Hayvan özgürlüğünün ötesi

maymunlar-cehennemi

1. Giriş

Bu, hayvan kurtuluşu hareketi ve ona ilişkin bir yaşam tarzı tercihi olan veganizmi eleştiren yazılardan oluşan bir derlemedir. Kuzey Amerika’daki hayvan kurtuluş hareketi içerisinde uzun bir zaman geçirdik ve eleştirimiz büyük ölçüde kişisel deneyimlerimizden kaynaklanmaktadır. Araştırma ve tartışma yoluyla, bizler sadece hayvan kurtuluş hareketinin değil, hayvanlara yönelik eziyetle önceki mücadele biçimlerimizin ve duruşumuzun eleştirisini yaparak yeni bir tahakküm anlayışı geliştirdik.

2. Veganizmin Ötesi

Kuzey Amerika’da, hayvan kurtuluş hareketi veganizme hatırı sayılır ölçüde vurgu yapar. Bir hareketin liberalleri tarafından belirli tüketici veya yaşam tarzı tercihlerini (geri dönüşümlü, adil ticaret ve benzeri) benimsemek nadir değilken, bu hareketlerin ‘radikallerinin’ bu tercihleri aktif olarak desteklemeleri çok sık rastlanan bir durum değildir. ‘Radikal’ hayvan kurtuluşçusu olarak bilinen bireylerin (Kuzey Amerika Hayvan Kurtuluş Yayın Sorumlusu ve Danışmanı Camille Marino, Jerry Vlasak, Gary Yourofsky, ve Peter Young bunların bir kısmı) bazılarına hızlı bir anket yaparsak, hepsi de veganizmin hayvan kurtuluş hareketinin önemli bir parçası olduğunu iddia edecektir [1]. Belli ki, veganizmi diğer tüketici veya yaşam tarzı tercihlerinden ayıran inanılmaz özel bir şeyler var.

Haziran 2011′de hayvan kurtuluşu hareketinde flaş haber olarak ortaya çıkan bir demeçte, Camille Marino, anarşistlerin yıllardır zaten bildiği şeyi açıkladı yani veganizmin  “kesinlikle hayvanların ıstırabını hafifletmekten başka bir şey olmadığını”. (Ahlaki Veganizm Hayvanlara Yardımcı Olmaz) Peki veganizm hayvanlara yapılan eziyetle mücadelenin etkili bir aracı değilse, bu kadar yaygara neden?

Bizler tükettiğimizden fazlasıyız

Mükemmel bir ‘veganarşist’ kitapçık olan Hayvan Kurtuluşu ve Sosyal Devrim‘de, Brian Dominick, şöyle izah ediyor; “Benim tanımıma göre, saf vejetaryenlik veganlık değildir. İnsan olmayan hayvanların ürünlerini tüketmeyi reddetmek muhteşem bir tercihken, kendi içerisinde veganizm değildir. Vegan tercihlerini hayvan zulmünün gerçekten ne olduğunun radikal bir anlayışına dayandırır ve onun yaşam tarzı tercihi yüksek oranda bilgili ve siyasaldır”. Bir çok hayvan kurtuluşçusu veganizmin bir tüketici tercihinden çok daha fazlası olduğu, aksine kendi ahlaklarını temsil eden bir yaşam tarzı tercihi olduğu perspektifini paylaşırlar.

Anarşistler olarak, hayvanlara tahakküm analizimiz insan ve insan olmayan hayvanlar arasındaki ayrımın ortadan kaldırılmak zorunda olduğunun doğrulanmasını kapsar. Bu “hayvan zulmünün gerçekten ne olduğunun radikal bir anlayışını” kapsarken, bu anlayışın ayrıca neden vegan beslenmeyi gerektirdiği hususunda bir neden göremiyoruz.

Dominick, hayvan sömürüsünün radikal bir analizinin “et endüstrisinin (süt, hayvan deneyleri, vs.) izole bir  varlık olmadığını kavramak zorunda olduğuna işaret ediyor. Et endüstrisi pazar kapitalizmi yok edilene dek ortadan kaldırılamayacaktır.” O ayrıca satın aldığımız ürünlerin  (‘zulüm içermeyen’ anlamına gelen yeşil tavşan işaretli, bizim ‘yeşil ürünlere’ dair inanmamızı istedikleri şeylerin aksi olan ürünler) sadece insan olmayan hayvanlardan daha fazla zarar verdiğini kabul etse de, bu nedenle hem yaşam tarzlarımıza uyan hem de onu yönlendiren eylemlerimizin etkilerini kavrayabileceğimiz konusunda bir uzlaşma noktası olduğunu ifade ederek daha genel bir şekilde veganizm ve müsrif pratiklere sadık kalır…”Sen tükettiğin şeysin.” Kapitalizmi iyice anlamış  herhangi birisi ‘ahlaki tüketiciliğin’ sisteme ve onun geliştirdiği güç dengesizliklerine özgü sömürüye karşı çıkmayacağının farkındadır. “Geç kapitalizmin büyük ölçekli pazarlarından kaçış olmadığından dolayı”, Dominick’in ‘uzlaşma noktası’ alakasızdır – her satınalım bizi sınırlayan ve yoketmeyi arzuladığımız kapitalist sisteme hizmet eder. Kapitalist üretim biçimine sahip herhangi bir toplum yok etmek istediğimiz toplum olduğundan dolayı, ‘adil ticaret’, ‘sömürmeyen işyerleri’, veya ‘vegan’ çerçevesinde olsa bile satınalımlarımızın arzularımızın bir ifadesi olmadığını umuyoruz.

