Hayvanların ruhu var mı ?

Gary Kowalski

 Mississippi’deki küçük bir çiftlikte ılık bir bahar gününü hayal edin. Çiçek kokusu sarmış her bir yanı ve çiftlikten kaçmış bir dişi domuz daha yeni doğum yapmış. Aynı günün ilerleyen saatlerinde, verandanın altında dinlenen yavru domuzlara bir kez bakmak bile yeterli: anne domuz, buket yapmak için dikkatli bir şekilde fulyaları ısırmış, uyuyan yavrularının etrafını sarmalayan sarı samanların içine yerleştirmiş.

Böyle bir sahneyi gören hiç kimse hayvanların en az insanlar kadar, hatta daha fazla, yaşama önem verip onu beslemeyi, hayata değer vermeyi bildiğinden şüphe duymayacaktır. Bana bunu bir mektup yazarak anlatan kadın aynı mektupta kendi elleriyle çizdiği bir resim yollamıştı: resimde kökleri dışarı doğru yaprakları içeri doğru kıvrılan çiçekler ve ortada huzurla uyuyan yavru domuzlar vardı. Mektupta başka hikâyeler de yer alıyor, meselâ  iki atından söz ediyor kadın: Rifle adlı bir beygirle April isimli siyah bir kısraktan. Rifle, April’e son derece düşkündü. April bir yarış atı olmak üzere Missouri’ye gönderilince Rifle bir daha eskisi gibi olamadı, kısa bir süre sonra da  öldü. Mektubu yazan kadın 74 sene boyunca kedi ve köpeklere bakmış olmanın verdiği tecrübeyle ve yukarıdaki diğer tecrübeler sonucu hayvanların aynen bizim gibi ruhları; sevinçleri ve kederleri olduğu sonucuna varıyordu.

Seneler boyunca, aynen benim gibi, hayvanların daha bilge ve daha güzel bir yaşam sürmek için bir ilham kaynağı olabileceğine inanan insanlardan bir çok mektup aldım. “The Souls of Animals” ilk kez basıldığında kendi köpeğim Chinook’tan söz etmiş, onun benim ruhsal rehberim olduğunu yazmıştım. Chinook artık yaşamıyor, ama söylediklerim hâlâ geçerli:

Köpeğim derin bilgi sahibi. Hemen arkadaş oluyor ve hiç kin tutmuyor. Basit şeylerden keyif alıyor ve her günü olduğu gibi kabulleniyor. Gerçek bir Zen ustası gibi acıkınca yiyor ve yorgun olunca uyuyor. Sekse kafayı takmıyor. En güzeli; insanların özenmesi gereken bir tarzda, koşulsuz bir sevgiyle arkadaşlık ediyor.”

“Chinook’un da hataları var elbette. Fişeklerden korkuyor, mesela; ne zaman elektrikli süpürgeyi çalıştırsak gidip dolaba saklanıyor, ama benden farklı olarak diğer insanların kendisi hakkında ne düşündüğünden  korkmuyor, imajı hakkında endişelenmiyor. Postacıya ve gazete getiren çocuğa havlıyor, ama tanıdığım bazı insanların tersine asla çocuklara hırlamıyor, eşine havlamıyor.”

“Yani; benim köpeğim bir guru. Ne zaman çok ciddileşsem ya da kafam meşgul olsa, bana oynamanın ve eğlenmenin önemini hatırlatıyor. Ne zaman düşünceler ve soyutlamaların içinde kaybolsam Chinook bana bedenimi önemsememin önemini hatırlatıyor. Kendi kanin seviyesinde iç çelişkiler veya nevrozlar olmadan yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor bana: sade, samimi ve hayatta olmaktan memnun olarak.”

Mark Twain’in uzun zaman önce söylediği gibi, insanların Yüksek Hayvanlardan öğreneceği çok şey var. Statik elektriklenmeyi, ICBM’leri, ya da televizyonu icat etmediler diye hayvanların ruhsal olarak gelişmediklerini söyleyemeyiz.

Peki, insan hayvanı dahil, bir hayvan için ruhsal olarak gelişmek ne anlama geliyor?  Benim zihnimde bir çok anlamı var: ahlâk duygusunun gelişmesi, güzelliğin takdir edilmesi, yaratıcılık kapasitesi, varlığın evren içerisinde kendi benliğinin farkında olması ayrıca bütün bunlardan kaynaklı bir gizem ve huşu duygusuna sahip olması. Bunlar, sahip olduğumuz en değerli hediyeler, ancak bu tür ruhsal kapasitelerimizin ezoterik ya da öte alemlik bir tarafı yok. Gerçekten de ben, ruhsallığın son derece doğal, sıkı bir şekilde biyolojik düzene ve ekolojiye kök salmış,  bütün yaşam biçimleri tarafından paylaşılan bir şey olduğunu düşünüyorum.

