İnsan kimliği krizi ve taksonomi politikası

“Bizler büyük kuyruksuz maymunlarız-.. Bugüne dek biz dahil yaşamış olan bütün kuyruksuz maymunlar  birbirine bir ebeveyn-çocuk bağı gibi kırılmaz bir zincirle bağlı.

Moleküler kanıtlar şempanzelerle ortak atalarımızın Afrika’da beş ile yedi milyon yıl önce, yüz bin kuşak önce meselâ, yaşadığını düşündürüyor bizlere. Evrimsel standartlara göre bu, uzun bir zaman değil .”

Richard Dawkins.

Dr. Steve Best

Homo Sapiens’in doğadaki yerini ve doğasını bilmek isteyen
ve türümüzün daha geniş bir biyolojik tarih ve ilişki ağı içerisinde nasıl bir yeri
olduğunu bilmek isteyen herkes bilimsel tablolara başvurarak işe başlayabilir.
Formal isimlendirme, sınıflandırma ve türlerin hiyerarşik bir biçimde
sıralanmasına taksonomi adı veriliyor. Bu alanın modern öncüsü ise Carl
Linnaeus’tu (1707-1778).

Bir takım hantal  isim ve tanımlarla karşı karşıya bulunan Linnaeus
ortak fiziksel karakteristiklere dayanarak biyolojik sınıflandırmaları
düzenlemeye ve basitleştirmeye karar verdi.1735 yılında  “Systema naturae” (Doğanın Sistemi) adlı eserinin ilk baskısını hazırladı, bu kitabı sürekli yeniledi. Kitabın onuncu ve
son baskısı (1758) bilim adına standart bir referans haline geldi. Linnaean
taksonomik biyoçeşitliliği âlemlere ayırdı. Bu Âlemler; Filum/şube, Sınıf, Takım,
Familya, Cins ve Tür olarak alt kısımlara ayrılıyordu. Linneaus’tan itibaren bilim adamları onun şemasında bir çok değişiklikler yaptıysa da Linneaus’un modeli, türleri net, stabil ve evrensel bir tarz içerisinde organize etmeye çalışan uluslararası  bir terimleme çabası olarak daima temel olarak kabul görmüştür.

Linneaus modelinde genelden spesifik olana doğru bir ayrımlama görülür, bu modelde insanlar şöyle konumlandırılmıştır:

Âlem: Animalia (hayvanlar)

Filium/Şube: Chordata (anüs arkası kuyruk, pharyngeal solungaç

yarığı, notokord, ve a sığ dorsal sinir kordu)

Sınıf: Memeli (saç, sıcak kanlı, yavrusunu emzirir)

Takım: Primat (köprücük kemiği, kavrayışlı eller ve

başparmaklar, kesici ön dişler ve azı dişleri, stereoskop görüş)

Familia: Hominid (bipedal)

Cins: Homo (büyük beyinli, alet kullanan)

Tür: Homo sapiens (dil, rasyonalite, ve kültür)

Linneaus’un şeması hayatı kompleksite, zekâ ve mükemmellikten oluşan bir hiyerarşi içerisinde düzenleyen; insanları meleklerin ve Tanrı’nın hemen altına yerleştiren, hayvanları ise kaya ve ağaçların hemen üzerine konumlandıran Büyük Varoluş Zinciri’nden dramatik bir kopuş olduğu gibi aynı zamanda onun karşısında ayrıca net bir ilerlemeydi.

Ancak, bilimsel nesnellik ve kesinliğe rağmen taksonomiler “doğal” ilişkilerin gerçekliği olduğu gibi, birebir herşeyi kaydeden cihazlar tarafından elde edilmiş, önyargısız yansımaları değildir; tam tersine onlar sosyal inşalar ve önyargılı düzenlemeler olup bir dizi önkabuller ve ideolojiler tarafından koşullandırılmıştır. Tarihsel bir anlatı adına “gerçeklerin” anlamlı ilişkiler halinde seçilip düzenlenmesi gibi, taksonomik hiyerarşiler de
bir çok teorik ve teorik bir hâl almamış önyargılar tarafından şekillendirilir. “Tür” kategorisi birbirinden farklı yorumlara ve perspektiflere açık bir kategoridir, ve “ırk” gibi sosyal bir inşadır.

Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren bilim adamları “ırk” kategorisini nesnel ve insanlar arasındaki gerçek biyolojik farklılıklara dayandırarak geliştirdiler. Aslında ortaya konan ırk teorileri geniş insan nüfuslarını statik ve ideal tiplere dönüştürerek homojenize etme yönünde içi boş girişimlerdi, oysa insan grupları normalde ayrıksı, dinamik ve  melezdirler. Taksonomiler ayrıca Kafkasyalı ve Avrupalı  olmayan dünya kültürlerini
de altta gören ırkçı yargılarla doluydu. Linneaus’un kendisi de ırkçı ve Avrupa merkezli önyargıları şemasına dahil etmekten kurtulamadı:  şemasında ırk kavramı Homo sapiens’i dört kategoriye ayırıyordu: Amerikanus, Asyatikus, Afrikanus ve Avrupalılar. Her bir tipin “doğal” niteliklerini belirliyordu ve ardından Avrupalıları üstün ve Avrupalı olmayanları ise aşağı şeklinde konumlandıran bir hiyerarşi yaratıyordu.

Böylece, “ırk” kavramı “doğal” farkların “nesnel” olarak kategorize edilmesiyle bir ilgisi olmayan;  ama politik ve önyargıyla çok alakası olan bir sosyal yapıdır. “Irk” belirli bir çevreye adapte olmak için geliştirilmiş filogenetik bir görünüştür, çok ırklı ve melez popülasyonlarda da özel bir anlamı yoktur. Aynı şekilde, insanın cinsiyet farklılıkları “doğal” ilişkiler değildir, tam tersine ataerkil önyargılar tarafından şekillendirilmiş
sosyal inşalardır. Batı kültürü boyunca Aristo’dan İncil’e ve Rousseau, Freud ve diğerlerine kadar erkek kuramcılar biyolojik olarak erkek ve dişi olma olgusuna toplumsal anlamda adam ve kadın olmak biçiminde bakmıştır. Düalistik ve hiyerarşik bir mantık içerisinde var olduğu kabul edilen “doğal” niteliklerle beraber ataerkil ideoloji erkeklerin “akıllı” ve kadınların “duygusal” olduğunu, erkeklerin doğaları gereği topluma hitap ederken kadınların da ev hayatının mahrem alanına ait olduğunu, erkeklerin tarihin özneleri ve kadınların da Simone de Beuvoir’ın deyişiyle söylersek “ikinci cinsiyet”
olduğunu ilan eder. Ataerkillik erkekleri kadınlardan hem ayrı hem de üstün olarak
tanımlar, son on bin yıldır bu ayrımcı hiyerarşik model cinsiyet kimlikleri, sosyal
kurumları ve  ilişkileri hem Batı kültüründe hem de diğer kültürlerde belirlemiştir.

“Türler”i Dekonstrükte Etmek

Irkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı ideolojilerinde ırk ve cinsiyetin oluşturulmasına benzer bir biçimde tür ayrımcılığı söz konusu olunca türlerin sosyal inşası söz konusudur.
Taksonominin önyargılı doğası Linneaus’un sınıflandırmalarında kendini gösteriyor. Başlangıçta Linneaus Memeli Sınıfını tanımlamak için Aristo’nun “dört ayaklı” terimini kullandı (çoğu kez neyi kastettiği belirsiz olsa da bu terimin), ama kitabın 10. Baskısında “Memeli” terimini bu sefer dişilerinin meme bezleri bulunup yavrularını emzirdiği türlerin dahil oluşturduğu ayrı bir Sınıf olarak niteledi. Linneaus’un böyle yapmaktaki sebeplerinin bilimle ya da politikayla ilgisi yoktu, Linneaus tam tersine annelerin yavrularını emzirmesi
gerektiği şeklinde bir kampanya başlatmıştı.

Homo Sapiens terimi de insan ve insan olmayan primatlar arasındaki farkları abartan önyargılı ve keyfi bir sınıflandırmadır. Homo sapiens üyeleri olarak duygularımızı, arzularımızı, eylemlerimizi biçimlendiren primat ve memeli dünyasının geçmişine uzanan yoğun bir evrimsel bağ söz konusu, insanlık dediğimiz şey biyolojik bir üründür. Ama elbette bizleri derinden etkileyerek şekillendiren ve “doğal” Homo sapiens türünün “insan oğlu” dediğimiz kültürel inşaya dönüşmesine yol açan türden uzun toplumsal tarihlere
sahibiz. İnsan erkekleri ve dişilerinin adam ve kadın olarak kültürden kültüre değişir biçimde toplumsal olarak yeniden tanımlanması  gibi Homo sapiens’in üyeleri de tarih boyunca farklı ve ayrıksı şekillerde oluşturulmuştur.

