İnsanın doğası, insan kimliği politikaları ve insan imparatorluğu

Dr. Steve Best

2 Kasım 2012

Portekiz PANdebate Söyleşisi

-Tam Metin-

Bugün insan kimliğinden bahsedeceğim. Kim olduğumuzdan, kim olduğumuzu düşündüğümüzden, kime insan dendiği, bunun ne anlama geldiği ve  insan kimliği denen şeyin neden bir hata olduğuna dair insan kimliği politikalarından bahsedeceğim.Bu yüzden konuşmamın adını “insan kimliği ya da insan doğası üzerine bildiğiniz herşey yanlış” adını verdim. Çünkü hâlâ kim olduğumuz bilmiyoruz, ben  işte bu paradoksu ortaya koyacağım.

Eğer size “sen kimsin?” sorusunu sorsam herhalde bunun üzerine düşünürsünüz. “Ben kimim?”. “Ben bir anneyim”, “ben bir kız kardeşim”, “ bir erkek kardeşim”, “ben bir anne babayım”, “Hristiyanım”, “Müslümanım” diyebilirsiniz.” İşçiyim”, “yöneticiyim” diyebilirsiniz. ”Erkeğim”, “kadınım” diyebilirsiniz. “beyazım”, “siyahım”, “kahverengiyim” diyebilirsiniz. ”Heterokseksüelim”, “gayim”, “lezbiyenim”, “transseksüelim” diyebilirsiniz. Ulusunuz, etnik kökeniniz, cinsiyetinizle ilgili bir çok şey söyleyebilirsiniz, mesleğinizle ilgili bir çok şey söyleyebilirsiniz. Kendimizi bir çok rolle beraber kimliklendiriyoruz, bir çok farklı şekilde düşünüyoruz kendimizi. Ama eminim hiç biriniz “sen kimsin?” sorusuna “ben bir insanım” diye cevap vermezsiniz, “Ben bir Homo Sapiens üyesiyim” demezsiniz. Çünkü bu zaten garantidir. Bir hayvan olduğumuz gerçeği üzerine düşünmeyiz, yaşamın evrimsel akışından doğmuş ve gezegende kısa bir süredir var olan bir tür olduğumuzu düşünmeyiz. Çok kısa bir süredir. Belki yüz ya da en fazla iki yüz bin senedir, kesin bir ortak kanı yok ortada. Afrika’dan geldik, bütün dünyaya göçlerle yayıldık, gezegeni sömürgemiz haline getirdik. Brezilya imparatorluğu, Portekiz imparatorluğu, İspanyol imparatorluğu yok; Amerikan, İngiliz, Mısır, Roma ya da Yunan imparatorluğu yok, Osmanlı imparatorluğu yok; insan imparatorluğu var. Tek bir tür, gezegeni sömürge haline getirdi. Ve herşey bir hatadan ibaret. Kendimiz ve dünyayla  ilgili düşünme biçimlerimiz hep bir hata. Ve insanlar bu hatayı hâlâ daha içselleştiriyor, insanlar bu illüzyona, bu yanlışlığa, bu hataya inanmak üzere eğitiliyor. Şimdi bu yanlış düzeltilmeye başlandı. Bu akşam bu hatanın başlangıcı, yapı bozumu ve iki hiyerarşik bilinç formunun; yani insanmerkezciliğin ve türcülüğün ne kadar inatçı olduğundan bahsedeceğim. Türcülük kavramı elbette, cinsiyet ayrımcılığı ve ırkçılığa benziyor, nasıl ırkçılıkta bir ırk kendini bir diğer ırktan hiyerarşik anlamda, iktidar  ilişkileri açısından üstün olarak görüyorsa ve “üstün olan ırk bizimkidir, diğeri ise aşağı olan ırktır” diyebiliyorsa, türcülük de aynı şeyi yapar: bir türün, insan türünün, diğer bütün türler, yani insan türünden olmayan hayvan türlerinden özellikle üstün olduğunu söyler. Yani onları nasıl istersek öyle kullanma hakkımız olduğunu söyler; çünkü onların hiçbir ahlâki değeri yoktur, varsa da bu değer çok azdır, eşit değilizdir. İnsan davranışının şu yönü tuhaf: biz farklılıklara bakıp onlara oldukları şey olarak saygı duymayız. Biz farklılıkları ele alıp onları bir hiyerarşi olarak düzenleriz, değil mi? O halde Dünyayla ya da diğer türler ilişki kurabileceğimiz her bir şekilde bu hiyerarşik ilişkiyi kuruyoruz. Yaşlılık, engelli olmamak… aklınıza ne gelirse.

Türcülük insan hayvanının öteki hayvanlar üzerindeki hiyerarşisidir. Bu insanmerkezciliğin bir biçimidir. İnsanmerkezcilik aynen isminin söylediği şey gibidir: biz dünyanın merkeziyiz. Dünya sadece bizim amaçlarımıza hizmet için var. Yani Dünya ve hayvanlar bir amaca bizim amacımıza hizmet eden araçlardır, ve onların amacı bizim amaçlarımızı karşılamaktır. Bu kadar. Aristo şöyle söylemişti… Aristo kölelik ve hiyerarşiyle ilgilenen ilk düşünürdü. Aslında Batı felsefesi  Pisagor’la büyük bir çıkış yakaladı. Pisagor bugün adına vegan diyebileceğimiz, hayvan hakları aktivisti diyebileceğimiz biriydi. Etten sadece beslenme değil etik sebeplerle de uzak duruyordu, avlanmayı etik gerekçelere dayanarak eleştiriyordu. Ardından eski Yunan’da Aristo çıkıyor ortaya ve düşük akıl formlarının yüksek akıl formalarına hizmet etmek için var olduğunu söylüyor. Yani bitkiler hayvanlar için var, hayvanlarsa insanlar için. İşte böyle düşünmeye başladık, ve bu düşünme biçimi artık tamamen içselleştirilmiş bulunuyor. Et yiyen herkes bu bilinç biçimini içselleştirmiştir; çünkü tabağınızdaki şey amacınıza hizmet eden bir araçtır. Bunun hiçbir meşruluğu yok. Ve sırf bu yüzden eğer hayvan aktivistiyseniz vegan olmanız gerekiyor, yani tutarlı şekilde yaşamak için; yoksa yaşamınızı sömürüye, türcülüğe ve insanmerkezciliğe dayalı şekilde yaşıyorsunuz demektir. Bunlar Batı uygarlığı boyunca yapılandırılmış ideolojiler. Daha da geri gidebilirim, 10 bin sene öncesine uygarlığın başladığı zamanlara,tarım toplumunun başlangıcına. İşte biz yabani hayvanları evcilleştirmeye o zaman başladık, ve doğayı çiftçilik yaparak, hayvanları sürüler halinde gütmeye başlayarak ya da onları tuzak kurarak yakalayarak evcilleştirmeye başladık, onları yemek için, giymek için, emekleri için, ulaşımda kullanmak adına sömürmeye başladık. İşte bunun tarihi 10 bin senedir. Hiyerarşi toplumda o zaman ortaya çıktı. Kölelik o zaman ortaya çıktı. Ataerkillik o zaman ortaya çıktı. Sadece 10 bin yıl önce. Bunların çoğu 10 bin yıl önce başladı. Yaşamlarımızın temeli, doğanın evcilleştirilmesi üzerine düşünmeye, fikir üretmeye başlayınca elbette sömüren insanlar gibi düşündük; çünkü sömürüyorduk. Bugün de sömürenlerin mentalitesi var içimizde, bunun köklerinden sökülüp atılması gerekiyor. Artık bitmesi gereken son önyargı bu, son cehalet biçimi, artık hoş görülemez; çünkü bu hatanın yıkıcı sonuçları hafife alınamaz.

