Kriz ve tarihî bir dönüm noktası: Radikal bir halk aranıyor

 

Dr. Steve Best

 Cehennemdeki en sıcak yerler, büyük ahlâk krizleri sırasında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.”

Dante Alighieri (1265-1321)

“Umursamadan sessiz kalmak, günahların en büyüğüdür.”

Elie Wiesel

 

Martin Luther King eğer bir kişinin uğruna ölünecek bir şey bulmadıysa yaşamasının da anlamı olmadığını söylemiştir. Burada iki şey önerir: öncelikle, bir dava bulup onun uğruna mücadele ettiğimiz hayatta bir amaç edinir ve anlam buluruz; ikincisi, başkalarına yardım etme yönünde zorunluluklarımız vardır ve bu yüzden bir davaya hizmet etmek zorundayızdır. Etik sadece diğerlerine zarar vermemeye çağırmaz bizi, ayrıca iyi olanı ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışmamızı ve bu yüzden sosyal düzenlemeleri değiştirmemizi gerektirir. Etik bir hayat, politik bir hayattan ayrı tutulamaz.

Bir “dava”, insanın tutkuyla, kendini adayarak hizmet ettiği bir hedef ya da prensiptir. Genel bir değer olarak, bir dava, ona ses veren kişinin kişisel arzu ve çıkarlarını aşar. Gerçekten de davalar uğruna mücadele eden insanlar çoğu kez o dava uğruna kendi hayatlarından vazgeçer. Marx, Gandhi, Malcolm X, Martin Luther King, Cesar Chavez ve Dian Fossey (‘gorillas in the mist’ filminde hayat hikayesi anlatılıyor-Cem) akla ilk gelen isimler.

Bir davanın asaletine rağmen insanlar kendinden, ülkesinden ya da en sevdikleri futbol takımından başka bir değeri savunuyorsa hemen şüphe çekerler. Bizimki gibi patolojik anlamda bireyci, narsisistik ve hırsa dayalı bir toplumda hakları ve adaleti savunan insanlar genellikle alay konusu olurlar. Elinde bir protesto yazısıyla sokakta duran herkese küçümsenerek “başka işin mi yok!” denmiştir, sanki hayat sadece çalışmak ve tüketici olmakmış gibi. Politik yandaşlık, bireysel ve politik olan arasındaki o nazik protokolü, apolitik normları ve kaba sınırları kırıyor. İster ırkçı ister cinsiyetçi, elitist, homofobik ya da türcü olsun, önyargılarına güvenen insanları tehdit ediyor.

Davalara duyulan küçümseme hissi ırkçılık, cinsiyetçilik ve sınıfçılığa karşı yürütülen mücadeleler meşru adalet meseleleri değil de Nazi propagandası gibi görüldüğünde daha da belirgin bir hal alır. Bu tür tavırlar Elvis Costello’nun klasik şarkısında da dile getirilmiştir, Costello şarkıda kızgınlıkla “barış, aşk ve anlayışın nesi komik?” diye sorar.

Günlük hayatın depolitize edilişi akademik hayatta açıkça görülüyor, burada genç beyinler kendilerine hizmet eden, soyut, apolitik ve büyük oranda toplumsal sorunlarla ve ahlâki gelişmeyle alakası olmayan araştırmalar yapmak üzere eğitilir. Önce araştırma fabrikalarındaki işçiler, ardından belirli alanlarda ve bilgilerde uzmanlaşmış kişiler olarak bu insanlar dikkatimizi talep eden sosyal ve ekolojik krizlerden bihaberdir, profesör olduklarında var olanı olması gereken yegâne şey olarak kabul eden tek boyutlu bir toplumdaki yerlerini almış olurlar.

