ALF Sık Sorulan Sorular

 

1) Hayvan Hakları Hareketi’nin (HHH) temel prensipleri nelerdir?

Hayvan Hakları Hareketi’nin (HHH) temel prensibi, hayvanların sömürüden, suistimalden ve zarardan uzak, kendi doğalarına uyan bir tarzda yaşamaya hakları olduğudur. Bu, onları sömürürken, ya da onları öldürmeden ve onları yemeden  önce  onlara iyi davranmamız gerektiğini söylemekten daha farklı birşeydir. Hayvanların aynen insanlar gibi, insan zulmünden ve  sömürüsünden uzak olma HAKKI vardır. Bu hakkın sadece farklı bir türe ait  oldukları için ellerinden alınmasına türcülük/tür ayrımı adı verilir.

Hayvan hakları eylemcileri, insanların saygı ve merhamet çemberini, içine yakınlık, yalnızlık, susama, açlık, korku, acı gibi hisler hissedebilen hayvanları da kapsayacak şekilde genişletmek isterler. Bunu yapmaya çalışırken, çoğumuz artık hayvan  çiftliklerini, dirikesimi, ve eğlence sektörü için hayvanların kullanılmasını destekleyemeyeceğimiz sonucuna  ulaşırız. Aynı zamanda, hayvan haklarını destekleyenler arasında da acaba hayvanlara zarar veren HERHANGİ TÜRDEN  bir  araştırmanın mazur görülüp görülemeyeceği, türlere hak tanımanın sınırın ne olduğu, ve hangi durumlarda sivil itaatsizliğin uygun olduğu vb. konularda hala tartışmalar sürüyor. Bununla beraber, bu olası anlaşmazlıklar şu prensiplerin kalıcılığına, insan olmayanların acılarına  merhamet duyup onlarla  ilgilenmek prensibine zarar vermezler:

Bu Sık Sorulan Sorular (SSS) bölümünün ana hedefi, toplulumumuzun sistematik biçimde hayvanları sömürüp onları suistimal etttiğini idrak ettiğimizde ortaya çıkan genel mazaretlerden söz edebilmektir. Bu tür “mazaretler”, vicdanlarımızdan yükü kaldırır belki; ama bu SSS başka hayvanlara verdiğimiz zararı mazur gösteremeyeceğimizi göstermeye  çalışıyor. Bu SSS kapsamının dışında kalan bazı detaylı argümanlar Hayvan Hakları literatürünün şu  üç klasiğinde bulunabilir:

–         The Case for Animal Rights, (Hayvan Hakları Meselesi), Tom Regan (ISBN 0-520-05460-1)

–         In Defense of Animals, (Hayvanların Savunmak Adına), Peter Singer, (ISBN 0-06-097044-8)

–         Animal Liberation, (Hayvan Özgürlüğü), Peter Singer, (ISBN 0-380-71333-0, 2. Baskı)

Regan ve Singer’ın katkılarını takdir etse de, bir çok hayvan hakları eylemcisi, Singer ve Regan’ın felsefi gerekçelerinin tersine kendilerinin hayvan haklarına katılmalarındaki en doğru ve en  uygun itici gücün empatileri ve  şefkatleri olduğunu söyler. “Beni ne  ilgilendirir ki?” diyen okuyucu için şu sebepleri sayabiliriz:

–         Acıyı azaltmak istiyoruz

–         İnsan ilişkilerinde merhameti  yaymak istiyoruz

–         İnsanlığın sağlığın geliştirmek istiyoruz

–         Açlık ve yetersiz beslenme sorunu sona ersin istiyoruz

–         Dünyamızın ekosistemi korumak istiyoruz

–         Hayvan türlerini korumak istiyoruz

–         Doğal hayatı korumak istiyoruz

–         Bu meselelerle  Hayvan Hakları (HH) arasındaki bağlantılar  belirgin olmayabailir. Lütfen okumaya devam edin—DG

“Zorbalıkla  olmasaydı, ellerinden asla alınmayacak o hakları geri kalan hayvanların elde edebileceği bir gün gelebilir”—Jeremy Bentham (filozof)

“Hayat, hayattır—ister kedi, ister köpek  isterse insan  olsun. Bir insanla bir kedi arasında fark yoktur. Farklılık fikri, insanın kendi çıkarına  kullandığı bir insan kavramıdır…” Sri Aurobindo (şair ve filozof)

“Şiddetten uzak yaşamak insanı en yüksek ahlaka götürür, bu da bütün evrimin amacıdır zateb. Diğer yaşayan canlılara zarar vermekten vazgeçmediğimiz sürece bizler hala vahşi yaratıklarız.”—Thomas Edison (mucit)

“Öyle bir gün gelecek ki benim gibi insanlar, hayvanların katledilmesine insanların katledilmesine baktıkları gibi bakacaklar”—Leonardo da Vinci (sanatçı ve bilim adamı)

2 –  Hayvan Refahına Karşı Hayvan Hakları

 

Hayvan Hakları ve Hayvan Refahı: Giriş

Hayvan Refahına Karşı Hayvan Hakları

 

Hayvan refahı teorileri, hayvanların çıkarları olduğu fikrini kabul eder, ama  bu çıkarların da  insanların yararı söz konusu olduğu sürece ticarete dönüştürülebilmesine izin verir. Hayvan hakları, hayvanların, insanlar gibi, vazgeçilmez, başkaları fayda sağlasın diye ticarete dönüştürülemeyecek çıkarları olduğu anlamına gelir. Hakların savunulması, hakların mutlak olduğu anlamına gelmez: bir hayvanın hakları, tıpkı insanlarınki gibi, sınırlıdır ve haklar birbiriyle çelişebilir. Hayvan hakları, hayvanların gıda, giyecek, eğlence veya deney yapma amaçlarıyla kullanamayacağı anlamına gelir. Hayvan refahı ise  insani yöntemler söz  konusu olduğu sürece bu tür faydalanmalara izin verir.

 

Hayvan Refahı hareketi, insan olmayan varlıkların acı çektiği gerçeğini kabul eder ve bu acıyı “insani” davranışlar aracılığıyla azaltmaya çabalar; ama hayvanların sömürülmesine ya da kullanılmasına son vermek gibi bir hedefi de yoktur. Hayvan Hakları hareketi hayvanların sömürülmesini reddettiği gibi bu anlamda onların haklarının da teslim edilmesi gerektiğini ileri sürer. Hayvan refahını savunan bir kişi,  ineklerin yeterli yere sahip olması, düzgün şekilde beslenmeleri vb şeylerler  ilgilenirken, besleme ve  boğazlama olayı “insani” olduğu sürece, inekleri öldürmek ve  onları yemekle alakalı herhangi bir vicdan azabı duymaz.

Hayvan Refahı hareketi, Humane Society( İnsancıl Toplum) ve Society for the Prevention of Cruelty to Animals (Hayvanlara Yapılan Zulümün Engellenmesi Topluluğu) gibi kuruluşlar tarafından temsil ediliyor.

 

Bunu söyledikten sonra, bazı  insanların Hayvan Hakları  ile alakalı görüşlerinin daha farklı olduğunu da eklemek gerek. Bu insanlar Hayvan Refahı gruplarının aslında  hayvanların haklarını desteklediğini söylerler (mesela, bir köpeğin tekmelenmeme hakkı vardır). Bu yoruma göre, Hayvan Hakları , Hayvan Refahı  (HR) ve bazı sert  Hayvan Hakları (HH) grupları aynı şemsiye altında düşünülebilir. Bu yorumun Hayvan Haklarını anaakıma yaklaştırmak gibi bir avatajı var; ancak, HR ve HH grupları arasında  geçerli bir ayrım bulunuyor, ilk paragrafta bundan söz edilmişti.

 

Hayvan Özgürlüğü (HÖ), bir çok insan için, Hayvan Hakları ile  eşanlamlı bir kelime (aşağıya bakın). Bazı insanlar  “özgürlük” kelimesini seçer; çünkü bu kelime  insanın aklına  diğer başarılı özgürlük hareketlerini getirir, mesela kölelerin özgürlüğü hareketi, ya da kadınları özgürlüğü hareketi gibi; ama “haklar “ kelimesi  söz  konusu hayvanlar  olunca belli bir tepkiyle karşılanır genelde. “Hayvan Özgürlüğü” deyimi, Peter Singer’ın aynı adlı kitabının basılmasıyla popülerlik kazandı.

 

Özgürlük teriminin bu kullanımı #  88.soruda açıklanan düz anlamından ayrı olarak düşünülmeli, yani Hayvan Özgürlüğü Savunucusu, muhakkak  yasadışı hareketlere karışan ya da güçlü sivil itaatsizlik eylemlerinde bulunan bir kişi değildir.

Nihayetinde, entelektüel dürüstlük , bizleri burada yapılan açıklamanın gerçekten oldukça yumuşatıldığını söyleme zorluyor; görece doğru olsa da yukarıdaki açıklamalar, “Hayvan Hakları”, “Hayvan Özgürlüğü” ve “Hayvan Refahı” gibi terimler hakkında sürmekte  olan tartışmaları, bu hareketlerin tarihi hakkındaki tartışmaları, önde gelen düşünürlerin gerçek konumları hakkındaki tartışmaları bilinçli olarak kenara koyuyor. Bu tür tartışmaların içeriğini az da olsa anlamak için, şimdiki paragraf güzel bir örnek sunuyor. Doğal olarak  her taraftan saldırıya uğrayacak!

 

Bazıları, Hayvan Özgürlüğü ve Hayvan Hakları hareketleri arasında  ince bir ayırım yapılabileceğini söyler. Hayvan Hakları hareketi, en azından Regan ve yandaşlarının öne sürdüğü gibi, hayvanların kullanıldığı deneylerden tamamen vazgeçilmesini öne sürüyor. Hayvan Özgürlüğü hareketi, Singer ve yandaşlarının öne sürdüğü gibi, bazı durumlarda , mesela  deneylerin ahlaken savunulabilir olduğu konular söz  konusu olduğunda, reddetmeci tutumu kenara koyar. Çünkü böyle durumlar insanlar üzerinde yapılan deneyleri de mazur görmek  için kullanılabilir; ancak bununla beraber, buradaki ayrımın, özgürlük ve haklar görüşü arasında bir farklılık olduğunu iddia edemeyiz; çünkü aslında  etik kuramdaki daha geniş bir farkı yansıtmakta- yararcılık ya da mutlakçılık arasındaki farkı.—DG

Tarihsel olarak, hayvan refahı grupları hayvanların toplumdaki yerini geliştirmeye çalıştı . Bu insanlar hayvanların ruh sahibi olmadığı ve ahlaki manada üzerine düşünmeye değmediği şeklindeki popüler Batı kavramlarına karşı  mücadele ettiler. Hayvan hakları hareketi, kendini reformist hayvan refahçılarına karşı bir alternatif olarak ortaya koydu.  Hayvan hakları hareketi büyüyüp etkili bir hal aldıkça, hayvanları sömürenler bu hareketlere ciddiye almaya zorlandılar. Belki de Tom Regan’ın Hayvan Haklarının Hayvan Refahından ayrı tutulması yönündeki çabalarının da etkisiyle, endüstri grupları statükoyu sürdürmek için “hayvan refahı” terimine sarıldı. Dirikesim yanlısı, avcılık, tuzak kurarak hayvan yakalayan, tarım ticaretini savunan, hayvanların eğlence sektöründe  kullanılması taraftarı gruplar artık kendilerine “hayvan refahı” savunucuları adını veriyorlar. Bu pratikleri savunma amaçlı başka gruplar da aynı başlık altında toplanmış durumda.

Bu klasik bir halkla ilişkiler kandırmacısı, zira hayvanlara yapılan zulmü gerçek manada kabullenmiyor, hayvanların suistimal edilmesine ve  kullanılmasına izin veriyor. Propagandanın etkisi alenen ortada: hayvan hakları savunucularına esktrem damgası vurmak, kendilerini ise  aklı selim insanlar  olarak sunmak. Bugünlerde, “hayvan refahı” terimi, hayvan endüstrisi tarafından en azından hayvanları  koruma grupları kadar sık kullanılmakta.

AYRICA BAKIN: #1, #3, #87-#88

#8 Hayvanlara haklarını vermek insanları küçük düşürmez mi?

Her ne kadar geçerli olsa da bu soruya verilecek şaka yollu bir cevabı David Cowles-Hamar’dan alalım:” İnsanlar da hayvandır, o halde  hayvan hakları insan haklarıdır.”

Daha ciddi bir açıdan baktığımızda, siyahlara ve kadınlara hak tanınmasının beyaz erkekleri küçük düşürdüğünü görmüyoruz. Benzetme yoluyla  şöyle diyebiliriz o halde, insan olmayan varlıklara haklarını vermek insanları küçük düşürmez. Ahlaken tutarlı olmasının yanı sıra, insan olmayan varlıklara da merhametle davranarak aslında insanları yüceltmiş oluyoruz. (diğer benzeri argümanlar için #26 nolu soruya bakın)—DG

“ Bir ulusun büyüklüğü ve  ahlaki gelişmişliği hayvanlara nasıl davrandığına bakarak anlaşılabilir.”- Mahatma Gandhi (devlet adamı ve  filozof)

“İnsanı insan yapan şey, bütün yaratılmışlara duyduğu sempatidir”.—Albert Shweitzer (devlet adamı, Nobel 1952)

“İnsanlar hayvanları katlettiği sürece, birbirlerini öldürecekler. Gerçekten de  cinayet ve acı eken neşe ve sevgi biçemez.” Pitagoras (matematikçi)

AYRICA BAKIN: #26

SORULARA GERİ DÖNÜN

#9 Hitler ve Goebbels hayvan haklarını destekledi mi?

Bu argüman saçma ve ciddiye alınacak bir tarafı da yok. Hitler ve Goebbles’in iddiaya göre  hayvan haklarından yana fikirleri var diye böyle soruluyor (mesela, Hitler’in bir süreliğine vejetaryenmiş), öyleyse hayvan hakları yanlış veya en azından şüpheli bir durumda olmalı.

Bu argümanın sorunu ortada: kötü insanlar  ve  iyi insanlar beraber doğru şeylere  inanabilir. Veya, birisi kötü bir fikre sahip diye (mesela Nazizm gibi), bu, onun her inancının yanlış olduğu anlamına gelmez. Birkaç örnek olayı açıklamaya yeter. Naziler sigarayı azaltma kampanyaları düzenlediler. Bu yüzden sigara içmemeyi desteklemek kuşkulu bir davranış mıdır? İlk Amerikalılar siyahlara  özgürlüklerini vermedileri onlara saygı da göstermediler. Peki bu, onların başkalarına saygı duymuş olmalarının, başkalarına özgürlük vermiş olmalılarının yanlış olduğunu mu gösteriyor?

Teknik olarak, bu argüman, ignoratio elenchus fallacy’dir, yani Türkçesi boşuna nefes tüketiliyor demektir.

Bu arada bir çok bilim adamı Hitler ve Goebbels’in HH’nı anlamlı bir şekilde desteklediğine inanmıyor.—DG

AYRICA BAKIN: #54

#10 Gerçekten bir hayvanla bir insanın aynı olduğuna inanıyor musunuz?

Sözcüğü birebir anlamıyla düşününce  komik geliyor. Bununla beraber  bu  alıntı utanmadan orijinal bağlamından kopartılmıştır HH muhalifleri tarafından. Orijinal  bağlamı aşağıda. Bu açıdan bakıldığında bu alıntı dikkate değecek bir özellik taşımadığı gibi, saçma da değildir.—DG

“Söz  konusu merkezi bir sinir sistemi sahibi olmaya gelince, acı, açlık ve susamışlık hissetmeye gelince, bir fare de bir domuz da bir  köpek de  bir çocuk da aynıdır.”—Ingrid Newkirk (HH  eylemcisi)

AYRICA BAKIN: #47

SORULARA GERİ DÖNÜN

#11 Ahlakta doğru veya yanlış yoktur; sizin kendi ahlakınız benim de kendi ahlakım var, değilmi? ( 3 cevap)

  1. Bu durum ahlaki görecelik olarak bilinir. Tarihi eskiye gider ama yüzyılın başında moda haline geldi, özellikle de Avrupa dışındaki toplumların gelenekleri ile bilgiler gelmeye başladıktan sonra. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra etkisini kaybetti, arada bir gene de  ilgi çekiyor. Bizlerden ahlaki önermelerin sadece  kişisel görüşleri yansıttığı ve bu yüzden mutlak bir önemlerinin olmadığına  inanmamız istenir.

Bu konumla alakalı ana mesele şudur: ahlaki rölativistler ırkçılık gibi korkunç etik eylemleri kınama  konusunda başarısızdır. Hangi temele dayanarak Hitler’in saf ırkla alakalı fikirlerini kınayabilirler ki?(kınayabilirler mi ki?) Nihai Çözüm’ü savunurken Hitler’in ahlaki bir gerçeği mi  dile getirdiğine inanmalıyız?

Diğer toplumların eylemlerini kınama beceriksizliği yanında rölativistler kendi toplumlarının paylaştığı argümanlara da karşı çıkamazlar. Mesela , hayvan yavrularını pet gıda endüstrisi için yetiştirip öldürmeyi savunan bir kişiyi , hele de o kişi bu meseleyi ahlaken mantıklı görüyorsa kınayamazlar bile. Gerçekten de toplumun ahlaken gelişmesi kavramını açıklayamazlar, çünkü gelişmeyi yargılayacak temelden yoksundurlar. Ötenazi, yavru hayvanları öldürme veya araştırmalarda fetüslerin kullanılması gibi etik konularda rölativistlere dönmenin bir manası yok.

Bu tür argümanlarla karşı karşıya kalan ahlaki rölativistler ahlaki hakikatin bir toplumun inançlarına dayandığına  inanırlar; ahlaki hakikat bir toplumun geleneklerinden ve  alışkanlıklarının bir yansıması olarak görülür. Onlara göre , hayvanları doğramak Batı’da kabul edilmektedir, çünkü insanların çoğu öyle düşünmektedir.

Bu noktada da sağlam bir durumda değiller. ABD  İç Savaş’ından önce  köleliğin doğru ve sonrasında da yanlış olduğunu kabul etmemiz  mi gerekiyor? Bütün ahlaki kararlar halk oylamalarıyla verilebilir mi?

Farklı toplumların farklı pratikleri olduğu, birisinin ahlaki bulduğunu diğerinin bulmayabileceği doğrudur. Bununla beraber, bu farklılıklar farklı koşullardan kaynaklıdır. Örneğin,  hayatta kalmanın en temel hedef olduğu bir hayvan topluluğunda yavru hayvanlara ayrılan gıda değişkeni, gıda toplamaya katılan topluluk üyelerinin refah düzeyini azaltabilir. Bu durumda yavrunun öldürülmesi ahlaken doğrudur.

Sonuç olarak ahlaki  gerçeklik vardır (yoksa ahlak sistemi manasızlaşır ve  yasaklayıcı bir gücü de bulunmaz) . Irk ayrımını, köleliğin kötülüğünü, cinsiyet ayrımcılığını reddedenlerle tür ayrımının kötülüğünü kınayanlar arasındaki düşünsel yakınlıklar daha dikkat çekici hale gelir bu şekilde.—AECW

  1. Bir çok HH taraftarı (ben de ) ahlakın görece olduğunu düşünür. HH’nın karşı tarafın ahlaki bakış açısıyla tartışılması; hayali, tanımlaması zor evrensel ahlaki kurallarla tartışılmaması kişileri ikna etme anlamında daha etkilidir. Ahlaki mutlakçılığa karşı argüman geliştirirken  şu basit  itirazı akılda tutmak lazım: Bu mutlak ahlak da nerden geliyor? Ahlaki mutlakçılık bir totolojidir. Eğer “ahlaki hakikat” diye bir şey varsa, o halde onu saptamanın bir yolu olmalı; ama açıkçası böyle bir şey yok. “Ahlaki hakikat”in  bir kanıtı olmadığına göre, AECW nasıl olur da var olduğu sonucuna  ulaşabilir anlamıyorum.

Kişinin ahlaki kapasitesini anlamak için ona neden insanlara merhamet hissettiğini sormak gerek. Herhalde bu kişi merhametinin şu gerçeklerden kaynaklanmadığını kabul edecektir: 1) insanlar dil kullanırlar, 2) insanlar senfoni bestelerler, 3) insanlar uzak geleceği dahi planlayabilirler, 4)insanların yazılı, teknolojik bir kültürü vardır …vb. Tersine, bu kişi merhametinin insanların acı çekebilmesinden, ağrı hissedebilmesinden, zarar görmesinden  vb. kaynaklandığını söyleyecektir. O halde bu kişinin insan olmayan varlıklara ahlaki statü tanımamasındaki keyfi tutarsızlığı açık açık görülecektir.—JEH

  1. AECW ve JEH arasında bir üçüncü olasılık daha var. Matematiğin bir grup kanıtlanamaz belite dayandığı söylenebilir. Ahlak da böyledir. Ahlaki bir sistemin kuruluşunda ahlaki belitler bulunur, mesela “gereksiz yere acı çektirmek yanlıştır”gibi. Bu belitlerle, akıl yürütme metodlarıyla (mesela tümdengelim veya tümevarımla) ve deneysel gerçeklerle yola  çıkılınca ahlaki hipotezlere varmak mümkündür. Bu manada ahlaki  bir deyimin doğru olduğu söylenebilir. Elbette, belitlere karşı çıkılabilir, ve elbette bu tür karşı çıkmalar ahlakı “görece” hale getirir, ama ahlaki
    hakikat kavramı manasızdır.
    Neyse ki, en temel ahlaki belitler evrensel manada kabul gören belitlerdir, genellikle de toplumların  görevini yerine getirmesi  için gerekli görülürler. Farklılıkların varolduğunda tartışılabilir ve izah edilebilirler, tıpkı JEH tarafından  kullanılan “kaldıraç” benzetmesi gibi.—DG
    “Aklı özgür birisi için, hayvanların acı çekmesinde insanların acı çekmesine  kıyasla daha dayanılmaz bir şey vardır. Çünkü en azından insanın acı çekmesi söz  konusuyken bu acının kötü olduğu  ve buna sebep olan kişinin bir suçlu olduğu kabul edilir. Ama her gün binlerce hayvan hiç vicdan azabı duyulmadan doğranıyor. Bundan söz edecek birisiyle olsa olsa dalga geçilir. İşte bu affedilmesi mümkün olmayan bir suçtur.”—Romain Rolland (yazari 1915)
    AYRICA BAKIN:  #5

    #12 Hayvanlar yenmek için yetiştiriliyor; bunu nesi yanlış?

    Bu soru bana daima “Ama biz bunları yapmak istiyoruz, bunun nesi yanlış” sorusunun süslü bir versiyonu gibi görünmüştür. Bir davranışın ahlaken beraat ettirilebilmesi tamamen mantık dışıdır.

    Ama bundan daha kötüsü de var: insanı evrensel manada kınanan eylemleri  haklı çıkarma anlamında tehlikeli sulara atabilir  bu inanç. Bu nasıl oluyor derseniz, şu fikirleri düşünün lütfen:

    “Acı çekmek biz onları hedefimiz için ürettiğimiz sürece mazur görülebilir.” Şimdi,  benzer bir argüman insanları kölelştirip onları üremeye zorlayan köle sahipleri için düşünülemez mi, onlar da” bizim işçilerimiz olmaları için ürüyor onlar” diye haklı çıkartılabilir mi? Naziler, Yahudileri katletmelerini “ ama biz onları öldürmek için bir araya getirdik zaten” diyerek savunamazlar mı?—DG

    “Güneşi gören gözlerden esrarengiz bir biçimde ışıldayan, ve yaşayan her canlıda var olan o ebedi özü tanımayı beceremeyen, paryalara layık bu ahlaka yazıklar olsun!” –Arthur Schopenhauer (filozof)

    AYRICA BAKIN : #13#61

    SORULARA GERİ DÖNÜN

    #13 Peki ama hayvanları öldürmek için yetiştirmeseydik hayvanların yok olmaz mıydı?

    Bu soruya yanıt vermenin iki yolu var. Önce, soruyu soran kişiler “hayvanlar”dan bir tür olarak söz ediyor olabilir, bu durumda bu argümanı daha doğru bir tarzda şöyle sormak lazım:

    “İneklerin ekolojik mevkisi çiftlik hayvanı olmaktır; onlardan faydalanmamız  karşılığında bu mevkilerini sürdürmeyi sağlarlar.”

    İkinci olarak, soruyu soran kişi “hayvanlar”dan bireyler olarak söz ediyor olabilir, bu durumda soru şöyle düşünülmeli:

    “Tek tek bütün inekler eğer biz  onları yemek için yetiştirmeseydik bir hayat sahibi olmayacaklardı.”

    Önce tür yorumuyla ardından da birey  yorumuyla ilgilenelim. Soru soran kişinin argümanı bütün hayvan türlerini kapsıyor olasılıkla; herşeyi daha somut hale getirmek için, şimdilik inekleri örnek olarak alalım.

    İneklerin sadece biz onları tüketimimiz için kullandığımız için var olmaya devam ettiği doğrudur. Bugün Hindistan’ın bir çok yerinde ve başka yerlerde insanlar  ve inekler  hürmete dayalı karşılıklı bir ilişki halindedir. İnsanlık tarihinin son dönemlerinde bu ilişki tek taraflı bir sömürü haline dönüştü, bugün gördüğümüz de budur. Türün tükenmesi ile tüketim/boğazlanma arasında gerçekten de bir mevki olasılığı söz konusu. (İlgili okurlar Jeremy Rifkin’in” Beyond Beef-Bifteğin Ötesi” adlı kitabını çok ilginç bulabilirler).

