Biyolojik ve kültürel çeşitlilik için total özgürlük

Dr. Steve Best

Evrimin doğası türleşmedir- yaşam çeşitliliği üretmektir, en sert ve en tehlikeli koşullarda bile. Gerçekten de; dünyada yaşanan beş büyük yokoluş sürecinden sonra doğa, sadece ekolojik dinamikleri yeniden dengeye oturtmakla kalmadı, daha fazla yaşam üretti; Kambriyen Patlaması sırasında görüldüğü gibi biyoçeşitliliği daha da geliştirdi ve çoğalttı.

Yaşamın çeşitliliği içerisinde sadece bitki ve hayvan türlerinin yaygınlaştırılması yok, benzersiz insan kültürleri ve insan dillerinin de çoğalması ve yaygınlaşması da var. Şu anda biyolojik, kültürel ve dilsel çeşitliliğimizi kaybediyoruz; en derin anlamıyla artık “evrim”den söz edemeyiz, dünyanın her türden biyoçeşitliliğin hızla gerilediği, son derece derin bir d-evrilme süreci yaşadığını kavramak zorundayız.

Bu yüzden, gezegendeki 6.yokoluş krizinin tam da ortasında, Holosen çağından çıkıp Antroposen çağına girerken  kültürel ve dil çeşitliliğinin hızla kayboluşuna tanık oluyoruz. Bu yeni ve acil müdahale gerektiren jeolojik dönem gezegenin pek de hoşa gitmeyecek bir tarzda değiştiği ve doğanın değil insanların baskın rolüyle belirlendiği bir dönem. 19. yüzyılın ortalarında modernizasyonun birleşik güçleri ve  Endüstri Devrimiyle başlayarak, fosil yakıt bağımlılığı, gelişmek ya da ölmek şeklinde büyüyen bir küresel kapitalizmle, tarım ticaretinin yaygınlaşması, dünya çapında et tüketiminin artışı, insan nüfusunun çoğalması, kitle kültürü, dizginlenmemiş bir tüketicilik ve diğer güçler hep beraber yaşam alanlarının kaybedilmesine, yağmur ormanlarının yok olmasına, çölleşmeye, iklim değişikliğine ve türlerin yok oluşuna sebep olmuş bulunuyor.

Aslında 10,000-15,000 yıl önce tarım toplumunun başlamasıyla  şu anda var olan baskın üretim biçimi geleneksel göçebe ve hiyerarşi barındırmayan avcı ve toplayıcı kabilelere karşı onları yok etmek amaçlı savaşlar başlattı; bunun karşısına doğayı ve hayvanları evcilleştirmeye dayalı, kontrol, genişleme, savaş ve fetih takıntılı; büyüme odaklı, hiyerarşik tarım toplumları geliştirildi.

Yerli halklara, ilk uluslara ve diğer modern olmayan ya da Batılı olmayan  kültürlere yönelik savaş beş yüz yıl önce sömürgecilikle beraber büyük bir atılım gösterdi ama nihayetinde bu,  “uygarlık” ve “ilerleme”nin patolojik taleplerine boyun eğmeyen bütün halklara karşı tarım toplumunun yok etme  politikalarının bir devamı.

Dünya ve hayvan türlerinin bakış açısından ideal olan, Homo rapiens’in (tecavüzcü/yağmacı  insan) mümkün olan en hızlı şekilde dünya üzerinden silinip yok olmasıdır. Ama çoğu insanın iğrenç ve tiksinti verici bulduğu bu duruma alternatif olarak, toplumlarımızı doğayla ve hayvan türleriyle uyum içerisinde var etme becerimizin olmadığını kanıtlasak bile bu dünyada yaşama hakkımız olduğuna hâlâ inananlar için yapılması gereken tek şey, küresel kapitalizme ve onun dünyanın her yerindeki yerli halklara karşı yürüttüğü savaşa karşı direnmektir.

Yerli halkların ve kadim yaşam biçimlerinin küresel kapitalizmin soykırımına karşı korunması kadar pazar toplumları ve kültürel homojenizm güçlerinin hoş göreceğinin ötesinde çeşitli dillerimizin, kültürlerimizin ve yaşam tarzlarımızın olması da hayati bir öneme sahip. Eğer geri kalan biyoçeşitliliği korumayı istiyorsak modern öncesi ve geleneksel olmayan halkları da korumak ve muhafaza etmek zorundayız.

Bunun belirgin bir sebebi- çoğu kez aşırı bir şekilde romantikleştirilse bile- bu insanların dünyaya daha hürmet barındıran bir etikle bağlı olmaları, yaşamla ve toprakla aralarında  çok daha derin bir bağ olması, yenilik ve modernlik karşısında geleneği değerli bulması ve çok daha sürdürülebilir kültürler yaratabilmeleri, avcı ve yağmacı kapitalist toplumlara kıyasla dünyaya ve hayvanlara çok daha fazla şefkat göstermeleri.

Kuzey Amerika’da  ilk yaşayan halklardan olan Clovis Kızılderilileri gibi yerli halklar  tarih boyunca ekolojik sınırları aşıp hayvanları yokoluş sınırına getirmiştir; ancak gene de IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, ExxonMobil, Shell, Monsanto, Maxxam, Du Pont, Japon balina avcıları, NGO’lar, cahil narsisist Batılı tüketiciler ve diğer benzerlerine kıyasla çok daha sorumluluk sahibiler.

Şu anda dünyada biyoçeşitliliğin en yaygın olduğu yerler, yerli halkların yaşadığı yerler (bunun bir sebebi de bitki ve hayvan türlerinin iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerine uyum sağlamak için mücadele ediyor olması). Bu yüzden gezegendeki 6. yokoluş krizi etkisini hızla artırırken biyoçeşitlilikten geri kalanları korumaya çalışmanın yanı sıra kültürel ve dilsel çeşitliliği de korumak gerekiyor- en yoğun ve çeşitli bitki ve hayvan türlerinin bulunduğu yerlerde yaşayan yerli halkları desteklemek, savunulmasına yardım etmek ve sürdürülmesine katkıda bulunmak gerekiyor.

Burada total özgürlük politikasına net bir örnek görüyoruz; insanları, hayvanları ve doğayı kapitalizmin baskın olduğu Antroposen çağının yıkıcı etkilerinden kurtarmaya yönelik çoklu mücadeleler nihayetinde ve toplamda tek bir mücadeledir ve hem teoride hem pratikte  birbirine uygun  olarak formüle edilmelidir.

O halde biyoçeşitliliği kurtarmak için iki seçenek var: ya “uygarlığın” çöküşü ve insan türünün yokoluşu… ya da 21.yy’a ve küresel toplumsal ve ekolojik kriz dönemine uygun tek  politika seçeneğini geliştirmek- kültürel ve  dilsel çeşitliliği korumaya alarak biyoçeşitliliği muhafaza eden bir total özgürlük politikası geliştirmek. Ve bu, kaçınılmaz olarak; küresel kapitalizme, onun gelişmiş pazar toplumları ve nihilistik dünya görüşüyle birbirine bağlanmış muhtelif kurumlarına ve yıkıcı güçlerine karşı topyekûn bir savaş açmak anlamına geliyor.

Çeviri. Cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s