Doğayı ve birbirimizi tahakküm altına almamızın kökenleri

Hayvan Problemi

Jim Mason

-“Igniting a Revolution:Voices in Defense of The Earth” Dr. Steve Best’in editörlüğünü yaptığı kitaptan çeviridir-
Bazıları insan toplumunun resmen delirdiğini düşünüyor. Gülünç nefretler ve savaşlar dünyanın her yerinde var. Küresel yuvamızı kirletiyor, gezegendeki hayatı ortadan kaldırıyor ve hayatı kendimiz için daha da zor bir hale getiriyoruz.

Çıldırdığımızı sanmıyorum; bence bizler şu andaki toplumsal ve çevresel sorunlara yeterince derinlemesine bakmadık. Sayısı giderek artan bir çok insanla beraber ben de bu sorunların binlerce sene önce atalarımız tarıma başladığında, yaşayan dünyanın eski kadim dünyayla arasındaki bağları kopardığında ve insanların bütün hayat çeşitlerinin en üstüne koyduğunda başladığına inanıyorum. Bu yüzden bu gezegendeki diğer yaşam biçimleriyle hiçbir bağımız yok, buraya aitlik hissimiz de yok. Kibirliyiz. Yaşayan dünya bizim altımızda yer alıyor- ya kullanılmak ya da el uzaklığında tutmamız için. Doğadan patolojik olarak kopmuş durumdayız.

En eski atalarımız-tarım öncesi toplayıcı topluluklar M.Ö 10,000 sene önce yaşadılar- sadece yakınında değil, doğayla beraber ve doğanın içinde yaşıyorlardı. Onlara “başlangıç” insanları diyorum, çünkü onlarınki en eski ve en evrensel insan yaşam biçimi. Onlar açısından yiyecek ve değişik materyaller toprağı işleyerek değil, bitkilerin ve hayvanların hayatlarını ve büyümesini kontrol ederek değil, onlar hakkında inanılmaz derecede detaylı bilgi sahibi olmakla elde ediliyordu. Onlar etraflarındaki canlılarla karşılıklı bağlarını sürekli hatırlatan günlük şeylerle ve onları dünyadan koparmanın bu canlıların hayatlarını nasıl etkileyeceğini bilerek yaşıyorlardı. Bunların hepsi kabilesel dinler şeklini almak üzere evrim geçirdi. Hepsinin ortak noktası yaşayan dünyaya duyulan duygusal bağ ve hürmettir.

Doğan dünyaya yabancılaşmış modern zihinlerimizbu başlangıç insanlarının zihninin çevresi tarafından özellikle de hareket ederek ve onun içerisinde yaşayan varlıklar nasıl beslendiğinin farkında olamayacak kadar yaralı bir halde bulunuyor. İlk insanların beyni şeklini ve içeriğini-yani basit imgeleri ve fikirleri- etraftaki hayvanlardan ve bitkilerden almıştır. Bu başlangıç devresi insanları yüzlerce bitkinin en iyi yemekler, ilaçlar ve materyaller haline getirildiğini gördü. Düzinelerce hayvanın günlük hayat alışkanlıkları ve hayat döngülerini takip ederek bir avın ne zaman ve nerede başarılı olabileceğini öğrendi. Bunların hepsinin havadan, mevsimlerden, ve doğadaki diğer güçlerden nasıl etkilenebileceğini öğrendi. Başlangıç insanları toprağı bildiler, toplayıcılık arazilerini bildiler, bunu günümüzün modern ekologlarından daha iyi biliyorlardı olasılıkla. Sonuçta onlar kuşaklar boyu doğada yaşamaktan kaynaklı bir bilgeliği ve tecrübeyi kuşaktan kuşağa aktarıyorlardı, ve en önemlisi doğaya karşı hiçbir kitabın ya da gazetenin resmedemeyeceği bir his besliyorlardı doğaya.

Hayvanlar ilk insanların ilgisini büyüklükleri, hızları, güçleri ve davranışıyla çekmiştir. İnsanlarda bulunmayan güçlere sahip olduklarına inanılmıştır. Başlangıç dönemi insanları için –özellikle 45,000 sene önce modern Homo Sapiens’in zihni, bilinci ve kültürü gelişen örnekleri açısından- avcılık alanlarındaki hayvanlar dünyadaki en muhteşem ve göz alıcı canlılardı. En harika varlıklardı. Bu dönemde canlılar dünyasının hayvanları/güçleri bir hiyerarşi oluşturmuyordu, daha çok insanların onlarla karşılıklı bir bağlılık ve eylemler içerisinde bulunduğu bir partnerlik duygusu içindeydiler.

