Vejetaryenlik etiği

Dr. Steve Best

(Dr. Best’in bir üniversitede Vejetaryenlik-veganlık üzerine verdiği ders sunumu)

Evet! Et cinayettir! Arabanın arkasına yapıştırılan bir sticker da olabilir bu; ama abartı filan değil, ve bunu destekleyecek güçlü argümanlar bulunuyor.

Hayvanların hakları var! Oy kullanma hakkı değil ama, bizim gibi yaşama hakkı, özgürlük, ve mutlu olma hakkı var- işkence görmeme ve kaba insanların manasız arzuları adına öldürülmeme hakları var.

En önemli hakları, yaşam hakkı; bu hakkı onlardan alanlar katildir, ve bu hak ihlaline dahil olanlar da suç ortağıdır; yasalar bu konuda hemfikir olmasa da etik açısından tam tersi doğru.

Burada hayvan hakları ve vejetaryenizm adına ve onlara karşı geliştirilen argümanları tartışmak istiyorum; bu düşüncelere karşı geliştirilmiş argümanların neden zayıf olduğunu ve bu düşünceler adına geliştirilmiş argümanların neden güçlü argümanlar olduğunu incelemek istiyorum.

Hayvan hakları ve vejetaryenlik kavramları birbiriyle doğrudan bağlantılı; çünkü eğer hayvanların hakları varsa, insanların da vejetaryen olma ve bu nedenle hayvanların yaşama haklarına saygı gösterme görevleri var demektir.

ETİK NEDİR?

Öncelikle “etik” kavramı ile ne demek istediğimi açıklayayım: etik, doğrunun ve yanlışın felsefi anlamda incelenmesi anlamına gelir; iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, eylemlerimizin ve onların olası ve gerçek sonuçlarının eleştirel olarak değerlendirilmesidir.

Her eylem doğası gereği etik değildir; bazıları mesela estetik ve tat meselesidir; acaba duvarları pembeye mi boyasam yoksa beyaza mı? Muz mu severim çilek mi? Duş mu alsam banyo mu yapsam?

Etik bir durum, insanın eylemleri başka birisini potansiyel olarak etkileme olasılığı varsa ortaya  çıkar; yukarıda verdiğim örnekler kimseye etki etmediği için etik konular değildir.

Ancak etik soruları da barındırabilirler: pembe duvarı görünce ya bazı insanlar ciddi bir şekilde hastalanırsa? Çiftçiler birliği çilekler kimyasal zehirler sebebiyle  ölüyor diye çilekleri boykot ederse? Peki ya ben komşunun karısıyla duş almaya karar verirsem?

Etik, eylemlerimize sınırlamalar getiren ahlaki engebelerdir; eğer bir eylemin yanlış olduğuna karar verirsek onu yapmamamız gerekir; etikle ilgili sorun ise seçmemiz gereken şeylerin her zaman en uygun olan seçenek olmaması ya da o an işimize geldiği gibi davranmamızı engelleyici bir özellik taşımamasıdır.

Peki ya sizde Plato’nun sözünü ettiği o Gyges yüzüğü olsaydı (ve böylece görünmez olabilseydiniz)? Onu kullanır mıydınız yoksa yok mu ederdiniz? Banka mı soyardınız? Mağazaların soyunma odalarına mı gizlenirdiniz?

John Lilly araştırmalarının yunuslara zarar verdiğini anladığında, bu hayvanların protesto ederek intihar ettiğini idrak ettiği zaman bütün çalışmalarına son verdi ve hayatının geri kalanını yunuslara yardım ederek geçirmeye karar verdi; şöyle düşünüyordu, “ bu kadar gelişmiş canlıların tutulduğu bir toplama kampını yöneten kişi olmak istemiyorum.”

İyi bir eylemin iki yönü vardır: motivasyon ve sonuç; doğru şeyi yapmak, her zaman iyi olan şeyi yapmakla aynı şey değildir; eğer Bay Parababası kendi imajını düzeltmek ya da vergi indiriminden yararlanmak için hayır kurumlarına para bağışlıyorsa o kişinin etik birisi olmadığını söyleyebiliriz.

Aynı şekilde, eğer Bay Tombul eğer sadece sağlığını düzeltmek amacıyla vejetaryen oluyorsa o kişinin sağlığı için doğru olan şeyi yaptığını söyleyebiliriz, bu seçiminin hayvanlara ve çevreye faydası olacaktır; ama bu kişi etik davranıyor mu?

Hayır, etik değil , bencilce davranıyor; sadece bu durumda bu bencilliğin hayvanlara ve çevreye faydası oluyor- iyi bir eylem ama doğru bir eylem değil.

Yapılabilecek en anlamlı şeylerden birisi, insanın etik sebeplerle vejetaryen olmasıdır, hayvanlara, dünyaya ve küresel et kompleksinin sebep olduğu yıkımdan hayatları etkilenen insanlara duyulan şefkat ve merhamet sebebiyle vejetaryen olmaktır.

Burada şefkat-merhamet kelimesini özellikle kullanıyorum; çünkü etik sadece bir dizi rasyonel ilkenin kuru ve mantıklı bir şekilde kullanılmasından ibaret değildir; sadece beyinle alakası yok, bir kalp meselesi de olmalı, yaşama yönelik bir duyarlılıkla- bütün hayata-, her türden yaşam biçiminin yaşadığı acı ve ızdıraba yönelik bir isyan etme arzusu ve buna son vermeye yönelik kesin bir iradeyle ilgisi olmalı.