Bu kitap hayvanların; fillerin, turnaların, gorillerin, küçük kargaların, kuşların, atların, ev kedi ve köpeklerinin ruhsal yaşamları hakkında. Diğer türlerin zekâsı ve problem çözme becerisi hakkında çok şey yazıldı. Ama ruhsallık problem çözmekten çok, düşünmeyi bile  bilemediğimiz problem çeşitleriyle yüzleşmekle ilgili bir şey. Mesela biz bir gün vefat edeceğimiz problemini “çözmeyi” ummadan ölüm üzerine derin derin düşünebiliriz. Bu yüzden, diğer canlıların ruhsal yaşamları üzerine düşünürken ham beyin gücü, hafıza  ve öğrenme becerisiyle değil empati, hayal gücü ve sanatsal beceri gibi zekânın daha göze çarpmayan yönlerine yoğunlaşıyorum.

Türler arası ruhsallıkla  ilgili incelemeler bizleri haritası bilinmeyen topraklara götürüyor. Diğer hayvanlar, aynen bizim gibi, kendilerinin bilincindeler mi (2012 yılı Cambridge Deklarasyonu ile bu sorunun cevabı verildi-Cem) ? Yaşamın sonuyla ilgili düşünceleri ya da duyguları var mı, yas tutuyorlar mı? Hayvanlar düş görüyor mu? Vicdanları var mı, doğru ve yanlışı ayırt edebiliyorlar mı? Diğer türler müzik yapabiliyor mu, sanattan keyif alabiliyorlar mı?

Bu kitap ilk basıldığından bu yana  çok seneler geçti, bir çok uzman bu tür sorularla ilgilenmeye başladı. Ünlü bir psikolog hayvanların duygusal yaşamları konusunda bir çalışma yayınladı: “When Elephants Weep-Filler Ağladığında”. Ünlü bir primatolog olan Frans de Waal, primatlar arasında barış yapma konusunda kitaplar yazdı; şempanzelerin politik manevralarının çoğu kez bize benzediğini söylüyor Waal. Bu meselelerin önemli bilim adamları ve araştırmacılar tarafından daha fazla  ilgi görmesinden memnunum. Gerçekten de;  bu kitap Konrad Lorenz ve Jane Goodall gibi öncüler  olmasa yazılamazdı. Zoolog  olmadığım için büyük oranda onların verilerine dayanıyorum. Ama kendi bulgularım konusunda nesnel ve doğru olmaya çalışırken bu kitabın bilimden çok dinle alâkası olduğunu belirtmem gerek.

Ben bir papaz vekiliyim  ve benim uzmanlık alanım maneviyat alanı. Ölenlerle beraber dua ediyor, yas tutanlara nasihat ediyorum. Bebekleri vaftiz edip yeni bir yaşamın dünyaya gelmesiyle anne babaların neşesini paylaşıyorum. Bazen insanların ahlâki tereddütleri üzerine düşünmesini sağlıyor, etik  kararlar vermesine yardım ediyorum, aynı zamanda gençlerin eğitiminde sorumluluk yüklenerek hürmet ve şefkat konusunda doğuştan içlerinde taşıdıkları potansiyelin farkına varmalarına yardımcı oluyorum. Her hafta cemaatimin önünde duruyor, varoluşun henüz çözülmemiş sırlarından bahsetmeye çalışıyorum. Bütün cevapları bildiğimi iddia etmesem de adımın önünde “din adamı” payesinin olması, inatçı bilim adamları ve akademisyenler tarafından konu dışı bulunabilecek bir dizi soru sormama müsaade ediyor. Din adamlarının başkalarının düşünülmesi zor bulacağı meseleler üzerine kafa yorması için profesyonel bir ruhsatı bulunuyor.