Doğadaki diğer şeyler de bizleri etkiledi, mesela karanlık ormanlar, şiddet dolu fırtınalar, sel sularıyla kabaran nehirler. Ancak hayvanlar doğanın diğer elemanlarının yapamayacağı kada çok bizi etkilemiştir. Neden hayvanlar? Neden hayvanlar zihin formasyonu sürecinde bu kadar merkezi bir öneme sahip? Çocuk neden bitkilerden, kayaların ve ağaçların şekillerinden etkilenmiyordu? Hayvanlar, bizim gibi, özgürce dolaşıyordu; ve onlar ağaçlardan, nehirlerden ve doğadaki diğer şeylerden daha fazla insana benziyorlardı. Hayvanların bizler gibi gözleri, kulakları, saçları ve diğer organları vardı; ve onlar da uyuyor, yiyor, tuvaletini yapıyor, çiftleşiyor, doğuruyor, oynuyor, kavga ediyor, ölüyor ve bizim yaptığımız daha nice eylemi yapıyordu. Hayvanlar aktiftir, renkli karakterlerdir. Buna zıt olarak, doğanın geri kalanı bir arka plan oluşturur, göreceli olarak donuk, tam çözülememiş ve gelişmekte olan beyne fazla bir yardımı olmayan bir şekil içerisindedir.

Hem bize benzer hem de bizden biraz farklı olarak, hayvanlar benzerlikleri, kategorileri ve sonuçları zorlamıştır. Doğadaki bütün varlıklar arasında göze en çok çarpan hayvanlar olmuştur. Gelişen beyinler için zengin bir gıda olmuşlardır. Hayvanlar soyut ve metafizik düşünceyi provoke edip insan zekasını geliştirip şekillendirmiştir.

Beyni, zihni ve hisleri geliştiren varlıklar olarak hayvanların insanlar için çok güçlü uyarıcılar olduğu kesin. İlk atalarımızın hayvanların ruhu ve güçleri olduğuna inanmalarına şaşmamak lazım. Yüzyıllarca süren manipülatif hayvancılıktan sonra insanlar, hayvanlar ve onların hayat süreçleri üzerinde bilinçli bir kontrol sağladılar. Onları fiziksel bir boyun eğmeye mahkum ederek insanlar hayvanları ruhsal olarak da azalttılar. Hadım edilerek, boyunduruk altına alınarak, kafeslere tıkılarak, ayaklarına zincirler vurularak evcil hayvanlar tamamen boyun eğdirildi. Avcı toplayıcı insanlar onları avladığında atalarının sahip olduğuna inanılan o vahşi ve gizemli hiçbir güçleri kalmamıştı. Evcil hayvanlar kafeslere tıkılarak, selektif üreme yoluyla ve insanlarla yakınlaşma yoluyla güçlerini kaybetmişlerdir. Yavaş yavaş huşu duygusu yerine küçümseme duygusuyla görülmeye başlamışlardır.

Evcil hayvanlara boyun eğdirmek için çiftçiler hem hayvan sayısını azalttılar hem de doğayı azalttılar, çünkü ürünlerine odaklanmış çiftçiler vahşi türleri haşere böcekler gibi görüyordu, doğal elementleri de tehdit olarak algılıyordu. Ancak insanları hayvanları ruhsal güçleri olan varlıklar olarak görmeyi bırakıp araç ve meta gibi görmeye iten şey hayvancılık oldu. O kadim hayvan-insan ilişkisini bozarken partnerlik duygusunu sahip-köle ilişkisine, doğal dünyayla akraba olma duygusunu onun efendisi olmaya çevirdi.

