Rosa Luxemburg ve hayvanları öz kardeş gibi görebilmek!

manda

Abdullah Onay

Sosyalizm, uzun tarihi boyunca içinde çok farklı düşünce ve akımları barındırmıştır. Ama tarihten gelen bir özgürlükçü, eşitlikçi damarı olmuştur hep. Geçtiğimiz yüzyıllarda milyonlarca insanı da bu yönüyle harekete geçirebilmiştir. Tüm dünyada insanların gözlerini kıpmadan ölümü göze aldıkları büyük fedakarlıklar içeren mücadelelerinde bu çağrısıyla yol gösterici olabilmiş, bayraklara ismi yazılmıştır.

Ama ne yazık ki, “Bilimsel Sosyalizm” adı verilen resmi bir ideolojiye dönüşmesi, hele iktidar ve devlet olunduktan sonra, coşkusunu, ruhunu yitirdiği bir takır tukur dilin egemenliğinin yaşandığı, bizzat o toplumlarda heyecanı bitiren bir dönemin sonunda etkinliğini kaybetmiştir.

Yine yazık ki, ilk dönemlerinin coşkusu küllenirken, demir-çelik, silah vb. üretimlerin biteviye tekrarlandığı, kapitalizmle yarışın o buz gibi soğukluğu ve eşitsizlikler, baskılar kaldı hafızalarda.

Peki kitleleri büyük bir coşkuyla dünyayı değiştirmeye koşturan, o ruhu heyecanı? Bu kötü geçmişle birlikte silinip gitmiş miydi? Tarihte hiçbir şey silinip gitmediği gibi, onlar da hatırlanacak. Eşitlik ve özgürlük arayışlarının sona ermesi ancak bunların gerçekleştiği bir dünyada bitebilir ancak. İlla ki yeni bir eşitlik mücadelesinin hatırlayacağı ve hatırlatacağı yönler de bu mirastan çıkarılacaktır.

Sosyalizm tarihinde özel olarak hayvanların uğradığı zulme dair pek fazla bir şey bulabilmek mümkün değil. Bunun nedenlerinin tartışması ayrı bir yazı/yazılara konu olabilir. Ama o barındırdığı eşitlikçi damar, bunu dert edinen insanların da  bu gelenekten çıkmalarına yol açmıştır.

Rosa Luxemburg da bu tarihin mirasına sahip çıkabileceğimiz isimlerinden biri. Tüm canlılar için “kaygılanan”, onlardan kendini sorumlu tutan, yüreğinde acılarını hisseden bir devrimci. Cezaevinden yazdığı ve okuyanı ağlatan aşağıdaki mektupları, o duyarlılığın, aslında derinlerde yatan bir cevherin harekete geçirebileceğini de gösteriyor belki bizlere. Eziyet edilen mandaları ağlayan bir çocuğa benzetebilecek bir bakış. Hayvanların uğradığı zulüm karşısında onları, “öz kardeşi” gibi hissederek titreyebilecek bir bakış.

Üzerimize düşen de belki bu cevheri canlandırabilmek, tüm canlılar üzerindeki zulmü sona erdirmeye yönelik gerçek bir eşitlik çağrısına dönüştürebilmektir.

 

rosa-luxemburg2

 

“Gözümden akan aslında onun yaşlarıydı”

 

“Ah, Soniçka! Geçen gün korkunç bir acıyla kıvrandım. Gezindiğim avluya sık sık çuval, asker ceketi ya da gömleği yüklü askeri arabalar geliyor; bu ceketlerle gömlekler, zaman zaman kanlı oluyor. (…) Geçen gün, yine böyle bir arabanın boşaltılışına tanık oldum, bu seferkine at değil, manda koşulmuştu. İlk kez yakından görüyordum bu hayvanları. Bizim sığırlara oranla daha güçlü ve yapılı bu mandalar, kafaları yassı boynuzları daha bir yatık, dolayısıyla kafatasları bizim koyunlarınkine benziyor; derileri kara gözleri iri ve yumuşak. Romanya’dan getirmişler mandaları, savaş ganimeti… arabaları süren eskerler, dağlarda bayırlarda yaşayan bu hayvanları yakalamanın, özgürlüğüne alışkın oldukları için de, yük çekmeye alıştırmanın son derece güç olduğunu söylüyorlar. Kıyasıya dövülüyorlar, öyle ki ‘vay geldi kurbanların başına’ deyimi tam anlamıyla somutlaşıyor… Galiba yalnız Breslau’da yüze yakın manda varmış. Verimli Romen çayırlarında otlamaya alışmış bu hayvancıklara azıcık yem veriliyor. Çeşitli yükler çektirildiğinden, kısa zamanda ölüp gidiyorlar.

