Ortak doğalar, ortak kaderler: Türler arası bir ittifak politikasına doğru

Dr. Steve Best

Dünyanın gözleri Dünya Ticaret Merkezi yıkıntılarına dikilmişti binlerce insan ölürken. Aynı anda sıradan bir mezbahada çok daha fazla sayıda domuz, tavuk, hindi veya büyük baş hayvan diğer terörist eylemler sonucunda, aynı dakikalarda öldürüldü. Bir terörizm eylemi sıradışı, illegal ve ahlâk dışıyken diğeri son derece rutin, legal ve çoğu insana göre son derece kabul edilebilir bir şeydi. 11 Eylül ilk türden bir trajediydi, bitmek bilmez bir medya ilgisi gördü; ama hayvanlara her saniye yaşatılan 11 Eylül vurdumduymazlık örtüsü altında, çok daha uzun süredir devam ediyor, hem işkence hem de barbarlıkla dolup taşıyor. İnsan ve hayvan acısını  karşılaştırmaya cüret mi ettiniz? Herhalde toplama kamplarıyla fabrika çiftlikleri arasında benzerlikler bulmak kadar insanları deli eden az şey vardır. Vegan Voice’a yazdığı bir mektupta United Poultry Concerns başkanı Karen Davis 11 Eylül’ün hayvan ve insan soykırımlarını karşılaştırdı. Davis anında katrana batırıldı, tüyleri yolundu, kötü şöhreti Howard Stern Show’a çıkmasını bile sağladı. Karen Davis ve diğerleri ile birlikte ben de insan ve hayvan türlerinin dikkat çekmek ve görmesi gereken tepki anlamında birbiriyle karşılaştırılabilir bir özellik taşıdığını ifade etmeye cüret ediyorum. Charles Patterson’ın “Eternal Treblinka: Our Treatment of Animals and the Holocaust” kitabında belgelendiği gibi soykırımdan hayatta kalmayı başarabilen bir çok insan ve birçok Yahudi hayvanların kitlesel olarak öldürülmesi ve Nazi soykırımı arasında paralellikler görüyor. Theodor Adorno’nun söylediği gibi, “ Auschwitz bir insan bir mezbahaya bakıp “ama onlar hayvan” dediği zaman başlar”.

İktidarın Çok Perspektifli Bir Yorumu

Zulmün değişik modları arasındaki değişiklikleri ve benzerlikleri kavramak hem teorik hem de politik nedenlerle önemlidir. Bu kavrayış, iktidarın çok perspektifli bir açıdan anlaşılması ve bir ittifak politikası adına bir temel oluşturuyor. İktidara dair kapsamlı bir teori,  özgürleştirme politikası için gerekli; çünkü ittifaklar iktidarın farklı modlarının birbirini nasıl örttüğü ve iç içe geçtiği anlaşılmadan, bir gruptan daha fazlasını etkileyip ona nasıl bulaştığını anlamadan oluşturulamazlar. İktidar sistemleri çoğu kez bir grubu ezmek  için çok sayıda ideolojiye başvurur, mesela kapitalizm işçi sınıfını bölmek ve yönetmek için ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığını kullanmıştır. Gerçekten de “işçi sınıfı” gibi soyut bir terim onu oluşturan insanların heterojenliğini ve kendisinden dolayı acı çekip direndikleri değişik iktidar modlarını maskeliyor. Nihayetinde tahakküm ve adaletsizliğe aynı anda bir çok farklı açıdan direnilmelidir. İktidar çok yönlüdür, komplekstir, içiçe geçmiştir ve sadece tek bir grubun bakış açısından bakarak yeterince aydınlatılamaz. Aynı şekilde, hiçbir grup kendi başına özgürlüğünü elde edemez, ve kesin olarak, diğer ezilen grupları da özgürlüğüne kavuşturamaz.

İktidarın, şiddetin, sömürünün, tahakkümün ve ayrımcılığın kafa yapısı ve kurumları,  hiyerarşik sistemlerin ortaya çıkışı, devletin bürokratik ihtiyaçları, farklılığa ya da ötekiliğe duyulan tepki (yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın temeli) ve bütün canlıların menfaat elde etmek uğruna vahşice kurban edilmesi gibi olgulardan ortaya çıkar. İktidar ve tahakküm sadece politik ve ekonomik bir olgu değildir, çünkü psikolojik yönleri de bulunuyor. Kendine özgü bir insan patolojisi  olarak mesela doğanın küçümsenmesini verebiliriz; örneğin, toprağın, hayvanların ve kendi bedenlerimizin korku ve tiksinti nesnesi haline getirilmesini söyleyebiliriz. Dahası, iktidar sistemleri meşrulaştırıcı ideolojilere gereksinir, kapitalizm örneğin insanların içsel olarak rekabetçi olduğu inancı üzerine kök salmıştır. Aynı şekilde şu andaki etobur pratikler de insanların doğası gereği et yedikleri, tanrı’nın bizi hayvan yiyecek şekilde yarattığı ve bütün hayat sahibi varlıkların diğer hayat sahibi varlıkları doğal bir şekilde öldürdüğü gibi mitolojilerle sürdürülüyor.

