Homo Sapiens ve insanlık sanrısı

M. Çınar Ekiz

Her şeyin ardında, kuyruksuz bir maymun türü olan Homo Sapiens’in gördüğü bir düş, bir yanılgı, bir sanrı yatmakta; “insanlık sanrısı.”

Zekasının ve bilincinin evrimiyle birlikte, uyanıkken düş görmeye başlayan bu hayvanın, anlam arayışlarıyla ve cevapsız sorularla kafası karışmış; sonrasında da kendince uydurduğu, evrenin yasalarına aykırı olan bir takım cevaplarla, dünyada ve evrende ayrıcalıklı bir konumunun olduğuna, varlığının biricik ve üstün olduğuna, dahası tüm kainatın onun etrafında döndüğüne ve onun için varolduğuna inanarak; doğanın ve diğer hayvanların karşısında tanrı rolü üstlenmiş ve küstahça, onların yaşamayı hak edip etmediği hükmünü verme yetkisini görmüştür kendinde. Oysa farkında olmasa da bilinçliliğiyle lanetlenmiştir bu hayvan. Diğer türler, varoluşun ve yaşamın kendiliğindenliği içinde yaşarken, o hiçbir zaman onlar gibi olamayacak, olamayacağı gibi de, edebiyete dek “insan” olduğu yanılgısıyla, zihnine esir düşmüş, kafası karışık bir yaratık olarak kalacaktır.

“Yanılgı hayvanları insan yaptı; hakikat, insanları yeniden hayvan yapabilecek mi?” – Nietzsche

Kibrinden ve hırsından sebep, diğer hayvanlarla ve doğayla arasındaki bağı koparmış, onlarla arasında, göze aşılması mümkün değilmiş gibi görünen bir uçurum açmıştır. Bu öyle bir kopukluk ve uçurumdur ki, gündelik hayatta dilimizden düşürmediğimiz empatiyi, çokluk kendi türümüz içinde gerçekleştirmekten dahi acizken, insan dışı türlere karşı gerçekleştirmek neredeyse imkansızmış gibi görünür gözümüze.

Düşünen hayvanlar olarak, diğer hayvan türleriyle aramızdaki bu kopukluğun ve olması gerektiği gibi empati kuramamanın, kibrimizin dışındaki en temel sebebi; türümüzün besin zincirindeki av-avcı hiyerarşisinde bir avcısının bulunmayışıdır belki de. Dünyadaki varoluşu tamamen şans eseri olan insan türünün, olabilecek yegane avcısı dinazorlardı herhalde. Bizim varlığımız, onların yok oluşuyla mümkün oldu. Şimdi doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesini istiyoruz Homo Sapiens’in. Lakin eğer onların 65 milyon yıl önce sonunu getiren o göktaşı bir şekilde Meksika’daki Yucatan yarımadasından farklı bir bölgeye düşseydi, bırakın doğruyu yanlıştan ayırt edebilmeyi, daha sağını solundan bile ayırt edemiyorken dinazorlar türünü kurutuverirdi.

“Beslenme ve Psikoloji”

Gelişmiş insansı ilk tür olan Homo Habilis leş yiyici, Homo Erektus’un bilinen bir soyu da yamyamdı. Ateşin kontrol altına alınmasıyla birlikte, hayvanların pişirilerek yenmeye başlanmış olması, leş yiyiciliğin ve yamyamlığın kılıf değiştirmiş halidir olsa olsa. İster leş, ister çiğ ya da pişmiş; ceset yemek, ceset yemektir. Pişirmek, baharatlamak yahut soslayıp süslemek değiştirmiyor bunu. Bu arada son bulgulara göre bazı ilksel ataların, insan etini haşlayarak ya da kızartarak ve baharatlayarak yediği çıktı ortaya. Bunun yanında etçil olduğumuzu düşünen insanlar dahi var hâlâ. Ne var ki et yiyebiliyor olmamız bizleri etçil yapmaz. İnsanın yenilebiliyor olması kanibal, ya da böceklerin yenilebiliyor olması da insektivor yapmaz. Et de yiyebiliyoruz, evet. Fakat bu da, yani et yiyebiliyor olmamız da yememiz gerektiği anlamına gelmiyor. İşte nasıl ki insanın yenebiliyor olması yememiz gerektiği anlamına gelmiyorsa… Biyolojik yapmızın ceset yemeye müsait olmadığı ve diğer bir çok sebepten dolayı da yemememiz gerektiği apaçık ortada. Ama hadi diyelim ki yememiz gerek. Böyle olsa bile, bizler ne zamandan beri kendi çıkarlarımızı adaletin, ahlakın önüne koyar olduk?