 

Hayvan hakları ve hayvan özgürlüğüne yapılan saldırıyı daha da somutlaştırmak için medya, eylemcileri anormal, uçuk, sivri, hatta terörist tipler olarak çizer- görüşlerini dikkate almaz bile. Gazeteciler hayvan hakları ve çevre eylemcilerine eko-terörist diyor artık, sanki dev şirketler tarafından uydurulmuş bu isim nesnel bir bilgiymiş gibi. Medya, dünyayı ve hayvanları sömüren gerçek teröristleri eşkiyalar ve suçlular tarafından tehdit edilen saygıdeğer iş çevreleri olarak sunuyor.

Etik Yaşam, Politik Bir Yaşamdır

Bütün davalar iyi davalar değildir elbette, çünkü faşizm, totaliteryenizm, emperyalizm, soykırım, ırkçılık, türcülük ve çevrenin yok edilmesi; şirketler, hükümetler ve çoğu insan tarafında fikren ve pratik olarak onaylanmış davalardır.

Aslında, bu kötü davaların varlığı sebebiyle bir çok insan adalet ve ekoloji için harekete geçme zorunluluğu hissediyor. Edmund Burke’ün yazıdığı gibi “kötülüğün kazanması için gereken tek şey, iyi insanların hiç bir şey yapmaması.”

Eğer “kötülüğü” irade gösterilerek yapılan şiddet, yıkım ve tahakküm eylemleri olarak tanımlarsak o zaman barış, işbirliği, demokrasi ve hayata ve dünyaya hürmet duyanlar karşısında kötülerin baskın olduğunu söyleyebiliriz. Tanatos’un Eros üzerindeki üstünlüğü yağmur ormanlarının yok edilmesinde, türlerin yok olmasında, küresel ısınmada, fabrika çiftçiliğinde soykırımda, askeri güçlerde, nükleer tesislerin sayısının artmasında, G8’de, ANFTA’da, Dünya Ticaret Merkezi’nde, ExxoNMobil’de, Pat Robertson, Ann Coulter ve elbette, Bush, Rove, Rumsfeld, Cheney, Rice neo-con Manifest Destiny’nin “rejim değişikliği” talebi ve dünyaya “demokrasiyi” yayma arzusunda kendini çoktan ortaya koydu.

Edmund Burke haklı. Zarar vermemek yeterli değil, insanın iyiyi ortaya koymak için etkin bir şekilde çalışması gerekiyor; hayatı ve dünyayı ezerek yok eden güçlere karşı mücadele etmek anlamına geliyor bu. İyi niyetler ve iyilikler eyleme dönüşmedikçe hiçbir şey ifade etmeyecek.

Bazıları bir şeye karşı çıkmanın yeterli olduğunu düşünüyor:” ben ayrımcılığa karşıyım! Ben ırkçılıktan nefret ederim! Ne biçim bir toplum yoksulluğa ve evsiz insanlara izin verir!” Harika söylüyorsunuz ama bu konuda ne yapıyorsunuz? İlerici düşünceler eyleme dönüşmedikçe güzel fikirler olarak kalırlar.

Bazıları Uluslararası Af Örgütü ya da Greenpeace’ e çek yazarak görevlerini yerine getirdiklerini düşünüyor. Diğerleri belli bir hayat tarzını sürdürerek yapmaları gerekeni yaptıklarını sanıyor. Hatta bir keresinde kendini şöyle savunan birisini de duydum: ”Neden hayvan hakları gruplarına katılayım ki? Ben veganım, bana düşen görevi yerine getirdim!”

Aslında vegan olmak bu gezegen üzerinde yaşam kalitesini yükseltmek için yapılabilecek en önemli şeylerden birisi. Ama etik-politik bir hayat için gerekli bir koşullardan biri sadece ve  tek başına yeterli bir koşul da değil üstelik. Gezegen için gerekli şeyleri yapmaya yetmeyen apolitik ve bencilce bir varoluş biçimi sonuçta. Etik bir hayat, evimizi düzene koymayı, ardından bir dava ve toplumsal bir hareket içerisinde etkin bir rol oynamayı gerektiriyor.

