Hayvanları umursamak

Dr. Steve Best

“En temel gerçekler en sonunda ortaya çıktı: dünyadaki bilinçli tek canlı biz değiliz.”

Bernard Baas, Bilişsel psikolog

Gorilla Koko’nun 500 kelimelik bir işaret dağarcığı var, internette chat yapabiliyor. Papağan Alex 100’den fazla nesnenin, 7 rengin, 5 şeklin adını biliyor; 6’ya kadar nesneyi sayabiliyor ve anlamlı cümleler kurabiliyor. Michael adındaki goril Pavarotti’yi seviyordu ve TV’ye Pavarotti çıktığında dışarı çıkmayı reddediyordu. Yunus Hoku arkadaşı Kiko öldüğünde yas tuttu. Şempanze Flint annesi Flo ölünce o kadar üzüldü ki çektiği acıya dayanamayarak öldü.

Hayvanlardaki bu duygusal ve entelektüel zenginlikle alakalı olaylar sıradan insanları etkileyebilir;  ama kendini beğenmiş bilim adamlarını bayağı bir rahatsız ediyor. Bilimsel açıdan hayvanların duygularından ve aklından söz etmek saçmalık; çünkü bunun ölçülmesi ve gözlenmesi mümkün değil.  İnsani niteliklerin hayvanlara atfedilmesi antropomorfik -insanbiçimci bir durum. Onlara sanki insanmış gibi isimler vermek de bilimsel bir şey değil. Yukarıdaki örnekler de olsa olsa anektoddur.

On yedinci yüzyıldan itibaren modern bilim hayvanları otomat ya da makine olarak gören mekanik bir paradigma inşa etti. Descartes’tan günümüzdeki davranışçılığa dek modern gelenek hayvanlara hissedemeyen, düşünemeyen yaratıklar ya da makineler gözüyle bakıyor. Bu paradigmayla eğitim gören öğrenciler kendileriyle dalga geçilmesini göze almadıkça hayvanların bir hayatın öznesi olduğundan söz etmemeyi öğreniyorlar. Davranışçılığın etkisi altındaki bilim adamları, bir şempanzenin tecrübe ettiği sevgiyi “bağlanma formasyonu”, bir filin öfkesini “agresyonun dışavurumu” ve  bir kuşun yeteneklerini “şartlı refleks” şeklinde yeniden tanımlıyorlar. Bilimsel yayınlar hayvan düşüncelerinden ya da duygularından söz eden yazıları yayımlamayı reddediyor.

Bugün, bu durum, bilim hayvan duygularını ve zihnini inceledikçe heyecan verici bir paradigma değişikliği içerisine girdiği için değişiyor. Son 20-30 seneye dek insanlar hayvanlarla ilgili bilgileri anlamında Paleolitik dönemde takılıp kalmıştı. Hayvan zekasını inceleyen bilişsel etoloji adındaki yeni disiplin ve  çıkan çok sayıdaki kitabın gösterdiği gibi bilim en sonunda hayvan kompleksitesinin derinliklerini keşfetmeye başlıyor. Örneğin; ancak 1960’da Jane Goodall Tanzanya’daki Gombe Milli Parkı’na gittiği zaman insanlar şempanzelerin alet yapıp kullandığını öğrendi. 1983’e dek araştırmacılar fillerin ultrasonla iletişim kurduğunu bilmiyordu. Yeni çalışmalar farelerin uyurken rüya gördüğünü ve büyük kuyruklu maymunların kendilerinin bilincinde olmalarını sağlayan “öz farkındalık nöronları”na sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Bizleri bu kadar uzun zamandır hayvanlar hakkında yanıltan bilim, artık kavrayışlarımızda bir devrim başlatıyor. Evrimci kuram, genetik, nörofizyoloji ve deneysel prosedürler aracılığıyla bir çok bilim adamı hayvanların bize benzer bir şekilde hissedip düşündüğüne dair güçlü kanıtlar ortaya koyuyor. Bu değişim Charles Darwin’le başladı. Doğal seçilim  kuramı, insanların aslında hayvan olduğunu ve hayvanlar gibi aynı evrimsel dinamiklerine göre evrim geçirdiğini ortaya koydu. Darwin, insan ve  insan olmayan hayvanların aslında  biçim değil derece anlamında birbirinden farklı olduğunu ortaya sürdü. Evrim biyolojide baskın paradigma olduysa da bilim adamları Darwin’in düşüncelerinin evrimsel süreklilik içerisindeki anlamlarını anlayamadılar. Darwin “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı eserinde bizimle hayvanlar arasındaki benzerliklerin altını çizdi; ama bilim adamları  Darwin’in argümanını iğrenç buldular. Hayvanları maruz bıraktığı zulümde hiçbir sınır tanımayan bir araç olarak mekanikçilik, hayvan deneyleri yapanların geceleri rahat uyumalarını sağlayan en geçerli dünya görüşü olarak kabul gördü.