20.yüzyıl sonlarındaki şamanlar gibi “bizi insan yapan ne?” ve “hayatı kutsal yapan şey nedir?” gibi bilmeceleri çözmeye müsaademiz var. Diğer hayvanların sadece hayatta kalma stratejileri veya eşleşme hareketlerini değil, bizler gibi ruhları olup olmadığı sorusunu da sorabiliriz kendimize. Buradaki tehlike, meselenin fazlasıyla zor olması. Ama en azından derin sularda, sığ yerlerden uzaklarda yüzüyoruz. Bu tür soruların cevaplarını ararken yalnızca diğer canlıları kavrayışımızı zenginleştirmekle kalmıyor, kendimizle ilgili yeni bilgiler kazanıyoruz.

Hayvanlarla olan ilişkilerimizi insanbiçimci şekillere sokmadan hayvanların bizim gibi bir çok insan niteliğine sahip olduğunu kabul edebiliriz. Onların da ayrı ayrı sevdiği ve sevmediği şeyler, ruh halleri, tavırları var; saygı gösterilmediğinde hasar gören bir bütünlük taşıyorlar. Oyun oynuyorlar, kendi dünyalarını merak ediyorlar. Arkadaşlık kuruyor ve bazen başkalarına yardım etmek için kendi yaşamlarını riske atıyorlar. Onların da “ hayvan inancı” var, son derece ferahlatıcı bir kendiliğindenlik ve doğrudanlık sahibiler.

Benim açımdan; hayvanlar bir ruha sahip olduklarını düşündüren bütün nitelikleri taşıyor. Ruh,  ölçebildiğimiz ya da görebildiğimiz bir şey değil. Onu ancak dış belirtileriyle gözlemleyebiliriz: gözyaşları ve kahkahada, cesaret ve kahramanlıkta, cömertlik ve bağışlamada. Ruh, en yoğun şekilde hayatta olduğumuzu hissettiğimiz o sert ve narin anların perde arkasında olan hareket halinde olan şeydir. Ama tam olarak ruh nedir? Bu kitabın ilk kez basılmasından sonra seneler geçti, konu hakkında bir çok kitap yazıldı. Artık kitap mağazalarında “Tavuk Suyuna Çorba” gibi kitaplar var. Senelerce ihmal edilen ve unutulan ruh terimi artık aşırı kullanılmak sebebiyle bir klişeye dönmek üzere. Böyle olursa yazık olur, çünkü ruh sözcüğü yeniden sahiplenilmesi ve belki yeniden tanımlanması gereken zengin bir sözcük.

Bir çok insan, ruhu bedensel ölümden sonra yaşamaya devam eden kişilik özü olarak düşünür, ama benim için ruh çok daha somut bir şey anlamına geliyor. Ruh;  hassas , his ve duygularla dolu varoluşumuzun iliğidir. Büyük sanat eserlerinde ortaya konan şey ruhtur, milyarlarca yıldızla dolu ışıl ışıl gökyüzünün altında sessizce dururken içimizi huşuyla dolduran şeydir ruh… Carl Jung, “ruh, kısmen sonsuzlukta, kısmen zamanı içindedir” demişti… ruh, her birimizin yaşamını bir mikrokozmos yapan şeydir; onu evrenin anlamsız bir parçası değil, bir şekilde bütünün bir yansıması yapan şeydir.

Hiç kimse hayvanların ruhu olduğunu kanıtlayamaz. Kanıt istemek, çocuklarımı ve eşimi sevdiğimin kanıtını istemekle aynı şey, ya da Handel’in Messiah’sının bir müzik şaheseri olduğunu kanıtlamamın istenmesiyle aynı şey. Bazı gerçekler ispatlanamazlar. Ama eğer kalplerimizi diğer canlılara açar ve kendimize onların neşeleri ve mücadeleleriyle empati kurma izni verirsek, hayvanların bize dokunma ve bizi dönüştürme gücüne sahip olduklarını göreceğiz. Diğer canlılarda, kendi içimizin en derinlerine gömülüp kalmış bir ruhsallık var.

İnsanlar çağlar boyunca hayvanlarda  bir uyum ve denge olduğunu bildiler. Onların içgüdüleri ve yaşama kendilerini adapte etmele biçimleri, bizimkinden daha sağlıklı. Pawnee kabilesi şefi Letakots-Lesa,” herşeyin evvelinde, bilgelik ve bilgi hayvanlarla beraberdi” diyor. Pawneeler, “Tirawa” yani “Yukarıdaki”nin insanlarla doğrudan konuşmadığını, ama şifacı ve mesaj taşıyıcı olarak hayvanları gönderdiğine; insanların yıldızlar, güneşten ve aydan olduğu kadar hayvanlardan da birşeyler öğrenmesi gerektiğine inanıyor. Diğer canlılar dünyada bizden çok daha uzun süredir yaşadı, ve yerlilerin anladığı gibi, onların bize dünyamız hakkında  öğreteceği çok daha fazla şey var.