Hayvan Hakları Davası

Biraz da kendi davamdan söz etmek istiyorum, yani hayvan hakları davasından. Bu, çoğu insanın meşru görmediği ya da çok da gerekli bulmadığı bir dava. Bu insanlar hayvanların çektiği acıların büyüklüğünü, ölümün dikkatimizi talep ettiğini, eylemciliğin hayvanlara yardım ederek insanlara yardım etmediğimiz türden bir oyun olmadığını kavrayamıyor. Bütün türlerin kaderi ya beraber başarmak ya da beraber kaybetmekten ibaret ve hayvanların yardımına koşmanın insanlara gerçekten büyük faydası var.

 

Ben etçildim vegan oldum, ardından insan hakları eylemcisi olmaktan hayvan hakları eylemcisi olmaya doğru bir yol aldım. 1980’lerde daha yeni yeni vejetaryen olmuş birisi olarak bir yandan da Orta Amerika ve Güney Afrika özgürlük meselelerine büyük ilgi duyuyordum. Et ve süt ürünlerinin sağlığa etkilerini bilmekle beraber insanların hayvanları ne kadar barbarca sömürdüğünü bilmiyordum. Cuntaları, ölüm takımlarını, soykırımı, faşizmi, ve emperyalizmi araştırırken insanlığa dair kafamdaki resim hala toz pembeydi.

Bütün bunların hepsi 1987’de Peter Singer’ın kitabı “Hayvan Özgürleşmesi” adlı kitabını okuduğumda değişti. Bir çok insan gibi bu kitap benim hayatımı da anında değiştirdi. Hayvanların fabrika çiftliklerinde, mezbahalarda, dirikesim laboratuarlarında ve diğer insan yapımı cehennem deliklerinde nasıl sömürüldüğünü öğrenince yaşadığım duygusal stresten ötürü hastalandım.

Hayvanların yaşadığı ızdırabın nitelik ve nicelik olarak insanlardan çok daha fazla olduğunu anlayarak, hayvanların kendilerine yardımcı olacak araçlardan yoksun olduğunu bilerek insan hakları eylemciliğinden hayvan hakları eylemciliğine doğru bir kayma yaşadım. Çoğu insanın en azından belli başlı hakları bulunurken hiçbir hayvanın hayat sahibi olmak ve vücut bütünlüğünü korumak anlamında hiçbir hakkı bulunmuyordu. Et üretiminin dünya açlığına ve çevreye olan etkilerini incelediğimde, dirikesimin tıbbi ilerlemeleri nasıl sekteye uğrattığını öğrenince hayvanlara yardım ederek insanlara da en üretici bir biçimde yardım edebileceğimi anladım. Hayvan haklarını en radikal, en bütüncül eylemcilik biçimi olarak gördüm.

Ancak politik bağlılıklarım eskisine kıyasla artık daha fazla küçümseniyordu, çünkü hayvan hakları hayvanları küçük düşürerek kendilerini yücelten türcülerde düşmanlık hissi uyandırıyor. Emile Zola’nın şu sözlerini hiç unutmadım: “hayvanların kaderi gülünç düşmekten daha önemli benim için; çünkü hayvanların kaderi insanın kaderiyle birdir.”

Hayvan hakları savunduğum için özellikle Radikal ve Sol topluluklardan gördüğüm küçümseme biraz sertti, çünkü bu çevreler eleştirel bir açıdan mahrum bir halde modern bilimin, Aydınlanma çağı’nın, Marksist Hümanist geleneğin antroposentrik ve türcü ideolojilerini benimsemişlerdi. Onların korkunç tutarsızlıklarından ve iki yüzlülüklerinden yoruldum. Çoğu kez kapitalist sömürüyü aşağılayan ama kendi yemek zevkleri yüzünden acı çekerek ölen domuz, tavuk, kuzu cesetlerini yiyen “radikal”lerle aynı masada oturduğumu görüyordum. Küresel kapitalizmin sistemli eleştirisini yapmakla övünen Solcular; insan, hayvan ve dünya özgürlüğü mücadeleleri arasındaki bağları görmeyi bir türlü beceremiyor.