Hayvanlar üzerindeki tahakkümü sürdüren sadece et endüstrisi, hayvan deneyi endüstrisi, eğlence endüstrisi, vs. gibi belirli kurumlar değildir. Hepimizi (insan ve insan olmayanlar) egemenlik altına alan devlet, ekonomi, din, aile, vs. benzeri kurumların bir ağıdır . Bu ağ bizi belirli sosyal rollere  mecbur bırakır ve asıl amacı bu sistemin sürdürülmesidir. Bu rollerden birisi, tüketimin ne kadar ‘ahlaki’ olduğunu ve ne zaman bir satınalım yapsak tüketici-ürün ilişkisini kabul ettiğimizi umursamayan bir tüketici olmaktır. Bu sosyal rollerden kurtulmak için onu yaratan sistemi yok etmek ve birbirine ilişkin olarak yeni yollar bulmak zorundayız. Bir tüketici-ürün ilişkisini yıkma girişiminde anarşistler çoğu kez çalma ya da ‘freeganizm’ eyleminde bulunuyor, her ikisi de kaynakların kapitalist sisteme taşınmasının altını oyar. Bununla birlikte hayvan kurtuluşçuların veganizmin önemli olduğu konusundaki ısrarı bizi ‘ahlaki’ tüketime teşvik ediyor, hatta öyle ki, ‘Üstün Vegan Gücü’ Walter Bond daha da ileri giderek çöp kutusu karıştırmalarının veya hayvan ürünlerini çalmanın bile sözümona türcü eylemler olduğunu savunur. (Üstün Vegan Gücü) O nedenle kapitalist sisteme gerçekten saldıran eylemlere katılmaktansa (ayrıca hayvanlara tahakküm uygulamanın da sistemin bir parçası olduğu), ‘vegan ekonomiyi’ geliştirmeye teşvik ediliyoruz.

Kapitalizmin sunduğu sınırlı seçenekler, bugünkü sistemin tuzaklarını yarıp geçtiğimiz zaman birbiriyle ilişkilendirmeyi umduğumuz bir çok yolu temsil edemez. Ve tükettiğimiz şey arzularımızın bir ifadesi olmazsa, kişi bir araç kullanırken endüstriyel uygarlığa karşı olamayacağı gibi aynı şekilde vegan olarak türcülüğe de karşı olamaz. ‘Ahlaki tüketicilik’ liberallere terk edilmelidir.

Bir beslenme biçimi ‘Gündelik Hayattaki Şiddeti’ neden ortadan kaldıramaz.

Dominick, veganizmin “bize aşılanmış olan yanlış akıl ve değerlere sosyal şiddetle bağdaştırılan et yemeye meydan okumanın” bir parçası olduğunu ima ederken yalnızca bir tüketici tercihi olmadığını anlatmaya çalışır. Dominick, “ister doğrudan evcil hayvanlara kötü muameleyle ilgili durumlarda olsun, isterse de dolaylı olarak sosyal şiddetle bağdaştırılan et yeme süreci boyunca olsun hayvan zulmüne” “doğrudan veya dolaylı olarak hisleri olan varlıklara ıstırap veren eylemlerden bilinçli olarak kaçınmayı savunarak yanıt verir. Ancak bu tamamen bırakamayacağımız (gitgide daha da zorlaşan bir eylem olarak endüstriyel uygarlıktan tamamen elimizi eteğimizi çekmemiz hariç) bir rol olan tüketici rolüne zorlanmış olduğumuzu itiraf etmemizi önler. Bu, bizim şiddetin dolaylı biçimlerine bulaşmaktan kaçınmamızı imkansız kılar. Kapitalizm özünde sömürücü bir sistem olduğundan dolayı, et, sebze veya ayakkabı ne alırsak alalım her ne zaman tüketici rolüne bürünürsek sosyal şiddete katılmış oluyoruz. Kapitalist pazardan belirli ürünleri satın almayı reddetmek ellerimizi sosyal şiddetten temizlediğimiz anlamına gelmez. Suç ortağı olduğumuz dolaylı sosyal şiddetten kaçınmanın tek yolu bizi tüketici-ürün ilişkisine mecbur bırakan sistemi yok etmektir.

Dominick bizi hayvan ürünlerini satın alıp tüketmenin dolaylı şiddetine katılmanın dahi doğrudan zulmeden bir davranışa katılma ihtimalini arttıracağına inandırmaya çalışıyor. “Bu sebep-sonuç dinamiği iki taraflı işliyor. Hayvanlara -doğrudan veya dolaylı- şiddet uygulayanların aynı zamanda diğer insanlara karşı şiddet uygulama olasılığı daha fazladır. Vejetaryen beslenmeyi tercih eden insanlar, örneğin, genellikle et yiyenlerden daha az şiddet uyguluyorlar. Evcil hayvanlarına zulmeden insanların bununla yetinmeyecekleri kesindir – çoğu kez sırada çocukları ve eşleri vardır”. Çeşitli araştırmacılar, aile içi şiddetle hayvan zulmü arasında bir bağlantı olduğunu ispatlarken [2], vejetaryenliğin ‘daha az şiddet içeren’ davranışlarla bağlantılı olduğunu ve tek başına bir neden-sonuç ilişkisini gösteren herhangi bir araştırma görmedik. Doğrudan zulmedenlerin gelişmesine neden olduğu vasıfların tüketici rolüne katkıda bulunmaya zorlandığımızda içimizde de geliştiğini düşünmek absürddür.

Devrim mutfakta mı başlar?

Dominick, “devrimcilerin rolü basittir: yaşamlarınızda tahayyül ettiğiniz alternatif, devrimci toplumun minyatür bir modelini oluşturun” ifadesinde bulunduğunda, kendimizi dönüştürmenin dünyayı dönüştürmesini naif bir durum yapmaya çalışır. “Asıl düşman kendimizdir; kafalarımızdaki zalimleri devirmek devrim olacaktır.” Kişisel dönüşüm önemli olmasına rağmen, elitlere ve tahakkümün kurumlarına yöneltmemiz gereken öfkeyi yanlışlıkla kendimize yönlendiriyoruz.