Çiftçilik ve tarımcı dünya görüşü on bin sene kadar önce kök saldığında insanlar kendilerini ilk kez doğanın geri kalanından uzak ve ayrıksı gördüler. Bu düalistik dünya görüşü çiftçilikle Mezopotamya’dan kadim dünyanın diğer yerlerine yayıldı. Yazılı tarih MÖ 3000 civarlarında başladığında çoktan gelişmiş bir haldeydi ve Yunanistan’da, Roma’da ve diğer büyük imparatorluklarda hem güçlenmiş hem de yayılmıştı. Ayrıca bu hem yahudiliğin hem de Hristiyanlığın temelidir, ikisi de insanların hayvanlar ve doğa üzerinde “hakimiyeti” olduğunu öğretmiş ve bu yüzden de Batı kültürünün ideolojik belkemiğini şekillendirmiştir. Bu bakış açısına hakimiyetçilik diyorum- yani insanlara tanrı tarafından kendi çıkarları uğruna canlılar dünyasını kullanma ve ona sahip olma hakkının verilmiş olduğu görüşü. Batı kültürünün iki bin yıldır süren aşırılıkları ve delilikleri arasında hakimiyetçi görüş asla değişmemiştir ve günümüzde toplumlarımızın ve doğal dünyalarımızın yaşadığı krizlerin de tam ortasında yer almaktadır.

Hakimiteçilik bizleri yaşayan dünyadan hem uzak hem de üstün bir konuma yerleştirir. Bu hayali konumdan bakıldığında hayvan dünyasını ve doğal dünyayı kendimizde ya da dünyada gördükçe küçümser ve tepeden bakarız. Doğaya duyulan bu küçümseyici tavrı tahlil etmek için ister ormanlar, ister hayvanlar isterse kendi vücutlarımız olsun bu küçümsemeyi nerede görüyorsak incelemek için öteki-karşıtlığı terimini oluşturdum. Bu kelime hayvanlara ve bir bütün olarak doğal dünyaya özellikle de doğanın hayvansı özelliklerine duyulan nefreti ve küçümsemeyi ifade ediyor. Bir yazar mesela, doğayı “dişleri ve pençesi kırmızı” olarak tanımlamıştı, yani avcı hayvanlar gibi kana susamış ve şiddet dolu olarak tanımlamıştı. Ana akım medya hala ultra şiddet içeren suçlar işleyen kişilere “hayvanlar”, “vahşiler”gibi isimler kullanılıyor, ayrıca “Hayvanlar Saldırdığında” gibi programlarla insanları doğayı kötüye kullanan varlıklar olmaktan çok doğanın kurbanları olarak gösteriyor.

Buradaki mesele şu ki bizler kendi hayvansılığımızla alakalı derin nevrozlar ve anksiyeteler yaşıyoruz ve hayvan olduğumuz gerçeğini bastırmak için sonsuz yöntemler deniyoruz. Vücudumuzla alaklı endişelerimiz var, onun döngüleri ve işlevleriyle alakalı endişelerimiz var; çünkü onlar bize hayvanlara ne kadar yakın olduğumuzu hatırlatıyorlar. Doğaya yansıtılarak aslında öteki-karşıtlığı bize doğru geri tepiyor. Doğaya duyduğumuz korkuyu ve nefreti sadece diğer hayvanlara yansıtmıyoruz, kendimize ve fiziksel farklılıkları onları bizden aşağı bir konuma koyan diğer insanlara da yansıtıyoruz- bu insanları bizdense doğaya ve hayvanlara yakın buluyoruz. Sonuç olarak bizler bastırılmış, çekingen, psikolojik olarak yaralı, kendimizde ve çevremizdeki dünyayla savaş halinde olan varlıklarız.

Varlığın hiyerarşisi ya da hakimiyetçi merdivende kadınlar da bir adım aşağıdadır. Sir Keith Thomas, “ Man and the Natural World-İnsan ve Doğal Dünya” adlı eserindeki Avrupadaki tavıları incelemiş ve insanların kadınları “hayvanlara yakın bir durumda” şeklinde nitelediğini yazmıştır. Diğer yazarlar kadınların ataerkillik tarafında ezilmeye hayvanların evcilleştirilmesiyle ve Orta Doğu’daki hayvan sürüsü kabileleriyle başladığını yazmıştır. Bu erkek üstünlükçüler yaratılış öykülerini ve diğer mitleri yeniden yazıp tanrıça kültlerini yok etmiş ve kadın düşmanlığını şiire ve mitlere sokarak kadınların statüsünü bozmuştur.

