Değer ve hayvanlar: “Marksist bir animalizme doğru” yazısına bir yanıt

Ren exploiting Stimpy's labor power.

Frank Jäger

Değer kuramı hakkındaki yazılar genellikle sıradan insanların çözmesinin zor olduğu ağır bir stilde yazıldığı için kendi argümanlarımı mümkün olan en anlaşılabilir bir tarzda yazmaya çalıştım, bu yüzden bütün Marksist okurlardan şimdiden özür dilerim. Bu yazı iki argümana odaklanıyor: (1) Neden Marks’in  değer kuramı ‘insanmerkezci’dir? (2) Değer kuramından çevreci bir perspektifle nasıl faydalanılabilir? Bu anlamda bu yazı hem değer kuramı hakkındaki kavram yanılgısının bir eleştirisi, hem de  değer kuramının daha iyi anlaşılması sayesinde kapitalizme yönelik çevreci eleştirilerin nasıl geliştirilebileceği konusunda bir öneridir.

Marks, Kapital’i yazdığında birincil amacı, kapitalizmi diğer insan toplumu biçimlerinden ayıran şeyin ne olduğunu açıkça ortaya koymaktı. Böyle yaparak Marks sömürüyü ahlâki kategoriler dışına yerleştiriyordu. Marks’a göre sömürü sadece doğru ya da yanlış meselesi değildi, toplumsal üretim ilişkilerine boyun eğdiriliyor olduğumuz meselesiydi; meselenin özü de kapitaldi. Bu toplumsal ilişki günlük hayatımızda kendi davranışlarımızla hem yeniden üretilir hem de sürdürülür; çünkü bütün etkinlikler bu toplumsal ilişkilere göre meydana gelmeli ve bu toplumsal ilişkileri onaylamalıdır. Biz bunu hem bilinçli olarak HEM DE bilinçsiz olarak yaparız: parayla ne istersek alabileceğimizi biliriz (ve günlük olarak hem alırız hem de almak zorundayızdır), ama işlerin neden böyle yürüdüğünü bilmeyiz. Toplumsal ilişkilerimizin bilinçsiz yönünü açıklarken Marks sonuçlarının ardında gözden kaybolan, sebepleri gözümüzün önündeyken gizleyen süreçlere dikkat çeker, örneğin; biz iki yakamızı bir araya getirmeye çalışır, ruhumuzu emip tüketen işlerimizden nefret ederken neden patronlarımız daha fazla zenginleşir ?

Bu süreçlerin merkezinde ‘değer’ kavramı yer alıyor. Marks değerin özünü işgücü olarak karakterize eder; bütün ticari mallar sadece emek ürünü olduğu için takas edilebilir. Elbette bir mağazaya gidip eski ayakkabılarımızı verip yerine yeni bir gömlek alamayız; bunu yapabilmek için bir aracı olarak paraya ihtiyacımız vardır. Birşeyler satabilir ve karşılığında başka bir şey satın alabiliriz. Hayatta kalmak için bunu yapmanın yeterli olmadığını söylemeye gerek yok, para da ağaçlarda yetişmediğine göre hayatta kalmak için çalışmak zorundayız. Aynı zamanda bizler iş gününün büyük bir kısmında sadece işverenlerimiz için çalışırız: maaşlarımız adil işe adil ücret alıyormuşuz gibi gerçeği maskeler, ve eğer yeterince para kazanmıyorsak ikinci bir işe girmemiz söylenir bize. Marks buna ‘emek gücünün metalaşması’ adını verir, yani başka satacak hiçbir şeyimiz olmadığı için bir başkası için çalışmak zorunda kalma durumu.

Önce, sömürü; çalışma koşullarınız, ne kadar ücret aldığınız, haklarınızın inkâr edilmesi ya da günlük angaryalar karşısında hissettiğiniz genel bir güçsüzlük hissi gibi görülebilir size. Ama Marks için sömürünün spesifik bir anlamı vardır ve bu anlam, iş gününün gerekli ve ekstra olarak iki kısıma ayrılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Gerekli kısım, iş gününün kendimiz için çalıştığımız kısmıdır, ekstra kısmı ise artı değer olarak kapitaliste aittir. O halde sömürü, işçilerin hakkının yenmesi değildir, çünkü işçilerin işgücünün karşılığı olarak onlara bir ücret ödenir, bu ücretin yüksekliği işgücünü yeniden üretmek için gereken değerle doğrudan bağlantılıdır. Ücret ne kadar yüksek olursa olsun, sömürü işgününüzün ekstra kısmının ne kadar uzun olduğuna dayanır.