Elbette et ve süt ürünleri yemek tamamen etik bir konu, yoksa sadece bir tercih ya da tat meselesi değil- burada sadece yanlış yönlendirilmiş beslenme biçimlerimizi tatmin etmek  amacıyla her yıl öldürülen milyarlarca hayvanın çıkarları söz konusu.

Jeffrey Dahmer insan etinden hoşlanıyordu—buna ne demek lazm? Sonuçta insan eti yemesi onun tuhaf bir beslenme biçimi miydi yoksa bu yanlış mıydı?

Aşağıda göstereceğim gibi, insanın hayvan eti yemesi de farklı değildir; her durumda bir hayat çalınır, Tanrı’nın yaratıklarından biri bir başka varlığın ellerinde hayatını kaybeder.

VEJETARYENLİĞE KARŞIT ARGÜMANLAR

Önce vejetaryenliğe karşı öne sürülen bazı itirazları görelim.

1)     İncil’den kaynaklı argümanlar

Günümüzün modern, bilimsel dünyasında insanlar hayvanları tahakküm altına almak ve et yemek için gerekli bahaneleri İncil’den bulabiliyorlar; iki pasaj özellikle sık sık kullanılır:

–          İnsanlara Tanrı şöyle emreder: “çoğalın, dünyanın her yerini doldurun, ona boyun eğdirin, denizdeki balığa, havadaki kuşa ve toprak üzerinde hareket eden her bir canlıya hakim olun.

–          Nuh’a Tanrı şöyle söyledi: dünyadaki her hayvan senden korkacak, her kümes hayvanı, toprak üzerinde gezen herşey, denizdeki bütün balıklar; hepsi sana ait; yaşayan herşey senin için et olacak.

Bu tür pasajlar antroposentrizmin bir kilise geleneği olmasında hayati öneme sahipti; 13. yüzyılda St. Thomas Aquinas şu sözleri söylediğinde kilisenin resmi bakışını da ortaya koymuş oluyordu: “ilahi emir, hayvanları doğal düzen içerisinde insanların onları kullanması için yaratmıştır”.

Hristiyan dini insanların hayvanlara yönelik egemenliğini meşrulaştırmak için dört argümana başvurur: a) hayvanlar bizim mülkümüzdür; b) ruha sahip olan insanlar Tanrı’nın imgesine göre yaratılmışlardır, ve hayvanların ruhu yoktur; c)hayvanlar şiddet doludur, bu yüzden insanların hayvanlara şiddete başvurarak ve zalimce davranmasında yanlış olan birşey yoktur; d) hayvanlar acı hissedemezler.

Bu iddiaların İncil’de temelleri bulunuyor; aynı diğer gerici meseleler gibi, hayvanların dinen sömürülmesi de İncil’in selektif bir okumaya tabi tutulmasını gerektirir; bazı pasajlar bizi şiddete ve kibirli olmaya çağırırken, diğer pasajlar daha ortadan bir etik çağırısı yaparak bizleri dünyanın barışçıl ve şefkatli üyeleri  arasına katılmaya davet eder.

İdareci etik antroposentrik değil teosentrik bir etiğe başvurur:İnsan değil, Tanrı evrenin merkezindedir, hem insanlar hem de hayvanlar Tanrı’ya aittir.

Ancak insanın dünyada özel bir rolü vardır, hem dünyaya hem de hayvanlara bakması için bunlar kendisine emanet edilmiştir; onun işi dünyanın yaratıcı ruhunu hayata geçirirken doğayla uyum içerisinde yaşamaktır.

Genesis 2.15’te şöyle söylenir: Tanrı İnsan’ı (yaratılışı) gözetmesi ve toprağı işlemesi için Adn bahçesine yerleştirdi.

2.19’da Tanrı hayvanları onlara ne isim verecekler diye görmek için insanlara getirdi, denir… Tanrı’nın aklında hamburger, veal, biftek gibi isimlerin olduğunu sanmıyorum.

Exodus ve Tesnim’de hayvanlara karşı yerine getirmemiz gereken görevlerden bahsedilmektedir.

Eski ve Yeni Ahit’te vejetaryenizmi destekleyen pasajlar bulunuyor, örneğin İsa “ Öldüren kendini öldürür ve öldürülmüş hayvanların etini yiyen ölümün etini yer” diyor.

Ayrıca hayvanların ruhu olmadığını söyleyecek bir kanıtı İncil’de bulmak imkansız; tersine, bir çok yerde insanların ve hayvanların “ ortak yaşaması” öneriliyor; hem genesis hem de Ecclesiastes’te insanların ve hayvanların aynı gün, aynı tozdan yaratıldığı ve her ikisine de yaşamın lütfedildiği ve her ikisi de yeniden toza toprağa karışacağı için insanın hayvanlar üzerinde bir üstünlüğü olmadığı söyleniyor.

Eğer Nuh’un öyküsünü literal bir şekilde okuyacak olursak, hepimizin aynı gemide olduğu ortada.

Toparlarsak, Tanrı insanların hayvanlara “hükmetme”sini emrederken burada söz konusu olan tahakküm değil, korumacılıktır.

Bu görüş bir çok aziz tarafından da desteklendi, mesela; St. Basil, St. Isaac ve diğerlerini sayabiliriz; ama hiç birisi Assissili St. Francis gibi net bir örnek değildir, Ona göre hayvanlar ve insanlar Tanrı’nın tek bir ruhsal birliği içerisinde vardır, her ikisine de kardeşlerim diye seslenir.