Tahakküm ve zulmün kökleri tarih öncesinde saklı;  bir çok kuramcı bunları günışığna çıkarmayı denedi. Bu muhakkak ki riskli, spekülatif, tartışmaya açık bir girişim. Örneğin; doğanın tahakküm altına alınması mı insanların tahakküm altına alınmasına yol açtı, ki bir çok Marksist bunu öne sürüyor, yoksa insanların tahakküm altına alınması mı doğanın tahakkümüne yol açtı, bu da sosyal ekolog Murray Bookchin gibiler tarafından iddia ediliyor. Bazı teorisyenler bütün baskı modlarını cinsiyet, ırk veya sınıf gibi tek bir moda indirgemeye çalışıyor, bu tek bir moddan diğer iktidar biçimlerinin ortaya çıktığını ileri sürüyorlar. En kötü şöhrete sahip olansa klasik Marksistlerin bütün mücadeleleri sınıfa dayandırmasıdır. Ataerkillik ve ırkçılık gibi diğer toplumsal meseleler “soru”lara dönüştürülmüş,  ihtilafa sebep olduğu sebebiyle kenara atılmış, herhalde gene tartışmaya açık olacakları türden bir devrim sonrası topluma ertelenmişlerdir.

Bürokrasilerin, nasyonalizmin, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılığın “var olan sosyalist toplumlarda” yeniden ortaya çıkması ise bu Prokrustyen bakışı geçersiz hale getirdi. Marksist feministler ve ırk kuramcıları, kapitalizmin hiyerarşik sınıf mantığının emekçileri sömürmek için boş bir alana ihtiyacı olduğunu; ama ataerkillik ve ırkçılığın mantığının en dipteki boş yerleri kimin dolduracağını dikte ettiğini gözlemlediler. Ama bazı feministler ve ırk kuramcıları öne sürdükleri baskı modunun her zaman var olduğunu da söylüyor, radikal feministler ataerkilliğin tarihteki en köklü hiyerarşi biçimi olduğunu iddia ederken bazı ekofeministler de ataerkil hiyerarşiyi kadınların doğaları gereği erkeklerden üstün olduğunu savunacak şekilde ters yüz ediyorlar.

Bence en iyi yaklaşım çeşitli baskı modları arasındaki benzerliklere ve her bir baskı moduna özgü olanı aynı anda görebilecek türden çok perspektifli bir yaklaşım geliştirmek. Bir çok mod var, bir çok iktidar mekanizması var, bunlar tarih boyunca evrim geçirmişler; farklı anlatımlar, iktidar ve tahakkümün işleme biçimlerine farklı açılarla bakmamızı sağlıyor. Feminist teorilere göre her bir ezilen grup toplumun doğasına dair önemli bir perspektife ya da açıya sahip aslında. Mesela farklı ırktan insanlar sömürgeciliği ve ırkçılığın patolojisini aydınlatabilirler, kadınlar da tarih boyunca bir çok farklı sosyal iktidar modunu destekleyen ataerkilliğin mantığını açığa çıkarabilirler. Hayvanlar kendi acılarından söz edemeseler bile ancak hayvan sömürüsünün bakış açısıyla insan şiddetinin gerçek temellerinde yatan tür ayrımcılığının doğasını kavrayabilir ve ötekileştirmenin, şu anda toplumun karşı karşıya olduğu sosyal ve çevresel krizini önemli yönlerini aydınlatabiliriz.

İnsan ve hayvanların baskı altına alınması arasındaki ince ilişkiyi anlamak, hayvanlara  ilgi gösterenlere “ama ya insanların çektiği acı?” şeklinde itiraz edenleri de susturuyor. İster anlasınlar ister anlamasınlar, veganizmi ve hayvan haklarını savunan aktivistler ipso facto (kendiliğinden) insan dünyasındaki çok geniş bir kompleks sorunlar ağına dahil oluyorlar. İnsanlar hayvanlara şiddet uyguladığında birbirlerine de şiddet uyguluyor ;  hayvanları kendi tüketimleri için basit kaynaklar gibi kullanarak bir araç haline getirirken aslında kendi psikolojik büyümelerini baltalıyor, şefkat kapasitelerini yok ediyorlar; hayvanların yaşam alanlarını yıkıp yok ederken aslında kendilerinin de ihtiyaç duyduğu ekolojik sistemleri sakat bırakıyorlar; hayvanları yemek için katlettiklerinde aslında dünyadaki açlık sorununun çoğalmasına sebep oluyor, bir çok şekilde çevre krizini şiddetlendiriyor, kendi sağlıklarını mahvediyor, insan kaynağı bütçelerini buharlaştırıyorlar.