İşte Jon Hochschartner’in argümanı burada araya giriyor: Marks’ın kuramı hayvan sömürüsünden bahsetmez. Marks için hayvanlar emeklerini ürüne transfer eder sadece, ama hayvanlar insanlar gibi değer yaratamaz. Ancak, Jon’a göre, hayvanlar değer yaratırlar ve bu sebeple kapitalizmde sömürülürler. Hayvanlar meta değerine katkıda bulunur ama emekleri karşılığında bir karşılık almazlar; tam tersine hayvanlara işgücü tamamen satılan köleler gibi davranılır. Bu yüzden Jon, Marks’ın kuramının bu noktayı da göz önüne alacak şekilde düzeltilmesi gerektiğini öne sürer.

Jon’ın argümanı,  Marks’ın değer yaratma yeteneğini sadece insanlara atfetmesinin artık modası geçmiş bir dünya görüşünden kaynaklanmadığı gerçeğini göremiyor. Aslında emeğe dayalı değerin geçerliliğini cesur bir tarzda sorgulayabiliriz. Bizler kendi ihtiyaçlarımız ve isteklerimiz doğrultusunca birşeyler satın almıyor muyuz? Değer, aslında o şeyi almaya ne kadar hazır olduğumuzun bir ölçüsü değil mi? eBay’in nasıl iş yaptığına bir bakın. Hayvanlar da alet üretmiyor mu? O halde hayvanlar için de değer diye bir şey var mı?

Eğer Marks’ın kuramını biraz daha eşelersek, emeğin rolünün çoğu kez göz ardı edilmiş bir kısmıyla karşılaşırız. Değerin sadece bir ücret ya da sömürü mekanizması teorisi olmadığını görürüz. Aslında değer, Marks’ın  kendi kendini denetleyen bir toplumsal sistem kuramında ve bu sistemin diğer insan toplumları çeşitlerinden kendini nasıl ayrıldığı konusunda merkezi bir rol üstlenir.

Hayvanların değer üretip üretemeyeceği sorusunu irdelemeden önce insan ve hayvan toplumsal ilişkileri ayrımına bakmalıyız, çünkü Marks’ın sözde insanmerkezciliğinin sebebi bu ilişkilerde yatıyor.

İnsan/hayvan ayrımıyla ilgili bir çok argümanda öz farkındalık, akıl sahibi olma ya da dil gelişimi gibi insanı ve hayvanı birbirinden ayıran görüşler olduğunu görürsünüz. Ancak Marks için esas fark, insan ve hayvanın toplumsal etkinliğindedir. İnsan ve hayvanlar hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şeyleri üretebilirse de, insanlar, “hayatta kalmaları için gereken araçları üretirken bir yandan da dolaylı olarak gerçek maddi hayatlarını üretmektedir.” Ama maddi hayatın üretimi (ve devamında yeniden üretimi) sadece fiziksel olarak yaşanmaz. Bizler toplumsal  ilişkilerimizi de yeniden üretiriz; toplumsal üretim, önkoşullarını aynen sonuçları gibi muhafaza eder. Kapital’de Marks şu örneği kullanır: Kendimize ait mülkü bulunmayan özgür emekçiler olduğumuz için işgücümüzü kapitalistlere satmaya zorlanırız. Ama  iş gününün sonunda ücretimiz ödendiğinde bizler yine mülksüz emekçilerizdir, kapitalist de üretim araçlarına hâlâ sahiptir. Bu döngü durmaksızın devam eder. ( Sırf bu örnekten bile Marks’ın insan/hayvan ayrımının aslında  insanları hayvanların üzerine koymak gibi bir amaç taşımadığı görülebilir. Bu, içinde ahlâki bir yargı bulunmayan tamamen nesnel bir kriter. Bu argümanı başka türlü de kullanabilir ve mesela bir kurt sürüsünün 9’dan 5’e çalışmaya ihtiyaçları olmadığı için şehirde yaşayan bir aileden daha iyi hayat koşulları olduğunu öne sürebiliriz).

