Hayvan hakları ve ahlâki ilerleme: İnsanın evrim mücadelesi

dr. steve best ile ilgili görsel sonucu

Dr.Steve Best

Bizler karanlık, rahatsız edici zamanlarda yaşıyoruz: savaşlara, soykırıma, terörizme, küresel kapitalizme, sınır tanımayan militarizme,  bugüne dek benzeri görülmemiş bir devlet gözetimine ve baskına, sallama bir “terörizme karşı savaş” nidasıyla muhaliflere karşı girişilen saldırılara ve  türlerin yok oluşu, yağmur ormanlarının tükenişi ve küresel ısınma gibi çeşitleri olan ekolojik bir krize tanık oluyoruz. Bilim adamları küresel ekolojik krizde geriye dönülmez bir noktaya varmak üzere olduğumuz konusunda insanları uyarıyor. Çoğu bilim adamı da  buzları suya ve ormanları da çöllere çeviren katastrofik değişimlerin meydana gelme hızından dolayı ciddi bir şaşkınlık yaşıyor.

Böyle bir durumda kalkınma nosyonunu tartışmak zor. Gerçekten de yarının bugünden daha iyi olacağını kim düşünüyor ki? Çocuklarının daha parlak bir geleceğe sahip olacağını? İşlerin, maaşların ve emeklilik planlarının ev edinmek ve eğitim almak kolaylaştıkça daha iyi olacağını? Aydınlanma çağının düşü –aklın, bilimin, teknolojinin ve pazarların herkese otonomi, huzur, ve refah getireceği rüyası yani- yirminci yüzyılın katliam alanlarında ölmedi mi? O ölüm dolu geçmiş, dünya savaşlarıyla, faşizmle, totaliteryanizmle, işçi sınıfının yenilgisiyle, medya ve zihin kontrolüyle, Nagasaki ve Hiroşima’yla (tarihteki en büyük terör eylemleri) ve nükleer silahların çoğalmasıyla yara bere içinde kalmadı mı? Ve  şimdi daha kapıdan yeni girdi ; ama  yirmibirinci yüzyıl, tehlikeli demagoglar , neoliberalizm ve küresel kapitalizm tarafından sürdürülen  kitlesel deliliğin yok edilmesine değil, devam ettirilmesine ve daha da yükselmesine tanık oluyor.

Klasik bir şekilde söylemek gerekirse, birisi “kalkınma” kelimesini söylediği an, silahıma uzanıyorum. En kötüsü ise “kalkınma”;  hırs, sömürü, soykırım ve insanların,  hayvanların, biyolojik çeşitliliğin şirket-militarizm makinasının devasa tekerlekleri arasında ezilmesinde bir suç aleti olarak işlev görüyor. “Kalkınma” kelimesi olsa olsa milyonlarca insanın hayatta kalmak için debelendiği bu gerileme çağında zalim bir şaka olabilir.

Evrensel değerlerin arkasındaki belirli çıkarlar, toplumsal gelişme adına sürdürülen katliamlar ve korkular, kuramcılar, bir çok evrensel kurgulardan biri. Bunlar üretime, nüfusa ve tüketimde sürdürülemez kademelere kendini adamış bir sistemin yalanlarını meşrulaştırmak için kullanılan (mesela serbest pazar ve  liberal demokrasi gibi) “kalkınma” nosyonunu yıkabilir, yapısını bozabilir.

Ama bu bir hata olurdu; çünkü önereceğim gibi, kalkınma kavramının potansiyel ve eleştirel bir değeri bulunuyor; yeniden dizayn edilip yeniden tanımlanmalı ki bizler de şu andakinden daha iyi bir dünya oluşturabilelim. Ancak ısrar ediyorum, bu yeni kalkınma kavramı barış, güvenlik ve demokrasiyle alakalı basmakalıp insancı vizyonlar karşısında bir kuantum sıçraması gerçekleştirmek zorundadır.

“İlerleme”nin Kısa Bir Tarihçesi

Kalkınma nosyonu- yani tarihin  insan hayatında sürekli bir büyüme getirecek şekilde kesintisiz ve mutlak bir tarzda gelişmesi fikri- modern ideolojilerde o denli kök salmıştır ki bu kavramın aslında modern Batı kültürünün bir icadı olduğunu unutmak son derece kolay. Kalkınmacı vizyon aslında kurumsal açıdan yarattığı korkunç trajedilere ve günlük hayatta giderek derinleşen sıkıntılara rağmen insanların tutunmaya devam ettiği bir dindir.

