Et yiyen bir çok insanın kendine söylediği o yalan

İlgili resim

Jesse Singal

Et yiyen birisine “en iyi et hangisi, ve neden?” diye sorsanız çoğu insanın düzgün bir dille tutarlı bir cevap vermeye çalıştığını görürsünüz. Diğer bir deyişle bu insanlar kendi kararlarını akılcı bir temele dayanarak savunmaya çalışırlar.

Ancak ahlâk psikolojisi alanındaki yığınla araştırmadan elde edilen bilgilerden öğrendiğimiz gibi, insanların bir çok ahlâki inancı akılcı ve açıklaması kolay sebeplere değil, önseziye, oldu bittiye ve açıklaması zor sebeplere dayanıyor. Kendi ahlâki yapımız söz konusu olduğunda çoğunlukla kararlarımızı aklımıza uyduruyoruz. Sanki dikkatli bir düşünüş sonunda şu ya da bu kararı vermiş gibi davranıyoruz ama aslında süreç tam tersi şekilde işliyor. Herhangi bir nedene dayanarak ahlâki bir inanç geliştiriyor, ardından bu karar etrafına onu haklı çıkaracak gerekçeler inşa ediyoruz (elbette istisnalar söz konusu; insanlar ahlâki düşünüşleri açısından da evrim geçiriyorlar, bir çok ahlâk metninde “akılcı”nın ne anlama geldiği konusunda tartışmalar bitmek de bilmiyor).

Et yiyenler açısında ortak bir akla uydurma biçiminin zekâya önem vermek olduğunu görüyoruz: et yiyen bir çok insan zekâsı düşük hayvanları yediğini öne sürüyor, bunun sebebi olarak da düşük zekâlı hayvanların daha yüksek yaşam özneleri açısından ahlâki bir kıstasa sahip olmadığını söylüyor- yani zeki olmayan hayvanlar biz insanlar gibi düşünemiyor, hissedemiyor, ya da acı çekemiyorlar. Bu akla uydurma mantığını seçen karnivorlar açısından meselâ domuzlar can sıkıcı bir gerçek: aynen köpekler kadar zeki olmalarına rağmen  domuz yiyen nice insan asla bir köpek yemez (Çin’in bazı yerlerinde ve başka bazı ülkelerde  köpek eti iştah açıyor). Eğer zekânın  hangi hayvanı yememiz gerektiği konusunda bir kıstas olduğunu kabul ediyorsanız o zaman domuz yemenin ahlâken uygun olması ama köpek yememenin ahlâken uygun olmadığını söylemek mantıklı değildir. Buna rağmen bir çok insan bunu savunabiliyor.

Lancaster Üniversitesi’nden Jared Piazza ve Edinburgh Üniversitesi’nden Steve Loughnan’ın beraber gerçekleştirdiği Social Psychological and Personality Science  adlı çalışma; insanların, beslenme alışkanlıklarını savunmak adına yedikleri ve yemedikleri hayvanların zekâsına nasıl önem verdiğini, ama domuzlar ve et olarak tüketilen  diğer zeki hayvanlar hakkında nasıl işlerine geldiği gibi davrandıklarını görmemizi sağlıyor.

 

Yazarlar yürüttükleri 3 deney sırasında katılımcıların gerekçeli akıl yürütmeye başvurmasını bekliyordu: yani, kanıtı gücüne bakarak değil halihazırda var  olan bir inanç ya da davranışa dayanarak kabul ya da reddetmelerini bekliyordu. Bu alanda daha önceden yapılan çalışmalar ne de olsa “insanların hayvan zekâsına dair tutumlarını, davranışlarına uyduğu zaman, meselâ hayvan yemenin hayvanın ahlâki önemiyle  tutarsızlık içinde olduğu gerçeğinin farkında vardıkları zaman değiştirdiğini” göstermişti”. Diğer bir deyişle et yiyenler kendi davranışlarından çok konuya dair bizim yorumumuzu –“yok yahu, domuzlar aslında o kadar da zeki değil”- değiştirmeye yatkındır. Onların bu akıl yürütme tarzı, gerekçeli akıl yürütmeye bir örnektir (ve gerekçeli akıl yürütme evrensel bir insan gerçeğidir-sadece et yiyenlerin bu akıl yürütmeye başvurduğunu söylemiyorum).