Bunların yanı sıra beslenmeyi kültür haline getirmiş olmanın absürdlüğü de söz konusu. Diğer hayvanları kendi çıkarlarımız doğrultusunda, ya da şöyle diyelim; onları “yenebilirliklerine – yenemezliklerine” göre ayırmak, sevgiyi buna göre yöneltmek; ahlak ve adalet anlayışını da buna göre düzenlemek yanılgıya düşmektir. Bu yanılgı da, hayvanların bizler gibi sözcükler aracılığıyla iletişim kurmak ya da Türkçe yahut Fransızca konuşmak yerine, havlayıp miyavladıkları için ağızlarının var dillerinin yok olduğunu sanmak kadar basit ve göz önünde durmakta. Hayvan yemek konusunda bir toplum bir diğerini, sözgelimi kedi köpek yedikleri için olumsuzlarken, kendisinin de başka toplumlarda yenmeyen hayvanları yemesi çelişkili ve mantık dışıdır. Totemizmde totem hayvanın yenmesinin yasak oluşuyla, diğerlerinin yenmesinin serbest oluşu gibidir bu. İnsanların mantığı en çok pet, yani evcil hayvan konusuyla çarpıtılıyor bana göre. Bir Çin’linin iri bir köpek ırkını “korumaya yarar” olarak ayırıp ve sevip de, daha küçük ırkları “beslenme için” diye ayırıp yediğini düşünelim. Ki hali hazırda bir çoğumuz hayvan yedikleri için değil de kedi köpek yedikleri için sinir krizleri geçiriyoruz. Buna yapılacak bir itiraz karşısında, adamın tepkisi yahut argümanı muhtemelen şöyle olurdu “Eh, iyi ama sen de tavuk yiyip kuş besliyorsun?” Görüldüğü üzre “Şunu yemek doğrudur, bunu yemek yanlıştır” gibi bir ayrım yapılamaz. Birinin başını okşarken, diğerini tabağa yatırmak, canavarca bir ikiyüzlülüktür ancak. Böyle bir mantık olamaz. Akıl tutulmasıdır bu olsa olsa.

Lakin bu akıl tutulması düzen tarafından öyle bir sağlanmakta ki, sabah bir kuzuyu sevdik diyelim, akşam yemeğinde tabağımızda duran kuzunun, sabahkiyle aynı canlı olduğu, dahası onun kediden köpekten bir farkının olmadığı aklımızın ucuna bile gelmez. Reklamlarda dans eden kuzular, inekler; paketlerin üzerindeki karikatürler sayesinde öyle ustaca yürütülür ki bu iş, sözgelimi “Sucuklarımızda eşek eti yoktur” gibi alıkça bir önerme bile bizi uyandıracağı yerde, daha da körükler bu akıl tutulmasını. Burnumuzun ucunu görememek oluverir körlük böylece. Ve bugün vegan olmak, sırf beslenmeyle alakalıymış gibi bir algı oluşturuluyor üzerimizde. Doğanın döngüsünden, besin zincirinden, evrimden vesaire bahsedilerek ya da binlerce yıl önceki insanın beslenme ve yaşama biçimiyle, günümüz insanınınkini kıyaslayarak yapılıyor bu iş. Ki bu, bir insanın beş yaşındaki haliyle şimdiki halini kıyaslamak kadar saçmadır. Sırf kendi çıkarlarından feragat etmemek adına bu algıyı oluşturanlar, her yıl 760 milyon ton tahılın, dünyadaki 2 milyar aç insana doğrudan ulaştırılması yerine, hayvan ve hayvansal gıda üretimi için ayrılmasına, bu üretimden sebep ormanların katledilmesine, havanın ve suyun kirletilmesine ve tüm bunlardan dolayı türlerin bir bir yok olmasına ne diyorlar peki? Bu arada ben “Komşun açken tok yatma” sözünden Afrika’nın da komşu sayılması gerektiğini anlıyorum… Bunların yanı sıra vegan olan çoğu insanın da, düzen tarafından ciddi şekilde manipüle edildiğini düşünüyorum. Oysa yediğimiz etin, yumurtanın, içtiğimiz sütün nereden ve nasıl geldiği bizlerden nasıl saklandıysa, tükettiğimiz hazır vegan ürünlere dair de saklanan gerçekler de bulunmakta. Sözgelimi üç kuruşa kölemen olarak çalıştırıldıkları halde (ki bunların çoğu çetelerin çalıştırdığı çocuklar) hayatlarında hiç çikolata yememiş olan kakao işçileri gibi. İnsan dışı hayvanların sömürüsünü olumsuzlarken, insan hayvanının sömürüsünü olumlarsak, tür ayrımcılığı olur bu gene.