1950’lerin ortasından beri Hristiyan kilisesi daha idareci bir etiğe doğru yol alıyor.

Bu çok ilerici bir tavır, ama seküler bir açıdan burada bir problem var: hayvanlar kendilerinden başka kimseye ait değil; hakçı görüşten ayrı olarak idareci bakış açısı hayvanlara içsel bir değer atfetmek yerine onlara araçsal bir değere sahiplermiş gibi bakıyor; insanların hayvanlara karşı bir takım görevleri olduğunu söylüyor, hayvanların hakları olduğunu söylemiyor, bu ikisi farklı şeyler.

2)     Doğa argümanı

Evrim teorisi ve ekoloji insanların doğal varlıklar olduğunu, hayvanlar gibi doğal seçilim aracılığıyla evrim geçirdiğini ve doğal dünyanın kompleks varlıkları olduğunu söylüyor bize.

Öyleyse: eğer hayat hayatı öldürüp yiyorsa ve insanlar da büyük besin zincirinin bir parçasıysa insanların hayvanları öldürmesi ve yemesi neden yanlış olsun?

Evet doğal varlıklar olduğumuz doğru ama sadece doğal varlıklar değiliz- bizler öldürmenin doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulayıp davranışını  buna göre yönlendirebilecek kapasitesi olan rasyonel bir kafaya sahip varlıklarız; kısacası bizler etik hayvanlarız.

Etik varlıklar olarak şu soruyu sorabiliriz, sormalıyız: öldürmek ne zaman bir haktır? Ve soruya cevap verebiliriz-sadece gerekliyken, gerekliliğini rasyonel olarak meşru gösterecek güçlü gerekçeler varken; ve hayvanları gıda amacıyla  öldürmeye ihtiyacımız olmadığına göre insan sağlığı için hayvan ürünlerinde gereksinmemiz olan hiç birşey yok, o halde hayvanları öldürmek gereksizdir ve bu yüzden de yanlıştır.

Modern dünyada, hayvanları gereklilikten değil, hırs ve çıkarlarımız için öldürüyoruz.

Bir aslan jogging yapan bir yuppieyi öldürdüğü zaman aslanı suçlayamayız, yanlış herhangi bir şey yapmamıştır; çünkü onun hayatı kendini dönüştüren bir etik tarafından yönlendirilmiyor; gerçekten de yuppielerin aslanların yaşam alanlarında jogging yapma hakları yok; bir avcı bir aslanı öldürdüğünde ise avcı bilerek, gereksiz bir şekilde ve tamamen yanlış bir eylem olarak hayat alır, spor ve zevk uğruna, tamamen saçma sebeplerden dolayı öldürür.

Hayvanların ahlaki statüleri ve hakları var, bu canlılar karşılıklı yardımlaşmanın bulunduğu kompleks toplumsal sistemlerde yaşarlar, ama açık bir etik sahibi moral özneler değildirler; biz hayvanların bize asla borçlu olamayacağı şeyler borçluyuz onlara.

İyi ya da  kötü, bu gezegenin çobanlarıyız ve hayata yönelik sorumluluğumuzun onu değiştirebilme gücümüzle eşit hale gelmesi gerek.

3)     Bitkilerin hissedebilme kapasitesi argümanı

Bitki yiyorsunuz, değil mi?

Bu odadaki kaç vejetaryen bu argümanla karşılaştı? Kaç tanesi güya vejateryen ikiyüzlülüğünü kesin bir dille reddettiğine emin olan asık bir surata boş boş baktı?

Bu odadaki bitki katillerine yazıklar olsun ! Buradaki her mide bir mezarlık, değil mi? Yanlış!

Elbette, bitki hayatı ile  ilgili söylenenler aslında hayvanları öldürmek için transparan bir meşrulaştırma aracı, birden bire etçiller hayata değer vermeye başlıyorlar!

Burada söz konusu olan hayvanları ve  bitkileri yemek arasında sanki önemli bir fark yokmuş gibi davranmak, sanki bir bitkiyi yemek o bitkiyi “öldürmek”miş gibi; hayvanları yemek bitkileri yemekten farklı olmadığına göre,o zaman hayvan yememizde bir sorun yok.

Bitkilerde bir derece duyarlık vardır; dokunma ve müzik gibi bazı uyarıcılara tepki verdikleri görülüyor; ama bütün gün müzik  çalsa bitkilerimin büyüyeceğinden emin değilim açıkçası.

Bitkiler ve hayvanlar arasındaki farklar ve birini veya diğerini yemek konusunda net olalım.

Öncelikle, bitkiler hayvanlar gibi acı veya zevk hissetmezler; merkezi bir sinir sistemleri ya da beyinleri yoktur; bir kuzunun boğazını kesmekle, bir domuza elektroşok vererek öldürmekle ya da bir civcivin gagasını koparmakla bir elmayı dilimlemek aynı şey değildir.

İkincisi, bitkilerin ayakları yoktur, özgür dolaşma gereksinimi yoktur; bitkiyi bir kovaya koyduğumuzda onu bir şeyden yoksun bırakmış olmayız; bir hayvanı kafese tıkmakla aynı şey değildir.

Üçüncüsü, bitkiler kompleks sosyal bağları olan sosyal varlıklar değildir; bir bitkiyi hayvanların ailelerinden  koparılıp yetiştirilmesi gibi izole şekilde büyütmek ona acı vermez.