“Kalkınma” ,modern öncesi ve batılı olmayan düşünme tarzlarından radikal bir kopmayı işaret etti; zamanı  döngüsel olarak gören, tekil bir olaydan çok ebedi bir süreç olarak gören kadim dünyanın  karamsar modelinden kopmuştur. Kadim görüşe göre, tarih, medeniyetlerin yükselişleri ve düşüşlerinde etkili olmuştur, hem kaos hem de düzen döngülerinin sonsuza dek tekrar ettirerek, doğumu ve yıkımı ebedi bir oluşla sürdürerek amaçtan, hedeflerden, anlam ya da bir yönden yoksun monoton dinamiklerle hareket etmiştir. Plato’ nun metafiziğinden de anlaşılabileceği gibi, bir çok kadim zaman düşünürü zamanın geçişini çürüme ve çökmeyle kıyaslamıştır, ampirik dünyayı sahte bir görüntü ve imaj olarak küçümsemiş ve bu arada hakikati ebedi cevherlerde aramıştır. Yunan ve Roma dünya görüşü iyimser, açık uçlu ve linear olmaktan çok;  kaderci, determinist ve döngüseldi. Homer’den Romalı Stoacılara kadar kadim zamanlardaki insanlar, kaniatta esnemesi mümkün olmayan ve insanların boyun eğmek zorunda olduğu bir inanç olan Moira’ya (kader, felek) inanıyorlardı. Eski zaman kozmolojisi, bırakın ilham etmeyi, insanların insan ilişkilerindeki tedrici gelişmeleri kavramasına,  geçmişten ve bugünden daha iyi bir gelecek aramalarına izin vermiyordu.

Batı kalkınmacılığının kökleri Musevi-Hristiyan geleneğinde yatar. Bu enigmatik ve mucizevi inanca göre tarihin anlamı vardır, bir amaç doğrultusunda vardır, tenin günahından ruhun kurtuluşuna doğru gelişmiştir ve tarihin kendini tekrar ettiği şeklindeki karamsar görüşten kesin bir kopuş sergilemektedir. Ancak kalkınmacı tarihin ortaya çıkışı, ıslah edilebilir bir değişimin linear bir çizgide anlatılmasını değil sadece, ayrıca toplumsal hayatta net gelişmeler ortaya koyacak, iyimserlik ve önüne geçilemez bir genişleme ümidi aşılayacak şekilde bilimde, sanatta, tıpta ve teknolojide de somut gelişmeler olmasını talep etmiştir. Tarihe kalkınmacı bir vizyonla bakmak demek, değişime olumlu bir gözle bakıp insanlara düşman , değiştirilmesi mümkün olmayan bir kainat fikrinin reddetmek, insanın yaratıcılığının onaylamak ve insanların zaman içerisinde kendilerini ve toplumlarını tedricen geliştirebileceğine dair iyimser bir inanç sahibi olmak demektir.

On altıncı yüzyıldan on dokuzunca yüzyıla dek –Rönesans, modern bilim, Aydınlanma, Fransız ve Amerika devrimleri, kapitalizm ve endüstri devrimi yoluyla- bu koşullar oluşmuştur. On sekizinci yüzyıldan başlayarak Aydınlanma devriminden ilham almış kuramcılar kalkınma fikrini öğrenmede, akılda, eleştiride, özgürlükte, bireysellikte ve mutlulukta meydana gelen gelişmeler şeklinde tanımladı. Onlara göre kalkınma, bilimin önüne geçilmesi mümkün olmayan başarıları ve hükümetlerin artık daha da aydınlamacı eylemleriyle hayata geçebilecekti. Şüpheciler vardıysa da genel konsensus tarihin kanunlarının idrak edilebileceği, modern olguların küresel manada başarılı olması garanti olarak kalkınma sağlayacağı, insan doğasının ve toplumun kusursuzlaştırılmasının mümkün olduğu ve kusursuzlaştırılacağı üzerineydi. Aklın, bilimin, teknolojinin vaatleriyle zehirlenmiş bir şekilde Kalkınma şarkıları söyleyen Aydınlanma düşünürleri,  tarihin yasalarının kaçınılmaz olarak akılla yönetilen, bütün insanlığın mutlu ve özgür olacağı bir küresel topluma doğru yol aldığına inanıyorlardı.

