sahip olduğunu söyleyerek onları yasal olarak tanıdı; ama Avrupa Birliği Ulusal Kültür başlığı altında boğa güreşlerinin koruma altına alınmasına karar verdi. Kendisini koyduğu rezil duruma rağmen, AB, turist euroları için boğa güreşine destek verip boğa yetiştirme çiftliklerini sübvanse ediyor. 2004’te Barcelona’da Evrensel Kültür Forumu’na ev sahipliği yapıyor- bu da kültürün ne anlama geldiğini konuşmak için harika bir fırsat; çünkü Barcelona yılda 100 boğanın zevk için öldürülmesine izin veriyor, oysa WSPA kamuoyu araştırmaları Katalonyalıların %96’sının boğa güreşine karşı olduğunu gösteriyor,  %87’si ise hayvanlara da saygı gösterilmesini istiyor. Bu anlamda hem WSPA hem de diğer hayvan hakları gruplarının boğa güreşi karşıtı tavırlarını sürdüreceğini tahmin edebiliriz.

Gelenekler ne kadar uzun süre dayandıklarına, kaç insanın onlara bağlı kaldığına göre değil, aslında insancıl olup olmadıklarına ve şiddetten uzak durup durmadıklarına göre değerlendirilmeli. Zulümün kültürle  bir alakası yok; tersine zulüm kültürün antitezi. İnsanlığın ahlaki uyanışına dek hayvan hakları gereksiz ve keyfi şiddet üzerine kurulan kültürel gelenekleri bir kenara atmaya devam edecek.

Her yıl yüzlerce insan yıllık Mooning of Amtrak gününde California’ya geliyor. Hem sarhoş hem de gürültücü bir şekilde yan yana durup pantolonlarını indiriyor ve geçen trene doğru dönüyorlar. Aynı  şekilde Maine’deki insanlar Çöp Yürüyüşü’nde  yaratıcı botlar veya giyecekler yapıyorlar. Aptalca belki ama ispanya’nın fiestalarının tersine bu fiestalarda hiçbir hayvan bedel ödemek zorunda kalmıyor. Acaba İspanyollar PETA’nın hayat geçmesi için uğraştığı yeni eğlendirici gelenekleri yeterince kucaklayabilir mi? Mesela  çıplak koşusu gibi? Bir çok İspanyol, Meksikalı ve diğer Latin ülkesinden gelen insanlar insanların diğer hayvanlarla nasıl bağ kurması gerektiğini onlara sorgulatan bir kimlik krizini tecrübe ediyorlar.

Boğa muhteşem bir canlı ve bir kültürün hürmet göstermeye isteyebileceği potansiyel bir sembol. Ama hürmet onur ve saygı talep eder, beraber var olma ve  muhafaza etme iradesi ister, ihlal etmeye ve öldürmeye hoş bakamaz. İspanyollar boğayı totemik hayvanları olarak tutabilir elbette ama geleneklerini o hayvanı parçalara ayırmak yerine korumak  için yeniden yapılandırmalılar.  Yeniden ele geçirilecek bir gelenek söz konusuysa o zaman belki İspanya Romalıların “oyunlarını” pas geçmeli ve kadim Mısır’ın boğaya tanrı gözüyle baktığı o hürmet tavrına geri dönmeli ; ama onların kurban ritüelini de hayat geçirmeden yapmalı bunu.

İspanyol güneşi, morumsu renklerle süslü tepeler, matadorun göz kamaştırıcı traje de lucesi (ışıklı giysisi) hepsinin estetik bir değeri var; ama acı çeken bir hayvanın sırf bir insanın bilgi eksiğinden, kibirinden, barbarlığından ve hırsından öldüğü gerçeğinden ayrı düşünürsek böyle bu. Bu gerçek, boğa güreşini sanat olduğu iddiasıyla konduğu yerinden ediyor ve gerçekten ait olduğu yere koyuyor onu-insanın kötülüğü ve şeytanlığının lağımına.

İnsanlar küresel kapitalizmin sebep olduğu başdöndürücü değişiklikleri arasında insanlığın Avrupa kültürlerinin en iyi geleneklerini koruyacak denli bilge olabilmesini ümit etmek zorunda; mesela İspanyol Flamenko müziğinin ve şiirinin güzelliği gibi, ama en kötüsünü de reddedebilmeli, mesela boğa güreşleri ve kan fiestaları gibi. Modernizasyon kültürleri yok ediyor, doğal dünyayı yutuyor, biyoçeşitliliği öldürüyor, değer kavramının anlamını çıkar elde etmeye indirgiyor. Ama ayrıca kadim hiyerarşileri ters yüz ederek hak, demokrasi ve eşitlik gibi ilerici değerleri  savunuyor.

Hayvan hakları modern insanlığın akıl ettiği en yüksek değerlerin geliştirilmesinde yeni bir aşama.  İnsanlar “kültür” adı verilecek değerde bir şey yarattıklarında o zaman boğa güreşi, kan fiestaları ve hayvanlara uygulanan diğer zulüm çeşitleri olmayacak. Gezegene hakim olan, yarı tanrı olduğumuz şeklindeki çarpık kavramlarımız, canlı ilişkileri üzerindeki ağlara bağlı ve ona ait olduğumuz şeklinde daha holistik ve tevazu sahibi bir nosyonla yer değiştirmeli. Eğer insanlık ve canlılar dünyasının bir bütün olarak bir geleceği olacaksa, varsa böyle bir ihtimal; insanlar tahakkümcülüğü ve türcülüğü bütün biyotopluluklara saygı duymak adına ortadan kaldırmak zorunda.

Boğa güreşlerine yönelik dünya çapındaki eleştiriler insan türü kimliğindeki ahlaki gelişimin ve  kaymanın güçlü bir işareti gibi. Bu ahlaki devrim küresel olarak büyümeli. İspanya’daki mücadele insan türünün kendine adapte etmesi, değiştirmesi ve evrim geçirmesi ya da karanlık ve uğursuz bir geleceğe teslim olması yolunda anahtar rolü oynuyor.

(Not: 18 Aralık 2009 tarihinde Katalonya parlamentosu Katalonya’da boğa güreşlerini yasakladı; ama yasak 2012 yılında yürürlüğe girecek.)

Çeviri:CemC