    İkinci olarak, bir çok kuruluşun hayvan türlerinin yok olmasını engellemek  için programları vardır. Bu gruba ineklerin dahil olmadığını düşünmenin de bir manası yok.

    Türcü argümanının hatalı olmasının bir başka sebebi de , büyükbaş hayvanları yetiştirirken , aslında doğal yaşam ortamlarını yok edip , diğer türlerin de  ortadan kalkmasına sebep olmamız. Örneğin, yağmur ormanlarının yok edilişi bir çok türün tamamen ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Büyükbaş hayvancılık altı kıtada da doğal yaşam alanlarını yok ediyor. Soruyu soran  kişi neden sadece  inek türüyle ilgilenirken diğer  türleri umursamıyor?

    Bunun sebebi inekleri yemeye devam etmek istemesi olabilir mi?

    Ahlak kuramından yola  çıkarak tür argümanına karşı durulabilir. Bu türden sorularla bizlerden evrensel manada kınanan eylemleri kabul etmemiz  istenebilir Mesela, belli bir  insan ırkının köle olarak kullanmak  üzere yetiştirildiğini düşünelim. Burada söylenen şey, eğer biz onları köle olarak kullanmak  için üretmeseydik, bu ırkın var olmayacağı. Okuyucular bu mantığı kabul ediyorlar mı?

    Şimdi sorunun bireyler yorumuna geçebiliriz. Bu argümanı reddetmenin bir yolu şu olabilir: “Erkenden ölünen ve ızdırap dolu bir dünyaya doğmaktansa doğmamak daha iyi”.

    Bir çoğu için, bu yeterlidir. Ancak, ölümden önce acı dolu bir hayat yaşamanın gerekli olmadığını düşünebilir insan. Diyelim ki ineklere acısız bir şekilde öldürüp yenmeden  önce  iyi davranılmış olsun. Eğer onları tüketmek  için yetiştirmeseydik ineklerin kısa hayatlarının keyfini sürmeyecekleri doğru değil mi? Dahası, öldürdüğümüze karşılık yerine yeni bir tane hayata getiriyorsak buna ne demeli?

    Peter Singer bu argümanın saçma  olduğunu düşünüyordu; çünkü doğmayı bekleyen inek ruhları filan yok ortada. Bir çok insan bu görüşü kabul eder ve yeterli olduğunu düşünür; ama Singer artık bu görüşü reddediyor; çünkü artık bir varlığı hoş bir hayata getirmenin o varlıktan  çıkar sağlama hakkını vermediğini kabul ediyor (bu tartışmanın daha geniş bir örneği Hayvan Özgürlüğü kitabının ikinci baskısında mevcut). O halde nasıl devam etmemiz lazım? Buradaki esas mesele HH hareketinin şu görüşüdür: insanların ve  insan olmayan varlıkların insanlar tarafından öldürülmeme hakkı vardır. Buradaki ahlaki sorun, bu argüman insanlara  uygulandığında net bir şekilde görülebilir. Bir bebek doğuran ve  onu 9 aylıkken yiyen bir çift düşünelim, tam da yeni bebekleri doğduğu zaman olsun bu. 9 aylık bebeğin bir inekten farksız olarak  şu andaki durumuyla  ve gelecekle alakalı planlarla  ilgili akli bilgisi yoktur, o halde iki örneği de birbirinden ayırmak için bir sebep de yoktur. Ama, gene de  bu çifti kınarız. Onları kınarız; çünkü bebek, öldürülmeme  hakkı olduğunu düşündüğümüz bir bireydir gene de. Bu hak neden bir ineğe uygulanmasın? Bence bunun cevabı, soruyu soran kişinin ineği yemek istemesinde yatıyor.—DG

    “Sonsuz bir ızdırap çekeceğine hissetme yeteneği olan bir canlının hiç yaşamamış olması daha iyi”.—Percy Bysshe Shelly  (şair)

    AYRICA BAKIN: #12

    #14 Beslenip korunduklarına göre hayvanlar daha mutlu bir hayat sürmüyorlar mı ?

    Bu argüman, siyahların köle olarak özgür kadın ve erkeklere oranla daha iyi durumda  olduğu iddiasıyla kullanılmıştı. Aynı şey, hapisteki insanlar için de  kullanılabilir; hapis , toplumun en sert cezalandırma  yöntemlerinden birisi. Çiftliklerdeki hayvanlar o kadar acı çekiyorlar ki onların yaban ortamlarında daha  kötü durumda olabileceklerini düşünmek imkansız. Yaban, orada yaşayan hayvanlar için yaban değil; orası, onların yuvası. Orada özgürler ve  orada doğal olan şeyleri yapabiliyorlar. Yabanda acı çekme  ihtimalleri, onların tutsaklık halinde acı çekmelerini sağlamak için bir sebep olamaz.

    Soruyu soran burada  iki varsayımda bulunuyor. Birincisi, mutluluk ve  huzurun beslenmek ve  korunmaktan hasıl olduğu; ikincisi,  hayvanların aslında  gerçekten korunduğu  ve beslendiği varsayımı. Her  iki önkabul da sorgulanabilir.

    Elbette hayvanlar besleniyorlar; ne de  olsa tüketilebilmeleri için semirtilmeleri gerekiyor. Ama mesela  çiftlik tavuklarının “korunduğunu” söylemek pek de mümkün değil. Sakatlanmaktan   korunmuyorlar; çünkü acı içerisinde gagaları kopartılıyor. Psikolojik sıkıntıdan da  korunmuyorlar, çünkü doğal olmayan  koşullar içerisinde bir arada tutuluyorlar. Ve son olarak, parçalanmaktan da korunmuyorlar, çünkü insanlar tarafından boğazlanıyor ve mideye  indiriliyorlar.

    Mutluluğun sadece beslenmekten ve korunmaktan hasıl olduğu fikrini de sorgulayabiliriz. Roma İmparatorluğu zamanında, kadırgalarda, köleler kötü hava koşullarından korunuyorlardı; ama mutluluğa ulaşmak için içinde bulundukları koşulları daha da büyük bir belirsizlikle değiş tokuş yapmak zorunda kalıyorlardı muhtemelen. Aynı şey ilk dönem Amerikasındaki köleler için de söylenebilir.

    Sonuç olarak, burada söz  konusu olan ahlaki bir argüman. #13 nolu sorudaki çifti düşünün. Onu tükettikleri noktaya dek bebeklerini koruyacak ve besleyecekler. Bunu haklı bir gerekçe  olarak kabul edemeyiz. Tavuk  için neden edelim ki? –DG

    AYRICA BAKIN: #13

    #15 Hizmet hayvanları ve yük hayvanlarının kullanımı da sömürü müdür?

    Basit bir yaklaşım şunu söylerdi;  hayatta kalmak için çalışmak zorundayız, hayvanlar  için de aynı şey söz konusu. Buradaki mesele şu: biz hayvanlara  çocuklara baktığımız gibi bakmıyoruz, yani aynı himaye ve haklara sahip  olmaya değer, aynı onlar gibi, ahlaken  sorumluluk alamaz gözüyle bakmıyoruz. Ama  çocukları çalışmaya zorlamıyoruz! Gene de şöyle bir ayrım yapılabilir: hayvanlar sürekli kaybetmektedir (çalışmaya rıza gösterebilme  yetenekleri yoktur), çocuklar öyle değildir. Çocuklara çalışmayı empoze etmeyiz,çünkü  onların erişkin ve  ahlaki benliklerini kazanmaları için zamana ihtiyacı vardır. Hayvanlara gelince, onlara bir rol biçeriz, karşılığında da yemeyerek vb. şekillerde onları suistimal etmeyiz. Eğer bu, çalışma koşulları uygun hale getirilip ucuza  işgücü kapatma gibi tavırlarla hareket edilmezse, dinlenmek  için gerekli  zamanları olursa vs., o zaman bu, her iki tarafa da fayda sağlayacak bir  idare olur, ayrıca HH felsefesine de ters düşmez.—DG

    SORULARA GERİ DÖN

    #16 İncil, İnsanlığa hayvanlar üzerinde hakimiyet hakkı vermez mi?

    Hakimiyet ile zorbalık aynı şey değil. İngiltere  Kraliçesi bağlıları üzerinde  hakimdir ama, bu, onları yiyebileceği, onları giyebileceği veya onlar üzerinde  deneyler yapabileceği anlamına gelmez. Eğer hayvanlara karşı bir hakimiyetimiz söz konusu ise, bu kesinlikle onları korumak için, yoksa  kendi çıkarlarımız uğruna kullanmak için değil. Çevrenin ilahiliğini lekeleyen, yaban hayatın bütün türlerini yok eden , her yıl milyarlarca hayvanın işkencelere  uğramasını ve  ölmesini sağlayan bu modern dünya pratiklerini haklı çıkaracak hiçbir şey yoktur İncil’de. İncil, hayata saygi duymanın altını çizer; sevgi dolu bir Tanrı, hayvanların yaşadığı şeylerden ancak dehşet duyabilir.

    İncil’in insanların hayvanlara hakimiyetiyle alakalı bir pasaj içerdiği doğru. Bu durum da İncil’in Tanrı’nın sözü olduğu ve Tanrı’nın nihai ahlaki otorite olduğu kabulünden kaynaklanıyor. Bir anlığına hakimiyetin ne anlama geldiği sorusunu bir kenara koyalım, insanların ahlaki otorite olarak İncil’e başvurması üzerine kafa yorabiliriz. Birincisi, İncil pasajlarının yorumuyla alakalı ciddi problemler mevcut, zira bir  çok ayet birbiriyle çeliştiği gibi, bir çok akademisyen de söz  konusu ayetler üzerinde farklı görüşler ileri sürüyor.

    İkincisi, dünyanın farklı kültürlerinde farklı tanrı inanışları mevcut; bu Tanrılardan bazıları bizlerden gereksiz yere öldürmememizi ve hayata saygı duymamızı rica ediyor. Nihai ahlki otorite olarak kimin Tanrısını almamız lazım?

    Son olarak, Tom Regan’ın gözlemlediği gibi, bir çok insan tanrbir Tanrı’nın var olduğuna  inanmaz, bu yüzden onun otoritesine yapılacak başvurular bu tür insanlar için anlamsızdır. Bu tür insanlar için sözde bir Tanrı’nın yargılarının geçerliliği, diğer akıl yürütme metodlarıyla karşılıklı olarak kontrol edilmeli. İncil’in iddialarını neyle  karşılıklı kontrol edeceğiz?

    Bu mütalaalar insan  eylemlerinin kabul görmesi anlamında (mesela hayvanların tüketilmesi gibi) diğer İncil kaynaklı iddialara da aynen uyar.

    İncil’in Tanrısının ahlaki bir otorite olduğunu kabul edecek olsak bile, “hakimiyet” kelimesinin muğlak bir terim olduğunu, “kontrol etmek”, “idare etmek” gibi anlamları olduğunu belirtebiliriz. Uygun şekilde kontrol etmenin veya idare etmek denen kavramın, hayvanların hayatlarına saygı duymayı ve doğalarına uygun bir biçimde yaşamaya hakları olduğu gerçeğine saygı duymayı kapsadığını kolaylıkla iddia edebiliriz. Hakimetten kalkıp da hayvanların zalimane sömürüsünü kabul etmeye bir anda geçişimizi ise alenen ya da gizli bir şekilde İncil’deki söz  konusu ayette göremiyoruz.—DG

    #17 Ahlaki değerler insan ürünü bir şeydir (hayvanlar ahlaktan anlamazlar); ahlakımızı hayvanlara uygulamanın akıllıca bir şey olmadı anlamına gelmez mi bu?

    Hayvanların kurallarımızı anlayamaması ve onlara bağlı kalamaması bir çocuğun veya aklen engelli bir kişinin durumuyla aynıdır.

    Bu argümanın yanlışlığı basit bir şekilde anlaşılabilir: bebekler ve küçük çocuklar ahlaki değerleri anlamazlar, o halde ahlaki kuralları onlara uygulamak mantıksız olmaz mı? Elbette olmaz. Çocuklara ve bebeklere zarar vermeme sebeplerimiz, yetişkin insanlara zarar vermeme sebeplerimizle aynıdır. Ahlaki değerleri kavramlaştıramamaları veya yararlarını anlamamaları burada bağlayıcı değildir.

    Burada söz konusu ayrım, ancak “ahlak vekilleri” ve “ahlaken hasta” kavramlarında görülebilir. Ahlak vekilleri ne yapması gerektiğine karar verirken sofistike bir kavramsal yeteneği kullanarak ahlaki prensipleri düşünebilen bir kişidir, böyle bir karar verdiğinde de bu davranışı yapmakta özgür iradesini kullanabilen bir kişidir. Bu yeteneklerinin doüal sonucu olarak ahlak vekillerini yaptıkları davranışlardan sorumlu tutmak mantıklıdır. Ahlak vekili denen kişi aslında normal yetişkin bir insandır.

    Ahlaken hasta kişiler, tersine, ahlak vekillerinin yeteneklerine sahip değildir, bu yüzden de davranışlarından sorumlu tutulamazlar. Bununla beraber zarar görme kapasiteleri olduğu için, ahlak vekillerinin bu manada göz önüne aldığı kişilerdir. İnsan bebekleri, yaşı küçük çocuklar, akıl ve ruh hastaları ve hayvanlar ahlak hastaları olarak kabul edilebilir.

    Hayvanların ahlaken hasta olarak kabul edilmesiyle, ahlaken önemsenirler ve bu yüzden de kendimize uyguladığımız ahlaki itibarı onlara da uygulamak son derece mantıklı olmuş olur.—DG

    AYRICA BAKIN: #19#23#36

    SORULARA GERİ DÖNÜN

    #18 Eğer HH savunucuları öldürmeler karşısında bu kadar kaygılanıyorsa neden sadece meyveci olmuyorlar?

    Öldürmek, kendi başına HH felsefesinin merkezinde yer almıyor, bu felsefe daha çok geteksiz acı ve ağrının bertaraf edilmesiyle ilgili bir felsefe. Bu yüzden, bitkiler ağrı veya acı çekmedikleri için, HH felsefesi meyveciliği önermez (meyvecilik, meyveler bitkilerden bitkiler öldürülmeden toplandığı için meyve yemenin altının çizildiği bir diyettir) .

    AYRICA BAKIN: #42#46

    #19 Hayvanlar bizi umursamıyor; biz neden onları umursayalım ki?

    Soruyu soran kişinin pozisyonu- yani, aslında sadece bizim haklarımıza saygı duyanlara haklarını vermemiz gerektiği fikri- karşılıkçılık argümanı olarak bilinir.Toplumumuzun nasıl işlediği ve nasıl işlemesi gerektiği anlamında da ikna edici bir özelliği yoktur.

    Bu argüman, aslında bizim haklarımıza saygı duyamayan bir çok insanın hakları olduğu gerçeğini kabul etmemizle etkisini kaybediyor. Bu gruba yaşlı insanlar, bazı hastalıklardan sıkıntı çeken insanlar, ciddi beyin hasarı geçirmiş kişiler, zeka özürlüler, bebekler ve yaşı küçük çocuklar da dahil. Yeni bir dölleme yöntemi denemek için bu tür insanları kurban eden bir kurum muhakkak ki onların haklarını ihlal ediyor diye kabul edilirdi.

    Orijinal deyim ise etik bir reçete manasında gene bir şey ifade etmiyor. Gelecek kuşaklar bizim endişelerimize karşılık verebilecek durumda değildir, o yüzden, mesela, gelecek kuşakları çok etkileyecek çevresel zararları görmezden gelmekle ahlaken hiçbir zarara sebebiyet verilmiş olmaz.

    Ana problem şu kapasitelerin arasındaki farkın anlaşılamamış olmasında yatıyor:

    Başkalarının haklarını anlama ve onlara saygı duyma kapasitesi.

    Haklardan faydalanma kapasitesi .

    Hayvanların bizi umursamadğı iddiası da tartışılabilir. Ev hayvanlarının sahipleri tehlikedeyken yardım getirebildikleri biliniyor. Sahipleri üzüntülüyken onların sıkıntısını giderdiği de biliniyor. Sahipleri öldüğünde bu hayvanlar acı çekmektedir.—DG

    AYRICA BAKIN : #17#23#36

    SORULARA GERİ DÖNÜN

    #20 Bir ev yanıyor farzedelim. Evde bir köpek ve bir de bebek var. Hangisini önce kurtarırsınız?

    Çocuğumu kurtarırdım, ama bu sadece bir içgüdü. Bir köpek de yavrusunu kurtarırdı. Kimi kurtarırsam kurtarayım, bu , hayvanlar üzerinde deneyler yapmanın ahlaken meşru olduğunu kanıtlamaz. Komşumun çocuğu yerine kendi çocuğumu kurtarabilirim, ama bu da komşumun çocuğu üzerinde deneyler yapmanın kabul edilebileceği anlamına gelmez.

    Önce kurtarmayı seçtiğim kişi karşı karşıya olduğumuz ahlaki kararlarla alakalı hiçbir şey söylemez bize. Sizinkini kurtarmadan önce kendi çocuğumu kurtarmaya karar verebilirim, ama bu kesinlikle çocuğunuz üzerinde deney yapmaya hakkım olduğu anlamına gelmez ya da çocuğunuzu başka bir şekilde sömürmeye hakkım olduğu anlamına gelmez. Zaten ortada yangın filan da yok. Günlük hayatta, hem bebeklerin hem de köpeklerin haklarını koruyacak şekilde davranmayı seçebiliriz.—LK

    Bu durumdaki diğer herkes gibi, her halde duygusal manada bağlı olduğum kişiyi kurtarırdım. Büyük olasılıkla da bu, çocuk olurdu. Başka birisi, yabancı birisinin bebeğini kurtarmadan önce kendi çok sevdiği köpeğini kurtarabilir. Ama bu, LK’nin söylediği gibi , bize ahlaki prensipler hakkında hiçbir şey söylemeyen bir durum.—DVH

    #21 Peki ya zaten ölmüş olan bir hayvanı kullanacak olursam?

    Bu soruyu yorumlamak için 2 yol var. Birincisi, soruyu soran kişi kendini “ama ben hayvanı öldürmedim ki” diyerek aklamaya çalışıyordur, ya da ikincisi, doğal yollarla ölmüş bir hayvanı kullanmanın ahlaki manasını soruyor olabilir ( hayvan ürünleriyle doğrudan alakalı olmayan şekillerde de ölüm olabilir, mesela araba ezebilir). İlk yorumdaki mazereti reddetmek zorundayız. Hayvanların etleri için öldürülmeleri, tüketicilerin et talebi üzerine (pazar talebi) ve finansal destekleriyle (ödeme yaparak) hayata geçirilir. Suç ortaklığından kaçmak mümkün değil. Toplum, “hırsızlığı yapmadı” diye çalınmış eşyaları alan kişiyi affetmez.

    İkinci yoruma gelirsek, doğal yollarla ölmüş hayvanların kullanımı meselesinde ahlaki bir sorun yokmuş gibi görünüyor. Birçok insan, estetik sebeplerle, böyle de olsa kullanılan hayvan ürünlerini kullanmıyor. (Ölmüş insanların vücutlarını kullanmak ister miydiniz?) Elbette, doğal ölümler, bugün, hayvan ürünleri pazarındaki müthiş talebi karşılayamaz; sentetik ve hayvanlardan alınmamış kaynaklar da gerekmektedir.

    Başka insanlar doğal yollarla ölmüş hayvan ürünlerini kullanmayabilir; çünkü diğer hayvan ürünleri için de bir talep oluşturabileceğini düşünebilirler, bu talebin de öyle masumca karşılanması mümkün değil.—DG

    Bu, ölülere saygı duyulmalı manasında bir soru olarak da düşünülebilir. Mezarlara yapılan saygısızlıktan tiksinme duyuyoruz bu sebeple. Doğal şekillerde ölmüş hayvanlar, en azından endüstriyel sürecin bir parçası olmaktansa, rahat bırakılmalılar. Geçmişte sık sık uygulanmıştır, mesela Mısırlılar kedilerini mumyalardı.—AECW

    ” Yemeğinizi bir güzel yediniz; ama her ne kadar mezbahalar kilometreceler uzakta sizden gizlense de, suç ortaklığı diye bir şey var.”—Ralph Waldo Emerson (yazar)

    SORULARA GERİ DÖNÜN

    #22 Çizgiyi nerede çekmeli: hayvanlar, böcekler, bakteriler?

    HH felsefesi, söz konusu hakların “bir hayatın öznesi” olan, acı çekebilen, ağrı duyabilme kapasitesi olan yaratıklara uygulanmasını savunur. Böylesi bir kapasite muhakkak ki bakterilerde bulunmaz. Kesinlikle memelilerde bulunur. Yumuşakçalar ve eklembacaklılar (mesela böcekler) bu sınıflamaya dahil midir, tartışılmaya devam ediyor. İnsan, vicdanına ve varolan kanıtlara dayanarak bu çizginin nerede çekileceğine kendisi karar verebilmelidir.

    #39 ve #43 nolu sorular çizgiyi çizmek konusunda bazı kanıtları tartışıyor.—DG

    AYRICA BAKIN: #39#43

    SORULARA GERİ DÖNÜN

    #23 Madem öldürmek yanlıştır, avcı hayvanların diğer hayvanları öldürmesine engel olmanız gerekmez mi?

    Bu, hayvan haklarına karşı geliştirilen ilginç argümanlardan birisi. Biz insanların birbirilerine zarar vermesini engelleriz , mesela çocukların birbirine vurmasını engelleriz, o halde neden insan olmayan varlıklarda da aynı tavrı göstermeyelim? Bu görev daha ciddiye alınabilir; çünkü hayvanların avcılık yapması daha önemli bir zarara sebep oluyor-ölüme.

    Birinci cevap şudur: avcı hayvanlar hayatta kalmak için öldürmek zorunda; onları durdurmak demek, onları öldürmek demektir.

    Elbette, hayvanların avcılık yapmasının çok büyük ölçekte engellenmesi tamamen imkansız, ama bu da ahlaken ikna edici olmuyor.

    Diyelim ki bir kedinin bir kuşu öldürmesini engelledik. Birden görürüz ki kuş, bir çok yılanı öldürmektedir. O halde aslında kediyi durdurmamamız gerektiği sonucuna ulaşabilir miyiz? Buradaki asıl nokta, insanların bütün bu kararları ve hesaplamaları yapabilecek geniş bir vizyondan mahrum olduğudur.

    Gerçek cevap, hayvanların avcılık yapmasını engellemenin biosferin muhtaç olduğu ekosistemleri yok edeceği gerçeğidir, bu da dünya üzerindeki bütün hayat biçimlerine zarar verir. Milyonlarca yıl boyunca, biosfer, işlemeleri ve istikrar sağlamaları için avlanmalarını gerektirecek kompleks ekosistemler geliştirmiştir. Bu manada insanların büyük ölçekli müdahaleleri bu ekosistemlere hesaplanmayacak derecede ve çok ciddi hasarlar verebileceği gibi, bütün hayat biçimleri için çok yıkıcı, yok edici sonuçları da beraberinde getirebilir.

    Bu müdaheleyi kabul etsek bile (ki kabul etmiyoruz), bu tavırlarımızı haklı çıkarmaz. Yabancı ülkelerde insanların katledilmesini durdurmayı başaramadığımızda, bizlerin bu katliamlara katılmayı uygun gördüğümüz gibi bir mana çıkartılamaz. Aynı şekilde, hayvanların avcılık yapmasını engelleyememiz bizim hayvanları sömürmemizi haklı çıkaracak bir gerekçe olarak görülemez.—DG

    AYRICA BAKIN: #17#19#36#64

    #24 HH hareketi kürtaja karşı değil mi? Eğer değilse, bu ikiyüzlülük değil mi?

    Hayvan Hakları savucunularına öyle ya da böyle kürtaj meselesini dayatma çabaları sıksık yaşanıyor. Bu tür çabalar yanlıştır. Bir insanın HH etiklerine olan bağlılığının, o kişinin embriyo haklarıyla alakalı duruşunu belirlediğini düşünmek manasızdır ta ki kişi hayvan hakları konusundaki duruşunun kürtajla alakalı duruşunu da belirlediğini tartışmaya açık olsun. İnsan kürtaj hakkında belirli bir karar vermeksizin işkenceyi, köleliği ve barbarca davranışları küçümseyemez mi?

    HH savunucuları, insanların elindeki hakların ahlaken bağlayıcı olan bütün biçimlerde bütün yaratıkları kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini savunur. Örneğin, toplum, olgun, hissetme yeteneği mevcut ahlaken hasta bireylerin (#17 nolu soruya bakın) bilim adına öldürülmesini kabul etmediğine göre, mantıken buna benzer şekilde hayvanların da aynı korunma hakkına sahip olması gerektiği söylenebilir. Diğer yandan, kürtaj hala tartışmalı bir konu. HH hareketinin toplumd kürtaj konusundaki görüşlerden daha farklı şeyler yansıtacağını düşünmek de mantıksızlık.

    Esas olarak, HH filozofları, hakların bireylere atfedilmesi için gerekli koşulların mevcut olduğuna memnunlar, bu koşullar insanlara tanınan hakları açıklayabiliyor. Hakların ceninleri de içerek şekilde genişletilmesi için yapılan çabalara ne destek verirler, ne de destek vermemek gibi bir tavırları olabilir.–AECW

    Kürtaj ve hayvan hakları ile alakalı konuda HH destekçileri arasında farklı görüşler var. AECW gibi bir çok insan kürtaj konusu ve HH birbiriyle alakasız konulardır diye düşünüyor. Hakların hayvanlara (ve insanlara) tanınmış olması, onların bir hayatın öznesi olma durumlarına ve acı çekebilme kapasitelerine bağlıdır. Görünen o ki ceninler kürtajdan dolayı acı çekebiliyorlar. Nabzın hızlanması gibi belli fizyolojik tepkiler vermeleri ve sinir sistemlerinin mevcut olması da bu görüşü destekliyor.