Yüz, iki yüz bin yıl önce Afrika’dan geldiğimizi söyledim. Bütün gezegene göçlerle yayıldık. Konuşmaya başladık, dil yaratmaya, sembolik kültürler oluşturmaya başladık. Sadece 45 bin yıl önce. Dil sadece 45 bin yaşında. Lascaux mağaralarında ve diğer yerlerde resimler bulundu. Tarihin bu döneminde insanlar düşüncelerini sembolize etmeye başladı. Nietzsche çok önemli bir şey söylemiştir. Nietzsche 19.yy ın önemli düşünürlerinden. Nietzsche insanların düşünmeye başlar başlamaz hatayı icat ettiğini söyler. Çünkü çok kabaca düşünürüz, değil mi? Tanrılar, Güneş tanrısı, Ay Tanrısı, panteizm, bir çok tanrı, her türden önyargı, her türden cehalet ve hata. Bunların bazısı zamanla düzeltildi, ama bazıları düşünme biçimlerimize gömülü kaldı. Bazıları bugün bile bizimle beraber. Hatalar, ilüzyonlar, delüzyonlar, yanılgılar. Nietzsche bu kaybolmayan hataların, düzeltilmeyen hataların yaşamda faydası olan hatalar olduğunu söyler. Yani, diğer bir deyişler kendimize belirli yalanlar söyleriz, mesela, isterseniz Tanrı’yı örnek verelim, amaç inanca dil uzatmak değil, sırf Nietzsche bunu örnek verdiği için. Bir tanrı, bir ruh öyküsü, bir ahiret hikâyesi icat ederiz çünkü bu amaçlarımıza uyar, bizi pohpohlar. Boş yaratıklarız, herşeyin bizim için olduğuna inanmak isteriz. Bir ölüm sonrası yaşam olduğuna, herşeyin süreceğine inanmak isteriz. İnanmamak zor. Gökkuşağına inanmak isteriz, değil m? Hayvanlarımız öldükten sonra onları yeniden göreceğizdir, ölüm sonsuza dek sürmez, sadece geçicidir. İşte bu türden şeylere hâlâ inanıyoruz, Nietzsche bunların hata olduğunu söylüyor. Ve bunlara tutunmaya devam ediyoruz; çünkü bu hatalar egolarımızı, kibrimizi okşuyor. Varoluşçuların söyleyeceği gibi, Heidegger’ın söylediği gibi, insanlar dünyaya fırlatıldığımız gerçeğini kabul edemiyor. Sadece varız, tek bildiğimiz bu. Varız. Ne amaç olduğunu bilmiyoruz, ne sebeple olduğunu bilmiyoruz, insan zihninin ötesinde ne olduğunu bilmiyoruz, sadece hayal edebildiklerimizi, düşlediklerimizi bilebiliyoruz. Tüm bildiğimiz bu . Nietzsche entelektüel dürüstlüğün erdemini övmüştür. Eğer dürüstseniz tüm bilebileceğimizin bu olduğunu kabul edersiniz. Yani sadece burada olduğumuzu kabul edersiniz. Ve dünyada var olan bütün anlamlar insan inşasıdır.

O halde bir paradoksla başlayalım. Paradoks şu: 45 bin yıllık düşünme sürecinden sonra, 45 bin yıllık kültür, sembolik ifade, iletişim, felsefeden sonra, 45 bin sene sonra… Homo sapiens… hoş bir isim, değil mi, bu Homo sapiens, bilge insan? Öyle bilge ki gezegeni yıkıma uğratıyor. Öyle bilge ki birbiriyle geçinemiyor. Birbirimizi savaşlarda  öldürüyoruz. Öylesine bilgeyiz ki gezegendeki herşeyle savaş halindeyiz. Hayvanlarla savaşıyoruz, Dünya’yla savaşıyoruz, kendimizle savaşıyoruz. Çok bilge bu homo sapiens. 45 bin yıldır homo sapiens kim olduğumuz üzerine düşünüyor, kim olduğumuzu tanımlamaya çalışıyor, ve bir türlü doğru cevabı bulamıyoruz. Hâlâ kim olduğumuzu bilmiyoruz. Fantastik, çocuksu, basit cevaplar buluyoruz; akıllı insan, tüysüz iki ayaklı… vb. Bunların faydası yok. Ve gerçek de değiller. Size göstereceğim gibi, gerçek değiller. Kim olduğumuza, Homo sapiens’in ne olduğuna dair bu ilüzyonlara tutunuyoruz; çünkü gururumuzu okşuyor, amaçlarımıza hizmet ediyorlar, gezegeni sömürmemize yardım ediyorlar, kendimizi iyi insanlar sanıyoruz, sömürmeye hakkımız var sanıyoruz. Dine göre bu tanrı tarafından verilmiş bir hak bize. Dinin bu tartışmaya bir katkısı olamayacağını söyleyecek kadar cesur davranacağım, aslında dinde devrimler yaşanıyor, yeşilleniyor din, hayvan hakları artık Hristiyanlığın önemli bir parçası; hatta kadim Müslüman, Hindu, Budist, kadim Kızılderili düşüncesine kadar uzanıyor, kadim Kızılderili düşüncesi biyosentrizmle başlar, yani yaşamda hepimiz birbirimize eşit şekilde bağlıyızdır düşüncesi ile.

Ama bence “biz kimiz?” sorusunun, insan kimdir sorusunun cevabını bulmak için Felsefe ve Bilim’e dönmemiz gerekiyor. Özellikle bilim konusuna eğileceğim bu akşam, bilimin ne söylediğine, çünkü bilim olgulara dayanır, ve hiçbir dinsel hassasiyeti gücendirme amacı gütmeden bu sorunun bilimsel olarak cevaplandırılması gerektiğini söyleyeceğim. Bu soruya cevap vermenin başka bir yolu yok.

Biz kimiz?

Homo sapiens kimdir?

Öncelikle modernitenin devrimleri dediğim şey ile başlayalım. Önce kim olduğumuzu bilmediğimiz paradoksu ile başlayalım. Bu devrimlerin bu paradoksu düzeltmesi gerekiyordu. Bu paradoksa ek olarak bir de bir ironi söz konusu. Bu bilişsel devrimler aracılığıyla kim olduğumuzu anlamaya başlarken öylesine sofistike bir hal almış bulunuyoruz ki kim olduğumuz gerçeğini de değiştiriyoruz.

Önümüzde bir soru var.

Bir doğamız var mı?