İlk deneyde, araştırmacılar öncelikle önsezi varsayımlarını test etmek istediler- yani insanların hangi türleri  yemenin normal olduğuna karar verirken zekâyı gerçekten bir kıstas olarak kullanıp kullanmadığını görmek istediler. Böylece 59 Mechanical Turk çalışanına bir yönlendirici soru soruldu: uzak bir gelecek senaryosunda bilim adamları “trablanlar” adı verilen bir tür olduğunu keşfediyor ve trablanlar başka bir gezegende yaşıyorlar.” Bütün denekler trablanların  birtakım klasik özelliğe sahip olduğunu öğrendi (mesela grup olarak yaşama, otobur vb.)” Ardından denekler trablanların zekâ seviyesi hakkında bilgi edindiler: çalışanların yarısına trablanların “alet kullanımı dahil sofistike sorun çözme yeteneklerine sahip olduğu, yiyecek elde etmek için basit kurallar öğrenebildiği ve örüntü yapılarını ezberleyebildiği” söylendi. Deneklerin geri kalanına trablanların galaksideki en zeki uzaylı türü olmadığı söylendi.

Ardından deneklere bilim adamlarının trablanları yemeyi düşündüğü haber verildi- aç olduklarından filan değil, sırf besin alanlarını genişletmelerini sağlayacağı için bunu yapacakları söylendi ve  deneklerden bu konuda sıfırla yedi sayısı üzerinden onaylama ya onaylamama notu vererek bu eylemin ahlâken geçerli olup olmadığını değerlendirmeleri istendi. Elbette zekâ konusu büyük önem taşıyordu. Deneklerin %93.5’i zekâ oranları yüksek olduğu için trablanların yenmesine karşıydı, %60.7’si ise düşük zekâları olduğu için yenmelerine karşıydı.

İkinci deney birincisine benziyordu: araştırmacılar bir grup İngilizden domuz, tapir (dünyanın bir çok yerinde tüketilse bile İngiltere’de tüketilmez) ve trablanlarla ilgili ürünler hakkında görüşlerini bildirmeleri istendi. Önceki deneyde olduğu gibi, araştırmacıları hayvanları yüksek ya da düşük zekâları olan iki grup olarak ayırdı. Deneklerden hangi hayvanların “ahlâki öneme” sahip olduğu soruldu, 100 üzerinden puan vermeleri istendi. tapir ve trablanlar yani deneklerin gıda olarak görmeye alışık olmadığı hayvanlar- söz konusu olunca yüksek zekâya sahip olmanın ahlâki önemi arttığı görüldü.

Bir grup domuz eti seven İngilizle yapılan  üçüncü deneyde deneklerin yarısı köpeklerin domuzlardan daha zeki olduğunu söyleyen bir yazı okudu- geri kalanlar ise tam tersini, domuzların köpeklerden daha zeki olduğunu okumuşlardı. Deneklerin yarısı kağıdı okumuştu, diğer yarısından ise John adında bir kişinin bu kağıdı okuduğunu düşünmeleri ve okuduktan sonra John’ın vereceği tepkileri tahmin etmeleri istenmişti. Diğer deneylerde olduğu gibi, zekâyla ilgili yazıyı okuduktan sonra deneklerden domuzların ahlâken ne gibi bir önemi olduğu sorusuna cevap vermeleri istendi.

Araştırmacılar başka birisinin perspektifinden bakıldığı zaman- yani bu örnekte John’ın perspektifi- , yüksek-düşük zekâ ayrımının büyük bir önem taşıdığını gördü. Denekler John’ın domuzları düşük zekâlı değil yüksek zekâlı canlılar olarak değerlendireceğini hayâl etti. Denekler kendi perspektiflerinden baktığında ise “zekâ bilgisi kendi yargılarında önemli bir değişikliğe sebep olmadı”. İstatistiksel olarak “zeki” ve “aptal” domuzları aynı ahlâki çıtada görüyorlardı.

Sonuç olarak, bu bulgular araştırmacıların insanların hayvan zekâsına ancak “gerekçeli” bir tavırla destek verdiği hipotezini destekliyor- yani, insanlar ancak kendi davranışlarını ve inançlarına hizmet ettiği zaman hayvan zekâsını kabul ediyor. Zekâ, hepçil insanların kültürleri, çocukluk deneyimleri ve diğer faktörler tarafından (ne de olsa etsiz olmaz) bastırılan kararları meşrulaştırmak için kullanılan doğrudan bir araç.  Hangi yiyecekleri yememiz ve hangilerinden uzak durmamız konusunda verdiğimiz kararların çoğunlukla akılcı bir hesaplama sonucunda gerçekleştiğini düşünüyoruz, ama gerçek çoğu kez böyle değil.

***

Resim: http://www.occupyforanimals.net/denmark—halal-and-kosher-slaughter-banned-as-minister-says-animal-rights-come-before-religion.html

Yazı: http://nymag.com/scienceofus/2016/08/meat-and-moral-psychology.html

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s