Dördüncüsü, ve  en önemlisi, bitki-temelli bir beslenme biçimi ekolojik olarak doğru bir seçimdir oysa ete dayanan bir beslenme biçimi ekolojiye zarar verir; hayvan eti  yemeye dayanan beslenme biçimi sayesinde küresel et kültürü toprağı, suyu, doğal kaynakları ve yağmur ormanlarını mideye indiriyor.

İkiyüzlü olanlar aslında etçiller; çünkü etçiller sadece hayvanları tüketmekle kalmıyor bir yandan da vejetaryenlerden daha fazla bitki tüketiyor; çünkü hayvanlar büyük oranlarda ot, tahıl ve tohum yiyorlar. Bir dönüm arazide vegan beslenme biçimiyle 20 kat fazla insan beslenebilir.

Elbette insanların da varolma hakkı var, hayatta kalmak için bir şeyler yemek zorundayız; eğer bir bitkiyi öldürmek kötülükse, kesinlikle bunun daha küçük çapta bir kötülük olduğunu söyleyebiliriz.

Bu dünya üzerinde mümkün olan en çok nezaket, merhamet ve  farkındalıkla yaşamak zorundayız- belki de vejetaryen felsefe ve hayat tarzını daha iyi anlatan bir tanım bulamayız.

4) Akıl ve dil argümanı

Sadece dili, aklı ve farkındalığı bulunanların hakları vardır; hayvanlarda bunlar bulunmadığına göre, hakları da yoktur.

Descartes’a bakmak gerek: Descartes şöyle söylemişti: “çocukluğumuzdan itibaren aptal hayvanların düşünebildiği inancından daha fazla alıştırıldığımız bir ikinci önyargı bulmak imkansız”.

Descartes samimiyetle hayvanların “düşünemeyen vahşiler” olduğuna, onlara karşı hiç bir sorumluluğumuz olmadığına; aslında hayvanların bilinçli duygulardan uzak makineler ya da otomatlar olduğuna inanıyordu.

Descartes hayvanların çığlık attığını ya da ağladığını inkar etmiyordu; ama ona göre bunlar bir makinenin çıkardığı gürültülerdi; onun öğretileri köpekleri anastezi kullanmadan kesip biçme (dirikesim) yönünde insanlara ilham verdi.

Akıl ve dille ilgili bu argüman iki büyük açıdan kesinlikle yanlıştır:

Öncelikle, insanlar ve hayvanlar arasındaki farklılıkları abartır, en azından daha üst memeli gruplardakileri abartır. Ayrıca; balina, yunus, goril ve şempanze gibi gelişmiş memelilerin önemli rasyonel ve lingüistik yeteneklerini  bulunduğuna dair ciddi kanıtlar var.  Biz hâlen hayvan zekâsı konusunda karanlık çağlardayız; ayrıca bilim daha çok geliştikçe hayvanların aslında ne kadar kompleks varlıklar olduğunu ve daha üst memelilerin bize benzediğini öğreniyoruz. Şu anda  insanlar ve şempanzeler arasındaki ortalama aminoasit farklılığının %1’den az (%.8) olduğunu; şempanzeler genetik olarak orangutanlara değil insanlara daha çok yakın olduğunu öğreniyoruz. Son kitabı “Shadows of Our Ancestors”’da Carl Sagan sadece insanlara özgü 30 nitelik sayıyor ve bu niteliklerin hepsi şempanzelerde de bulunuyor- alet yapıyor ve kullanıyorlar, dil öğrenebiliyor ve kullanabiliyorlar, benlik duygusuna sahipler vb.   Daha fazla vaktim olsaydı, yunusların, şempanzelerin ve gorillerin dil kullanma yeteneğiyle  ilgili kanıtları burada tartışmak isterdim; goril Koko ve onun kedi sevgisinden ve dili ifadelerini belirtmek için nasıl kullandığından bahsetmek isterdim; annesini kaybettiği için acı çeken ve bu yüzden ölen şempanze Flint’ten söz ederdim; yas tutup göz yaşı döken fillerden bahsederdim. Evcil hayvanları olanlar hayvan zekasının ne olduğunu bir çok bilim adamının kabul etmeye istekli olduğundan daha fazla biliyor -antropomorfizm korkusu hayvanları makineye indirgiyor. Hayvan zekasıyla ilgili argümanların kompleksitelerini tartışmak yerine size kısa bir şey göstereyim-gördüğüm en üzücü şeylerden biri- ve siz kendiniz hayvanlar zeki mi ve hem saygımızı hem de merhametimizi hak edecek kadar duyarlı mı karar verin.

(Beuy videosu izlenir.)

(Beuy adlı goril kendisini eğiten insana  çok bağlanmış ve kompleks işaret dilini öğrenmiştir; eğiticisi onu 17 sene boyunca ziyaret etmez, 17 sene sonra geri döndüğünde Beuy eğiticisini hemen tanır, bütün o eski oyunları ve işaretleri yapmaya başlar; eğiticisi onu bir kez daha terketmek zorunda kalır.)

Bu goril ihtiyaçları, duyguları ve ilgileri olan bir birey… ve bunların hepsi reddediliyor. Sirk fillerinin neden ortalığı yıktığını merak eden var mı? Üzgünüm  Descartes, ama robotlar isyan etmezler!

Burada altını çizmek istediğim ikinci nokta ise dil ve akıl konusunun aslında konumuzla bir bağlantısının olmadığı: hayvanlar şu andaki kadar duyarlı ve sosyal, zeki olmasaydı bile hak sahibi olmak adına gerekli olan 3 temel kritere sahip oldukları için değişen bir şey olmazdı: bu canlıların duyguları var, hem zevk hem de acı hissedebiliyorlar, kompleks duygulara sahipler ve çıkarları var-amaçları, hedefleri ve istekleri var ve bunları elde etseler de etmeseler de onlar için önemliler.