Hiyerarşide bir iki adım aşağıda ise Ötekiler dediğimiz insanlar bulunur, bu insanlar bize benzemez, aynı dili konuşmaz ya da bir şekilde farklıdırlar. Hiyerarşik basamakta hangi yerde oldukları ne kadar kullanışlı olduklarına ya da doğadan ne kadar uzak olduklarına göre değişir. Ötekilerin erkek olanlar eğer “medenileşirlerse” kadınları aşabilirler- yani eğer hakimiyetçilikle, ataerkillkile, imtiyazla, zenginlikle, sanatla, kent merkezleri ve diğerleriyle kotarılmış bir tarım kültürü varsa geçerlidir bu.

Ötekilerin alt basamaklarında hayvanlar yer alıyor, öncelikle insana faydalı olanlar ardından onun altında da geri kalanların hepsi. Merdivenin en altlarında çiğ, kaotik doğanın kendisi yer alır, görülmesi mümkün olmayan organizmalar ve karanlık, gizemli yerlerde beslenen, doğan,büyüyen ölen ve çürüyen ,sınıflandırılamayan bir hayat kütlesi bulunur. Burada sözü edilen hayat kütlesi tarımcı medeniyetin yetiştirilmiş ürünlerinden, meyve bahçelerinden uzakta, yabanlarda, yer altı suları, çamur, bataklık ve ormanlardaki hayat kütlesidir. Bu noktada doğanın insan faydası artık en alt düzeydedir, doğanın en gizemli hali söz konusudur, bu yüzden doğanın en düşmanca ve tehditkar hali söz konusudur.

Bu hiyerarşi ve öteki karşıtlığı hayvan üreticilerinin kan ve üremede saf ırk düşkünlüğüne dikkat çeker, aynen nazi Almanya’sında ve ABD Güney’inde olduğu gibi, bugün de aynı mesele neo-nazilerle ve beyaz üstünlükçülerle devam ediyor. Bu ırkçıların retoriği üreticinin saplantılarını ortaya koyuyor, eylemlerinin aşırılığı “daha aşağı” doğaya duydukları nefreti ve ona duydukları korkunun derinliğini açığa vuruyor. Naziler Yahudilere, çingenelere, Polonyalılara ve diğer “aşağı ırklara” karşı küçümsemeyle baktılar, ardından metodik bir şekilde onları yok etmeyi denediler. Güney ayrılıkçıları “ırk karışımları”na karşı vaazlarda bulunup linç eylemleri, çete şiddeti ve terörist kampanyalar düzenleyerek farklı ırktan insanları “oldukları yerde” tutmaya çalıştılar. İşte bu yüzden, bütün bilimsel ve sivil haklar kampanyalarına rağmen ırkçı nefret hala daha, büyük bir yer altı havzası gibi, kültürümüzdeki bilinç düzeyinin altında birikmiş bir şekilde durmaya devam ediyor. Arada bir, bu nefret yukarı doğru taşıyor ve çok bilinçli çok politik bir davaya dönüşüyor.

Hayvan Meselesi

Biyolojik olarak konuşursak insanlar ancak diğer türlerin yok olması pahasına çok başarılı olmuşlardır. Mesela, nüfusumuz son zamanlarda oldukça fazla arttı. Dünyadaki insan nüfusu 1830 dolaylarında 1 milyara ulaştı; 1969 yılında bu sayı 2,5 milyar oldu. Bugün nüfusumuz 6,5milyar oldu ve her yıl 90 milyon insan ekleniyor bu nüfusa.

Bugün ortalama bir insan eskilere kıyasla düzinelerce kere fazla enerji ve materyal kullanmaktadır. Oldukça materyalist hayvanlara dönüşmüş durumdayız. Zenginliğimizle şişinip duruyoruz; ama bu zenginliğin çevreden alınan maddelerden oluştuğunu da idrak edemiyoruz.

Bundan dolayı, insanın açgözlülüğü dünyanın besin zincirinde kar topu etkisi yarattı. İnsanın gıda üretimini 10,000 sene önce tarım aracılığıyla artırmaya başladıktan sonra türleri bir bir yok etmeye de başlamış olduk. Biyologlar insanın varlığının etkisinin önümüzdeki 50 sene içerisinde dünyada bulunan türlerin ¼’ini ortadan kaldıracak kitlesel yok oluşlara sebep olmasından korkuyor.

