Bir hayvan gezegeni korkusu

Michael Vick, Frederick Douglass, John Africa ve Sömürünün Sistemik Doğası

Jason Hribal

13 Eylül 1916’de meydana gelen olaylarla ilgili bir çok spekülasyon var. Kesin olarak bildiğimiz şey, 30 yaşında Mary adında bir sirk filinin Erwin, Tenesssee’de büyük bir kalabalık önünde linç edildiği. Söylenene göre, sonradan kendisine takılan isimle söylersek “Eli Kanlı Mary”, bir gün önce bir bakıcıyı  öldürmüştü ve orada yaşayan insanlar Sparks Brothers Sirki sahibinden idam edilmek üzere fili anında teslim etmesini istemişti. Patron kabul etti, ve tartışmalar başladı. Zehirleyerek mi öldürülmeliydi? Elektrikle? Belki, tren altına atarak? Sonunda fili zincirlerle vince asarak öldürmeye karar verdiler.

13 Eylül’deki matinenin ardından seyirciler hemen yakındaki tren raylarına yönlendirildi. Kalabalık belki de iki bin kişiydi. Halkbilimciler o öğleden sonra yaşananlarla ilgili olarak iki versiyondan söz eder. Bazı insanlar Mary’nin tek başına asıldığını söylüyor. Bazı insanlar da  Mary’nin asılırken yalnız olmadığı, yanında bir iki “zenci”nin de asıldığından oldukça emin. Elde bulunan az sayıdaki kanıt birinci versiyonu haklı çıkarıyor: linç sırasında sadece 1 kişi asılmıştı. Ancak diğer versiyonla ilgili hatıralar daha bir önemli, çünkü bu şahitler (en azından bilinç altından) türler arasındaki ayrımı belirsizleştirdiği gibi bir yandan da tahakküm altına almanın sistemik doğasını da ortaya koyuyorlar. Haa… daha şimdiden bazı okurların bu provokatif fikirden  rahatsız olmaya başladığını görebiliyorum, diğerleri de kızmaya başlıyor. Aslında insanları öyle ya da böyle diğer hayvanlara benzetmek başa bela almak demek. Meselâ Michael Vick’in köpek dövüşü olayını ele alalım.

Önceleri Michael Vick’e karşı bir öfke ve köpeklere acıma duygusu hâkimdi. Köpek dövüşüyle alakalı  gerçekler herkesi sarstı. Ama aynı hızla, yorumların çoğu- özellikle de Sol’dan gelen eleştiriler- birden tutucu bir söylem kazandı. Bazıları bu meselenin özünde bir ırk meselesi olduğunu söylüyordu. Diğer bir deyişle, Vick’e yöneltilmiş öfke aslında baskı altına tutulmuş bir ırkçılığın dışarı vurumuydu. Bazıları bunun kültürel bir konu olduğunu öne sürdü: Güneyliler ,görünüşe göre, kanlı sporları seviyorlardı, bu yüzden de herkesin bu konuda daha anlayışlı olup bu tür gelenekleri kabul etmesi gerekiyordu. Diğerleri de dişe dişe oyununu oynadılar- yani insanlar diğer canlılara kıyasla daha kötü durumda-ihtiyaç ve arzu anlamında. Hakikaten, diyorlardı, savaşlarda ölen insanlar varken köpek dövüşünü düşünmeye  kimin zamanı var ki?

Bu yorumların her birisinin farklı bir yaklaşım sergilediğini; ama hepsini de birbirine bağlayan ortak bir nokta olduğunu kabul etmek gerek: korku. Ne demek istiyorum? Vick konusuyla alakalı duyduğum ve okuduğum her şeyde şöyle bir cümleyle her defasında karşılaştım: “ Köpekleri severim ama, bu da fazla uzadı”. “Bu” dedikleri şey, diğer hayvanlardan ve onların toplumdaki yerinden söz etmek. “Bu” dedikleri şey, sosyal ve ekonomik ilişkilerden, hiyerarşiden, eşitlik ve haklardan söz etmek. “Bu düşünme ve konuşma biçimi antroarkiye meydan okumak demek: insanların hayvanları tahakküm altına almasına  yönelik bir meydan okuma.  Bu yüzden işte sözünü ettiğim o korku, yani statüyü kaybetmek, gücü kaybetmek ve  çıkarlarından mahrum kalmak korkusu bu. Köpek dövüşüyle alakalı çoğu muhafazakar yazının bu yüzden köpeklerle alakası yok. Bu göz ardı etme durumu da en temel meseleden bizleri uzak tutuyor: köpekler, insanlar ve sömürünün doğasından. Ancak Afrika kökenli Amerikalıların özgürlük mücadelesindeki iki tarihi figür ne bu konuları düşünmekten ne de bu bu konuların ne anlama gelebileceği üzerine düşünmekten korktu. Belki o zaman Frederick Douglass ve John Africa diyaloğumuzu sürdürmemize yardım edebilirler.