“Radikal” geleneklerin hayvanlar ve çevre sözkonusu olduğunda hiçbir şekilde özgürleştirici bir felsefe ya da politika olmadığını anladım. Solculuğu hayvanlara yönelik bir çeşit Stalinizm gibi gördüm. Sol insanın iktidar patolojisinin derin köklerini kavrayamıyor ve kapitalist insanmerkezciliği sosyalist insanmerkezcilikle değiştiriyor. Böylece gerçek devrimci bir sosyal teori ve hareketin sadece bir türün üyelerini değil bütün türleri ve dünyayı özgürlüğe kavuşturacağı sonucuna ulaştım. Hümanist klişeyi yani ‘Hepimiz Tek Bir Irkız, İnsan Irkıyız’ sloganını daha geniş bir vizyonla değiştirdim: “Hepimiz Tek Bir Toplumuz, Biyotoplum.”

1993 yılında El Paso Teksas Üniversitesi’nde radikal ve tartışmaya açık fikirleri öğretmeye başladığım bir konumda göreve geldim. Felsefe branşındaki iş arkadaşlarımın tersine ben öğretmenin ve araştırmanın günün acil meseleleriyle ve eylemcilikle bağlantılı olması gerektiğine inanıyorum. Çevrenin yok edildiği, türlerin tükendiği, avcı küresel kapitalizmin var olduğu bir dünyada akademisyenlerin toplumsal değişimlerle alakalı olmayan devrimci değişikliklerle alâkası olmayan soyut meseleler üzerine gitme lüksüne sahip olmaması gerektiğine inanıyorum. Tersine, akademisyenler küresel soykırım ve çevre kıyımını anlamak, bunu diğerlerine iletebilmek ve olup biteni değiştirmek için var olan becerilerini kullanmak zorundalar.

Bütün –izm’leri öğrettim-Marksizm, anarşizm, feminizm, postmodernizm, postkolonyalizm—ama öğrettiğim en radikal şeyin hayvan hakları olduğunu hemen anladım. Bunun sebebini iki şekilde kavradım:

Öncelikle; hayvan hakları günlük hayatta radikal bir değişim gerektiriyor. Marksist ve anarşist seminerlerden sonra öğrenciler işkence görüp öldürülmüş hayvanların cesetlerini yiyerek masada konuşabiliyor. Ama hayvan hakları seminerinden sonra genellikle en temel davranışlarını sorgular bir şekilde tabaklarına bakakalıyorlar.

İkinci olarak ; hayvan hakları sosyal ve doğal dünyalarımızda yaşadığımız krizin temelini ortaya çıakrıyor, çünkü bu durumu bizim doğadan kopmamıza ve tahakkümcü değerlere sahip olmamıza bağlıyor. Hayvan hakları,  insanların kendilerini diğer hayvanlardan üstün gördüğü, ayrı gördüğü, vahşi hayatın Efendisi ve tanrıları olarak kabul ettiği o eski antroposentrik-insanmerkezci ve türcü dünya görüşlerini sorgular.

Hayvan hakları insanlardan gücün sorumluluk talep ettiğini, her zaman güçlü olanın haklı olmak anlamına gelmediğini, neokorteksi daha büyük bir canlı olmanın diğer türleri sömürüp dünyayı yağmalamak için haklı bir gerekçe olamayacağını ortaya koyar. İnsan olsun olmasın bütün hayvanlar arasındaki temel eşitlik meselesini,  hepsinin his ve duygu yeteneğine sahip, seçimleri olan ve hayatları kendisi için önemli ve o hayatları müdahaleler yaşamadan sürdürebilme hakkına sahip varlıklar olarak tanımlayarak ortaya koyar.

