Genetik bilimi, hayvan sömürüsü ve demokrasi mücadelesi

Dr. Steve Best

-Yeni çeviri-

Herşeyin ağır ağır değişeceğini düşünenler fena halde yanılıyor-

Lee Silver- Moleküler Biyolog

Terör ve tehlikeyle sarıp sarmalanmış yeni bin yıla doğru ilerlerken bilim, teknoloji tarafından beraber yapılandırılan hızlı evrimsel ve toplumsal değişimler ve küresel kapitalin yeniden şekillendirildiği değişimler arasında küresel postmodern bir durum ortaya çıkıyor. Tamamı kapital ve güçlü tekno-bilim mantığıyla  yönlendirilen biyoteknoloji, medya ve bilgisayar tarafından biçimlendirilen ve yönlendirilen yeni bir biyolojik ve toplumsal varoluşa doğru şekil değiştiriyoruz. Bu küresel bağlamda bilim artık toplumsal ve doğal dünyaların bir yorumu olmaktan çıkmış bulunuyor; artık bilim, yaşamın doğasını ve doğal/sosyal dünyaları değiştirmekte aktif bir güce dönüşmüş durumda. Yaşamın bir petri kabında yaratılıp yeniden dizayn edilebildiği, genetik kodaların dijital bir tekst gibi kurgulanabildiği bir çağda “doğal” ve “yapay” arasındaki ayrım son derece karmaşık bir hâl aldı. Yeni manipülasyon teknikleri yaşam ve ölüm kavramlarının yeniden tanımlanmasını gerektiriyor, etik ve ahlâki değer nosyonlarının üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor herkesi ve aynı zamanda demokrasi adına kendine özgü meydan okumalarda bulunuyor.

Tekno-bilim sıçrama ve büyük adımlarla gelişip genetik büyük bir hızla ivme kazanırken bilim-endüstri kompleksi artık transgenik türler yarattığı bir noktaya ulaştı, teknoloji ve biyolojinin birbirine karıştığı bir insansonrası kültürüne doğru koşuşturuyor. İnsansonrası dönem enformasyon ve iletişim çağında “insan”a dair yeni kavramların ortaya çıkışı kadar yeni varoluş modları da içeriyor, çünkü bu dönemde insan bedeni çelikle, devre parçalarıyla ve diğer türlerden alınan genlerle birbirine kaynaşıyor. Hayvanları önceki zamanlara kıyasla daha fazla sömüren tekno-bilim, araştırma ve deneylerini insan klonlamaya doğru yönlendiriyor. Bu süreç hız kazandı; çünkü genetik mühendislik ve klonlama özelikle ticari amaçlarla yapılıyor, biyoteknoloji endüstrisi için çok büyük paralar söz konusu. Bunun sonucu olarak, bütün doğal gerçeklikler- mikroorganizmalardan, bitkilerden hayvanlara ve insanlara kadar hepsi- artık metalaştırılmış bir “İkinci Genesis” olarak genetik yeniden yapılandırmaya tabii oldu.

Şu anda, klonlama ve biyoteknoloji meseleleri bilim çevrelerinde, politik alanlardan, dini cemaatlerde, akademide ve daha geniş bir biçimde medyada ve kamuoyunda tartışılıyor. Elbette biyoteknolojiye dair söylemlerin iki kutuplu olduğunu söyleyebiliriz. Biyoteknolojiyi savunanlar, biyoteknolojinin gıda üretimi ve gıda kalitesinin artırılmasına faydası olacağını, hastalıkları tedavi edip bizi “gelişmiş” bir dizi nitelikle  bezeyeceğini, insan ömrünün uzatılacağını söylerek, övüyor. Eleştirenlerse genetik mühendisliğin; gıda ürünlerinde çevreyi, biyoçeşitliliği ve insan yaşamını imha edecek Frankengıdalar üreteceğini; aynı şekilde hayvan ve insan klonlanmasının ortaya canavarlar çıkaracağını, yeni bir ırk ıslahı sürecinin yaklaşmakta olduğunu, embriyonik kök hücrelerde yapılacak manipülasyonların hayata hürmet ilkesini ihlâl ettiğini, genetik mühendisliğin “insan” denen varlığı yok edeceğini öne sürüyor.

İlginçtir ki; enformasyon-teknoloji söylemlerini tek yönlü teknofobik ve teknofilik şeklinde uçlaştıran aynı dikotomiler biyoteknoloji konusunda yeniden ortaya sürülüyor.  Teknolojinin olumlu ve olumsuz yönleri ve etkilerini birbirinden ayırmak amacıyla daha diyalektik perspektifler üretmek için eleştirel teknoloji teorilerinin üretilmesine ihtiyaç duyulduğu gibi aynı türden yaklaşımların biyoteknolojinin  hem faydalı hem de olasılıkla yıkıcı yönlerini ortaya koymak için de kullanılması gerektiğine inanıyorum. Gerçekten de klonlama ve kök hücre araştırmaları  konusunda yaşanan tartışmalar, tek yönlü yaklaşımları hem yüzeysel hem de tehlikeli bir boyuta indirgeyen bu olgulardaki güçlü çelişki ve belirsizliklerin varlığına dikkat çekiyor. İletişim ve biyoteknolojide görülen paralellikler ve benzer karmaşıklıklar pek de şaşırtıcı değil; çünkü  enformasyon teknolojisi, İnsan Genomu Projesi’nde kullanılan bilgisayar güdümlü teknolojiler tarafından kurulan  aynı alt yapıyı kullanıyor, ve genetik bilimi,  gen çipleri gibi örneklerle, bilgisayarların hızını ve gücünü artırmaya zorlanıyor.

Klonlama ve kök hücre araştırmaları üzerine yapılan tartışmaların gösterdiği gibi, biyoteknoloji tarafından öne sürülen meseleler; genetik bilimi, sosyal bilimler tarafından ifade edilen perspektif ve bağlamlar ve felsefenin etik ve antropolojik ilgi noktalarını da bir araya getiriyor. Bu sebeple biyoteknoloji konusundaki tartışmalara dâhil ve müdahil olmanın sorunlarını ve umut noktalarını da aydınlatmak için eleştirel bir felsefe ve sosyal kuram gerekiyor. Ayrıca klonlama ve kök hücre araştırmaları konusundaki tartışmalar istisnai bir biçimde demokratik bir iletişim politikası ve biyoetik konular hakkında önemli sorular koyuyor ortaya. Biyoteknoloji bu sebeple etik ve demokratik kuram ve pratik açısından bir parlama noktası. Çağdaş biyoteknoloji, önemli bilimsel konuların daha fazla bilinmesi; bilim, teknoloji, değerler ve insan yaşamı kavramı konusundaki katılımcı tartışmalar yapılması; ve  çok önemli ekonomik, politik ve toplumsal sonuçları olan biyobilimlerde yaşanan yeni gelişmelerin yasal anlamda düzenlenmesi gerektiği  gerçeğinin altını çiziyor.

Kök hücresi araştırması gibi yeni genetik teknolojiler, muhafazakâr yaklaşımlar tarafından önü tıkanmaması gereken, tıbbi gelişmeler için olası olumlu potansiyeller barındırabilir. Ancak ben biyoteknoloji alanının tamamıyla ciddi incelemeler ve demokratik tartışmalar gerektiren tehlikeler ve sorunlarla örülmüş olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden yavaş yavaş ortaya çıkan genomik bilimler ciddi ve sorumluluk hissiyle bilim adamları tarafından incelenerek kamuoyuna sunulmalı ve açık tartışmalara konu olmalı. Son olarak biyoteknolojinin tehlikeleri ve potansiyel ölümcül sonuçlarını düşünerek biyoteknolojinin olumlu potansiyelinin ancak ve ancak etik ve politik tartışmalara dahil olarak doğaya yönelik yeni duyarlılıklar bağlamında, biyoteknoloji ve onun  etkileri konusunda politik mücadelelere katılarak hayata geçirilebileceğine inanıyorum.