” The Dreaded Comparison: Human and Animal Slavery-Korkutan Benzerlik:İnsan ve Hayvan Köleliği” adlı dikkat çekici kitabında Marjorie Spiegel hayvan sömürüsünün, siyahların insanlık çemberinden çıkarılıp köle haline getirilmesi için bir model, bir metafor, teknolojiler ve pratikler sağladığını yazar. Hadım edilmekten zincirlemeye, vücuduna damga vurmaktan kulak kesmeye kadar beyazlar  siyahları ezmek için hayvanlara boyun eğdirerek bir çok dersler çıkardılar. Bir kez hayvan olarak görüldükten sonra siyahlara da artık buna göre davranıldı. Buna ek olarak, farklı ırktan insanları  -bir hayvan metaforu olan -“yük hayvanı” olarak aşağılayarak da kölelik kurumunu meşrulaştıran ve somutlaştıran bir sömürü geleneği oluşturuldu. İnsanların bir hayvan olarak aşağılanması şiddet ve soykırıma bir giriştir.

Bir çok antropolog, hayvanların on bin yol önce tarım toplumunun başlangıcında en zalim şekillerde evcilleştirilmesinin hiyerarşi, devletçilik ve diğer insanların sömürülmesi adına insan kültürünün yüreğine şiddet ekerek  kavramsal bir model oluşturduğuna inanıyor. Bu açıdan kölelik ve kadınların cinsel anlamda baskı altına alınması aslında insanların hayvanları evcilleştirmesi gerçeğinin bir uzantısıdır. Patterson, Mason ve daha bir çok yazar hayvan sömürüsünün insan toplumuna belâ olan krizi ve onun dünyayla olan sorunlu ilişkisinin hem sebebini hem de çözümünü anlamak  için elzem olduğuna inanıyor.

Ayrımcılığın Mantığı ve Ahlâksal Evrim

Türcülüğü sınıf ayrımcılığı, ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, homofobi ve diğer ayrımcılık modlarıyla karşılaştırdığımızda hepsinin ortak bir mantığa sahip olduklarını görüyoruz. Her birinde farklı gruplar arasında oluşturulmuş kaba düalizmler söz konusu (beyaz/farklı ırktan insanlar; kadın/erkek; insan/hayvan vb.), bunların her biri aralarında ortak noktalar olduğunu inkâr ediyor. Ama bu düalizmler masum değil, ayrımlar ise bir grubu üstün diğerini ise aşağı konumda gösterecek şekilde bir hiyerarşi sistemi içerisinde düzenleniyor. Her bir iktidar sisteminin bir meşrulaştırması olduğundan düalistik hiyerarşiler marjinalize olmış grupların sömürülmesi ve tahakküm altına alınma pratiğinin teorisini oluştururlar. Her iktidar sistemi, ayrıcalığı olan ve korunan normlara yönelik ihlalleri tespit etmek için Öteki kategorisi yaratır. Ama her bir baskı olayında iktidarın mazereti önyargılıdır, keyfîdir ve savunabilecek rasyonel bir bakış açısına değil ayrımcılığa dayanır.

Sınıfçılık, ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, homofobi ve türcülükte bu yüzden dışlama yapıları ve mantığı barındıran aynı iktidar manevralarını görürüz. Hangi grubu hedef alırsa alsın, önyargı önyargıdır, bu yüzden aydın bir toplum tarafından kökü kazılmalıdır. Gerçekten demokrat olan bir toplum sadece ekonomik elit, beyazlar, erkekler veya heteroseksüeller için çalışamayacağı gibi,  Dr. Martin Luther King Jr., tarafından hayâl edilen “dünya evi” türcülük ve yiyecek, spor, deneye veya eğlence  için hayvanları öldüren büyük endüstrilerle bir arada var olamaz.

İnsan evriminin büyük ahlâki öğrenme süreci artık çok daha fazla insanın insanlar ve diğer türler arasında farklılıklara kıyasla benzerliklerin çok daha önemli olduğunu kavramasında yatıyor. Hakiki farklılıkların hangi grubun hak sahibi olduğu hangisinin olmadığı noktasında ahlâki bir bağlayıcılığı yok. Hayvanlar karşısında insanın sözde zihinsel ve dilsel üstünlüğü; cinsiyet, ten rengi, ya da cinsel seçimlerden daha bağlayıcı değil.

Baskı ve zulmünnın ortak özellikleri, insanın ahlâki bilincinin tarihini anlatabilmemize ve kültürümüzdeki ahlâki ilerlemenin ortaya çıkışının haritasını oluşturmamıza yardım ediyor. Bu yörünge hakların evrenselleşmesi sürecinde takip edilebilir. Tecrübe  ve baskının benzerliklerini kavrayarak iktidarın doğasına dair bir bilgi ediniyoruz, ahlâki toplumun genişleyen sınırlarının ayırdına varıyoruz, ekolojik olan,  tür ayrımcısı olmayan prensiplere ve evrensel adalete dayalı bir uygarlık ve kalkınma ile ilgili yeni bir vizyon ediniyoruz.