    Ayrıca şunlar da söylenebilir: cenin bir hayat öznesi olma yolundadır ve kürtaj yüzünden bizler cenine zarar vermiş oluruz. Bazıları hayat öznesi olma “potansiyelini” hak tanımak için geçersiz bir argüman olarak görür; ama bu fikrin kendisi bile eleştirmeye değer felsefi bir görüş. Mesela, diyelim ki bir insan komada olsun, yeterli vakit olursa, koma halinin geçeceğini düşünelim. Bu durumda kişi gene hissetme yeteneğine kavuşacaktır. Koma halindeyken bu kişi haklarını kaybetmiş mi olur?

    Yukarıda açıklanmış bu argümanlar, kürtaj meselesinin hayvan haklarıyla alakasız bir konu olmadığını gösteriyor, ama kürtajın kesinlikle yanlış olduğunu da göstermiyor. Bunun sebebi, ceninin haklarının kadının haklarıyla çelişmesi olabilir, bu durumda kadının hakları üstün gelir. Herkes bu konuda hemfikir olmayabilir, ama bu tutarlı, ikiyüzlü olmayan ve HH felsefesiyle çelişmeyen bir duruştur.

    Diğer Düşünceler:

    Eğer bir varlık hissetme yeteneği kazanmadıysa (ya da onu tamamıyla kaybettiyse), o zaman dilediğimiz gibi davranmak bize kalmıştır, ister sebze, ister mineral, isterse hayvan olsun (hatta insan olsun). Hissetme yeteneği ölçmesi zor bir nitelik olduğu için, bazıları dikkatli olmayı tercih eder ve ceninin sinir sisteminin, hissetme yeteneğinin oluşabileceği bir safhaya ulaştığını göz önüne alarak, kürtaja izin vermekten uzak durur. Bununla beraber, insan blastosistinin hissetme yeteneği bakterilerinkini aşmaz, ve bu manada ahlaki kuşkular yaşanmadan cenin alınabilir.

    Bazıları bu ayrımı yapmak için hissetme yeteneğinin değil belli beyin dalgalarının baz alınması gerektiğini düşünür. Bu konuyla alakalı makaleler mevcuttur.

    İkiyüzlülük argümanları için lütfen Soru #4’e bakın.

    AYRICA BAKIN: #4

    #25 Sözleşmecilik adındaki etik kuram hayvanların hakları olmadığını göstermiyor mu?

    Sözleşmecilik, etik bir kuramdır. Ahlaki yapımızı, karşılıklı fayda ilkesine dayanan anlaşmalar,sözleşmeler yaparak açıklamaya çalışır. Örneğin, birbirimize saldırmayı reddedişimizi aramızda bir çeşit sözleşme var olduğu imasıyla açıklar: “Sen bana vurmazsan ben de sana vurmam”. Sözleşmeciliğin HH’yla olan alakası hayvanların da bu tür sözleşmelere girebileceği fikrinden kaynaklanır. Kabaca söylemek gerekirse, hayvanlar hak sahibi olamazlar; çünkü bizim haklarımıza saygı duymalarını gerektirecek akli kapasiteden yoksundurlar şeklinde özetlenebilir genel görüş.

    Sözleşmecilik, HH meselesini reddetmede belki de en etkili çaba olarak görülebilir; bu yüzden biraz detay vermek lazım. Bu konu üzerine uzun uzun yazılabilir. Ancak kendimizi temel argümanlarla ve sorunlarla sınırlamamız gerekiyor. Burada yazılanları eksik ve yetersiz bulacak okurlara temel literatüre başvurmaları önerilir.

    Önce şunu söyleyerek başlayalım: sözleşmecilik, ahlaki davranışlarımızı ve saiklerimizi açıklamakta yetersiz kalıyor. Sıradan bir insana komşularından bir şey çalmanın neden yanlış olduğunu sorsanız, komşularının da kendilerinden çalmayacağı garanti olduğu için çalmayacaklarını söylemelerini beklemek mantıklı olmazdı. Komşularıyla gizli bir anlaşmaları olduğunu da söylemezler bu insanlar. Sözleşmelerle uğraşmak yerine, insanlar zarar vermemek diye bir kuralın varlığından söz ederler. Mesela, çalmazlar; çünkü bunu yapmak komşularına zarar verirdi. Aynı şekilde, çocuklara neden bir şey çalmamaları gerektiğini öğretirken eğer çalmamalarına karşılık olarak komşularının da kendilerinden bir şey çalmayacağını öğretmeyiz.

    Ahlaki davranışımız ve sözleşmecilik kuramı arasındaki uyuşmazlığa verilebilecek bir diğer örnek ise, çocuğumu kurtarmak için kendi hayatınızı riske attığınızda bu hareketi de sözleşmeyle alakalı bir zorunluluktan yapıp yapmadığınızı sormaktır. Elbette, insanlar bu tür davranışları başka bir varlığın ızdırabına bir cevap olarak yaparlar, yoksa bunun bir sözleşmeden kaynaklandığını düşünerek yapmazlar.

    Bu yüzden sözleşmecilik, ahlaki davranışlarımızı açıklamakta başarısız bir kuram olarak kabul edilebilir. Olsa olsa, bu kuramı savunanlar açısından tercih edilebilecek bir bakış açısıdır. (Ancak hayvanlara hak verilmesini reddettiği için mi tercih edilmektedir, yoksa hayvanların hala devam eden sömürüsünü haklı çıkardığı için mi tercih edilmektedir?)

    Sözleşmeciliğe karşı geliştirilmiş en ciddi itiraz ise şu: bütün dünyada kınanan düzenlemeleri onaylamak için kullanılabilir sözleşmecilik. Bir araya gelerek aralarında bir anlaşmaya varan ve zenginliğin sadece kendi ellerinde kalmasını garanti eden bir grup çok zengin insan hayal edelim. Bu insanlar yaptıkları anlaşmayla halk kitlelerinin yoksulluk içinde kalması için gerekirse baskıcı taktiklerin kulllanılması konusunda da fikir birliğine varmış olsun. Yaptıkları sözleşmeye bakarak yaptıklarının yanlış bir şey olmadığını savunurlar bu insanlar. Benzer sözleşmeler, başka cinsiyetleri, ırkları vb dışlamak amacıyla da yapılabilir.

    John Rawls bu teoriyi açıklayayım derken iyice olayı abartıyor. Ona göre bu problemi yenmek için önce insanların varlık olarak dünyaya inmedikleri, başlarına ne geleceğini bilmeden imzaladıkları bir sözleşmeye bağlı kalmak zorunda oldukları bir “başlangıç pozisyonu” söz konusudur. Ve tabii bu başlangıç pozisyonundaki kişi mesela zengin mi yoksa yoksul bir kadın mı olacağını bilemediği için, bu kişi bu tür kriterlere daynanan sözleşmeler yapamayacaktır. İnsan işe yaramaz bir teori için daha başka ne tür saçma şeyler duyacağını düşünmeden edemiyor. Ama istenirse bu savunma, HH meselesi lehine de çevirebilir. Elbette başlangıç pozisyonundaki bir kişi kaderinden bihaber olacağına göre, bu kişiler hayvan olarak bu dünyaya ineceklerini düşünmelidir. Bu durumda, yapılacak sözleşmeler hayvan haklarını bir güzel korur!

    Rawls’un mantığındaki bir diğer sorun ise şu: insan o durumda bilgisiz olsa bile sözleşmelerin birçok insanın adalete ters diyeceği sonuçları olabilir. Eğer kişinin mesela bir köle sahibi olarak dünyaya gelme olasılığı %90 ise, köleciliğe izin veren bir sözleşmenin iyi sonuçları olabilir, çünkü birçok kişi köle sahibi olarak doğma olasılıklarının fazla olduğunu düşünebilir. Rawls’un teorisi kendi amaçlarına bile uymuyor.

    Anlaşmacılığın statükodan uzaklaşmaya izin vereceğini düşünmek zor. Nasıl oldu da kölelere özgürlüğü, kadınlara da oy kullanmayı yasaklayan anlaşmalar yeniden pazarlık konusu oldu?

    Sözleşmecilik kendiliğinden anlaşma yapamayacak varlıklara, mesela; bebekler, çocuklar, yaşlı insanlar, mental hastalıkları olan insanlar ve hatta hayvanlara haklar tanınmmış olmasını açıklayamıyor. Bu insanlara hak tanınması için bir çok yol denenmiştir. Bunlarla uğraşabilecek yerimiz yok, bu yüzden sadece birkaç tanesinden bahsedelim.

    Bunlardan birisi, hak sahiplerinin çıkarlarına başvurmaktır. Mesela, ben bebeğinizi yemem çünkü bundan sizin bir çıkarınız vardır, ve ben de sizin benim böylesi bir çıkarıma zarar vermenizi istemem. Peki ya bebeği kimse umursamıyorsa? O zaman bu bebeğe istenen herşeyi yapmak uygun olur mu? Elbette ki hayır. Buradaki bir diğer sorun da birçok insanın hayvanların korunmasında çıkarlarının olmasıdır. Bunun doğal sonucu olarak da başka insanların hayvanları kullanmaktan ya da onlara zarar vermekten vazgeçmesi gerekir. Bu sonuç HH toplulukları için çok hoş bir sonuç olsa da, sözleşmeciliğin hayvanları kullanmamızı mazur gösterdiği argümanını da çürütmüş oluyor.

    Diğerleri ise insanların sözleşmeye saygı duyabilecek kıvama gelene dek diledikleri gibi davranmalarına izin vermek istiyor. Peki ya bunu asla yapabilecek duruma gelemeyecek olanlar, mesela yaşlı insanlar? Ve neden hayvanların değil de insanların böyle davranmasına izin veriyoruz?

    Bazıları ise “indirgenmiş-haklar” tarzını benimser. Çocukların kendilerini kendilerinden korumaları için indigenmiş hakları vardır, vs. Buradaki problem şu: hayvanlar söz konusu olduğunda hakların indirgenmesinin bir manası olmuyor, zaten var olan hakları az. Bizler bebekler üzerinde deneyler yapamayacağımızı, onları öldürüp yiyemeyeceğimizi, onların o indirgenmiş haklarını göz önüne alarak kabul ediyoruz O zaman insan olmayanlara sıra gelince neden bu kadar uç durumlar kabul ediliyor?

    Bazıları ise bir bireyin bir sözleşmeye taraf olmasının olayla bağlantısız bir durum olduğuna inanıyor; önemli olan onların teorik manada bunu yapabilmeleridir. Ama, gelecek kuşaklarda bu kapasite mevcuttur, sadece bizlerle karşılıklı şekilde iletişim kuramazlar, bu yüzden sözleşmeciliğin temeli tıkanmıştır ( tabii eğer biz gelecek kuşaklara içinde yaşanabilir bir dünya bırakmak gibi ahlaki bir zorunluluğumuzun olduğunu kabul etmiyorsak). Peter Singer, “ahlakı aslında böyle yapabilme imkanları hiç yokken neden karşılıklı olarak sözleşmelere taraf olabilecek kişilerle sınırlıyoruz ki?” diyor bu konuda.

    Sözleşmecilikle alakalı pratik sorunlar da vardır; mesela, eğer birisi kalkıp da bir takım ahlaki anlaşmalardan çekildiğini ve bu yüzden de başkalarının ahlaksızca bulduğu eylemlere katılmakta kendini haklı gördüğünü ilan etse, bizim buna yanıtımız acaba ne olurdu? Bu kişiyi kınamak mümkün olurmuydu bizim için? Peki ya sözleşme ihlal edilirse ne yapmalıyız? Eğer birisi kalkıp da bizlerden bir şey çalarsa, o zaman anlaşmayı bozmuş demektir, artık bu sözleşmeye bağlı kalmamız da söz konusu olamaz. Biz de bu durumda bu kişiden birşeyler çalmaya hak kazanmış olur muyuz? Yoksa daha kötü seçenekler de mevcut mu?

    Özetlemek gerekirse, sözleşmecililik şu sebeplerden dolayı hedefine ulaşamaz: a) gerçek, hakiki ahlaki davranışları ve saikleri açıklayamaz, b) birçok insanın adaletsizlik diyeceği bir takım düzenlemeleri onaylar, c)pratik manada olumsuz sonuçları vardır, d) bazı önemli düşüncelerin sözleşmelere dahil olmasını sağlayamaz. Sonuç olarak, daha iyi bir etik açısı zaten var – zarar prensibi. Bu prensip hem basittir, hem bütün dünyaya hitap edebilir, keyfe göre sağa sola çekiştirilemez ve bizlerin gerçek ahlaki düşünce tarzımıza da uyar.—TA/DG

    AYRICA BAKIN: #11#17#19#96

    #26 Muhakkak ki HH’dan daha önemli problemler bulunuyor, mesela evsizlik problemi var; yapacak daha iyi şeyleriniz yok mu?

    Dünyada bizlerin ilgisini bekleyen birçok ciddi problem var; hayvanlara uygulanan zulüm de onlardan biri. Elimizden gelen her yerde bu acıyı azaltabilmeliyiz. Hayvanlara yardım etmek insanlara yardım etmekten daha çok ya da daha az önemli değildir-ikisi de önemlidir. Hayvanların çektiği acı ve insanların çektiği acı birbirine bağlı şeylerdir.

    Bu sorunun içine saklanmış asıl iddia ise insanlar yardım etmenin insan olmayanlara yardım etmekten daha önemli olduğu iddiasıdır. Bazıları buna türcü bir tavır gözüyle bakar (soru #1). Elbette, neyin hayat ölçüsü olarak alındığına bakarak, insanların zulüm ve ihmalkarlık anlamında hayvanlardan daha fazla yaralandığı ve kayba uğradığı söylenebilir.

    Burada yüzeysel olarak, hepimizin enerjimizi hayvanlardan çok insanlara harcamamız gerektiği gibi bir görüş de öne çıkabilir. Ancak, bu hayat ölçüsünü böyle kabul etsek bile, zamanımızı ve enerjimizi hayvanların hakları meselesine harcamamızı haklı çıkaracak sağlam sebepler mevcut.

    HH gündemindeki konuların çoğu insanların faydasına olan şeylerdir. Mesela, hayvan ürünlerinin üretimini ve tüketimini sona erdirmek, insan popülasyonunun genel anlamda sağlığını iyiye götürecek ve çevrenin de katledilmesini önleyecek bir eylemdir.

    Hayvanlara merhamet duymanın insan ilişkilerinde de merhameti artırmak gibi bir yan etkisi bulunuyor. Tom Regan bu durumu şöyle açıklıyor:

    …hayvan hakları hareketi insan hakları hareketinin bir parçasıdır. Hayvanların hakları konusunda mantıklı şekilde oluşturulmuş bir teori ayrıca insan hakları konusunda da ilerleme sağlanmasına yardım eder. Hayvan hakları hareketinde bulunan kişiler aslında – kadın hakları, işçileri, azınlıklar gibi insan haklarına saygı duyulması işinde de ortak mücadele içindedirler. Hayvan hakları hareketi bu hareketler gibi aynı kumaştan dokunmuş bir harekettir.

    Son olarak, HH hareketinde talep edilen davranış biçimi fazla enerji gerektirmez. Biz insanlardan bazı şeyleri YAPMAMAlarını istiyoruz: et yemeyin, hayvanları eğlence amaçlarıyla sömürmeyin, kürk giymeyin gibi.

    Bu negatif eylemler bizlerin insanlara değer verme yeteneğimize zarar vermez. Bazı durumlarda, aslında bizlere daha fazla zaman da kazandırabilirler (mesela avlanmaya, sirklere gitmeye, hayvanat bahçelerine ziyarete ayrılan zaman gibi).–DG

    Zulümden uzak yaşamak full-time bir iş değildir; tam tersine aslında bir hayat biçimidir. Ben alışveriş yaparken, aldığım şeyleri kontrol edip acaba aralarında hayvan deneylerinden elde edilmiş ürünler var mı diye kontrol ediyorum. Bu tür şeyler günün sadece bir kaç dakikasını alıyor. Geriye de hem insanlara hem de hayvanlara yardım etmek için bol bol zaman kalıyor.—JLS

    “Ben insan haklarından yana olduğum gibi hayvan haklarından da yanayım. Gerçek bir insan olmanın yolu budur.” –Abraham Lincoln (16. ABD Başkanı)

    “Bana göre, bir kuzunun hayatı bir insan hayatından daha değersiz değildir.”—Mahatma Gandhi (devlet adamı ve filozof)

    “Bizim görevimiz, merhamet çemberimizi genişleterek, bütün yaşayan varlıkları, doğanın bütününü ve güzelliğini kucaklayarak, kendimizi özgür kılmaktır.” –Albert Einstein (fizikçi, Nolbel ödülü, 1921)

    AYRICA BAKIN: #1#87#95

    #27 Eğer herkes birden vejetaryen olup evinde hayvan beslemekten vazgeçerse, hayvanlara ne olur?

    Herkesin bir gecede vejetaryen olacağını ummak gerçekçi olmaz. Et talebi azaldıkça beslenen hayvan sayısı da azalacaktır. Çiftçiler özel yetiştiriciliği bırakıp başka tarım çeşitlerine yönelecekler. Sayıları azaldıkça bu hayvanlar daha doğal hayatlar yaşayabilecekler.

    Vejetaryenlik çoğaldıkça, gıda amacıyla beslenen hayvan sayısı yavaş yavaş azalacak; çünkü pazar mevcut olmayacak. Aynı şekilde, evcil hayvanların yetiştirilmesi konusunda da benzer bir gelişme görülecek, ve bu talep de ağır ağır azalacaktır. Her iki durumda da, geriye kalan hayvanlar daha merhametli bir toplum tarafından sahiplenilecektir.—LK

    AYRICA BAKIN: #75

    SORULAR GERİ DÖNÜN

    #28 Tarım için uygun olmayan arazilerde hayvanların otlatılması gıda talebini artırıyor; bunun yanlış olduğunu nasıl söyleyebiliriz?

    Dünyada çiftlik hayvanlarının otlayabileceği ama tarımın mümkün olmadığı araziler bulunuyor. Bu arazilerde yaşayan insanlar ürünlerini satışa çıkaramıyorsa ve hayatta kalmak için çiftlik hayvanları beslemek zorundaysa, bunu herhalde çok az kişi sorgular. Ancak, bu araziler yoğun otlatma amacıyla kullanılan verimli ve yarı kurak arazilere kıyasla çok azdır, ve dünyanın gıda sağlama sistemine pek bir katkısı olduğu da söylenemez. (Bazı kişiler bu tür arazilerde yaşamamanın tercih sebebi olduğunu söyleyebilir.)

    Esas mesele, verimli ve yarı kurak bölgelerdeki yoğun otlatmalardır. Bu tür yerlerin çiftlik hayvanı yetiştirmek için kullanılması dünya gıda sağlama sistemini zarar verir. Keith Acker, “A Vegetarian Sourcebook- Vejetaryenin Başvuru Kitabı” adlı eserinde şunları yazıyor:

    “Büyükbaş hayvancılık için kullanılan arazi, enerji ve su kaynakları oranı, eşit oranda sebze yetiştirme oranından %10 ile %100 daha fazladır. Büyükbaş hayvancılığı sadece bu kaynakları kullanmakla kalmaz, onları tüketir de. Bu tarihi bir rekor. Dünya topraklarının çoğunun şu andaki durumu, erozyon, su altı kaynaklarının tükenmesi, ve ormanların yok oluşu (gıda sistemimizin temelini tehdit eden unsurlar olup) bu yıkıcı gıda üretimi biçimimizin sonucudur.

    Büyükbaş hayvancılığı ayrıca tarihsel olarak ve halen dünya çapında ormanların yok olmasındaki en önemli sebeptir (1967 ile 1975 yılları arasında 70 milyon dönümlük ormanlık arazinin 2/3’ü otlakçılığa gitti). 1950 ile 1975 yılları arasında Orta Amerika’da insanlar tarafından mera haline getirilmiş arazi sayısı ikiye katlandı, ve bu da yağmur ormanları edilerek yapılabildi. Bu trend artık yavaşlamış görünüyorsa da, hala tehlikeli ve acımasız bir hızla devam ediyor.

    Otlakçılık geniş arazi parçaları gerektirir, aşırı otlakçılığın ve toprak erozyonunun sonuçları çok ciddi ekolojik problemlerdir. En iyimser sayılarla söylememiz gerekirse ABD meralarının %60’ında çok aşırı otlakçılık yapılmaktadır, bunun sonucu olarak da her yıl milyarlarca ton toprak kaybedilmektedir. Kaybedilmiş üsttoprak oranı yaklaşık %75’tir ve bu oranın %85’i doğrudan büyükbaş hayvancılıktan kaynaklanmaktadır. Aşırı otlakçılık, insan yapımı çöllerin en büyük sebebi.”

    Otlakçılığın yerini hormonal beslemenin(feedlot paradigması) aldığını söyleyebiliriz. Bu sistemler, büyükbaş hayvanları hormonal olarak kendileriyle oynanmadan önce son kez doğal tahıllarla besler. Bu durum otlakçılığı az da olsa azaltır, ama yok etmez. Paradigmanın feedlot kısmı ürünlerin yetersiz kullanımından başka bir işe yaramıyor (bir insanın büyükbaş hayvanlarla beslenmesi için kullanılacak tahılın, doğrudan tahıl alımından 16 kat fazla olması gerekiyor). ABD’de mısırın %80’i ve yulafın %95’i büyükbaş hayvanları beslemek için kullanılıyor.—TA

    “Ben büyük baş hayvanlar ülkesinde yetiştim—bu yüzden vejetaryen oldum. Et iğrençtir… hayvanlar için de, çevre için de, ve sağlığınız için de.”—k.d.lang (müzisyen)

    SORULARA GERİ DÖNÜN

    #29 Bütün hayvan ürünlerini kaldırmaya kalksak Taş Devri’ine döneriz; bunu kim ister ki?

    Tam tersine! Aslında hayvan ürünlerinin kullanılması bizi taş devrinin kafa yapısına ve teknolojisine döndürüyor. Örneğin; Taş Devri insanları donmaktan kurtulmak için Kuzey iklimlerinde kürk giyiyorlardı. Merkezi ısıtma sistemleri, insan yapımı kumaşlar ve bol miktarda bitki sayesinde böyle bir durum kalmadı artık. Eğer modern çağı tanımlamamız gerekirse; toplumsal gelişmeler, teknolojik ilerlemeler sayesinde daha büyük özgürlüklerimizin ve seçeneklerimizin olduğunu söyleyebiliriz. Taş Devri insanlarının daha az seçeneği vardı, bu yüzden giyinmek, yemek yemek ve araç kullanmak için hayvanlara gereksinmeleri vardı. Bugün daha iyi yiyecekler, daha iyi giysiler ve daha yeterli materyaller anlamında hiçbir hayvanının öldürülmesine gerek olmayan bol kaynaklarımız mevcut.—TA

    Portland çimentosundan oluşmuş beton ormanı uğruna hayvanların doğal ortamlarının yok edilmesi, bence girme tehlikemiz olan tek Taş Devri olasılığı.—DG

    AYRICA BAKIN: #60#62#95

    #30 Bütün hayvan ürünlerini tüketimden kaldırmak neredeyse imkansız; bilmeden de olsa hayvanların ölümüne sebep oluyorsanız bunun anlamı ne?

    Evet, bütün hayvan ürünlerini insanların tüketiminden kaldırmak mümkün değil, aynen kendi eylemlerimizden kaynaklanan kazara öldürmeleri ve zararları ortadan kaldıramayacağımız gibi. Ama bu, herhangi türden bir hayvan suistimaline kapıların tamamen açıldığı şeklinde de düşünülemez. Verili koşullar altında en mantıklı hedef, insanın sebep olduğu zararı azaltmasıdır. O halde, buradaki amaç, çekilen büyük acının önlenmesidir.—DG

    #31 Eğer hayvanları kullanmaktan vazgeçseydik bu işlerimizi olduğu gibi geleneklerimizi ve adetlerimizi de kaybetmek anlamına gelmez miydi?

    Öncelikle gelenek ve adet meselesini düşünelim. Açıkçası bazı gelenekler ve adetler yok olmayı hakediyor. Tarih boyunca bir çok örnek düşünebiliriz: kölelik, Roma gladyatör yarışları, işkence, halka açık idamlar, cadıların yakılması, ırkçılık. Bu örneklere HH savunucuları hayvan sömürüsü ve hayvanların köleleştirilmesini de ekliyor.

    İnsan denen hayvan türü neredeyse sonsuz bir adatasyon yeteneği olan bir organizmadır. Yukarıdaki adetlerin kaybı insan türüne hiçbir zarar vermemiştir. Aynı şey, hayvan sömürüsünün ortadan kaldırılmasıyla ilgili olarak da tahmin edilebilir. Aslında, insan türü, insan ilişkilerinde yaşanacak bir kuantum sıçramasından büyük fayda görürdü.