Kalkınmayla ilgili modern kavramlar, bilim, teknoloji, tıp ve özgürlükle ilgili gelişmelerin meydana gelmesinde etkili oldu;  ama sömürgeciliği, köleliği, soykırımı ve büyük nüfusların ücretli köle ordularına dönüşmesi konusunu da es geçti. Modern ideolojiler ve politik mücadeleler dini dogmaları, batıl inançları ve monarşi ve Kilise’nin tiranlığını ters yüz etti; ancak aynı zamanda modernite, bir dogma biçimini –Hristiyanlık- bir diğeriyle değiştirdi-bilim ve teknoloji. Teizm ölmedi ama Hümanizme dönüştü, yani artık insancılık ulvi bir hal almıştı ve  Tanrı’nın Dünyasındaki işler artık insana ait sayılıyordu. Elbette kapitalizmin sosyal hiyerarşiyi ortadan kaldırmaması gibi modern bilim de antroposentrizmle bağlantısını koparmadı,  teknolojik maharetlerini ve bilgisini artırarak doğayı hakimiyet altına alma projesine destek verdi.

Onyedinci yüzyıldan beri kalkınma niceliksel terimlerle ölçülmüştür, mesela  doğa üzerindeki sözde kontrol derecesinin sınırları (bilim ve teknoloji) ve çıkar marjlarının, üretim kotalarının ve GSM Hasılanın(kapitalizm) yükselmesi gibi. Kalkınmayı kabaca sadece materyalist terimlerle ölçüp tanımlamaya kalkmaktaki en önemli problem, refah ve sağlıklı olmak arasında, hayat kalitesiyle sahip olunan şeylerin niceliği arasında doğrudan bir bağlantı olduğu iddiasıdır. Aslında sağlık ve mutluluk gibi hayati öneme sahip bir alanda kalkınamadığımızın bir işareti,  modernizasyon oranına kıyasla psikolojik, sosyal ve fiziksel rahatsızlıklarda görünen artıştır. Bir toplum daha “ gelişmiş” oldukça, alkolizmin, uyuşturucu kullanımının, intiharın, akıl hastalıklarının, iş kaynaklı mutsuzlukların, suçun, boşanmanın ve ekolojik yıkımın arttığı bir gerçektir.

Niceliksel büyümenin fetişleştirilmiş değişkenlerindense hayat kalitesini (yani anlamlı bir iş ve boş zamana sahip olmayı) ölçen  yeni ve çok boyutlu bir kalkınma ölçüsüne gereksinmemiz var. Edward Burch gibi vizyon sahibi düşünürlerin önerdiği yeni paradigmaların ölümcül kusurları bulunuyor. Yeni modeller insanların cesaret edebildiğinden daha fazlasına ulaşabilmeli, insancılığın derin sınırlarını –ne kadar demokratik ve evrensel olsa da- değişime uğratmalı, hayvan hakları ve ekolojik etik konusunu postmodern dünya görüşünün ya devrimci ya da kadim Dünya bilgeliğine geri dönen ya da onu restore eden cephelerine getirebilmeli.

Yeniden Yapılanma Görevi

Dünyanın şu andaki durumuna  ve modernizasyon süreçlerine “kalkınma” adını vermek en hafif tanımlamayla “delilik”tir. Batı kültürünün egemenlikçi dünya görüşü,  felaket getiren bir hata oldu. İnsan üstünlüğüne dair anlatılar, değerler, ve kimlikler bizleri daha iyi bir geleceğe götüremez, onlar sadece kıyametimizi garanti altına alıyor. İnsanları doğadan ayırmanın, doğaya hakim olup onu insan iradesine boyun eğdirmenin ve doğanın  her türden kaynağa sahip bir bereket ortamı olduğunu düşünmenin  hatalı,  felaket çapındaki  sonuçları, bütün dünyayı sarsan ekolojik krizlerde kendini iyice   belli ediyor.

Altıncı kez türlerin bir kez daha toptan yok olması, yağmur ormanlarının yok edilişi, küresel ısınma  zamanında bizler kralın çıplak olduğunu görmeliyiz, artık Batı medeniyetinin ne olduğunu anlamanın zamanı geldi : tahakküm, savaş, kölelik, katliam ve ekolojik felaket sistemi. Küresel ekolojik kriz, Batı düşüncesini Aristo’dan Descartes’a ve günümüze dek bilgilendirmiş olan düalistik, antroposentrik ve hiyerarşik felsefelere karşı ortaya konmuş güçlü bir kanıttır.

