İşçi hayvanlar : Direniş, isyan ve otonomi mücadelesi

Dr. Steve Best

Çok yönlü bir savaşın, günümüzün doğa politikalarıyla ilgili en çalkantılı mücadelelerinden birinin en  ilginç cephesi, gezegenin geleceğini belirleyecek bir konumda bulunuyor. Artık filler, primatlar ve  kuşlar için insan agresyonu ve işgalinin kriz sınırlarını aştığı netlik kazanırken, bu durum hayvanlarda hem  hayatta kalma içgüdüleri uyandırıyor, hem de intikam almaları için onlara bir zemin hazırlıyor.

Jason Hribal’ın son kitabı “Fear of the Animal Planet: The Hidden History of Animal Resistance- Hayvan Gezegeni Korkusu:Hayvan Direnişinin Gizli Tarihi”nde, hayvanlar aleminde kendilerine baskı uygulayan insanlara karşı  meydana gelen direniş, isyan, meydana okuma ve başkaldırı eylemleri anlatılıyor. Anektodların sistematik bir incelemesi olan kitabında Hribal; hayvanların mental, duygusal ve sosyal karmaşık yapılarıyla ilgili artık kabul edilen gerçekler yanında onların eyleme özelliği/bir özne oldukları argümanıyla karşımıza çıkıyor. Hayvanlar üzerine yapılan yürütülen araştırmalarda hayvanların kişilik sahibi olması ve özne durumunda bulunması ile ilgili bir çok örnek buluyoruz; ama Hribal, hayvan eylemlerinin politik boyutunu ve köle isyanı ve baskıya direniş olgusunun yaygınlığını görmezden gelen tek boyutlu ve soyut bakışları da bir kenara koyuyor.

Daha önce yazdığı “Animals, Agency and Class :Writing the History of Animals- Hayvanlar, Eylemlilik ve Sınıf: Hayvanların Tarihini Yazmak” yazısında  Hribal, şehirlerde ulaşım için kullanılanlar gibi, hayvanların maruz bırakıldığı çeşitli kölelik biçimlerini tanımlıyor:

Şehirlerde üretim durumu daha da istikrarsızdı. 19. yüzyılda sokaklar hayvanların çektiği yük arabaları, yük vagonları; at arabaları, sokak arabaları ve omnibüslerle dolup taşıyordu… Şehir atları ve eşeklerin bu işlerde çalıştırılması  için 2 senelik eğitimden geçmeleri gerekiyordu. Faytoncuların eğitimi 3 sene sürüyordu. Vardiyalar 8 saatle 14 saat arasında değişiyordu. Haftalık çalışma süresi altı ile yedi gün arasında değişiyordu. Nüfus arttıkça, trafik ve kalabalık artıyordu. 20. yüzyılın ilk dönemlerinde Amerikan şehirlerinde çalışan at ve katır sayısı yaklaşık 35 milyon civarındaydı- ondokuzuncu yüzyıla kıyasla altı katlık bir artış söz konusuydu. Yollarda daha fazla araç vardı. İş yoğunluğu ve hacmi çoğalmaya devam ediyordu- hız, gece çalışması, daha uzak mesafelere gitme, daha fazla güzergâh, daha az mola, daha uzun vardiyalar, daha ağır yükler ve daha fazla dur kalklar söz konusuydu. 17 ve 19. yüzyıllar arasında , hayvanların tarımda ve şehirde sömürülmesiyle beraber, insanlar hayvanların tahakküm altına alınmasını en alçak bir gaddarlık, her yere bulaşmış bir kötülük şeklinde görüyordu:

17, 18, 19. yüzyıllarda ve 20. yüzyılın başlangıcında çalışan hayvan sayısı giderek arttı. İnsanlar bu işçiliğe her gün tanık oluyorlardı. Bazıları buna katılıyordu- mesela insan işçiler gibi. Bazıları bundan çıkar sağlıyordu- mesela çiftlik, fabrika ve market sahipleri gibi. Çok azı bundan uzak durabiliyordu.  Öküzler, boğalar, inekler ve keçiler deri endüstrisini üretiyordu. Koyunlar yün endüstrisini  üretiyordu. İnekler süt, peynir ve yağ endüstrilerini üretiyordu. Tavuklar yumurta endüstrisine çalışıyordu. Domuzlar ve büyük baş hayvanlar et endüstrisini üretiyordu.  Yeniden üretimi hayata geçiren işgücü buydu işte: nüfusu sürekli artan insanları hayvanlar kendi derileri, tüyleri, sütleri, yumurta ve etleriyle besleyip giydiriyorlardı.

Tarım çiftliklerinde sabanı, tırmığı, mibzeri, batözü, biçer bağları, biçer döveri, orağı ve ekini kullanıp çalıştıranlar, işletenler öküzler, katırlar, eşekler ve ayrıca inekler, koyunlar ve çoban köpekleriydi. Madenlerde altın, gümüş, demir cevherini, kurşun ve kömürü onlar  yukarı çekiyordu. Pamuk tesislerinde ve yün eğirme fabrikalarında pamuğu temizleyen, baskılayan, dokuyan ve döndüren mekanik işliği çalıştıran da onlardı. Şeker tesislerinde şeker kamışını ezenler onlardı. Yollarda, kanallarda, rıhtımlarda arabaları , vagonları, posta, eşya ve insan barçlarını taşıyan onlardı. Şehirlerde arabaları, tramvayları, otobüs ve feribotları onlar götürüyordu. Savaş alanlarında ağır silahları ve levazımı onlar taşıyordu, keşif onlarla yapılıyordu, hatları onlar dolduruyordu. Üretici iş gücü buydu işte: kapitalizmin araçlarını geliştirmek için gerekli olan gücü onlar üretiyordu. Gerçekten de; modern tarımsal, endüstriyel, ticari ve  şehir değişimler sadece insan girişimlerinden ibaret değildi.

Kapitalist birikimin tarihi insanlık tarihinden çok daha fazla bir şeydir. Kitaplar, Amerika’yı kim inşa etti? diye soruyor. Hayvanlar etti.

Politik özneler olarak, hayvanlar sadece ter döküp anlamsızca ve hiç yardım görmeden acı çekmekle kalmadı, onlar çalışmayı ve sömürülmeyi sık sık reddettiler, en azından kendilerine tanınan süreleri aşan ekstra işler için farklı derecelerde ikna edilmeleri gerekti. Üretimde artış direnişte artış anlamına geliyordu, özellikle eşek gibi inatçı ve isyana meyilli hayvanlarda durum böyleydi. Hribal; bilinçli sabotaj ve mal-mülk yıkımından, intikam amaçlı öldürmelere ve şiddete dek,  insan baskısına karşı hayvan direnişleriyle  ilgili zengin örnekler koyuyor ortaya.

Görmezden/duymazdan gelerek, emirleri reddederek, işi yavaşlatarak, ayak sürüyerek, yeterli yiyecek olmadığı için çalışmayarak, sıcak havada çalışmayı reddederek, izin olmasa da mola vererek, mesai yapmayı reddederek, sözel şikayetlerde bulunarak, açık açık yiyecek aşırarak, gizli gizli aşırarak, yeni işleri kabaca geri çevirerek, araç gereçleri kırarak, kaçarak ve doğrudan yüzleşerek bu hayvanlar antropolog James C. Scott’un “güçsüzlerin silahları” dediği şeyi yaptılar…  Bu nedenle, ortaya konuşları ya da kavranmaları anlamında nadiren organize olsalar da bu eylemler gene de meydan okuma anlamında sık sık yaşanıyordu, istenen etkiyi ise arada bir sağlayabiliyordu. Bu günlük direniş biçimleri tarihsel olarak sadece insanlarla sınırlı kalmamıştır- yukarıda adı sayılan metodların her biri diğer hayvanlar tarafından da kullanılmıştır.