Farklı kültürler farklı tür kimlikleri inşa ederler  ve bireyler bu kimliklere bakarak bir tür olarak benzerliklerini (yani birbirlerini barbar, vahşi vb saymak yerine insan olarak kabul etmelerini sağlaması gibi ), öteki hayvanlardan farklarını, kozmosta bir bütün olarak rollerini anlarlar.

Tür kimliği farklı kültürlerde çeşitli şekillerde değişse de  Batı kültürlerinde ve diğer yerlerde insanları doğadan ve hayvanlardan ayrı, diğer türlerden üstün, diğer hayvanların ve dünyadaki canlıların kendisine hizmet  için var olduğu şeklinde tanımlayan aynı tür ayrımcısı ve insanmerkezci mantığa dayanırlar.

Primatların Gözüyle Bakmak

İnsanlarla onların büyük kuyruksuz maymunlardaki en yakın akrabaları arasındaki ilişki konusundaki bilimsel  tartışma ve kültür savaşı devam ediyor; bu tartışma insanlar ve kuyruksuz maymunlar (eypler) arasındaki genetik, anatomik ve davranışsal farkların onları farklı Familia ve Cins gruplarına dahil etmek için yeterli olup olmadığı konusunda yaşanıyor. Tür kimliği konusundaki kültür savaşı ise Darwin’den öncelere , en azından tür ayrımcısı ön kabullere meydan okuyan Linneaus’a kadar uzanıyor.

Dindar bir Lüteryen olsa da Linneaus insanları ve kuyruksuz maymunları (eypleri) aynı primat Takımında sınıflandırarak dinî ve bilimsel geleneklerle bağını koparmıştır. Bu provokasyon, Luteryen bir  Başpiskopos’un öfkesini cezbetti, Linneaus “imansızlıkla” suçlandı. Cevaben Linneaus şu sözleri yazdı: “İnsanları primatlar arasına yerleştirmem hoş olmadı…hem sizden hem de dünyadaki herkesten Doğa tarihi prensiplerine göre maymunlar ve insanlar arasındaki genel bir farkla ilgili bilgi istiyorum. Ben kesinlikle böyle bir farklılık bilmiyorum. Keşke birisi bana bir örnek verebilse! Bir insana maymun desem ya da tam tersini yapsam herhalde bütün teologlar bana karşı cephe alırdı. Belki de ben Doğal Tarih’e uygun şekilde davransam yeter.”

Linneaus’un şeması Darwin’in evrim teorisinden yüzyıl önce geliştirildi, ayrıca evrim tarihi ve biyolojik ilişkilere yepyeni bir bakış açısı getiren genetik devrimden de iki yüzyıl önce ortaya çıktı. İlk  kuramlar taksonomik bir inşa adına açık ve gözlenebilir fiziksel özelliklere odaklanıyordu; ama 1960’larda başlayan genetik devrim bilim adamları ve antropologlarıın türleri genetik kompozisyonlarına göre sınıflandırmasına izin verdi. Önemli bir perspektif olsa bile morfolojik benzerlikler ve farklılıklar her zaman bilimsel anlamda belirleyici olmayabilir- genetik tekniklerin de kendi belirsizlikleri söz
konusu.

Kemik yapısı gibi fiziksel benzerliklere dayalı geleneksel şemalar şempanze ve gorillerin biyolojik olarak birbirine en yakın varlıklar olduğu, orangutanlarla da yakından akraba olup, insanlarla da dolaysız bir bağ içerisinde bulunduğunu gösteriyor. Şempanzeler ve bonobolar kendi Cins/genusları olan Pan içerisinde sınıflandırıldılar, ama insanlar ayrı bir
genus şeklinde, homo adıyla sınıflandırıldılar. Büyük kuyruksuz maymunlar (eypler) Familia kademesinde insanlardan ayrıldı ve Homo sapiens gibi iki ayaklıların bulunduğu Hominid grubundan ayrı bir şekilde Pongidae kategorisine yerleştirildiler.

Linneaus, Darwin ve diğerleri insanların şempanzelerle ve gorillerle önemli fiziksel ve yapısal benzerlikler taşıdığını idrak etmişti, morfolojik anlamda aynı gruba dahil olduğunu da anlamış bulunuyorlardı. DNA analizi de büyük kuyruksuz maymunlara ne kadar yakın olduğumuzu ispatlamış durumda, bulgular insanların ve şempanzelerin ortak bir eyp atası bulunduğu ve birbirinden beş-yedi milyon yıl önce farklı evrim yolları ile ayrıldığını
gösteriyor. Genetik bilimi aracılığıyla bilim adamları insanların şempanzelerle genlerinin %95-98’ini paylaştığını ispatladılar, şempanzeler biyolojik olarak orangutan ve gorillerden çok bize yakınlar.