Douglass’ın kölelik günlerini anlatışına baktığımızda kendisiyle diğer hayvanların nasıl muamele gördüğü ve kullanıldığı konusunda doğrudan benzetmeler yaptığını görüyoruz. “Satın alındığımda eski sahibim herhalde benim artık onun kölesi olduğum gerçeğine sürüsüne katılmış yeni bir domuza verdiği önem kadar önem veriyordu.”Genç ve vahşi, çalışan bir hayvan gibi hayat boyu sürecek, acı bir esaretin boyunduruğunu giyecektim”. Gerçekten de “ artık benim durumumla öküzlerin içinde bulunduğu durum arasında bir çok ortak nokta görüyordum. Onlar bir eşyaydı, maldı, ben de öyleydim; onlar perişan olacaklardı, ben de olacaktım-hayat böyleydi işte.” Ama Douglass bu benzerlikleri fark eden tek kişi değildi, çünkü bu tür bir düşünme biçimi Afrika kökenli Amerikalılar arasında rutin ve sıradan bir şeydi.

Mary Prince, James Roberts, Henry Box Brown, William W.Brown, MArtha Browne, William Hayden, Aaron, Leonard Black, Moses Grandy, Henry Bibb, Thomas L.Johnson, Harriet JAcobs, Josiah Henson, John P.Parker, Henry Williamson ve liste böyle devam ediyor. Afrika kökenli Amerikalı köle anlatıları bu tür düz ve net benzetmelerle doludur.

Yukarıdaki anlatıcılar kendilerine eşeklerle aynı şekilde davranıldığını söylüyorlardı, yani bir eşya gibi, bir stok ürünü gibi, bir makine gibi. Öküzlere nasıl bakılıyorsa kendilerine de benzer bir şekilde bakıldığını yazıyorlardı- yani zekasız, ruhsuz ve aşağı yaratıklar olarak. Atlar gibi çalışmak zorunda kaldıklarından şikayet ediyorlardı- hiç ara vermeden, ücretsiz, yeterli su ve yiyecek olmadan, umursanmadan. Thomas L. Johnson’a erken yaşlarında öğretildiği gibi, “ bir öküz, at, veya bir eşekle aynı şey olduğunuzu anlamak zorundasınız, sadece Beyazlar kullansın diye var olduğunuzu, başka bir amacınız olmadığını anlamak zorundasınız.”

Yukarıdaki anlatıcılar koyunlarla yan yana nakledildiklerini anlatıyorlardı- gemilerde, botlarda, vagonlarda ve zincirli çekçeklerle. İneklerle beraber açık artırmalarda satıldıklarını anlatıyorlardı, onlarla beraber sergilendiklerini, incelendiklerini, satıldıklarını ve ailelerinden ayrıldıklarını anlatıyorlardı. Moses Grandy şöyle söylüyor, “ Büyükbaş hayvanlar yavrularına böğürüyorlardı, erkekler ve kadınlar kocaları, karıları ya da  çocukları için ağlıyorlardı.” Grandy aynı şekilde dört  çocuğunu kaybedecekti. Anlatıcılar domuzlarla aynı yerlerde, ağıllarda, barınaklarda veya barakalarda bir arada kaldıklarını da anlatıyor. Köpekler gibi, iple, sopayla ya da kırbaçla kontrol edilip cezalandırılıyorlardı.