Eşekler emirleri duymazdan geldiler. Öküzler çalışmayı reddettiler. Atlar aletleri kırdılar. Tavuklar insanların ellerini gagaladılar. İnekler çiftçilerin ağızlarını tekmelediler. Domuzlar kapalı bölmelerinden kaçtılar. Köpekler fazladan yiyecek aşırdılar. Koyunlar çitlerin üzerinden atladılar. Dahası, bu direniş eylemlerinin her biri çiftçiler, ya da bu yerlerin denetmenleri, sürücüleri ya da yöneticileri tarafından aynen şu sözcüklerle ifade edildi: direniş eylemleri.

1850’lerde ABD hükümeti askerî hizmete 75 deve aldı. Bu hayvanların birincil görevi personeli ve araç gereci taşımaktı. Ancak bu kısa sürdü. Çünkü develer direndiler: işbirliği yapmayı ve emirlere uymayı reddettiler. Şikâyetlerini yüksek sesle dile getiriyorlardı. Askerlerin suratına tükürüyor, onları ısırıyorlardı. Askerler onlardan nefret etmeyi ve korkmayı öğrendi. ABD ordusu deve alımına son verdi, bu birimlerde yeniden atlar ve katırlar kullanılmaya başlandı. Aslında develer emek güçlerini bir deneye çevirmişlerdi. Diğer bir deyişle, bu bir deney değildi. ABD ordusu develeri asker yapmaya çalıştı. Başarısız oldular.

Kendilerini sömüren insanlara karşı binlerce direniş eylemi belgelendi, bunlara insanların sebep olduğu değişik tehdit ve tehlikeli duruma verilen çeşitli tepkiler de dahil. Örneğin; filler ve kaplanlar yıllarca süren istismar, yorgunluk ve küçük düşürücü performans koşulları, korku ve cezalandırma yoluyla zorlanan disiplin sonunda ansızın eğitmenlerine saldırıyorlar. 20 Ağustos 1994 yılında Honolulu, Hawai’de Tyke adlı fil, terbiyecisini öldürdü, sirkten kaçtı, sokaklarda korku içinde koştu ve polisler tarafından öldürüldü. 3 Ekim 2003’te Las Vegas’ta Siegfried ve Roy performansı sırasında beyaz bir Bengal kaplanı, yere yatmayı reddettiği için mikrofonla kendisine vurulduktan sonra Roy Horn’a saldırdı, adamı neredeyse ölecek kadar parçaladı. 25 Aralık 2007’de 243  poundluk Sibirya kaplanı Tatyana üç ziyaretçinin kendisini rahatsız etmesi üzerine San Francisco Hayvanat Bahçesinin 5 metrelik duvarından atlayarak bu 3 kişiye saldırdı, birini öldürdü.

21 Şubat 1991 tarihinde Victoria’daki Sealand su gösterileri merkezinde günün  son performansından sonra  üç katil balina – Nootka, Haida ve Tilikum- günlük rutinlerine devam ediyordu. Kadın eğitmenlerden biri balinalardan birisinin üstüne çıkınca, “eğlence” trajediye dönüştü. Eğitmen suya düştü, ve dışarı çıkmaya çalıştı; ama orkalardan biri onu ayağından yakaladı ve suyun altına çekti, üç balina da ara vermeden, kadın ölene dek onu suya batırıp çıkardılar. Akvaryum balinaların oyun oynadığı ve onu istemeden öldürdüğü konusunda ısrar etti; ama saldırının koordineli hali düşünülünce, ayrıca kendisine diğer bir eğitmen tarafından atılan can simidine ulaşmasının balinalar tarafından engellendiği göz önüne alınırsa bunun imkânı yok. Nootka’nın daha önce de eğitmenlere saldırdığı biliniyor, 26 yıl boyunca insanlar para kazansın diye esir edilip sömürülen Tilikum’un ise San Diego – Sea World’e transfer edildikten sonra boğarak başka bir eğitmeni daha öldürdüğü biliniyor.