İnsan doğası diye bir şey var mı? Yoksa biz tamamen plastik miyiz? Bizler toplumun nasıl isterse o olabileceği denli uysal ve esnek canlılar mıyız? Bir kil parçası gibi, toplum bizden ne yapıyorsa biz o oluyoruz. Bir doğamız var mı?

Diyelim ki bir doğamız var.

5 ile 7 milyon yıl kadar önce Güney Afrika’da bir primat ağacının dalı olarak evrildik, Pasifik türü bir  primat  olarak. Çağdaş antropolog ve yazar Jared Diamond bize Üçüncü Şempanze adını veriyor:

1-     Bonobo

2-     Yaygın şempanze; yani en çok aşina olduğumuz şempanze.

3-     Ve insanlar

Aslında primat ailesine aitiz, büyük kuyruklu maymunlarla yakından akrabayız.

Primatız.

Ben kimim? sorusuna cevap olarak “ben bir primatım” deseydiniz, o zaman doğru düşünmeye başlamış olurdunuz. Ancak çok az  insan  “ben kimim?” sorusuna “ben bir primatım” diye cevap verir. Bir deneyin. Bakalım kaç kişi “ben bir primatım” ya da “ben  üçüncü şempanzeyim” diyecek? Kaç kişi “ben büyük kuyruklu maymunlar ailesinin bir üyesiyim” diyecek?

Tam da  insan doğası ile  ilgili bir şeyler öğrenmeye başlarken, bir yandan  bir  insan doğasının olduğunu da  öne sürerken; çünkü 5 ile 7 milyon yıllık evrimsel bavulumuz var, hayvanlar olarak. İşte tam bunu öğrenmeye başlarken bir yandan da bunu değiştiriyoruz. İçerdeki hayvanı düşünün. Hayvan olduğumuzu unutuyoruz, değil mi? Son zamanlarda cinsellik arzusu hissettiniz mi? Kaçınız cinsel bir düşünce geçirdiniz zihninizden? Belki de çoğunuz. İşte içimizdeki hayvan bu. Son zamanlarda kim şiddet  içeren düşünceler geçirdi zihninden? Bugün ben birkaç tane düşündüm. İnsanlar canımı sıkıyor. İşte içimizdeki hayvan, bu. Freud’un id adını verdiği şey. Ne zaman bir hayvan olduğunuzu unutursanız tek yapmanız gereken şey id’i hissetmektir, içimizdeki içgüdüleri, içimizdeki hayvanı hissetmek ve aslında rasyonel bir canlı değil bir hayvan olduğumuzu bilmektir.

Bir bağımlılığınızdan  kendiniz kurtarmayı deneyin, kız ya da erkek arkadaşınızla ayrılmayı deneyin, ya da boşanmayı, aklınızın geminin kaptanı olmadığını kavrarsınız. Yaşamımızı akılla kontrol etmiyoruz. Biz hayvanız ve hayvanlığımız bizi savaşa, agresyona, kendi alanımızı savunmaya itiyor. Bunu değiştiremiyoruz demiyorum, ama hayvan olduğumuz gerçeğini kabul etmedikçe asla değiştiremeyeceğiz. Yabancı düşmanıyız, kendi alanımıza karşı hassasız, bizler  çok ama  çok şiddet dolu hayvanlarız.

Kim olduğumuzu öğrenmeye başlarken kim olduğumuzu değiştirmeye başlıyoruz, bir anlamda kim olduğumuzu asla bilemeyeceğiz gibi bir durum çıkıyor ortaya, özellikle de  iki sebeple:

1-     Kim olduğumuzu değiştiriyoruz, biyolojik bir doğamız olsa bile insan benliğine  dair bir dereceye kadar bir esneklik söz konusu.

2-     Farmakoloji? İnsanlar prozac’ın insan zihnine yaptığı etkiler üzerine kitaplar yazdı. Bazı insanlar bu anti-depresyon ilaçlarının farklı bir kişilik yarattığını, farklı bir benlik yarattığını söylüyor. O halde bir yanda farmakoloji, bir yanda terapötik toplum, bir yandan insan zihnine etki eden , farklı tecrübeler, farklı gerçeklik algıları, isterseniz farklı doğalar da diyebileceğimiz şeyler yaratabilen ilaçlar var. Dünyayı genetik olarak modifiye ediyoruz ve kendimizi genetik olarak modifiye etmeye başlıyoruz. Laboratuarlarda çoktan hibrid türler yaratmış durumdayız. İnsan DNA’sı ile dana DNA’sını alıp birleştiriyor ve hibrid bir tür yaratıyoruz. Size garanti veriyorum, eğer ömrümüz olursa, genetik olarak modifiye olacağımızı, değiştirileceğimizi söylüyorum size, o gün kesinlikle gelecek. Bu toplum Gattaca’ya benzeyecek. Gattaca filmini bilirsiniz. Yeni ayrımcılık biçiminin genetik ayrımcılık olduğu bir gün gelecek.” Sen sadece normal misin? Genetik olarak modifiye edilmedin mi?” denecek. Çünkü bu zenginlerin ayrıcalığı olacak.

O halde, elimizde kim olduğumuzu bilmediğimiz şeklinde bir paradoks var. Ayrıca kim olduğumuzu ortaya çıkarırken bir yandan da  onu değiştirmeye başladığımız şeklinde bir ironi var. Bir de şimdi bahsetmek istediğim modernite devrimleri var.

Son 400 -500 senede kendimizi hayvan olarak algılamamızın , bu gezegende var olan canlılar olarak radikal anlamda nasıl değiştiğini görmek için şu haritaya bakalım:

Bu, ortaçağ dünyasına ait bir harita. Ortaçağ kozmolojisi bu. Dünya evrenin merkeziydi. Dünya’yı tanrı yaratmıştı, kainatın ortasında ise Dünya yer alıyordu. Dünya’nın merkezinde ya da bütün yaşam formlarının tam merkezinde , bütün yaşamların anlamı, bütün yaşamların amacında ise İnsanoğlu yer alıyordu. İnsanoğlu yer alıyordu ; çünkü bu bir yandan da ataerkil bir dünya görüşüydü. Kadınların hayvanlara ya da doğaya daha yakın olduğu  düşünülüyordu. Erkeklere, kültüre ya da akla kıyasla hayvanlara ve doğaya daha yakın olduklarına inanılıyordu. İnsanoğlu’nun merkezindeyse Akıl, ya da ruh ya da sahip olduğumuz şeyler vardı. Rasyonel özümüz. Homo sapiens, rasyonel insanoğlu. Ortaçağ’da dünyanın genel görünüşü böyleydi. Bu resim yok artık. Tamamen bitti. Bu resim bir yalan, bir  ilüzyon, bir hata, bir yanılgı.