Küresel Hayvan Özgürlüğü Hareketi sadece acıyı azaltmak değil bütün hayvan sömürüsüne son verme amacını taşıyan kölelik karşıtı bir harekettir; 19. Yüzyıldaki öncülü gibi bu hareket de köleliğin ortadan silinmesini talep etmektedir, yoksa amaç kölelere daha iyi davranmak değildir. Doğal ortamlarından çalınmış, üretilmiş, esaret altında büyütülmüş, kafeslerde hapsedilmiş, iradelerine ters bir şekilde zincirlenmiş bu hayvanlar kelimenin gerçek anlamıyla birer köle ve bu yüzden hayvanlar çağdaş kapitalist köle ekonomisinin bir parçası.

Hayvan Özgürlüğü Hareketi modern toplum için sadece felsefi bir tehdit oluşturmadığı, ekonomik bir tehdit haline de geldiği için endüstriden ve devletten yoğun eleştiri almıştır. ABD’de ELF ile beraber ALF bir numaralı terör tehdidi olarak kabul ediliyor; halkın güvenliğini tehdit ettiklerinden ya da şiddet içerdiklerinden dolayı değil, şirketler için tehdit oluşturdukları için bu böyle kabul ediliyor. ABD’de ve İngiltere’de hayvan özgürlüğü hareketi büyük  baskılara maruz kalıyor.

Seneler boy hayvan haklarını savunduğum için bir sürü sıkıntıya göğüs gerdim. Mesela geçen yaz üniversitemde bulunduğum konumumdan alındım, profesör olma hakkım reddedildi, Senato’da eko-terörizm görüşmelerinde tanık olmam yönünde baskı gördüm ve İngiltere’ye girmem yasaklandı. Ancak benim yaşadığım sıkıntı 11 Eylül sonrası özgürlükler, haklar, muhalefet ve direniş konularında görülen baskılar yanında çok küçük kalıyor.

Kitlesel Direnişe Duyulan İhtiyaç

Şu anda Irak işgali, Anayasa ihlali, alt ve orta sınıflar arasında sınıf savaşı, bugüne dek görülmemiş bir politik çürüme ve felaket boyutlarında bir ekolojik çöküş arasında yaşıyoruz. Bütün sektörlerde giderek artan krizi düşünerek şunu sormam gerekiyor:

Şu anda neden bu ülkede bir devrim yaşanmıyor? İnsanlar sokakları alt üst edeceklerine neden alış veriş merkezlerinde geziniyorlar? Bugün karşı karşıya olduğumuz tiranlık kolonistlerin İngilizlerin elinde çektiğindençok daha büyükama ; ama onlar sabotajla, silahlı mücadeleyle, ve devrimci savaşla karşı koydular İngilizlere. ABD tarihindeki en cahil ve yetersiz başkan nasıl oldu da bu kadar kandırmaca, yalan, yasa çiğneme ve çürümüşlükle hem ülke içinde hem de dünyada hiçbir tepki almadan yoluna devam edebildi? Neden Bush, Cheney, Rumsfeld, Rove, Rice ve bütün ABD hükümeti hapse atılmadı? Diğer şeylerin yanı sıra Bush yönetimi şunları da yaptı:

– Irak’a yalanlar ve yalan kanıtlar üzerine savaş açtı, bu savaşta şu ana dek yüz binden fazla Irak vatandaşı ve 2,300 ABD askeri öldü.

– Azaltmaya söz verdikleri global terörizmi daha da kötü bir hale getirdiler.

– Ebu Garip, Guantanamo ve dünyanın çeşitli yerlerindeki işkence kamplarında işkence taktiklerini savunup kullandılar.

– İnsan Hakları beyannamesini ortadan kaldırarak FBI ve NSA’yi bütün politik muhalefet üzerine saldılar. Tarihte görülmemiş bir ölçekte bir polis devleti ve gözetim toplumu yaratılmıştır.

– Kasırgalarda ölen insanlara karşı şok edici bir vurdumduymazlık sergilendi.

