Türcülüğe karşı Marxist bir tepki

image

Judy Heithmar- Brit Schulte

Öncelikle bu yazının sömürü ve zulmün olmayacağına,  sürdürülebilir kaynakların insan ve hayvan ihtiyaçlarıyla bir araya gelebileceğine, ve insanların özgür bağlantılar kurarak organize olabileceğine inanan Marksist feministler tarafından  kaleme alındığını söylememiz gerekiyor. Ayrıca Species and Class sitesinin yönetim kurulundaki katılımcılarından biri olan Roland Windsor Vincent’a bir yanıt vermenin yanı sıra bu yazı daha geniş bir perspektifle hayvan politikasını genişletmek ve güçlendirmek amacıyla hayvan hakları ve hayvan refahı hareketi içindeki sorunlu bazı eğilimleri de açığa çıkarmak gibi bir amaç güdüyor. Bu duruş ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığına karşı hoşgörü göstermiyor; zira bu baskı sistemleri çoğunlukla hayvan hakları ve hayvan refahından yana olduğunu iddia edenler tarafından sık sık kullanılıyor (PETA konusuna girmeyelim şimdi).

Öncelikle Roland’ın yazısıyla ilgili yorum ve eleştirilerde bulunmak istiyoruz. Belki de yazıdaki en önemli nokta,  dev bir hapisane ulusu kavramı içerisinde hapise atılanlar arasındaki ırksal uyuşmazlıklardan hiç söz edilmiyor oluşu. Bu istatistiklere göre;  hapise girenlerin oranı her 3 siyah erkekten 1’i, her 7 Latin kökenli erkekten 1’i iken sıra beyazlara geldiğinde bu oran 1/17 oluyor. Bunu hiç dikkate almayan Roland’ın yazısı farklı ırktan insanların deneyimlerini, hayatları bu ABD hapisane sistemi sebebiyle mahvolan insanların yaşam tecrübelerini bir kenara koyuyor ve ne yazık ki ırkçı bir  ihmâle dönüşmüş oluyor. Ayrıca içeri atılan herkesten “hükümlü” diye söz etmek sadece olumsuz bir anlam oluşturmakla kalmıyor, eğer amacınız dayanışmayı güçlendirmek, hayvan refahı ve hapisanelerin boşaltılması gibi mücadeleleri birleştirmekse son derece problematik bir hâl alıyor.

Buna ek olarak “ezilmenin hiyerarşisi” konusunda kimse bir şey diyemez- burada oturup da baskı Olimpiyatları filan oynayamaz,  kapitalist sistemde hangi sömürünün daha iyi olduğunu, neye benzediği yada benzemediğini tartışamayız, böyle yapmak günlük olarak ezilen ve sömürülenlere karşı bir adaletsizlik ve bir hakarettir. Roland ayrıca şiddet dolu bir zulmü aklamak için insanların diğer hayvanlara benzetilmesi konusundan da hiç söz etmiyor. Örneğin Soykırım’dan kurtulanlar Nazilerin Yahudilerden “mikrop”, “inek”, “köpek” vb. isimlerle söz ettiğini ve bu sözlerle özellikle kadınları ve çocukları kastettiklerini söylüyor. Daha da kuşku çeken bir diğer nokta ise; yaşayan, his ve duyguları olan canlıların nasıl metalaştırıldığına ve bu olgunun kendini insan bedeni ve emeğinde, hayvanların bedenleri ve hayvanların ölümlerinde nasıl farklı biçimlerde ortaya koyduğuna dair hiçbir şey söylenmemesi.

Popüler olarak hayvan özgürlüğü adı verilen hayvan kurtuluşu mücadelesi, ezici sömürücü kapitalist sisteme karşı mücadele verenler tarafından ciddiye alınmak istiyorsa ahlâkçı, köhnemiş, eski ırkçı benzetmelerden uzaklaşması gerekiyor.

Peter Singer gibi etikçi düşünürlerin tarihin çöp sepetine atılmaları lâzım- ancak şunlar şunlar oldu demek için adı geçmeli. Sırf “Hayvan Özgürleşmesi” kitabını yazdı diye adı anılmamalı. Çünkü bu çalışma artık eskimiş olduğu gibi ciddi derecede bir problematik bir dile sahip, ayrıca hayvanların muazzam boyutlardaki sömürüsüne son vermek için bir hareketin belkemiği olmak için yeterli niteliklere de sahip değil.

Singer’ı bir kenara koyarken onun bazı insanların anne baba olmaya uygun olmadığı, özellikle de Down sendromu olan çocukların yaşama uygun olmadığı gibi bedensel engelli karşıtı ve ırkçı önerilerini de çöpe yollamak gerek. Singer açık açık zihinsel engelli çocukların yok edilmesini savundu, böyle yaparak ırk ıslahına açıkça destek vermiş oldu. “Rethinking Life and Death” adlı kitabında Singer, Down sendromu olan bir çocuğu öldürmeyi “ Down sendromu olan bir insanın yaşam kalitesi böyle bir çocuğun yaşamnı sürdürmek için tıbbi bakımın zorunlu hale geldiği standardın altında kaldığı için etik bir edimdir” şeklinde savunabiliyor. Singer’ın mantığına göre “hayatı sürdürmeye yönelik bakım” kavramı sadece tıbbi bir müdahaleyi değil, çocuğun genel anlamda bakılıp büyütülmesi ve beslenmesi gibi daha genel bir olguya işaret ediyor.