Bugün insan DNA’sının %98’inin şempanze DNA’sıyla aynı olduğunu ve şempanzelerin orangutanlara oranla bize daha yakın olduğunu biliyoruz. Memelilerde bir limbik sistem ve neokorteks bulunuyor, bunlar insanların duygu hissetmesini ve soyut düşüncelere sahip olmasını mümkün kılan aynı işlevler. İnsanların ve şempanzelerin beyin yapıları neredeyse birbirinin aynısı. Bütün memelilerde oksitoksin adında bir hormon var, bu hormon seks sırasında zevk alınmasını sağlıyor;  anne  ile bebek arasındaki bağın oluşmasında büyük rolü var. Eğer insanların duyguları ve düşüncelerinin kimyasal ve fizyolojik bir temeli varsa, hayvanlarda da benzeri bir yapı mevcut, onların da sevgi gibi kompleks duygular hissetmesi ve yaratıcı şekillerde düşünebilmesi son derece mümkün.

“İyi Huylu: İnsanlarda ve Diğer Hayvanlarda Doğru ve Yanlışın Kökenleri” adlı eserinde Franz de Waal büyük kuyruklu maymunların (şempanzelerin, bonoboların, orangutanların ve gorillerin) insanın davranışsal ve ailesel dinamiklerinin temellerini oluşturduğunu söylüyor. Hem Waal hem de Jane Goodall şempanze topluluklarının davranışçılığın kabul ettiğinden çok daha kompleks sosyal yetenekler talep ettiğini söylüyor. Onların dünyası yalnızca içgüdüler ve kimyasallar tarafından yönetilmiyor, kurallar ve normlar tarafından da yönetiliyor. Bizim gibi, onlar da ortaklaşa yaşanan ve kuşaktan kuşağa aktarılan kültürde yaşıyorlar.

Donald Griffin’in “Hayvanların Düşünüş Biçimi“(1984) ve “Hayvan Zihni “(1992) adlı eserleri, John Watson ve B.F Skinner’ın davranışçı geleneğine sert darbeler indirdi. Bilişsel etolojinin kurucusu olarak bilinen ve yarasaların kendi alanlarının haritasını belirlemek için ekolokasyon kullandığını keşfetmesiyle ünlü olan Griffin hayvanların düşünüyor olabileceği nosyonunu ciddiye aldı ve bu amaçla ciddi argümanlar ileri sürdü. Griffin’in çalışmasından sonra hayvan zihninin esnekliği ve sofistikeliğini kanıtlama amacıyla bir çok bilimsel literatür oluşturuldu. Çok sayıda gözlem ve deney sonucunda hayvan zekasının gerçek olduğu ispatlandı. Bu durum, hayvanlara bakışımızı değiştirmekle kalmıyor, bizleri de değiştiriyor.