Böyle bir durumda insanın toplumsal ilişkileri bunların dışında bir şey olarak var olur. Ama “hayvan için hayvanın başkalarıyla olan ilişkisi bir ilişki olarak var olmaz”. Türleri arasında iş bölümü yoktır, mülkleri yoktur, devletleri yoktur, paraları yoktur ve dinleri yoktur. Hayvanlar sürü kursalar, beraber oynasalar, gruplar halinde avlansalar vb bile birbirine bağlı süreçlerden oluşan ve insanların kapitalizmde yaptığı gibi çeşitli akıl dışılıklara ve karmaşalara yol açan kompleks toplumsal sistemler kurmazlar. Bu olgunun kökü olan değeri böylesine kendine özgü yapan şey, değerin kendini şeyler arasında bir toplumsal ilişki olarak karakterize etmesidir- bunun ne anlama geldiğini görmek için kapitalizmi erken insan toplumlarından ayıran şeyin ne olduğunu ve bu ayrımın toplumsal olarak nasıl yeniden üretildiğini görmek yeter.

O halde (1)numaraya- yani Marks’ın değer kuramının neden insanmerkezci olduğu sorusuna- kısa bir cevap olarak şunu söyleyebiliriz:  Kapitalizmde hayvanların neden bir ticari mal muamelesi gördüğü sorusu kapitalizmde malın ne olduğu ve ne gibi bir rol oynadığı sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Hayvanların rolüne bakamayız; çünkü hayvanlar ilişkilerini kendi bireysel varoluşlarının ötesine devam ettirmez. Bu yüzden hayvanları bir insan toplumu sisteminin analizine yerleştiremeyiz, çünkü bu analiz, giderek daha somut aşamalarda yeniden üretilen  spesifik bir toplumsal eylem ve yapının karşılıklı ilişkisi sonucunda sistemin nitelikleri ve çelişkilerinin nasıl meydana geldiğini inceler.

Kapitalist toplumun aşırı üretim, devlet, “herşeyin metalaştırılması”, ekonomik kriz, sosyal yalnızlık, teknolojik gelişme ve bunun çevremize ve doğaya etkileri gibi görünür olayları dolaylı olarak  değerin içinden çıktığı toplumsal ve bireysel çalışmanın şekillendirilmesine bağlıdır; çünkü bu şekillendirme tamamen insanlar arasında meydana gelen bir toplumsal ilişkidir,  hayvanlar bu kuramın temelinde yer almaz.

Toplumsal ve bireysel işin spesifik olarak şekillendirilmesi malların takasıyla oluşturulur ve yeniden üretilir. Her bir mal spesifik, yararlı bir emeğin ürünüdür, mesela dikiş, ağaç kesme vb gibi. ( Bu ayrıca  ortak yanılgının tersine çocuk yetiştirme, kağıt işi, eğitim vb. ‘maddi olmayan’ işleri de kapsar). Hepimiz iş bölümü sebebiyle  bir başka kişinin teklif ettiği takas ürününe ihtiyaç duyar- ihtiyacımız olan herşeyi kendimiz üretemeyiz- çoğu insan için böyle bir seçenek yoktur. Bu ürünler, yani Marks’ın ‘kullanım değeri’ dediği ürünler bireysel olarak üretilir, yani rekabet baskısı altında, varolan bir metaya duyulan toplumsal ihtiyaç oranında üretilir. Bu metaların toplumsal bir bağ olan takas eyleminde kendini bir değer olarak kanıtlaması gerekir; bu nesneler toplumsal ilişkilerin taşıyıcısı olarak hareket eder, çünkü bu ilişkiler artık nesneler tarafından yöneltilmektedir.  Takas anında somut emek, soyut ya da toplumsal emek statüsünü elde eder, yani farklı bir biçimde söylersek, biz insanlar birbirimizle takas çemberinde ilişki hâline geçeriz. Bunların hepsi üreticiler üretim araçlarından koparıldığı zaman gerçekleşir.

Ama bu durum hemen anlaşılmaz. Süreç kendi sonuçlarının ardında gözden kaybolur; sanki pazarlar, zenginlik arayışı, toplumsal tabakalaşma ve herkesi yok etmek isteyen Hobbesçu savaş, insan doğasının bir parçası gibi görünür. Aynı zamanda ürettiğimiz nesneler ve  ilişkiler kendini bize sanki dış bir güçmüş gibi sunar. Makine, hayatı yutan bir yaratık gibi; işyeri geçici bir hapisane gibi, evsiz kadın hayatında başarılı olmak istemeyen birisi gibi görünür. İşte Marks’ın fetişizm adını verdiği şey budur: toplumsal ilişkiler sanki insanların eylemi değilmiş gibi görünürler.