Savaşı ve katliamın seviyesi teknoloji ve toplumun seviyesi yükseldikçe artmıştır. Sayılar açısından bakarsak 20. yy. insan tarihindeki en kanlı yüzyıl olmuştur. Sadece yirminci yüzyılda 36 milyon insan değişik savaşlarda öldü.120 milyon insan hükümetler tarafından yürütülen çeşitli soykırımlarla öldürüldü. İnsan yıkımı-bu büyük, sabit yıkım döngüsü- temel sebeplere sahip olmalı, çoğu insanın aramaktan uzak durduğu sebepleri olmalı. Bu işe girişen az sayıda insan, doğaya yabancılaşmış, hakimiyetçi bakışımızın bu kadar büyük ölçekte bir şiddetin sorumlusu olduğuna inanıyor. İyi bilinen eleştirmenden birisi Sigmund Freud’du; Freud “İnsanlar doğa üzerinde öylesine bir kontrol sahibi oldular ki artık dünyada kimse kalmayana dek birbirlerini öldürebilirler. Bunu biliyorlar, ve şu andaki endişelerinin, mutsuzluklarının ve huzursuzluklarının büyük bölümü buradan kaynaklanıyor” şeklinde yazmıştır.

İnsanın gezegene olan etkisine gelince, endişe içerisinde çok insan var ama çok az kişi temel sebepleri arıyor. Dünya görüşümüzde ve canlılar dünyasıyla olan ilişkilerimizde “radikal” (veya o anlama geln başka sözcükler) değişiklikler talep eden yazılar okuyoruz. Hakimiyetçilik artık taarruz altındadır- en azından küçük, muğlak entelektüel çevrelerde. Kullandıkları özel dil içerisinde “Doğa Meselesi”ne dikkat çekmek zorundayız. Buradaki retorik güçlüdür, ama hem onlar hem de çevreci ve koruma yanlıları, nadir istisnalarla beraber, söz konusu Hayvan Meselesi olunca birden bire susuveriyorlar-yani insanların hayvanların kullanılması, onlarla ilişkisi, onlara bakışları ve bunların radikal manada nasıl değiştirilmesi gerektiğiyle alakalı Mesele.

Doğa Meselesi’nin bu kısmı (hayvanlar doğanın bir parçası değil midir?)garip bir şekilde yasak konu muamelesi görür. Çevreci birisi bu konuyla kazara mı ilgilendi, hemen anında ağaçlardan ve türlerin ve biyoçeşitliliğin soyutlamalarıyla alakalı konuların konforlu sularına yelken açar. Hayvan Meselesi yasa dışı, aptal ve manasız bir konu olduğu biçiminde bir tepki görür- aynen bu konuya dikkat çekenler gibi. Kişinin Doğa Meselesiyle alakalı ciddiyeti ve büyüklüğü, Hayvan Meselesinden nasıl uzak durabildiğiyle de alakalıdır biraz.

Ancak tersine, Hayvan Meselesi, Doğa Meselesinin tam da ortasında yer alan bir meseledir. Hayvanlar her zaman canlılar dünyasının canı, ruhu ve vücudu olmuştur. Doğayla olan ilişkilerimizi sorgularken hayvanlarla olan ilişkilerimizi bir kenara koymak demek, en hayati öneme sahip noktayı gözden kaçırmak demektir. Duygusal, kültürel, fiziksel, sembolik olarak hayvanlar canlılar dünyasındaki en elzem canlılardır. Dünyaya bakış açımız açısından merkezi bir öneme sahiptirler; bu dünyada varoluşumuz açısından merkezi bir öneme sahiptir. Eğer onlara öteki-karşıtlığıyla bakmaya devam edersek dünyayı ve kendimizi vahşi ve şiddet dolu olarak, bayanlara ve farklı Diğerlerine bizden aşağı olarak, cinselliğimize ve biyolojimize utanç duyulacak bir şey olarak ve savaş da kaçınılmaz gözüyle bakmaya devam edeceğiz. Buradaki büyük resimle, doğayla karman çorman olmuş ilişkimizi ve hayvanlarla olan ilişkilerimizi bir ruh arayışı tetkikiyle incelemeden başa çıkabileceğimizi sanıyorsak kendimizi aldatıyoruz demektir. Eğer Hayvan Meselesi etrafında dolaşıp hiç bir şey yapmamak istiyorsak o zaman onu olduğu yerde doğayla olan ilişkimizi daima bozacağı o yerde bırakabiliriz. Hakimiyetçiliği hayvanlarla ilişkilerimizi ve onlara bakışlarımızı gözden geçirmeden çözemeyiz.