Ancak, insanların ve eyplerin evrimsel yakınlığını kanıtlayan bilimsel kanıtlara rağmen-sadece genetik olarak değil davranışsal ve psikolojik yakınlıklara rağmen geleneksel taksonomiler son iki yüzyılda çok da değişmemiştir. Biyolog Morris Goodman’ın söylediği gibi “tarihsel olarak organizmaları gruplandırma biçimimiz hatalıydı. Kadim Yunan’da Aristo’dan itibaren türler “mükemmellik dereceleri”ne gruplandırıldılar, tabii ki
mükemmelliğin tepe noktasını insan oluşturuyordu.” Bu metafizik ve insanmerkezci görüş insanın hayat içerisindeki nesnel konumunu ortaya koymaktansa “insan ve akrabaları arasındaki farklılıkların abartılmasına” yol açtı. Değerler ve siyaset üzerine devam eden kültür savaşlarından ayrı tutamayacağımız bilim savaşlarında önemli bir çarpışma olarak bir çok kuramcı kuyruksuz maymunlarla aramızdaki anatomik ilişkileri ve gerçek genetik ilişkilerimizi doğru şekilde yansıtan taksonomik bir harita çizme konusuna dikkat çekmişlerdir. Diğer araştırmacılarsa bu değişimleri gerek metinlerde, ders planlarında ya da düşünce anlamında yapmaya karşı direnmeyi tercih ettiler.

2003 yılında yapılan önemli bir çalışmada, Wayne Eyalet Ünv.’deki bilim adamlar insanların ve şempanzelerin birbirinden yakın zamanlarda ayrıldığını ortaya koyarak şempanzelerin Homo troglodytes adıyla yeniden sınıflandırılması gerektiğini söyledi. Bu değişim şempanzeleri bizim genusumuz olan Homo genusunun tam üyeleri yapacak, ve böylece Homo erectus, Homo habilis, Neandertaller ve diğer proto insan tipleriyle beraber anılacaklar. Diğer memeli genera/tür sınıflandırmasıyla tutarlı olmak adına Wayne Eyalet Ünv. Araştırmacıları “hayat ağacındaki insan dalı tanımını yeniden gözden geçirmeye gereksinmemiz olduğunu söylüyorlar. Onların teklifi ise homo genusu içerisinde  üç türün dahil edilmesi:  homo (homo) sapiens veya insanlar; Homo (pan) troglodytes veya bilinen anlamda şempanzeler; ve Homo (pan) paniscus veya
bonobo şempanzeleri.  Büyük kuyruksuz maymunlar  ve insanları Hominid gruplarından oluşan bir Familya’da birleştirerek Ponginae ve Homininae gibi altfamilyaların oluşması da mümkün oluyor.
Bu modeli kullanarak geleneksel ve revize edilmiş taksonomik şemaları şöyle
gösterebiliriz:

 Eski şema

Familya                                    Familya

Pongidae                                Hominidae

 

 Genus                                      Genus

Pan                                           Homo

 

Tür                                               Tür

şempanze                               Homo sapiens

(Pan troglodytes)

Bonobo (Pan paniscus)

 

Yeni Şema

Familya

Hominidae

Ponginae

Homininae

Genus

Homo

Homo
(Pan) troglodytes

Homo
(Pan) paniscus

Homo
(Homo) sapiens

Benzer şekilde, coğrafyacı Jared Diamond insanları “üçüncü şempanze” olarak kategorize eder, şempanzeler ve bonobolarla yanyana koyar. İnsanlar ayrıksı bir Familya oluşturmaz veya tekil bir Genus da oluşturmazlar,  daha çok pigme ve sıradan şempanzelerle aynı Genus’a dahildirler. Eğer tür ayrımcısı gözlüklerimizi çıkarırsak Diamond’a göre bugün üç-bir değil- Homo türü olduğunu görebiliriz (üçüncüsü sebebiyle ilk ikisi artık yokoluşun eşiğine gelmiş durumdadır). Richard Dawkins tür statümüz ve doğadaki yerimiz konusunda hem açık hem de samimi bir şekilde şunları söyler: “Eyp sözcüğü şempanze, goril, orangutan, şebek ve slamangları kapsar. Eyplere benzediğimizi kabul ederiz ama, çok nadiren kuyruksuz maymun olduğumuzu anlarız. Şempanze ve gorillerle ortak atamız onların Asya eypleriyle-şebek ve orangutanlarla- ortak atasına kıyasla çok daha yakın tarihlidir. Şempanzeleri, gorilleri ve orangutanları kapsayan ama insanları dışlayan doğal bir kategori yoktur… Gerçek şu ki, biz sadece kuyruksuz maymun değiliz, bizler ayrıca Afrika kuyruksuz maymunlarıyız. Afrika kuyruksuz maymunları kategorisi, eğer insanları kasti şekilde  dışlamazsanız
doğal bir kategoridir.”