1 Cesur yeni ağıl : hayvan klonlamanın ortaya çıkışı

Buradaki ana fikir, ideal hayvana ulaşarak, onu aynen olduğu şekilde, tekrar tekrar kopyalamak.

– Dr. Mark Handy

Kayıtsız şartsız insan üstünlüğü şeklindeki köklü bakış açısından yola çıkarak, bilim öncelikle analitik bakışı ve analitik araçlarıyla doğa nesnelerini ve hayvanları hedef alır. Şu anda klonlamaya yolunda yaşanan tarihi dönüşüm büyük oranda hayvanlar aracılığıyla gerçekleştiriliyor, bazı bilim adamları doğrudan insan klonlamaya odaklansa bile, gerçek bu. Genetik mühendislik, bir türün genini bir başka türe aktararak yeni “transgenik” türler yaratsa da; klonlama, çekirdeği alınmış bir yumurtaya DNA’sını yerleştirerek o organizmanın birebir aynı kopyalarını üretmek için hücreleri tekrar tekrar kopyalıyor.  Güçlü bir kombinasyonda genetik mühendislik ve klonlama teknolojileri öncelikle bilim ve endüstrinin (aralarındaki fark artık daha da belirsiz) ihtiyaçlarını karşılayacak türden transgenik bir hayvan dizayn etmek ve ikinci olarak tıbbi ve tarım ticareti pazarlarında kâr elde etmek üzere bu tür melez canlıları seri şekilde üretmek  için kullanılıyor.

Klonlama aseksüel üretime bir dönüş, ayrıca genetik lotonun ve genlerin tesadüfi olarak birbirine karışmasının tarihe karışması demek. Klonlama, başarılı bir sonuç elde etmek için yeni döllenmiş binlerce yumurtaya gen enjekte etme zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Tersine matbaanın kâtipliği ortadan kaldırması gibi klonlama plânlanmış bir çeşitin seri üretimini mümkün kılıyor, bu yüzden genetik mühendisliği çok geniş ticari olasılıklara açık duruma geliyor. Yaşam bilim şirketleri milyonlarca dolar kâr elde etmeye odaklanırken bir çok kuruluş, üniversite ve şirket de hayvanları ve  insan kök hücresini klonlamaya doğru yol alıyor ve aynı zamanda araştırmalarının metod ve sonuçlarının patentini elde ediyor.

Şu ana dek bilim çok sayıda transgenik hayvan üretti; koyun, dana, keçi, boğa, domuz, sıçan ve kedi gibi bir çok hayvanı klonladı. Mutlak bir sonuç vermekten hâlâ uzak olsa da klonlama artık rutinleşti. Radikal bir tarzda yeni ve şaşırtıcı olan şey ise klonlama değil, çünkü 1952’den beri bilim adamları embiyonik hücrelerden organizmaların aynısını üretmeyi başarıyor. Artık şaşırtıcı olan şey, yeni klon tekniklerin “nükleer somatik transfer” le yani yetişkin bir memeli bedeninden alınan hücrelerle yeni bir hayvan üretimini mümkün kılması. Bu metodlar bilim adamlarının uzun zamandır imkânsız olduğunu düşündüğü bir şeyi başarıyor- yetişkin  hücrelerin orijinal emrbiyonik durumlarına geri döndürülerek yeni bir organizma oluşturmak için yeniden programlanması sağlanıyor. Bu şaşırtıcı süreç orijinal donor hücresinin sağladığı yetişkinin birebir aynısını yaratıyor. Bu teknik ilk olarak, yetişkin bir hayvandan alınan bir hücreden klonlanan ilk memeli olan Dolly’i, ardından da onun bir çok devamını yaratmak için kullanıldı .

2 Dolly ve devamı

Geleneksel olarak bilim adamları klonlamanın insan sınırlarının ötelerinde kaldığını düşünüyordu. Ama Edinburgh, İskoçya yakınlarındaki Roslin Enstitüsü’nden Ian Wilmut ve diğer bilim adamları 1997 yılında  dünyaya bu çığır açan keşfi duyurduğunda,  “imkânsız” olan Dolly adında bir koyunda formunda sahneye çıkmış ve “doğal bir yasa” artık çiğnenmişti. Dolly’nin donor hücreleri, 6 yaşında bir finn-Dorset koyunundan geliyordu. Wilmut, meme hücrelerinin alt düzeyde doku kültüründe yalıtılmış bir halde tutmuş, ve hücreler yeniden programlanmaya uygun bir hâle gelmişti. Wilmut ardından bir İskoç kara koyunundan gelen döllenmemiş yumurta hücresinden alınan genetik materyali içeren çekirdeği çıkardı ve bir Frankenstein dokunuşuyla, bir elektrik kıvılcımıyla iki hücreyi kaynaştırdı. 277 başarısız denemeden sonra elde edilen embriyo üçüncü bir koyuna aktarıldı, bu koyun 1996 yılında Dolly’yi doğuran koyundu.

Bir çok eleştiri Dolly’nin gerçek bir klon olmadığı ya da bir raslantı olduğu yönündeydi. Ancak  Dolly’nin üzerinden iki sene bile geçmeden bilim adamları fare, domuz, inek ve keçilerin bulunduğu bir çok türden klon üretmişti ve hatta klonların klonlarını üretmiş ve ‘Cesur Yeni Dünya’ adlı kitabında Huxley’nin sözünü ettiği seri kuluçkalarda genetik simulakra üretmeyi başarmıştı bile. Hayvan klonlamanın ticari olanakları hem alenen ortadaydı hem de oldukça dramatiki. Artık yarış, klon teknolojisi ve üretecekleri transgenik “ürün”lerin patentini almak üzerineydi.

Hayvanlar canlı ilaç ve organ fabrikaları olarak üretiliyor ve dizayn ediliyor; vücutları et ve süt endüstrilerine para kazandırmak için yeniden biçimlendiriliyor ve parçalanıyor.  Genetik mühendislikten biyomedikal araştırmalarda faydalanıyor, hayvanlara hastalık bulaştırılıyor, bu hastalık onların genetik yapısının bir parçası hâline geliyor, ardından yavrularına aktarılıyordu; örnek olarak araştırmacıların koyunlarda fibrik kistozis haslatığınının etkilerinin tekrar etmesi için uğraşmasını verebiliriz. En bilinen ise ise Harvard Üniversitesi’nin Du Pont’tan aldığı fonla beraber OncoMouse adını verdikleri bir farenin patentini almasıdır. OncoMouse’da insan kanser genleri hayvanın genetik yapısına giydirilmiştir, yavrularında da aynı genler aktarılmış durumdadır.