Eğer hakimietçi dünya bakışımızı kökten bir şekilde değiştirmeyi gerçekten istiyorsak, en zor meselelerle başa çıkmak zorunda kalacağız, bunlar da hayvan deneyleri ve et yeme konularıdır. Çoğu insan elbette bu kutsal topraklara girmek istemeyecektir. Klasik hakimiyetçi klişelere dönüp yaptıkları şeyi savunmaya devam edeceklerdir. Bu insanları maruz görmek zorundayız; çünkü çoğu insan alışkanlıklarını değiştirmeye ve ruhsal arayışlara meyilli değildir. Yaş, altkültür, ve diğer koşullar bir çok insana esnek olmama gibi bir özellik verir, bu yüzden en iyisi onlara ilişmemektir. Ancak dünya görüşümüzü, kendimize bakışımızı ve insan ruhumuzu samimiyetle yeniden yapılandırmak isteyenler için bu ruh arayışını ve yeniden değerlendirme çabasını engelleyecek hiçbir şey yoktur.

Hakimietçi bakışı değiştirmeye başlamak için cinsiyet ve seks konusu iyi bir başlangıç noktası olabilir. Ataerkillik insan toplumu için iyi değildir, ama insanlar da buradaki rollerini değiştirmeye yandaş değiller. Bugün erkekler 5000 sene önce yaşamış insanlarla aynı tavırlar sürdürmek konusunda kendilerini sorumlu hissetmemeliler. Erkeklerin kadınların prenciplerini, statülerini ve gücünü düzeltme süreçlerine katılma ve eşitlikçe bir cinsel etik kurumlması yönünde katkıda bulunma gibi büyük bir sorumlulukları bulunuyor. Bunlar elbete zor görevler, üstünlük ve imtiyaz sahibi olmanın keyfini sürmüş hiçbir grup bunlardan rahat bir şekilde vazgeçmemiştir.

Bu ve diğer basit şeyler erkeklere kendi insanlıklarını oluşturmaları ve bulmaları için bol bol seçenekler sunuyor, maço erkeklik gösterileri yerine bu daha iyi bir şey. Geçmişte erkekler avcılık sırasında ya da savaşta cesaretlerini gösteridler; acıya daynmakta ve hiç bir şey hissetmeden devam etmek gösterdiler bunu. Maço gösteriler yerine modern insan samimi ve içten bir insan cesareti ve gücü gösterebilir. İnsan toplumunu çarpıtan ve canlılar dünyasını tehdit eden geleneklerin dikenlerini kopartacak kadar cesur olabilir. Erkekler evde, işte ve bir bütün olarak toplumda eşit bir rol alacak kadar güçlü olabilir.

Pornografinin yapımcıları ve kullanıcıları olan erkekler; kadınları, insan vücudunu, cinselliği ve doğayı aşağılayan bu endüstriyi sona erdirecek güce ve cesarete sahip olabilir. Geleneksel maskülen kültür değerleri duygusallıktan uzaklık, diğerlerini kontrol etme ve sertlik olan erkekler güçlerini bu değerleri silip yerine empati, elcilik ve bütün Ötekilerle –cinsiyet, ırk ve tür farkı olmadan-bir akrabalık bağı kurmak için kullanabilir.