    İş meselesine gelince, sorunun ekonomik yönleri #32 nolu soruda tartışılıyor. Risk altındaki şeyin bir iş olduğu ve onun yerine ahlaken daha az müphem başka bir işin bulunabileceği hatırlatılmalıdır. Hayvanlar için söz konusu olan şey ise, işkence ve sömürünün ortadan kalkması, insan zulmünden ve barbarlığından uzak mutlulukla dolu bir hayat olasılığıdır.—DG

    İnsanlar sık sık insanların her zaman hayvanları yediğini söylüyor, sanki bu, eyleme devam etmek için yeterli bir sebepmiş gibi. Bu mantığa göre insanların insanları öldürmesini de engelememeliyiz, çünkü insanlığın doğuşundan beri bu da yapılmaya devam ediyor.”—Isaac Bashevis Singer (yazar, Nobel ödülü 1978)

    AYRICA BAKIN: #32

    SORULARA GERİ DÖNÜN

    #32 Hayvan ürünü endüstrisi büyük bir iş; eğer bu endüstri dursa ekonomiye büyük zararı olmaz mı?

    Otomobilin icadı, köleliğin kaldırılması, ve 2. Dünya Savaşı’nın sonu da işlerin yeniden belirlenmesini ve yeniden yapılandırılmasını gerektirmişti. Toplumsal ilerlemenin özelliklerinden birisi budur—ilerlemeyi geciktirici bir sebep değildir.

    İnsanlar çıkar üzerine temellendirilmiş bir eylemi haklı göremezler. Bizlere iğrenç gelen birçok suç ve pratik, çıkar temeline dayanmıştır veya dayanmaya devam etmektedir: köle ticareti, çocuk gelinlerin satılması, esrar ticareti, her türden dolandırıcılık, fuhuş, çocuk pornografisi gibi.

    Buna iyi bir örnek olarak tütün endüstrisini verebiliriz. Bu, multimilyar dolarlık bir endüstridir, ama pazardan çekilmesi için her yönden üzerine gelinmektedir. Ana problem ise tütünün yan etkilerinde görülebilir, yani, sağlıkla alakalı önemli sonuçlar ve sebep olduğu ölüm, çıkar meselesini gölgede bırakmaktadır. Hayvan sömürüsünün de yan etkileri var. En önemlileri arasında hava kirliliği, ve büyük çapta büyükbaş hayvancılığı sonunda ormanların yok olması gibi ciddi problemler bulunuyor. 28. Soruda gördüğümüz gibi, bu pratikler gezegenin kaynaklarını sürdürülemez bir şekilde kullanıyor. Bu pratikler devam ederse ekonomi esas o zaman işleyemez hale gelecek!

    Son olarak, hayvan endüstrileriyla alakalı çıkarlar pazar talebinden ve refah bolluğundan kaynaklanıyor. Bu talebin yavaş yavaş diğer endüstrilere kaydırılamayacağını düşünmek için hiçbir sebep yok. Biftek yerine enginar yiyebiliriz veya makarna yiyebiliriz vs. İnsanlığın damak lezzetine olan düşkünlüğü etle beraber kaybolmayacak. Aynı şekilde, hayvan endüstrileriyle alakalı işler de hayvan endüstrilerinin yerini alabilecek işlere doğru yavaş yavaş kaydırılacaktır.–DG

    “Vejetaryen yaşama biçiminin insan mizacını fiziken etkilemesi bile, bütün bir insanlığı değiştirecektir.”—Albert Einstein (fizikçi, Nobel ödülü 1921)

    AYRICA BAKIN: #28#31

    #33 İnsanlar evrimin zirvesindeler; bu onlara hayvanları diledikleri gibi kullanma hakkı vermez mi?

    Bu, bilimsel gözlemlerden etik sonuçlar çıkarmaya çalışan bi çok argümandan yalnızca biri. Bu örnekte, bilim temelsiz ve etik sonuç da belirsiz görünüyor. Önce bilimle başlayalım.

    Soruda evrimin, böceklerin ve diğer “daha alt” türlerin en dipte olduğu ve insanların da (tabii ki) en tepede olduğu linear genel bir uyum kademesi ya da bir evrim merdiveni yarattığı öngörülüyor. Bu fikir, daha geniş ama artık gözden düşmüş bir evrimci sistem olan Lamarkçılıktan türemiştir. Charles Darwin’in doğal seçilimi keşfetmesi ise bu sistemi ters yüz etmiştir. Darwin’e göre türlerin yayılıyordu, her tür kendi çevresine daha fazla adapte oluyordu. Bu görüşe göre, zirve fikri muğlaklaşıyor; evet insanlar nişlerine(yaşam alanlarına) daha iyi adapte olmuşlardır (bir çok kişi bu konuda itiraz edebilir, gezegeninin kaynaklarının sürdürülemez hale getirerek kullandığımızı söyleyerek eleştiride bulunabilir), ama bakteriler de çok iyi uyum sağlamış durumdalar nişlerine. Bu durumda gerçekten insanların bakterilere oranla nişlerine daha iyi adapte olduklarını söyleyebilir miyiz, nişler farklı olduğu sürece bunu söylemek ne anlama gelir ki?

    Belki, soruda kastedilen şey, “zirve” kelimesi kullanılırken, aslında insanların bazı özelliklerde ustalık kazandıkları ve bu özelliğe göre bir ölçek belirlenebileceği fikri de olabilir. Mesela; mental kapasite düşünülürse insanlar bakterilerden daha üstün konumdalar. Ama farklı bir seçim çok farklı sonuçlara yol açabilir. Doğurganlık söz konusu oldukça bakteri “zirvede”dir. Ölçümüz uçmaksa, o zaman da kuşlar “zirvede”dir.

    Şimdi etik meselesine bir bakalım. Evrimde zirve meselesini kenara koyalım ve insanların zeka ölçü alındığında bütün varlıklar arasında en tepede olduğunu kabul edelim. Böyle olması insanlara sırf beyinleri insanlarınki gibi gelişmediği için hayvanlara dilediği gibi davranma hakkını verir mi? Eğer evet dersek, kendimiz için yeni bir Pandora Kutusu açtık demektir. O halde zeki insanlar kendileri kadar zeki olmayan insanları dilediği gibi sömürebilir anlamına gelmez mi bu? (hepimiz dünyanın Einsteinlarına köle mi olacağız?) Farklı bir özelliği ele alalım, fiziken güçlü olanlar zayıfları suistimal edebilir mi? Yalnızca ahlaken kaba birisi bu prensibi kabul edebilir.—AECW

    AYRICA BAKIN

    #34,#37

    # 34 İnsanlar besin zincirinin en tepesinde; o halde istediklerini öldürüp yemekte haklı sayılmazlar mı?

    Hayır; yoksa toplumumuzdaki potansiyel yamyamlar aynı savunmayı kendi pratikleri için de savunabilirdi. Bir şeyi yapabiliyor olmamız onu yapmamızın doğru olduğu anlamına gelmez. Diğer yaratıklar üzerinde büyük bir gücümüz var, ama büyük güçlerle beraber büyük sorumluluklar da söz konusudur, bunu her anne baba onaylar.

    İnsanlar besin zincirinin en tepesindedir, çünkü insanlar hayvanları yemeyi SEÇMEKTEDİR. Bu yüzden bu soruda bir totoloji söz konusu. Eğer hayvanları yemeyi seçmeseydik, besin zincirinin en tepesinde olmazdık.

    Herhangi bir özelliğin, daha alt konumdaki bir varlığa karşı üstünlük sağlamak için kişiye doğal bir hak tanıdığı fikri ise #33 numaralı soruda çürütülüyor.—AECW

    AYRICA BAKIN #33

    #35 Hayvanlar yalnızca bir makinadır; neden umrumuzda olsun ki?

    Yüzyıllar önce filozof Descartes hayvanların otomat varlıklar olduğu ve acı hissedemekleri fikrini ortaya attı. Descartes’ın takipçileri, bir hayvan eğer bağırıyorsa onun sadece bir refleks olduğuna, insanın mekanik bir oyuncak bebekten de alabileceği bir reaksiyon olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden hayvanlarda anestezi kullanmadan deney yapmakta sakınca görmediler. Korkmuş gözlemciler ise deney hayvanlarının çığlıklarını umursamamaları konusunda uyarıldılar.

    Bu fikir bugün modern bilim tarafından reddediliyor. Hayvanlar artık “sıradan makineler” olarak görülmüyorlar. Bilimin diğer türlerden öğrendiği herşey, insanlarla hayvanlar arasındaki biyolojik benzerliklere işaret ediyor. Charles Darwin’in yazdığı gibi, insanlarla hayvanlar arasındaki farklar derece farklarıdır, tür farklılıkları değildir. İnsanlar ve insan olmayan varlıklar milyonlarca yıldır evrim geçirmekte olduğu için, benzer sinir sistemlerine ve benzer organlara sahip oldukları için, diğer hayvan türleriyle de (özellikle memelilerle) benzer mental ve duygusal hayatlar paylaşmadığımızı söyleyemeyiz.—LK

    #36 Doğada, hayvanlar birbirini öldürüp yiyor; o halde insanların bunu yapması neden yanlış olsun?

    Yemek yemek için öldüren hayvanlar böyle yapmazlarsa hayatta kalamazlar. Bizim konumumuz ise böyle değil. Et yemememiz bizim yararımıza. Ayrıca, diğer meseleler söz konusu olunca standart olarak hayvanları almıyoruz, neden yemek yemek söz konusu olunca standardımız hayvanlar oluyor?

    Avlanan hayvanlar yemek yemek için öldürmek zorunda. İnsanlarsa tersine, bir seçeneğe sahipler; hayatta kalmak için et yemeye ihtiyaçları yok.

    İnsanlar, hayvanlardan ahlaki bir sisteme göre davranma ve bunu algılayabilme kapasitesi açısından farklıdırlar; bu yüzden hayvanlardan ahlaki manada rehberlik yapmalarını ya da ahlaki bir emsal oluşturmalarını bekleyemeyiz. HH felsefesi, insanların duyguları olan bir insanı öldürüp yemesinin yanlış olduğu kadar, duyguları olan bir hayvanı da öldürüp yemesinin yanlış olduğunu öne sürer.

    Hayvanlardan ahlaki emsal oluşturmalarını beklemenin saçmalığını ortaya koymak için, sorunun şu biçimlerini de düşünün:

    “Doğada, hayvanlar birbirinden bir şeyler çalarlar; o halde insanın çalması neden yanlış olsun?”

    “Doğada, hayvanlar insanları öldürüp yer; öyleyse insanların insanları öldürüp yemesi neden yanlış olsun?”—DG

    AYRICA BAKIN: #23;, #34, #64

    #37 Doğal seçilim ve Darwinizm bütün dünyada kabul görüyor; bu tür güçleri yenmeye çalışmak gerçekliğe uymayan bir tavır olmaz mı?

    Hayvan Haklarının Darwinci güçlerle çatıştığını iddia ederken, soruda kaderci bir tavır olduğunu kabul etmemiz lazım: bizim ahlak duygumuz doğal seçilim kanunlarına dayanmıyor. O zaman neden onun bazı sonuçlarından etkilendiğimizi hissedelim ki?

    Erkeklerin baskın olduğu, yabancı düşmanlığının, savaş kışkırtıcılığının olduğu birçok insan toplumu bulunuyor. Bunların arkasında gizemli ve evrensel güçler olduğunu mu düşünmeliyiz, bu tür eğilimleri bastırmaya çalışan bütün çabaların bırakılması gerektiğini düşünmeliyiz? Veya insanlar hastalanınca onları “en güçlü olan hayatta kalır” prensibi gereğince terk mi ederiz? Onları terketmeyiz; ve doğal seçilimi yenmek için de acı çekmeyiz.

    Hayvan Hakları felsefesinin pratik anlamlarının insanlara zarar verdiği, adapte olamadığını düşünmek için hiçbir sebep yok. Tersine, bu Sık Sık Sorulan Sorular (SSS)’daki diğer sorularda yanıt verildiği gibi, hayvanların haklarına saygı duymak insanlar için de faydalı yan etkiler yaratacaktır, mesela daha sürdürülebilir tarımsal pratikler sağlayacaktır, ve elbette daha iyi çevresel politikalara, sağlık politikalarına yol açmış olacaktır.—AECW

    Darwinizmin ortaya çıkışı, bireysel organizmalar fikri yerine o eski sabit türler fikrini getirmişti. HH felsefesinin sözünü ettiği ahlaki bireycilik, hayvanın türünün önemli olduğunu söyleyen eski düşünceyi kaldırarak organizmalara bireysel kapasitelerine göre davranılması gerektiği şeklindeki düşünceye yer verir. Bu yüzden, ahlaki bireycilik aslında evrim teorisiyle iyi uyum sağlar.—DG

    AYRICA BAKIN #63-62

    #38 HH çevreci felsefeye karşı değil mi (mesela “Derin Ekoloji’de tanımlanan biçimine)?

    Hayır. Bu SSS’da bulunan birçok cevaptan anlaşılabileceği ve #92 nolu soruda sözü edilen birçok kitabın okunmasıyla anlaşılabileceği gibi, HH’nın amaçları ve felsefesi, ana akım çevreci hareketin amaçlarına uymaktadır, onu tamamlamaktadır. Michael W. Fox, HH’nı ve çevreciliği, (insan ve insan olmayan) bireylerin hakları ve biosferin bütünlüğü konusunda aynı diyalektiğin iki ayrı yüzü olarak görüyor.

    Bazıları bireysel haklara dayanan bir ahlakın aslında bütüncü çevreci görüşlere, yani biosferin kutsallığı meselesine aykırı olduğunu düşünür. Ancak, insan olmayanlar da dahil bütün bireylere hak tanıyan çevreci bir etik geliştirilebilir. Böylesi bir etik, biosferi oluşturan bireylere saygı gösterirken biosfere bir bütün olarak da saygı gösterir, böylece bütüncü çevreciliğin amaçlarını da yerine getirmiş olur. Hak tanıyan görüşle bütüncü görüşün çelişmediği ortada.

    Derin ekoloji kavramına ve onun HH’na olumsuz yaklaşımına gelince, Fox, bu tür iddiaların temelsiz olduğunu söylüyor. Aşağıdaki yazılar Michael W. Fox’un “Inhumane Society-Merhametsiz Toplum” adlı kitabından alındı.—DG

    “Derin ekologlar bitki ve hayvanların doğal ekosistemlerindeki çeşitliliğini bolluğunu desteklerler… Derin ekologlar yaban hayatın endüstrileşmesine ve sömürülmesine muhalefet ederler, çünkü bu ekolojik olarak çürük bir tavırdır; bazı türleri diğerlerine üstün kabul etmek, popülasyon dengesizliklerine istenmeyen bazı türlerin yok olmasına sebep olur kaçınılmaz olarak.

    “Deep Ecology- Derin Ekoloji” adlı kitaplarında Bill Devall ve George Sessions, hayvan hakları filozofu Tom Regan’ın görüşlerine yer verirler. Regan ve onunla aynı fikirleri paylaşanlar “bütüncü bir ekolojik etiğin… bir çeşit totalitarizme ve ekolojik bir faşizme yol açtığına” inanıyor. Ancak kitaplarının ekinde, George Sessions filozofların totalitarist olmayan çözümler için çalışması gerektiğini söylüyor, ve “bütün olasılıklar içerisinde, bu da bütün bireylerin (insan ve insan olmayan bireylerin) bütünlüğüne saygı duyan bir çeşit bütüncü ekolojik etiğe gereksinecektir” diye ekliyor.

    İronik olarak, yazarlar bir yandan hayvan hakları hareketini eleştirirken, Arne Naess’ten bir alıntı yapıyorlar ( ki O da derin ekoloji hareketinin kurucusu kabul edilebilir belki)…Mesela Naess şöyle söylüyor: “biomerkezli eşitlik fikri, biosferde varolan herşeyin, kendisini gerçekleştirme ve kendisini kendi tarzıyla dışarı vurma anlamında yaşama ve serpilme konusunda eşit haklara sahip olduğunu söyler…” –Michael W. Fox (HSUS’un Başkan Yardımcısı )

    AYRICA BAKIN: #28, #59

    #39 Peki ya böcekler? Onların da hakları var mı?

    Hak meselesini ele almadan önce “peki ya böcekler?” sorusundan söz edelim. Böcekler Insecta grubuna ait olan küçük omurgasız hayvanlardır. Yetişkin olanlarında 3 çift bacak, üç ana bölümden oluşan bir vücut, ve genellikle 2 çift kanat bulunur. Daha gevşek bir tanıma dayanarak burada örümcek, kırkayak ve kene gibi benzer ormurgasız hayvanları örnek olarak alacağız.

    Böceklerin omurgalıların merkezi sinir sitemlerine tersine gangliyonik bir sinir sistemi vardır. Bu tür bir sistem nöron yığınlarından oluşur, buna gangliya adı verilir. Gangliyalar beraber yerleştikleri vücut segmentiyle bağlantılıdır ve sırf bu segment için uzmanlaşmıştır. Gangliya arasında karşılıklı bağlantılar mevcuttur, ama bu bağlantılar global bir kesişme ağı olarak değil de lokal segmentlerin koordinasyonu olarak işlev görürler. Mesela, kırkayağın vücudundaki bacak hareketinin dalgaları bu segmentlerin bağlantılarından meydana gelir.

    Bazı türlerde sefalik gangliya çok kompleks davranışları destekleyebilecek denli geniş ve komplekstir (ahtapot ve istakoz gibi). Böcek olmayıp aslında gangliyanik bir sinir sisteme sahip başka bir omurgasız hayvan olan bir balık türü(cuttlefish) debir köpek kadar zeki kabul ediliyor bazıları tarafından.

    Böceklerin ilkel öğrenme kapasitleri mevcuttur, bu yüzden de zeka sahibi denecek türden bazı davranışlar gösterirler. Örümcekler becerileri ve işbilirlikleriyle bilinirler; bütün bunlara içgüdü denip geçilebilir mi bu tartışılır. Kesinlikle arılar kısıtlı birşekilde de olsa öğrenebiliyorlar. Arılar yemeğin yerini öğrenebiliyor ve bu bilgiyi arkadaşlarına geçebiliyorlar. Ancak öğrenmek sadece belli türlerin uzmanlaştığı ve bazı türler için geçerli bir durum.

    Yukarıda anlatıldığı türden primitif bir mental hayata ek olarak, böceklerin acı çekebileceğine dair de kanıtlar bulunuyor. Solucanın sinir sistemi, mesela solucan yaralanınca, onu uyuşturan bir madde salgılar. Benzeri tepkiler omurgalılarda da görülür ve genellikle acının hafifletilmesine yarayan bir mekanizma olarak kabul edilir. Diğer taraftan, sakinleştiriciler analjeziyle alakalı olmayan işlevler için de kullanılır; mesela vücudun ısı düzenlemesi ve iştah kontrolü gibi. Bununla beraber doku yaralanmalarındaki salgı oranı oldukça manidar.

    Solucanlar kancaya takılınca çok sert şekilde kıvranırlar. Başka tür gözlemler de bulunuyor. Örneğin, bir yaban arasının karnı koparılsa bile kafası çiçeği emmeye devam eder (belki de acı hissetmeden?).

    Peter Singer bir organizmanın acı çekme kapasitesi olup olmadığına karar vermek için 3 kriterden söz eder: 1) uygun bir sinir sistemi mevcuttur, 2) davranışsal işaretler mevcuttur ve 3) acı çekme tecrübesinin evrimsel anlamda bir kullanışlılığı bulunmaktadır. Bu kiter, sınırlı bir biçimde de olsa, böcekler söz konusu oldukça doyurucu bir açıklama gibi görünmektedir.

    Şimdi sıra geldi böcek haklarından söz etmeye. Öncelikle, böceklerin diğer hayvanlar gibi endüstrileştirilmediği ve bu yüzden de öncelik taşımadıkları söylenebilir. Ama bu doğru değildir; bal üretimine, ipek üretimine, karmin böceği üretimine dayanan büyük endüstriler var; bunun yanında insanların böcek öldürücü ilaç kullanmalarından kaynaklı kitlesel böcek ölümleri de yaşanıyor. Bu argüman doğru olsa bile, bu bizleri söz konusu prensiplerin bütün hayvanlara uygulanması anlamında tutarlı bir tavır belirlemekten geri koymamalı. Böcekler, Hayvan Krallığının bir parçasıdır, ve onları genel HH argümanlarından dışlamak için bazı özel argümanların geliştirilmesi gerekir.

    Bazı insanlar sinir sisteminin kompleks olması anlamında bir fark ileri sürebilir, mesela sadece operan ıslah özelliği olan hayvanların serbest bırakılmaya ihtiyacı olduğu söylenebilir. Diğerleri buna karşı çıkabilir ve bu meseleyi başka bir yere koyabilir. Bazıları acı çekme kapasitesini baz alan bir hayat ölçüsü olmasını talep edebilir. Diğerleri bu ölçüye bir çizgi çekip o çizginin altındakilerin hak sahibi olmayacağını da söyleyebilir. Bu çizgi acaba böcekleri kapsarken daha alttaki omurgasız hayvanları dışlamakta mıdır? Yoksa bu ölçüye hiçbir çizgi çekilemez mi? Bu mesele HH topluluklarında hala tartışılıyor.

    Zulümden uzak yaşamaya çalışan insanlar bu çizgiyi mümkün olduğu kadar aşağı çekmeye çalışıyor. Gerçekten de insanlar böceklere gereksiz yere zulmedilmesinden de uzak durabilirler.

    Böceklerin özgürlük meselesiyle alakalı pratik meseleler şu iki soruyla dhaa belirginleşiyor.—DG

    “Sadece insan denilen varlıklarla değil, bütün hayatla, hatta yeryüzünde sürünen varlıklarla bile kardeşlik ve birlik halinde yaşamayı gerçekleştirmek istiyorum.”—Mahatma gandhi (devlet adamı ve filozof)

    “O aşılması imkansız çizgiyi geçecek olan nedir?..Soru, Onlar düşünebilir mi? değil, Konuşabilirler mi? değil, ama Acı çekebilirler mi?..işte soru bu.” –Jeremy bentham (filozof)

    AYRICA BAKIN #22, #40, #41, #47

    #40 Karıncaları ezmemeye dikkat etmek zorunda mıyım?

    Hindular buna evet derlerdi! Bazı mütedeyyin Hindular küçük böcekleri ve mikropları öldürmemek için gaz maskesi takıyor.

    Ne kadar dikkatli olursak olalım, yaşamanın yan etkisi olarak acıya sebep olacağız. Buradaki hedefİ gereksiz yere çekilen acıyı önlemek ve sebep olduğumuz acıyı azaltmak. Kontrolsüz, bile bile yapılan zulümlerle alakası yok bu durumun. Buradaki böceklerin kanatlarının koparılmasından ya da karıncaların bile bile yakılmasından söz ediyorum.

    Burada çözüm kişinin kendi vicdanına dayanarak hareket etmesinde yatıyor. Belki insan yürürken karıncalara dikkat etmeyebilir; ama eğer karıncaları görüp de onları ezmemeye dikkat ediyorsa, bunun kime zararı var?—DG

    #41 Böceklerde az da olsa bilinç olduğuna dair kanıtlar var; insanlara böcekleri öldürmemelerini söyleyerek saçmalamış olmuyor musunuz?

    Böceklere haklarını teslim etmek demek onları öldürmek her zaman için yanlıştır anlamına gelmez. Varlığa yönelmiş bütün tehditler doğal olarak meşru müdafaa hakkını da beraberinde getirir. Eğer böcekler kişinin sağlığını tehdit ediyorsa, HH felsefesi onları yok etmenin yanlış olduğunu ortaya sürmez.

    Pestisid ve herbisidler böcek popülasyonlarını yok etmek için sık sık kullanılır. Bu durum meşru müdafaa bazında savunulabilse bile, çevreye, tehdit yaratmayan diğer hayvanlara ve aslında kendi sağlığımıza olan olumsuz etkilerini de düşünmeliyiz bu ilaçların kullanımının. (böcek ilaçlarının kullanımı için #59 nolu soruya bakın).

    Sebep olduğumuz acı miktarını azaltmak için çabalamak saçma değildir.—DG

    AYRICA BAKIN: #39, #40, #59

    #42 Bitkileri öldürüp yemek ikiyüzlülük değil mi?

    Bitkilerin acı çektiğine dair bir bilgi yok, çünkü bitkilerin merkezi sinir sistemleri yok, sinir uçları yok, ve beyinleri de yok. Hayvanların acı çekebilme kabiliyetleri, genelde kendilerini koruma biçimi olarak görülüyor. Eğer sizi yaralayan ve acıtan bir şeye dokunursanız, bir daha ona yanaşmamak anlamında o acıdan birşeyler öğrenmiş olursunuz. Bitkiler hareket edemediği ve belli şeylerden uzak kalmayı öğrenmeye ihtiyaç duymadıkları için, bu yetenek lüzumsuz ve evrimsel manada da mantıksız olurdu. Dahası, bitkilerin acı çekebilmesi ya da çekemesi gerçeği; köpek, inek, sıçan, tavuk gibi büyük oranda acı çekebildiğini bildiğimiz hayvanlara verdiğimiz acıyı ve ızdırabı mazur gösteremez.

    EĞER hayvan hakları için kullandığımız ahlaki özellikler ve kriterler bitkiler için kullanılsaydı o zaman bu ikiyüzlülük olurdu. HH hareketi tarafından kullanılan kriterler “acı ve ızdırap” çekebilmek özelliği ile “bir hayat öznesi olmak” özelliğidir. Bitkilerin bu kriterlere uyup uymadığı sorusu şu sonuçları beraberinde getiriyor.

    Öncelikle günümüz bilimi, bitkilerin, merkezi sinir sistemlerinin olmadığını gösteriyor. Bitkilerin ayrıca acı çekebilen varlıklarda bulunan türden kompleks başka bir sistem dizaynı da yoktur.