Amerikan İşaret Dili ve leksigram sembolleri aracılığıyla büyük kuyruklu maymunlar insanlarla ve birbirleriyle iletişim kuruyor, ihtiyaçlarını, arzularını ve düşüncelerini iletiyorlar. Yunuslar “topu halkanın içine at” gibi basit emirleri anlayıp yerine getiriyorlar.  İçerisinde ayna ve gizlenmiş nesnelerin kullanıldığı bir çok test sonucunda şempanze ve bonoboların kendilerinin bilincinde ve diğer varlıkların farkında olabileceklerini ortaya koyuyor. Alan ve laboratuar ortamlarında yapılan binlerce deney, çayır köpeği, sincap ve tavuk gibi hayvanların avcı hayvanların bulunduğu ortamlarda sadece duygu değil komplike alarm çığlıkları aracılığıyla birbirlerine bilgi de ilettiklerini ortaya koydu. Yapılan son çalışmalar kuş, primat ve balinaların iletişim için gramer benzeri bir yapı kullanabileceğini gösteriyor.

George Page’in kitabı “Hayvan Zihninin İçinde”,  yetişkin şempanzelerin bazı çocuk ve yetişkin insanlardan daha iyi analojik akıl yürütmeler kullandığını gösteren örneklerden bahsediyor. Bir araştırmacı güvercinlerin kategorizasyon testlerinde  yaşıtları insanlardan daha iyi sonuçlar elde ettiğini bulmuştur. “Yaban Zihinler “adlı kitabında Marc Hauser hayvan duyguları ve zekası konusundaki iddialara “sağlıklı şüpheci” şeklinde bir duruş sergiler. Evrimci bir perspektiften bakarak bütün hayvan beyinlerinin benzer problemlerle başa çıkması gerektiğini söyler, bu yüzden de her türün nesneler, sayılar ve mekan hakkındaki bilgiyi işlemek için kendi özel “mental araç kitine” sahip olduğunu söyler. Varyasyonlar türler arasında farklılıklara yol açar, homo sapiens de daha önceden akla gelmemiş bir kompleksiteye doğru yol almıştır. Mauser sözlerini şöyle sürdürür: “ biz gezegeni düşünen hayvanlarla paylaşıyoruz… insan zihni bu gezegen üzerinde kendine özgü bir iz bıraksa da bu süreç içerisinde yalnız olmadığımız açık.”

Griffin’in “Hayvanların Düşünüş Biçimi” kitabına dair yazdığı bir değerlendirmede E.A.Wasserman şunları söylüyor: “Hayvanlarda bilincin var olup olmadığıyla alakalı hiçbir ifade, deneye ya da doğrulamaya açık değildir.” Bu da yanlış, çünkü etolojik yazın hayvanların zekasını ve duygusal duyarlılıklarını test etme amacı güden deneylerle dolu. Hauser’ın kitabı, hayvan duyguları ve hayvan zihnine yönelik hipotezlerin kabul edildiği, reddedildiği ya da belirsiz bir şekilde bırakıldığı deneysel düzenlemelerle ilgili tartışmalarla dolu.

Açıkçası, sonuçlar farklı şekillerde yorumlanabilir ; davranışçılığın yılmaz savunucuları hala fikir değiştirmiş değiller. 1984’te C.Lloyd Morgan hasislik yasasını formüle etti, bu da Ockham’ın tezi üzerine bir varyasyondu. Bu varyasyon şunu söyler: daha alt düzeyde bir açıklama (içgüdü) bir davranışı açıklıyorsa o zaman daha yüksek bir işleve (zeka) başvurmanın anlamı yoktur. Davranışçılar bu prensibi çok indirgemeci bir tarzda kullandı, bütün davranışları kaba içgüdülere ve  öğrenme mekanizmalarına indirgediler. Morgan hayvan zekasının var olduğunu kabul etti,  ama prensibi tam tersini söylüyor. Hayvan zekasının var olduğuna dair kanıtlarla karşı karşıya kalınca alt işlevler davranışları açıklamaz; tersine, ancak daha yüksek prensiplere referans gösterildiğinde bir anlam kazanırlar. Diğer bir deyişle, en basit açıklama, aslında hayvan zihninin esnek ve düşünme niteliklerinin var olduğu şeklindeki açıklamadır.