“Kendi çıkarlarından feragat etmemek” demiştik az önce. Genel olarak türümüzün ortak bir özelliği vardır; “inkar etmek.” Hakikatler çıkarlarımızla örtüşmediği vakit yaparız bu işi. Bilişsel çelişki yaşarız sık sık. Öldürmenin doğru olmadığı fikrine sahip olan biri askere gitti ve fikren karşı olduğu halde birini öldürdü, yani fikriyle eylemi çelişti diyelim. Bu çelişkinin verdiği iç sıkıntısından kurtulmak için, faydacı bir anlayışla, çelişkiyi yaratan durumu inkar ederek, yadsıyarak, fikrini ve davranışını rasyonalize etme, yani usa mantığa uydurma çabasına girişir. “Ama ben öldürmeseydim o beni öldürecekti” gibi. Ya da “Doğanın kanunları böyle, atalarımız da et yiyordu” gibi. Ya da… “Ama protein için gerekli. Ki ben zaten endüstriyel ürün tüketmiyorum” gibi…

“Kişi daima suçu dışsal koşullara atmaya eğilimlidir, ama içimizde, zaten orada olmayan bir şey patlayamaz” der Carl Gustav Jung. Ancak işine geldiği gibi, bencilce yaşamak isteyen insanlar sırt çevirir hakikatlere ve mutludurlar çelişkileriyle.

“Kavramları yalıtmak ve Bütünsel Özgürleşim”

Fikirleri ve kavramları zirve değil de birer basamak olarak görmeli ve sürekli bir sorgulama ve gelişim halinde olmalıdır düşünen hayvan. Oturmuşsa oturduğu yerde kalmamalıdır kişiliği, benliği. Bizler olmamız gereken şeyi ve durmamız gereken yeri bulasıya dek, üstümüzden insanlığımızı ve ona dair her şeyi soyuna soyuna, zirveye doğru tırmanmalıyız sürekli. Tabii en yukarıya çıkmanın, en aşağıya inmek anlamına geldiğini bilerek. Eğer bu bilinmezse, kişi tıpkı Sisifos gibi bir döngü içinde, kayasını tepeye her gün, tekrar tekrar çıkarıp duracaktır sürekli. O kaya da, insanmerkezcilik ve benmerkezciliktir elbette. Derimize yapışan ve bizlere kibirden, küstahlıktan ve ayrımcılıktan başka bir şey getirmemiş olan “insanlık” denen bu iğreti giysiyi soyunduğumuz vakit, tenimizin siyah ya da beyaz oluşu, kadın ya da erkek oluşumuz, şu veya bu inanca sahip oluşumuz, insan ya da başka bir tür oluşumuz ve bunun gibi tüm bu yalanlar yitirecektir geçerliliğini. Daimi bir mutluluk arayışı, aşk, ideolojiler, kavramlar, terimler, -izm’ler ve bunlar gibi kültürel evrimin ve uygarlığın getirisi olan daha yığınla kıvır zıvır, birer illüzyondur yalnızca. Gerçekte bunların biri bile var değildir. Otoriteler ve kurulu düzenleri, çeşitli araçlarla bilinçlerimizi bu illüzyonlara yönlendirerek, bizleri anbean yalanlarla programlayıp uzaklaştırırlar hakikatlerden. Bu programlama o denli etkilidir ki, insanların büyük bir çocuğunluğu, dünyadan ve dünyada olup bitenlerden bir haberdir; sanki başka bir gezegende yaşıyor gibi. Neredeyse bağımlılık derecesinde gereksindiğimiz yığınla ihtiyaç da böyle çıkar ortaya. Temel ihtiyaçlarımızın dışında, hiçbir şeye ihtiyacımız yok oysa. Yalnızca tüm ayrımcılıklardan arınmış bir benlik ve doğruyu yanlıştan olması gerektiği gibi ayırt edebilme yetisidir bize gereken. Ancak böyle, yani kendi içinde birbirini gözeten bir bütün olarak adil ve huzurlu yaşayabiliriz. Ki zaten birlikte yaşamanın hiçbir anlamı yoktur; birlikte yaşamak birlik olmak anlamına gelmediği sürece. Bizim gelişkin zekamızla durmamız gereken yer, şüphe götürmez bir şekilde av ile avcının arasıdır. Bizler öksüz kalmış bir hayvan yavrusunu emziren bir kadın kadar yapıcı bir konumda durmalıyız. Tek bir cana dahi kıymadan, tek bir yaprak dahi koparmadan ve el uzatak, yaraları sağaltarak; bastığımız, dokunduğumuz her yeri yeşerterek göçüp gitmeliyiz dünyadan.