İlaç endüstrilerinin artık daha da güçlü olması sonucu, sütlerindeki iyileştirici protein ve ilaçları salgılamaları için hayvanların genleriyle oynanıyor. Bu konuda ilk başarı 1998 yılı Ocak ayında, Genzyme Transgenics adlı şirket George ve Charlie adında 2 transgenik ineği yarattığında yaşandı. İnsan ve bovin genlerini birbirine eklemenin sonucu, hayvanlar hemofil hastalarının ihtiyaç duyduğu kan pıhtısı faktörü gibi insan proteini içeren süt üretmek üzere klonlandı. Deneyi yapanlardan James Robl “Ben bu olaya klon teknolojisinin ticarileşmesine yönelik büyük bir adım olarak bakıyorum“ diyordu. 2002 yılı Ocak ayında biyotek şirketi PPL insan organı transplantasyonlarında kullanılmak üzere birkaç domuz klonladığını ilân etti. Bir başka şirket tarafından bu konudaki bir yazının yayınlanmasından hemen önce Immerge Bio Therapeutics benzer bir başarı elde ettiklerini duyurdu. Yeni süreç ilk “nakavt” domuzların yaratılmasından ibaretti, burada  bir domuz DNA’sından tek bir gen, genel olarak insanın bağışıklık sistemi tarafından reddedilen ama bütün domuzlarda var olan bir protein siliniyordu. Bunun anlamı şuydu: artık insan ve hayvan karışımı canlıların ya da insan organları için hasat makineleri olarak kullanılacak hayvanların yaratılması adına büyük bir adım atılabilirdi.

Cesur Yeni Ağıl’da dolaşmaya devam ederken normal görünen ama aslında genetik satir ve canavarlar olan inanılmaz canlılara rastlamak mümkün: İnekler enfeksiyon tedavisinde kullanılan bir insan proteini olan laktoferrin üretiyor. Keçiler kanda pıhtılaşmayı önleyebilen bir insan proteini olan antitrombinIII ve aynı zamanda bedendeki akıcı maddelerin transferini düzenleyen serum albümin üretiyor. Koyunlar kistik fibrozisi tedavi etmek için kullanılan bir ilaç olan alfa antiripsin üretiyor. Domuzlarda dışkılarındaki kirli fosforun daha az salınmasını sağlauan bir bakteriyel protein olan fitaz salgılıyor, tavuklar ise kendi enfeksiyonlarını azaltmak için bir antibiyotik olan lizozim üretiyor.

BiyoÇelik, canlı ve canlı olmayan maddeler ve farklı türler arasındaki sınırların erimesine  işaret eden genetik teknolojisinin garip harikalarına bir örnek oluşturuyor. Bu maddeyi üretirken bilim adamları örümcek genini keçilere eklediler, böylece keçi sütü süper güçlü bir madde üretti ve bu madde -BiyoÇelik- kurşun geçirmez yelekler, tıbbi malzemeler, uzay ve mühendislik projeleri üretmek üzere kullanılabilecek. Çok büyük oranlarda BiyoÇelik üretmek için Nexia Biyoteknolojileri şirketi binlerce keçiyi 15 adet silah deposunda küçük kapalı bölmelere yerleştirmeyi düşünüyor.

Gördüğümüz gibi, hayvanlar insan transplantlarına organ stoğu üretmeleri için klonlanıyor ve genlerine müdahale ediliyor. İnsan organlarının ne kadar az bulunduğu göz önüne alınırsa her yıl binlerce hasta,  sağlıklı bir böbrek, ciğer ya da kalp bulamadan can veriyor. Önleyici tıbbı desteklemek ve organ bağışını desteklemek yerine tıp bilimi  türler arası organ nakline odaklanarak bir çok hayvandan insanlara organ nakli yapmak için yararlanmaya başladı (özellikler de domuzlarla çalışılıyor).

Elbette bu girişim insan nüfusunda yeni veba ve hastalıklara yol açan bi çok hayvan virüsünün bulaştırılma olasılığı sebebiyle oldukça tehlike içeriyor . Ancak bir çok bilim adamı için buradaki esas sıkıntı insan bedeninin hayvan organlarını reddederek birkaç dakika içinde bu nakledilen organları imha etmesi. Araştırmacılar bu sorunu hayvandan alınan organ üzerinden genetik oynama yaparak çözmeyi plânlıyor, böyle yaparak  domuz hücrelerindeki tümör işaretleyicilerini silmeyi ve insanlardakini birebir aynısı olan protein yüzeylerini oluşturan genler ekliyorlar.

Genetikçiler, insanlar için tükenmeyecek bir organ ve doku deopsu oluşturmak amacıyla  genleriyle oynanmış domuz ve diğer transgenik hayvan sürülerini klonlamayı hayal ediyor. İnsan geniyle modifiye edilmiş domuz kalplerini maymun bedenlerine aktaran deneyler düzenlemek için Imutran gibi şirketler dehşet verici deneyler geçirdi hayata ve bu deneyler türler arasındaki büyük farklılıklara rağmen hem hiçbir sonuç vermedi hem de  insanlar için yeni bir hastalık tehlikesine sebep oldu.

Milyonlarca hayvan halihazırda laboratuarlarda, fabrika çiftliklerinde ve mezbahalarda yeterince sömürülmüyormuş gibi, genetik mühendislik ve genetik klonlama milyarlarca esir hayvan talep ediyor. Genetik ve klonlama teknolojilerinin sözü  edilen vakalarda en azından insanlara faydası olma olasılığı varken aynı teknolojiler et ve süt endüstrileri tarafından biyoteknoloji ve hayvan sömürüsü aracılığıyla şirketlerin kazancını artırmak üzere  konuşlandırılmış durumda. Bu, H.G. Wells’in kâbus senaryosunun hayata geçirilmiş hâli aslında: 1904 yılında yazdığı ‘Tanrıların Yiyeceği’ adlı eserinde bilim adamları bütün canlıları tüketilmesi halinde gargantuan boyutlarında büyüten bir madde icat eder. Büyüme ve metabolizmayı düzenlemekten sorumlu genlerin yerini tespit eden üniversite ve araştırmacılar bu bilgiyi ânında çıkarları için sömürür. Böylece  kanserojen etobur tüketimin zafer kazanması için MetaMorphix ve Cape Awuaculture Technologies gibi şirketler  evrim tarafından belirlenen limitlerden daha hızlı ve daha büyük bir tazdda büyüyen dev domuzlar, koyunlar, ıstakozlar ve balıklar yarattı.

Wells benzeri devasalık hallerinin sürrealliğinin yanında büyükbaş ve süt endüstrileri daha büyük, daha ince, daha hızla büyüyen dizayn edilmiş hayvanları klonluyor ve üzerinde genetik müdahalelerde bulunuyor. Sentetik kimyasallar ve DNA oynamalarıyla ilaç endüstrileri iki kat hızlı olgunlaşan domuzlar üretebiliyor, ve yavrular %25 daha az yem yediği için normal yavru sayısının en az iki katı fazla yavru sahibi olabiliyor; ineklerse %40 daha fazla süt üretebiliyor. 1997 yılından itibaren, en az bir ülke, yani Japonya yurttaşlarına klonlanmış sığır eti sattı. Ama genetiğiyle oynanmış yiyecekleri tüketen kobay farelerinden oluşmuş bir ülke olarak ABD’de de tüketicilerin klon et ve süt ürünleri tükettiğine inanmak için yeterli kanıt var. Yıllar boyunca şirketler bir gün klonlanmış eti pazara sokmak amacıyla çiftlik hayvanlarını klonladı, içerden gelen bilgilerse bu hayvanların çoğununu tüketildiği yönünde. Ulusal Bilim ve Teknoloji  Enstitüsü, Kalifornia’da Oerigen Theapeutics ve Kuzey Carolina’da Embrex adlı şirketlere klonlanmış tavukların tüketime dahil edilmesi konusunda yapacakları araştırmalar için 5 milyon dolarlık fon sağladı. Gıda ve İlaç İdaresi, klon et ve süt ürünlerine ne tür bir yasal düzenleme getirilebileceği üzerine kafa yoradursun biyoteknolojiyle kârını artırmaya kararlı bir endüstrinin bir çok adım gerisindeler, orası kesin. Gelecek, klonlanmış insanların klonlanmış hayvanları yediği bir gelecek olacak gibi.