    İkinci olarak, bitkilerin evrimsel olarak acı çekmeye ihtiyaçları yoktur. Hayvanlar gezebildikleri için acı ve ağrı çekebilme yeteneğinden faydalanırlar; ama bitkilerde bu olmaz. Doğa boşu boşuna, eğer organizmanın hayatta kalmasına yaramayacaksa acı çeken komplike kapasiteler yaratmaz.

    İlk yorum #43 ve #44 nolu sorularda daha detaylı şekilde inceleniyor. #4 nolu soru ise genel ikiyüzlülük meselesini tartışıyor.

    AYRICA BAKIN: #4, #39-#44

    # 43 Ama bitkilerin hissemediğini nasıl kanıtlayabilirsiniz?

    HH’nın temel tezini unutmayalım. Basitçe şöyle diyebiliriz: diğer hayvanlar belli temel ahlaki öznitelikler taşıdığı sürece bizler de onlara gerekli alakayı ve saygıyı gösterebiliriz. Burada sözü edilebilecek iki öznitelik bulunuyor: a)acı çekme kapasitemiz ve b)”bir hayatın öznesi” olabilme kapasitemiz, yani, hayatının iyi geçip geçmemesinin kişi için önemli olması özelliği.

    Her iki özellik de akla sahip olmayı gerektirir. “Akla sahip olmak”tan söz edebilmek için kişinin bilinç sahibi olması gerektiğini eklemek lazım. Sadece bir amaç taşımak veya istendik davranışlarda bulunmak akıl sahibi olmayı belirtmekte yetersiz kalıyor; çünkü birçok maddi nesne de amaçlı davranışlar sergileme özelliğine sahiptir.

    Öyleyse, akıl sahibi olma özelliğini diğer hayvanlar için ve hatta bizler için nasıl anlayabiliriz? Bir organizmanın tehlikeli uyarıcılardan uzak durmasına ya da iyileşmesine, işlevsel davranış biçimlerinin var olmasına bakarak hayvanın acı çektiği sonucunu çıkaramayız. Termostatlar da çevredeki ısı değişimlerine reaksiyonlarda bulunurlar ve ilk başlangıç haline dönmeye çalışarak yanıt verirler. O halde şimdi, termostatlara kalkıp da duyguları var hissedebiliyorlar dersek aptalca olur elbette.

    Açıkçası savunma reaksiyonları ve işlevsel sakınma durumları acının mental bir durum olduğunu göstermek için ne yeterlidir ne de gereklidir.

    Biyolojik bilimleri de kapsayaracak şekilde bilim dalları bilimsel materyalizme ve fizikselliğe adanmış durumdadır. Bu yüzden evrenin temel yapı taşının madde olduğunu iddia eden görüşle işe başlamamız gerekiyor.

    Diyelim ki bilimsel materyalizmin temelde varolan özellikler olarak; zihin, bilinç ve his (hatta özgür irade de eklenebilir) gibi işlevsel özellikleri dışlamadığını kabul edelim; ama bütün bu özellikler organize olmuş maddenin varlığına bağımlıdır. Eğer donanım yoksa yazılımın çalışacağı bir ortam da yoktur demektir. Saf, yaşayan bir beyin yoksa o halde zihin de yoktur. Ayrıca akıl sahibi olmanın yeterince organize olmuş maddenin varlığına bağlı olduğunu söyleyen düalizmin çağdaş versiyonları ve diğer beyin teorileri de göz önünce alınmalı.

    Durumu kısaca özetlemek gerekirse, bilinç ve zihin gibi bilişsel işlevler yeterince organize olmuş maddenin zamanla oluşan nitelikleri olarak görülmektedir. Nasıl nefes almak kompleks bir organ sistemi gerektiriyorsa, bilinç sahibi olmak da kompleks bir bilgi işleme kapasitesine sahip merkezi bir siniri sisteminin varlığını gerektirir. Kuramsal olarak, yeterince kompleks ve düzenli bir donanım organizasyonu ve zeki bir yazılım oldukça, gelecekteki bilgisayarlar bu tür nitelikler geliştirebilirler. Böyle bilgisayarlar şu an varolmasa da, bu gezegendeki belli canlı organizmaların son derece uzmanlaşmış ve organize olmuş yapılarıyla zihin sahibi denebilecek türden niteliklere sahip olduğunu biliyoruz.

    Kuramsal olarak, bitkiler acı çekme gibi bir zihin durumu yaşayabilir; ama bu ancak bilinç ve ağrı gibi zihinsel durumları desteklemeye yarayacak organize ve kompleks bitki dokuları var oldukça mümkün olabilir.

    Bitkilerde bu türden doku komplekslerinin var olduğunu destekleyen morfolojik kanıtlar yoktur. Bitkiler zihinsel durumların var olmasını sağlayacak uzmanlaşmış yapılara sahip değildir. Bu bitkilerin kompleks tepkiler gösteremeyeceği anlamına gelmiyor, sadece bu tepkileri ” acı çekmek” şeklinde yorumlamamızın abartmak olduğunu söylüyoruz.

    Bütün memelilerin, kuşların ve sürüngenlerin acı çekmeyi mümkün kılan kompleks bir sinir yapılarının olduğunu ve bilinçle bir şekilde hissedilen zihin durumlarını yaşamak için evrimsel bir gereksinimleri olduğunu biliyoruz. Bu hayvanların bilgi işlemeye, zihinsel suretler yaratmaya, bilginin girilmesine ve yeniden organize edilmesine yarayan kompleks ve uzmanlaşmış yapıları, kompleks ve uzmanlaşmış duyu organları var. Bu hayvanlarda hissedilen acının özniteliği tamamen doğrudur. Ancak söz konusu bitkiler oldukça böyle bir şey söylememiz, hayal gücümüzü zorlasak da, mümkün değil.—TA

    Bitki-acı ikilisine yoğunlaşanların saçmalığı (ve samimiyetsizliği) onlara şu iki soruyu sorarak açığa çıkartılabilir:

    Kedi-köpek gibi hayvanların ameliyat öncesi ağrı dindirici ilaçlar alması gerektiğine inanıyor musunuz?

    Budama yapılmadan önce bitkilerin ağrı dindirici ilaçlar alması gerektiğine inanıyor musunuz?—DG

    AYRICA BAKIN: #42, #44

     

    #44 Bitkilerin çığlık atabildiğini vs. gösteren çalışmalar yok mu?

    Ses aygıtı olmayan bir şey nasıl çığlık atabilir ki? Belki burada kastedilmek istenen şey bitkilerin duygulara ve hislere sahip olduğudur. Bu fikir en çok “The Secret Lives of Plants- Bitkilerin Gizli Hayatları” adlı kitapta işlenmiştir (Tompkins ve Bird, 1972). Kitap, bitkilerin, etraflarındaki insanların hislerine, düşüncelerine ve yaralanmalarına tepki verdiğini iddia ediyor. Tepkiler, yapraklarda elektriksel iletkenliğin değiştiğini gösteriyor. Ancak gerçekte bu deneyleri tekrarlama çabalarının sonucu hep hayal kırıklığı oldu.

    Peki ya bitklerin böcek istilalarına verdiği tepkilere ne demeli? Bu, bitklerin acı hissettiği anlamına gelir mi? Basılmış hiçbir kitapta ya da bilim dergisinde bitkilerin acı hissettiğine dair bir bilgiden söz edilmemiştir. Bitkilerin, lokal doku hasarlarına reaksiyon gösterdiğini ve etraflarındaki bitkilerin kimyasal savunmalarına yol açan moleküller çıkardığını gösteren ilginç veriler vardır. Ama bu bilginin bitkilerin hissedebildiği ve acı çekebildiği iddiasıyla bir alakası var mı? Tekrarlanmış deneylerin ya da eserlerden yapılmış alıntıların bu sözde gerçekle bir bağlantısı var mı? Yok.

    Bitkilerin acı çekebildiğini iddia edenlerin argümanlarını düşünelim:

    İddia 1: Bitkiler “duyu” tesirlerine tepki vermektedir.

    İddia 2: Sözlükte açıklandığı gibi, duyu tesirlerine tepki veren herşey hissedebilme yeteneğine sahiptir.

    Sonuç 1: Bitkiler hissedebilme yeteneğine sahiptir.

    İddia 3: Hissedebilme yeteneği olan varlıklar duyu tesirlerinin farkındadırlar.

    Sonuç 2: Bitkiler duyu tesirlerinin farkındadırlar.

    İddia 4: Rahatsız edici bir uyarıcının farkında olmak nahoş bir duygudur.

    Sonuç 3: Bitkilere gelen rahatsız edici uyaranlar nahoştıur, ağrı verir vb.

    Burada mantıki bir kurnazlık var. “Hissedebilme yeteneğine sahip” ifadesi iddia 2 (“duyu tesirlerine tepki veriyor”) ve iddia 3 (“duyu tesirlerinin farkında”) arasında değişiyor. Böylece bu ifadedeki kelime oyunu, iddia3’ün doğrulanması için kullanılıyor. “Acı” kelimesinde de kelime oyunu var (genelde kabul edilen anlamına karşı “nahoş” anlamı veriliyor”). –TA

    Bir anlığına bitkilerin acı hissedebildiği iddiasını kabul edelim; hayvan çiftliklerini azaltarak bitkilerin hissettiği acı oranının azalacağını iddia edebiliriz, buradan da aslında bitkilerin acı çekebilmesi argümanının HH argümanlarını desteklediği şeklinde bir sonuca ulaşabiliriz. Bu mesele #46 nolu soruda daha detaylı birşekilde tartışılıyor.—DG

    AYRICA BAKIN #42, #43, #46

    #45 Ama bitkiler acı hissetmiyorsa bile, onları hayattan yoksun bırakmış olmuyor musunuz? Hayvanlara ahlaki bir statü tanımak için neden yeterli olmasın ki bu?

    Hayvan Hakları felsefesi sadece hissedebilen canlıları kapsıyor. Bitkiler hissedemeyen birçok canlıdan sadece biri. Tutarlı olabilmek için, bitkilere ahlaki bir statü tanımak bütün canlılara bu statüyü tanımayı gerektirirdi. Bütün canlıları kucaklayan bir felsefe herhalde müthiş olurdu, ama bütün hayata bütün canlılara ahlaki bir statü tanımak bazı mantık dışı görüşlere de sebep oluyor.

    Mesela; bütün canlıları kapsayan böylesi bir felsefe spermisidlerin (sperm öldürücü) dağıtılmasına da karşı çıkardı. Cinsel ilişkinin ahlakı da sorgulanabilirdi, çünkü her ilişkide binlerce sperm hücresi ölüyor. Ayrıca, hayat formlarının çokluğu da sıkıntı yaratır; mesela, bazı bilgisayar programlarının-mesela bilgisayar virüslerinin- canlı sayılıp sayılamayacağına dair argümanlar bulunuyor. Onlara da ahlaki bir statü tanınmalı mı?

    Bitki meselesinde de sorun var. Yabani otların öldürülmesini savunmak gerekebilir mesela. Ve eğer bitkileri öldürmek yanlışsa, o halde onlara basit birşekilde zarar vermek de neden yanlış olmasın? Çalı çitlerini düzeltmek yanlış mı?

    Yukarıdaki sorular çevreye dair bir etiğin geliştirilmesini engelleyici şeyler değil. Sadece bütün yaşayan varlıklara ahlaki statü tanınmasının bir takım zorluklara sebep olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

    Ancak; bazı insanlar gerçekten de hayata son verme olayının mümkün olan en az orana indirilmesi gerektiğini savunuyor; bu bakış açısına göre bütün canlıların ahlaki bir statüleri vardır. İlginç birşekilde, bu türden bir bakış açısı, aslında HH felsefesini beklenenin tersine desteklemektedir. Nedenini öğrenmek için #46 nolu soruya bakın.—AECW

    AYRICA BAKIN: #46, #59

    #46 Hayvanları yemek daha iyi değil mi, çünkü bu şekilde en az sayıda canlı öldürmüş oluyoruz.

    Bu soruda iki problem mevcut. Birincisi, amaçlanan hedef zaten öldürmenin azaltılmasıdır, ama soru #18de açıklandığı gibi, öldürmek HH’nın temel problemi değildir; daha çok çekilen acı ve ağrı sorundur, bunların da bitkilere atfedilmesi mümkün değil.

    İkinci olarak; soru, çiftlik hayvanlarının bitkilerle besleneceğini göz ardı ediyor, böylece hayvanların tüketilmesi aslında bitkilerin de tüketilmesi oluyor. Elbette buradaki mesele, bitkilerin hayvanlardan geçerek tüketilmesi, o da çok yetersiz bir süreç; %80-90a varan kayıplar söz konusu. Böylece, eğer mesele öldürmekse, vejetaryen diyet her zaman tercih sebebidir .—DG

    AYRICA BAKIN #18, #28, #45

    # 47 Doğa bir süreçtir; bu ona bir sınır çizilemeyeceğinin ve sizin çizdiğiniz sınırın benim çizdiğim sınırdan daha iyi olmadığının kanıtı değil mi?

    Birçok insan Doğanın çeşitliliğini ve onun etkin bir şekilde bir süreçten geçtiğini kabul edecektir. Charles Darwin farklılıkların derece farkı olduğunu ama tür farkı olmadığını söylerken haklıydı.

    Ancak gene de hak kazanmak anlamında bir çizgi çekilemeyeceği fikrini sorgulamak gerekiyor. Mesela; güç kullanımı için bir süreçten geçerken,mesela bir annenin nazikçe evladını dürtüklemesinden tut toplama kamplarındaki mahkumlara gösterilen cehennemi tavırlara dek açıkça belli oluyor ki insan hakları bir örnekte çiğnenirken diğerinde durum hiç de öyle olmuyor. İnsanlar etik tavrın bu iki zıt uç nokta arasında bir yerde belirginleştiğini kabul ediyor.

    Benzer şekilde, hak atfedilmesini sağlayan bazı niteliklerin bir çok değişik biçimde hayvanlar aleminde bulunduğu doğru iken, insan gene de bir yerde çizgiyi çekmek zorunda. Ne de olsa, toplum da böyle yapıyor; bugün toplum çizgiyi insan olmanın biraz altından çiziyor.

    Şimdi, böyle bir çizgi (insanların altında) mantıken savunulması mümkün olmayan bir şey, çünkü bazı yaratıklar diğer yaratıkların sahip olduğu azı öznitelikleri taşımıyorlar (mesela, normal yetişkin bir şempanze koma halindeki bir insandan daha “yüksek” bir zihin hayatı sürdürmektedir, ama bizler gene de tıbbi deneylerden sadece insanları koruruz). Bu yüzden, çizilen her çizgi bazı hayvanların hak sahibi olduğunu teslim etmek zorunda.

    Dahası, çizgi çizmenin zorluğu yanlış yerden çizgiyi çekmeyi de mazur gösteremez. Tam tersine, bu zorluğa etik olarak bakılırsa çizgi a)dikkatli bir biçimde b)koruyucu bir biçimde çizilmelidir. Çünkü HH muhaliflerinin türcü çizgisi, etik bir sistem olarak kabul edilen ahlaki önkabulleri çiğnemektedir. Bazı yetişkin hayvanlar bazı hak sahibi insanlarınkine benzer ahlaki karakter özellikler taşıdığı için, statükonun her iki tarafta da başarısız olduğunu, ve ilerleme okunun insanları olduğu kadar insan olmayan varlıkları da içeren bir ahlaki bakış açısına işaret ettiği sonucuna varmak zorundayız.

    Buna ek olarak, etik gerçeğe uygun yeni bir çizgi çekildiğinde (yapması son derece kolay bir şey bu), hiçbir şekilde hak sahibi olmayanların keyfi şekilde yok edilmesinin desteklendiği sonucu çıkarılamaz. Hak sahibi olsun olmasın bütün varlıkların refahına ve çıkarına gereken değeri veren ahlaki bir iklimin yaratılması en çok istenen şeydir.—AECW

    Yaşanan süreç bir çizgi çizmeyi imkansız hale getirdiği gibi çizilen bir çizginin bir diğerinden daha iyi olduğu fikri de kolayca reddedilebilir. Mesela; kandaki alkol yoğunluğu da bir süreçtir, ama toplum sarhoş şekilde araba sürmek için 0.10 oranını baz alır çizgiyi çekerken, ve tabii ki bu 0.00000001 oranından çok daha iyi bir orandır, kabul etmek lazım.—DG

    AYRICA BAKIN: #22, #39, #41

    # 48 Hayvanlar o kadar hızlı öldürülüyorlar ki acı hissetmiyorlar hatta öldürüldüklerini bile bilmiyorlar. Bunun nesi kötü?

    Bir hayvanı doğal ortamında çabucak öldürmek hayvan çiftçiliğinden daha az zalimcedir. Ancak bu, hayvanların kendi hayatlarıyla başbaşa bırakılmaları gerektiği şeklindeki o temel hayvan hakkını da göz ardı ediyor. Eğer bizim için ana mesele hayvanları açlıktan korumaksa avlanmamalıyız; ama hayvanların doğurganlığını da yavaş yavaş azaltmalıyız. Ayrıca kurtları, dağ aslanlarını, çakalları, ve diğer avcı hayvanları da korumalıyız. Aslında bir çok geyik sürüsü ve ördek popülasyonu avcılar öldürebilsinler diye bilinçli olarak suni yöntemlerle çoğaltılıyor. Eğer alışılmadık bir sebeple hayvanların vurulması icap ederse, keskin nişancılar tutulmalıdır. Keskin nişancılar hayvanı yaralamaz, çabucak öldürürler; ayrıca rastgele ateş etmezler, hasta ve acı çeken hayvanları vururlar.

    Bu görüş ancak modern et üretimi metodlarını bilmeyenler tarafından savunulabilir. Her yıl ulaşım sırasında milyonlarca hayvan yaşadıkları büyük stresten dolayı ölüyor. Ve boğazlama sırasında taşıma bandının kullanılması ise hayvanın ölüm korkusu yaşayıp hayatta kalmak için çırpınmasına yol açıyor. Bu hayvanların hiçbir acı çekmediğini ya da öldürüldüklerinin farkında olmadığını söylemesi için insanın bu öldürme sürecini hiç izlememiş olması lazım.

    Bazı insanlar kümes hayvanlarının İnsani Kesim Yasası’ndan muaf tutulduğunu bilmiyor. Yumurtlayan tavuklar kesilmeden önce uyuşturulmazlar. Ayrıca bu yasadan muaf tutulan diğer bir grup da kosher (yahudilere göre helal et) şartlarıdır. (#49 nolu soruya bakın).

    Ama hiç acı çekmek söz konusu olmasa bile, hissedebilen, zeki hayvanların bu kadar büyük bir ölçekte öldürülmesi (sadece ABD’de her yıl 6 milyardan fazla hayvan), özellikle de et yemenin sadece gereksiz değil, insanlar için zararlı olduğu da kanıtlandığına göre ahlaken doğru kabul edilemez. Memeliler mısır ya da havuç değil. Onlara böyleymiş gibi davranmak demek, bu zavallı ahlaki tavrı akla değil geleneğe bağlı olarak sürdürmek demektir.

    Diğer yöntemler de inanıldığı kadar temiz değildir. Her metod “insancıllık” konusunda ciddi şüpheler barındırıyor. Mesela, elektrik vererek öldürmeyi düşünelim. Çok acıya çektiklerini düşünerek elektroşok tedavisi uygulanan hastalara anestezi uyguluyoruz. Baltayı düşünelim. Gerçekten öldürücü bir darbe vurmak için insanın büyük bir gücünün olması gerekiyor. Çok az kişide bu kabiliyet var, bir çok hayvan da bu durumda büyük acı çekiyor. Kosheri düşünelim. Burada hayvan vinçle yukarı kaldırılır, burada ölüm ağır ve bilinçli bir şekilde yaşanır. Temiz ve acısız bir ölüm iddiası bu pratiklerin sürmesinde çıkarları olan insanlar tarafından kullanılan bir hayal sadece.–DG

    #49 Fabrika çiftçiliği nedir? Bunun nesi yanlış?

    Fabrika çiftçiliği, seri imalat pratiklerini ve felsefesini hayvan çiftçiliğine uygulayan endüstriyel bir süreçtir. Hayvanlar hissedebilen bireyler olarak değil daha çok belli amaçlara hizmet eden araçlar olarak düşünülürler; mesela, yumurta, et, deri gibi. Buradaki amaç, verimi ve çıkarı büyütmektir. Hayvanların besleme, kafese kapatılma, hayvan ıslahı ve kimyasal maddeler gibi yöntemler aracılığıyla daha hızlı yumurtalamaları, daha hızlı şişmanlamaları, daha yağsız et vermeleri sağlanır. Hayvan ölüleri besleme amacıyla kullanılarak, birim başına kullanılan alan küçültülerek, hayvan yatağı kullanılmayarak (kirlenip temizlenmesi gerekir) ve diğer usullerle maliyet azaltılır.

    Kafes tavuğu yumurta imalatı belki de en bilinen imalat biçimidir. Tavuklar çok küçük kafeslerde tutulurlar, çok az yer bırakılır ve hayvan doğal davranış örüntülerinin hiç birisini gerçekleştiremez. Kafeste birbirlerine zarar vermesinler diye tavukların gagaları kesildiği gibi bazen tırnakları da kesilir. Kafeslerde zemin bulunmaz, böylece hayvan dışkısı üstten aşağı dökülür, tavuklar tellerde durmaktadır bu yüzden. Kafesler birbiri üstüne dizili durur uzun sıralar halinde ve klima kontrollü bir ambarın içinde tutulurlar. Tavuklar ardından yemi yumurtaya çevirmek için bir mekanizma olarak kullanılırlar. Kısa ve ızdırap dolu bir hayattan sonra tavuklar ya ızgaralık piliç olarak işleme konur ya da geri dönüşümleri sağlanır.

    Diğer tipik fabrika çiftçiliği teknikleri de domuz üretiminde kullanılır. Burada hayvanlar betondan bölmelerde tutulur, bu kafeslerde toprak ya da saman bulunmaz, domuzlar birkaç metreden öteye gidemez, böylece etinin çok iyi olması garanti edilmiş olur. Dişi domuzlar yavruladığında, yavruların anneleriyle memeleri dışında hiçbir temas yaşamamaları sağlanır. Süt danası yavrularının imalatı da benzer bir şekilde yapılır. Danalar dar kasalarda tutulurlar, sağa sola dönmeleri imkansızdır; ya ayakta durabilir ya da yere uzanabilirler. Diğer hayvanlarla hiçbir temas kurmalarına izin verilmeden karanlıkta bekletilirler.

    Fabrika çiftçiliği hayvanlara uygulanan davranış sebebiyle insanları üzer; bu hayvanlar mekan, olası davranışlar, ve diğer hayvanlarla karşılıklı iletişim manalarında doğal olmayan koşullarda tutulurlar. Hayvanları bu koşullarda muhafaza etmek sadece hayvanlara zulmetmek değildir, imalattan tüketime bu eylemin parçası olanların da insanlığına leke sürüyor.

    Buna ek olarak, verimi artırmak, hayvanlardaki sağlık problemlerinin azaltılması ve hızlı imalat amacıyla kimyasal maddelerin ve hormonların kullanılması da tüketicilere zarar verebilir.—JK

    AYRICA BAKIN: #12, #14, #32, #48, #50

    #50 Büyükbaş hayvanlar fabrika çiftçiliğinde kullanılmıyor, öyleyse onları yiyebilirim, değil mi?

    Bu zamanda, büyük baş hayvan çiftçiliği diğer bazı hayvanlara uygulanan aşırılıklara sahne olacak gelişmedi-inekler hala otlamak zorunda. Ancak, fabrika çiftçiliğini savunanlar da eski stil küçük çiftlikler yavaş yavaş önemini yitirip ve çiftçilik giderek daha büyük ve kompleks bir endüstri haline geldiği için yeni tekniklerini geliştirmeyi düşünüyorlar. Hayvanların yem bölmelerinde özellikle yoğunluklarının artırıldığı, diyet takviyelerinin, kontrollü üremeleri gibi büyük baş hayvancılığı etkinliklerinin zaten yerine getiriliyor. Yeni gelişmeler de pratiğe geçirilecek.

    Ancak, soru 49’da tartışıldığı gibi, sorun olan tek çiftçilik yöntemi bu değil. Genelde su ve yiyecek verilmeden upuzun bir yolculuk sonunda hayvanları mezbahaya götürülmesi, mezbahadaki bekleme süresi ve sonra da hayvanların boğazlanması da hem gaddarca hem de zararlı. Ve gerçek öldürme işlemi de ne temiz ne de acısız yapılıyor (ayrıca bakın #48).—JK

    Büyükbaş hayvaların fabrika çiftçiliğinde kullanılamayacağı fikrine karşı çıkabiliriz; kesinlikle doğru değil. Eğer doğru olsaydı da büyük baş hayvanları öldürüp yemeyi mazur göstermiş olacaktı, o yüzden bu fikre gene karşı çıkabiliriz.

    Fabrika çiftçiliği hayvan çiftçiliğindeki üretimi artırmak için (sıklıkla da yavrulama yoluyla) zoraki adaptasyonlar gibi pratikleri kapsıyor. Üretimdeki bu artış söz konusu hayvanların acılarının çoğalması pahasına mütemadiyen yapılıyor. Bu elbette et ve süt üretimi için yetiştirilen büyük baş hayvanları da kesinlikle kapsıyor.