Ancak kalkınmayı yapısal olarak çözümlemek  ve  ahlaki bir pusuladan mahrum bir biçimde nihilistik bir boşlukta kalmak yerine bu kavramı  toplumsal kaosu, insan ve hayvanlardaki hayal etmesi bile zor acıları ve can kaybını sona erdirmek,  ve  ekolojik krizi başımızdan defetmek için yeniden kurgulamaya ihtiyacımız var. “Kalkınma”; demokrasiyi, özgürlüğü, otonomiyi ve ekolojiyi geliştirmek için kullanılıp toplumu kendine zarar verip işlevlerini yitirmesindense sağlıklı ve akıllı bir şekilde etkileyebilecek bir özelliğe sahip eleştirel ve normatif bir kavramdır.

Görünen o ki , dünyamız olabileceği ve olması gereken şeyden uzak, ulaşılması ve başarılması gereken meseleler var. Kalkınma, bireysel ve toplumsal koşulların geliştirilebileceği ve daha tamamen idrak edilmemiş bir potansiyelin mevcut olduğu anlamına gelir. İnsanlığın şu an olduğu şey ile olması gereken şey arasında bir ayrım bulunuyor. Ancak biraz da olsa kalkınma nosyonuyla hayatlarımızın ve toplumlarımızın olumlu bir yöne doğru yol alıp almadığını görebiliriz.

Yönsüz, kaotik ve hızlı bir akışla büyüyen bir dünyada kalkınma kavramı, bir bütün olarak daha büyük bir demokrasi, özgürlük, ekolojik denge, hayvan dünyasına ve dünyaya saygı yönünde yaşanacak bir değişimi yönetmek ve  ona rehber olmak anlamına geliyor.Kalkınma, hem niteliksel hem de niceliksel boyutlarda evrensel bir kavramdır;  sayıları sürekli artan insanlar için daha önemli gelişmeleri belirleyen bir şeydir bu. Kalkınma kavramının yegane tutarlı tanımı herkesin hayatında yapılan gelişmeleri ifade eden tanımdır; kalkınma kavramının hiçbir tutarlı  ya da savunulabilir tanımında bir azınlığın yararı için çoğunluğun sömürülmesinin onaylanmasına şahit olmuyoruz. İşte Avrupalılar köleleştirip öldürdükleri milyonlarca Afrikalı pahasına kendileri için elde ettikleri kaynakları ve zenginlikleri kalkınma olarak tanımlamıştır.

Rousseau, Condorcet ve Marx gibi birkaç modernist, kalkınma kavramını bütün insanlara faydası olan evrensel bir terim olarak tanımlamış, ama bu denkleme başka türleri katmamıştır. Hiçbiri modern dünyanın insanların kazanımlarının hayvanların ve dünyanın kaybetmesi pahasına elde edildiği fikri üzerinde düşünmedi. Batı medeniyeti  kalkınmayı, milyarlarca hayvanın köleleştirilmesi, sömürülmesi, katledilmesi; doğanın yağmalanıp talan edilmesi yoluyla kendi refahında  ve  konforunda meydana getirdiği gelişmeler olarak ölçmüştür. Hayvanlar ve ekolojik bakış açısından bakıldığında ise “kalkınma” bir gerilemedir- bu da kürk çiftçiliği, fabrika çiftçiliği, mezbahalar, aşırı nüfus artışı, türlerin yok oluşu, küresel ısınma ve dünyanın giderek kötü bir hal alması gibi korkunç gelişmelerden de alenen belli olmaktadır.

Bugün artık biliyoruz ki adil ve tutarlı bir kalkınma kavramı tahakkümcü, antroposentrik ve türcü olamaz; toplumsal ve doğal dünyalar arasındaki ekolojik birliği ve tutarlılığı görmezden gelemez. İnsanları diğer hayvanların üstüne yerleştiren, kan ya da paraya dönüştürebileceği bütün canlıları köleleştiren, ekonomik büyümeyi fetişleştiren ve talanı resmileştiren, bağımlılık ve sürdürülmesi mümkün olmayan iştahlarla gaza gelen bir kalkınma kavramı tanımı kendi içinde taşıdığı çelişkiler sebebiyle çökmektedir.

Kalkınma kavramına yönelik sağlam bir tanımlama ister istemez bütünlükçü bir bakışa sahip olup, böylece insanlar, hayvanlar ve doğal dünya arasındaki evrimsel devamlılığı ve karşılıklı ilişkileri kavrayacaktır. Böyle bir tanım ile basmakalıp hiyerarşiler, sözde kopmalar ve her türden savunulması imkansız önyargılar bırakılacak ve hayvanların kendi amaçları ve değerleri bulunan, hissetme yeteneğine sahip özneler olduğu gerçeği kavranacaktır.

