İnsan

Ertuğrul Mavioğlu

Annen seni doğurmamış sıçmış, sıçmış… Artııı, sen bir hayvansın…”

Televizyonların ‘reality şov’ modasına fena hâlde kendilerini kaptırdıkları zamanlardan birinde trans yurttaş, sokağın ortasına dikilmiş, nasıl kesildiğini artık asla öğrenemeyeceğimiz şakır şakır kan akan ellerini öfkeyle salladığı tacizci polislere, tam olarak bu cümlelerle feryat ediyordu… Gece yarısı Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde çekilmiş bu görüntüler sabahtan akşama, hatta günlerce şok, şok, şok nidalarıyla defalarca izletilmişti ve tabii ki insanı canından bezdiren tesaer’lar eşliğinde: Polise hayvan dedi!!! Azgın travesti!!! Sokakta travesti terörü!!! Dönmeler ayaklandı!!!

Ağır ağır ve defalarca oynatılan görüntülere inanırsanız, polisler en masum edalarını takınarak kenarda durmuşlar, şuurunu yitirmiş bir yurttaşa yardım etmek için hiç değilse biraz olsun sakinleşmesini beklemekteydiler. Sonrasında gereği yapılacaktı elbette ama bizim bunları görmemize hiç mi hiç gerek yoktu.

Henüz transların örgütlenmediği; binlerle birlikte omuz omuza ‘Dönmeyiz’, ‘Translar vardır’ dövizleri taşıyarak; kırmızılı, pembeli, allı, güllü, en seksi kıyafetleri üzerlerine geçirip, makyajlarını ve gökkuşağı bayraklarını donanarak onur için sokaklara dökülmeye bırakın cesaret etmeyi, hayalini bile kuramadıkları; bir eli malafatında diğeri copunda olanların köşe başlarını tutup erkeklik raconu kestiği yıllardı. Her dönem kendi kahramanını yaratır ve bu sahte erkek raconuna en yakışan kişi de kuşkusuz Beyoğlu Ekipler Amiri Hortum Süleyman’dı…

Muhtemelen mevzua dair en önemli dersini Bülent Ersoy’u hapse tıktıran ve günlerce emrindeki gazetelerine “sakalı, bıyığı çıktı” haberleri yaptıran Kenan Evren’den almıştı ki, onun yöntemlerini pek sevmekteydi. Emrindeki polislerin eline hortumları tutuşturuyor neredeyse her gece transların üzerine cenk ediyordu. Cunta nasıl bütün bilindik eşcinselleri kent dışına sürmüştü; o da transları Beyoğlu’nun dışına göndermekte çok kararlıydı. Bu yüzden, Tarlabaşı’nı, Pürtelaş’ı, Ülker’i, Tomtom’u, Asmalı’yı, Nevizade’yi, İstiklal’i hasılı kelam Beyoğlu’nu temizlemek gerekçesiyle ürettiği büyük terörle gurur duyuyor ve kimse de bu zat-ı muhtereme gak guk edemiyordu. Yıllar sonra verdiği bir röportajda söylediklerine bakılırsa, travestilere karşı savaşmaya İstanbul’a geldiği gün karar vermişti: “Şanlıurfa’dan İstanbul’a tayinim çıkınca Pürtelaş’tan Akyol Caddesi’ne gittim. Sutyen takmış, 45 numara topuklu ayakkabı giymiş, vücudunun beşte biri bile kapalı olmayan makyajlı erkekler vardı. İlk defa bir travesti gördüm, hayretler içinde kaldım. Kültürümüze, örf ve adetlerimize aykırı, acaip bir görüntü vardı. Rabbim beni buraya ekipler amiri yaparsa bende burayı temizleyeceğim, dedim.”

Yakaladığı travestiyi önce eşek sudan gelinceye kadar hortumlarla dövüyor ya da dövdürüyor, her türlü aşağılamayı yapıyor, ardından da tekrar erkek olurlar umuduyla, saçlarını sıfır numaraya vurduruyordu.

Hep zordu evet; ama gerçekten neyi zordu bilinmez, Hortum Süleyman’ın görev yaptığı dönemde translar için hayat çok daha zordu. Pazarlıkta anlaşamayan ya da “hayrına vurduk, bir de para mı istiyon len” diyen bir denyonun sustalısından ya da “Ya Allah, Bismillah” nidalarıyla muarızını günahlarından arındırmak isteyen meczubun kezzabından tesadüfen kurtulup, beş dakika sonra Hortum Süleyman’ın muamelesine maruz kalmak kaçınılmaz kaderdi onlar için.  Sokaklar dışında başka bir yerde ekmek olmadığı gibi, tam anlamıyla kötü kaderlerine teslim edilmiş durumdaydılar çünkü kendini solcu ya da sağcı diye etiketlemiş olması fark etmez; memleketin mezhebi o zamanlar neredeyse tek bir yürek halinde, “Ne yani, verilenle yetinmeyip orasını burasını kestirenleri de savunacak değiliz her hâlde” genişliğini aşamamıştı.