Bu insan ölümleri orkaların taşkın hareketlerinden kaynaklı kazalar değildi, intikam amaçlı öldürmelerdi, eğitimcilere yönelik balina saldırıları fillerin sirklerde hayvan terbiyecilerine saldırması kadar yaygın. Filler ve balinalar ruhen hasta insanların ellerinde sadist zalimliklerin kurbanıyken, esaret koşulları bu hayvanları terbiye edenler ve söz konusu terbiye ne kadar “nazik” olsa da sonuçta bir baskı ve zulüm biçimi. Orkalar vahşi hayatta insanlara asla saldırmazlar; sadece esir edildiklerinde, vahşi hayattan koparıldıklarında; ailelerinden kopartıldıkları zaman; steril, dar, beton bölmelerde tutulduklarında, günde 8 kere, yılda 365 gün performans sergilemek zorunda bırakıldıklarında saldırıyorlar. Ölümcül bir öfkeye dönüşen o kızgınlık, bir bireye değil bir kuruma yönelik bir protesto, ama kurum kapatılana dek insanlar ölmeye devam ediyor. Esaret altındaki hayvanların yaşadığı baskı, yabancılaşma,  aşağılanma ve acı, hayvanat bahçelerini ziyaret eden insanlara dışkılarını atan maymunların  hareketlerinde görülebilir. Eşekler ve katırlar gibi, sirklerde, hayvanat bahçelerinde ve akvaryumlardaki köleler, “eğlence” denen gulag sisteminin koruyucuları ve gardiyanları o kurum para kazansın ve bu kölelerin emeklerinden gerekli sonuç alınsın diye öfke dolu, dik kafalı hükümlülerle yüzleşmeye zorlanıyor.

Hayvanlar ayrıca aile ya da grup üyelerine yönelik yaralama ya da ölüm olaylarına karşılık vererek de insanlara saldırıyor. Suudi Arabistan’daki Khamis Mushayt bölgesinde bir sürücü bir maymuna çarpıp ölümüne sebep oldu, sonra da kaçtı. Bir grup maymun bu arabayı tandı, arabanın üzerine atladı ve yumruklarıyla arabanın camını parçaladılar. Buna benzeyen bir intikam olayı da Kuala Lumpur yakınlarındaki Penang Botanik Bahçelerinde meydana geldi, 60 kadar maymun sarı tişört giyen turistlere ve diğer insanlara saldırmaya başladı, bir gün önce sarı tişört giyen bir gencin gruplarından bir maymunu taşla vurarak öldürdüğü ve diğerlerini de taciz ettiği, maymunların da bu durumun intikamını almaya çalıştığı ortaya çıktı. Hayvanlar ayrıca insanlar kendi bölgelerini sömürgeleştirdikleri ya da kendi bölgelerini taciz ettiklerinde de meşru müdafaa amacıyla isyan edip baş kaldırıyor ve saldırıyorlar. İnsanlar golf oynamak için kendi yuvalama bölgelerini zorla alınca martılar Columbus, Ohio’daki bir golf sahasına saldırıp gold oynayan insanları şoka uğrattı, bölgelerini geri istediler. Yolların ve trafiğin kendi topraklarına girmesinden rahatsız olan bir grup babun yoldan geçen arabalara taş atmaya başladı,  Cape Town’dan Johannesburg’a kadarlık bir bölgeyi kurtarılmış bölge haline getirdiler. 7 Ocak 1997 tarihinde polisler babunlarla taş savaşına girerek karşılık verdi. 21 Şubat 2003’te yavrusu bir Bangladeş treni tarafından ezilince öfkeli anne fil sonraki treni bloke etti, 15 dakika boyunca trenin motoruna kafasını vurarak motoru kullanılmaz hale getirdi, ardından ormana geri döndü. İster insanlardan kaynaklandığını hissettiği bir tehdide karşı ya da sadece  kötülükten olsun, Almanya ve İsviçre’deki sarı gerdanlı ağaç sansarlarını bir şey insanlara saldırmaya itti. Şaşırtıcı bir sıklıkla, İsviçre ve Almanya’daki arabaların ateşleme kabloları ve soğutma hortumları bu sansar sürüleri tarafından kemirilmeye başlandı.1989 yılı Nisan ayında tek bir ağaç sansarı Münih araba parkına girip tek bir gece içerisinde 100’den fazla arabaya zarar verdi, tabi bu örnek,  yılda 10 bin Audi’nin kuşlar tarafından zarara uğratılması yanında biraz sönük kalıyor.