Düşüncenin ilerlemesini bilebilirsiniz, bu akıştan haberdarsınızdır. 16. yy’da ve 17.yy’da Kopernik ve Galile ile başlıyor. Bu ikisi beraber Dünya’nın, dünya merkezli dünya görüşünün, dünyanın evrenin merkezinde olduğu görüşünü yıktılar. Güneş sistemimizde Dünya Güneş’in etrafında döner. Bu, Kilise’nin yanıldığı, o zaman var olan en iyi bilimsel bilginin yanlış olduğu anlamına geliyor, ayrıca bir de psikolojik bir darbe söz konusu, yani evrenin merkezinde olmama durumu var, insanlar bundan çok rahatsız oldular. Size şunu göstereceğim: sözünü ettiğim o hiyerarşik yapı ne zaman bozulsa, ne zaman aslında hayvan olduğumuz hakikatine doğru yaklaşmaya başlasak, ânında her şeye müdahale edip, yamayıp eksiğini gediğini kapatarak yırtığı diktik, çünkü gerçeğin ortaya çıkmasını kabullenemedik. 20.yüzyılın büyük şairlerinden olan T.S. Elliot son derece etkileyici bir şey söyler: “ insanlar gerçeğe fazla katlanamaz.” Gerçeğe tahammül edemeyiz. Gerçek için yeterince güçlü değiliz. İlüzyonlardan, hatalardan besleniyor ve böyle yaşıyoruz.

Kopernik ve Galile kozmolojik haritaları dünya merkezli dünya görüşünü güneş merkezli bir dünya görüşü şeklinde değiştirdiler. Artık evrenin merkezi olmadığını, evrenin bitimsiz bir uzay  olduğunu biliyoruz. Solucan delikleri, ya da paralel evrenler olabilir. Evrenin merkezi olması düşüncesi tamamen saçma. Ancak 16 ve 17.yy’da güneş merkezli evren görüşü çığır açan bir görüştü.

Peki Galile ve Kopernik’in sebep olduğu zararı nasıl telafi edecektik? Çok da zor olmadı; çünkü bazı insanlar şöyle düşündü: “ tamam, evrenin merkezinde değiliz, ama emrimiz altına alacağımız sonsuz bir uzay söz konusu”. Yani var olan herşey insan kontrolüne tabidir. Kilise hariç insanlar Kopernik ve Galile devrimlerinin darbesini atlatabildi, bununla yüzleşebildiler. Yüzyıllar sonra daha ağır bir şey oldu. Modernitenin bilimdeki bir sonraki devrimi Darwin’di. Darwin, “Türlerin Kökeni”ni yazdı. On yıllar boyunca bu metini bekletti. Bu hikâyeyi biliyor musunuz? Metin çekmecesinde duruyordu. Düşünür bir  arkadaşı  ona yazdığı bir mektupta “sevgili Charles, profesyonel bakış açın için çalışmamı sana teslim ediyorum. İnceleyip bana eleştirini yazar mısın?” diyor. Darwin eseri inceliyor ve kendi kendine “ Bu tam da benim düşündüğüm şey. Tamamen. Doğal seçilim teorisi. Bu adamla ben demek ki paralel düşünüyoruz” diyor.

Darwin bekletti teorisini. Neden? Çünkü bu çalışmanın anlamları öylesine devrimciydi ki yayınlatmaya korktu. “Türlerin Kökeni” 1859’da basıldı. Ne gibi bir etkisi oldu bunun peki? Öncelikle bize dünyanın merkezinde olmadığımızı söyledi. Büyük varoluş zinciri denen bir resim var. Şuna benziyor. Aristo’nun söz ettiğini söylemiştim.

Tanrı

Melekler

İnsanlar

Hayvanlar

Bitkiler

Kayalar

Mineraller

İşte bu zincire Büyük Varoluş Zinciri deniyordu. Yani evrende bir mükemmellik zinciri olduğu, daha yukarı çıktıkça daha fazla akıl ve daha fazla mükemmellik sahibi olunduğuna dair bir algı. Elbette Tanrı kusursuzdur, ardından melekler gelir, meleklerin hemen altında İnsanlar ya da İnsanoğlu yer alır. Bizim hemen altımızda hayvanlar. İşte buna büyük varoluş zinciri deniyor. Genel kozmoloji buydu, genel çerçevenin bir parçasıydı. Ortaçağda, orta çağa dek olan zamanlarda.

Darwin şunu yaptı: Şöyle söyledi: hayatın temel evrimsel başlangıç koşulları var. Evrim türleşme denen bir şey yapar. Yani türler yaratır. Yaşamın amacı ne? Tür yaratmak, hepsi bu. Tür yaratıyor. Bu yüzden meleklerin ve Tanrı’nın hemen altında yer aldığımız bu resmin yerine Darwin bize şu resmi verdi: Hayat tekerleği, hayat ağacı ya da hayat çalısı. Biz, milyonlarca türden birisi olarak Homo sapiens… bu iki metaforun bilişsel anlamlarını bir düşünün. Darwin’in metaforu hiçbir şekilde insanı övmezken diğeri yüceltiyor. Gezegende  şu anda kaç tane tür olduğunu bilmiyoruz. Hiç rastlamadığımız, keşfetmediğimiz nice tür var. Öyle kalsın. 10 milyon tür olabilir gezegende. Biz sadece tek bir türüz. Tek bir türüz ve herşeyin sadece bizim amaçlarımız için var olduğunu sanıyoruz. İşte Darwin bize milyonlarca türlerden biri olduğumuzu gösterdi. Bizi tanrı yaratmadı; aynı doğal süreçler, doğal seçilim tarafından yaratıldık, diğer hayvanlar gibi . Darwin hayvan olduğumuzun altını çizdi, ve hayvanlardan ancak derece anlamında farklı olduğumuzu, cins anlamında farklı olmadığımızı söyledi. Bu çok önemli. Hayvanlardan derece anlamında farklıyız, ama cins anlamında farklı değiliz. Darwin bunu bekliyordu, Bilişsel Etholoji’nin bize anlattığı şeyleri, İnsanın Türeyişi ve diğer eserlerinde, özellikle de Türlerin Kökeni’nden sonra yazdığı en önemli eserlerinde bundan söz ediyordu.

Darwin bize sahip olduğumuz herşeyi hayvanlardan aldığımızı söyledi: duygularımızı, keyiflerimizi, neşelerimizi, üzülme kapasitemizi, düşünme kapasitemizi, herşeyi. Bunların hepsi hayvanlardan geliyor. Ve bir hayvan olduğumuz için, zamanla evrilerek gelişmiş bir önbeynimiz oldu. O dönemlerde evrim hakkında çok az şey biliniyordu. İnsanlar Afrika’dan geldiğimizden bile pek emin değildi. İnsanlar hâlâ siyahların aşağı ırk olduğunu söylüyordu, insan bile olmadıklarına inanıyorlardı. Daha gorilleri ya da büyük kuyruksuz maymunları bile görmemiştik. O zamanlar bilgimiz bu kadar  ilkel bir durumdaydı.

Derece anlamında farklıyız cins anlamında değiliz, yani biz hayvanız, tek farkımız daha akıllı olmamız. Farklı hislerimiz ya da deneyimlerimiz olabilir öteki hayvanlardan, ama bunların hepsi derece farklılıkları, cins farklılıkları değil. Yani hepimiz aynı aileye aitiz. Doğadan ayrı değiliz, kopuk değiliz; hepimiz doğanın parçasıyız.