***

Zenne ve çengi kültürünü tarihe kazımış, herkese vaat ettiği cennette ‘gılmanlar’a çok özel bir yer ayırmış olan bir toplumun aşağıladığı kadar, translar da kendilerini en iyi ihtimalle ‘kader kurbanı’ saymakta ve kaçamayacakları bir çilenin içinde hissettikleri için neredeyse istisnasız, büyük bir tevekkülle sessizliğe gömülmekteydiler. İşte bu yüzden olsa gerek, sipsivri diline rağmen eğer hâlâ yaşıyorsa, bu yalan dünyada mucizelere de yer olduğuna herkese inandırmaya aday seçebileceğimiz o isyankâr trans vatandaşın, reality şov programında bomba gibi patlayan Neyzen Tevfik’ten esinlenmş müthiş itirazı günlerce konuşuldu.

Kimisi “artı” derken iki işaret parmağını birbirine geçirip hafifçe öne eğilişinin günlerce taklidini yaparken, kimisi polise bok demenin bu sofitike hâline duydupu hayranlık ve saygıyı defalarca dillendirdi. Ben ise bu bilgelik toplamının önünde eğilmekle birlikte, polise bahşedilmiş olan “hayvan” sıfatına takıldım günlerce. Polislerin nasıl ve ne biçimde zuhur ettiklerine dair bu güne kadar yapılmış hiçbir bilimsel araştırmaya denk gelmedim ama ‘hayvan’ sıfatına layık olduklarını ya da böyle bir iltifatı  hak ettiklerini de hiç düşünmemiştim doğrusu. Dahası, sadece polisler de değil, insanların azımsanmayacak bir bölümü layık değildi hayvan sıfatını taşımaya.

***

Hayvan kelimesini bir hakaret olarak kullanmaya alışmış, kendini tüm diğer canlıların üzerinde konumlayan türcülere diyecek bir sözüm yok elbette. Ama öğle yemeğinde turşulu, ketçaplı nefis yaprak döneri ayran eşliğinde afiyetle mideye indirdikten sonra, iş yerinde yarı uyuklayıp yarı çalışan; ardından eve gelerek, bu kez de domatesli, biberli, soğanlı kuzu haşlamayı akşam yemeği niyetine yiyen; bir yandan da sosis, salamla beslediği minnoşunun her bir yanını mıncıklayıp traktör gibi gorlatırken nasıl bir hayvan sevgisiyle dolu olduğunu yürekten hisseden etçillere sözüm uzanabilir belki. Ya da işten eve yorgun argın gelip, deri ceketini çıkarıp portmantoya astıktan sonra salondaki deri koltuğa şöyle bir yayılıp göz ucuyla baktığı televizyondaki hayvan barınakları haberi karşısında bu duygulananların da bu yazıyı sonuna kadar okuması ihtimal dahilindedir… Ama yine de uyarmadı demeyin… Yazının bundan sonrası insanı, yani seni; o pek aşağıladığın, sofranda yemek, ayağında ayakkabı, belinde kemer, omzunda çanta olarak gördüğün, jölesinden şeker ya da saç spreyi, boynuzundan tarak yaptığın; salonun ortasına sıçınca ‘tuvalet terbiyesi’ adı altında hiç kimseye hesap vermeden burnunu yumruklamayı kendine hak bildiğin; “aman çoğalıp etrafı pisletirler” diyerek ilk fırsatta kısırlaştırıp tabiatını nihayete erdirdiğin; sevdikçe sevdikçe daha fazla esir ettiğin hayvan karşısında, yeniden konumlayacak…

***

İnsan kendin hayvandan ayırmak için her zaman ve öncelikle zekâsıyla övündü mesela. Ya da “İnsan gülen hayvandır” diyerek kendisine çok özel ve naif payeler atfetti. Oysa insanı hayvandan farklı kılan hiç de bunlar değildi. İnsan ne kadar böbürlenirse böbürlensin, gülmeyi becermek ya da zekâsı onu özel kılmadı. Çünkü zekâsını türünü geliştirmeye değil, köleleştirmeye adadı. O yüzden dünya nüfusunun toplamıyla kıyaslandığında binde bir bile etmeyen küçücük bir kesim, dünyanın bütün zenginliklerinin yarısından fazlasını elinde tutarken, diğer binde 999, bir avuç efendiye kulluk etme yarışındalar. Ve kesin olarak bu nedenle deinsanın yüzündeki gülüş farkına varsa da varmasa da yaşadığı her yüzyıl biraz daha tükendi ve o kadar büyük bir acı ve mutsuzluk ördü ki çevresine, her neslin bir sonrakine devretmek için elinde sadece hüzün kaldı.