Fabrika çiftliğinden gelen eti reddetmenin fabrika çiftliklerinin olmadığı bir dünya yaratmayacağı açıktır. Bize öğretilen zulmedici fikirlere meydan okumakve karşılklı olarak yeni yollar açmak önemli görevler olsa da, bunlar devrimcilerin tek görevleri değildir. Sasha K’nın belirttiği gibi, “Anarşistler beklemek bir yenilgi olduğundan saldırmalıdır.” (İsyankar Anarşizm Üzerine Bazı Notlar) Hatta Dominick “bir kişinin kendi yaşam tarzını değiştirmesinin, milyonlarca başka insan katıldığında bile dünyayı ve kendi çıkarlarına hizmet eden elitler tarafından yaratılan sosyal yapıları değiştiremeyeceğini” kabul eder. Devrimcilerin rolü bu kadar basit değildir – gündelik direniş eylemlerine katılmak ve bize tahakküm uygulayan kurumlara saldırmak olmazsa olmazdır.

Veganın eko-uyum gizemi

Dominick bize “Radikallerin, veganların yaptığı gibi [vurgu bize ait], hayvanlardan öğrenebileceğimiz tek şeyin doğayla makul ve sağlam bir ilişki içerisinde nasıl yaşanacağını anlamaları gerektiği” söyler. Dominick’e doğayla makul ve sağlam bir ilişki içerisinde yaşadığı bilinen bireylere tek örneğin yerli kültürler olduğunun hatırlatılması gerek. Veganizmin insan-doğa ilişkisinin bütüncül bir analizini geliştirmesi gerektirdiği gibi görünmesi heralde Dominick’in en utandırıcı hatalarındandır. Et yemek doğayla makul ve sağlam bir ilişki içerisinde yaşamak için zorunlu bir koşul olmayabilirken, birinin hayvan tüketirken doğayla uyumlu yaşayabileceğinin kuşkusuz olduğunu biliyoruz.

Veganizmin ötesine geçmek

Veganizm eleştirimiz türcülüğü savunduğumuz anlamına gelmez, aynı şekilde feminizmi eleştiren anarşistlerin patriarkiyi desteklediği söylenemez. Aksine, eleştirimiz, tahakkümün kurumlarının radikal bir anlayışının ister bir tüketici tercihi olarak isterse de bir yaşam tarzı tercihi olarak tanımlansın, veganizmin insan-hayvan ilişkisinin değiştirilmesinde çetrefilli bir adım olduğu nosyonunun ötesine taşınması anlamına geldiğini göstermeyi amaçlıyor. Hayvanlarla hiyerarşik olmayan ilişkiler geliştirmek dikkatli bir analizi,  gündelik hayatta hayvanlarla olan birebir etkileşimlerimizi yeniden kurma çabasını ve bizi tahakküm altına alan sisteme karşı direniş eylemlerini gerektiriyor. Bu ‘zulüm içermeden’ yaşama takıntısı hareketin gerçek devrimci projelerden sapmasına müsaade ediyor. Steven Best ve arkadaş çevresinin ‘etik veganizmi’ şiddetle savunması ve sonra “[veganlar] yaşam tarzı temelli ve apolitiktir; bizler tüketiciyiz… sosyal problemlerden ve sosyal yapılardan ziyade kendi saflığımız veya diğer veganlığın saflığıyla çok fazla ilgileniyoruz.” (Best, Veganizm – Kaybedemeyeceğimiz Savaş) diye yakınması gülünçtür. Nefret ettiğini iddia ettiği ‘apolitik’ veganlara kapı aralayan şey Best’in veganizmin devrimci potansiyelindeki ısrarıdır. ‘Sessizlerin sesi’nde Peter Young da, veganizme olan bu ‘radikal’ hayranlığın gerçekten ne kadar iğrenç olduğunu gözler önüne sererek hayvan endüstrilerine karşı doğrudan saldırılara katılmış olan vejetaryen olmayan tutsakları desteklemeyi bile reddeder.

Et yemeye olan tiksinti, bir vegan olarak sağlıklı hissetmek, kirletilmiş hayvan ürünlerinden korkmuş olmak veya veganizmin hayvan sömürüsüne dair kişisel anlayışımızı kuvvetlendireceği gibi bir çok öznel neden olduğunu inkar etmiyoruz. Ancak  veganizmin hayvan zulmüne radikal bir yanıt olmadığı vurgulanmalıdır – veganizm asla bir yaşam tarzı tercihinden daha fazlası olamaz. Veganizmin devrimci bir eylem olduğu fikrinden vazgeçmenin ve biz, insan ve insan olmayanları tahakküm altına alan güçlere saldırmanın vaktidir.

3. Liberal bir İdeoloji olarak Hayvan Kurtuluşu

Bütün varlığımızı tahakküm altına alan sisteme karşı sürekli mücadele verme çabasında olan bireyler olarak, bizler özgürlüğümüzü kısıtlayan güçlere karşı sürekli başkaldırının isyankar projesini kucaklıyoruz. Bu yaşam projesi gelecek toplumun bir resmine dayanmıyor ve bizler başkaldırmızı tanımlamak için herhangi bir ideoloji önermiyoruz. Bu bizi kendi mücadelelerine rehberlik eden bir ideoloji oluşturan ve yeni ‘anti-otoriter’ ahlakları olan gelecekteki bir toplum sunan solcu mücadele biçimlerinin (hayvan kurtuluş hareketleri de dahil) karşısına koyar.

Son yıllarda, hayvan kurtuluş hareketleri anarşist örgütlenmeler ve projelerle güçlü bağlar kurmuştur. Anarşistler (biz dahil), devlete ve sermayeye karşı doğrudan eylem hareketine katılan gönüllü bireylerle işbirliği yaparlar ve onları desteklerler. Bazı hayvan kurtuluşçular devlet ve sermaye karşıtı analizi kucaklarlar. Bu, bazı hayvan kurtuluçuların kendi hareketini açıkça anarşist bir proje olarak tanımlamalarına yol açmıştır. İnsan-hayvan ilişkileri tartışması anarşist teoriye katkı sağlarken ve doğrudan eyleme katılan hayvan kurtuluşçularla ilişki momentleri yakalayabilirken, türcülüğe karşı izole bir mücadele ve hareketin aşırı ahlakçılığı isyan projemizle anlaşmazlık içerisindedir.