Toplum Üzerine Yeniden Düşünmek

Dr. Albert Schweitzer ve ekolog Aldo Leopoldo gibi aydın düşünürler hayvanları ve toprağı da içerecek şekilde toplum nosyonunu genişletmeye çalıştılar. Eğer toplum sözcüğünün anlamına düşünürsek, ortak norm ve beklentiler bağlamında, hürmetve karşılıklılık gibi değerler tarafından bir araya getirilmiş yaşayan canlıların birbirine bağlı olma durumu gibi bir anlam içerdiğini görüyoruz. Schweitzer ve Leopold toplum nosyonunu içine hayvanları da alacak şekilde genişletiyorlar, bazı derin ekologlar her yönüyle dünyayı da bu kapsama dahil ediyorlar, öyle ki; gerçek toplumumuzun kasabamız, şehrimiz, devletimiz, milletimiz değik bütün gezegen olduğunu söylüyorlar. Yani, gerçek toplumumuz, hayatı sürdürülebilir kılan, yaşayan ve yaşamayan varlıklardan oluşmuş bir toplumdur, yani biyotoplumdur.

Hayvanlar ve dünyanın kendisinin- yani her bir kaya, nehir, ağaç ve kum tanesinin “toplum”  tanımının geçerli bir yönü olarak kabul edilebileceğini de düşünmeden edemiyor insan. Bu geniş sistemik bağlar bütününü kavramak için mistisizme sığınmaya gerek yok; çünkü cevabı ekoloji biliminde yatıyor. Hiç kimse gerçek anlamda bağımsız değil, tam tersine bizler toplumumuzda keyfini sürdüğümüz menfaatlerimiz için birbirimize muhtacız. Hayatımız için sadece diğer insanlara muhtaç değiliz, kesin ve net bir şekilde, bize hava, su, güneş ışığı ve yiyecek verdiği  için dünyaya da bağımlıyız.

Gaia teorisinde (Yunanca gaia, dünya demek) NASA bilim adam James Lovelock gezegeni;  otonom ve öz denetimli, içerisindeki her bir elementin var olan bütün diğer herşeyle birbirine sürekli geribesleme yapan bir geniş döngü içerisinde bulunduğu bir süperorganizma olarak tanımlıyordu. Hayvanlar, böcekler, mikroorganizmalar da Gaia’nın öz yapısının bir parçasıdır,  çünkü solucanlar toprağa hayat verirken; kuşlar, arılar ve diğer polen taşıyacılar de hayat tohumlarını yaymaktadır; böcekler toprağın varlığını ve yağmur ormanlarının büyümesini kontrol ederken hayvanlar  içinde yaşadıkları yaşam alanlarının diri kalmasına yardımcı oluyorlar.

Eğer gerçek toplumumuz biyotoplumumuzsa, o zaman sorulması gereken soru şu: bu toplumda bizler iyi yurttaşlar mıyız? Kesinlikle değiliz: biz sömürgecileriz, talancılarız, katilleriz, diğer hayat sahibi varlıklardan ve gelecek insan nesillerinden bir sürü şey çalan hırsızlarız. Dünyada var olan herşeye muhtaç olsak da teknolojik şatolarımızda herşeyden bağımsız ve uzak, üstün, yaşayıp gittiğimizi hayâl ediyoruz.

Politik Solun İkiyüzlülüğü

Ekoloji ve hayvan hakları perspektifinden Marksistler ve diğer toplumsal “radikaller”,  uç noktalarda gerici güçler oldular. Bir masa dolu eleştirel teorisyenle, feministle, postkolonyalistle ve diğer sosyal adalet savucunularıyla  oturup kapitalist sömürüyü yerden yere vururken bir yandan da kanlı biftekleri, domuz parçalarını, tavuk kanatlarını yağlı yağlı midelerine indirmeleri de büyük çelişki!1844’de yayımlanan “Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları”nda Karl Marks insan hayatına dair doğacı bir teori geliştirdi, ama aynen baskın Batı geleneği gibi Marks da insan ve insan türünden olmayan hayvanlar arasına keskin bir düalizm yerleştirdi, ancak insanların bilinç sahibi ve kompleks bir toplumsal hayat sahibi olduğunu öne sürdü. Marks’a göre insan türünden olmayan hayvanlar sadece  içgüdüleriyle varolan  yaratıklar olup insanlar  teknolojik şekillerde dönüştürerek evrim geçirirken “insanlaştırması” için varolan bir doğaya aittirler. Marks’ın çevre bilincine sahip olup olmadığı üzerine tartışmalar sürüyor olsa da bir türcü olduğuna ve ilerici sosyal teoriyie zarar veren artık köhnemiş bir paradigmanın ürünü olduğuna hiçbir kuşku yok.