HAYVAN HAKLARI VE VEJETARYENLİĞİ SAVUNAN ARGÜMANLAR

O halde şu soru ortaya çıkıyor: hak dediğimiz şey nedir ve hangi temele dayanarak insan ya da hayvan bireyler haklara sahiptir?

Haklar özgürlükle alakalı güçlü etik iddialardır; kişisel özgürlükleri korur;  kimsenin  vücuduna, mülküne veya hayati çıkarlarına zarar verilmemesini sağlar; bunlar topluma karşı bazen topluma yönelik iddialardır ve yasal desteğe gereksinirler.

Hak sahibi olmak içsel değere sahip olmaktır; bir canlı olarak birinin değeri onun bir başkası tarafından kullanılabilir bir şey haline getirilmesine bağlı değildir; her canlı kendi içerisinde bir amaçtır, başka birisinin ihtiyaçları için bir araç değildir.

İçsel bir değeri olmak; başka hak sahibi canlıların, özellikle de bunu verebilecek bir durumda olan bilinçli ve etik insanların saygısını hak etmek demektir.

Bazı insanlar bu noktayı hayvanların hem kendilerine hem de bize karşı sorumlulukları ya da görevleri olmadığı ve bu sebeple hakları da olmadığını öne sürmek için kullanırlar.

Ama haklar her zaman görev duygusu gerektirmez; önceden söylediğim gibi, hayvanlarla onların bize bir şey borçlu olmadığı, ama bizim onlara borçlu olduğumu şeklinde asimetrik bir ilişkimiz var.

Şöyle düşünün: bir bebeğin hakları olduğunu söylüyoruz, ama ne tür görevleri var? Anne babanın bebeğe karşı görevleri var; ama bebeğin anne babaya karşı görevleri yok; bebeğin tek görevi altındaki bezde.

Hayvanlar gibi, bebeklerin de hakları var; ama bu haklar aklı, dili, farkındalık hissi gelişmiş- bunlar ahlaki sorumluluk için gerekli ve yeterli koşullardır- ahlak sahibi öznelerin paradigma örnekleri değildir.

1. Argüman: Faydacı argüman

Eğer hak konusundaki ilk argümana yani faydacı argümana bakarsak, kalın kafalı felsefi itirazların sebep olduğu sisin içinden geçip  ana meseleye parmak bastığını görürüz.

BENTHAM: mesele hayvanların konuşabilmesi ya da akıl yürütebilmesi değildir, acı çekip çekmedikleridir.

Ancak insanın mantıksal ve lingüistik yetenekleri ne kadar göz boyayıcı olursa olsun hayvanlarla ortak noktamız acı ve ağrıyı hissedebilme yeteneğimizdir.

Faydacı felsefe sadece fayda ya da sonuçlarla  ilgilenir; doğru eylemin maksimum sayıda insanın zevki ve mutluluğunu maksimum düzeye getiren davranış olduğunu söyler.

Faydacılığın en önemli erdemi, akıldan çok duygulara odaklanması, ve böylece hayvanları ahlaki alana taşıması.

Ama bu adımın felsefi bir desteğe ihtiyacı var, bu destek de 1975 yılında Peter Singer çığır açan kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni yazana dek yoktu.

SINGER: Faydacılığın felsefi temelini mükemmel bir şekilde açıklamıştır:

Irkçılık, cinsiyet ayrımcılığı ve türcülük arasında güçlü bir analoji bulunuyor: her örnekte bir grup kendini bir diğerinden keskin bir şekilde ayrı tutarak kendisini içsel olarak daha üstün diye ilan ediyor; her bir durumda gerçekte hiç bir temeli bulunmayan bir çok keyfi sebepler öne sürülüyor.

Singer insanlar ve hayvanlar arasında gerçek farklılıklar olduğunu reddetmiyor; ama bu farklılıkların ahlaki anlamda bağlayıcı olduğunu düşünmüyor. Bu odada, bazı insanlar daha uzun, daha sarışın, daha beyaz ve diğerlerinden daha hızlı- her biri gerçek bir farklılık; ama bu insanların diğerlerinden daha çok hakkı olduğu anlamına gelir mi? Aynı şekilde, eğer insanlar hayvanlardan daha çok zekiyse ve farkındalık sahibiyse , hayvanlara haklarını vermemek için bu meşru bir temel olabilir mi?

Singer, hayvan haklarını reddetmek için sadece dil ve aklı kıstas kabul edersek aynı sebeple insanların büyük bir bölümünün de bu hakları sahip olmaması gerektiğini düşünmemiz gerektiğini söyler. Fetüsler, bebekler, komadaki hastalar, bazı yaşlı insanlar ve ciddi mental bozukluğu olan insanların hakları olmaması gerektiğini söylememiz gerekir; bu insanlar ve hayvanlar üzerinde istediğimiz her türden deneyi gerçekleştirmemizi engelleyecek hiç bir ahlaki itirazımız olamaz o zaman; ve eğer bu insanlar ve benzeri potansiyeli olan insanlar üzerinden deney yapmanın meşruluğunu reddediyorsak o zaman aynı sebeple hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin meşruluğunu da reddetmemiz gerekir (aslında, Singer aşağıda açıklayacağım şekilde bazı deneylere olur gözüyle bakmaktadır).