Hiçbir hayvan diğerine zevk için, ya da cürüm söyletmek maksadıyla işkence yapmadı mesela. Kedileri fareleri örnek vermeyin sakın bozuşuruz. Kedi, fareyle biraz oynuyor ama nihayetinde onu ele geçirmekteki asıl muradı doğrudan midesiyle alakalı. Oysa insan hem insana, hem hayvana öldüresiye işkence yapabiliyor, üstelik boş yere… Yaptığı işkenceye kimi zaman deney, kimi zaman din, kimi zaman milliyet, kimi zaman adalet, kimi zaman hukuk, kimi zaman ekonomi, kimi zaman sosyoloji, kimi zaman da kamu yönetimi adını takıyor ama ille de derin acılar çektiriyor birbirine.

Hayvan açlık güdüsüyle ya da yaşamak için yekdiğerini öldürebiliyor; kabul. Ama insan, karın doyurmak için öldürme saikını muhtemelen yüzlerce yıl öncesinde bırakmış durumda. Artık birileri ona vur diyor, öldür diyor, yok et diyor ve o da elinde her daim hazır tuttuğu ölüm makinelerini kuşanıp verilen emirleri yerine getiriyor. Üstelik aldığı emirleri uygularken de her defasında başka hiçbir türde görülmeyecek canavarca hislerle dolu olduğunu ispat ediyor. Toplu kıyımlara girişiyor, yüzlerce binlerce insan öldürüyor ve ama neden bu kadar kan döktüğünü bile bilmiyor.

İnsan din diyor öldürüyor, tanrı diyor öldürüyor, Kur’an diyor, İncil diyor, haç diyor, hilal diyor, altı köşeli yıldız diyor, ırk diyor, ulus diyor, büyük savaşlar çıkarıp diğerini öldürüyor. Oysa tek derdi var daha çoğuna sahip olmak: Kasalar dolusu doların, küpler dolusu altının, her şeyi satın alabilecek kadar paranın sahibi olmak… Başkasının elindekine konup, daha fazla hükmetmek, daha fazla toprağı, daha fazla insanı yönetmek, daha büyük pazarları elinde tutup, bir başkasını o pazarın müşterisi kılmak. İnsan bahanesi ne olursa olsun yönetmek için ötekini iliklerine kadar sömürmek için öldürüyor. Hayvan ise ne dolar biliyor ne altın ne de pazar… Ve haliyle bilmediği bir şey için öldürmeyi aklından bile geçirmiyor.

Hayvan kurbanını yakaladığı zaman oracıkta parçalıyor, kendi karnını, belki yavrularının karnını tıka basa doyurduktan sonra, gövdenin artan parçasını akbabalara, çakallara kaptırmadıysa eğer bir ağacın tepesine ya da eşelediği bir toprağın içine gömerse kendini şanslı hissediyor. Örneğin aslan, karnı doymuş miskin miskin güneşlenirken, yanı başından hem de sürüyle geçen geyiği, zebrayı, karacayı bırakın, üzerine konan sineklere bile ilişmiyor. Oysa insanın derin dondurucusu var. Öldürüyor, yoluyor, yüzüyor, kesiyor, parçalıyor, kıyma yapıyor, paketliyor ardından da derin dondurucuya atıyor. Büyük bir açgözlülükle karnı tok da olsa öldürmekten geri durmuyor. Bir gün gelip tüketilmek üzere dolapları ağzına kadar dolduruyor, rafları işgal ediyor, sanki hemen yarın kıtlık baş gösterecekmiş gibi market arabalarını tepeleme dolduruyor, satın aldıklarını kilerine, buzdolabına tıka basa istifliyor. Üstelik ihtiyacının kaç katını depoladığının çoğu kez farkına bile varmıyor… Tıpkı yiyecekleri üst üste dizerken dünyanın bir köşesinde açlıktan karnı sırtına yapışmış insanların varlığının farkına varmadığı gibi…

Hayvanlar sadece doğada var olanı öldürüyorlar ama insana doğada olan yetmiyor, öldürüp, parçaladıktan sonra cesetlerini saklamak üzere çiftlik hayvanları yetiştiriyor. Öldürme vaktini birkaç gün geri alabilmek uğruna burslu okuttuğu ‘genius’ gençleri labaratuvarlara hapsedip enselerinde boza pişiriyor ki, kârını ikiye, üçe, beşe, ona katlasın.