Üzerimizde dönen yalanların en büyüğü insanmerkezciliktir kuşkusuz. Diğer hayvanların ustan ve histen yoksun olduğunu iddia etmek ve onların dünya bireyliklerini kabul etmemek tek kelimeyle alıklıktır. Fakat daha kötüsü, ustaca örülmüş bir kılıftır bu. Biri, bir diğerini ötekileştirmek için, onun kendine kıyasla eksik, kıymetsiz ve daha aşağı olduğunu öne sürer her zaman. Diğerinin üzerinde her türlü hakkı iddia edebilmek ve ondan çıkar sağlamak adına yapar bunu. Gülünçtür insanın diğer türlerden ve dahi kendi içlerinde birbirlerinden üstün olduğunu yanılgısı. Kimse kimseden üstün değildir ve kimsenin kimse üzerinde herhangi bir hakkı yoktur. İnsan yeni bir oyuncudur dünya sahnesinde ve onun kendisinden çok daha eski “kimselere” yani diğer hayvanlara karşı uyguladığı ayrımcılık, kendi türü içre uyguladığı diğer tüm ayrımcılıkların temelini oluşturur. Temeli yıkmadan, yapı yıkılmaz. Yani diğer hayvanların cebrî işçilikleri, sömürülmeleri ve herhangi bir sebepten katledilmeleri son bulmadıkça, insanların hürriyeti söz konusu dahi olamaz. İşçi hakları, kadın hakları, LGBTİ, engelli hakları ve daha başka tüm hak savunuları Hayvan Özgürlüğü Hareketi’nde birleşmedikçe, bütünleşmedikçe; tüm ayrımcılıkların temelini oluşturan tür ayrımcılığı, yani türcülük alaşağı edilmedikçe, bu hak savunularının ve savunucularının her biri Ouroboros gibi, sonsuza dek kendi kuyruğunu yutmaya mahkumdur. Dahası neyi savunuyor olursa olsun, her bir birey; bilinçli ya da bilinçsiz, hayvanların bireyliğini ve kendi haklarıyla eşdeğer olan haklarını tanımadıkça, onları yemeye ve bunun için esaret altına alınmalarına, sömürülmelerine, şiddet görmelerine, istismara uğramalarına ve ölmelerine doğrudan ya da dolaylı olarak sebep oldukça, hürriyetten, eşitlikten ve adaletten bahsetme hakkını yitirecektir. Evet, kişinin hürriyeti başkalarının hürriyetiyle çakışıyor, kişi kendi hürriyetini ya da yaşamını başkalarının hürriyeti ve yaşamı üzerinden gerçekleştiriyorsa her türden hakkı kendinde geçerliliğini yitirir. Ya hep birlikte hürüz, ya da değiliz. Budur, Bütünsel Özgürleşim yahut Topyekün Özgürlük. Ben tüm bunlardan sebep, bugün, tüm hak savunu kolektiflerini ve savunucularını hayvan özgürlüğü hareketinde buluşmaya, birlik olmaya ve hep birlikte temeli, yani tür ayrımcılığını yıkmaya davet ediyorum.