Meseleleri izole etmek sadece izole mücadelelere neden olabilir

Hayvan Kurtuluşu ve Sosyal Devrim‘de, Brian Dominick ‘Kurum’ dediği şeyin tanımında yetersiz kalır – “yanlızca göreceli bir azınlığın iktidarının ebedileştirilmesi için varolan bir birim.” Kurumun hakim sosyal düzenin bozulmamasını sağlayan sosyal ilişkileri sürdürmek için varolduğu halde, Kurumun kullandığı tüm baskı biçimlerini (sınıfçılık, ırkçılık, patriarki, vs.) listeleyerek ve bunlarla bireysel olarak mücadele etmeye çalışarak, Dominick sistemin bütünlüğüyle yüzleşmekte başarısız kalıyor.

Bugünkü toplum, yaşamlarımızı tamamen tahakküm altına almakta olan kurumlardan, yapılardan ve ilişkilerden oluşan bir tahakküm ağı tarafından yönetiliyor. Devlet, iş, aile, din ve teknoloji, bizi özgür bireyler olarak yaşamaktan alıkoyan ağı yaratmak için birleşen kurumlara örneklerdir. Bu kurumların her biri tahakküm sisteminin sürdürülmesi temel amacıyla bizi sosyal rollere zorlar. Sadece bu sosyal rollerden kurtularak ve yaşamlarımızı tüm tahakkümü reddeden bir biçimde yaratak bu toplumu yok etmeye başlayabiliriz.

Kurumu yıkmak için, Dominick bizden bu ilişkiler (siyah-beyaz, kadın-erkek, hayvan-insan) içerisindeki gücü eşitlemenin baskıyı ortadan kaldıracağı tavsiyesinde bulunarak ırkçılık, patriarki ve türcülük gibi baskıcı tutumlara karşı çıkmamızı ister. Ancak birbiriyle ilişkili olmanın bu biçimleri var olduğu sürece, bu davranışları veya Kurumu kökünden söküp atamayacağız. Sadece bu baskıcı ilişkilerin anlamlarını değiştirmeye çabalamak her zaman başarabileceklerimizi kısıtlayacaktır; baskıcı davranışlara odaklanarak, dikkatimiz meselenin köklerinden – bizi bu baskıcı ilişkilerde yer almaya zorlayan kurumlar- başka yere kayacaktır. “Baskı yapılarının içimizde esas olan akıl yapıları olduğu fikrini (ilerici eğitim ve propaganda tarafından aşırı derecede empoze edilen) kabul ederek, bizler kendi farzedilen zayıflığımıza ve sözümona ne kadar kötürümleştiğimize odaklanır hale geliriz. Bizler kendimize ve ayağımıza bağlanmış prangaların farkında olmadan yürümekten aciz olduğumuza o kadar odaklanmışızdır ki, zamanımız asla sonu olmayan kendini iyileştirme çabalarıyla tükenip gitmiştir.” (Wolfi Landstreicher, Boyun Eğmenin Mantığına Karşı)

Baskıya sadece kendi seçemediğimiz rollerin sınırları içerisinde yanıtlar aramaya devam ettiğimiz sürece,Devleti asla yıkamayacağız. Yaşamlarımızı kendi ellerimize almamız ve bu süreçte özgürlüğümüzü kısıtlayan bu toplumu yok etmemiz gerekiyor. Elbette ki, varolan çeşitli baskıların gerçek bireyler üzerinde gerçek etkileri var, ancak bu baskıcı ilişkilerden kurtulmanın tek yolu, bizim için yaratılan sosyal rolleri reddederek ve özgür bireyler olarak yaşayarak tahakkümün ağlarından kendimizi kurtarmaktır. Bu süreç her bir birey için farklı şekillerde tezahür etse de, bu üstlenmiş olduğumuz isyankar projenin bir parçasıdır.

Kim Hayvan Hakları Yasa Tasarısı istiyor?

Çabaları aksini gösterse de, hayvan kurtuluş hareketi doğası gereği tek meseleli bir harekettir. Hayvanlara yönelik zulmü diğer baskıcı davranış biçimlerine (ırkçılık, seksizm, vs.) bağlamalarına rağmen, bize sosyal rolleri dayatan kurumlardan ziyade davranışlara odaklanmaya devam ederek, tahakküme bütünüyle karşı çıkmakta başarısız olurlar.

Hareketin ne kadar radikal olduğunu göstermek için, hayvan kurtuluşçular siyahların kurtuluş hareketi ve feminizm gibi diğer sosyal hareketlerle mukayeseler yaparlar. Ama bu mukayeseler sadece hareketin gerçekten ne kadar liberal olduğunu göstermeye yarar. Örneğin, Steven Best hayvan özgürlüğünü ‘yeni bir köleliğin kaldırılması hareketi’ olduğunu ima ettiğinde, hareketin eylemlerini sadece bu sistemin sınırları içerisinde bir değişim talebine indirger. Bu düşünme biçimi Best’i “geçmişte köleliğin kaldırılması taraftarları ve kadınların seçme hakkını savunanların hareket güçleri, bilinçleri ve başarıları üzerine kurulu yeni bir köleliğin ortadan kaldırılma mücadelesinin muhtemelen bir Hayvan Hakları Yasa Tasarısıyla sonuçlanabileceğini öne sürmeye iter.” (Devrimi Yeniden Düşünmek) İnsan Hakları Yasa Tasarısı şüphesiz bizim özgürlüklerimizi verdiğinden dolayı, Best’in aynısını hayvanlar için istemesi de mucize değildir.

Aynı şekilde, Dominick, “[f]eminizm ve veganizmin ortak bir çok yanı olduğunu ve her birinin diğerinden öğrenebileceği ve öğretebileceği bir çok şey oladuğuna” (Hayvan Kurtuluşu ve Sosyal Devrim) işaret eder. Dominick’e tamamen katılıyoruz — her ikisi izole bir şekilde sömürünün basit bir biçiminin üstesinden gelme çabasının liberal biçimleridir. Türcü ve seksist davranışları sürdürmeyi azaltma çabası kaçınılmazken, Dominick’in feminizm ve hayvan kurtuluş hareketinin (ve onun ortak yaşam tarzı tercihi ‘etik veganizm’) bunlara radikal bir yanıt olduğu iddiasına katılmıyoruz.