Diğer örneklerde de topraklarına yönelik tehdidin ve hayatlarına yönelik istilânın farkında varan hayvanlar insanlarla savaşa giriyorlar. Sri Lanka, Kuzey Bengal ve Güney Afrika’da fil popülasyonu insan sayısı hızla arttığı için azalıyor, toprağı kontrol etmek için öne  çıkan bir savaş söz konusu. Bir taraf keskin dişler ve büyük bir güç ve kütleyle silahlanmışken, diğer tarafın eli tüfek ve silah dolu, her yıl her  iki tarafta da yüzlerce ölü ve yaralı oluyor. Geleneksel topraklarının işgâl ve gasp edilmesine karşılık vermek amacıyla filler bahçeleri ve çiftlikleri talan ediyor, topraklarını geri alıyor, insan mal ve  mülklerini kullanılmaz hale getiriyor, insanları kovalayıp sık sık öldürüyorlar. Fillere işkence edip onları öldürecek kadar aptal ve zalim olan insanlar daha sonra bir şekilde izlenip bulunuyor, pusuya düşürülüyor ve öldürülüyorlar. Kerulos Hayvan Psikolojisi ve Travma Sağaltım Merkezi yöneticisi ve fil uzmanı Gay Bradshaw “Bugün yaşananlar sıradışı. Yüzyıllardır insanlar ve hayvanlar görece barışçıl bir varoluş içerisinde yaşamışken, şimdi şiddet ve düşmanlık var” diyor. Farklı zaman, yer ve koşullarda değişik tehditlere cevap veren, farklı metod ve taktikler kullanan hayvanlar direniyor, isyan ediyor, baş kaldırıyor, dövüşüyor, saldırıyor, mal ve mülke zarar veriyor, kaçmaya çalışıyor ve insan düşmanlarını öldürüyorlar. Kendiler için tehdit veya ölümcül bir düşman olarak gördükleri insanlara karşı ölümcül saldırılar başlatıyorlar. Bu yüzden kendilerine işkence eden insanlara yönelik öfke ve kızgınlıkları ağır bastığı zamanlarda, intikam eylemlerine yönelebilirler. Foucault’nun “iktidar direniş getirir” sözü hayvan köleler ve baskı kurbanları için de aynen insan kurbanlar kadar geçerli. Bütün bunlar sirk ve hayvanat bahçelerindeki esirler için, terbiyecilerine ve köle efendilerine karşı günlük olarak bir çok biçimde direnen  kaplanlar, filler, şempanzeler ve diğer hayvanlar için de geçerli, ve bu hayvanlar bu direnişlerinin, boyun eğmemelerinin sonucunun dayak, daha az yemek olduğunu biliyor.  Bu ve diğer örnekler, hayvanların kasıtlı hareket kapasiteleri, yeteneği  ve arzusunun, pasifliğin sebep olduğu aşağılanmanın önüne kendi gururlarını koymalarının bir kanıtı. Hayvanlar aleminin kendi Harriet Tubmanları, Nat Turnerları ve John Brownları var. Jason Hribal hayvanların kapitalist toplumlardaki köleler olduğunu (tarihte daha önceden de böyle olduğu gibi) söyleyerek hayvanları “işçi sınıfı” ve “proleterya” kategorilerine dahil etme noktasına kadar uzanıyor ve böyle yaparak tarihte en çok sömürülen ve en büyük köle grubu olan hayvanları organize ve politik olarak farkındalık sahibi (ideal Lukacsçı anlamda) ekonomik bir sınıf olarak görüyor, burada “sınıf” ve “proleter” terimleri artık insan ve insan olmayan canlıların sömürüsünü bir araya getirerek at sendikaları ve eşek partileri gibi absürdlükleri de gerektiriyor. Tekil hayvan köleler farklı türlere ait olsalar da hem sömürülüyor hem de eziliyorlar; hepsi kompleks duygulara sahipler, kompleks sosyal hayatları,  kompleks düşünme süreçleri var ve sık sık kendilerini ezenlere karşı direniyor, isyan ediyor ve intikam almak istiyorlar; ancak bu eylemler kendini insan dili ve insan politik eylemleri ile ortaya koymuyor. Burada Murray Bookchin ve Takis Fotopoulos gibi solcularla aynı düşüncedeyim, bir şekilde “birinci” ve “ikinci” doğa arasında bir birleşme söz konusu; çünkü insanlardan farklı olarak hayvanlar kolektif olarak kendilerini ezenlere karşı bir araya gelmiyor ya da en azından sendika, parti ya da adalet hareketleri kurmuyorlar, bunların hepsi formal kuruluşlar ve kurumlar olup vaatler, yeminler, yetki, hukuk vb.  ile bir arada tutuluyor, ayrıca hepsi insana özgü. Burada dikkat edilmesi gereken şey, insan ve hayvanlarda direnişin kaçınılmaz olarak değişik biçimler aldığı, bu yüzden insanların diğer hayvanlara kıyasla daha zeki, evrim geçirmiş olduğu ve yaşamlarının daha çok kıymetli ve değerli olduğu şeklindeki tür ayrımcısı tümden gelimden uzak olması. Ancak bütün bu nitelikler bir yana, artık etholojinin tersi kanıtlanamayacak şekilde ortaya koyduğu gerçeği, yani; hayvanların büyük bir çeşitlilik içerisinde kompleks düşünceleri, hisleri ve sosyal yaşamları olduğu gerçeğini reddedip onların Kartezyen  bir indirgemecilikle içgüdü makineleri ya da basit organizmalar olduğunu söyleyemeyiz.