Kendi kendine kırpılan koyunlar ve daha az tüylü tavuklar gibi anomaliler çoktan görülmeye başlandı, geleceği görebilen bazı insanlar  hemen mikrofırına konabilen ya da yumuşak olabilen  genetik mühendislik ürünü domuz ve tavuklar olduğunu, ya da daha büyük kafeslere gerek duyulmayacak tüysüz tavuklar olacağını öngörüyor. Bundaki sonraki adım ise hayvan gövdelerinin yaratılıp kopyalanması olacak- yani kollar, ayaklar ve başlar gibi gereksiz kısımların atılması olacak. Aslında bilim adamlar  çoktan grotesk biçimlerde, istedikleri gibi, başsız kurbağa ve fareler yaratmış bulunuyor.

Görünen o ki; genetik mühendislerin bir hayvanı klonlamak ya da genetiğini değiştirmek için yapmayacakları şey yok. Trangenik “sanatçı” Eduardo Kac, meselâ, Fransa’da Ulusal Agronomik Araştırma Enstitüsü’nde bilim adamlarını bir araya getirdi. Amaç, içinde deniz analarından alınan floresan bir protein taşıyan ve bu yüzden karanlıkta ışıldayan Alba’nın yaratılmasıydı. Bu deney, Eduardo Kac’ın “genetik mühendisliğin kişiye özel ve kamuya ait olan alanlar arasındaki ilişkilerin görüşüldüğü toplumsal bir bağlam içerisinde bulunduğu” şeklindeki postmodern tezini ortaya koymasını mümkün kıldı.

Her yıl ABD’de milyonlarca sağlıklı hayvan, hayvan “barınakları”nda ötenaziyle öldürülürken şirketler bir yandan ev hayvanlarını klonlamaya çalışıyor; çünkü ya bu hayvanları hayata döndürmeye çalışıyor ya da onları “ölmek”ten kurtarmaya çalışıyor (Meselâ köpeklerini sonsuze dek hayatta tutmak isteyen bir köpeğin “sahipleri” tarafından başlatılan Missyplicity Projesi gibi bir örnek var). Alerji sorunları ya da hayvan klonlamanın tehlikelerine alternatifler olmasına rağmen, Transgenik Pets LLC, alerjisi olmayan transgenik kediler üretmeye çalışıyor. 2002 yılında Genetik Savings and Clone adlı bir biyoteknoloji şirketi, Karbon Kopya teriminden yola çıkılarak adı konulan CC adındaki ilk klon kedisini dikkatlere sundu. Hayvan korumacıların kedilerini ölümsüzleştirmek gibi hastalıklı arzularını istismar ederek 50,000 dolar karşılığında bu hizmeti sunan Genetic Savings o günden itibaren bir çok kedi klonladı (şirket şu anda kapalı).

3 Transgenik tuhaflıklar

Klonlama ve genetiğin tarımda kullanımı dehşet verici sonuçlara yol açtı. Transgenik hayvanlar deforme  şekillerde doğuyor; ölümcül kanamalar, tümör, karın hastalıkları, böbrek yetmezlikleri, şeker, yavrularını emzirme ve üreme yetersizlikleri, davranışsal ve metabolik rahatsızlıklar, yüksek ölüm oranları sebebiyle acı çekiyor. Hayvanlara maksimum ağırlık ve kâr elde etmek amacıyla genetik olarak müdahale etmek için Maryland’li bir bilim adamları takımı “Çevreyolu domuzu” adını verdikleri, çeşitli şekil bozuklukları, solunum hastalıkları ve kireçlenme sorunları olan bir domuz üretti.  Büyüme hormonu verilmiş ineklerde meme iltihabı, toynak ve bacak rahatsızlıkları, çeşitli üreme sorunları, bir çok anormallikler görülüyor ve bu hayvanlar erkenden ölüyor. Dev süper sıçanlar tümörlere, iç organlarında meydana gelen zararlara ve daha kısa bir ömüre katlanıyor. Klonlamadan doğan bir  çok hayvanda kalp ve böbrek gibi iç organlar yok. Bir Maine laboratuarı; Şişkokafa, kurtçuk, Saçsız, Çöplük, Yağlı gibi isimlerle bilinen hasta ve anormal sıçanlar üretmede uzmanlaştı. Bunun gibi; somonlarla yapılan genetik mühendislik  deneyleri de hayvanların aşırı büyümesi yanı sıra deformasyon ve bozulmalara, normal ağırlıklarının 10 katı kadar genişlemelerine sebep oldu. Klonlanmış inekler doğal ineklere kıyasla 10 kat daha sağlıksız. 3 sene boyunca maymunları klonlamak için yapılan çalışmalardan sonra Dr. Tanja Dominko, Oregon laboratuarından dehşet içinde kaçtı. Yaşadığı dehşet galerisine dair hikâyeler anlatan Dominko maymun klonlamak için yapılan 300 girişimden sonra dokuz çekirdekli embriyolar ya da kromozomu bulunmayan hücreleri olan anormal embriyolar üretmekten başka bir şey yapamadıklarını söylüyordu.

Dominko açısından Dolly gibi “başarılı” bir klon kural değil, istisna. Ama Dolly bile bir süre sonra açıklanamaz bir şekilde aşırı  kilo almış ve eklem hastalığına  yakalanmış, erkenden yaşlanmaya başlamıştı. 2003 yılı Şubat ayında ciğer kanseri sebebiyle zavallı Dolly “yaratıcıları” tarafından uyutuldu, böylece  yetişkin hayvan klonlanan ilk deney erkenden sona ererken olayın etiği konusunda bir dizi soruyu zihinlerde bırakmış oluyordu.

Newscientists.com sitesinde yer alan bir rapora göre  bir laboratuarda kültürlendiğinde genlere müdahale edilmiş oluyor; bir çok klon hayvanın ölmesinin ya da anormal  olmasının  sebebi de bu. Bu anlamda aslında sebep  klonlanma süreci ya da IVF süreci değil, aslında sorun laboratuvardaki hücre köklerinin kültürlenmesi sırasında klonlamada büyük zorluklar yaratması, şu ana dek laboratuar koşullarında kültürlenmiş hücreler aracılığıyla klonlama yapmak mümkün değil.

MIT Whitehead Enstitüsü’nde bir grup bilim adamı 38 klon sıçanı inceledi ve sağlıklı görünen klonların bile aslında genetik rahatsızlıkları olduğunu ortaya çıkardı, çünkü embriyonik hücre köklerinden klonlanan sıçanlarda plasenta, böbrek, kalp ve ciğer anormallikleri görülüyordu. Bilim adamları  klonlarda problem yaratan genin organlarda hasara yol açmasından, hayatın ileri aşamalarında beyinde sıkıntıları tetikleme olasılığından, embriyonik kök hücrelerin oldukça dengesiz bir seyir izlemesinden korkuyordu. MIT Biyoloji profesörü Rudolf Jaenisch ”Aslında normal klon yok” diyor.  Jaenisch’e göre klon hayvanların sadece %1-%5 gibi bir kısmı hayatta kalabiliyor, yaşamayı başaranlarda ciddi anormallikler görülüyor ve bu hayvanlar erkenden ölüyor.