Z Magazine ve Z Net’in üretici yazarı ve kurucularından birisi olan, Sol forumlarda ilgi çeken Michael Albert’ı düşünün. Hayvan hakları ve çevre dergisi olan Satya’da kendisiyle yapılan bir söyleşide Albert şöyle söylüyor: “ dünyayı daha iyi bir yer yapmak adına toplumsal hareketlerden söz ederken aklıma gelen şeylerden birisi hayvan hakları değil. Açık konuşmam gerekirse hayvan haklarını kadın hareketleri, Latino hareketleri, gençlik hareketleri vb gibi görmüyorum, bu yüzden hayvan hakları ve onu takip eden eylemlerin büyük ölçekli şekillerde tartışılması muhakkak şart, ama cidden bu konu bana Irak’taki savaşı ya da haftada 30 saat çalışma hakkını kazanmak kadar acil bir konu olarak görünmüyor”.

Michael Albert gibi kaba bir insanmerkezcinin hayvan ve insan ızdırabını birbirine yakın görmesini kesinlikle beklemiyorum; ama gene de göreceli olarak konforlu hayatlar yaşayan insanların çalışma saatlerinin düşürülmesi gibi bir konunun her yıl esir edilen, işkencelerden geçirilen ve öldürülen on milyarlarca hayvanın çektiği acıların dindirilmesinden daha önemli olmasını kafam almıyor. Dahası, Albert insan ızdırabı ve hayvan istismarı arasındaki köklü bağları kavrayacak bir kapsamlı vizyona da sahip değil.

Bu tür miyop Solculukta karşımıza çıkan sorunlar sadece Karl Marks’tan kaynaklanmıyor, aslında Marks’ı yaratan geleneklerden- modern hümanizm ve Aydınlanma’dan da kaynaklanıyor. Elbette Tanrı merkezli bir dünyadan  insan merkezli bir dünyaya, kana susamış haçlı seferleri yapan Hristiyanlıktan Aydınlanmanın eleştirel düşünme ve otonomi ethosuna doğru yaşanan kaymalar devasa tarihsel kazanımlardır, hayvan hakları da işte bu kazanımlar üzerinde yükseliyor. Ancak modern sosyal teori ve bilim, Hristiyanlığın en kötü yönlerinden birisini devam ettirdi (egemen olmayı tahakküm altına almak şeklinde anlayan standart yorumuyla yaptı bunu), yani hayvanların aslında insanların onları kullanabilmesi için var olduğuna dair görüşü sürdürdü. Gerçekten de hayvanların durumu bize dirikesimi, genetik mühendisliği, klonlamayı, fabrika çiftçiliğini ve mezbahaları getiren modern bilimler ve teknolojilerin etkileriyle daha da kötübir hal aldı.

Kısaca söylemek gerekirse, modern “radikal”  gelenek antroposentrizme dayanan bütün bir Batı mirasının devamından başka bir şey olmayıp hiçbir şekilde çevre ve gezegende bulunan diğer türlerin bakış açısından özgürleştirici bir felsefe olarak görülemez. Gerçek bir devrimci sosyal kuram ve hareket,  Aydınlama normları, insan adaleti ve anti-kapitalizme bağlılığını sürdürüken yeni bir doğa etiği oluşturmalı.

ABD ve Avrupa’da son 20 yılda yeşil partiler çevreci değerlerle bağlantı halindeki ilerici toplumsal endişelere vurgu yaptılar. Ama Yeşiller hayvan hakları ve vejetaryenizmi onaylamadılar, çoğu kez onlar da Solcular veya politik olarak diğer “ilericiler” kadar türcüler. ABD’deki Yeşil Parti ise dayanışma, adalet, şiddetten uzak durma, sürdürülebilirlik ve hürmet gibi on temel değeri savunurken hayvan yıkımıyla meydana gelen soykırım ve bu soykırımın insanlarda ve dünyada meydana getirdiği zarar konusunda tek bir kelime etmiyor. Platform 2000’deki III.bölüm madde12’de ise  “Biyolojik Çeşitlilik” adı altında şu vaat dolu notu okuyoruz: “ Son olarak, Yeşiller olarak, gerçekten insancıl ve uygar bir toplumu belirleyen şeyin ancak aramızda en az  korunanlara yönelik davranışlarımızda saklı olduğunu eklememiz gerek. Haklar kavramını diğer sentient(duyan-hisseden-bilincinde olan), yaşayan varlıklara dek genişletmek bizim sorumluluğumuz, ve bütün yaratılanlar arasındaki yerimizi gösteren bir işaret. Hayvanlara yönelik zulmü hem bir suç hem de iğrenç bir şey olarak görüyoruz. Hayvanlara yönelik davranışlarımızda zeki ve şefkat dolu bir yaklaşım öneriyoruz.” İşte bu sözler bir insan hakları/çevre partisi için bir farkındalık adımıdır; ayrıca vegan, hayvan hakları, Yeşil ve toplumsal adalet toplulukları arasında  güçlü ittifaklar kurulabileceğine dair umut veriyor hepimize.