O halde; Dünya’nın merkezi biz değildik, bu resimde (yani yeni resimde) bir merkez yok. Eski resim nasıl onarılacaktı peki? Hatırlayın, ne zaman insan üstünlüğü kumaşında bir yırtık olsa bunu dikmemiz gerektiğini söylemiştim. Kozmolojik resimde bir yırtık var, çıkıp halledin hemen. Darwin’i nasıl halledersiniz peki? Çok zor olmadı.

1-     Cins olarak değil derece olarak farklı olduğumuzu söylemiş, görmezden gelirsiniz.

2-     Dirikesim  projesini geliştirmek için biyoloji bilimlerini kullanırsınız. Bu arada Darwin dirikesimi destekliyordu, karşı değildi. Belki çok tutarlı etik kavrayışı yoktu. Biyoloji bilimlerine odaklanarak onu dirikesim için kullanırsınız. Darwin doğada  işbirliği olduğundan söz ediyordu. Darwin’i düşününce aklımıza rekabet geliyor, doğal seçilim bir rekabettir, en güçlü olanın ayakta kaldığı bir rekabettir. Darwin bu ifadeyi  hiç kullanmadı. Bu ifadeyi ilk kullanan Herbert Spencer oldu. Darwin işbirliğini öneminden söz etti. Hayatta kalmayı başartan bütün türlerin birbiriyle  işbirliği yapmayı öğrendiğini anlattı. Olay sadece rekabet değildi.

O halde Darwin’den sonra yeniden evrenin efendileri olmamız  için kozmolojik kumaştaki bu yırtığı nasıl düzeltirsiniz?

Darwinizm’i Sosyal Darwinizm’e dönüştürerek.

Darwinizm’i kapitalizmin ideolojisine dönüştürerek.

Rekabet düşüncesini alır ve işbirliği düşüncesini unutursunuz, rekabetçi hayvanlar olduğumuzu söylersiniz, evrim merdiveninin en üstüne sürünerek çıkmışızdır, bu yüzden en üste bizim olmamız normaldir. Böylece Güçlü Olan Haklıdır düşüncesi ortaya çıkar. Bu kavrama döneceğim. Ardından toplumdaki rekabetin önemini vurgularsınız.

Doğada rekabetin bir rolü vardır, doğal seçilimde ve hayatı sürdürmede.

Toplumda ise rekabetin bir rolü var mı? Kapitalizmde var, değil mi? Çünkü kapitalist toplumlar rekabete dayanır. Marks bu miti toplumda rekabet değil, tekel vardır diyerek bir kenara koydu. Tekel kontrolü, fiyat tespiti, pazarların egemenliği. Aslında bu toplumun kökünü kazımaya çalıştığı şey rekabeti ta kendisidir. Kapitalist ideoloji rekabet fikrini yüceltir, bunu dev şirketlerin arzularını yerine getirmek için kullanır, bir yandan da tekel kontrolü gerçeğinin görmezden gelinmesi ya da bulanıklaştırılması için çabalar. Zengin olan, sosyal merdivenin en tepesinde yer alan ve oraya doğal düzenlemelerle varmış olanlar, elit olmak için seçilmişler adına yapar. Diğer bir deyişle, sınıflı toplum doğallaştırılmıştır.

İşte Darwin’den sonra oluşan yırtığı böyle dikersiniz. Darwin’i kapitalist bir ideoloğa dönüştürürsünüz.

Dünya evrenin merkezinde değil. Biz de Darwinizmi kapitalist bir ideolojiye, türcü bir ideolojiye dönüştürdük ve kumaştaki yırtığı diktik.

20. yüzyılda ise Nietzsche ve Freud çıkıyor karşımıza. Freud “Rüyaların Yorumu”’nu 1900’de yazdı. Nietzsche 1889’da  öldü ve ve 11 sene boyunca komada yaşadı. En muhteşem akıllardan biri böyle sönüp gitti. Nietzsche ve Freud aklın İnsan’ın merkezinde yer almadığını söyledi bize. Buna işaret eden Darwin’di. Kendimizi akıllı canlılar olaral görüyoruz, bir özümüz var ve bu öz de rasyonel bire özmüş gibi görüyoruz. Nietzsche ve Freud Darwin’a pek işaret etmedilerse de Darwin’in sözlerinin altını çizmiş oldular; içgüdüleri, iradesi, rasyonel olmayan itkileri tarafından yönetilen hayvanlar ve aslında rasyonel altı varlıklar olduğumuzu söylediler. Bu durum genelde aysberg metaforu ile ifade edilir. Akıl vardır, ama benliğin tamamı olmak yerine sadece bir parçası olmak durumundadır. Buradaki herşey; bilinç  altı, rasyonel altı güçlerin hepsi yaşamda daha büyük güçlüdür. Gerçekte bize şekil veren ve bizi kontrol eden budur. Nietzsche ve Freud İnsan’ın Dünya’nın merkezinde, aklın da İnsan’ın merkezinde olmadığını söyler. Hepimiz hayvanızdır, akıl tarafından yönetilmiyoruzdur. Nietzsche, Descartes’ın “Düşünüyorum; o halde varım” sözüne bir cevap olarak “bilinç altı, id düşünüyor; o halde varım” demiştir. Akıl, yaşamımızdaki rasyonel altı güçlerin bir yan ürünüdür. Geminin kaptanı değildir, sadece bir tayfadır, sadece mürettebattan birisidir, o kadar. Hiç birşeyin kontrolünde değildir.

Peki kumaştaki bu yırtığı nasıl yamarsınız? Çok zarar verici değil mi? İnsan kimliğine, binlerce yıl boyunca Batı düşüncesinin oluşturduğu kimliğe ne kadar zarar veriyor. Bunu nasıl onarırsınız? Artık 20.yüzyıla gelmiş bulunuyoruz, ve tam anlamıyla hayvan olduğumuz ortaya konuyor; Aristo’nun, Kilise’nin yanıldığı, Katolik teoloji ve bilimin yanıldığı ortaya  çıkıyor; rasyonel varlıklar değiliz. Bunu nasıl onarırsınız?

Nietzche’yi bir Nazi’ye dönüştürürsünüz. Nietzsche’nin  güç istemi düşüncesi; hayvan olduğumuz, iktidar sahibi olma arzumuzun olduğu; kendimizi, sınırlarımızı aşmak, kontrol etmek, baskı altına almak olduğu düşüncesi Nietzsche’nin kısmen kastetiği şeydir, yani, kendini aşma iradesi, kendi sınırlarını saf bir iradeyle aşabilme iradesinden söz eder. Güç istemini toplumsal bir güce dönüştürürsünüz, Nieztsche’yi Yahudilere karşı olan bir düşünüre dönüştürürsünüz. Nietzsche’nin kız kardeşinin Nazilere yazılarını yayına hazırlarken yardım etmiş olması Nieztsche’yi Nazi gibi gösteriyor, sanki Alman nasyonalistlerden birisiymiş gibi, oysa Nietzsche Batı Avrupa’da, Batı modernitesinde var olan en yavaş ve sıkıcı kültürün Alman kültürü olduğunu yazmıştır açık açık. Almanlardan, Alman düşünürlerden nefret ediyordu Nietzsche.

Böylece Nietzsche’nin üzerinden geçip onu bir Nazi’ye dönüştürürsünüz.