En az yem yedirip en hızlı öldürdüğü, eti en dolgun hayvanı yetiştirmek üzere özel mekanlar inşa ediyor. Küçücük, kapkaranlık kafesin içinde 40 gün ve kendi bokunda yaşayan, yediği hormonlu yemlerle balon gibi şişen, bir gün geç kesilse kemikleri vücudunu taşıyamayacağı için çökecek tavuklar yetiştiriyor. Yemlerine antibiyotik bastığı o tavukların yiyenleri de hasta edeceğini bilmesine rağmen kurduğu çarkı son hızla döndürmekte beis görmüyor.

O yüzden insan gülen ya da düşünen hayvan değil, ‘derin dondurucusu olan hayvan’ ya da daha doğrusu ‘biriktiren hayvan’ tanımını çok daha fazla hak ediyor artık. Hayvan yemek için öldürüyor ama insan sadece etini değil, üzerinde tahakküm kurduğu türlerin sütünü, yumurtasını, tırnağını, derisini de sömürmek istiyor. Biteviye öldürüyor. Kürkü bozulmasın diye kafasına tokmak vurarak, taşlara çarparak öldürdüğü hayvanlardan kibar bayanların üzerine pahalı kürkler dikiyor. Hiç ara vermeden, duraksamadan, azıcık bile ara vermeden derileri yüzüyor, kanlı etler açığa çıkınca bile durulmuyor, diğer eli sıradaki hayvanın boynuzuna uzanıyor. Derileri ilaçlıyor, tabaklıyor, ayakkabılar dikiyor; birkaç cesetten bir ceket çıkarıyor.

Lev Tolstoy, henüz Hitler, Mussolini, Franko, Evren, Erdoğan gibiler henüz yeryüzünde yokken “Mezbahalar oldukça savaşlar sürecek” demişti. Henry Ford ise işçileri iliklerine kadar sömüren o pek meşhur fordist bant sistemini mezbahalardan ilham alarak keşfetmişti. Yani dikkat edilirse, insanı hayvandan aşağı kılan bütün özellikleri, insanın insana, insanın hayvana zulmü sayesinde gelişti. Zulüm ettikçe insan yüceldiğini, hükmettiğini, üstün olduğunu sandı. Ama gerçekte yeryüzünün tüm türleri içinde giderek dibe en yakın tür haline dönüştü.

İnsan, an itibarıyla hayvan türleri arasına bile giremeyecek kadar aşağılık bir yaratık. Ne var ki, itibarını yeniden kazanabilmek, kendini görmeye çalıştığı yere ulaşabilmek için şansını tümden de yitirmiş değil. Ama bir seçim yapmalı öncelikle. Ya kendi neslini üretmekten vazgeçip doğaya müthiş bir armağan sunarak terk-i diyar edecek ya da çılgınca tüketmekten vazgeçecek.

Birinci seçeneği delice savunanlar var ve onlar bu yöndeki çabalarını sürdürsünler bir zahmet. Ama asıl olarak çılgınca tüketmekten vazgeçip, hayat gailesinin ibresini iyiliğe döndürebilir insan. Yani o zaman, kapitalizmden, özel mülkiyetten vazgeçmesi gerekecek, eğer buna dayabilirse… Kardeşi kardeşe düşman kılan mirastan, bir kişiyi zengin etmek için binlerin hayatını tüketmekten, hayvanları katleden mezbahalardan, insanlığı yok eden savaşlardan, fetihlerden, gasplardan, zorla el koymalardan, derin dondurucudan, soğuk hava deposundan uzak durması gerekecek… Paradan vazgeçmesi gerek ki bunun bir iyi tarafı da götü sıkıştığında sıfırlama mecburiyetinden kurtulması demek. Parayı reddetmesi; üstünlük ve sahiplenme duygusundan arınmak, iktidarı, yönetmeyi ve yönetilmeyi elinin tersiyle itmek demek. Polisi, hakim, savcıyı gereksiz kılmak, adına hukuk denilen ve zengin ile yoksulu açlıktan geberme özgürlüğü konusunda eşitleyen sahtekârlığa son vermek demek.

Yani; yeni bir tercihin sonucunda vereceği küçük bir kararın yaratacağı kelebek etkisi büyük bir fırtınaya yol açabilir ve böylelikle muhteşem bir dönüşüm yaşayabilir insan. Ve işte ancak o zaman, “sen bir hayvansın” cümlesini duyduğunda, muhatabının kendisinden pek de övgüyle söz etmediğini düşünmeyi hak edebilir.

OT Dergi

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s