William W.Brow, “bu açık artırmalarda, insanların sinirleri, kemikleri, kasları, kanı ve dokuları sanki kuzeyde bir çiftçiye at ya da koyun satarmış gibi umursamaz bir tavırla satılıyor”  diye yazarken  acaba olayı abartarak mı anlatıyordu? Harriet Jacobs kadınların “hayvanlarla başa baş açık artırmaya konulduğunu, çünkü sahibinin stoğunu artırmadıkça hiçbir değerlerinin olmadığını” söylerken yaptığı benzetmelerde biraz keyfi mi davranıyordu? Hayır. Aslında Brown ve Jacobs hakiki bir tarihsel gerçeği açıklıyorlardı: kendi tecrübelerini. Josiah Henson şöyle söylemişti, “sırf nasıl koştuğumu görmek için beni aceleyle bir yere yolladılar; puanlarım aynen bir atınki gibi açık artırmada ilan edildi; ve sahip olduğum bir çok özellikten bazıları pazarlık payı için öne sürüldü, böylece evcil bir hayvan olarak değerim daha da artmış oluyordu.” William Hayden köleliğin onu “büyük yorgunluk çeken, kırbaçlarla cezalandırılan bir yük hayvanına” dönüştürdüğünü anlamıştı. Leonard Black , toplumun onları “açgözlülüğünün, basit hırsları uğruna istismar ettiğini, onları domuz ve koyunlar gibi alınıp satılacak basit nesneler ve mallar haline dönüştürdüğünü” biliyordu. John P.Parker Afrika kökenli Amerikalıların “sahiplerinin eşekleri nasıl ormana gönderilirse aynen öyle güneye satıldıklarını ve kendisinin de 2,000 $ değerinde bir hayvan olduğunu” anlamıştı.

Bu noktada bazı okuyucular bu açıklamaların diğer hayvanların lehinde yazılıp yazılmadığını merak edebilirler; ama bu tür bir tavır da yanlış olur doğrusu. Çünkü Douglass, Johnson ve Grandy inek ya da öküze acımış olabilirse de hiç birisi “vahşi hayvanlar”ın kullanıldığı ve değişik davranışlara maruz bırakıldığı sisteme meydan okumadı. Bu anlatılar daha çok Afrika kökenli Amerikalıların lehinde yazıldılar, ve basit bir argüman yürüttüler. Kölelik, diğer hayvanların toplumsal olarak baskı altına alındığı ve ekonomik olarak sömürüldüğü bir araç ve bir kurumdur. Diğer bir söyleyişle, inekler köledir. Domuzlar köledir. Atlar köledir. İnsanlar olmamalıdır.

Vincent Leaphart adını John Africa ismini aldığında, dönüşüm tamamlanmıştı. Bir devrimci olmuştu ve etrafındaki dünya onu alt üst etmişti. Irkın ötesinde, cinsiyetin ve türün ötesinde sınıf, onun mücadelesindeki esas nokta olmuştu. Düşünme biçimi yalındı: Bütün canlılar aynı kaynaktan gelir, her bir canlı bir diğeriyle bağlantı halindedir ve birbirine bağımlıdır. Bu yüzden, işbirliği aracılığıyla, etnosentrizmin, ataerkilliğin, antroarkinin bariyerlerini yıkan bir işbirliği sayesinde gerçek bir sosyal değişim ve hareket elde edilebilir. İşte bu, MOVE hareketinin temeliydi.

Başlangıçtan itibaren MOVE geniş ölçekli bir yaklaşım içerisinde kalarak sisteme karşı savaştı. Örneğin, hapisanelere ve hayvanat bahçelerine karşı sürekli protestolar düzenlediler. Neden ikisi beraber? Cevapları basitti: bu iki kurum temelde aynıdır. İkisi de devletin ya da imparatorluğun hizmetindedir. Her ikisi de kişileri iradeleri dışında hapse atar. Her ikisi de ortadan kaldırılmalıdır. Bazı okuyucular böyle bir düşüncenin antropomorfik bir düşünce tarzı olduğunu söyleyebilir. Ama önceden açıkladığım gibi, antropomorfizm ampirik bilgiye dayanmayan, hayli politik bir terimdir. Bu silah, eleştirel düşünceyi geriletmeyi, korku yaratmayı, canlılar arasında birliğe engel olmayı amaçlar. Ama John Africa’nın gözü hiçbir zaman kolay kolay korkmadı.

MOVE her zaman geniş bir topluluk olmuştu. Erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Kara derili, kahve rengi tenli, ve beyaz derili insanlardan oluşuyordu. Kediler ve köpeklerden oluşuyordu. Bu ilişkiler ailesel ilişkilerdi. Gerçekten de 1985’te o Mayıs günü, polis ve FBI evlerine bomba koyduğunda, ölenler sadece 6 yetişkin ve 5 çocuk değildi. 6 yetişkin, 5 çocuk, bir sürü kedi, köpek ve çok sayıda başka canlı öldürülmüştü.