– Aşırı Sağ ve Hristiyan köktendinciliği adına bilime ve laikliğe saldırdılar.

– Muhalif bilimsel görüşleri sindirmeye yönelik çabalar gösterip küresel ısınmanın var olmadığına dair tavrıyla dünyada belki de tek örnek oldular.

– Endüstrilere çevreyi kirletip sömürmeleri için açık kart verdiler.

İnsanların uyanıp harekete geçmesi için daha ne kadar çürüme, şiddet, baskı ve sömürü gerekiyor Daha kaç tür yok olup gitmeli? Daha kaç yağmur ormanı yok olmalı? Gezegen daha ne kadar ısınmalı?

Ekolojik sistemler gözlerimizin önünde hızla çöküyor. Küresel ısınmadan daha önceden akla gelmeyecek türden bir dönem yaşıyoruz; bu, gezegen üzerindeki 6. Büyük yok olma krizi .  Bundan önceki dinozorlar zamanında 65 milyon yıl önce gerçekleşmişti.

O halde neden gerekli mücadele biçimleri ve gerekli tepkilerle cevap vermiyoruz?

Çevresel kriz politik krizden ayrı tutulamaz, bu politik kriz de demokrasi krizidir. Yurttaşların tüketici olduğu, eleştirel düşüncenin propagandayla ve medya aracılığıyla hasır altı edildiği, halkla alakalı önceliklerin özel girişimler yüzünden daha az önemsendiği ve politik eylemlerin eğlence sektörü ve medya tarafından tüketilerek anlamsızlaştırıldığı bir politika sonu dönemine ulaşmış bulunuyoruz. Rasyonel ve katılımcı tartışmalar yerini politik atmosfer propaganda, manipülasyon, dezenformasyon ve göstermelik oyunlara bıraktı. Eski Yunan şehirlerinin aksine bugün yurttaşlık vergi ödemek, tüketici olmak, şirketlerin çıkarlarını temsil eden iki isim arasında seçim yapmaya indirgendi.

Aslında toplumsal olanın, medeni erdemlerin değil özel mülkiyetin iyi olduğunu vaaz eden liberal demokrasinin sonuçlarını biçiyoruz şu anda. Halk ilişkileri artık kişisel amaçlar için düzenleniyor ve yurttaşlar yaşam, mülkiyet ve özgürlük için hükümetlere bağlı kalıyorlar. Haklar, amaç kişisel çıkarlar olduğu sürece negatif bir anlam taşıyor;  iş, ev sahibi olma, eğitim, ve sağlıklı bir çevre gibi temel sosyal hedefler olmaktan uzak. Aristo insanı doğası gereği politik görürken Locke ve onun liberal geleneği politikayı kişisel çıkarların birbiriyle çarpışmasını engelleyecek türden yapay bir birlik olarak görmüştür. Liberal demokrasi modeli yurttaşlığın ölümü anlamına geliyor- devletin, medyanın ve şirketlerin kitle kültürü ve eğlence ve gösteri toplumuyla birleşmesi demek bu.

Elbette Bush’a, kapitalizme, hayvanların ve dünyanın sömürülmesine karşı organize bir protesto ve direniş var. Örneğin, 4 eyalet ve 300’den fazla topluluk Vatansever Yasası’nın anayasaya aykırı olduğunu ortaya koydu. Yurt çapında şehirler ve kasabalar Kongre’nin Bush ve Cheney’i suçlu bulması için bastırıyor. LA’den New York’a sağ kanatın göçmen politikalarına karşı büyük gösteriler düzenlendi, bu gösterilerde göçmenler ve işsizler için adalet ve hak taleplerinde bulunuldu.