Akıl argümanını daha iyi açıklamak için hayali bir olay kullanalım: eğer süper zeki uzaylılar dünyaya gelseydi, bizim rasyonellik düzeyimizi ilkel bulup bizleri kendi tıbbi deneyleri ve fabrika çiftçilikleri uğruna kullanabilirlerdi (tabii bu kadar evrim geçirdilerse sömüren bir tür olmazlardı, o ayrı).

Singer bütün yaşamların eşit değerde olduğunu ve insan ile hayvan yaşamlarına eşit ağırlık verilmesi gerektiğini tartışmaz; bir balık yerine bir insanın hayatına son verilmesi daha kötüdür, burada daha az bir acı ve kayıp söz konusudur; çünkü balık daha az mental kompleksiteye sahiptir.

Ama Singer’a göre durum öteki türlü de olabilir: bir şempanze, bir köpek ya da domuz ciddi mental rahatsızlığı bulunan bir çocuktan ya da ileri bunaklık durumunda bulunan bir insandan daha çok farkındalık sahibidir.

Yani: eğer gerekirse farkındalık ve mental kompleksitede farklı değerleri tartmak için kullanabileceğimiz türden bir ahlaki ölçüt vardır:”geleceği planlamak, kompleks iletişim becerileri sürdürmek vb gibi soyut düşünce kapasitesi bulunan, farkındalık sahibi bir canlının hayatının bu kapasitelere sahip olmayan canlıların yaşamından daha değerli olduğunu öne sürmek ayrımcılık değildir.”

O zaman, süper uzaylıların da bizi kullanması keyfilik ya da ayrımcılık değildir.

Aslında, farklı, duygu sahibi türlere eşit bir yaklaşım göstermeliyiz: “yapmamız gereken şey, hayvanları ahlaki ilgi çemberimize almak ve onların hayatına anlamsız sebeplerle harcanabilir şeyler gözüyle bakmaktan vazgeçmek.”

Ama eğer çıkarlar çatışıyorsa, Singer insanların hayvanların çıkarlarına baskın çıkabileceğini; ama bunu yapmak için de sağlam gerekçeleri olması gerektiğini söylüyor (bazı deneylere onay vermektedir ayrıca).

Ancak, sonuçta, Singer hayvan özgürlüğü amacına sağlam bir temel sağlama konusunda başarısız oluyor, faydacılığa içkin sorunlar sebebiyle,  haklar kavramı ve içkin değer konusuna önemli bir bağı olmaması nedeniyle oluyor bu- eşitlik veya özgürlük kavramını kullanmayı tercih ediyor.

Faydacılığın önemli sıkıntılarından biri, bir kişi ya da büyük bir grup olsun,  daha büyük bir mutluluk ya da zevk uğruna bireylerin feda edilmesini meşrulaştırmasıdır.

Kasaba şerifini düşünün: kasabada huzurun sağlanması için masum adam asılır.

Her türden hayvan sömürüsü meşrudur.

Hak temelli bir yaklaşım bu sorunların oluşmasını engeller; çünkü bir başkası uğruna canlıların nesneleştirilmesini onaylamaz, sonucunun ne kadar iyi olduğu da dikkate alınmaz.

2.argüman: Schweitzer ve yaşama arzusu

Albert Scweitzer 1920li yıllarda faydalanmacı bakışa ilginç bir alternatif geliştirdi.

Schweitzer’ın belki de  en çok bilinen çalışması “hayata hürmet etiği” adındaki yazısıdır; bu etiği şu şekilde özetleyebiliriz; ben  daha büyük bir hayat toplumunun bir parçasıyım, canlı olan herşeye hürmete diyorum; beni diğer yaşam formlarına bağlayan şey yaşama arzusudur; bütün yaşam biçimlerinin yaşama arzusu, var olma isteği, yapılacak etkinlikleri, gerçekleştirilecek bir amacı ve hayata geçirilecek bir potansiyeli vardır.

Schweitzer Budizm’le aynı ahlaki ilkeye dayanır: kesinlikle gerekmedikçe kimse kimseye zarar vermemelidir.

“Kesinlikle gerekmedikçe” şartı hayatın bazen hayata zarar vermek zorunda olduğunun samimiyetle kabul edilmesidir, Schweitzer bu konuda eziyet çekmiştir (ve eğer zarar vermek gerekiyorsa o zaman buna sebep olanların hem üzgün olması hem de vicdan azabı çekmesi gerektiğini söylemiştir- bu da hem Budizm’in hem de Hristiyanlığın bir karışımından söz ettiğini gösteriyor).

Ama soru şu: zarar vermek ne zaman kesinlikle gereklidir? Bizim bağlamımızda bir hayvana zarar vermek ne zaman gereklidir?

Yabani bir ayı bize saldırırsa belki; ama bu her zaman yaşanan bir durum değil.

İnsanların hayvanları spor için avlaması, kürkleri için onlara tuzak kurması, onları sirklerde ve rodeolarda sömürmesi, üzerlerinde kozmetik deneyleri yapması, tıbbi faydalar uğruna onları deneylere tabi tutması kesinlikle gerekli değildir.

Daha önemlisi, hayvanları yemek gerekli değildir! Taş devrinde yaşamıyoruz, süpermarketler çağında yaşıyoruz.