    Dana eti üretimi ise bir fabrika çiftçiliği emsalidir. David Cowles-Hamar bu durmu şöyle yorumluyor: “Danalar sağa sola kıpırdamaları imkansız 5×2 inç bölmelerde tutuluyorlar. Zamanların çoğunu karanlıkta geçiriyorlar. Hiçbir şekilde kuru ottan yatacak yerleri olmuyor (çünkü onu yemeye çalışabilirler), etleri kansız ve solgun olmasın diye içinde demir ve lif olmayan sıvı bir diyetle besleniyorlar. 3 ile 5 ay içerisinde öldürülüyorlar.”

    Süt danası çiftçiliği de fabrika çiftçiliğine dahildir. Birkaç çarpıcı örnek verelim:

    Buzağılar annelerinden daha 1 veya 3 günlükken alınır ve bu da hem anneye hem de buzağıya büyük sıkıntı verir. Birçok buzağı dana eti üretiminde kullanılır.

    Her yıl en az 170.000 buzağı pazardaki iğrenç tavırlardan dolayı ya da kötü bakım sebebiyle ölüyor.

    İnekler 10 ay boyunca sağılır ve bir buzağının doğal bir biçimde alacağı miktardan 10 kat fazlası süt üretir.

    İnekler verim artsın diye yüksek proteinli diyete tabi tutulur; ama çoğu kez bu da yeterli olmazve ineğin vücut dokuları çöker, bu da asidoza yol açar, sonuç olarak da hayvanın topal kalmasına sebep olur. İneklerin %25’i hastadır.

    5 yaşında inek artık tükenmiştir, bitmiştir ve bu yüzden de boğazlanır. Normal ömrü ise 20 senedir.

    Son olarak, fabrika çiftçiliğinde büyük baş hayvanların da kullanılması mümkün olmadığı için onları öldürüp yiyebileceğimizi söyleyemeyiz. David-Cowles hamar şöyle söylüyor bu konuda: “Hayvanların özgürlüklerinin bedelini hayatlarıyla ödemeleri gerektiği görüşü ahlaken saçmalıktan başka bir şey değil.”—DG AYRICA BAKIN: #14, #48, #49

     

    #51 Ama eğer keyifleri yerinde olmasa inekler süt üretmezdi (ve tavuklar da yumurtlamazdı), bu doğru değil mi?

    Bir ineğin süt üretmesi için bir buzağısı olması gerekir. Süt inekleri her yıl standart bir süt talebini karşılamaları için gebe bırakılır. Doğal olarak bir buzağı ineğin sütünü içer (insanlar tarafından süt verilme ihtiyacını elimine etmiş olur böylece). Ama süt ineklerinin yavruları insanlar buzağılar için üretilen sütü içebilsinler diye doğumdan sonraki bir iki gün içerisinde alınır. Dişi süt buzağıları anında öldürülürler ya da ileride süt inekleri olmaları için yetiştirilirler. Erkek süt buzağıları 16 hafta boyunca küçük bölmelerde kıpırdamaları gerçekten imkansız bir halde tutulurlar. Şu anda süt ürünlerine olan yüksek talep, ineklerin doğal sınırlarının ötesine itilmelerine, genetik olarak değiştirilmelerine, ve hormonlarla gelişmelerine sebep olacak şekilde yemlenmelerine ve dolayısıyla bol miktarda süt üretmelerine sebep oluyor. Hayvanları böyle yoğun bir şekilde yetiştirmeyi seçmeyen birkaç çiftçinin dahi buzağıyı yok etmek (üretilen sütü içeceği için) ve anne ineği de süt üretimi azaldıktan sonra boğazlanmaya göndermekten başka seçeneği yok.

    Bu, kesinlikle doğru değil. Emzirme, doğumu takiben meydana gelen psikolojik bir yanıttır. İnek, sidik üretmeye engel olamadığı gibi aynı doğallıkla süt vermekten de uzak duramaz. Aynısı tavuklar ve yumurtlamak için de geçerlidir; yumurta üretimi, yüksek oranda bir selektif üreme, dikkatlice düzenlenmiş ve sürekli yaz mevsimi olduğu hissini veren koşullar ve gene dikkatle kontrol edilen bir diyet aracılığıyla manipüle edilir.

    Bunu daha da ileri götürecek olursak, son 50 yıldan fazla süredir, yumurta tavukları endüstrisinde tavukların yaşadığı koşulların doğallığını tamamen yitirdiğini (soru 49’a bakın)ama yumurta üretiminin ise katlanarak çoğaldığını söylemek lazım. Ciddi olarak yaraları olsa da tavuklar yumurtlamaya devam edecekler; buna engel olmaları imkansız.—DG

    AYRICA BAKIN: #49, #52, #55

    #52 Tavuklar hiç heba olup gidecek, kullanılması mümkün olmayan yumurtalar yumurtlamıyor mu?

    Evet, ama bu, tavukların yumurtlamasını suni olarak aşırı derecede artıracak zalim ve barbar yöntemler uygulanmasını mazur göstermez. Eğer soruda asıl sorulan şey çiftlik tavuklarının ilgilenmeyip bıraktığı yumurtaların kullanılması doğru mudur ise HH tarafından bakılınca normal çiftlikte yumurta üretimi de öyle güllük gülistanlık değildir. (5 nolu soruya bakın). Ayrıca böyle bir kaynaktan tedarik edilen yumurtalar varolan talebin çok küçük bir kısmını karşılayabilir.—DG

    AYRICA BAKIN: #49, #51, #55

    # 53 Ama hayvanların da hayatları boyunca daha iyi koşullarla karşılaşmadıkları doğru değil mi?

    En temel, en basit içgüdüsel davranışları yerine getirmekten alıkonmak büyük acıya sebep oluyor. Doğumdan beri kafeste yaşayan hayvanlar bile hareket etme ihtiyacı, kendine bakma ihtiyacı hissediyor, kollarını kanatlarını hareket ettirme ihtiyacı hissediyor. Sürü hayvanları, veya kuş sürülerindeki hayvanlar yapayalnız yaşamak zorunda kalınca ve onlar için diğerlerini tanıyabilecekleri çok büyük gruplara yerleştirildiklerinde stres altına giriyorlar. Dahası, bütün esir hayvanlar sıkıntı çekiyorlar, bazılarınınki o kadar çok ki hayvan kendisine zarar vermeye, etini koparmaya başlayabiliyor.

    Eğer birisi kölelik amaçlı bir köpek ırkı üretseydi kölelerin bundan farklı ve daha iyi koşulları bilmediği şeklindeki mazeretlerini kabul eder miydiniz?

    Daha iyi bir şey kesinlikle var, ve bu hayvanlar bundan yoksun bırakılıyorlar.—DG

    “Daha iyi koşulları bilmemiş olmak hayvanların çektiği acıyı dindirmiyor. Hayvanın temel arzuları olduğu gibi kalıyor ve işte bu arzuların yerine getirilmemesi acıya sebep oluyor esas. Çok fazla örnek verilebilir: yavrularını yetiştirmesine izin verilmeyen süt inekleri, hareket etmesine ya da kanatlarını açmasına izin verilmeyen kafes tavukları, yuva yapamayan ya da ormanlık çerçeöpten kendisine barınak yapamayan dişi domuz vb. Sonuç olarak hayvanların en temel arzusunu yok ediyoruz: hayatlarını.”—David Cowles-Hamar

    # 54 Çiftçiler şehirlerde yaşayanlara kıyasla hayvanlara nasıl davranılacağını daha iyi bilmezler mi?

    Bu fikri genelde çiftçiler (ve onların aile üyeleri) öne sürüyor. Genellikle sahip oldukları hayvanlara paralel olarak bazı özel bilgiler bildiklerini iddia ediyorlar. Bu bilgiyi sunmaları istenip yaptıkları sömürüyü nasıl mazur gösterebileceği veya hayvanın çektiği acının azaltılmasına ne gibi bir katkısının olacağı merak edilince de bu SSS bölümündeki cılkı çıkmış argümanlarla cevap veriyorlar. Kısaca söylemek gerekirse, “özel bir bilgi” filan yok ortada.

    Ayrıca hayvanları sömüren çiftçilerin bu pratiklerin sürmesinde çıkarları olduğu asla unutulmamalıdır. Bir kerestecinin ormanlara nasıl davranılması gerektiğini daha iyi bildiğini öne sürebilir miyiz?

     

    # 55 Free-range ürünleri yiyemez miyiz?

    Free-range terimi, hayvanların sözümona fabrika çiftçiliği ile zoraki üretime zorlanmadığı ama tersine kendilerini tamamen doğal davranışlarıyla ortaya koyabildikleri koşulların yaratıldığı metodları tanımlamak içi kullanılıyor. Bazı insanlar free-range ürünlerin etik olarak kabul edilebilir olduğunu düşünür. Burada dikkate alıması gereken iki durum var: free-range hayvanın kendisi kullanılmak için boğazlanmakta. İkincisi ise free-range hayvan sonuçta bir ürün çıkarıyor ortaya (mesela tavuklar yumurta, inekler süt üretiyor).

    Bu iki durum için de ortak bir problem var, ikisi de free-range koşullarını yanlış gösteriyor. Free-range ile fabrika çiftçiliği arasında bir fark yok sayılır; free-range yumurta çiftliğine yapılacak bir ziyaret olup biteni anlamak için yeterli .

    Besinsel olarak, free range ürünler fabrika çiftliklerinden alınmış benzerlerinden farklı değiller, kolunuz kadar uzun bir listeye adı yazılabilecek bir hastalık listesinden sorumlu hepsi de.

    Free-range hayvanların boğazlanması meselesine gelince, başka bir hayvana kıyasla neden free-range hayvanların gereksiz bir ölümü hakettiklerini düşünmeliyiz. Bu SSS bölümü boyunca hayvanların insan zulmünden uzak özgür bir hayat yaşamaya hakları olduğunu tartıştık. Zalimliğimiz, hayvanlara kısa ve huzurlu bir hayat sağladığımız iddiasıyla mazur gösterilemez. David Cowles- Hamar şöyle söylüyor: “Hayvanların özgürlüklerinin bedelini hayatlarıyla ödemesi gerektiği iddiası saçmalıktan başka bir şey değildir.” Hemen soru 13’ü hatırlayalım. Oradaki çifti düşünelim. Onların bebekleri de free-range. O halde onları yemek de doğrudur, değil mi?

    Free-range hayvanların ürünleri hakkında en az dört sorundan söz edebiliriz: 1) gıda kaynağı olarak yetersiz kalıyor 2)çevresel olarak hala tehlikeli 3)hayvanlar artık üretemez hale geldiği an hemen öldürülüyor 4) hayvanlar yeni hayvanlarla yer değiştiriliyor; üretime yaramayan erkekler öldürülüyor ya da fabrika çiftliklerine gönderiliyorlar (herhalde burada en korkunç kaderi süt ineklerinden doğan erkek danalar yaşıyor; çoğu, dana ürünü oluyor)—BRO

    Free-range yumurtaların nesi yanlış? Tavukların yumurtlaması için döllenmiş yumurtalarınızın olması lazım, yumurtalarınsa yarısı erkek olacak ama. Bu erkekler anında öldürülürler (mesela gaz verilir, başları ezilir, havasız bırakılır, suda boğulurlar) veya masa kuşları olara yetiştirilirler (genellikle broiler –ızgara tavukları- evlerinde ) ve ardından ekonomik bir ağırlığı ulaşır ulaşmaz boğazlanırlar. Bu yüzden çiftliğin bahçesinde yeri kazıyan her free-range tavuğuna karşılık (pazarlık edebilme şansı olsa günlük verdiği yumurtalarla kirasını ödeyebilirdi) kendi yavrularından bir erkek , broiler evinde hayata katlanmaya çalışıyordur ya da çoktan boğazlanmıştır, ölmesi için bir kenara atılmıştır. Her yıl sadece İngiltere’de daha bir günlük 35 milyon civciv öldürülüyor. Ya suni gübre olarak kullanılıyorlar ya da çöp alanlarına dökülüyorlar.

    Tavuklar, üretim oranları düşer düşmez (genellikle iki yıl sonra; doğal ömürleri 5 ila 7 yıl arasındadır) boğazlanırlar. Ayrıca, free-range olarak sınıflandırılmış bir çok sitenin free-range olmadığına dikkat edin; bunlar sadece hayvanların dışarı çıkabilme olanağının olduğu büyük ağıllardır. Gıda ve ışık içerde olduğu için tavuklar nadiren dışarı çıkar.—MT

    AYRICA BAKIN: #13, #49, #50, #52

    #56 Balla ilgili bir sorun var mı?

    Arılar genellikle bal üretimi sırasında öldürülürler, eğer arıcı kış boyunca onlar korumak istemezse bütün kovandaki arılar öldürülür. Bütün arıcılar bunu yapmaz, ama genel yaklaşıma göre yaşayan varlıklar basit maddi varlıklardır ve ticari olarak onlara atfettiğimiz değer dışında içsel hiçbir değerleri yoktur. Suni dölleme sonucunda erkek arı ölür artık bu yeni krlaiçe arılar için de norm haline gelmiştir. Arı spermi almanın en iyi yolu böceğin kafasını koparmaktır (kafanın koparılması sinir sistemine cinsel uyarı sağlayan bir uyarı yollar). Kafası koparılmış arının alt kısmı boşalması için sıkıştırılır. Ortaya çıkan sıvı hipodermik bir şırıngada bir araya getirilir.—MT

    AYRICA BAKIN: # 22, #39, #41

    #57 Hasat teknikleri ve ulaşım vb. durumlar hayvanların ölümüne sebep olmuyor mu ?

    Burada soru aslında bir şekilde ürün yetiştiriken hayvanların ölümüne yol açan eylemlerde bulunduğumuza göre et elde etmek veya başka çeşitte ürünler elde etmek için yapılan diğer eylemlerde de (hayvan yetiştirmek ve boğazlamak ) kimseyi suçlamamalıyız demeye getiriyor. Bu argümanla ilgili neler söyleyebiliriz?

    Açıkçası kazara istenmedik hayvan ölümleri ekincilikten kaynaklanıyor. Eşit derecede açık olan başka bir şey ise hayvanların istendik ölümlerinin ise hayvancılıktan kaynaklanması. Kazara ölümlere sebep olan eylemleri kabul etmemiz bilerek hayvan ölümüne sebep olan eylemleri de kabul edeceğimiz anlamına gelmiyor. (Burada kasıtlılık ölçüsü olarak girişimin başarısının sonucun kapsamıyla ölçülüp ölçülmediğini sorabiliriz. Bizim durumumuzda ekinciliğin başarısı kazara ölüm sayısıyla ölçülmez; ama hayvancılıkta tersine girişimin başarısı tüketilmek ve boğazlanmak için üretilen hayvan sayısıyla doğrudan ölçülür).

    Hala kazara ölümleri nasıl mazur gösterebileceğimizi tartışabiliriz. Bu sorunun doğrudan hayvan hakları konusuyla alakalı olmadığının altını çizmemiz lazım, ama bu soru genel anlamda bir ahlak meselesidir. Cevap şudur: masumların hakları belli koşullarda çiğnenebilir. Eğer haklar gerçekten birbiriyle çelişiyorsa, o zaman en mantıklısı en az sayıda olanın hakkını çiğnemektir.

    Ancak, masumların hakları böyle çiğnenince meydana gelen zararın mümkün olduğunca az olduğuna da dikkat etmek lazım. Elbette ekincilik hayvancılığa kıyasla bu manada daha tercih edilecek bir şey. Hayvancılıkta ise hem hayvan üretmek için daha fazla oranda ürüne ihtiyaç var(buna karşı olarak ekincilikte ürünler doğrudan insanlara veriliyor) hem de yetiştirilmiş hayvanların kasıtlı ölümleri söz konusu.

    Son olarak, bir çok kişi organik ve yoğun emek metodların ekicnilikte kullanılmasının kazara ölümleri azalttığını öne sürüyor. Şakacı birisinin söylediği gibi hayatta kalmak gibi bir sorumluluğumuz var ama sorumlu bir şekilde de hayatta kalabiliriz!—DG

    AYRICA BAKIN: #58, #59

    # 58 Modern tarım, hayvanların doğal hayattan koparılıp ürünlere dönüştürülmesini talep ediyor; bu hayvan haklarının ihlali değil midir?

    Hayvanları doğal ortamlarından kopararak tarım yapmak # 57 nolu soruda tartışılan eylemlerin daha az önem taşıyan bir versiyonudur, o soruda da tarım sonucu yaşanan ölümler söz konusu ediliyordu. Bu anlamda bir tartışma için o soruyu referans alın.

    Sonu gelmeyen tartışmalardan birisi et yemek yerine vejetaryenliğin, hayvancılık yerine ekinciliğin yaşanan acıları azalttığı şeklindeki tartışmalardır. Mesela; ekin yetiştirmek için gerekenden daha fazla oranda bir toprak gerekiyor hayvancılık için (aynı besin kapasitesini sağlamak için). Bu yüzden hayvancılık ekinciliğe oranla çok daha fazla zarar veriyor doğal hayata. Zararlı etkilerimizi yok edemeyiz ama onu azaltmayı deneyebiliriz.—DG

    AYRICA BAKIN: # 57, # 59

    # 59 Çiftçiler zararlı böcekleri de öldürmemeli mi?

    Vejetaryen beslenme düzeninde daha az sayıda zararlı hayvan öldürülüyor ve aslında öldürmek bile gerekmiyor bu anlamda bir düzenleme için, çünkü madem konu ilginç o halde biz de daha uzun bir cevap veriyoruz!

    Bu soru 57 nolu soruya benziyor, burada amaç eğer insanlar yemek için zararlı böcekleri öldürebiliyorsa neden yemek için hayvanları öldüremeyeceğini sormak. 57 nolu sorudan farkı ise burada öldürmenin kazara değil tamamen kasıtlı olarak yapılması. Bu argümana iki şekilde yanıt verebiliriz. Öncelikle, öldürmenin haklı bir eylem olduğunu söyleyebiliriz ve ikinci olarak da gereksiz olduğu ve uzak durulması gerektiğini söyleyebiliriz. Sırayla bunlara bakalım şimdi.

    Ahlak sistemlerimiz başkalarına zarar vermememiz gerektiğini söylerken bazı istisnaların altını da çizer. Önemli bir istisna ise meşru müdaafadır. Eğer tehdit altındaysak tehdite karşı koymak için güç kullanabiliriz. Zararlı böcekler besin kaynaklarımıza, yaşam alanlarımıza, sağlığımıza tehdit oluşturduğu sürece gerekli gücü kullanmaya hakkımız var ama bazen bu eylem söz konusu yaratıklar için ölümcül sonuçlara sebep olabilir. Zararlı hayvanların öldürülmesi meşru müdaafa hakkına rağmen yanlış görülüyorsa da ekinciliğin hayvancılık karşısında tercih edilmesi gerektiği tartışılabilir; çünkü zararlı hayvanların öldürülmesinin minimum düzeye çekilmesi söz konusudur.

    Bu ahlak tartışmalarını gölgede bırakacak başka bir argüman ise pestisidlerin, sentetik gübrelerin ve herbisidlerin sadece gereksiz değil aslında bütün gezegene büyük zararı olduğu ve bu yüzden de kullanılmaması gerektiğini söylüyor. Öncelikle gereklilik noktasına bakalım.

    David Cowles-Hamar şöyle yazıyor: ” binlerce yıldır dünyanın her yerindeki halklar potansiyel haşere popülasyonlarının kendi kendini düzenlediği doğal ekosistemlerine dayalı tarım metodları kullandılar. Bu fikirler organik tarımda da permakültürde de (doğal yöntemleri kullanarak, insanlar için sürdürülebilir yaşam alanları tasarlamayı ve kurma bilimi ve sanatıdır) keşfediliyor. Michael W. Fox şöyle yazıyor: “Ekinlerdeki haşerelerin doğal avcı hayvanlar tarafından yok edilmesi için entegre haşere yönetimi ve ekin arazilerinin çevresindeki yaban hayatının korunması şu anda zararlı böcek ilaçlarının kullanılmasından ekolojik olarak çok daha mantıklı”. Kimyasal maddeler yerine daha etkili alternatifler var.

    Tarımsal metodlara ek olarak birçok haşere probleminin önü alınabilir, bu da en etkili yaklaşımdır. Örneğin, en önemli tehditlerden biri, bazı hayvanların bir yaşam alanına kazara ya da kasıtlı olarak bırakılması sonucu oluşuyor. Bu açıdan daha dikkatli olmamız lazım. Bir diğer örnek de kemirgenlere karşı kullanılan kimyasal maddelerdir. Çevreye daha etkili ve daha zararsız bir yaklaşımda bulunmak için , ortamların temiz tutulması, boş deliklerin tıkanması, öldürücü olmayan tuzaklar kurarak hayvanların doğal ortamlarına bırakılması gibi şeyler yapılabilir.

    Tarım ilaçlarının kullanılması çevresel anlamda çok önemlidir. Ulusal çapta su kirliliğine sebep olur. Hedef olmayan türlerin de hiçbir faydası olmaksızın yok olması anlamına gelir. Daha yeni ürünlerde kimyasal maddelerin kullanım oranı daha fazladır, çevreye de daha olumsuz etkileri bulunur. Tarım ilaçları bitkilere oranl hayvan ürünlerinde daha fazla konsantre durumdadır. Bu yüzden hayvan tüketiminden kaçınmak kişinin kendi çıkarınadır!

    Organik tarım ve bununla alakalı metodlar doğal ve sürdürülebilir metodların lehine tarım ilaçlarından uzak durmaktadır.—DG


    • # 61 Tuzak kurmanın insani bir şey olmadığını kabul edebilirim, ama peki ya kürk çiftlikleri?

      Hayvanların hayatlarını insanların kibri için kaybetmeleri grçeğini bir kenara bıraksak da kürk çitçiliğine karşı çıkmak için birçok itirazla başbaşa kalıyoruz.

      Kürk çiftlikleriyle alakalı yanlış bir kanı hayvanların acı çekmediğidir. Bu tamamıyle yanlış. Bu hayvanlar ızdırap içerisinde, en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılarak yaşıyorlar. Tellerle örülü, küçük, aşırı kalabalık ve pislik dolu kafeslerde tutuluyorlar. Buralarda kötü besleniyor, bulaşıcı hastalıklara yakalnıyor ve yoğun strese dayanmaya çalışıyorlar.

      Bu çiftliklerde hayvanlar en doğal içgüdülerinden vazgeçmek zorunda bırakılıyorlar. Doğal hayatlarında suda yaşayan kunduzlar çimentodan zeminlerde yaşamak zorundalar. Doğal ortamlarında vizonlar zamanlarının çoğunu kendilerinin tükürük salgılarını, vücut ısılarını ve solumalarını düzenleyen suda geçirirler. Onlar da doğaları gereği yalnız yaşayan hayvanlardır. Ama bu çiftliklerde diğer hayvanlarla bir arada yaşamaya zorlanırlar. Bu da bu hayvanların kuyruklarını ya da derilerini ısırma gibi davranışlar geliştirmelerine sebep olur. Sonunda yamyamlığa varır bu davranış.

      Bu çiftliklerde kullanılan metodlar hayvanların refahını ya da iyiliğini değil, kürk imalatçılarının birincil hedefini yansıtır: çıkarı. Bu hayvanların çektiği acının sonu sadece ölümle gelir, bu da kürkün kalitesini korumak için inanılmaz bir zulüm ve gaddarlıkla uygulanır. Bir kutu içerisindeki hayvanlara egzoz verilir. Bu her zaman öldürücü bir dozajda olmaz ve hayvanlar bazen diri diri yüzülürken acı içerisinde kıvranırlar. Diğer bir öldürme yöntemi ise genellikle daha büyük hayvanlarda uygulanır, bu da anal yoldan elektrik vermedir. Çiftçiler hayvanın dudaklarına kıskaçlar tutturur, anüsüne de metal çubuk sokarlar. Hayvana bunun ardından elektrik verilir. Basınç odaları, boyun kırmak ve zehir de kullanılır.

      Hayvanların spesifik amaçlara hizmet etmeleri için yetiştirilmeleri hayatları boyunca katlanmak zorunda kaldıkları acıyı ne azaltır ne de mazur gösterebilir.—JLS

      AYRICA BAKIN: #12, #14, #48, #49
      #62 İpek, kuştüyü veya yünle alakalı bir şey var mı?

      Yün mü? Bilim insanları senelerdir her yanı kırışıklarla dolu bir Merinos koyunu ürettiler. Kırışıklıklar arttıkça yün de artıyor. Ne yazık ki bu çıkar meselelerinin hiç birisinin koyuna faydası yok. Avustralya’da kırışıklıklar daha fazla ter demek, o da sinek saldırısına daha fazla maruz kalmak anlamına geliyor, koyunun aşırı kırışık vücudundaki terli bölgelere kurtçukların dadanması demek. Buna karşı koymak için “mulesing” denen bir teknik kullanıyor çiftçiler, burada anüsün etrafındaki etli kısım koparılıyor, geriye acı veren kanlı bir yara bırakıyor.

      İnsanların müdahalesi olmaksızın koyunlar normalde kendilerini hava koşullarından koruyacak türden bir yüne sahip oluyor; ama bilimsel üreme teknikleri bu hayvanların yün üreten canavarlar haline gelmesine yol açmıştır.

      Vücut ağırlıklarının yarısına tekabül eden bu doğal olmayan yün yazları aşırı sıcaktan ölmeleriyle acılarına acı katıyor hayvanların. Ayrıca yün kırpma işleminden sonra sadece soğuktan dolayı Avustralya’da bir milyon koyun ölüyor her yıl.

      Her yıl sadece Avustralya’da 10 milyon kuzu daha birkaç günlükken ölüyor. Bunun sebebi çok aşırı sayıda koyun olmasından ve bu hayvanlarla ilgilenecek yeteri kadar insan olmamasından kaynaklanıyor.