​Singer’a göre bir çocuğun öldürülmesini mümkün kılan ahlâki çıta “gelecek günlerin çok karamsar bir görüntü çizmesi” ve bu sebeple bu çocukların “ gitar çalamayacak, bilim kurgudan keyif alamayacak, yabancı bir dil öğrenemeyecek, son Woody Allen filmi sohbet edemeyecek, saygı değer bir atlet, basketbol oyuncusu ya da tenis oyuncusu olamayacak olması”dır. Bu adam eğer hayvan hakları hareketi kazanmak ya da yükselişe geçmek istiyorsa güvenebileceği bir düşünür değil. Bu hareketin engelli karşıtları ya da ırkçılar tarafından şekillenmesine izin veremeyiz.

Tam tersine insan ve hayvan kurtuluşu mücadelesinde önümüzü açması için farklı mücadelelerin kavşak noktalarına dair yaklaşımlar sunabilen Angela Davis veya A. Breeze Harper gibi düşünürlere dönmeliyiz yüzümüzü.

Angela Davis bedenlerinimizdeki sömürgeciliğin sona erdirilmesi konusunda şunları söylüyor: “yediğimiz yiyeceklerde büyük zulümler var…tavuklar endüstriyel çiftliklerde üretiliyor…kapitalizm zihinlerimizi sömürgeleştirdi… (ölü) metaya bakmak yeterli… günlük olarak kullandığımız metaların altında yatan o ilişkileri görmeyi reddediyoruz.”

Hayvan sömürüsü son derece derinden işçi sömürüsüyle ilişkilidir. İşçilerin fabrika çiftliklerinde çalışmak zorunda bırakıldıkları koşullar sürdürülebilir özellikler barındırmaz, uygunsuzdur. Bu  işçilerin karşı karşıya kaldığı ciddi sağlık riskleri ve tehlikeler sadece zulme uğramış, işkence görmüş hayvanlarla karşı karşıya geldikleri anlarla sınırlı değil. Endüstriyel kazaları da düşünmemiz gerek- işçilerin içinde debelendiği pestisitleri, dışkı ve atıkları, iş kazalarını düşünmeliyiz; liste sürüp gidiyor ve giderek daha dehşet verici bir hâl alıyor. Ayrıca bu işlerde farklı ırktan insanların çalıştığını da söylememiz gerek. Bu işçilerin çoğu göçmen ve vatandaş olamadıkları için her türden istismara katlanmak zorunda kalıyorlar.

Tarım işçileri sendikaları buharlaşıp yok  oldu, bu işçiler  kimyasal madde solumak zorunda kalmaları, şiddet barındıran ve iğrenç koşullarda çalışmaları sebebiyle travma yaşamalarından kaynaklı hastalıklarla boğuşmak zorunda kalıyorlar. ILO’ya göre tarım işçileri diğer sektörlere kıyasla 2 kat daha fazla ölme riskiyle karşı karşıya, milyonlarca tarım işçisi bir çok tarım kimyasalı ve pestisite maruz kalmaları sebebiyle  çok ciddi sağlık problemleri yaşıyor. İşçilerin çoğu çok az para kazanıyor, ailelerini düşük maliyetli, genetiği değiştirilmiş, hormonlarına müdahale edilmiş gıdalarla beslemeye zorlanıyorlar. Yoksullar bugüne dek yemeğin hep en kötüsünü yedi, bugünün düşük maaşlı işçileri de bir istisna oluşturmuyor. Gıdalar düzenli olarak niteliksizleştiriliyor, düşük maliyetli etinde büyüme hormonu var; böylece hayvan hemen büyüyor, bu hormon müdahalesi ile daha zayıf balık, dana, kümes hayvanı, domuz üretilebiliyor, öldürülebiliyor ve bunlar daha hızlı satılabiliyor. O halde işiniz sizi öldürmezse bu iş sonucunda üretilen gıda öldürüyor.

Büyük tarım şirketleri, işçilerinin refahını ya da ekolojik sürdürülebilirliği umursamıyor; onların tek derdi kârlarının artması ve büyümeleri. Kâr elde etmeye yönelik bu çaba hayvanların ve işçilerin maruz bırakıldığı insanlık dışı, korkunç koşullara yol açıyor. İşçiler hayvanları insani yollarla öldürmek için eğitim görmüyor; işçiler  inanılmaz bir hızla et ve ceset üretmek için eğitiliyorlar. Çoğu yan ürün çöpe gidiyor, böylece dünyanın en devasa kirlilik marjinini yaratmış oluyor. WorldWatch Institute tarafından yayınlanan bir rapora göre büyük baş hayvanlar ve bu hayvanlardan elde edilen yan ürünler dünyadaki yıllık gaz emisyonunun yarısından fazlasından sorumlu, iklim değişikliğinin en önde gelen sebeplerinden birisi bu.  Bir başka nokta ise “karışık et ürünleri”: at etiyle inek etinin vd.nin karıştırıldığı ve satıldığı, malzemeden kaçılarak maliyetlerin azaltıldığı bir yöntem bu.

His ve duyguları olan diğer canlıların işkenceden geçirilip katledildiği bu işlerin işçilerin ruh yapısına da zarar verdiğini kimse  inkâr edemez. Stres ve gaddarlık dolu bu iş, çok güçlü mental ve fiziksel bir bedel ödetiyor çalışanlara. İnsan ya da hayvan hiçbir canlı bu koşullarda yaşamak, çalışmak ve ölmek zorunda kalmamalı.

Hayvan ve insan sömürüsü arasında sonsuz benzerlikler var, bütün acı ve ızdırapların anası kapitalizmdir. Bizler bu ortak noktalara engelli karşıtı ya da ırkçı taktik ve yaklaşımlara sığınmadan işaret edebilmeliyiz. Eğer amacımız sömürü ve baskının olmadığı bir dünya ise  bütün mücadelemiz toplumda bütün ezilenler arasındaki boşlukları uygun bağlantılar ve anlamlı bir dayanışma  ile birleştirmeye yönelik olmalı.

Çev.Cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s