Hayvanları buna eklemek demek, hayvanların da bu sanrılardan, yabancılaşmadan ve iyi bir hayat arayışında bu ihtişam ilüzyonlarından dolayı sıkıntı çektiği anlamına gelir. Ayrıca hayvanların aynen insanlar gibi kendilerini buna boyun eğdirdiği anlamına gelir(anti-türcü ya da hayvan hakları eylemcilerinin asla söylemeyeceği bir şey) çünkü değer, parazit bir kapitalistin ürünü değildir, günlük hayatın ve kendi başımıza üstesinden gelemeyeceğimiz bir yapı içerisindeki kendi eylemlerimizin ürünüdür. Ayrıca şu soruyu da sorar: hayvanların devrimci bir özelliği var mıdır? Sadece özneler, toplumsal sistemi var eden nitelikleri bozabilenler bu sistemi değiştirebilir.

Hayvanlar Kapital’in kapsam alanının dışında olduğuna göre, nasıl olur da çevreci hassasiyetler için bir temel olarak görülebilir? Kendi görüşüme göre kapitalizme karşı en güçlü argümanlardan biri doğanın yıkıma uğramaya devam etmesidir. Refah devleti ve parlamenter demokrasinin yükselişi, pazarda varolan kişilerüstü  egemenliği mükemmelleştirdi, artık asalet taşıyan ünvanların bir anlamı yok, para herşey demek. Daha yüksek yaşam standartları ve demokratik katılım sebebiyle daha fazla insanın yoksullaştırılması ve ezilmesi gibi eski eleştiriler artık dayanaksız görülüyor. ‘Artık hepimiz orta sınıfız’ ilüzyonu almış başını gidiyor.

O halde değerin çevrecilikle ne ilgisi var? Değer doğrudan çalışma süresine bağlı olduğuna ve teknolojik gelişmeler bir şeyi üretmek için gereken zamanı azalttığına göre, aynı süre içerisinde çok daha fazla şey üretilebilir. Aynı zamanda bireysel ürünün değeri düşüyor ve metalar pazarda artık daha ucuza satılıyor. Kapitalist, rekabetin altını oymanın yolunu buldu. Ama rekabet de aynı şeyleri yapacak ve girişimlerde bulunacak, bir girişim çemberini harekete geçirecektir-Marks’ın terminolojisinde buna kapital birikimi deniyor- ta ki kapital artık bu çemberi devam ettirecek denli kâr elde edemeyene kadar. Ekonomik kriz zamanı geldi artık.

Kapitalizmin artık kazanç elde edilemediği için kaçınılmaz olarak yıkılacağına inananlar varsa da kapitalizm bir sistem olarak krizleri bir iç sınır olarak görür. Ama bu sınır, kullanım değeri ve değer arasındaki çelişkinin yüzeye çıkması olan bu sınır sadece sistemin aşırılıklarına hükmetmeye yarar.  Bu, çalışan sınıf ve doğa üzerinde yıkıcı etkileri olan kendi kendini kontrol eden bir mekanizmadır ama bir sonraki birikim döngüsünü başlatarak yalnızca kapitalizmi diri tutmaya hizmet eder.

Kapitalizm ortadan kaldırılana dek çevresel yıkım kapitalizmin damarlarına işlemiş durumdadır. Sürekli aşırı üretim ve aşırı kapital birikimi- artık yeterli artı değer üretemeyen metalar ve makinelerin aşırı üretimi, ardımızda meydana gelen süreçlerdir. Kaynakların yok olması ve israfın bundan meydana geldiğini düşünmek de kolay, çünkü ürettiğimiz şeyler ya çöpe gidiyor (mesela satılamayan yiyecekler gibi) ya da elde kalan mallar kimse ihtiyaç duymadığı için çöpe atılıyor. Ancak ne kadar denesek de; rekabet, takas ve işgücünün metalaştırılması, yani kısaca ‘değer’ var olmaya devam ettiği sürece hiçbir şeyi değiştiremeyiz.

Eğer böyle devam ederse, bu yıkıcı ve kendi kendini devam ettiren süreçlerin sonunu görmemiz mümkün: doğal kaynakların yok olması, bütün türlerin yokoluşu, doğadaki maddi dayanağımızın çoğunun yıkıma uğraması.

Yeşil kapitalizm bir illüzyondur.

Ama sadece biz insanlar bunu değiştirebiliriz.

***

Yazı ve resim:

https://libcom.org/library/value-animals-reply-towards-marxist-animalism

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s