      İngiltere yünü söz konusu olunca % 27si “deri yünü”dür bunların, yani boğazlanan koyun ve kuzuların derilerinden alınırlar doğrudan.

      İpeğe gelince… Burada yanlış olan şey, ipek elde etmek için içinde hala canlı larva bulunan kozaların haşlanması. Bu, güvenin büyümesi halinde meydana gelecek ipek iplikçiklerinden daha fazlasının oluşmasını sağlıyor. İpekböceği kesinlikle acıyı çekebiliyor, yaralandığında da debelenerek kurtulmaya çalışıyor.

      Kuştüyüne gelirsek.. tüylerin hayvan canlıyken koparılması zaten yaygın bir şey. Korku içerisindeki kuşlar boyunlarından havaya kaldırılıyor, bacakları bağlanıyor, ve bütün tüyleri teker teker koparılıyor. Ördekler ise debelense de yaralanıyor ve işlem bittiktensonra arkadaşlarının yanına atılıyor ta ki sıra tekrar kendilerine gelene dek. Veteriner cerrahlar ve hatta ördek yetiştirenler tarafından son derece zalimane diye nitelenen bu işkence ördekler henüz 8 haftalıkken başlıyor. 8 haftalık aralıklarla 2 veya 3 kere tekrarlanıyor. Ardından bu hayvanlar öldürülüyorlar.

      “Şanslı” kuşlar ise önce öldürülüyor ardından da tüyleri yolunuyor.–MT

      # 63 İnsanlar doğal avcılardır/toplayıcılardır; doğal bir insan davranışını bastırmaya çalışmıyor musunuz?

      Evet. Bazı “doğal davranışları” bastırmak medeni olmayan bir toplum yaratırdı. Şunu düşünün: Hareket eden herşeyi avlamak (mesela komşumun köpeği ya da atlar gibi) ve istediğim herşeyi toplamak (mesela işverenimin parası ya da eşyaları gibi) herhalde doğal bir davranışın ifade edilmesi olurdu. Ayrıca sınırsız bir cinsel iştahı karşılamak için değişik şeyler yapmak ve öfke ve kıskançlık krizleriyle birisine zarar vermek de herhalde doğal bir davranış olurdu.

      Medeni bir toplumda iki şekilde doğal güdülerimizi sınırlıyoruz: yazılı kanunlarla ve de ahlakın yazılmamış kanunlarıyla. Bu, avcılık için de geçerlidir. Avcılık bir çok yerde ve bir çok zaman yasal değildir ve Amerikalıların çoğu da avcılığa ahlaksızlık olarak bakmaktadır.—DVH

      Bir çok insan insanların doğal avcılar olduğu iddiasını reddederdi. Bir çok toplumda insanlar avcılık olmadan son derece mutlu birşekilde yaşayabiliyor. Bizim toplumumuzda çoğunluk avlanmıyor, ama bu doğalarını bastırdıkları için olmuyor, insanların böyle bir istekleri yok. Avlananlar bununla ilgili genelde çelişkili durumlar sergiliyor, sonuçta avcılığı meşrulaştırıp avcıyı temize çıkaran mitler ve ritüeller vb. bunun kanıtı. Bu durum da avcılığın doğal olmadığını aslında doğamızın daha derin bir kısmına tamamen aykırı olduğunu, zarar vermeme arzumuza ters düştüğünü gösteriyor.—BL

      AYRICA BAKIN: # 37, # 64 – #67

       
  • # 60 Deri giymenin nesi yanlış, onsuz nasıl yapabiliriz?

     

    Birçok deri eşya mezbahaların yan ürünlerinden yapılıyor ve bazıları da belli amaçlar doğrultusunda yapılıyor, yani bazı hayvanlar sadece derisi için yetiştirilip katlediliyor. Böylece deri ürünlerini alarak bu kuruluşların çıkarlarına hizmet ediyor ve hayvanların katledilmesi için yapılan ekonomik talebi artırmış oluyorsunuz.

    Vegetarian Journal Ekim/Kasım 1991 sayısı deri konusunda şunları söylüyor: “Çevresel olarak hayvanların deriye dönüştürülmesi yoğun enerji içerir ve çevre kirleten bir eylemdir. Derinin üretilmesi temel olarak ıslatma, güneşe bırakma, boyama, kurutma ve tamamlama süreçlerinden geçer. ABD’de üretilmiş bütün deri ürünlerinin %95’i kromlaştırılır. Kullanılacak atık madde tabaklama operasyonu için gereklidir. İşlemesi en zor olanı tabaklama sürecinden geçen atık maddedir. Krom içeren bütün atıklar ABD Çevre Koruma Kurumu (EPA) tarafından tehlikeli kabulediliyor. Diğer zarar verici maddeler ise çevre ve sağlıkla alakalı tehlikeler yaratmaktadır. Deri ürünlerinin bakterilere ayrılabileceğini düşünüyorsanız, ama tabaklamanın amacı kolajen ve protein liflerini stabilize etmektir, böylece bunlar artık bakterilere ayrışamazlar.”—MT

     

    # 64 Dünya avcılar ve avlarla dolu; biz de bir avcı değil miyiz?

    Hayır. Bizim davranışımız “başka bir avcı”dan çok daha kötü. Biz başkalarını sadece beslenmek için değil, spor olsun diye de (eğlence!), sırf merakımızdan, moda için, eğlenebilmek için, konforumuz için rahatımız için öldürüyoruz. Ayrıca birbirimizi de zenginlik, güç ve toprak için öldürüyoruz. Onları öldürmeden önce genellikle işkence yapıp acı çektiriyoruz. Toprakta ve denizlerde korkunç oranlarda katliamlar gerçekleştiriyoruz. Başka hiçbir türün buna benzer bir davranışı yok, ve doğanın dengesini bozanlar da yalnızca insanlar.

    Aynı şekilde hayvanları öldürmemiz de tamamen gereksiz, oysa hayvanlar hayatta kalmalarına yetecek türden öldürüp tüketiyorlar. Başka seçenekler yok: öldür veya açlıktan öl.

    Bizleri hayvanlardan ayıran tek şey ahlaki kapasitesimizdir,bu kapasite bizleri “başka bir avcı” statüsünden yukarılara yükseltir. Hayvanlarda bu kapasite yok, bu yüzden onlardan ahlaki hisler ve tavırlar beklemek yanlış olur.—DVH

    AYRICA BAKIN: #37, #63, #67

    # 65 Avcılık doğal hayat popülasyonunu kontrol etmiyor mu?

    Açlık ve hastalık da kötü bir şey ama bu, doğanın güçlü olan hayatta kalır ilkesinin de kanıtı. Doğal yırtıcı hayvanlar sadece hasta ve zayıf olanları öldürerek türlerin güçlü kalmasına da yardımcı oluyor aslında. Ancak avcılar rasladıkları herhangi bir hayvanı veya kendilerince şöminelerinin üzerinde güzel görünecek bir hayvanı öldürüyorlar- genellikle de büyük, sağlıklı hayvanlar oluyor bunlar ve popülasyonu devam ettirmeleri için önemli hayvanlar oluyorlar. Aslında avcılık hızlandırılmış üreme için ideal koşullar yaratıyor. Popülasyondaki ani düşüşler hayatta kalanların arasındaki çekişmeyi azaltır, bu da doğum oranını artırır. Hayvanları açlıktan korumaya gerçekten niyetli olsaydık, avlanmazdık ama tersine hayvanların üremelerini kontrol altına alırdık yavaş yavaş. Ayrıca kurtları, dağ aslanlarını, çakalları ve diğer doğal yırtıcı hayvanları korurduk. Gerçekte yırtıcı hayvanlar daha fazla oyun olsun diye üretiliyor.

    Avcılar genelde yaptıklarının kurbanlarına faydalı olduğunu söyler. Bu iddianın bir tanesi mesela eylemlerinin popülasyonu kontrol altında tuttuğudur, böylece hayvanlar açlıktan ölmezler (“açlıktan ölmektense beyne yedikleri kurşun onlar için daha iyi bir tercih”). Şimdi avcılıkla ve gerçekte neler olup bittiğini alenen anlatan “yaban hayat yönetimi”yle alakalı bilgiler sunacağız.

    Oyun hayvanları, yani geyik gibi hayvanlar, mevsimsel olarak yiyecek bulamamak konusunda psikolojik olarak hazırdırlar. Yetişkinlerin yanı sıra, yaşlı ve hastalar da aç kalırlar. Ama avcılar açlık çeken hayvanları arayıp öldürmezler; tersine onlar en güçlü ve en güzel hayvanları (maksimum et ve ödül olasılığınna göre) öldürürler. Avcılar böylece savunduklarını iddia ettikleri doğal seçilim güçlerini ortadan kaldırmış olurlar.

    Avcılar ayrıca eylemlerini et ve ödül potansiyeli olan türlerle sınırlı tutarlar. Avcılar gerçekten türleri açlıktan korumakla ilgilenselerdi,neden hizmetlerini mesela tarla fareleri ve kokarcalara da sunmuyorlar? Ve avcılık neden sadece açlığın yaşandığı zamanlarda uygunlanmıyor, eğer amaç avcılık yaparak açlığın önlenmesiyse? (bahar başında veya sonunda geyiklerin avlanmama sebepleri- yani açlık çekerlerken- cestlerin daha zayıf olması, bu da et yiyenlere hitap edebilecek bir şey değil. Ayrıca avcılar için bu zamanlar sorun yaratır, çünkü etraf kar, çamur ve böcek dolu olacaktır).

    Sözde “oyun yönetimi” politikaları aslında oyun türlerinden yırtıcı hayvan sayısını azaltarak oyun türleri için suni yaşama alanları ve kaynaklar yaratma programlarıdır. Oyun hayvanlarının popülasyonlarını kontrol etmek için doğal ve ekolojik olarak sağlam mekanizmalar sağlamak varken neden bu yırtıcı hayvan türleri yoke diliyor? Yakmak, kimyasal madde kullanımı, buldozer kullanımı gibi yöntemlerle oyun türlerinin popülasyonun artırılıyor, eğer amaç açlığı önlemekse? Gerçek şu ki aslında oyun hayvanlarından mümkün olan en maksimum sonuç alınmaya çalışılıyor.

    Yaban hayat yöneticileri ve avcılar özellikle erkek hayvanları öldürüyorlar, böylece popülasyonu yüksek tutmaya çalışıyorlar. Eğer aşırı popülasyon cidden bir sorun oluştursaydı, o zaman dişileri öldürürlerdi.

    Diğer yaygın bir eylem de yaban hayatı yönetiminin aslında açlığı önlemek için popülasyon sayısını düşürmek gibi bir amacı olduğu iddiasını yalancı çıkarıyor, o da oyun stoğudur. Örneğin, New York’ta, Çevre Koruma Bakanlığı kapalı ortamlarda yetiştirilmiş sülünleri avcıların sık sık avlandığı alanlara bırakmaktadır.

    Bir avcı tarafından öldürülen her bir hayvanla beraber iki hayvan ciddi biçimde yaralı kalır, bir tane de yavaş yavaş ölmesi için geriye bırakılmaktadır. Bu istatistiklere bakınca avcılık sözde amacını yerine getirmeyi başaramamaktadır- yani acı çekmenin azaltılması.

    Avcıların hedef aldığı türler, hem oyun hayvanları hem de yırtıcı hayvanlar milyonlarca yıldır dengeli bir biçimde hayatta kalabilmişlerdir, ama şimdi yaban hayatı yöneticileri ve avcılar doğal hayat popülasyonlarının “yönetilmeye” ihtiyacı olduğunda ısrar ediyorlar. Yasal yaban hayat yönetimi geçerli, doğal hayat popülasyonlarını ve ekosistemin koruyabilmelidir.

    Öldürdükleri hayvan sayısına ek olarak avcılar her yıl binlerce insanı da öldürüyorlar.

    Son olarak, düşünülmesi gereken etik bir argüman da var. Binlerce insan her gün açlıktan ölüyor. Okuyucunun da onlardan birisi olacağını düşünerek onu hemen bir kenara fırlatıp atmamız mı gerekir? Elbette hayır. HH etiği aynı türden bir tavrın geyiklere de uygulanması gerektiğini öne sürer.—DG

    Avcılık kontrollü bir itlaf yönteminin bir parçası olmadıkça popülasyon kontrolü anlamında bir faydası olamaz. Boğazlanmış hayvan sayısı ve bunun dağılımı türlerin yanlış yayılımı konusuyla alakalı değildir, aslında avcıların tercihleriyle yakından alakalı bir şeydir.

    Gerçekten de ister çıkar ister zevk için olsun avcılık hayvan sayısının yok olma durumuna getirilecek derecede azaltılmasıyla alakalıdır, yoksa hayvan popülasyonunu korumakla alakalı değildir. Bufalo ve göçmen kuşları da örnek olarak verebiliriz. Modern “yaban hayatı yönetimi” nin ortaya çıkmasıyla artık popülasyonların suni yollarla avcıların talep ettiği türden sonuçlar verecek şekilde artırılması söz konusudur.

    Hayvanların popülasyonlarının kontrol edilme ihtiyacı artık sorun yaratan türlerden ya da hayat kaynakları için başka hayvanlarla yarışan hayvanlardan (örneğin sığırlar ve koyunlarla rekabet eden kanguru gibi) kaynaklanır genelde. Bu tür dengesizliklerin genellikle insanlarla alakası bulunmaktadır. Kendi hayat kaynaklarımızı ve ihtiyaçlarımızı inceleyerek çevreye daha sorumlu bir şekilde davranarak bir çözüm bulunabilir, yoksa avcılık gibi ahlaken savunulamayacak yöntemlerle kendi yarattığımız sorunlara çözümler getiremeyiz.—JK

    # 66 Avcılık ücretleri, yaban hayat yönetimi ve yaşam alanı restorasyonu için en büyük gelir kaynağı değil mi?

    65 nolu soruda “yaban hayatı yönetimi” dediğimiz eylemlerin aslında avcıların istediği şekilde oyun türlerinin popülasyonunu çoğaltmaya yönelik ayarlamalar olduğunu gördük. Bu açıdan, avcılık ücretleri ve yaban hayat ajanslarının daha çok ensest bir ilişki içerisinde olduğu söylenebilir , yoksa halkın çıkarlarını korumak için yapıcı bir ilişki içerisinde olduklarını söyleyemeyiz. Aşağıda bu konuda bazı gerçekler veriliyor.

    Popülasyon avının sadece %7’si ama diğerlerinin hepsi av programları ve hizmetleri için vergi ödüyor. Ulusal bazda avcılık programlarının çok azına tekabül ediyor alınan lisanslar. Mesela, ABD Balıkçılık ve Yaban Hayat Hizmetleri programları, gelirlerinin %80’ini genel vergi gelirlerinden elde ediyor. Eyalet bazında avcılık ücretleri en büyük oranı oluşturuyor ve bunun önemli bir bölümünü silah ve cephaneliklerden alınan tüketim vergilerinden elde edilen federal fonlar oluşturuyor. Bu fonlar eyaletlerdeki avcı sayısına göre dağıtılıyor. O halde programların avcıları memnun etmek için nasıl düzenlendiğini anlamak kolay!

    Bu arada oyun eyalet memurlarının atandığını ama seçilmediğini ve maaşlarının avcılık ücretlerinden ödendiğini de hatırlamak lazım. Böylece bu memurlar avcılara kendi seçmenleri gözüyle bakıyorlar. Detroit Hukuk Fakültesi Yaban Hayatı Hukuku profesörü David Favre şunları söylüyor:

    Bu adamlar tarafından sorulan ilk soru genelde “eyaletimizin avcılarına en iyi avcılık hizmetini nasıl sunabiliriz?” oluyor. Bu seçmenlere en iyi hizmeti yapmak için avcı istekleri ve tercihler başlıklı nice araştırma yapılmış durumda.

    Ajans içerisindeki statükoyu üç faktör belirliyor. Öncelikle, birçok bürokraside olduğu gibi, insanlar kendi süregiden programlarını sorgulama konusunda biraz tereddüt içerisindedir. İkinci olarak, normal bürokrasinin yanı sıra birçok eyalette oyunu ajanslarında avcıları sıkı şekilde savunan çok sayıda insan bulunmaktadır. Bu insanlar nötr kalmazlar, tersine avcılık etiğini ateşli şekilde savunurlar ve daha geniş sorular sormaları beklenemez. Son olarak, ve aslında en önemlisi de şu ki fon mekanizması dediğimiz bir şey var. Bölümü işleten ve maaşları ödeyen fonların çoğu avcılardan ve balıkçılardan sağlandığı için ajansta çalışanlar kendilerini halk için hizmet ediyor olmaktan çok kendi finansal sponsorlarını, avcıları ve balıkçılar düşünmektedir. Eğer finansal desteğiniz avcılığa yaslanıyorsa açıkçası çok az kişi halihazırdaki ekolojik ve etik sorunları düşünmeye ihtiyaç duyacaktır.

    Birçok insan fon düzenlemelerinin azınlığın çıkarı için toprakların katledilmesi anlamına geldiğini düşünür. Bizler bu düzenlemeler için olumlu alternatifler düşünebiliriz. Doğal kaynakların ve parkların diğer kullanıcıları mesela bisikletçiler, kuş gözlemcileri, yaban hayat severler, ekoturistler den vb. gerçek yaşam alanlarını restore etmek ve yaban hayatı yönetmek için fonları bulmak amacıyla istifade edilebilir kaynaklardır, yoksa avcıların arzularına göre davranan sapıklar değil. Toprağın korunması ve edinimi söz konusu olduğu sürece Nature Conservancy gibi kuruluşlar önemli bir rol oynamaktadır. Daha fazlasını da şu anda belirlenmiş av sübvansiyonunun az bir kısmıyla da bunu başarabilirler (yılda 500 milyon dolar)—DG/JK

    AYRICA BAKIN: #65

    #67 Öldürdüğümüz şeyleri yediğimiz sürece avcılık normal bir şey değil mi?

    Jeffrey Dahmer’in öldürdüğü kurbanlarını yemiş olması suçunu haklı çıkardı mı? Cinayetten sonra cesede ne yapıldığı, çekilmiş olan acıyı hafifletmez. Dahası, avcılar hayvanlara öldürüp de eve götürdükleri hayvanlardan daha fazla zarar veriyorlar. Bir avcının yaralayıp topladığı her bir hayvana karşılık en az iki hayvan kan kaybından, enfeksiyondan ya da açlıktan ölmektedir. Doğrudan ölmeyenler genellikle yaşamalarını zorlaştıran yaralarla hayatta kalmaktadır. Avcılığın hayvanlarda sebep olduğu stres- gürültü, korku ve sürekli kovalamaca- hayvanların kışın hayatta kalması için gerekli şekilde beslenmesini, enerji ve yağ depolamasını imkansız hale getirmektedir. Avcılık ayrıca kış uykusunu ve göçü de engeller. Hayat boyu tek eşleşene ve yakın aile bağlarıyla yaşayan kurt gibi hayvanlar için avcılık bütün toplulukları için zarar verici olabilir.

    Bazı vejetaryenler çiftçilerin veya küçük arazi sahiplerinin kendi hayvanlarını üretip bakarak ardından öldürdüğünde bu eti yemek anlamında bir argüman olduğunu kabul ederler. Avcılık bu argümana uymuyor çünkü öldürme işlemi burada “temiz” değildir ve avcı da hayvanın doğmasında ve büyümesinde bir etkinlik sahibi olmamıştır.

    SSS’daki argümanların gösterdiği gibi bu eylemlerin göz önüne alınması gereken daha büyük bir bağlam söz konusu. Hayvanlar bizlerle bir çok ortak özellikler gösteren hissetme yeteneğine haiz canlılardır. Buradaki soru bir hayvanı yemenin kabul edilebilir bir şey olup olmadığı değil böyle bir eylemi yapıp yapmamanın doğru olup olmadığıdır-yani bir hayvanı takip edip öldürmenin veya başkasının öldürmesinin ürününü yeyip yememenin. Akılcı ve ahlaklı bir insan için uygun bir eylem midir?—JK

    Bu soru bana 12 noul soruyu hatırlatıyor, orada da hayvan sırf o amçla yetiştirildiği için o hayvanı öldürüp yemenin haklı bir eylem olduğu ima ediliyordu. Yeme eylemine doğru giden bu süreç yemeyi haklı çıkarmak için kullanılıyor. Bu soruda yemek , ona doğru giden süreci haklı çıkarmak için kullanılıyor. Her iki girişim de tamamıyla mantıksızdır. Polise birisini takip edip onu öldürdüğünüzü ama onu yediğiniz için telaşa gerek olmadığını söylediğinizi hayal etsenize!—DG

    #68 Balıklar böcekler gibi dilsizdir; balıkçılığın nesi yanlış?

    Balıklar konuşamadıkları gerçeği bir kenara dilsiz değildirler. Bir beyin etrafına yerleşmiş kompleks bir sinir sistemleri vardır , diğer omurgalılardaki gibi omurilikleri vardır. Bizler gibi sosyal ve fiziksel çevrelerinde işlev görmek anlamında balıklar insanlar kadar zeki değildir, ama kendi çevreleri koşullarında çok başarılı ve zeki varlıklardır. Davranışsal çalışmalar göstermiştir ki bu hayvanlar kompleks öğrenme davranışları sergilemektedir, mesela edimsel koşullanma, seri ters öğrenmeler, ihtimal hesabı ve uzak durma gibi davranışlar sergilemektedir. Bir çok otorite balıklardaki öğrenm davranışıyla sıçanlar arasındaki öğrenme davranışı arasında önemli bir nitelik farkı olduğunundan şüpheleniyor.

    Balık tutan bir çok insan balıkçılığın zorluğundan ve balıkla kendileri arasındaki yarıştan söz eder. Bu, en azından balıkların kendilerini avlayan insanlara karşı bir farkındalık ve zeka sahibi oldukları anlamına geliyor.

    Balıkçılığın sebep olduğu ölüm- bir ağda nefessiz kalarak, kafalarında kancaya takılı kalıp uzun süre debelendikten sonra- acı dolu bir ölümdür ve hissetme yeteneği olan bir hayvan için stres yaratan bir durumdur. Balıkların acı çektiğinden şüphe eden insanlar neden beyinlerinin andojen uyutuculara ve alıcılara sahip olduğunu söylemek lazım; bunlar omurgalı canlılarda acının sona ermesi için var olan mekanizmalar olarak kabul ediliyor.—JK

    Bazı insanlar suya dönmeleri garanti olduğu sürece balık yakalamanın sorun yaratmadığına inanır.Ama bunu biraz düşünürseniz burada balıkla oyun oynandığını anlarsınız. Ayrıca balığı ele almak demek onun pullarındaki hastalıklara karşı koyan bir tabakanın da silinmesi demektir. Kanca balık tarafından yutulabilir, önemli komplikasyonlara yol açabilir, öyle bir şey olmasa da hayvanın ağzından kancayı çıkarmak ağızda enfeksiyona açık bir lezyon bırakır.–JSD

     

    # 69 Hayvanat bahçeleri türlerin yokolmasının engellenmesine yardımcı olmuyor mu?

    Hayvanat bahçeleri sık sık yaşam alanları yok olmuş türlerin korunduğu veya başka sebeplerle ortadan kalkmış türlerin (mesela avcılık gibi) muhafaza edildiği alanlar olduklarını iddia eder. Esaret altındaki türlerin yok eden sebeplerin ortadan kalkması sağlanana dek bu türlerin korunduğunu ve ardından da bu hayvanların doğal ortamlarına yeniden bırakıldıklarını ve böylece kendini devam ettirebilen sağlıklı bir popülasyonun sağlandığını iddia ederler. Hayvanat bahçeleri HH hareketinden gelen eleştirilere karşı kendilerini savunurlar.

    Ancak bu argümanla alakalı bir çok sorun bulunuyor. Öncelikle gerekli gen havuzunu sürdürmek için lazım olan hayvan sayısı çok yüksek olabilir ve gerçek anlamıyla asla kesin olarak bilinemez. Eğer kontrol altındaki gen havuzu çok küçükse o zaman mevcut koşullardaki üreme sonucu hastalık oranı artabilir, doğum hatalarına ve mutasyonlara açık olabilir yeni doğanlar; türler yabanda yaşamayacak denli zayıflayabilir.

    Bazı türlerin esaret altındayken üremesi imkansız olabilir; deniz memelileri, bir çok kuş türü ve diğerleri gibi. Dünya çapındaki hayvanat bahçelerinde üremeleri için uğraşılan pandaların üreme anlamında pek iyi bir şöhrete sahip olmadığını biliyoruz. Bu tür türlerle hayvanat bahçeleri üreme programlarını desteklemek için yaban hayattan hayvanları alırken yaban popülasyonuna zarar veriyorlar.

    Yaşam alanı restorasyonu birçok zorluklarla karşı karşıya. Avcılıkla tehdit edilen hayvanlar (filler, pandalar ayılar ve diğerleri) maddi ihtiyaçlar, ateşli silahlar ve hayvanları tüketme arzusu bir arada olduğu sürece asla emniyette olmayacak. Kimyasal maddelerle tehdit altında olan türler bu maddeleri kullanmaktan vazgeçmedikçe asla güvende olmayacaklar, ayrıca toksinlerin çevreden atılması için yeterli zaman da geçmiş durumda. Ağır metaller ve bazı kimyasal maddeler bioakümülatif ve dayanıklı olduğu için hayvanlara yeniden sunulana dek bu onyıllar ya da yüzyıllar geçmek zorunda anlamına geliyor bu.