Türlerarası Dayanışma

Adalet ihtiyacı evrenseldir. “Birmingham Hapisanesinden Mektup”ta Dr. Martin Luther King, Jr., şöyle yazıyordu, “ herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her bir yerdeki adalete yönelik bir tehdittir.  Hepimiz tek bir kader ağıyla birbirine bağlanmış, kendisinden kaçılması imkânsız bir karşılıklılık ağına yakalanmış durumdayız. Birisini etkileyen bir şey herşeyi dolaylı olarak etkiliyor”. Örneğin ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı, işçi toplumunu bölmüş ve onları ortak sömürücülere karşı güçlü bir cephe olarak hareket etmekten alıkoymuştur. İnsanlar bu “kaçılması imkânsız bir karşılıklılık” durumunun insan türünden olmayan hayvanları da kapsadığını, sadece insan sorunlarını önemsesek bile onların içinde bulunduğu zor durumun bizim de meselemiz olduğunu anlamalı. Bir çok anlamda hayvanlara yaptığımız şeyleri aslında kendimize yapıyoruz. Hiyerarşik bilincin herhangi bir biçimi birbirini besleyebilir, güçlendirebilir; bu yüzden sürekli olarak bu düalistik, ayrımcı ve hiyerarşik çerçevelere medusa başlı önyargı ve zulüm canavarının canı tamamen çıkana dek saldırmalıyız.

Çiftlik hayvanlarının sömürülmesi, hayvan meselesinin insan problemleri arasında ne kadar merkezî bir yer kapladığını, ve tek bir grubu sömürmenin herbir yere uzanan etkilerini görmek adına çok net bir örnek oluşturuyor. II. Dünya Savaşı’ndan sonra hayvanlar gıda metaları olarak çok daha yoğun olarak üretilmeye başladığında hayvan çiftliklerinin yerini fabrika çiftlikleri aldı. Bu devasa değişim sadece hayvanların kapalı kapılar ardında yoğun esaret koşulları altında yetiştirilip daha önce tanık olunmadık türden bir ızdırap  yaşayacakları anlamına gelmiyordu, büyük şirketlerin küçük ölçekli çiftlikleri kontrol etmeye ve aileleri topraklarından sürmeye başladığı anlamına da geliyordu. Bu pislik dolu ve tehlikeli fabrika çiftlikleri ve mezbahalarda çalışmaları için şirketler göçmen işçileri ve  diğer çaresiz, mazlum işçileri sömürdü. Hastalıkları kontrol edip büyümeyi maksimum düzeye çıkarmak için tarım ticareti hayvanlara inanılmaz dozlarda antibiyotik verdi, böylece hayvanlarda önemli ilaçlara karşı yaygın bir direniş yarattılar. Hayvanların en kısa sürede şişmanlaması  için büyüme hormonları kullanıldı, nihayetinde genetik mühendislikle müdahaleler ve  klonlamalar başladı.  Yüksek oranda doymuş yağ, kolesterol ve protein yanında halk tehlikeli kimyasal maddelerden oluşmuş şeyler tüketilmeye başlandı. Fabrika çiftlikleri ayrıca havayı kirletip su yollarını zehirleyen, canlı topluluklarını yok eden büyük oranlı kimyasal maddeler ve atıklar da üretiyorlar.

Böylece böylesine geniş kapsamlı sonuçları nedeniyle çiftlik hayvanlarının çektiği zulümler, çiftçilere, işçilere, tüketicilere ve çevreye de inanılmaz zarar verdi. Toplumsal hareketlerden ayrı düşünülemeyecek olan hayvan hakları; hayvanları, insanları ve dünyayı mahveden kapitalist sömürünün tam yüreğine saldıran değişimler peşinde koşal toplumsal grupların  ortaya koyacağı büyük bir koalisyon için bir temel oluşturabilir.  Çok göz alıcı bir örnek olarak bütün resmi kavramayı başarmış büyük bir sosyal aktivist olan Cesar Chavez’i verebiliriz, kendisi sadece vejetaryen olmakla kalmayıp rodeo gibi hayvan zulmü gösterilerine de karşı olmakla tanınıyor.

Ancak hayvan hakları aktivistlerinin de destekleyebileceği şeylerin bir sınırı var, çünkü az ücretle çalışan kümes hayvanları tesislerindeki işçiler için daha iyi ücretler talep edemezler. Onun yerine hayvan gıda endüstrilerinin ortadan kaldırılması için çabalar, işçilerin daha insani ve etik olarak kabuledilebilir işlerde yeniden istihdam edilmesini savunabilirler. Bunun gibi, hayvan hakları toplumu “organik” ete ya da “slow food” yiyeceklere destek veremezler, bunlar her ne kadar fast food kültürü ve tarımın şirketler tarafından ele geçirilmesinin bir eleştirisi olsa  da, organik ve “free-range formlarda da olsa et tüketimine onay veriyorlar. Mezbahalarda ya da et paketleme tesislerinde çalışan işçilerin içinde bulunduğu kötü koşullarla ilgili yazıları “In These Times” ya da “The Nation” gibi Sol yayınlarda okuduğunuzda ahlâki ve eleştirel odak noktasının sadece işçiler olduğunu görüyorsunuz, öfkenin sesi hayvanlar hakkında tek kelime etmiyor- sanki bu dehşet evlerinden akan kan nehirleri işçiler daha yüksek ücretler alabilse kabul edilebilirmiş gibi.