Aşağıda öne sürdüğüm gibi, bu riskler insan klonlamayı oldukça sorunlu bir problem hâline getiriyor. Klonlama yanlısı araştırmacılar hayvan klonlamadaki “pürüzlerin” eninde sonunda ortadan kaldırılabileceğini iddia ediyor. 2001 yılı Ocak ayında, Teksas A&M Üniversitesi ve Roslin enstitüsü anormal büyük klon fetüslere yol açan bir gen bulduklarını iddia etti, bu keşfin bu türden mutasyonları öngörmek ve önlemeyi mümkün kılacağına inanıyorlardı. Bilimin bir gün bu tür tuhaflıkları çözeceği düşüncesi elbette mantıklı, ama bir çok insan bu durumun bilimin gelişmekte olan bir organizmadaki gen ifadesine içkin belirsizlikler ve öngörülemez değişkenlere hâkim olabileceğini varsaydığını söylüyor. Yakın zamanlarda yürütülen bir çalışma, bazı fare klonlarının insanlarda 30  yaşa denk bir yaşa kadar normal olarak gelişebildiğini ortaya koyuyor; ancak ardından vücutta bir gelişim hızlanması görülüyor, ve bir müddet sonra bu gelişmeler yok oluyor. Texas A&M’de bir klon uzmanı olan Marks Wethsuin sorunun genetik mutasyon değil “gen ifadesi” olduğunu söylüyor, öyle ki genler işlevleri anlamında hem dengesiz hem de öngörülemez bir özellik taşıyorlar. Bir diğer çalışma yeri değiştirilmiş birkaç karbon atomunun klon başarısızlığına yol açabileceğini düşündürüyor. Böylece, kaos teorisinin düşündürdüğü gibi, klon sürecindeki küçük hatalar büyük felaketlere yol açabilir.

Bir çok bilim adamı hücre köklerinden çok insan klonlamaya karşı çıksa ve bunu “kabul edilemez” şeklinde nitelendirse de çok azı hayvan klonlama araştırmalarında hayvanların acı çekmesine karşı çıkıyor ya da hayvan klonlamayı ahlâken sorunlu bir olgu  olarak görüyor, bir çok bilim adamı aslında hayvan klonlamayı savunuyor. Hiç umursamadan, önyargıyla, meselâ Jaenisch” bu hayvanlardan elbette kurtulabilirsiniz, ama söyleyin, anormal insanları ne yapacaksınız?” diye soruyor. Hayvanların içsel değeri ve hakları olan bir yaşam öznesi değil de kenara atılabilecek bir kaynak ya da eşya olduğu şeklindeki tavır  halen yaygın bir görüş olarak mekanik bilimdeki sorunların ve insan yaşamına dönük vurdumduymazlığın iyi bir kanıtı aslında.

Savunanlara rağmen hayvanlara uygulanan genetik mühendislik, doğal evrimden  ve hayvan yetiştirmede süregelen geleneksel biçimlerden radikal bir kopuştur. Genetik mühendislik bütün organizmalardan çok genlerin manipülasyonu anlamına geliyor. Dahası, bilim adamları daha önceden görülmemiş oranlarda genetik müdahalelerde bulunuyor ve tür sınırlarını aşan, daha önce bir araya gelebileceği düşünülmeyen sıradışı canlılar yaratabiliyorlar. Bizimkisi klonlanmış danaların ve koyunların insan geni taşıyabildiği, insan embriyo hücrelerinin  hücresi çıkarılmış inek, tavşan  yumurtalarıyla bir araya getirildiği; tavşanların denizanası DNA’sıyla birleştirilerek yetiştirildiği, bir atın zebra doğurduğu, süt sığırının artık tehlike altında bir tür olan Doğu Hindistan sığırı doğurabildiği, kaplan yavrularının sıradan bir ev kedisinin rahminde dünyaya gelebildiği bir dünya.

Arzu edilen bir genetik tipin klonlanabilmesi, hayvanlar aleminin yepyeni sömürü ve ticarileşme alanlarına çekilmesi anlamına geliyor. Yeni bilimsel perspektiften bakınca, hayvanlar artık sonsuz sayıda kurgulanabilecek, başka bir yere aktarılabilecek ve kopyalabilecek bir genetik bilgi olarak görülüyor. Pharming (genetik müdahale sonucu bir ürün satışa çıkarmak için hayvanların /bitkilerin yapısının değiştirilmesi) ve ksenonakli (iki farklı canlı türü arasında hücre, organ, doku nakli), savaş sonrası dönemlerde başlayan ve ızdırap hapisaneleri olan kapalı mekânlarda hayvanların esir edilip yönetilmesine dayalı fabrika çiftçiliği sistemi üzerinden gerçekleşiyor.

Bilim-endüstri kompleksinin hayvanları insan kullanımı ve menfaati için kaynak olarak görerek nesneleştirme eğilimi, genetik mühendisliğin ve klonlamanın  yoğun bir iktidar ve menfaat kaynağı olarak görüldüğü bir dönemde daha da artmış bulunuyor.  Maksimum kontrol amacıyla hapsedilen hayvanlar artık bütün bir tür olarak görülmüyor, herhangi bir amaca hizmet etmesi için manipüle edilebilecek bir genetik enformasyon parçaları olarak görülüyor.

Hayvan kullanımındaki bu yeni modlara dair ciddi etik ve ekolojik endişeler büyük oranda görmezden geliniyor, çünkü hayvanlar hâlâ 17.yüzyıldaki Kartezyen dünya görüşündeki gibi, hisleri ve duyguları olmayan makineler olarak  algılanıyor. Rifkin’in belirttiği gibi, “hayvanlar alemini spefisik genotiplerin seri şekilde üretildiği, uyarlanmış replikasyonlar haline dönüştürmek mekanik, endüstriyel mentalitenin en son ifadesidir. Bütün yaşamların mühendislik  standartlarına ve  pazar değerlerine uyacak şekilde dönüşüme uğratılması distopik bir kâbustur ve bu kâbusa yaşamın içsel değerine inanan her şefkatli ve merhametli insanın karşı çıkması gerekir”.

Genetiği değiştirilmiş hayvanların patentinin alınması ise çokuluslu şirketler ve kimya şirketleri için büyük bir endüstri artık. The PPL Therapeutics, Genzyme Transgenics, Advanced Cell Technology ve diğer şirketler  hayvanların klonlanma metodları üzerinde geniş ölçekli patent  taleplerinde bulunuyor. The PPl Therapeutics, Dolly’i “icat eden” şirket yani, sütlerinde terapatik protein salgıyabilen genetiği değiştirilmiş bütün memelerin patenti ve haklarını almak için başvuruda bulundu. Nexia Biotechnologies örümcek ipeği araştırmalarından meydana gelen bütün sonuçlarda hak iddia edebiliyor artık. 4,736,866 nolu patent numarası ise Patent Dairesi tarafından “yeni bir madde kompozisyonu” olarak tanımlanan  Du Pont for Oncomouse adlı şirkete verildi. Infigen ise klonlamada mekanik, kimyasal ya da diğer yöntemlerle  insan yumurtası bölünmesinin ABD patentini elinde bulunduruyor.

