Filin burnu

Dale Peterson

Birisi bir filden “burun”u tanımlamasını istemiş.

Burun mu?” diye başlamış fil.” E, açık değil mi? Burun yüzünün ucunda bulunur, son derece uzundur, mükemmel derecede yuvarlaktır, mucizevi şekilde esnektir, çok hassastır; ama istisnai derecede de güçlüdür. Ayaklarınıza uzanabilecek kadar uzundur. Diğer bütün organlara kıyasla daha yuvarlaktır. Esnekliğini görmek lâzım; ve en ucunda da burnun en küçük şeyleri bile kavrayacak şekilde çok şaşırtıcı derecede hassas bir yeteneği vardır. Aynı zamanda, bir burun kendini bir düşmanın etrafına sarıp onu çok güçlü şekilde yere fırlatabilir.

Soruyu soran karşı çıkar: “ ama sen sadece bir filin burnunun yapabileceği şeyleri anlattın. Peki ya kokuya ne dersin? Sence bir burunun kokuyla  ilgili de bir becerisi yok mudur?

Ah evet” der fil,” pardon! Orasını unuttum. Tabii bütün o muhteşemliği bir yana, yani uzunluğu, yuvarlaklığı, esnekliği, iyi ayarlanmış hassaslığı ve çok güçlü yıkıcı kapasiteleri bir yana, bir burun kilometrelerce uzaktan suyun kokusunu almanıza da izin verir”.

Soruyu soran gene karşı çıkar: “ama anlamadın galiba? Benim de bir burnum var. Bu tanımı değiştirmen gerekiyor; böylece o tanım benim burnumu da kapsayabilir”.

Fil duraklar, sanki derin derin düşünmektedir.” Ne? Gözlerinin altında ve ağzının üstündeki o patetik et çıkıntısını mı kastediyorsun? Şaka yapıyorsun herhalde ! Senin o küçücük şeyinin evrim süreci  sırasında  burun en yüksek ifadesi ve mantıksal sonucunu Fil Maksimusu ile elde edene dek bir tür deneyi temsil ettiğini kabul edebilirim. Eğer ısrar edersen belki o şeye “ön-burun” ya da “proto-burun” da denebilir ne bileyim. Ama kesinlikle böylesine minik birşeyin gerçek bir burun olmadığını da söyleyebiliriz.”

İlk başta bu durum sanki basit bir filogenetik şovenizm gibi görünebilir; ama aslında gerçek sorun fil olma tecrübesinin kendinde saklı. Sorun kişinin kendi türüyle gurur duyup, kendini özel kabul etmesi değildir. Tersine, kendini benzeri bulunmayan ve evrenin merkezinde yer alan özel biri hissetmenin sonucudur: yani filsel bir narsisizm vakası.  Sadece filler için  geçerli bir “burun” tanımı bulmak kolay, ve her normal fil de zaten başkasını düşünme konusunda bayağı bir zorlanacaktır. Ama böylesi bir tanım, ne yazık ki, genel anlamda burun hakkında fikir yürütmeyi zorlaştırır.

İnsan duygularına karşı hayvan duygularını düşünmek de aynı ikilemi ortaya sürüyor. Biz insanlar bir filin burnuyla eş sayılabilecek bir duygusal repertuara sahibiz denebilir: güçlü, geniş, çok yönlü.  Ve sadece bu yöne odaklanarak ya da hakikaten sadece bize ait olan bir insan duygusunu tanımlamak son derece zor olabilir- mesela entelektüel analiz kapasitesi, gelişmiş bir sosyal ve fiziksel farkındalık, kültürel ögelerin etkisi- ve bu yüzden duyguları başka yerlerde, diğer türlerde ortaya çıktığı şekilleriyle kavramakta ve tanımakta başarısız olabiliriz.

İnsan türünden olmayan hayvanlar da sevdikleri birisini kaybedince yas tutarlar mı? Lee Charles Kelley öyle düşünmüyor- “gerçek yas duygusu bizim türümüzle sınırlıdır” diyor.” Gerçek yas” hayvanlar arasında mümkün değil yani; çünkü mümkün değil…

Charles Kelley’nin yorumu  yakın zamanlarda Psycholog Today’de benim yas tutar gibi görünen bir köpekle ilgili bir videoya işaret ederek yayımlandı. Ben videodaki köpeğin “sanki keder gibi bir güçlü duyguyla sarsılmış” şekilde göründüğünü söylüyorum. Ardından da  okurlardan videoyu izleyip kendi fikirlerini oluşturmalarını istiyorum. Charles Kelley ise videonun yapıldığı koşulları araştırmış, yazısında ayrıntıları yazmış. Bunu yapmakta da haklı, şüpheciliğini alkışlıyorum.  Altın madalyayı hakettiniz Bay Kelley!

Ama ne demek istediğini söylemeye çalışırken işi kıvırmasına gelelim. Şöyle tanımları var Charles Kelley’nin: “gerçek yas duygusu mental zaman yolculuğu kapasitesine sahip olmayı, hayat ve ölüm arasındaki farkı bilebilmeyi gerektirir”.

Yas ya da gerçek yas duygusunu öyle tanımlarsanız o zaman elbette sadece insanların kapasitesi olur. Ve evet, köpeklerde de kesinlikle olmaması gerekir o zaman. Eee? Ben de “gerçek ayak” tanımını beş ayak parmağı bulunan ve toprağa dokunan, ağırlığı olan bir ek organ diye tanımlayabilir ve (eşit geçersizlikle) zürafa ve bütün diğer artiodaktillerin ayağı olmadığını “kanıtlayabilirim”.

Aynen Charles Kelley gibi, ben de türler arasında “net ayrım çizgileri” görüyorum- köpekler ve insanlar arasında meselâ- ama ben insanlara “gerçek yas” gibi “kompleks duygularla” lütfedildiğini, oysa hayvanların “gerçek duygular “ yerine “hissetme durumları”na benzeyen “basit duygular”a sahip olduğunu söyleyerek  konuyu onun gibi karıştırmayacağım. Köpeklerle bazı güçlü duyguları paylaştığımızı söylemeyi tercih ederim, dil kullanan bir tür olarak , kültürel öğrenme ve kasıtlı davranma kapasitesine sahip bir tür olarak biz bu duyguları bilişsel bir filtreden geçiririz. Duygularımız gerçekten de ciddi bir idrak safhasından geçerek renklenir, buna ölümle ilgili kısmî bir farkındalık da dahil. Ama bunların hiç birisi bizim “gerçek yas duygusu”nu hissettiğimiz anlamına gelmez.

Bizler sadece insana ait yas duygusunu hissediyoruz.

Çev.: Cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s