Ancak popüler hayvan incelemelerine karşı, Hribal’le beraber öznelik kategorisi, hayvanların insanların kendilerini baskı altına almasına direnme biçimlerini ve kendi yaşamlarında özgür olmanın değerini içerecek şekilde genişletilmedikçe her zaman zayıf ve soyut kalacak, bunu  da söylememiz gerek. 19.  yüzyılda,  ABD’deki ırkçıların  Afrikalıların özgürlük aramadığı ya da buna ihtiyaç duymadığı ya da zincirler olmasaydı hayatlarının daha iyi olmayacağını söyleyip köleliğin yanlış olmadığını dile getirmesi gibi; insanın üstün olduğunu savunanlar aynı şekilde özgürlüğün hayvanlar için yabancı ve imkânsız bir değer ve  koşul olduğunu söylüyorlar. Ancak bu argüman aynen kölelik argümanı gibi aptalca. Bu yüzden, çağdaş sözde kölelik karşıtlarının  19. yüzyıldaki  kölelik karşıtı hareketini kendi amaçlarına uygun hale getirip içini boşaltmasındaki esas problem, “kölelik karşıtlığı” teriminin hayvanların esaret altına alınmamak, işkence görmemek, acı çekmemek ve baskı altına alınmamak gibi sadece olumsuz istekleri değil, ayrıca istediği gibi hareket edebilmek, uyumak, yemek, oynamak, dinlemek ve sosyalleşmek gibi olumlu ihtiyaçları da olduğuna işaret etmekte başarısız olması.