Best, “hayvan kurtuluşunun sosyalist ve anarşist düşünce ve geleneklerde kökleşmiş olan insan merkezci, türcü ve hümanist dogmalara meydan okumak olmasından dolayı, Solcuların kuvvetle muhtemel ona katılmaktansa alay etmelerine” (Devrimi Yeniden Düşünmek) yakınır. Şu açık ki, bazı anarşistlerin hayvan kurtuluşu hareketiyle dalga geçme sebebi onun tüm tahaküm sistemiyle yüzleşmekten ziyade izole bir mesele olarak hayvan sömürüsüyle ilgilenme çabasıdır. ‘Solun’ bir parçası olan anarşistlere atıfta bulunarak, Best, bazı anarşistler solla ilişkilenmesine rağmen, biz dahil bir çok anarşistin politik solun liberal ideolojisiyle aralarına mesafe koymayı tercih ettiklerini kabul etmekte zorlanmaktadır.

Militan aktivistler halen aktivisttirler

Best, hayvan hakkı taraftarları ‘devletçi’ projelere katılırken hayvan kurtuluşçuları ‘devletçi olmayan’ (ve o nedenle anarşist olan) eylemlere katıldıklarından onları tüm hayvan hakları hareketinden ayrı tutar. Devletçi olmayan eylemler barışçıl protestolar, seçimlere katılmak ve imza kampanyaları gibi devlet tasdikli etkinlikler altında toplanmayan eylemleri içerir. Halbuki, yaptığı ayrım, bir çok hayvan kurtuluşçusu vegan sosyal yardım ve yasal reformu içeren (mesela, Kuzey Carolina’da hükümetin fon verdiği ‘Animal Liberation’ grubu veya vegan sosyal yardım ve yemek grubu ‘Animal Liberation Action’ gibi) ‘devletçi’ eylemlere katıldıklarından dolayı tamamen keyfidir. Hayvan kurtuluş hareketinin sadece ‘devletçi olmayan’ etkinliklerde yer aldığını iddia etmek hareketi bariz bir biçimde yanlış tanıtmaktır.

Ayrıca birilerinin ‘devletçi olmayan’ bir eyleme katılması onların liberal ideolojinin ötesine geçtikleri anlamına gelmeyeceğine işaret etmek gerek. “[Hayvan Kurtuluş Hareketinin] doğrudan eylem peşinde olmasından ve anarşist kültürlerde yaşadığından temsili demokrasi efsanesine karşı çıktığını” açıkladığında yasaları çiğnemeye istekli olan herkesin bir anarşist olduğunu ima eder.  Best ayrıca “hayvan kurtuluşçuların sadece sosyal ve politik görünüşlerinde anarşist olmadığını, aynı zamanda örgütlenme ve taktiklerde de anarşist olduklarını” iddia eder. “ALF aktivistlerinin oluşturduğu küçük hücreler… karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve bilinç yaratma konusunda anarşist benzerlik gruplarına yakındırlar.” (aynı kitapta) Bir grubun anarşist taktikleri kullanması sadece kendi yaşam projelerini yarattıkları tarzda tüm anarşistlerle bir benzerlik paylaştıkları anlamına gelmez. Tahakkümün kurumlarına saldırmak isyankar projenin bir parçasıyken, “ne pahasına olursa olsun hayvan kurtuluşunu” talep eden bildiriler yayınlayarak, hareket hayvan zulmüyle tek bir izole mesele olarak ilgilenmeye devam ediyor. İsyankar proje bu uzmanlık alanının ötesine geçer ve bize tahakküm uygulayan tüm güçlere karşı bir saldırı olarak isyanı genişletir.

ALF aktivisti Walter Bond, Üstün Vegan Gücü ve Hayvan ve Yeryüzü Kurtuluşu için Haçlı Seferleri adlı makaleler yazmıştır – bu elbetteki tahakküm sisteminin bütününe saldırmakla ilgilenen bir anarşistin sözleri gibi görünmüyor. Aslında, bu başlıklar beyaz üstünlükçü ve dinci propagandayla korkunç derecede yakınlık gösteriyor – belki de bu başlıklar belirli bir beslenme biçimine mecbur edilmiş tamamen takıntılı bir hareketin üyesinden gelmesine şaşmamak gerek. Bond özellikle kendisini en önde gelen bir hayvan kurtuluş aktivisti olarak tanımlar. Daha sonra hayvan ve insan ihtiyaçları arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığımız bir durum belirdiğinde, insanlardan ziyade ‘masum’ hayvanları tercih edeceğini çünkü “bir tür olarak ahlaksızlığımız, sapkınlığımız ve kana susamışlığımız içimize işlemiştir ve rahatsız edicidir!” (Üstün Vegan Gücü) diyecek kadar ileri gitmiştir. Bu insan düşmanı tutum muhakkak ki bir anarşistten gelmiş olamaz, ancak yanlızca hayvan kurtuluşuyla ilgilenen tek konulu aktivistlerden birinden gelmiş olabilir. Bond taktiklerin bireyi tanımlamayacağını gözler önüne sermiştir ve bir kişinin tüm hareketi temsil ettiğini söylemeye getirdiğimiz düşünülse de, deneyimlerimiz bunların yaygın sorunlar olduğunu gösteriyor. “Her yıl çok fena biçimlerde hapsedilen, işkence edilen, katledilen on milyarlarca hayvanın korkunç ıstırabının geliştirilmesi için nisbeten rahat hayatlar yaşayan insanlara iş indirimi ayrıcalığını tanımayı anlayamıyorum” (Devrimi Yeniden Düşünmek) dediğinde Best bundan dolayı suçludur.