Ölümünden önce John Africa “köpek adam”  olarak biliniyordu. Bu aşağılayıcı bir lakap değildi. Ya da iğneleme amacıyla söylenmiş bir şey de değildi. Bu isim aslında gerçek bir samimiyetin işaretiydi, çünkü Africa köpekleri çok seviyordu ve köpek dövüşlerinden nefret ediyordu. İster Rochester, New York’un ya da Philadelphia’nın sert sokaklarında olsun, köpek dövüşlerini arayıp bulur ve buna bir son verirdi. Africa insanların alenen karşısına dikilir ve bir zamanlar köle sahiplerinin sadece çıkarları ya da zevkleri için dövüşler organize ettiğini açıklardı. O zaman, kavga eden, kan içinde kalan ve birbirini öldürmeye zorlananlar Afrika kökenli Amerikalılardı. Şimdi, Afrika kökenli Amerikalılar aynı şeyi bir başka hayvana yapıyor. Bu eylemler  iki yüzlülük değil mi? Ahlaksızlık ve adaletsizlik değil mi? Köpek dövüşü aslında kendimizi sömüren ve baskı altına alan aynı sistemi sürdürmüyor mu? Şiddet çemberinin başladığı yerde bitmesi gerekmez mi? John Africa buna inanıyordu ve bu konuda haklıydı.

Köpek dövüşleri, boğa güreşleri ve horoz dövüşlerinde iki temel amaç vardır. Birincisi, eski İngiliz Savaş Bakanı William Windham tarafından son derece doğru bir şekilde  tanımlanmıştır: “mağrur bir halkın ruhu onurlarını savunmak için şahlandığında ya da  çok uzaklardan bir savaş sesini duyduğunda, onları kitlesel olarak eyleme çağırmak zor değildir; ama hiçbir ordu eğer askeri hayatın sanatları bütün topraklara yayılmasaydı bu kadar kısa bir süre içerisinde hazır edilemezdi.” Windham kan sporlarının devlet adına öldürmeyi savunma işlevi gördüğünü savunuyordu. Yunanlı politikacı Themistokles, Xerxes’le savaşa girmeden önce bir horoz dövüşü düzenlemiş ve böylece askerleri arasında kan dökme arzusu uyandırmak istemişti. Kış Askeri adlı belgeselde Vietnam gazisi izleyiciye temel eğitimlerinin son kısmını anlatıyordu. komutan takımının önüne elinde bir tavşanla  çıkıyor, hayvanın kafasını koparıp barsaklarını deşiyordu. Gerçekten de köpek dövüşçüsü Michael Vick toplumsal şiddetin kurbanı olmaktan çok onun bir sebebiydi. Kan sporları savaşa doğru götürür- tersi değil.

Kan sporlarının ikinci amacı para. Mesela köpek dövüşü büyük para getiriyor, kumar endüstrisinin bir parçası. Bu dövüşleri organize, fonları sağlam ve bol kazanç getiren bir şey olarak görmemek ancak saflık olur. Farklı hayat kulvarlarından gelen bir çok insan burada olaya dahil olabilir (ya da para  kaybedebilir), aynen diğer kumar olaylarında olduğu gibi. Ama büyük para daima arkalarda bir yerlerdedir, görünmez. Milyonlarca dolar bu endüstrinin planlanmasına, promosyonuna, uygulanacağı mekanlara aktarılır. Finansal ve lojistik destek sağlayan uluslararası, ulusal, resmi ve yerel kurumlar var. Köpeklere gelince, onlar sadece işçi: sahiplerinin çıkarı uğruna dövüşmek amacıyla çalıştırılırlar. Multi milyoner Michael Vick köpek dövüşü işine başlayıp bu işi geliştirmek için çok yatırım yaptı, The Bad Newz Kennels’ı kurdu. Parasını da  köpeklerden kazandı. Bu bir sınıf ilişkisi: bir tarafta Vick, diğer tarafta da  köpekler.

Kölelerle alakalı çalışmalar yapan bir çok akademisyen, köleliğin kökenlerinin aslında domuz, at ve büyük baş hayvanların evcilleştirilmesine dayandığını düşünüyor. Diğer bir deyişle, insan köleliği ilk kez diğer hayvanların halihazırda evcilleştirilmiş olduğu eski uygarlıklarda görüldü. Kölelik köleliği doğurur. Frederick Douglass ya da John Africa  bunu öğrenmekten dolayı şaşırır veya rencide olur muydu? Hayır. İlk  modern kölelik karşıtı hareketin Pisagoryenler tarafından yönlendirildiğini öğrendiklerinde de  şok geçirmez ya da öfkelenmezlerdi.