Hayvanların duygu ve düşünceden yoksun olduğuna inanmak ilginç bir yansıtma olayı; bu niteliklere sahip olmayanlar, akıl dışı önyargıları ve  insanlarla hayvanlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları algılamaktan yoksun olmaları yüzünden  bu bilim adamlarıdır. “Kafesi Sallamak” adlı kitabında Wise hayvan zekasının araştırmacıların o hayvanı uygun sosyal çevrelere sokmasına göre değişik derecelerde olduğunu gösterir. Şempanzelerin sadece eğitmenlerinin mimiklerini taklit edip kendilerine özgü yaratıcı şekilde hareketler etmediği sonucuna varan Profesör Herbert Terrace’ın bu sonucu elde etmek için şempanzeleri insanı dehşete düşüren bir laboratuar ortamına tıkmasına şaşmamak lazım.

Sadece tek bir zekâ ve  iletişim biçimi olduğunu- o da homo sapiensinki- kabul eden bilim adamları, hayvanlar bizim gibi konuşmadığı  ve akıl yürütmediği için aslında hiç zekâlarının olmadığı sonucuna vardı. Hayvanlardan dil ve zekâ konusunda insan kriterlerine uymasını bekledikleri için bilim adamları antropomorfizmin korkunç günahına yenik düştü. Ama antropomorfizmin bilimsel bir günah olmasına gerek yok. Hayvanlara sahip olmadıkları nitelikleri yansıtmayı istemeyiz. Ama insan ve insan olmayan hayvanlar arasında temel ortak noktalar bulunuyorsa, Griffin’in  “eleştirel antropomorfizm”  dediği şey ânında araya girer ve “nesnel uzaklık” da her seferinde öngörülerimizi engeller.

Bilişsel etoloji argümanı, hayvan duyguları ve bilincinin bizimki kadar kompleks olduğu değildir, ciddi anlamda zengin şekillerde var olduğudur. İnsanlar zekaya sahip olma anlamında belli bir dereceye dek benzersiz; bildiğim kadarıyla başka hiçbir tür sone ya da sonat yazmadı, cebir denklemleri çözmedi ya da evrenin yapısı üzerine düşünmedi. Ama insanlar, bir neokortekse sahip olma; sevgi, yalnızlık, empati ve utanma gibi kompleks duygulara sahip olma; sofistike dil, davranış ve topluma sahip olma; ve belki de estetik ve ahlâki duyarlılıklara sahip olma anlamında benzersiz ve eşsiz değil.

Hayvanları bilimsel bakışın nesnesi olarak görmekten kendi yaşamlarının öznesi olarak görmeye doğru değişen paradigmanın işaret ettiği önemli gerçekler var. İnsanlar ve büyük kuyruklu maymunlar arasındaki genetik, davranışsal ve duygusal devamlılıklar mesela Peter Singer tarafından kurulan “Büyük Kuyruklu Maymun” projesinin felsefi temelini oluşturuyor. Bu proje biyolojik akrabalarımızla olan yakınlığımızı ortaya koyarken onların temel haklarını da güvence altına almayı amaçlıyor. Aynı şekilde,  hayvan zekasıyla ilgili bilimsel bulgular, Harvard Hukuk profesörü Steven Wise’ın “Kafesi Sallamak” kitabında tanımladığı gibi, hayvanlar  için yasal haklar hareketi adına da hayati öneme sahip.

Bilimden, felsefeden ve hukuktan gelen değişim rüzgârlarını hisseden kültür de galiba bir paradigma kaymasının tam da ortasında şu anda. Hayvanların karmaşık yapısını, onların ve bizim dünyamız arasındaki derin devamlılıkları takdir etmeyi öğrenirken, onlara daha fazla saygı duymaya ve onlara temel haklarını teslim etmeye başlıyoruz, bunu hak ettiklerini biliyoruz. Her ezilen grup kendini ezenlere karşı özgürlüğünü elde etmek için savaştı; sıra artık hayvanlarda. Kendi adlarına konuşamadıkları için, kendi özgürlüğümüzün hayvanların özgürlüğü uğruna insandan yana taraf tutmayı bırakıp diğer türlere doğru yönelmesi gerekiyor. Hayvanların bir zihni olduğunu kabul ettikçe, kendi zihinlerimizi özgürleştirmeye başlıyoruz.

Çev. Cem

****

Resim:

Brock prof gets funding for project profiling women animal rights activists

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s