Hayvan kurtuluş hareketinin anarşist olmadığı, Best ve Dominick’in öne sürdüğü gibi aslında militan eylemcilerin bir fraksiyonu olduğu açıktır. Dominick, “herkes adına konuşmayayım, gerçek anarşistler ve hayvan kurtuluşçular bizim görüşlerimizi etkili olan araçlarla gerçekleştirmenin peşinde olanlardır. Bize dair hakim algıların aksine, nedensiz yıkımın ve şiddetin bizi arzuladığımız sona götürmeyeceğini biliyoruz.” (Hayvan Kurtuluşu ve Sosyal Devrim) şeklinde fikrini beyan ettiği zaman ikisinin de eş anlamlı olduğunu düşünüyor gibi görünüyor. Anarşistler olarak, bizler çoğu zaman kötürümleşmeye, eylemin aşırı analizine ve ‘mükemmel’ eylemin aranmasına neden olduğundan dolayı etkililiğe olan aktivist saplantısından çok da rahatsız değiliz. Onun yerine, tahakkümün kurumlarına Feral Faun‘un İsyancı Vahşilik‘te sözünü ettiği “oyuncu vahşilikle” saldırmayı tavsiye ederiz. Bu taktik olarak uygulanabilse de,  tahakkümün güçlerine karşı isyanımızı kanalize etmek için etkililiğe yol vermeyeceğiz. Dominick’in mükemmel biten arzusunun tam olarak ne olduğundan emin değiliz, ancak “nedensiz yıkım ve şiddet” şüphesiz projelerimizin bir parçası olabilir.

Best ve hayvan kurtuluş hareketi tarafından savunulan bir çok eylemin yanlızca birer sivil itaatsizlik eylemleri olduğuna dikkati çekmek gerek. Bu eylemler belirli kanunlara karşı çıksa da, amaçları hayvan sömürüsünü koruyan belli yasaların adaletsiz olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini göstermektir. Best, Veganizm: Kaybedemeyeceğimiz Savaş adlı konuşmasında şöyle diyor; “kanunları çiğnemeye başlayın, sivil itaatsizliğe katılarak başlayın. Kahrolsun yasalar! Yasalar yanlış olduğunda, doğru olan şey onları çiğnemektir! Şimdi size radikalmişim gibi geliyorumdur? Ben sadece Gandhi ve Martin Luther King’den alıntı yapıyorum.” Yasaların çiğnenmesi gerektiğine katılıyor olsak da, onları sadece ‘yanlış’ olduklarında çiğnememiz gerektiği gibi bir liberal öneriyi reddediyoruz. Anarşistler olarak, bizler tüm yasaları reddediyoruz. Hele ki, devletten ‘sadece’ daha fazla yasa dilenen Gandhi ve King’in arzularıyla hiç işimiz olmaz.

Steven Best – Hayvan Hakçısı

Best’in hayvan haklarını koruduğu sürece yasaları desteklediğinden dolayı sivil itaatsizliği savunmasında şaşıracak bir şey yok. “Hakların, kısaca, kapitalist elitler tarafından kapitalist elitler için yapıldığının” bilincide olsa da, “hayvan kurtuluşu için kritik bir araç olarak geçmişteki tüm insan kurtuluş mücadelelerinin amaçlarına hizmet eden haklar söylemini bir kenara bırakmanın büyük bir stratejik hata olduğunu” (Devrimi Yeniden Düşünmek) belirtiyor. Bizler devlete haklar için yalvarma yoluyla hangi kurtuluş mücadelesine yardım edilmiş olduğunu çok merak ediyoruz. Devlet tarafından onaylanmış herhangi bir hakkın devletin çıkarına hizmet ettiğinden -ya doğrudan iktidara fayda sağlar ya da isyanı boğar- ödüllendirildiği açıktır. Best şunu kesinlikle anlamalıdır ki, hayvan kurtuluşu mücadelesinde elde edilen bazı kazanımlar (daha büyük kafesleri, serbest dolaşan hayvanların etleri, vs. ) sadece tüketicilere ‘mutlu et’ sağlayan et endüstrisinin devamına yardımcı olmuştur.

Yanlışa düşmeyelim, yeşil kapitalizm halen kapitalizmdir ve hiçbir şekilde iyileşme değildir.

Ancak Best “haklar kavramının isyanı ve politik hayal gücünü alevlendirmeye [ve] kapitalist sömürüye karşı eleştirel bir eğilim ve içten bir eleştiri sağlamaya devam ettiğini” iddia eder. (aynı kitapta) Öyleyse, bu neredeyse hiç radikal değildir ve kesinlikle anarşist değildir. Haklar kavramı isyan ateşini boğmaktan ve insanları hakim sosyal düzeni yıkmaktansa onu reforme etmeye itmekten başka bir şey yapmaz. Best, hatta “devletçi olmayan bir toplumda, hakların ‘kalmayacağını’” söyler. (aynı kitapta) Peki ama muhtemelen zafer olarak görülen haklar neden ‘kalmayacak’? Haklar için mücadele eden bir hareketin nihayetinde yasalarla ve mutlak ahlakla somutlaştırılan bu hakları korumak için savaşması akla daha yatkın gelmiyor mu? Kurtuluş projesi devlet tarafından onaylanan metotları kullanamaz veya savunamaz çünkü bu şekilde sadece devleti güçlendirir.