17.yüzyıl’da Philadelphialı Quakerlar- Benjamin Lay, Anthony Benezet, John Woolman, ve Josua Evans- sadece köleliğin ortadan kaldırılmasını savunan radikaller değildiler. Granville Sharp, Thomas Clarkson, ve John Wesley’yi etkilemiş kişiler değillerdi sadece. Aslında onlar insan, domuz, at ve  köpek dahil bütün hayvanların sömürülmesine ve baskı altına alınmasına karşı seslerini yükselten radikallerdi. Onların eylemleri; bildiri yazmak, Güney eyaletlerinde vaaz vermek, Afrika kökenli Amerikalıları okula göndermek, sivil itaatsizlik araçları kullanmak, ürünleri boykot etmek, düşük ücretle çalıştırılan işçiler adına kampanyalar düzenlemek, bir başka canlının etini yemeyi reddetmek ve at arabalarına binmeyi kabul etmemekti. Gerçekten de, eski Yunanlı filozof Pisagor’un adına ithafen kendilerine Pisagoryen Quakerlar denen bu insanlar daha büyük bir hareketin parçasıydı, Fransız Devrimi’yle başlayıp İngiliz devrimiyle devam ettiren bir hareketin parçasıydı. Sayıca az olsalar da, bu hareket ses olarak güçlüydü, çünkü dünyayı alt üst etme mücadelesi geniş bir sınıf vizyonuna dayanıyordu. Bu yüzden, köleliğin kaçınılmaz sonuna yardımcı olmanın yanı sıra, diğer davalar arasında yolunu belirlemek kadar, modern Pisagoryenler ana akım toplumu diğer hayvanları kullanma ve onlara davranış biçimleriyle de yüzleşmeye zorladılar. Bu yüzleştirme çabaları 19. yüzyıla ait iki reform şeklinde görüldü: hayvan hakları ve vejetaryenizm.

Douglass ve Africa’ya dönmemiz gerekirse, onların insan olarak statüleri bu tarihin keşfedilmesinden sonra tehlikeye girmezdi.Onlar ayrıca endüstriyalist Henry Ford’un, montaj hattı fikrini (otomobil üretiminde kullanıldığı şekliyle) mezbahaların çalışma sistemlerini inceleyerek elde ettiğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi. Ya da Amerikan üniversite ve kolejlerindeki ilk ticaret bölümlerinin Tarım Departmanları olduğunu öğrenmekten, ekonomist R.H.Coase’ın-–neo-liberal kuramını geliştirip Nobel kazanmadan önce- 1930’larda domuzların iş gücünü ve jambon üretimini inceleyip hazırlandığını öğrenmekten. Ya da Stephenson, Illinos’de, memleketimde eski endüstriyel fabrikaların hepsinin yeni neo-liberal fabrikalarla yer değiştirdiğini öğrenmekten, Darfur’da devam eden kamulaştırma ve soykırım olaylarının ardında sosyolog David Nibert’ın söyleyişiyle, büyük baş hayvan endüstrisinin bulunduğunu, çünkü bu endüstrinin sığır eti üretimi için o toprağı istediğini öğrenmekten dolayı şok geçirip dehşete düşmezlerdi.

Ne Frederick Douglass, ne John Africa yukarıdaki bilgiden korkmazlardı. Türler arasında karşılaştırmalar yapmaktan ya da ortak noktalar bulunduğunu fark etmekten kaçınmaz ya da bunu görmezden gelmezlerdi. Diğer insanlara bu tür konuları düşünmemeleri yönünde göz dağı vermezlerdi. Bu tür konuların tartışılmasına engel olmaya çalışmazlardı. Douglass ve Africa bir hayvan gezegeninden korkmuyordu, ikisi de toplumsal tahakküüm ve ekonomik sömürünün sistemik doğasını tamamen kavramıştı. Ve, John Africa örneğinde olduğu gibi, onlardan biri bu konuda bir şeyler yaptı. Alınacak dersler var.

Çeviri: Cem

Reklamlar

Bir hayvan gezegeni korkusu” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s