Elbette genetik bilimi hayvanlar için yalnızca negatif gelişmeler anlamına gelmiyor. Türlerin yok olması ve biyoçeşitliliğin kaybı gibi dramatik gerçekler karşısında bilim adamları dev panda gibi tehlike altındaki türlerin sperm ve yumurtalarını topluyor ve onları San Diego hayvanat bahçesi gibi “dondurulmuş hayvanat bahçesi”nde koruma altına almayı istiyor. Yok olmuş türlerin (meselâ bilim adamları yakın zamanlarda bir Tazmanya kaplanı ve tüylü bir mamutun oldukça sağlam bir şekilde günümüze dek gelen kalıntılarını ortaya çıkardı) yeniden inşa edilmesi için Jurassic Park gibi olasılıkları düşünmek de heyecan verici gerçekten. 2001 yılı ekim ayında Avrupalı bilim adamları sağlıklı bir yabani dağ koyununu klonladı, bu hayvanın türü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. 2003 yılı nisan ayında ACT’ye ait bir süt sığırı 20 yıl önce ölmüş bir hayvandan klonlanmış bir yaban sığırı türü olan bir çift banteng doğurdu. Ancak hayvanlardan birine hemen ötenazi uygulandı çünkü normalinin iki katı büyüklüğündeydi hayvan ve çok acı çekiyordu. Şu anda koruma altına alınmış doku örnekleriyle çalışan ACT artık yok olmuş olan bucardo dağ keçisini geri getirmeye çalışıyor, bu türün son örneği 2000 Ocak ayında bir ağaçta düşerek  ölmüştü.

Ancak bu çabaları yaşam alanlarını ve biyoçeşitliliği korumak gibi hakiki meselelerden odağın kayması için uğraşan bir tür teknolojik oyalanma olarak gören insanlar da var. Hayvanlar klonlanabilse bile  heryeri işgal eden insan orduları, buldozerler ve zincirli testerelere teslim edilen yaşam alanlarını geri getirmenin ya da yerine yenisini koymanın bir yolu yok. Dahası, klonlanmış hayvanların davranışları kaçınılmaz olarak  değiştirilecek ve bu hayvanlar ya sömürüye dayalı eğlence merkezlerine ya da hayvanat bahçelerine yerleştirilecek ve buralarda bir simulakra ve eğlencelik olarak tüketilecekler. ACT tarafından üretilen Doğu Hindistan sığırı gibi türler arası klonlamayla yetiştirilen hayvanlar kendi türleri tarafından yetiştirilmeleriyle edindikleri eğilimlere sahip olmayacak ama daha az “gerçek” olmayacaklar. Ayrıca  genetik mühendislik ve klonlama, tek tip süper türlerin diğer bütün türleri sayıca ezebileceği ya da hastalık sebebiyle bu süper türün yeryüzünden silinebileceği türden bir uç noktada  biyoçeşitlilik bozulmasına da yol açabilir. Buna ek olarak  yeni canlıların çevreye girdiği noktada ekolojik felaketler potansiyeli de var, çünkü genetiği değiştirilmiş organizmaların davranışları ve etkilerini tahmin edilemez.

Yine de klonlama şu anda yaşanan yok oluş krizinden kurtarılabilecek şeyleri koruma altına almak için değerli bir araç görevi görebilir. Ayrıca genetik biliminde yaşanan gelişmeler, insan embriyolarından ya da kişinin kendi hücrelerinden insan hücreleri, dokuları ve belki de bütün organlarının klonlanmasını sağlayan  kök hücre teknolojileri sayesinde pharming ve ksenonakli sorununa da çözüm olabilir. Başarılı kök hücre teknolojileri, bağışıklık tepkimesi ve hayvanlara duyulan ihtiyaç sorununu da ortadan kaldırabilir. Ayrıca ilginç bir şekilde  hayvanlarda değil de bitkilerde ilaç ve aşı geliştirme gibi bir olasılık var, böylece  hayvanların yaşadığı muazzam acıların sona ermesini sağlayacak bir ilaç ve besin kaynağı da geliştirilebilir belki. Ancak bu vaatlerin hiç biri hayvanlar üzerine çökmüş bulunan karanlık klon bulutunu aralamıyor, tarım ya da insan hayatındaki dramatik başkalaşımların sebep olacağı tehlikeleri bertaraf etmiyor.

4 Ertelenmiş cesur yeni dünya: etik ve demokrasi mücadelesi

2001 yazında kök hücreler konusunda teknik ve ezoterik bir tartışma, önceden sadece bilim adamları için bir tartışma konusuyken, artık sürüp giden bilim savaşlarının- bilimin kültürel, etik ve politik anlamları üzerine yürütülen savaşların- ön cephelerine kadar yükselmişti. Kök hücre araştırmasıyla ilgili bilimsel tartışmalar büyük oranda üzeri örtülü bir kültür savaşı; muhafazakârlar, liberaller ve radikallerin hepsi bodoslama daldı bu tartışmaya. Eleştirel kuram ve radikal demokratik politika perspektifinden gelen bir insan olarak muhazafakâr teolojileri reddediyor ve devletle dinin bu konuda bir arada anılmasına karşı bir argüman ortaya koyuyorum. Bu şekilde, şirket kapitalizminin neoliberal kabulünü sorgulayarak araştırmanın özelleştirilmesi, bilgi ve patentlerin büyük biyoteknoloji şirketleri tarafından tekelleşmesinin de altını çiziyorum. Buna ek olarak  muhafazakâr ve liberallere kıyasla bilime halkın daha derin bir katılımının gerektiğini ileri sürüyor ve halkın  klonlama ve kök hücre araştırması gibi  büyük insani ve etik anlamları olan teknik konularda anlamlı ve zekî bir bilgi sahibi olması için doğru şekilde  eğitilebileceğine inanıyorum.

Gösterdiğim gibi, klonlama konusunda sadece bilimle ilgili olmayıp din, politika, ekonomik, demokrasi, etik, genetik bir yeniden inşa sürecinden geçerken insanın ve bütün canlıların anlamı ve doğası nedir gibi bir çok konuda konuşulması gereken bir çok mesele var. Bu yüzden benim bu yazıdaki amacım, klon projesinin geçerliliğini sorgulamak, özellikle de küresel kapitalist ekonomi ve onun çıkar güdüsü, modernist bir indirgemecilik paradigması ve onun doğanın tahakküm altına alınması kavramı etrafında organize olan bir batı hassasiyeti bağlamında bu geçerliliği sorgulamak. Bilim bütün yaşamlara hürmet duygusu ve demokratik karar alma süreci tarafından biçimlendirilmiş yeni bir holistik paradigma içerisinde yeniden bağlamlandırılana dek genetik bilim menfaatini düşünenlerin ellerinde olmaya devam edecek. Ayrıca şirketlerin menfaatine çok şey borçlu olan politikacılar şu anda böylesine aciliyeti olan konularla ilgili hiçbir kavrayışa sahip değil, oysa demokratik siyasete ve ilerici toplumsal değişime ilgi duyanların kendilerini biyoteknoloji bilimi ve politikası konusunda hem eğitmesi hem de bu sürece dahil olması gerekiyor.