Başlangıç toplumları tarafından sahip olunan farkındalığa benzer bir farkındalığa ulaşmak üzereyiz. Biyoloji ve ekoloji bilimleri, dünyadaki muhteşem hayat ağını ve insanların bu ağdaki yerini görmemize yardım ediyorlar. Hayat, doğum,ölüm ve yeniden doğuş döngülerinin doğayı hayatta canlı tuttuğunu ve evrim geçirmeye de devam ettiğini görüyoruz. Bütün canlılar dünyasını daha küçük varlıkların bir araya gelmesinden oluşmuş bir çeşit İlk Varlık gibi görebiliriz, bu daha küçük varlıklardan birisi de biziz. Bu dünyayı ilahi bir mucize gibi görmek yerine onu biyoloji ve evrimci bilim aracılığıyla anlıyor ve huşu duygusuyla doluyoruz. Ruh olarak yakın gördüğümüz hayvanların çektiği ızdırabı anlıyoruz; hayvanlar bizlere bir aitlik duygusu veriyorlar, bu dünyadak, hayatın Büyük Ailesine üye olmamıza dair bir aitlik duygusu veriyorlar. Atalarımız bu bilgiyi gerçek tecrübeleriyle kazandılar; bizlerse ironik olarak bilim yoluyla kazanıyoruz.

Bu global bakış açısı Batı’nın bu dünyayı insanlar için bir imtihan dünyası olarak gören kırsal din anlayışının bir çok inancıyla çelişir. Dinin değişik kısımlarının insanların dünyada yaşayan diğer varlıklarla ruh kardeşleri olduğu fikrine nasıl bir tepki vereceğini görmek ilginç olacak. Eğer bunu başaramazlarsa din ve onun kısımları konuyla alakasız bir hal alacaklar. Doğayla ve etrafımızdaki haytala bağ kurmak anlamında bizlere katılamayacaklarsa bizler için ruhsal rehber olma ve huzur kaynağı olma özelliklerini yitirecekler, aynen önceki dinlerin başına geldiği gibi.

Batı dini atalarının dinleriyle barışmak zorunda- paganlarla, tanrıçalarla ve monoteistlerin zalimce bastırmaya çalıştığı diğer inanç sistemleriyle barışmak zorunda. Bunların çoğunun bugün izleri var, ve bu ziler Hristiyan misyonerliği ve İslam’ı yayma çabalarına rağmen böyle. Yahudilik ise teolojisini ve Tanrı’sını diğer insanlar ve kültürlere asla empoze etmedi. Eğer Hristiyanlık ve İslam şu andaki katı köktendinci tavırlarını aşabilirse ve kendilerindeki bilginin “Tanrı’nın kesin sözü olduğu” iddiasından vazgeçebilirse soykırımlar, ırkçılık sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin yol açtığı terörizmle yaralanmış insanlığın ruhsal dokusuna katkıda bulunabilirler. İronik olarak, aynı dünyayı paylaşsalar da bu gruplar her iki taraftaki köktendincileri bu dokunun çoğunu yırtan kişiler olma durumundalar.

İnsan ruhsallığının dünyadaki hayat duyulan hayret ve merak duygusuyla başladığını idrak ettiklerinde, insanların daima yaşayan diğer varlıklarla bir çeşit bağ kurarak huzur bulduklarını anladıklarında belki de işte o zaman başlangıç toplumlarındaki bilgeliği ve bu bilgeliğe duyulan ihtiyacı anlayabileceklerdir.

Bana göre başlangıç toplumları görüşü, canlılar dünyasının bilimsel manada daha iyi kavranmasıyla beraber artık güncellenmiş bir bilgi olarak insan ruhsallığı için en iyi bir ümidi öneriyor. Dünyadaki hayat mucizedir ve kutsaldır. Dinamik, canlılar dünyası yaratıcıdır, İlk Varlık’tır, hayat sağlayandır, ve bütün varlıklar için- insan dahil- son varış yeridir. Biz insanlar diğer canlılarla beraber evrim geçirdik; onların hayatları bizleri bilgilendirdi. Onlar varoluşumuza modeller sağladı; zihinlerimizi ve kültürlerimizi şekillendirdiler. Hakimiyetçilikten uzak durarak bilimleri dünyamızı ve buradaki yerimizi daha iyi anlamak için uygulayabiliriz. Ardından diğer hayvanlarla ve bu dünyaya ait olmakla alakalı derin bir akrabalık hissinin keyfini sürebiliriz.

Ve bir kez daha bu dünyanın acılarını anlayabiliriz. Yaşayan varlıkların oluşturduğu o inanılmaz aileye dahil olduğumuzu hissedebiliriz. Canlılar dünyasındaki sürekliliğimizi hissedebiliriz. Ve birkez daha bu dünyada gerçek bir kutsallık hissinin nasıl olduğunu hissedebiliriz.

Çev.:Cem

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s