Ama Scweitzer’ın yaklaşımında önemli bir sorun var; bakış açısının güçlü ve sınırlı yanları aşağıdaki alıntıda görülebilir:

“ bir insan yardım edebileceği bütün hayat biçimlerine yardım edebildiği ve yaşayan herşeye zarar vermekten uzak durduğu zaman gerçekten etik olabilir; bu veya şu hayatın ne kadar değerli olduğuna dair bir soru sormaz ya da bunun ötesinde, ne kadar hissedebildiğine de bakmaz; ağaçtan yaprak koparmaz, çiçek koparmaz, hiç bir böceği ezmez; yazın lambasının ışığında çalışırken pencereyi kapalı tutar ve bir böceğin masaya düşüp ölmesine engel olur”.

Hayata hürmete yönelik hem  ilham verici hem de güçlü bir bakış; ama belki de ahlaki toplum tanımı çok geniş, burada çimenlerden kristal maddelere ve cansız varlıklara dek uzanıyor; gerçekten de, kendisinin de söylediği gibi, mistik bir felsefeyi, panteizmi geliştiriyor Scweitzer.

3.argüman: Regan ve yaşam öznesi

1983 tarihli kitabı The Case for Animal Rights’ta Tom Regan şu ana dek hayvan hakları adına öne sürülen en sert savunmayı yapar; onun durduğu yer Singer ve Schweitzer’ın sorunlarını bertaraf eder; duyguları olan hayat formlarına sadece ahlaki bir değer atfetmez, ayrıca bu canlıların vazgeçilmez hakları olduğunu ortaya koyar; insan adı verilen gelişmiş hayat formlarına öncelik tanıyan ahlaki toplum kavramına geniş bir bakış açısı getirir.

Regan  için “yaşam öznesi” olan her canlının hakları vardır; onun tanımının bir çok kademesi bulunuyor, duygu hissetmekten çıkar sahibi olmaya, bir gelecek planlamaktan zaman içerisinde tutarlı bir kimliğe sahip olmaya dek uzanıyor bu kademeler.

Ama bir yaşam öznesi olmak için gereken minimum seviye duygu sahibi olmak, arzu ve çıkar sahibi olmaktır; eğer birşey bir yaşam öznesi değilse o zaman onun içsel değeri ya da hakları yoktur.

Scweitzer’ın yaşama arzusu nosyonuna benziyor ama Regan bu çemberi inorganik maddelere dek genişletmiyor; buz kristalleri, çimenler ya da belki solucanlar bir yaşam öznesi değildir bu yüzden de içsel değerleri ya da hakları yoktur.

Ama balıkların var: belki gelecekle ilgili planları yok ama balıklar yaşamaktan hoşlanma kapasitesine sahipler; öyleyse onların da hakları var.

Buradaki sorunlardan biri dağları, ağaçları ve nehirleri bir koruma etiğinin ötesinde bir çevre etiğini nasıl oluşturabileceğimiz sorusu. İnorganik doğanın da hakları ve  içsel bir değeri olabilir mi? Regan’ın belirttiği gibi, bu tür bir yaklaşım geliştirmek aşırı derecede zor.

SINIR MESELELERİ

Ahlaki sınırların genişletilmesi bir çok zor soru getiriyor aklımıza; çünkü haklar mutlak şeyler değildir, ayrıca farklı  haklar ve çıkarlar birbiriyle çakışabilir ya da çelişebilir.

Sineklerin ve pirelerin hakları var mı? Aids virüsünün hakları var mı? Eğer yoksa, neden? Çizgiyi nerede çiziyoruz?

Schweitzer zor bir konumda, ama onun düşünceleri hepimizin ulaşmayı istemesi gereken bir ideal nokta oluşturuyor.

Ama Singer çizgiyi duygularda, Regan ise özne olmanın sınırlarında çiziyor.

Hem Singer hem de Regan psikolojik kompleksite sebebiyle insan hayatına öncelik tanıyorlar; filika örneğine bakarsak (4 insan 1 köpek ve biri atılmak zorunda) her insan köpeği atardı; aslında Regan tek bir insanı kurtarmak için bir milyon köpeği suya atardı !

Bu absürd bir şey ve bir noktada faydacılığın meşru bir çizgi oluşturduğunu görüyoruz; ama işte o çizgi neresidir orası belli değil, ben tek bir kişi karşısında bir milyon köpeğin hayatında daha fazla değer olduğunu hissediyorum; kişisel olarak bir milyon köpeği kurtarmak için kendi hayatımı feda edeceğimi hissediyorum, belki tek bir köpek için bile ( en azından tek bir köpek için hayatımı riske atardım).

Sebzelerin bir yaşam öznesi olduğunu ve hakları bulunduğunu düşünmüyorum; bu yüzden onları yemek kabul edilebilir; ama söz konusu inekler, domuzlar ve tavuklar olunca işler değişir.

Bir sineği veya karafatmayı bile öldüremem ama bu hayat formlarına karşı güçlü bir sorumluluk duygusu hissetmiyorum, onlarn bir yaşam öznesi olduğunu söylemek zor.

Ama: eğer pireler bana ve kedime saldırıyorsa , ölmeleri kaçınılmaz ! Kedimin ve benim rahatımı pirelerin sahip olabileceği haklardan önünde tutacağım kesin!

Aynı şekilde, eğer bir ayı bana saldırırsa, “ah ne şanslı ayı, ben hayvan haklarını savunan bir eylemciyim, lütfen beni ye!” demem, hayatım için dövüşürüm.

Ya da işini görsün diye bir aids virüsünü hoş karşılamam söz konusu olamaz.