Freud çok ilginçtir; çünkü Freud rasyonalite  konusunda çelişkiler taşıyordu. Rasyonel bir hayvan olmadığımızı ama bedenlerimizi, benliğimizi kontrol edebileceğimizi, Psikoanaliz aracılığıyla özgürleşebileceğimizi söyler. Psikoanaliz yeni bir bilim türüdür. Böylece Freud bilimi toplumdaki en üst konumuna yükseltmiş oldu. Freud özgür olmasak bile irademiz, bilinç dışımız ve  kontrol edemediğimiz ve anlamadığımız güçler tarafından yönetildiğimizi, psikoanaliz aracılığıyla onları anlayabileceğimizi ve rasyonel anlamda onların kontrolünü elimize geçirebileceğimizi söyler. Freud ayrıca terapötik toplumu yaratmıştır, bu da insanları insanlardan beklenen sosyal davranış örüntülerine uyum sağlama yönünde normalleştirmiştir.

Bu devrimlerin her biri son derece radikaldi. Bütün resmi yok ettiler. Ancak bu çeşit bir hayvan olarak, kibirli, gerçeğe dayanamayan, katlanamayan canlılar olarak biz bütün bu  modernite devrimlerini alıp değiştirdik, böylece dengemizi koruyabildik, gene evrenin efendileri rolünü oynamamız mümkün oldu. Yeryüzündeki tanrı rolünü oynayabildik böylece.

Başka şeyler oldu sonra.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1940’larda, 1950’lerde, yapay zekâ ve bilgisayarlar çıktı ortaya. Bunu hemen geçeceğim. Bizlerden bir çok anlamda daha zeki olan makineler yaratmaya başladık. 2. Dünya Savaşı filmleri vardır, oda büyüklüğünde  bilgisayarlar görürsünüz, ama  şimdi dizüstü bilgisayarlar bile o bilgisayarlardan daha güçlü. Bilgisayarlar bizden daha hızlı düşünebiliyor, daha verimli düşünebiliyor. Onlara bizim zihin çocuklarımız adını verebiliriz. Bilgisayarları yarattık ama insan kültüründe bir endişe var, bu bilgisayarların bizi kontrol etmek, bizi yaratmak için geleceğine dair bir endişe söz konusu. Makinelerin tahakkümüne dair bu endişe kendini bilim kurgu eserlerinde belli ediyor. “2001” filmini düşünün mesela. Hal adındaki bilgisayar uzay gemisinde mühendislere itaatsizlik ediyor, emir almayı reddediyor. Terminatör’ü düşünün. Makineler başka bir gezegenden İnsanlığı yok etmek için geliyorlar. Makineler, robotlar, yani insan tarafından dizayn edilmiş aletler.

Matrix’i düşünün, bu filmde de makineler tarafından saldırıya uğruyoruz. Bunların hepsi bizden daha zeki, kontrolümüzden çıkabilecek olan, Frankenstein gibi , bizi yokedebilecek şeyler yaratmamızla  ilgili bir endişeyi dışavuruyor. O halde ne yapmamız lazım? Bu tehdidi ehlileştirmemiz gerek değil mi? Çünkü sadece bilim kurguda dışa vuruluyor.2001 filminin devamı 2010 filmiydi: Hal’in isyanı aslında sadece  kötü yazılmış bir bilgisayar programıydı. Hepsi buymuş. Yani aslında makine isyan etmemiş.

Terminatör  2? Arnold Scwartzenegger’ı, yani tehdidi alıp evcil hayvana dönüştürürsünüz. Terminatör 2’de artık tamamen evcilleşmiştir, tehdit filan kalmamıştır ortada. Matrix’te biz yeneriz, matriksteki makineleri yok ederiz. Acaba salonda makinelere destek veren tek kişi ben miydim? 2012 adlı filmi izlediniz mi? Orada da dev dalgalardan yana olan tek kişi ben miydim? Herhalde öyle; çünkü ben bu saçma sapan sonlardan bezdim. Bu endişe bilim kurgu filmlerinde açık açık görülüyor. Kendi  yarattığımız güçler tarafından eziliyoruz. Nihayet bu gezegende hak ettiğimizi buluyoruz. Yaşasın büyük dalgalar, yaşasın robotlar, yaşasın makineler ! Ama elbette yanlış takıma tezahürat yapıyorum. Hollywood’un bizi eve mutsuz şekilde yollayacak hali yok, bu yüzden kazanan daima insanlar  oluyor.

Uzaylılar da telaş etmemiz gereken bir diğer konu, onlar da üstün konumumuzu tehdit ediyor. Bu da bilim kurgularda ifade ediliyor. Bu konuda çok yazdım, uzaylılar ve  onların insan üstünlüğü düşüncesine ne türden bir tehdit oluşturduğu konusunda birçok şey yazdım.

Buradan son devrime geçebiliriz: Son devrim, hayvan hakları ve bilişsel etholoji devrimidir.

Artık oyun oynayamayız. Bilim….bilimde çok kendine  özgü bir şey var. Bilim her zaman bize yalan söyleyen ideolojilerin bir parçası oldu. Kim olduğumuz konusunda din bize yalan söyledi. Filozoflar bize kim olduğumuz konusunda yalan söyledi. Bilim de bu konuda bize yalan söyledi. Ancak bilim kendi yanlışlarını düzelten bir girişimdir. Eğer bilime  işine yapması için izin verilirse, mesela paranın yozlaştırıcı etkilerinden uzak hareket etmesine izin verilirse, o zaman eninde sonunda size doğruları söylemeye başlayacaktır.

1970 ve 1980’lerde Donald Griffin adında bir adam Bilişsel Etholoji adında yeni bir bilim dalı kurdu.

Bilişsel Etholoji; hayvan davranışının, hayvan sosyal yaşamı, hayvan duyguları ve hayvan zekâsının karmaşıklığının bilimsel olarak  incelenmesidir.

Bilişsel Etholoji hayvanların Descartes’ın söylediğinin tam tersine basit makineler olmadığını söyler. Bilişsel etholoji, insanların yaşadığı her tecrübeyi hayvanların da yaşadığını söyler: yalnızdırlar, kederlenirler, üzülürler, neşelenirler. Sosyal yaşamlarının kompleks kurallar sistemine dayandığını söyler. Bir şempanze toplumu içgüdüler tarafından değil, kurallar tarafından yönetilir. Konacak kurallar vardır, ihlal edilecek kurallar vardır, siz ya kurallara uyarsınız ya da alfa erkek aşağı iner ve toplumda düzeni yeniden sağlar ta ki yeni bir alfa erkek ortaya çıkana dek. Kurallara dayalı bir toplumdur bu, hayvanlar kuralların ne olduğunu bilir, kuralların uyulmasına dair beklentiler vardır, aynen bizim toplumumuzdaki gibi.