Ama eğer radikal toplumsal hareketler hayvanlarla  ilgili meseleleri görmezden geldi ve büyük resmi gözden kaçırdıysa, hayvan hakları hareketi de diğer toplumsal hareketleri ve kapitalizmin mantığına neredeyse hiç önem vermedi. Çoğunlukla apolitik ve tek konu odaklı olan hayvan hakları hareketi, karşı çıktıkları hayvan istismarının nasıl menfaat elde etme arzusundan kaynaklandığını ve radikal şekillerde meydan okunması ve dönüştürülmesi gereken bir toplumsal sistemin parçası olduğunu kavrayamıyor. Hayvan hakları aktivistlerinin hayvan sömürüsünün sistemik doğasını kavradıkları noktaya dek, hayvan özgürlüğünün diğer radikal toplumsal hareketlerle beraber çalışmasını gerektirdiğini de idrak etmek zorundalar. Hayvan aktivistleri ilerici sosyal hareketlerin geleneksel anlamda kendilerini şüpheyle algıladığını, toplumsal baskı gibi meseleleri görmezden gelen ırk ve sınıf ayrıcalığına sahip insanlar olarak gördüğünü anlamalı, bu yüzdenden ilerici topluluklarla aralarında  köprüler kurmaya başlamak zorundalar (örneğin hayvan hakları protestoları ve konferanslarında farklı ırklardan insanları görmek nadir rastlanan bir durum).

İttifaklar kurmaya duyulan ihtiyaç ve bunu başarmakta karşılaşılan büyük zorluklar da feminist ve hayvan hakları toplulukları arasında köprüler oluşturma çabalarında kendini ortaya koydu. Carol J. Adams ve diğer ekofeministler tarafından dile getirildiği gibi, Batı toplumunun ataerkil ideolojileri kadınları insan altı bir statüye indirgiyor. Erkekler kadınları insandan çok hayvanlara yakın olarak kabul ettiler; çünkü insanlarda kadınlarda ve hayvanlarda olmayan bir rasyonal kapasite vardır. Toplumsal manzaranın her yerinde kadın vücudunu hayvan vücuduna benzeten reklam görüntüleri görüyoruz, her ikisinin de erkekler tarafından tüketilmesi gereken etler olarak algılandığını görüyoruz. Kadınlar ve hayvanlar toplumun en savunmasız üyelerindendir, ve her  ikisi de erkek şiddetinin hedefidir. Et yemek ve avcılık kadim ataerkil değerler ve kurumlarla sıkı sıkıya bağlı, Carol J. Adams tutarlı bir şekilde anti-ataerkil olmak isteyen feministlerin de vejetaryen bir hayat tarzına geçmesi gerektiğini öne sürüyor. Ekofeministler  dünyaya ve hayvanlara hürmet duygusu, herşeyin birbirine bağlı olduğu, herşeyin bir bütünün parçası olduğunu savunan bir şefkat etiği geliştiriyorlar.

Bu yüzden feminizm ve hayvan hakları meseleleri arasında doğal bir akrabalık var gibi, çünkü her ikisinin de ataerkillikte ortak bir düşmanları var. Ama ittifak oluşturmanın çoğu kez zor olduğu yönünde bir tecrübe söz konusu. Fenimistler haklı olarak hayvan hakları topluluklarında oransız sayıda kadın olduğu ve liderlerin de çoğu kez erkek olduğunu söylerek itirazlarda bulundular. Bir çok feminist için hayvan hakları toplulukları içerisindeki seksist normların varlığı örneğin en çok PETA örneğinde belirgindir, dünyanın bu en büyük hayvan hakları kuruluş gösteri ve reklâmlarında çıplak kadın vücutları kullanmakla eleştiriliyor, toplumun kadınların özne olarak insan gibi değil bir seks objesi olduğu şeklindeki baskın imajını yeniden üretmiş oluyorlar. PETA hiç geri çekilmeden bu taktiği eğitim kampanyaları için medya ilgisini çekmek adına kullandıklarını, öteki türlü olsa mesajın görmezden gelineceğini söylüyor; ancak bir çok feministe göre PETA topluma bir sömürü biçimini kınarken bir diğerinden faydalandığı şeklinde kafası karışmış bir mesaj yolluyor.