Bu tür örnekler bir hayata son vermek için tek bir geçerli sebep gösteriyor: meşru müdafaa, bir diğeri de cezalandırma olabilir, aslında bu çok daha sorunlu bir çözüm ve hayvanlara uygulanamaz; çünkü hayvanlar birşeyden dolayı suçlu olamazlar.

Şunu düşünün: her yürüyüşe çıktığınızda, kaç böceğin üzerine basıyorsunuz? Uzun bir yolculuğa çıktığınızda arabanızla öldürdüğünüz binlercesine ne demeli?

Yaşayarak öldürüyoruz; bu odadaki hiç kimse henüz kendini öldürmediğine göre, hepimiz yaşamak, çalışmak ve arabamızı sürmemizin böcek gibi yaşam öznelerinden daha üstün olduğunu ve bu tür olaylarda haksız olmadığımızı hissediyordur.

Elbette bu öldürmeleri azaltmamız mümkün, işte vejetaryenliğin etik gücü de bu zaten.

HAKLAR, GÖREVLER VE EVRİM

Şimdi bir sonuca varma zamanı.

Hayvanlarla olan ilişkilerimiz bitki ve böceklerle olan ilişkilerimiz gibi varsayımsal ve dikenli bir durum oluşturmuyor: hayvanların net hakları var ve bizim de net görevlerimiz bulunuyor.

Sadece hayvanlara karışmama ve onları yememe gibi görevlerimiz yok, onlara yardım etme ve onların çıkarlarını savunma gibi görevlerimiz de var; zarar vermemek yetmiyor, aktif bir şekilde yardım etme görevimiz de bulunuyor.

Hangi mezar yazısını tercih edersiniz: “Burada hiç kimseye zarar vermeyen ve kendi işine bakan Mr.Bland yatıyor”mu yoksa “burada diğer canlılara tutku ve bağlılıkla hizmet eden bir dünya vatandaşı yatıyor” mu?

İdareci etikte doğru olan birşeyler vardır: bizim bilinçli, farkındalık sahibi, etik ve rasyonel varlıklar olmamız bize benzersiz görevler ve sorumluluklar yükler.

Görevlerimizin arasında etten uzak kalmak ve hem et hem de süt endüstrilerini boykot etmek de var; bu ürünleri satın alırken şöyle demiş oluyoruz:” evet, ben hayvanlara ve dünyaya yaptığınız şeyi onaylıyorum; işte size destek vermek için paramı veriyorum!”

Ama Hristiyanlığın ve seküler haklar bakış açısının olumlu mesajı ise merhamet, sevgi, fedakârlık ve hizmet  talep eden bir etiktir.

Bu mesajların sadece insanlara yönelik olduğunu düşünebilmek için insanın duyarlılığının ne kadar bozulmuş olması lazım? Sevgi ve merhametin sınırları var mı? Bu sınır cinsiyet mi, ırk mı, kabile mi, ulus mu yoksa türler mi?

Yardımımıza gereksinen bütün canlılara hizmet etmeliyiz; aramızda en az olanlar en büyük yardıma ihtiyaç duyuyor, bu yüzden hayvanların büyük bir iddiası var; onların sesi yok, bu yüzden insan aklının ve şefkatinin sesine güvenmek zorundalar.

Hayvan hakları, artık zamanı gelmiş bir düşünce; John Stuart Mill’in söylediği gibi, bütün büyük fikirler üç aşamadan geçerler; dalga geçilirler, tartışılırlar ve sonunda hem etik hem de bilim açısından gerçek olarak kabul edilirler: bütün büyük paradigmalar sonunda kabul edilinceye dek dalga geçilip sürekli reddedilmiştir; örnek vermek gerekirse, kuantum mekaniği, görecelik teorisi, plaka tektoniğini söyleyebiliriz; aynısı yeni etik kavramlar için de geçerli olmuştur, mesela; on sekizinci yüzyılda kadınların özgürlük haklarıyla dalga geçilmişti, aynı şekilde  on dokuzuncu yüzyılda siyahların özgürlüklerini kazanması argümanları da aşağılanıyordu; bu düşünceler geçerli oldukları için tartışıllmaya devam etti ve nihayetinde büyük oranda kabul edildi.

Her ne kadar mükemmel bir biçimde olmasa da haklar söylemi bir kez gündeme girdikten sonra erken kapitalist dönemin beyaz ve erkek mülk sahipleriyle sınırlı kalınamayacak kadar güçlü bir söylem olduğunu ortaya koymuştur, şimdi bu yıkıcı mantık sadece ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını, sömürgeciliği değiştirmiyor, antroposentrizm ve türcülüğü de değiştiriyor; artık özgürlüğe kavuşması gerekenler doğa ve hayvanlar!

Son otuz yıl içerisinde, feminist ve insan hakları hareketleriyle insan evriminde önemli gelişmeler yaşandığını gördük, bu gelişmeler de ahlaki evrimde yeni gelişmeler ortaya konduğu anlamına geliyordu, bu ahlaki gelişmeler de etiğin evrenselliğinin daha çok ilerlemesinin bir parçası oluyordu: benlikten klana, oradan topluma ve bütün dünyaya; insandan hayvanlara dek. Bir kişinin etik evrimi onun “biz” kavramına bakışıyla kabaca ölçülebilir; sizin “ biz” benliğiniz ne kadar büyük? Sınırlar daha geniş oldukça o kişi ruhsal ve ahlaki anlamda daha evrim geçirmiş birisi olur. Bu “biz” neden insanlarla sınırlasın ki kendini? Bu keyfi bir sınırlama olup artık hayata hürmet ve saygı duygusuyla yer değiştirmeli.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s