Birkaç gün önce, çuval yüklü bir arabanın avluya girdiğini gördüm; araba öylesine yüklüydü ki, zavallı mandalar eşik taşlarını geçemiyorlardı bir türlü. Arabanın yanında yürüyen er, elindeki kamçının sapıyla hayvanları öyle bir dövmeye başladı ki, kadın mahpusların gözetmeni kendini tutamayıp zavallıcıklara acıyıp acımadığını sordu. Asker acı bir gülüşle: ‘Biz insanlara bile acıyan yok!’ diye karşılık verdi ve daha hızlı kamçılamaya başladı. Hayvanlar en sonunda eşiği geçtiler, ama bir tanesi kan revan içinde kalmıştı. Evet, Soniçka, kalınlığı ve sağlamlığı dillere destan manda derisi bile yarılmıştı. Araba boşaltılırken hayvanlar bitkin bir haldeydi, sırtı kanayansa önüne bakıyordu. Kara alnıyla yumuşak gözlerinde saatlerce ağlamış çocuk havası vardı. Tıpkı nedenini bilmeden, bu acının ve barbarlığın elinden nasıl kurtulacağını bilmeden kıyasıya dövülmüş bir çocuk gibiydi… Ben talihsiz mandanın karşısındaydım. Gözümden akan aslında onun yaşlarıydı. Elim kolum bağlı, öz kardeşimmiş gibi titriyordum bu sessiz acı karşısında. Mandanın sere serpe dolaştığı Romanya çayırları ne de uzaktaydı! Bir daha hiç göremeyecekti oraları! Orada her şey bambaşkaydı: güneş parlıyor, rüzgar esiyor, kuşlar ötüyor, çobanlar tatlı türküler söylüyordu. Buradaysa iğrenci bir yabancı kent, boğucu bir ahır, mide bulandıran, çürümüş yem, korkunç ve yabancı insanlar, dayak ve yarılan deriden fışkıran kan vardı yalnız…

Ah benim zavallı mandacığım, canım  ikimiz de acı, yoksulluk ve pişmanlık içinde, eli kolu bağlı, dilsiz varlıklarız. (…)

(…)

Büyüklü küçüklü binlerce varlığa bağlıyım, başlarına gelecekler için kaygılanıyor, acı çekiyor, kendimi suçluyorum

Penceremin üstünde yuva yapmış bir çift tepeli çayırkuşunun bir yavrusu oldu geçen gün öbür üçü öldü galiba. Minik kuş daha şimdiden canavar gibi koşuyor. Tepeli cayırkuşlarının, serçeler gibi, iki ayakları üstünde sıçrayarak, kısa ve seri adımlarla koşarken ne şeker olduklarını fark etmişsinizdir belki. Yavru uçmaya bile başladı, ama henüz kendi başına yeterince böcek ve kurt bulamıyor, hele böyle soğuk havalarda. Onun için de, her akşam avluya, penceremin altına gelip acı ve tiz bir sesle yakınmaya başlıyor. Az sonra ana-baba çıkageliyor, “uit-uit”e benzer, kayıtlı bir sesle ona karşılık veriyorlar. Sonra, deli gibi dört bir yana koşuyor, akşamın alacakaranlık ve soğuğunda, umutsuzca yiyecek arıyorlar. Bir şey bulur bulmaz açlıktan cıyak cıyak bağıran yavrunun yanına gelip ağzına tıkıyorlar. Ve bu sahne, her akşam, sekiz buçuğa doğru tekrarlanıyor. Penceremin altından gelen o tiz ve acı sesleri duyup da ana-babanın kaygısını görünce yüreciğim duracak gibi oluyor. Üstelik yardım da edemiyorum, çünkü tepeli cayırkuşları son derece korkak, kuçu gibi ardımdan ayrılmayan güvercinlerle serçelerin tersine, ekmek atar atmaz kaçıp gidiyorlar.

Bu yaptığımın gülünç olduğunu söylemem, yeryüzündeki bütün tepeli çayırkuşlarından sorumlu olmadığımı, her gün ağır mı ağır arabaları çekerek bizim avluya gelen ve kıyasıya dövülen mandalar gibi pataklanan mandalar için gözyaşı dökmenin gereksiz olduğunu düşünmem bir işe yaramıyor. Böyle şeyler görünce, sözün en gerçek anlamıyla hastalanıyorum. Bütün gün penceremin yakınlarında oynayıp bıktırasıya öten sığırcık birkaç gün sustu mu tamam, rahatım kaçıyor, başına bir şey gelmiş olması korkusuyla, o boş gevezeliğine başlayana dek içim içimi yiyor. Sizin anlayacağınız, hücremden, görünmeyen bağlarla büyüklü küçüklü binlerce varlığa bağlıyım, başlarına gelecekler için kaygılanıyor, acı çekiyor, kendimi suçluyorum…

Rosa Luxemburg, Mektuplar, çeviren Bertan Onaran, Yankı Yayınları, 1970

Yazı ve resim:

https://hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2017/01/15/rosa-luxemburg-ve-hayvanlari-oz-kardes-gibi-gorebilmek/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s