Hayvan klonlamanın oldukça geliştiği ve insan klonlamanın çoktan ufukta göründüğü postmodern maceranın yeni bir safhasına girmiş bulunuyoruz artık. Belki küçük insan klonları çoktan ortaya çıkmaya başladı bile, başarısız girişimler bir kenara atılıyor kimbilir, 1978’de  ilk tüp bebek olan Louise Brown’ı yaratmak için yüzlerce canlının nasıl mahvolduğunu hatırlayın. Bu aşamada insan klonlama; topluma yükleyeceği sorumluluklar, anne için yaratacağı tehlikeler, sonuç anlamında canavarlar yaratma olasılıkları ve insan klonlamanın gerekliliği ve geçerliliği üzerine ortak bir kanıya ulaşılamamış olması, ayrıca bu önemli adımı sürdürmek için yeterli ikna edici gerekçelerin olmaması gibi sebepler dolayısıyla şu an halen savunulamıyor. Ancak tedavisel-terapatik klonlama konusunda olay çok farklı, terapatik klonlama bir çok çaresiz hastalık  için yeni bir umut anlamına geliyor. Ama kök hücre araştırması ve insan embriyolarının klonlanması halen sorunlu; kısmen,  arzu edilen tiplerin seri üretimi ve üremeci klonlamaya giden yoldaki ilk mantıki adım olması sebebiyle böyle, çünkü bu durum yeni genetik hiyerarşiler ve ayrımcılık modlarının ortaya çıkmasına sebep olur.

Bu yüzden; bedenlerimizle teknolojiler arasındaki sınırların bizler cyborg bir duruma doğru evrilirken erimeye başladığı bir  insan sonrası, postbiyolojik varoluş moduna geçişimiz konusunda bir çok konuyu tartışmamız gerekiyor. Teknolojilerimiz Marshall McLuhan’ın söylediği gibi artık bedenlerimizin bir uzantısı değil, tam tersine  transgenik türlerle genetik geçişler aracılığıyla diğer türlerle iç içe geçerken aslında teknolojilerle bedenlerimiz birbirine kaynaşıyor. Herşeyin çok hızlı aktığı bu dönemde genotiplerimiz, fenotiplerimiz ve kimliklerimiz hep beraber mutasyon geçiriyor. Yeni felsefelerin ve teknolojik değişimin baskısı altında  benliğin hümanist anlamda merkezi, rasyonel bir özne olarak algılanması artık yeni iletişim ve özneler arasılık, enformasyon ve sibernetik paradigmlarına doğru dönüşüm geçirmiş durumda.

Bu değişimlere rağmen modern aydınlanma geleneğinin temel özelliklerinin sürdürülebilmesi gerekiyor. Şimdi bilim nanoteknoloji, genetik mühendislik ve klonlama aracılığıyla genlerin ve atomların manipüle edilmesi projesine girişirken bilimin insanı afallatan güçlerinin etik, ekolojik, demokratik normlarla halka açık tartışmalar ve halkın katılımıyla yeniden ölçülmesi ve bir anlamda ıslah edilmesi gerekiyor. “Uzmanlar” ve “sıradan halk” arasındaki duvarlar, bu duvarların temelini atan elitist normlarla beraber yıkılmalı. Bilim adamlarının  klonlama ve kök hücre araştırmasının karmaşıklığını tartışması için halkla diyalojik ilişkiler içerisinde girmeli ve böylece kendi konumlarını netleştirmeli ve ulaşılabilir olduklatını göstermeli, ayrıca sorumluluk sahibi oldukları ve güvenilirlikleri de gösterilmeli, halk, aydınlar ve eylemciler de medyada ya da kamuya açık alanlarda biyoteknoloji meselelerini tartışmak için bu konuda eğitilmeli.

Bilim adamları, kendi çalışmalarının spesifik önyargılar ve değer seçimleri içerdiğini idrak ederek bu seçim ve önyargıları ciddi bir eleştiriyetabi tutmalı ve çalışmalarına rehberlik etmesi için daha insancıl, hayatı büyüten ve demokratik değerler peşinde olmalı. Hayata ve doğaya hürmet, doğal çevrenin korunması, şirket  çıkarları yerine insan ihtiyaçlarının gözetilmesi gibi değerler, bilime içkin öncelikli değerler olabilmeli.

Bu yaklaşım, bilimin bir çok alanda şu ana dek kendini var etme biçiminden son derece farklı. En pervasızca, belki, bilim, şirketlerle el ele vererek tarımın, hayvanların ve dünyadaki besin kaynağının genetik manipülasyonu konusunda çok acele etti, ve bunu yaparken bu seçime dair önemli çevresel, sağlıksal ve etik endişeleri görmezden geldi. Büyük güç büyük bir sorumluluk gerektirir, artık bilim adamlarının bu gerçeği kavraması ve kamusal güvenilirliklerini ahlâki değerleri ve araştırmalarının bir parçası haline getirmeli. Gerçekleri değerlerden kabaca ayıran şizoid modern bilim, yerini yurttaşlarıyla diyalog ve iletişime dayalı bir toplumsal bağlamda bilgi üretimine dayandıran postmodern bir metabilime bırakmalı. Soğuk ve hissiz bir “tarafsızlık”tan  modern özne/nesne dikotomisini ters yüz eden katılımcı bir hayat kavrayışına doğru yaşanan bu algı değişimi, dünyaya aracısız ve doğrudan yaklaştığını söyleyen realist iddialara son vererek doğanın empatik ve ekolojik olarak kavranması için bir kapı açar.

Buna ek olarak, bilim adamlarının yaptıkları çalışmaların demokratik hesap verme sorumluluğu ve etik yükümlülük gibi meseleleri de ele alması gerekiyor. 2000 yılında Wire dergisinde çıkan ve çok tartışılan yazısında Bill Joy’un söylediği gibi, kontrolsüz genetik bir teknoloji, yapay zekâ, ve nanoteknoloji kullanımı ütopik faydalarının yanı sıra devasa boyutlarda felaketlere yol açabilir. Joy’un yazısı büyük tartışma yarattı, özellikle de  devletin yeni teknolojileri yasal düzenleme altına alma ve  potansiyel anlamda tehlikeli yeni teknolojileri gelişiminin “terk edilmesi” çağrıları büyük yankı buldu; yazar biyologların genetik mühendisliğin ilk dönemlerinde teknolojilerin sonuçlarının henüz net olmaması sebebiyle gerekli olduğunu söylüyordu. Bilim adamlarının üretimlerinin sorumluluğunu taşıması gerektiğini öne süren Joy insanların bilim adamlarının geliştirdiği teknolojiler hakkında çok dikkatli olması huşunda da uyarıda bulunuyor ve bu teknolojilerin şu an görülemeyen sonuçları olabileceğinin altını çiziyordu. Joy ayrıca robot teknolojisinin insanlardan üstün olabilecek, kendini kopyalayabilecek, insanların dizaynını ve geleceğini kontrol edebilecek türden robotlar inşa edebilecek zeki makineler üretmeye devam ettiğini söylüyor. Bunun gibi, genetik mühendislik yeni türler hatta doğa ve insan için tehlikeli yeni türler yaratabilir, bu arada nanoteknoloji erick Drexler’ın söylediği gibi  “yaratılış makineleri” kadar  dehşet verici “yıkım makineleri “ de inşa edebilir.