Bilişsel Etholoji bize türlü türlü ilginç deneyler gösterdi, benim şahsen hep destekleyeceğim deneyler. Meselâ; hayvanların zekâsına dair sadece hemen birkaç örnek verebilirim:  Bir alana iki şempanze koyuyorsunuz, telden aşağı muz sarkıtıyorsunuz. Şempanzeler ona ulaşamıyor. Ardından etrafa iki üç kutu koyuyorsunuz. Bakalım ne  oluyor? Teybe basılıyor, “hadi bakalım “. Şempanzeler muza bakıp “kahretsin, keşke şu muz bende olsaydı, acayip acıktım. Ama bir dakika, şurada  üç tane  kutu var.Üst üste koysak muza ulaşabiliriz… İyi fikir, Henry, hadi!”dedi. Ardından kutuları üst üste koyup muzu aldılar.

Sorun çözüyorlar. Yani akıllarını kullanıyorlar, mantıklı bir biçimde düşünüyorlar. Eğer bundan şüphe duyan varsa, şöyle söyleyeyim. Amerikan işaret dili var. İşaret dilini, öğrenebilecekleri ortak bir dili verince şempanzeler “ben yalnızım” diyebiliyor, “ben açım” diyebiliyor, “o kötü bir adam” diyebiliyorlar. Hikâye anlatmaya başlıyorlar. Birden bire o tüylü gözlerin arkasında, o  kaşların arkadaşında bir akıl biçimleniyor, bizimle konuşuyor, ve bunu ortak bir dil, işaret dili olduğu için yapabiliyor.

Ya da leksigramı düşünün. Sembollerin olduğu bir bilgisayar yani. Şempanzeler sembollere vurabiliyor, cümle kurabiliyor, leksigram aracılığıyla kompleks düşüncelerini anlatabiliyorlar.

Yani hayvanların konuşabildiğini, akıl yürütebildiklerini, aynen bizim gibi düşünebildiklerini öğrenmiş bulunuyoruz. Balinaların, yunusların ne düşündüğünü merak edebiliriz; çünkü bu hayvanların  inanılmaz zihinleri, beyinleri var, balina beyinleri kesinlikle bizim beynimizden daha büyük. Yunuslarda nota ıslıkları var aynen bir isim gibi, balinalarsa şarkı söylüyor, ne anlama geldikleri hâlâ araştırılıyor, bir anlamı olduğunu biliyoruz, yani bir sembolik anlamın olduğunu biliyoruz. Colaroda’da yaşayan bazı  çayır köpekleri detaylı bir şekilde incelendi ve her bir avcı hayvan için, insan için bir sözcüklerinin ya da seslerinin olduğu ortaya çıktı. İyi bir sözcük değil tabii. “Kötü hayvan”.” Dikkat edin”, gibi.

Söylemeye çalıştığım şey şu: bilim artık hayvan zekâsını ciddi ciddi incelemeye başladı. Bulduklarımız şaşırtıcıydı. Çünkü esas aptal hayvanların biz olduğu ortaya çıktı; çünkü bütün bu  kibirle , bu ayrımcılıkla, bu önyargılı kafa yapısıyla, bir kedi ya da köpekle yaşayan herkesin çok iyi bildiği bir şeyi dikkate almayı reddettik: bu hayvanların hisleri ve duyguları var, bize benziyorlar, biz onlara benziyoruz, düşünceleri ve duyguları var, basit makineler değil karmaşık yapılı canlılar bunlar. Bu çalışmayı başlatan Donald Griffin’e bakabilirsiniz, bazılarınız Marc Bekoff’u duymuştur, Bekoff hem çağdaş hem de son derece üretken bir bilişsel etholog.

Bilimde bu devrim yaşanmaya devam ediyor. Bilim kültürümüze doğrudan kendisinin yaydığı hataları kendisi düzeltmeye başlıyor. Çünkü bilim bize daima  rasyonel canlılar olduğumuzu, hayvanların basit makineler olduğunu, ne istersek onu yapabileceğimizi söyledi. Oysa şimdi giderek güçlü bir ortak kanı oluşuyor, Bilişsel etholoji artık tartışılmıyor bile. Bilimsel çevrelerde sayıları giderek artan bilim insanlarının artık Bilişsel Etholoji’nin bulgularını kabul etmeye başladığı görülüyor. Ne anlama geliyor peki bu? Bilim insanları artık türcülükten vaz geçiyor.

Bilim camiasında hayvanların kompleks sosyal yaşamları, kompleks düşünceleri, hisleri olduğu, bizim gibi oldukları, aramızda cins anlamında değil derece anlamında farklılıkları olduğu kabul görüyor. Şimdi bilim insanlarının kendi kuramlarından doğru sonuçlar çıkarmasını bekliyoruz. Çünkü, örneğin, büyük kuyruklu maymunları düşünün, artık onlar üzerinde kesinlikle deney yapamayız. Çünkü bize  çok fazla benziyorlar. Ancak 1990’lı yıllarda insan genomu projesiyle beraber bu sonuca varıldı. Yani sayılar değişse bile %98.6 oranında şempanzelerle genetik anlamda aynı olduğumuzu öğrendik. Şempanzeler orangutanlara kıyasla bize genetik anlamda daha yakın. Bizler kuzeniz. Kendi biyolojik kuzenlerimiz üzerinde deney yapamayız.

Eğer büyük kuyruklu maymunlar üzerinde deney yapmıyorsak, o zaman kediler üzerinde de yapmamalıyız. Köpekler, fareler üzerinde de yapmamalıyız. Dirikesim ölü bir ideolojidir. Ölü bir bilimdir. Kötü bir bilimdir. Sahte bir bilimdir.

Artık düşünürlerin ve bilim insanlarının bize anlatmaya çalıştığı şeylerden sonuçlar çıkarmaya başlıyoruz. Bu hatayı, bu kadar uzun zaman boyunca düşünme biçimimizi yönetmiş olan, hiyerarşinin en tepesine bizi yerleştiren bu dünya görüşünü siliyoruz; çünkü bu hiyerarşide bize yer yok. Bu gezegeni yönetmek için gereken şefkat ve zekâ bizde hiçbir zaman olmadı. Artık kavramamız gereken şey; bu gezegenden kopuk olmadığımızı, aslında gezegenin bir parçası olduğumuzu anlamak. Büyük bir toplum içerisinde yaşıyoruz, ve  insan toplumundan çok daha büyük bir toplum bu. Sık sık şu klişeyi duyarsınız, “hepimiz tek bir ırka aitiz, insan ırkına aitiz” derler.

Biz tek bir topluma aitiz, biyotopluma aitiz. Yunanca Gaia, Dünya anlamına geliyor. Dünyaya aitiz,  bir toplumun üyesi olarak dünyaya aitiz. Ve bir toplumun üyesi olmak demek o toplumda saygıyla yaşamak demektir. Toplumunuzun diğer üyelerine kendi eşitiniz gibi hürmet gösterirsiniz. Haklarınız varsa toplumdaki diğer canlılara karşı sorumluluklarınız ve görevleriniz de vardır. Bu sorumlulukları hayata geçirmenin tam zamanı. Çünkü biz, Homo sapiens bu gezegende hiç iyi yaşamadık. Bu gezegende yırtıcı ve avlanan hayvanlar olarak yaşadık, gezegendeki en tehlikeli hayvan olarak, gezegeni kendi çıkarları için sömürgeleştiren tek tür olarak yaşadık , bakın sonucu nasıl oldu.