Hümanizmden tamamen farklı olarak yeni kalkınma açısı, insan olmayan, hissetme kabiliyeti olan canlıları -yani hayvanları- toplumsal politikalardan ve toplum kararlarından faydalanması gereken “herkes” kategorisine dahil etmelidir. Hümanizmin sınırlarını aşan ve insan olmayan türleri, çevreyi ve insanlar, hayvanlar ve doğal dünya arasındaki girift ilişkileri de kapsayan yeni bir evrenselcilik anlayışına  ihtiyacımız var. Buradaki sorun, anlatıların kültürel farkları yok sayması ya da çok evrensel olması değil, tersine yeterince evrensel olmayan anlatılardır.

Bu yüzden, toplumsal kalkınmayı demokraside, eşitlikte, ve haklar konusunda  insan olsun olmasın,  bir çok varlığın maddi ve  psikolojik refahını artıran gelişmelerin meydana gelmesi olarak tanımlıyorum. Burada kalkınma birbirine karışan üç dünyanın refahı ve bütünlüğüne yönelik değişimlerin meydana gelişine göre ölçülmektedir: insanlar, hayvanlar ve doğal çevre. Eğer bazı insanlar (mesela kutuplardaki yaban ortamında petrol kaynakları geliştirerek) hayvanlar ve Dünya pahasına bir çıkar elde ediyorsa, sadece az sayıda insan fayda gördüğü için değil, hayvanlar ve onların hayat alanları zarar gördüğü ve uzun vadede de insan çıkarları tehlikeye girdiği için de buna kalkınma diyemeyiz.

Yeni Bir Ahlaki Pusula

Böylece, birisi “kalkınma” sözcüğünü duyduğunda “kimin kalkınması?” diye sormalı. Ve eğer cevap evrensel ölçekte değilse, o zaman söz konusu olan şey kalkınma değil, sömürüdür. Kalkınma kavramı insanları ve hayvanları, toplumu ve ekolojiyi doğrudan birbirine bağlar; böyle yaparak kalkınmanın kalitesi ve geçerliliği insanların sosyal dünyayı doğal dünyayla uyumlu hale getirebilmesi yeteneğine dayanır. Nihai özgürlük vizyonunu destekler, yirmibirinci yüzyılda geçerli olan herhangi bir toplumsal hareketin ister istemez insanların, hayvanların ve Dünya’nın özgürleşmesini tek bir mücadele ve tek bir kavga olarak görmesini zorunlu hale getirir. Olumlu özelliklerin ve olasılıkların çoğalması ancak, ahlaki toplumun büyümesini, eşitliğin genişlemesini ve hakların evrenselleşmesini kapsayacak radikal toplumsal hareketlerin var olmasıyla gerçekleşebilir.

Küresel ısınmanın, kaynakların azalmasının, biyolojik çözülmenin, çevresel entropinin, devam edegelen nükleer tehditlerin ve giderek yükselen küresel çatışmaların gölgesi altında insan evrimi en iyimser açıdan sorunludur, en kötümser açıdan bakarsak felaketini yaşamak üzeredir. “Kalkınma”, demokrasiyi, özgürlüğü, otonomiyi ve ekolojiyi geliştirmek, toplumu daha sağlıklı ve akıllı bir yöne götürmek için kullanılabilecek vazgeçilmez eleştirel ve normatif bir kavramdır. Kalkınma, insanların başarabileceği, başarmayı istemesi gereken bir şeydir, ama bunu yapabilmesi için toplumda, kültürde, politikada, dünya görüşünde ve insan kimliğinde devrimci değişimlerin yaşanması gerekiyor. Yeni bir ahlaki pusulanın dünyada gerekli radikal kavramsal ve kurumsal değişiklikleri yönetmesi ve bilgilendirmesi gerekiyor.

Kalkınma, hayvanların ve çevrenin yok olması pahasına insanın elde ettiği “kazanım”lar olamaz artık. Tersine, kalkınmayla alakalı daha derin bir kavrayış sayesinde insanlar ve hayvanlar, toplum ve doğa arasındaki zıtlıklar elimine edilebilir; bu yeni kavrayış sayesinde gezegensel ekolojinin bütün yönlerindeki o derin karşılıklı bağlılık anlaşılabilir ve bu da bizlerin Hunlardan, barbarlardan ve her yeri yakıp yıkan işgalcilerdense biyotoplumun iyi yurttaşları olmamızı mümkün kılabilir.

Çev.:Cem

Reklamlar

Hayvan hakları ve ahlâki ilerleme: İnsanın evrim mücadelesi” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s