Kimlik Politikalarının Ötesi

Bu feministlerden bazıları hayvan hakları hareketini tamamen bırakıyor, bir çok hayvan hakları aktivisti de farklı şeylere odaklandıklarını düşünerek onlara kapılarını kapıyor. Ne yazık ki durum gerçekten böyle. Son yirmi otuz yıl içerisinde toplumsal hareketler sürekli küçük gruplara bölünen türden bir kimlik politikası biçimi aldı, her bir grup kendi spesifik kimlik biçimi (siyah, dişi, çevre, gay vb.) ile ilgili hedeflerinin peşine koşuyor. Bu gelişme belki  kendi tarihlerini ve seslerini bulmak isteyen bir çok kültür için gerekliydi, bir çok grup için gerekli bir şeydi; ama parçalara ayrılan bir kimlik politikasının artık  her bir grubun kendi baskı modunu çözmekle kalmadığı, kendi kimlik ve menfaatlerini savunmakla kalmayıp kendi kimliğinin diğer gruplarla teorik ve politik ilişkilerini kavrayabildiği ve kapitalizm gibi ortak baskı modlarına karşı stratejik bir birlik içerisinde çalışabildiği türden bir ittifak politikası ile yer değiştirmesi gerekiyor.

Bunlar, bu türden bir hareketin doğduğuna dair işaretler. Bir çok yorumcu örneğin 1999 Seattle Mücadelesini bir çok farklı grubun bir araya gelerek ortak bir düşmana-kapitalizme ve Dünya Ticaret Örgütü’ne karşı savaştığı bir  dönüm noktası olarak görüyor. Düzinelerce koalisyon herkes için adalet adına birleşik bir cephe gibi çalıştı, emek ve çevre/hayvan hakları grupları beraber mücadele ettiler. Bu olaydan sonra farklı olaylarda aktivistler dünyanın her yerinde küresel kapitalizmin adaletsizliklerine karşı çıkmak için benzer koalisyonlar kurdu. Kapitalizm küreselleşip, meselâ, Amerika Kıtasında Serbest Ticaret  Anlaşması gibi anlaşmalarla Kuzey ve Güney Amerika’daki 34 ülkeyi tek bir serbest ticaret bölgesi olacak şekilde ülkeleri birleştirirken, aktivistler  sadece  kendi ülkelerinde ittifaklar kurmakla kalmıyor, ulusal sınırların ötesine geçen yeni küresel direniş blokları yaratıyorlar. Bir diğer umut verici ittifak örneği olarak Harvard Living Wage kampanyasını verebiliriz, burada öğrencilerle hademeler, yemek servisi çalışanları ve  üniversitede az ücretle çalışan diğer insanlar bir arada hareket ediyorlar. En etkileyici dayanışma gösterilerinden birisi de 1996 yılında Washington D.C’deki hayvan hakları konferansında yaşandı; burada ACT-UP’da çalışan gay aktivistler hayvan deneylerini kınadılar ve diğer canlıların acı çekmesi sonucunda elde edilen AIDS ile ilgili tıbbi gelişmeleri reddettiler, böylece türler arası dayanışma örneği sergilemiş oldular.

Bu meydan okuma eylemi sadece küresel kapitalizme karşı dramatik protestolar için bir araya gelmek için olmayacak, adaletsizliğe karşı çok cepheli saldırılar yapmak için ittifakları sürdürmek şeklinde de olacak. Bunun işe yaraması için, ilerici toplumsal hareketlerin hayvan hakları ve veganizmi kendi gündem ve hedeflerine , ve kendi hayatlarına da dahil etmesi gerekiyor- aynen hayvan hakları aktivistlerinin elitizmi, cinsiyet ayrımcılığını, ırkçılığı, homofobiyi ve diğer önyargı biçimlerini kendi topluluklarından silip süpürmesi gerektiği gibi. Aktivistler ortak bir vizyon oluşturmak zorundalar, eleştiri ve protestonun ötesine geçen bir dizi değer oluşturabilmeliler, ne yapma konusunda özgür olmak istediklerini bilerek, artık hoşgöremeyecekleri toplum biçimini  anlamlılar ve kurmak istedikleri toplumun doğasını anlamalılar.

Hayvanların içinde bulunduğu koşulları değiştirmek için toplumsal kurumları değiştirmek zorundayız, bunu yapmak için de diğer ilerici gruplarla ittifaklar kurulması gerekiyor. Hayvan refahı/hakları hareketi, hayvan korumacılığında yasal haklar talep etmek anlamında şehir, eyalet, ulusal sınırları aşacak türden bir güç ve beceriklilik sergiliyor; ama işçilerden, farklı ırktan insanlardan, kadınlardan, inanç gruplarından uzak, tek konu odaklı bir hareket olarak kalıyor. Bir sosyal hareket olarak olgunlaşırken hayvan haklarını savunanlar insanlar da “sosyal adalet”in sınırlı bir politik kavram olduğunu, ve bütün türler özgür olana dek hiçbir türün özgür olmadığını hatırlatıyorlar. Geleceğin sloganı “hepimiz tek bir ırkız, insan ırkıyız” olmamalı; geleceğin sloganı “hepimiz tek bir toplumuz, yaşayan varlıklar toplumuyuz” olmalı.

Çev.Cem

***

Resim:http://whidbeyinstitute.org/event/intersectional-justice/

Yazı: http://www.impactpress.com/articles/decjan03/interspecies12103.html

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s