10 bin yıllık uygarlığın sonuçlarına bakın! Felaket. Alev alev, her yanı dumana boğmuş, bilim kurgudan çıkmış gibi bir felaket, işte gezegene yaptığımız şey bu. Bu yüzden ya sorumluluk yüklenerek yaşamayı öğrenmeli, bu gezegende ya dosdoğru yaşamalı ya da hiç yaşamamalıyız.

Eğer öteki yaşam formlarıyla uyum içinde yaşamayacaksak yaşamaya hakkımız yok.

Bütün devrimlere  ihtiyacımız var. İnsanmerkezciliği ve türcülüğü yenmek için bu devrimci süreci yaşamaya ihtiyacımız vardı. Bu kozmolojik haritayı tamamen yıkmak ve parçalamak ve merkezi olmayan bir dünya görüşü yaratmaya ihtiyacımız vardı.

Toplumsal devrimler gerekiyor.

Sadece bilişsel, ahlâki devrimler değil, kurumsal devrimlere de ihtiyacımız var.

Kapitalist ekonomide yaşıyoruz, büyü ya da öl diyen bir sistem. Büyüme bağımlılığı olan bir ekonomi. Nüfusumuz artıyor. Tüketim oranlarımız artıyor, öldürdüğümüz ve yediğimiz hayvan sayış artıyor. Sürekli bir artış var. Bunun sürdürülmesi imkânsız.

Dünya bize kendi diliyle “siz burada yaşamak için gereken uyumun çok uzağında yaşıyorsunuz” diyor.

Çevreci etik bize “bu gezegende nasıl mı yaşarsınız? Diğer canlılar nasıl yaşıyor, bir bakın” diyor. Gezegenin çalışma tarzına bakın, ve bununla uyum halinde yaşayın, diyor.

Modern bilgilerimizin daha üstün olduğunu düşünmek yerine yerlilerin kültürünün bir parçası olan bu ekobilgeliğe kulak verseydik, hayvanların bize bir şey söyleyebildiği, ormanların bir şeyler söyleyebildiği bu bilgeliğe kulak verseydik, bu kadim bilgeliğe kulak verseydik keşke. Oysa ironik olarak bu yeni bilimler sanki bir çemberi, döngüyü tamamlıyoruz gibi bir his yaratıyor, sanki zaten hep bildiğimiz birşeyi öğrenmeye başlıyormuşuz gibi bir his yaratıyor.

Gezegenin geri kalanıyla uyum içerisinde yaşamamız gerek. Bilim bize bugün  bunu söylüyor. İşte bu bilginin bir kısmı hayvan haklarıdır, bize bütün canlıların eşit hakları olduğunu söyler, vardır  çünkü aynen bizimki gibi ya da bizimkiyle eşit çıkarları vardır. Bir kedinin, farenin ya da şempanzenin acı çekmeme konusundaki menfaatleri kesinlikle bizim çıkarlarımızla aynıdır. İşkenceden ve acıdan uzak olmak istiyorlar, yaşamlarını doğallıkla özgürce yaşamak istiyorlar; huzur içinde, aileleriyle, toplumlarıyla uyum içerisinde doğal konumları içerisinde, doğal içgüdüleriyle, doğal arzuları ve doğal yaşam süreçlerini yaşamak istiyor hayvanlar, aynen bizler gibi.

Hayvan hakları bu devrimin çok önemli bir kısmı. Çevre etiği de bu devrimin bir parçası. Veganizm de bu devrimin bir parçası. Veganizm bu ideolojileri alarak kendi yaşamlarımızda pratiğe sokuyor. Etik sebeplerle vegan olduğumuzda öteki insanlara hayvanların insanlar tüketsin diye var olan bir kaynak olmadığına  inandığımızı gösteriyoruz. Tadlarının güzel olması öldürmeyi haklı çıkaran bir şey değildir. Aynen avcılığın eğlenceli olmaması gibi. Avcılar: “avlanmak çok eğlenceli, ben çok zevk alıyorum” diyor. Bu, hayvanları yemek için öne sürdüğümüz aynı bahane. Ama bu bahaneler artık işe yaramıyor.

Kendi varlığımızla uyum halinde olmalıyız. Etik ve pratik anlayışlarımıza uyum getirmeli, kendimizi bu gezegene  uydurmalıyız. Yaşanan devrimlere bakınca, neredeyse çok geç kaldığımızı görüyoruz. Çok geç kaldık. Neresinden dönersek kârdır, ama gezegene verdiğimiz zarar o halde ki geri dönüşü mümkün olmayabilir.

Gezegende  şu anda 7 milyar insan yaşıyor. Yılda 50- 60 milyar arası kara hayvanı tüketiyoruz. 7 milyar insan 50 milyar kara hayvanı tüketiyor. Buna bir de denizde yaşayan hayvanları, balinaları, yunuslar vb. eklerseniz milyarlarca artıyor bu sayı, 100 milyar, 150 milyar hayvandan söz ediyoruz. İnsanların senede yediği hayvan sayısı. Sürdürülmesi imkânsız. Yağmur ormanlarını yok ediyoruz. Okyanusları küle dönüştürüyoruz. İklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden birisi tarım ticareti, tarım; okyanusların kirlenmesinde, okyanus yapısının bozulmasında bir numaralı sebep et tüketimidir. Yağmur ormanlarının yok edilmesindeki en önemli sebeplerden birisi kağıt kullanımının yanında çiftlik hayvanları için otlak olarak kullanılan topraklardır.

Sürdürülmesi imkânsız bir kültürde yaşıyoruz, kapitalizm işe yaramıyor; çünkü kapitalizm için herşey sömürülecek bir kaynak. Pazarlar genişlemezse bütün bu imparatorluk çöker. Yaşanmak üzere  olan bu zaten, imparatorluk çöküyor. Endüstriyel sistem çöküyor, herşey giderek daha kötü oluyor.

2050 yılında dünyada 10-15  milyar insan olacak. 7 milyarla yaşanan problemleri düşünün. 2050’ye gidin…10-15 milyar insan. Daha fazla et tüketeceğiz. 2050 yılında et tüketimi ikiye katlanacak. Gelişmekte olan ülkelere de bakmamız gerek. “Dünya bir ABD daha kaldıramaz” cümlesini duymuşunuzdur, ABD dünya nüfusunun %5’i olsa da dünyadaki kaynakların %25’ini tüketiyor. Çin’de 1.3 milyar insan var. Çin orta sınıfında 300 milyon insan var. ABD’de toplam 300 milyon insan var. Gezegende 2 ABD var, bir tane daha kaldıramaz dünya. Hindistan hızla büyüyor, hızla etçil bir topluma dönüşüyor. Endonezya önümüzdeki 5 yıl içerisinde et tüketimini artırmayı  planlıyor.

Ciddi bir sorunumuz var. Söylediğim gibi kurumsal değişimlere ihtiyacımız var; ama modern kültürlerin ve kadım kültürlerin, ilkel insanların, çağdaş bilimin kolektif bilgeliğini işitmeye de ihtiyacımız var. Gezegendeki varoluşumuzun her bir parçasını radikal anlamda devrimlerle değiştirmeliyiz. Yoksa yaşanacak bir gezegen kalmayacak geriye.

Çeviri.cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s