Usta türcü

İnek: dünyada en çok sömürülen canlılardan biri.

Ed Duvin, “Cyranos Journals” Editörü

İlerici toplum diğer canlılara ilgi gösterme konusunda uzun süre direndi, böyle yapmanın bir ayrıcalık ve denge  ihlâli olacağını varsaydı hep. Onların o eğri büğrü “savunmasızların savunulması” düşüncesine kapıldığımı hissediyorum,  ama aynı zamanda bu akıl hastanesinde eğlenmek bir çokları tarafından oldukça rağbet görüyor. Bir İonesco oyunu oynanıyor; insanlar milyarlar adedince helâk olmaya devam etsinler diye hayvanlara karşı ipe sapa gelmez argümanlar öne sürüyor. Bu oyun türümüzün bir tanımı gibi, labirentin içinde o derin kibrimizi kutluyor.

Hayvan hakları davasına 1970’lerde göç ettim,  bu kadar çok canlının böylesine uzun süredir sömürülmediği inancı etkiledi beni. Kültürel inkâr ne denli kök salmış olursa olsun, adı değişse de katliam katliamdır.  Bu çığlığı duyan çoğumuz zaten diğer toplumsal adalet mücadelelerinde bulunuyorduk , ama önümüzde uzanıp giden moral bozucu yola hiç birimiz hazırlıklı değildik. Evet, marjinlerde ilerlemeler kaydedildi, ama sistemik rölyefe kimse el uzatamadı henüz.

Diğer baskı biçimlerinde olduğu  gibi burada da temel dinamikler hem çok sayıda hem çok çeşitli. Bu cepheyi diğerlerinden ayıran ise tür sınırının aşılması. Böyle olunca, ortaya, miyopluğu bilgelikle karıştıran insan eğiliminden akıp gelen bir sürü temelsiz varsayım atılıyor. Diğer canlılara bizim için önemli olduğu düşünülen niteliklere göre değer atfediliyor, sanki değer denen şey narsisizmimizin türeviymiş gibi. Bu türden çok zehirli bir etnosentrizm, etik ve entelektüel dürüstlüğü gülünç duruma sokuyor, buna rağmen her cinsten eylemci bu tuhaflığa katkıda bulunmaya devam ediyor.

Söz konusu olan şey yaşam kalitesi üzerine tartışmak filan değil, diğer canlıların artık sürrealin sınırlarında gezinen iç dünyalarını bildiğimizi öne sürmek değil. Bu açıdan kendi türümüzle ilgili anlayışımız çok kısıtlı, diğer yaşam biçimleriyle ilgili çıkarımlarda bulunmak ise insanbiçimci kıvırmalardan ibaret. Amorf hayvan “hakları” kavramı söz konusu olunca da aynı şey söz konusu, insan haklarıyla ilgili kabul görmüş bir yapı geliştirmemiz gerekiyor. Şunu söyleyebiliriz; bütün hayvanlar kendi refahları için büyük önem taşıyan çıkarlara sahipler, bu  çıkarlar gereklilik çıtası doğrulanmadıkça aşılmaması gereken bir ahlâki bariyer oluşturuyor. Çok az kişi dehşet verici ihlâllerimizin bu standardı karşıladığını öne sürebilir, ama gücümüz ve yetkimiz adına bu inceliği kirletip bozmaya devam ediyoruz.

Diğer canlılarla ilgili kişisel inançlardan bağımsız olarak bazı gerçekler argüman kaldırmayacak kadar net: dünya düz değil, ve bir türün sırf kendi iştahını doyurmak adına bir başka türü kırıp geçirmesine izin veren ahlâki bir ruhsat bulunmuyor. Bazıları bu barbarlığı daha makul seviyelere çekmek için ter döküyor, ama  bir akrobat bile  bu tür saçma sapan zırvaları meşrulaştıracak şekilde eğilip bükülemez. Bazıları seküler hüzmanizme sığınıyor, bazıları Marks’tan söz ediyor ama çoğu hayvanları kendi eşitleri olarak görme nosyonunu ıskalıyor. Bir kere daha altını çiziyorum, eşitlik değil mesele, çünkü her tür tam anlamıyla bilemeyeceğimiz bir gerçeklikte yaşıyor, aynen otistik bir çocuğun yaşadığı dünya gibi ya da benim barınağımdaki canlar gibi. Onların değersiz olduğuna hükmetmek, kendi dehşet verici kibrimize ayna tutmaktır.

Burada sorulması elzem olan soru, iç içe geçerek örülmüş adalet prensiplerinin ortak bir iplikle birbirine bağlı olup olmadığı ya da  muktedirlere uygun olsun diye sınırlı sayıda mı uygulandığı olmalı. Tarih boyunca  insanlara karşı işlenen vahşetleri meşrulaştırmak için bir çok dışlayıcı yapılar kullanıldı. Başka canlılara  uygulandığında ise aynı ahlâk bozukluğu bütün farklı ideolojik görüşteki insanlar tarafından baş tacı ediliyor. Bu, en grotesk çeşitinden bir absürd tiyatro örneği, oyuncuların çoğu ilericilerin giysilerini kuşanarak oynuyor hem de. Kesinlikle Diyojen’in onların arasında olmadığını söyleyebiliriz.

Jeremy Bentham hayvanların acı çekip çekmediği sorusunun en önemli mesele olduğunu ileri sürmüştü, ben Bentham’ın his ve duygu sahibi olmakla ilgili yaklaşımından ayrılıyorum bu noktada. Meseleyi daha kökten terimlerle algılıyorum: insanlara diğer canlıları zorunlu ihtiyaçlarla değil sadece alınabilecek olana sahip olma arzusuyla katletme hakkını kim bahşetti? Tür sınırının ötesine geçmeyi başaramayanlar bu kan banyosunda suç ortaklığına davet ediyorlar hepimizi, işkence görenlerin çığlıkları hiçbir önem taşımıyor; çünkü kültürümüz bu çığlıkları duymamayı seçiyor. Köleleştirilmiş olanlarla beraber durmak daha büyük bir özgürlük ethosunun koparılıp atılamaz bir saç teli gibi ve  bunu görmezden gelmekse insanın birilerine benzemesine göre ayarlanmış bir ahlâk pusulasının varlığını ortaya koyuyor. Adaletsizlik hiçbir sınırı onurlandırmaz; çünkü adaletsizlik dediğin çok başlı bir canavardır.

Çev.Cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s