    Bu sorunlar çözülebilse bile, gene bazı problemler olmaya devam edecek.İnsan damgası, hayvanlara uçabilmeyi öğretmek, avlanmak yuva kurmak ve yavruları büyütmek gibi meseleler ciddi problemlerdir ve her tür için ayrı ayrı çözülmesi gereken sorunlardır.

    En iyimser önerilerle bile olsa dünya çapında koruma sağlayabilecek türden çok az hayvanat bahçesi bulunuyor. Hayvanat bahçeleri, mekan azlığı, finansal kaynakların kısıtlılığı, her türün gen havuzunun korunmak zorunda olması gibi ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Çok sayıda hayvanat bahçesi büyük memeli türlerden iki adetten fazla hayvan alıyor artık. Sayıyı korumak ya da aynı türden yüzlerce hayvanı birarada tutma ihtiyacı en büyük hayvanat bahçesinin bile kapasitesinin üzerindedir, ve bu manada bütün hayvanat bahçesi topluluğu da birkaç türü muhafaza edebilmeyi beceremez.

    Büyük yaşam alanlarının yeterliliğiyle bu durumu karşılaştırın, minimum insan müdahalesi ile çok sayıda tür popülasyonun hayatını sürdürebilmesi söz konusudur. Büyük korular ekosistemdeki her türün kendi yeterliliğini sürdürmesini sağlar, bu arada doğal yaşam alanlarındaki yaratıkların da rahatsız edilmemesini sağlamış olurlar. Eğer hayvanat bahçeleri tarafında tüketilen finansal kaynaklar (hem hükümet hem de hayır dernekleri) ve biyolojik ekspertiz doğal hayat alanlarının korunması ve yönetimine yönlendirilse doğal hayat alanlarının restorasyonu ve bu alanlarınnı kaybetmiş türlerin korunması amacıyla daha az sorun yaşardık.

    Türleri korumak için hayvanat bahçelerinin seçilmesi demek ayrıca onları kuşkulu etkileyicikleri ve pahalı olmaları da olaya eklenince ciddi etik sorunlara sebep oluyor demektir. Hayvanların hayvanat bahçelerinde tutulması onlara zarar verir, onlara hareket etmek ve yakınlaşma hakkını tanımaz ki bu da sosyal hayvanlar için elzemdir, ayrıca onların doğal davranış örüntülerini bozar ve onların en basit örnekle sıkılmalarına yol açar, en kötü örnekte ise nevrotik olmalarına sebep olur. İnsanlar hayvanların bu şekilde tutsak edilmesini maruz gösteren sebepler bulsalar da söz konusu hayvanlar için böyle bir şey söz konusu olamaz. –JE

    # 70 Hayvanlar hayvanat bahçelerinde doğal ortamlarına kıyasla daha uzun süre yaşamıyorlar mı?

    Bazı durumlarda bu doğrudur. Ama konuyla alakası yok. Diyelim ki bir hayvanat bahçesi insanları sergilemeye karar verdi. Az gelişmiş bir ülkeden bir köylüyü yakaladılar ve onu sergilemeye başladılar. İnsanat bahçesinin verdiği düzenli yiyeceklere ve sağlık bakımı sebebiyle o köylü daha uzun süre yaşayacaktır. Ama bu eylemin kabul edilebilir bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Hayat niteliğiyle hayat niceliğinin değiş tokuş edilmesi her zaman nicelik lehine sonuçlanmaz.—DG

    İnsanlar ve diğer hayvanların aileleriyle olmalarını ve onları korumalarını gerektiren içgüdüleri vardır, ayrıca özgür irade sahibi olmalarını da gerektirir bu içgüdüleri. Bazen bizler bu arzuların önemini kavrayamıyoruz.—Craig

    # 71 Peki insanlar hayvanat bahçeleri olmaksızın vahşi hayvanlar hakkında nasıl birşeyler öğrenebilecek, onları nasıl görebilecekler ki ?

    Uzmanlara göre hayvanat bahçelerindeki fillerin eğitimsel anlamda bir değeri yoktu.

    Vahşi hayvanlarla alakalı gerçek ve bütüncül bilgilere sahip olmak için onların doğal ortamlarında gözlemlenmesi gerekiyor. Hayvanat bahçelerindeki koşullar bu hayvanların doğal davranışlarını önemli bir biçimde değiştiriyor. Hayvanat bahçelerinin eğitimsel amaçlarla kullanılması dışında alternatif yöntemler bulunuyor. Bir çok video kaset ve doğa belgeseli kullanılabilir. Birçok kablolu yayın, mesela Discovery Channel gibi kanallar hayvanların doğal ortamları hakkında bilgi vermektedir.

    National Geographic gibi dergiler de resimler kullanarak, fotoğraflar kullanarak mükemmel bilgiler veriyor. Ve elbette halk kütüphaneleri bir altın madeni gibi.

    Hayvanat bahçeleri hayvanlara genellikle, sıklıkla kötü davranır, onları küçük kafeslerde tutar. Bu hem adaletsizliktir, hem de zulümdür. Bu hayvanların doğal içgüdüleri ve davranışları güç kullanılarak baskı altına alınır. İnsan nasıl olur da yaban hayvanları bu koşullar altında gözlemleyip eğitim gördüğüne inanabilir ki? –JLS

    #72 Peki sirklerin ve rodeoların nesi yanlış?

    Hayvanlara eğlence amacıyla nesne gibi davranmak, hakettikleri saygıyı göstermemek demektir. En zeki memeli hayvanlara böyle davranak onları küçülttüğümüzde önceki yüzyıllarda atalarımızın davranmış olduğu gibi davranıyoruz onlara. Onlar hayvanların zekaları, duyarlılıkları, duyguları ve sosyal ihtiyaçları hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı; sadece hayvan olduklarını biliyorlardı. Bu tür eski gelenekleri devame ttirmek demek hatta hiç zulüm içermese bile böyle davranmaya devam etmek demek hala cahil ve duyarsız kalmakta ısrar ediyoruz demektir.

    Ama zulüm gerçekten var ve bu gösterilerde aynen devam ediyor. Rodeolarda hayvan korkutulmadıkça veya acı çekmedikçe show olması imkansız. Sirklerde hayvanlar en çok showdan önce ve sonra acı çekiyor. Her yıl binlerce kilometre yolu trenle katediyor ve bu yolculuk sırasında fiziksel ve duygusal zorluklara katlanmak zorunda kalıyorlar, çoğunlukla aşırı sıcak ya da soğuk hava koşullarında kaplanlar pislik dolu kafeslerde , filler pis zincirlenmiş şekilde yolculuk ediyorlar. İş sahipleri için bu hayvanlar sadece el değiştiren yer değiştiren bir mal, artık kullanılamayacak hale geldiklerinde değiştirilecekler.-DVH

     

    David Cowles-Hamar sirkler hakkında şöyle yazıyor” Hayvan Hakları El Kitabı”’nda: Hiç de şaşırtıcı olmaksızın bu performansları yerine getirebilmeleri için bayağı bir ikna çabası gerekiyor, ve bu amaca hizmet etmeleri için sirkler farklı teknikler deniyor. Bu teknikler arasında yiyeceksiz bırakma, gözdağı verme, ağzını bağlama, uyuşturucu, doğrudan cezalandırma ve ödül sistemleri, zincire bağlama, kırbaç, elektronik aletlerle uyarma, sopa ve tüfek sesleri bulunuyor. Sirk hayvanları hayvanat bahçelerindeki hayvanların çektiği acının benzeri mental ve fiziki acılar çekiyor, aynı stereotip davranışları sergiliyorlar. Fiziksel semptomlar arasında zincirlerden kaynaklı yaralar, uçuklar, ciğer iflası, böbrek yetmezliği, ve bazen ölüm de var. Bu hayvanların çoğu hem fiziki hem de mental anlamda hastalanıyor.—DG

    Amerikan rodeosu iple bağlama, sıçratma, kement atma fiilerinden oluşuyor. Halk hayvanın performansının 8-10 saniyesine şahit olurken normalde yüz

    Rodeoda performans değerlendirmesi atı ya da boğayı kementle yakalamakla sağlandığından, bu yarışa girenler aslında hayvanların beline bağladıkları elektrikli bir kuşakla hayvanın daha da delice hareket etmesini garanti ediyorlar. Vahşi davranışı stimüle etmek için elektrikli çuvaldız da kullanılır. Yaradan kırık kemiklere ya da felce, parçalanmış nefes borularına ve ölüme dek uzanan yaralanma biçimleri var. Danaların omurilikleri hayvan saatte 30 km hızla giderken kementle aniden durdurulunca yaralanabilir. Bu hayvanların toprağa serilmeleri pratiği de iç organların parçalanmasına sebep oluyor, böylece hayvan yavaş ve çok acı verici bir şekilde ölüyor.

    USDA için 30 senedir et denetmeni olarak çalışan bir veteriner olan Dr. C.G. Haber şöyle söylüyor: “Rodeodaki insanlar hayvanlarını mezbahalara yolluyorlar, burada derinin bağlı olduğu yegane yerin baş, boyun, ayak ve karın olduğu hayvanlar gördüm. Omuriliğinden 6 ve 8 kadar parçanın kırıldığı, ciğeri deldiği hayvanlar gördüm. İki veya 3 galon kan aktığını gördüm bu ayrılmış derinin altından “.–JSD

    # 73 Hayvanlara iyi bakıldığı ve eğer iyi olmasalardı iyi performans göstermeyecekleri doğru değil mi?

    72 ve 74 nolu sorulara bakarak eğlence sektöründe kullanılan hayvanların aslında iyi bakım görmediklerini öğrenebilirsiniz.

    Yüzyıllardır insanlar cezalandırma yöntemiyle hayvanların performans göstermelerini sağlayabileceklerini biliyor. Adalet sistemi bir suç eyleminin ya da kabahatin cezayla ilişkilendirilmesi şeklinde bir akıl yürütmektedir. Bir çok din de başka şeylerin yanı sıra ceza korkusuna dayanır. Aslında korku çoğumuzun doğru davranmasını sağlar.

    Aynı şey diğer hayvanlar için de geçerlidir. Bir çok seneler boyunca Skinner kutuları kullanılarak gereksiz ve tekrara dayalı psikoloji deneyleri yapılmıştır ve sonuçta hayvanların elektro şoklardan ve diğer cezalardankaçınmak için bir şeyleri yapmayı öğreneceği, ya da belli şekillerde davranmayı öğreneceği (yani koşullandırılabilecekleri) anlaşışmıştır.

    Hayvanların temel besin ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyor, yoksa hastalanıp ölürler ama belli davranışları sergiledikleri için de mutlu olmalarına gerek yok; korku ya da ödül arzusu (mesela yiyecek gibi) onlara bu hareketleri yaptıracaktır.—JK

    AYRICA BAKIN: #14, #51, #72, #74

    #74 Peki ya at ve köpek yarışları?

    Yarışlar, hayvanların koşullarını ve ithiyaçlarını göz ardı ederek zevk ve eğlence amacıyla sömürülmesinin iyi bir örneği. Burada zevk yarışın sonucu üzerinden kumar oynamaktan kaynaklanıyor. Bazı bahisçiler denklemin hayvan tarafına alaka gösterirken çoğu insan hayvanları umursamaz sadece iddialaşma kısmıyla ilgilenir; yarış toplantılarına olan katılım ekstra seçenekler meydana geldikçe azalmıştır.

    Bazı köpekler ve atlar iyi koşullarda tutulabilseler bile, hayvanların çoğu için, mesele durum böyle değil. Minimum hayat standardının tutturulmak zorunda olması bir yana hayvanlardan en iyi performansın elde edilmesi için başka faktörler devreye giriyor: uyuşturucular, elektrikle uyarmalar, kamçılar vb. Bu pratiklerin çoğu yasa dışı olsa da (mesela köpek kavgası gibi), yasa dışı tekniklerle devam ettiğine dair raporlar da mevcut. Burada büyük bir paranın döndüğünü anlamak mümkün.

    Atlar için özellikle yarış hattı tehlikelerle dolu; hayvanlar düz ve engelli koşularda düşebilir, kırıklara maruz kalabilir. Sık sık hasta atlar yarışa devam etmeleri için yaralanacağı bilinse de uyuşturucuya maruz bırakılıyor.

    Sonuçta eğer hayvan başarı getirmezse veya ümit edildiği gibi iyi bir performans sergilemezse, yok edilir. Atlar gene de nadiren şanslıdır zira kendilerine iyi bakılan bir eve giderler, kendilerine hürmet de gösterilir hatta, ama genelde tercih edilen çözüm at kasaplarıdır. Son zamanlarda yeni bir seçenek daha devreye girdi: yarış atı sahipleri eğer atlar potansiyellerini ortaya koyamıyorsa veya en iyi zamanlarını geride bırakmışlarsa onları öldürüyor, ardından da sigorta ödemesi talep ediyor.) Bir tazı içinse atlara nasip olan türden bir ev olacağını ümit etmek oldukça düşük bir olasılık.—JK

    AYRICA BAKIN: # 72, # 73

    #75 Peki ya evcil hayvan beslemek konusunda ne diyeceksiniz?

    Mükemmel bir dünyada bütün çabalarımız gezegen üzerindeki diğer türlerin doğal hayat alanlarını korumaya yönelik olurdu ve bizler hayvanları evlerimize almadığımız, ama yaban ortamlarında kendilerini geliştirmelerine izin verdiğimiz “elini uzak tut” şeklinde bir tavır içerisinde olurduk. Ancak bu Ütopyadan gerçektan çok uzağız, ve sorumlu insanlar olarak hayvanların evcilleştirilmesinin sonuçlarıyla başa çıkmak zorundayız. Evcilleştirilmiş bir çok hayvan özellikle üretildiği ve evleri olmadığı için bir çok Hayvan Hakları savunucusu bu hayvanlara yuva bulmakta yanlış bir taraf görmüyor. Aslında bu insanlar diğer insanlara kıyasla daha fazla ev sağlıyorlar. Benzer şekilde, tarımsal sebeplerle evcilleştirilmiş hayvanlara da önem verilmesi gerekiyor.

    Ancak doğadaki hayvanların doğal ortamlarında bırakılması ve eve getirilmemesi gerekiyor. Birisinin evindeki bir kafes egzotik bir kuş, balık ya da memeli için doğal olmayan bir çevredir. İşin güzel tarafı yok olunca bu hayvanlar kendilerini barınaklarda, hayvanat bahçelerinde veya araştırma laboratuarlarında bulurlar. Yaban hayvanlara saygı duyulmalıdır, bu onları doğal çevrelerinde serbest bırakmak anlamına da geliyor.

    Bir hayvanla sürdürülecek sevgi dolu bir ilişki, onun fiziksel ve psikolojik gereksinimlerini düzgünce karşılayabilen bir ilişki hayvan hakları savunuculuğu ve prensipleri ile bir tutarsızlık göstermez.

    Gerçekten de hayvan hakları savunucuları bu sevilen petlerimizin maruz kaldığı istismaslara ve ihmallere dikkat çekme konusunda başı çekmiştir. Birçok sözümona sağlam pratiğin yeniden incelenmesi ve değiştirilmesi gerekiyor. Hayvan haklarının evcil hayvanlar hakkında öne sürdüğü sorular önemli sorulardır:

    – Hayvanlara hala bir arkadaş gibi davranıp bir yandan da onların gereksinimlerine cevap verebilir miyiz? Açıkçası bütün hayvanlar için mümkün değil bu. Örneğin, kuşları kafeste tutmak onların kapasitelerini yadsımak ve uçmak için içlerinde var olan o ihtiyacı yok saymak demektir.

    – Evcil hayvanlarıEvcil hayvanları kendi ihtiyaçlarımız için manipüle etmemiz acaba hayvanların da çıkarına hizmet ediyor mu? Kuyruk kesme bu anlamda kınanacak bir eylemdir.

    – Bazı pet sahibi olma eylemlerimiz aslında bir sömürü çeşidi olabilir mi? Sirklerdeki ve sokaklarda dilencilik yaptırılıp geçenlerden para toplanmasına yardım eden hayvanlar bir sömürü kurbanıdırlar.

    – İnsanların hangi davranışları hayvanlara duyduğumuz sevgi ve saygının gerçek ifadeleridir ? hangileri değildir? Ezgotik yetiştirme buna bir örnek olarak verilebilir, özellikle yetiştirilen hayvanların belli hastalıklar ve biyolojik kusurlara meyilli olduğu düşünülecek olursa.

    Hayvan hakları söz konusu pratikler hakkında daha fazla düşünmemizi ve hem insan hem de hayvanların ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı üzerine fikir yürütmemizi istiyor.—TA

    Evcil hayvan seçerken şu noktalar da göz önünde bulundurulmalı:

    Durumunuza uygun bir hayvan seçin- küçük bir bahçeye büyük bir köpek almayın. Kafeslerde yaşayacak bir hayvan almayın-kuş, balık gibi. Ancak kedileri mümkün olduğunca içeride tutmak iyidir, özellikle de geceleri, burada amacın hem kediyi hem de doğal hayatı korumak olduğuna inanabilirsiniz. Kedi veya köpeğinizi yerelbir hayvan grubundan alın; her yıl binlerce hayvan RSPCA gibi gruplar tarafından yok ediliyor. Çoğunluğu da kaybolmuş veya terkedilmiş hayvanlardan oluşuyor. Böyle bir kaynaktan hayvan edinerek hem hayvanın hayatını kurtarırsınız hem de yetiştiricilere duyulan güveni azaltmış olursunuz.

    Son olarak, hayvanınızı kısırlaştırın. Doğurgan olmanın davranışsal ya da biyolojik bir getirisi yoktur. Ve dünyaya gelmiş olan her yavru bir yuvaya ihtiyaç duyacaktır.—JK

    AYRICA BAKIN: # 76

    # 76 Peki ya kısırlaştırma konusunda ne diyeceksiniz?

    Ingrid Newkirk şöyle yazıyor: “ Arkadaşlarımızın başına gelenler en kötü düşmanlarımızın başına bile gelmemeli. U ülkede sayıları 80 ile 100 milyon rasında değişen kedi ve köpekten saat başı sadece ABD’de 3000-500 yavru doğuyor- bu bunların hepsinin ev bulması mümkün değil. İstenmeyen hayvanlar yerel barınaklara bırakılıyor, ya da sokaklara ya da ormanlara bırakılıyor, burada bu hayvanlar açlıktan, barınaksızlıktan, veteriner bakımı olmadığı için ve istismardan acı çekiyorlar. Çoğu hastalıktan, açlıktan, kötü davranışlardan ölüyor ya da az da olsa şansları varsa bir hayvan barınağında “uyutuluyorlar””.

    Kısırlaştırma eylemi hayvanların çektiği acıyı ve maruz kaldıkları zararı azaltmaya yarar. Söz konusu zarar küçülmüş olur.–DG

    #77 Hayvanlar üzerinde deney yapmanın nesi yanlış?

    Hayvanları araştırmalarda kullanmanın büyük kazanımlar sağladığı iddiası, Hayvan Hakları felsefesine karşı en önemli meydana okumadır. Et üretimini tat alma cisimciğinin sıradan bir düşkünlüğü olarak bir kenara atmak mümkünken burada söz konusu hayvan deneyleri olduğunda işlerin bu kadar kolay olmadığını söylemek lazım.

    Önce, bir tanımla işe başlayalım. “Dirikesim” derken hayvanları sömüren ya da onları öldüren bilimsel çalışma ve araştırmalarda hayvanların kullanılmasını kastediyoruz. Bu tanım, HH felsefesine göre hayvanların ahlaken kabul edilebilen bazı araştırmalarda kullanıldığını kabul eden bir tanımdır.

    Dirikesim meselesi üç ana meseleye dayanır:

    a- Dirikesim ahlaksızlıktır ve sona erdirilmelidir.

    b- Dirikesimin sona erdirilmesi bilim karşıtlığı veya araştırma yapma karşıtlığı değildir.

    c- Dirikesimden vazgeçmenin sonuçları olumludur.

    HH felsefesinin dirikesime bakışını yanlış anlamak kolaydır. Sık sık bilim insanları araştırmaların bilimsel geçerliliğinden söz edecek ve HH insanları da bu tartışmalara katılacaktır. Bu tür meseleler © bölümüne ait tartışmalardır. Burada bir çok araştırmanın yanlış yönlendirici, hatalı veya yanlış olduğu iddia edilir Ancak HH için ana mesele (a) kısmındaki tezdir, yani dirikesime yapılan itirazlar etik gerekçelere dayanır. Bizler insanları dirikesimin gelecekte sebep olacağı sonuçlarla ilgili olarak (b) ve (c) kısımlarını kullanarak uyarıyoruz.

    A- Heryıl dünya çapında 100 milyondan fazla hayvan deneylerde kullanılıyor. Dirikesimin rezil örneklerinden bir kaçı hiç bilgisi olmayan insanlar için faydalı olabilir (bu bölüm R. Ryder’ın “Bilimin Kurbanları” kitabından alıntıdır):

    B- Psikologlar 1042 farenin ayaklarına elektrikle şok uyguladılar. Ardından hayvanların gözlerine ya da kulaklarına bağlı kliplerle daha da yoğun şoklar vererek kasılmalara yol açtılar.

    C- Japonya’da aç bırakılan sıçanların boynuna ve göz kürelerine elektrodlar bağlandı. Bu hayvanlardan 4 saat boyunca koşu bandı dolabında koşmaları istendi.

    D- 64 maymun şah damarından otomatik enjeksiyon yoluyla uyuşturucuya bağımlı hale getirildi. Uyuşturucu anidenkesilince maymunlardan bazıları kasılmalar yaşayarak öldü, bilim insanları bunu izledi. Ölmeden önce bazı maymunlar bütün saçlarını koparttılar ya da ayak ve el parmaklarının uçlarını ısırarak kopardılar.

    Bu tip “bilim” adına yapılan etik itirazlar 79. Ve 85. Sorularda ortaya konuyor. Bazı teknik itirazlara 78 ve 80. Sorularda yer veriliyor.92. soruda dirikesimle ilgili kitap listesi sunuluyor. Lütfen dirikesimle ilgili aşırılıkları ya da teknik özelliklerinin daha detaylı tartışmalarını okumak için o kitaplara başvurun.

    DİRİKESİM HAYVANLARA NESNE MUAMELESİ YAPAR. Dirikesim etkili bir biçimde hissedebilen canlıları başkalarının ihtiyacı için kullanılıp birkenara atılabilen basit aletlere dönüştürür. Bu noktada her hayvanın sırf hayvan olduğu için değerli olduğu ve bu değerin başkalarının çıkarına göre değişmediği gerçeği unutulur. Bundan şüphe duyanlar insanlara nasıl algıladıkları üzerine düşünmelidir: sadece deneylerde kullanılmaları amacıyla insan kölelerinin üremesini destekler miydiler?

    DİRİKESİM TÜRCÜDÜR. Çoğu hayvan deneycisi ergen yaşa gelmemiş insanları araştırmalarında kullanmazdı. Bu ayrıcalığı öne sürerken tür üyeliğinin öneminin de altın çizmiş oluyorlar. Bir türe ait olmak biyolojik bir durumdur, ahlaken cinsiyet ya da ırk farklılığı kadar konuyla alakasız bir durumdur.

    DİRİKESİM BİLİMİ KÜÇÜK DÜŞÜRÜR. Dirikesimin barbarca pratikleri bilimin insanları doğanın haşin kanunlarının üstüne yükseltmesi gerektiğini düşünen insanlar içinbir hakarettir.

    Tom Regan’ın şu sözleri bir çok HH eylemcisinin hislerini özetler nitelikte: “Bilimin şişinerek övündüğü başarılar, insanlar ve hayvanlaer için ne kadar faydalı olursa olsun, o faydaları emniyetli hale getirmek için kullanılan araçları haklı çıkarmaz. Diğer meselelerde olduğu gibi, şu anda da hakları düşündüğümüzde bilimsel araştırmalara ara vermekten söz etmiyoruz. Bu tür araştırmalar devam etmeli—ama bunun bedeli laboratuar hayvanları olmamalı.”—AECW

    “Gaddarlık denen şey laboratuarda meydana gelip de ona tıbbi araştırma dendiğinde gaddarlığından bir şey kaybediyor mu?” George Bernard Shaw (yazar, Nobel 1925)

    “Dirikesim insanın tanrıya ve onun bütün yarattıklarınakarşı şu an işlediği en büyük günahtır.” Mahmatma Gandi (devlet adamı ve filozof)

    “Dirikesim hakkında şunları düşünüyorum: eğer insanlar bir çoklarının faydası için canlıların hayatlarını tehlikeye atacak veya sona erdirecekse bu zalimliğin sonu gelmeyecektir.” Leo Tolstoy (yazar)

    “ Dirikesimin insan ırkı için faydalı sonuçlar üretip üretmediği beni ilgilendirmiyor..benim düşman olmam için hayvanlara verdiği acı yeterli, ve benim için düşman olmam için daha başka bir sebep aramama gerek yok.” Mark Twain (yazar)

     

     

     

     

     

     

     

     


     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     








     








 


ALF Sık Sorulan Sorular” üzerine 2 yorum

  1. evet, bir vegan olup kürtaja karşı olmamak ikiyüzlülüktür. aksini kanıtlayacak hiçbir argüman yok.

    kürtaja karşı olmak neden cinsiyetçilik olarak görülüyor anlamıyorum. kürtaja karşı olma sonucuna çıkıyoruz diye kadın bedenine saygısız yobazlarla bir miyiz ?

    omurgasız hayvanları bile yemeyen vegan o hacimdeki bir et parçasına karşı bu kadar mı duyarsız olabilir. veganlardan artık umutlu değilim o kadar.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s