Bu kitap, hayvanların ne dereceye dek ruh arkadaşlarımız, rehberlerimiz ve seyahat dostlarımız olabileceğini, bizi derinden derine  insan yapan şeylerde onların ne gibi bir payı olduğunu keşfetmeye çalışıyor. Her bir bölümde hayvan tecrübesinin farkı bir yönüne bakılıyor. Hayvanlar neden oyun oynar? Korkuları ve hayalleri nedir? Onların gözünden dünya nasıl görünür? Onların tecrübeleri bizimkine ne kadar yakın?

Bu türden bir çalışma cevapladığından daha fazla sayıda soru sürer ortaya. Ama eğer sorular bu gezegeni beraber paylaştığımız diğer canlıların değerini bilmemizde faydalı oluyorsa, o zaman amacına ulaşmış demektir. Çünkü ben, ailemizin yuvasını- güneşten sonraki üçüncü taşı- sonraki kuşaklar için güvenli bir yer haline getirmek istiyorsak o zaman yaşam ailesine yeni bir hürmet duygusuna uyanmamız gerektiğine inanıyorum.

Bugün hayatta olan bizler, dünya üzerinde yaşayan canlıların insan tarihinde örneği görülmemiş bir biçimde yokoluşunun tanıkları ve suç ortaklarıyız. Milyonlarca tür risk altında. Ancak, hayvan hakları aktivisti ve yazar Alice Walker’ın bize hatırlattığı gibi, “sevdiğimiz herşey, kurtarılabilir”. Hayvanların ruhu olup olmadığını sorarken, aslında bir yandan onların geleceğini ve kendi geleceğimizi garanti altına alacak denli önemsemeyi ve umursamayı öğrenip öğrenemeyeceğimizi sormuş oluyoruz.

Ne güzel ki, artık daha fazla insan diğer türleri umursamaya başladı- bu kitabın yeni versiyonun basılması için bir sebep de bu oldu. 1996 yılında ABD’de 1,000 yurttaşla yapılan bir ankette, ankete katılanların 2/3’ü “bir hayvanın acı çekmeden yaşama hakkının en azın bir insanın acı çekmeden yaşama hakkı kadar önemli olduğunu” söyledi. Aynı insanlar hayvanları kozmetik deneylerde kullanmanın yanlış olduğuna inanıyordu. Ankete katılanların büyük çoğunluğu eğlence olsun diye öldürmeyi ya da avlanmayı da onaylamıyordu. Amerika’da ve diğer yerlerde insanların tutumları değişiyor. Diğer canlılar hakkında, onların zenginlikleri ve karmaşık yapıları hakkında daha fazla şey öğrendikçe, insanlar yaşamın bütün biçimleriyle ne denli değerli olduğunu daha çok kavramaya başlıyor.

Çoğu kez yüreğimizin kapısını açan tek bir hayvandır. Benim için bu hayvan, köpeğim Chinook’tu. Chinook geçen yaz son kez uykusuna yattığında 12 yaşındaydı. Şimdi evde sağa sola koşturan, zıplayıp duran bir yavru köpek var ve ona bakınca Chinook’un daha yavruyken bir “olgun bir ruh “olduğunu anlıyorum: düşünceli, sakin, soğukkanlı ve nazik. Chinook dikkate değer bir hayvandı evet ama sıradışı ve benzersiz değildi. Dünya, insanı şaşırtan canlılarla dolu; her birinde  öğrenecek bir ders ve paylaşacak bir hediye var. Merak ediyorum, acaba o bilge, güzel huylu köpeğe hissettiğim düşkünlük ve sevgiyle bütün yaratılışı kucaklamak mümkün mü- böcekleri, kuşları, bitkileri, yaban hayvanları, evcilleri, hepsini ? Eğer ben o kadar sevmeyi öğrenebilirsem, işte o zaman benim için umut vardır ve o zaman, belki, hepimiz için bir umut vardır.

Çev. Cem

***

Resimler:

https://www.washingtonpost.com/news/in-sight/wp/2014/11/28/the-souls-of-animals/

(Manuela Kulpa/Erblicken)

Yazı: Gary Kowalski’nin Souls of Animals adlı kitabının bir bölümüdür.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s