Üstün vegan ahlakçılığı

Anarşistler olarak bizler, sadece tüm yasalara karşı değiliz, aynı zamanda bireysel özgürlüğümüzü kısıtlayan herhangi bir yapıya da karşıyız. Aslında, bizler gelecekteki bir toplumun evrensel ilke ve ahlakı geliştirmek zorunda olduğu solcu görüşüne karşıyız. Bu eleştiri,  ahlakın ve yasaların, eylemlerimizi nasıl yöneteceklerini belirleme konusunda özdeş olduklarını gösteren Max Stirner’in Biricik ve Mülkiyet‘inden etkilenmiştir. Ahlaklar sabit değerlerdir ve sonra şartlara bakılmaksızın evrensel olarak uygulanır. Hayvan kurtuluş hareketini de kapsayan siyasi sol, sadece ahlaklı yaşamanın değil, onları sosyal değişime etki eden araçlar olarak kullanma eylemi olan ahlakçılıkla haşır neşirdirler. Ahlakçılık, deneyimlediğimiz benzersiz durumlara uygulasınlar ya da uygulamasınlar, bireylerin özgürlüğünü bu inşaa edilmiş inançlarla yaşamaya zorlayarak  kısıtlar. Yaşamlarımızı herhangi bir yapı zoruyla yaşamayı reddediyoruz ve aksine gerçek arzu ve tutkularımıza göre yaşamak istiyoruz.

Steven, “Hayvan özgürlüğünün ahlaki evrim ve politik mücadelede sonraki zorunlu ve mantıklı gelişme olduğunu” söylüyor. (Devrimi Yeniden Düşünmek) Anlatmak istediği ‘ahlaki evrim’ diğer canlı varlıkları öldürmenin ve tüketmenin her zaman yanlış olduğu ahlak ilkesine başvurmaktır. Bunu evrensel bir ilke yaparak belli koşullarda yaşamak için geçerli bir yol olarak belirleyebilsek de, hayvan kurtuluşçular dünya ile etkileşebileceğimiz yollara sınır koyarlar.

Ancak Best, “insanların öldürülmesine karşı yasaklar konulması [hayvanların öldürülmesine yasaklar konulmasından]  daha az mı ‘totaliterdir’?” diye sorduğunda soyut bir kavramın evrensel olarak uygulanmasına net bir şekilde karşı olmadığını göstermektedir. (aynı kitapta) İnsanların veya hayvanların öldürülmesine karşı herhangi bir evrensel yasa aynı oranda totaliterdir ve anarşistler olarak bizler bu gibi yasakları reddediyoruz. Best, “tür gözetmeksizin herhangi bir sömürü biçimini yasaklayan evrensel bir demokrasi ilkesine dayanan gelecekteki bir toplum savaşmaya değerdir.” der. Bizler gelecekte yaşamlarımızın herhangi bir yönüne hükmeden evrensel ilkelere dayalı bir toplum için savaşmakla kesinlikle ilgilenmiyoruz. Geleceğin nasıl olacağını tarif etmekle ilgilenmiyoruz – her birey ve bireylerden oluşan her grup, yaşanmış deneyimlerine dayalı olarak kendi yollarına kendileri karar vermek durumda olacaklardır.

Temsiliyet sorunu

Anarşist proje kendi yaşamlarımızı geri kazanmanın yollarından birisi olduğundan, tüm temsiliyeti reddeden bir proje olmak zorundadır. Bizim adımıza konuşmaya kalkışan herkese karşıyız ve kendimizden başka kimsenin arzularının sesi olmakla ilgilenmiyoruz. Hayvan kurtuluşu hareketi, hayvan kurtuluşçular hayvanlar adına hareket ettiklerinden doğası gereği temsiliyete dayalıdır. Best, “hangi dilde tanımlarsak tanımlayalım, aydınlanmış insanlar hayvanlar adına konuşmalıdır” (aynı kitapta) diyerek en azından bunu açık bir şekilde kabul eder. Belki de temsiliyetin tanımı Best’in kafasını karıştırmıştır, çünkü bu kesinlik “temsili demokrasi efsanelerine karşı çıkan” (aynı kitapta) bir hareketin düşüncesi olamaz.  Hedefimiz hayvanların ihtiyaçlarını temsil etmek olmamalıdır, çünkü bu bizi varolan toplum içerisinde kendi koşullarını geliştirmeye yönelik reformist bir pozisyona hapseder. Bizler, hayvanlar da dahil, herhangi biri adına konuşan ‘aydınlanmış’ insanlara gereksinim duyulmayacağı yeni bir ilişki biçimi yaratmaya çabalamalıyız.

4. Hayvan Kurtuluşunun Ötesi

Feminizm gibi, hayvan özgürlüğü de tek bir zulüm biçimine karşı bir tepkidir ve belirli bir ilişki içerisindeki güç dinamiklerini değiştirme çabasıdır. Sergilediğimiz baskıcı davranışlar tartışmaları tahakkümün gündelik yaşamda nasıl tezahür ettiğinin yeni bir anlayışını geliştirmekte bizi yardımcı olurken, belirli davranışlara odaklanmak sadece bize dayatılan sosyal rollerin kuvvetlendirilmesine hizmet eder.

Hayvan kurtuluşu, tüm liberal hareketler gibi insan-hayvan arasındaki güç ilişkilerini dengelemeye yönelik bir çaba olduğundan dolayı, hayvan kurtuluşçular bunu gücün eşitleneceği şeklinde tanımlayarak ahlaka bel bağlarlar. Birincisi, genelde hareketin en ‘radikal’ unsurları içerisinde ifade edilen şey, hayvanların birer birey olarak varsayılması ve insanların gözden çıkarılamaz haklarına onların da sahip olması gerektiğidir. İkincisi ise, bir hayvanı tüketme eyleminin doğası gereği şiddete ve tahakküme dayandığıdır. Hayvan kurtuluşçular bu argümanların kimi zaman birini kimi zaman da ikisini birden kullanabilirler, ancak ayrı olduklarından bunların üstesinden benzer şekilde geleceğiz.