“Empati”

En küçüğünden en büyüğüne tüm canlılar yaşama güdüsüyle varolurlar. Hiçbir canlı esaret altına alınmayı, dilediği yerde bulunup dilediğini eyleme hakkının elinden alınmasını; şiddet görmeyi, tecavüze uğramayı ve öldürülmeyi istemez. Bu bağlamda bizim diğer hayvanları, hissedebilir ya da hissedemez; zeki ya da aptal diye kategorize etme hakkımız yoktur. Bunlar böyleyken, özgürlük, eşitlik, yaşam hakkı gibi şeyler yalnızca insana, onun da kendi içinde belli başlı zümrelere özgü değildir. Bunların her biri ayrı ayrı, kendine başına tek ve “insan – hayvan; siyahi – beyaz; eşcinsel – trans; erkek – kadın; Türk – Kürt; engelli – engelsiz” vs. diye bölünemezdir. Sözgelimi “şunun için özgürlük”, “bunun için eşitlik” diye ayrıştırılamaz bunlar. Ya da köleliği olumsuzlayıp, ırkçılığı olumlayamazsınız. İnsan hayvanı dahil tüm hayvanlar için tek bir özgürlük, tek bir adalet ve tek bir yaşam hakkı vardır. Sonra enti püften özgürlük de olmaz. Sözgelimi hayvan refahı en büyük yalandır ve şüphe götürmez şekilde iki yüzlülüktür. Birine “Senden faydalanacak, sana tecavüz edecek ve sonra da öldüreceğiz ama merak etme, tüm bunlar çok iyi koşullarda olacak” ya da “Sana tecavüz edeceğim ama hiçbir şekilde acı çekmeyecek, zarar görmeyeceksin” diyemezsiniz. Bir gün bıçağın altında kendiniz olduğunda “beni acı çektirmeden öldür“ demezsiniz. Belki bu son örnek doğru şekilde empati kuramayan insanlara uzak gelebilir ama, hayvanların boğazına dayanan bıçağa dur denmezse, emin olun ki bir gün o bıçak sizin boğazınıza da dayanır, ki dayanıyor da zaten…

Bugün sözümona “hayvan sever” bazı sivil toplum kuruluşları ya da kişiler “Kediler için şu yapılsın”, “Kısıryaka kapansın” vs. derken, fayton atlarının çalışma şartlarının iyileştirilmesi gibi abuk subuk taleplerde bulunup, sabah kahvaltıda hayatları boyunca tecavüze uğrayan, dayak yiyen, işkence gören ineklerin sütünü, sütünden yapılma peyniri; hayatı zulümle geçen tavukların yumurtalarını, akşam da danaların, koyunların, kuzuların etini tüketmeye devam etmekte. Hayvanlar (insan hayvanı da dahil) mal ve kaynak değildir. Birinin dahi bedeni ve yaşamı sömürülemez, biri bile öldürülemez, biri bile işçi edilemez ya da herhangi bir şekilde kullanılamaz. Ayrıca kasaptan merhamet ya da hak mı beklenir? Kimden ya da neyden neyi talep ediyoruz? Ayrıca “Şunu öldürmek doğrudur, bunu öldürmek yanlıştır” gibi bir mantık da olamaz. Tıpkı “Almanlar üst, berikiler aşağıdır”, ya da “siyah ırk köle, beyaz ırk efendi olmalıdır”, veyahut “erkekler kadınlardan üstündür” gibi mantıkların da olamayacağı gibi. Öldürmek öldürmektir, tecavüz tecavüzdür. Çoğu insan doğrudan kendi elleriyle bir canlıyı öldüremeyeceği halde, bir başkasının bu işi onun yerine yapmış olmasıyla; arada bir fark olduğu yanılgısıyla yaşar. Gene suçu dışarıda arama eğilimiyle olur bu. Öldürmekle, öldürtmek arasında fark yoktur oysa. “Yaşam veremiyorsan, öldürmeyeceksin” der Buddha.