Ancak bilim ve teknoloji, bilim adamlarının halka sorumluluk vermesi ya da sorumluluk yüklenmesini gerektirmez sadece; kamuya açık demokratik tartışmalar ve katılımla beraber devletin yasal düzenlemelerine de gerek duyar. Kamunun klonlama ve kök hücre araştırmalarına dair kural ve yasal düzenlemeler konusunda hemfikir olması gerekir, halkın bilgi girdisine ve bilgi incelemesine açık yasalar, kılavuzlar ve düzenleme araçları olması gerekir. Akılcı ve bilgisahibi olmak için yurttaşların genetik mühendislik ve klonlamanın karmaşıklıkları hakkında eğitilmesi gerekir; bu süreç kamuya açık forumlar, küçük çaplı öğretim örnekleri, medya ve internetin yaratıcı şekilde kullanılmasıyla hayata geçirilebilir. İnternet bilgi konusunda sahipsiz bir hazine bu konuda, Sorumlu Genetik Bilimi Konseyi’nden (http://www.gene-watch.org) Toplumda Bilim Enstitüsü ‘ne dek. (http://www.i-sis.org.uk)

Biyoteknoloji meselelerini politize etmek ve halka duyurmak için toplumsal hareketlerin kök hücre ve klonlama gibi konuları mücadelelerine dahil etmesi gerekiyor. Anti nükleer koalisyonlar ve GDO’lu yiyeceklere karşı organize mücadeleler halkı konu hakkında eğitmek, tartışmalar yapılmasını sağlamak, yasal mevzuata etki etmek ya da kamuyu etkilemek anlamında büyük başarılar elde edemedi. Hangi teknolojilere izin verilip verilmeyeceği konusunda kararı pazara bırakmak yetmez, insan hayatına faydası olabilecek teknolojilerin yasaklanması da kabul edilemez.Yurttaşlar ve toplumsal mücadelelere katılan insanlar biyoteknoloji konularının halkın eğitimine dahil edilmesini sağlamalı, bu konunun tartışılmasına yardımcı olmalı.

Hem bilim adamları hem de yurttaşların eğitiminde meydana gelen yanlışları telafi etmek için entelektüel bir devrime gerek var, böylece Habermas’ın deyişiyle her biri sağlam bir değer düşüncesi, akıl yürütme becerisi ve demokratik hassasiyetlerden oluşmuş  “iletişime açık bir yeterlilik” sahibi olabilsin. Dewey tarzına göre eğitimin yeniden biçimlendirilmesi sonucunda bilim adamları daha fazla insani bilimler ve felsefe dersleri alırken bilim ve teknolojinin gelişmesi ve hayata geçirilmesi konusunda  etik ve  politik konular üzerine düşünür ve diğer alanlardaki öğrenciler de dönemin en büyük maddi ve toplumsal güçleri hakkında okur yazar hâle gelebilmek için daha fazla bilim ve teknoloji dersi alabilir.

Bilimsel araçların, amaçların ve prosedürlerin eleştirel ve kendini gözden geçirmeye dayalı olarak tahkik edilmesi, bu uğurda verilen bütün çalışmaların yaşamsal öneme sahip bir parçası olmalı. Haraway’in analizinde “eleştirel” kavramı,  “değerlendirici, çoklu amaca sahip, çoklu etkenin olduğu, eşitliğe ve heterojen refaha odaklanmış” gibi anlamlara geliyor. “Gerçekten de  hangi değerlerin spesifik bilimsel projelere dahil edildiği ve bu değerlerin meşru amaç ve hedeflere hizmet edip etmediği konusunda  tartışmalar yaşanmalı. İnsan genomunun haritasının çıkarılması konusunda mesela  çok büyük paralar ve enerji harcanıyor ama halkı bir genom haritasına sahip olmanın etik anlamları konusunda eğitmek için hiçbir kaynak ayrılmıyor. İnsan Genomu Projesi, 3 milyar dolarlık bütçesinin sadece %3-%5 kadarını yasal, etik ve sosyal meseleler için harcadı, Celera ise daha da azını harcadı”.

Eğitimin yeniden kurgulanması ve demokratik bir biyopolitika, modern bilimlerin varsayımlarını, metodlarını, değerlerini ve yorumlarını sorgulayan yeni perspektiflerin, anlayışların, duyarlılıklar, değerler ve paradigmaların ortaya çıkmasını ve bilimin yeniden kurgulanmasını gerektiriyor. Aynı zamanda bilim ve teknoloji birbirini beraber yapılandırır ve  her ikisi de kapitalist büyüme, çıkar ve iktidarla iç içe evrim geçirirken bilim -olumsuz anlamda da–  kendi kimliklerimizi ve bedenlerimizi olduğu kadar doğal ve sosyal dünyaları da yeniden inşa ediyor.  Bilimin bu alanlarda neler yapabileceğine dair ciddi bir gerilim ve belirsizlik var. Tekno bilimsel ideolojinin kurtuluşçu vaatlerinden ve onu eleştiren bazılarının apokaliptik disütopyalarından farklı olarak ben bilim ve teknolojinin geleceğinin tamamen belirsiz, açık ve çekişmeli bir hâl içerisinde olacağını düşünüyorum. Şimdilik, kesin olan tek şey var; genetik devrim hızla gelişiyor ve tıbbi ilerleme adına hayvanlar yeni biçimlerde kurban ediliyor ve sömürülüyor, bu arada insanların replikasyonu ve yeniden dizayn edilmesi olasılığı da yavaş yavaş beliriyor.

İnsan türü bu sebeple son derece zor ve karmaşık bir kavşakta bulunuyor. Hangi adımı atarsak atalım, kararları bilim adamlarına bırakmamalıyız, aynı şekilde teologlara ya da şirketler tarafından tutulmuş biyoetikçilere de bırakmamalıyız; çünkü onların kararı ve nesnelliği mükemmel değil, özellikle de biyoteknoloji şirketlerinde çalışanların ve biyoteknolojik cesur yeni dünyanın daha hızlı yol almasında, ya da bu yeni dünyanın patentini almakta çıkarı olanların kararlarına ve nesnelliğine güvenmemeliyiz. Genetikle ilgili meseleler öylesine önemli ki; bilimsel, politik ve ahlâki tartışmalar kamuya açık bir biçimde ele alınmak zorunda. İnsanların, hayvanların ve doğanın kaderi birbirine bağlı, bu yüzden kamuoyu son gelişmelerden ve biyoteknolojiden haberdar edilmeli, yeni teknobilimlerin ortaya koyduğu yaşamsal öneme sahip konular hakkında  hayati, anlamlı demokratik tartışmalar yapılması da aynı derecede aciliyet taşıyor.

Çev. Cem

Reklamlar

Genetik bilimi, hayvan sömürüsü ve demokrasi mücadelesi” üzerine bir yorum

  1. ÇALIŞMALARINIZI ve PAYLAŞIMLARINIZI HER ZAMAN KEYİFLE TAKİP EDİP SİZLERLE 3 VEYA 4 YIL GİBİ BENİM İÇİN KISA BİR ZAMANI KAPSAYAN SÜREÇTE, BİR VETERİNER HEKİM OLUP AKADEMİK KARİYERİNİ DE BU ALANDA YAPMAKTA OLAN BİRİSİ OLARAK, VETERİNER HEKİMLİĞ ETİĞİ KİTAPLARINA YAPTIĞIM ÇEVİRİLERDEN YOLA ÇIKARAK BU TARZ METİNLERİ GÖNDERMENİZ DURUMUNDA SİZLERDEN ÇOK ŞEY ÖĞRENMEYE VE BECERİM NİSBETİNDE FİKİR ALIŞVERİŞİNDE BULUNABİLMEK MUTLULUĞUM OLACAKTIR. SAYGILARIMLA,MEHTAP BAĞLIOĞLU,VETERİNER HEKİM, ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ

    Date: Sun, 6 Mar 2016 11:22:48 +0000
    To: mls_vet@hotmail.com

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s