İlişkiye tuğla koymak

Daha evvel de tartışılmış olduğu gibi, varolan toplum tahakkümün çeşitli kurumları tarafından bize dayatılan sosyal rollerden oluşmaktadır. Bu sosyal rollerin amacı bizleri kendimize yabancılaştırmaktır,  dolayısıyla bizim özgür bireyler olarak yaşamamızı engellerler. İnsan-hayvan ilişkisi bu sosyal rollere verilecek örneklerden birisidir. Bu toplumda, insanlar özneler olarak görülürken, hayvanlar ise bizim tüketimimize sunulmuş nesneler olarak görülürler. Hayvan kurtuluşçular gücün bu dengesizliğinin farkındadırlar, ancak onlar insan-hayvan ilişkisi içerisindeki güç ilişkisini değiştirerek hayvanları birey statüsüne yükseltmek gibi tipik liberal bir tepkiyi benimserler. Örneğin, Walter Bond, hayvanlara insanlara davrandığımız gibi davranmamız gerektiğini göstermek için “Çöpe atılmış bir emekçi çocuğunun ölü ve parçalanmış bedenini yermiydiniz?” diye sorar. (Üstün Vegan Gücü)

Bu, feminislerin kadınları insan seviyesine yükseltme arzularına benzer. Feministler erkek-kadın ilişkisindeki güç dengesizliğinin farkındadırlar ve hayvan kurtuluşçular gibi ilişki içerisindeki gücü eşitleyerek bu dengesizliği düzeltmeye çalışırlar. Kavramakta zorlandıkları şey şu ki, sosyal rollerle doldurulduğu sürece, ilişkiler anlamlı bir biçimde değişemeyecektir. Not Yr Cister Press websitesinde işaret edildiği gibi, “patriarki sadece gerçekleştirilmeye devam ettiği sürece varolur — yani, erkeğin rolü yerine getirildiği sürece. İstediğimiz şey, gayet basit – sermayenin hizmetinde ve sermaye tarafından dayatılan diğer kararlaştırılmış roller gibi – onun yok edilmesidir.” Basit bir şekilde patriarkinin yerine türcülüğü, erkeğin yerine insanı koymak ve bu açıklama hayvan kurtuluş hareketinin eksikliklerini gösterir.  İlişkide güç dengesini değiştirmeye kalkışmak yetmez. Bize dayatılan sosyal rollerin ötesine geçmek zorundayız – erkek rolünün, kadın rolünün ve hatta insan rolünün ötesine. Bizler hayvanlara yönelik insan tahakkümüne dayalı insan-hayvan ilişkilerini yıkmak ve arzularımızı ve tutkularımızı yansıtan yeni ilişkiler yaratmak zorundayız. Tahakküme dayalı ilişkileri daimi kılan kurumlara yönelik bir saldırı projesiyle birleştirirsek, bu dahil olacağımız isyankar projenin bir parçası olacaktır.

Bu yeni ilişkilerin nasıl gelişeceğini tanımlamakla ilgilenmiyoruz. Ancak, insan-hayvan ikiliğinin ötesine geçmiş olan toplulukların tek örneklerinin sözümona ‘ilkel’ toplumlar olduğunu kabul etmek önemlidir. Kendilerinin yeryüzünün parçası olduklarına inanan, yerli halklar insanları hayvanlardan ayrı tanımlayan sosyal roller olmadan yaşamışlardır. Bu, belli bir yaşam biçimine döndüğümüz primitivist bir pozisyonu savunduğumuz anlamına gelmez — geleceğin neye benzeyeceğine dair tanımlar yapmakla ilgilenmiyoruz, ne de yerli halkların yaşanmış gerçek deneyimlerini önemsiz kavramlara dönüştürmeye çalışmıyoruz. Sadece, bu bireylerin insan-hayvan ikiliği olmadan yaşamayı becerdiklerine ve hatta bunun bizim hedefimiz olması gerektiğine işaret etmek istiyoruz. Kendi seçimimiz olan ilişkileri yaratmaya başlar başlamaz, yaşamlarımızı bugün bize dayatılan sosyal roller tarafından baskı altına alınmamış bir şekilde özgür ve vahşi bireyler olarak yaşamaya başlayabiliriz.

Yabanda sistematik şiddet yoktur

Hayvan kurtuluşçular bir hayvanı öldürmenin her zaman şiddet ve tahakküm eylemi olduğunu iddia ettiklerinde, itirazımız birinci noktaya değil, ikincisinedir. Başka bir hayvanı öldürmenin her zaman bir şiddet eylemi olduğuna katılırken, şiddetin her zaman bir tahakküm eylemi olduğu düşüncesini reddediyoruz. Feral FaunAsi Vahşilik makalesinde, “şiddetin, kendisininin şiddeti mutlaklaştırmadığını” işaret eder.  Pasifizmin tamamlayıcı bir parçası olduğu makul şiddetin sosyal sistemi, bir sistem olarak kendisini mutlak kılar.” Örneğin, kapitalist sistem bizi kendi seçmediğimiz projeler üzerinde hayatta kalmak için çalışma ihtiyacımızın sürekliliği gibi temel bir amaç için çalışmaya zorlar. Kendilerini yeniden üreten şiddeti kullanan sosyal kurumların yokluğunda, şiddet sadece bireyler arasında geçici olarak parlayan olaylar haline gelecektir. “Şiddet hayvan etkileşimi durumudur… Yabanda sistematik şiddet yoktur, ancak, yerine, belirli hırsların geçici olarak açığa çıkması mevcuttur.” (aynı yazıda) Arzu ve hırslarımıza göre yaşayan vahşi bireyler olarak, geçici şiddet durumlarında yer alabiliriz. Bu anlar sosyal kontrolü sürdürmeye yol açmadığından dolayı, böyle bir şiddete karşı çıkmanın tek sebebi pasifist bir zihniyet olabilir. Bir çoğu pasifizmi uzun uzadıya zaten eleştirdiğinden onun problemlerine değinerek can sıkmayacağız.

Yıkıcı Enerji

[1] Marino için örneğin şu adresleri ziyaret edin: www.negotiationisover.net; Vlasak: arzone.ning.com; Yourofsky: www.adaptt.org ; ve Young: strikingattheroots.wordpress.com

[2] Örneğin Frank R. Ascione & Phil Arkow, Child Abuse, Domestic Violence, and Animal Abuse çalışmasına bakın.

Kaynak: Anarchist Library

* Bu metin, Sosyal Savaş Dergi’nin 3. sayısında yayınlanmıştır.

Hayvan Özgürlüğünün Ötesi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s