Önünüze bir kuzu getirsem ve elinize bir bıçak versem, gözlerinin içine baka baka boğazlayabilir, öldürebilir miydiniz onu?

Hiç sanmıyorum… Her kim olursak olalım, nasıl bir yaşam tarzımız olursa olsun, neyi savunuyor olursak olalım; içten içe hepimiz biliyoruz, öldürmenin, can almanın doğru olmadığını. Lakin dedik ya birileri bu işi onun yerine yapıyor işte. Üstelik bize yediğimizin bizim gibi bir hayvan, bir dünya bireyi olduğunu unutturarak. Öldürmekle öldürtmek arasında fark yoktur, dedik. Kan, hepimizin elinde demektir bu.

Herkese, hepimize ama özellikle bazılarımıza sormak istediğim iki soru var.

Birincisi; esaret altına alınmak, şiddete ve cinsel istismara maruz kalmak ve öldürülmek ister miydiniz?

İkincisi; ister üretim çiftliğinde olsun, ister kafeslerde, ister demir parmaklıklar ardında, isterse laboratuvarda; siz ve aileniz ya da evladınız, bir kafese kapatılsaydınız; üzerlerinizde her gün türlü türlü deneyler yapılsaydı, dayak yeseydiniz, tecavüze uğrasaydınız ve sonunda da öldürülüp çöpe atılacağınızı bilseydiniz; birinin ya da birilerinin gelip o kafesi açıp da sizi azad etmesini ister miydiniz, istemez miydiniz?

Hepimiz bu sorulara ne cevap vereceğimizi gayet iyi biliyoruz değil mi? Herkesten evvel, kendine karşı dürüst ve samimi olmakla yükümlüdür insan.

Sonra, doğası gereği eşitsizlikle, adaletsizlikle, sömürüyle, tahakkümle, şiddetle varolan ve kendini bu şekilde gerçekleştiren, sürekliliğini böyle sağlayan bir düzenin; bunları uygulamak için kullandığı araçların ve ortamların, hayvanları gördükleri zulümden kurtarmak ve hürriyetlerine kavuşturmak için yakılıp yıkılarak kullanışsız hale getirilmesini ve getirenleri olumsuzlamak; kendinde hayvanların kurtuluşunda karar verme yetkisini görmek, olması gerektiği gibi empatinin ve ahlak anlayışının dışına çıkmak ve içten içe insanüstün algısı gütmek demektir. Hayvanların kurtuluş mücadelesine destek veriyor olmamız iyilik, lütuf ya da kahramanlık falan değil; olması gerekendir. Boynumuzun borcudur bu. Onlara zulmeden tür olarak, suçluluğumuz karşında aldığımız sorumluluktur, mecburiyettir. İki iki daha dört ne kadar tartışmaya kapalıysa, sorduğumuz sorular da, bu mevzu da o kadar kapalıdır. Eğer ki bunları inkar etmekte ısrar edecek olan varsa, saydığımız şiddet türlerinden herhangi biri başa geldiğinde yardım çağrısında bulunmasınlar. Burası yolun sonu; çıkmaz sokak. Gidilecek bir yer, arkasına sığınılacak bir şey yok buradan sonra. Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapıyorsan, ya da yapılmasını görmezden geliyorsan, düpedüz iki yüzlülüktür bu. Ve bilin ki bizler, kendi çıkarlarınızı korumak ve kendinizi riske atmamak adına, ardına saklandığınız şeylerin ardında çırılçıplak görüyoruz sizleri.

Böylece örter çıplak kötülüğümü
Sapkın eski niyetler bile kutsal kitaplardan çalınırken,
Ben en çok şeytanı oynarken aziz gibi görünürüm.

William Shakespeare – III. Richard
Son olarak şunu diyeceğim; “Yaşatmak daha güzeldir yaşamaktan.”

Reklamlar

Homo Sapiens ve insanlık sanrısı” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s