Hayvanların insan sömürüsü ve  kontrolüne isyan ettiğine dair giderek artan kanıtların ışığında, hümanistler ve solcular utanç duymadan artık niyet, isyan, otonomi ve özgürlük söylemlerini sadece insanlarla kısıtlı tutarak, hayvanları nesne statüsüne indirgemeye devam edemezler. Aristoteles yanlış biliyordu: politik hayvanlar sadece insan türünden değil. Buna ek olarak, “hayvanları savunanlar”  ahlâki ilerleme ve hayvan etiğine yönelik paradigma kaymasının sadece kendi kampanyaları sonucunda meydana gelmediğini öğrenince kendi tarihsel önyargılarını ve türcü saptırmaları üzerine yeniden düşünmek zorunda kalacaklar. İlerici değişimler, hayvanların kendilerini esir eden insanlara baş kaldırması ve insan toplumunda onların direnişinin sebep olduğu, çoğalan bir farkındalık ile beraber meydana getiriliyor.

Ne yazık ki, her ne kadar kendilerini özgürleştirme mücadeleleri bütün dünyada-sirklerde, hayvanat bahçelerinde ve diğer sömürü kurumlarında- hem kronik hem de göz kamaştırıcı olarak ortaya konduysa da, hayvanların  insanın üstün oluşuna meydan okumaları aydın ve militan insan sektörlerinin organize radikal politikaları olmadan bir devrime dönüşemez. Hayvan türlerinin kaderi, insanlar kendi hayvanlıklarını şiddet dolu meyillerle  yense ya da yenemese de,  küresel kapitalizmin herşeyi yok eden makinelerini ve hiyerarşik tahakküm sistemlerini insanların ortadan kaldırıp kaldıramadığına bakmadan devam ediyor.  Ancak bu, hiç bir şekilde hayvanları savunma hareketinin her yanına sinmiş bulunan, insanların “sesi olmayanların sesi” olduğunu iddia ettiği türden kibirli, türcü ve tepeden bakan haklı bir gerekçe değil. Hayvanlar kendilerini insan mahkemelerinde temsil edemez, medyayla konuşamaz, yaşadıkları mücadele ve acıları anlatamazlar. Kendilerini küresel kapitalizmin gulaglarından, hapisanelerinden ve toplama kamplarından kurtaramazlar. Ancak kendi adlarına konuşuyorlar, bir çok şekilde bizimle bağlantı kurup duygularını açığa vuruyorlar; bize acı çektiklerini, mutsuz olduklarını ve baskı altında  olduklarını söylüyorlar; iş yavaşlatmaktan itaatsizliğe ve  öldürmeye kadar,  bir çok şekilde direndiklerini, başkaldırdıklarını, isyan ettiklerini söylüyorlar. Bir çok durumda, tekil olarak, kendilerini avcı ve katillere karşı savunacak kapasiteleri mevcut, ama kitlesel bir şekilde  insan Reich’ına karşı bir arada durmaya, onun işgalci ordularına, öldüren ve yok eden güçlü teknolojilerine,  her yerde her zaman bulunmasına- var olmasına; fabrika çiftliklerinden, mezbahalardan, balina avcılığı operasyonlarından ve balıkçılıktan kaynaklanan kitlesel ölümlerini gerçekleştiren güçlü cellatları, zengin ya da yoksul bu gezegenin her yanına çekirge gibi yayılmış olup öldürmek için yaşayan ve yaşamak için öldüren yaklaşık 7  milyar insana karşı yapabilecekleri başka hiç birşey yok.

Çeviri: Cem

Reklamlar

İşçi hayvanlar : Direniş, isyan ve otonomi mücadelesi” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s