Elbette, insanın üstün olduğuna inananlar için bu gerçeği kabul etmek zor, bir çok bilim adamı da bu yeni taksonomiye direniyor. Yeniden sınıflandırmanın kafa karıştırıcı olduğu şeklinde zayıf bir argümana sığınanlar varsa bile (terimler gerçekten komplike bir hal alıyor zira) gene de diğerleri çok daha dikkate değer itirazları dile getiriyorlar. Antropolog Bernard Wood şöyle söylüyor: “genetik akrabalığın göz önüne almamız gereken tek kıstas olup olmadığı gibi bir argüman var…bir genus ayrıca hareket modları ve davranış gibi ortak nitelikleri paylaşan  birbirine çok yakın türlerden oluşmuş bir grup olmalıdır”. Sağlam bir taksonomik yapılandırma yapabilmek için birden fazla faktörün göz önüne alınması gerektiği görünüyor, bu faktörlere çıplak gözle görüp göremediklerimiz de dahil; makrokozmik ve mikrokozmik; ve morfolojik, genetik ve kültürel kriterler de dahil- bu kültürel faktör şempanzelerin ahlâki hayatları incelendikçe hem daha  ilginç hem de daha önemli bir faktör haline geliyor.

Tartışmalar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, taksonomik statükoyu değiştirmemekte direnen bilim adamlarının sadece “bilim”sel nedenlerle hareket etmediklerini bilmemiz gerekiyor; tersine onlar dünyayı “gerçekleri” cımbızla seçtikleri, çalışmalara yanıt verdikleri ve  insanları biyolojik akrabalarıyla olan bağları  içerisinde gördükleri tür
ayrımcısı önyargıları ile görüyorlar. İnsanları ve primatları yeni bir familya içerisinde bir araya getiren yeni bir taksonomi tür kimliklerine yönelik bir tehdittir, hayvansal geçmişimizin ve rasyonalitenin derin evrimsel köklerinin bize hatırlattıkları yüzünden duygusal huzursuzluk yaratabilir. Buna ek olarak, bu yeni bakış kuyruksuz maymunlar ve benzeri canlılar üzerinde deneyler yaparak para kazananlara yönelik kesin bir tehdittir.

Burada sadece semantik değil, derin felsefi, sosyal ve etik yan anlamlar bulunuyor. Paleontolog Lee Berger’in söylediği gibi “ sınıflandırma tartışması sadece püristler için yapılan bir tartışma değil; insanın doğadaki yeri ve yaşayan en yakın akrabalarımızla aramızdaki evrimsel ilişkimizi kavrayışımızın tam da hassas noktasına temas ediyor.” Londra’daki Human origins adlı araştırma grubundan Christopher Soligo son zamanlardaki çalışmaların “türlerimiz arasındaki sınırların belirsizleşmesine” yardımcı olduğunu ve bu durumun da politik anlamları olduğunu söylüyor; çünkü bu bilgilerin sosyal organizasyon ve bilimin tam da kalbindeki tür ayrımcısı dogmalara meydan okuduğuna dikkat çekiyor. Morris Goodman başka bir önemli sonuca da işaret ediyor: “yaban şempanzelerin ve gorillerin yokoluşu yakın. Şempanzeleri insan genusuna dahil
etmek aramızdaki büyük benzerliğe dikkat çekebilir, böylece en yakın akrabamıza
karşı daha insanca davranmamızı sağlayabilir”. Eğer şempanzeler bizlerle aynı
genusa aitse, eğer onlar da bir Homo  türü ise, bu onlar üzerinde uygulanan zulüm dolu deneyleri meşru kılmak için kullanılan gerekçelerin daha da geçersiz olduğunu kanıtlarken, aynı anda bu canlıları koruyup onlara legal haklar vermeye yönelik çabaların da  çok daha acil ve gerekli olduğunu ortaya koyuyor.

Çeviri: Cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s