Bütün bu mücadeleler çok zayıf; hiç biri kapitalizme ve onun ekolojiyi yok eden mantığına doğrudan meydan okumaz. Öğrenciler ve işçilerin çalışma koşulları Fransa’ya kıyasla ABD’de çok daha kötü, ancak sömürülen kitleler ABD’de yüklerini pasif şekilde taşımaya devam ediyor. Dünya buzullarda sıkışıp kalmış bir balinaya empatiyle yaklaşırken eriyen buza ve buzullara tepkisiz kalıyor. İnsanların çoğu şu anda Bush’un savaşına karşı çıkıyor ama eylemle belirtmek yerine sadece fikren karşı çıkıyor. Ve hâlâ daha günümüzün en önemli sorununa, küresel ısınmaya dair büyük bir eylem görmüyoruz.

Kim meydan okuyacak? Politikacılar çok çürümüş, hepsi korkak ve eyleme geçmek için şirket parasına ihtiyaçları var; çözümün değil sorunun bir parçası onlar. Medya uzun zamandır bilgi vermek anlamındaki sorumluluğunu bırakmış durumda; devasa şirket güçleri olarak elitistlerin hedeflerini gözetiyor, halkın çıkarlarını düşünerek değil kişisel çıkarları öne alarak hareket ediyorlar. Onları işi aydınlatmak değil eğlence. Greenpeace gibi ana akım organizasyonlar çok duyulur ama az iş yapar, çünkü bürokratik makineleri harekete geçiren para toplama işinin içerisinde kaybolup gitmişlerdir. Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı gibi kuruluşlar araştırma yapar, konferanslar düzenler, raporlar yayımlar ve insanları felaket konusunda uyarırlar. Ama medya bunlar yayımlamaz, halk da duymaz ve Dev Şirketler anında sağırlaşır.

Gerçekleri görelim artık: on yıllarca süren çevre mücadelelerinden sonra türleri, ekosistemleri ve yaban hayatı koruyacak yerde ne yazık ki kaybediyoruz. Dahası, ılımlı olmak yönünde yapılan çağrılar, taviz çağrıları ve kurumlar aracılığıyla yaşanan yavaş yavaş yol almak ne yazık ki aldatıcı olabilir, yetersiz kalabilir. Küresel kapitalizm ve biyolojik çöküş arasında “sağduyu” ve “ılımlılık” tam tersi bir anlam yaratıyor, aşırı ya da radikal denen eylemlerse gereken cevabın ta kendisi. Martin Luther King’den alıntı yapmamız gerekirse bizim adaletsizliğe, sömürüye ve dünyanın yok edilmesine karşı yerinde sakin sakin durmayan “yaratıcı ekstremistlere “ ihtiyacımız var.

Her zamanki anlamıyla politikanın bir faydası olmayacak. Yeni mücadele biçimleri, yeni sosyal hareketler ve yeni duyarlılıklar icat etmedikçe, onların kurallarıyla oynadığımız sürece bu oyunu kaybedeceğiz. Davalar kesin ve doğrudan eylemler gerektirir: yollar kapanmalı, teller kesilmeli, ve kafesler boşaltılmalıdır. Ama bunlar savunmaya yönelik eylemler; yeni hareketler sosyal ve ekolojik meseleleri küresel ve çoklu ırksal ittifaklar içerisinde eritebilmeli. Bu tür yaklaşımlar Judi Bari ve EarthFirst!, uluslararası Yeşil hareketi, Zapatistalar ve uluslararası kapitalizme karşı küreselleşmeye karşı hareketler tarafından ortaya konmuş bulunuyor.

Yeni devrimci bir politika; demokratik, liberter sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde yükselecek; radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini içerecek; hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizme ve her türden tahakküm biçimine karşı bir araya getirecektir. Radikal politika; devletin, medyanın ve şirketlerin giderek artan gücünü ters yüz ederek eşitlikçiliği ve katılımcı demokrasiyi toplumun –ekonomik, politik ve kültürel- her katmanında savunabilmelidir. İnsanların hayvanlar ve dünya üzerindeki hakimiyeti de dahil bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve hiyerarşi yapılarını bozmalıdır. Eğitim, iletişim, kültür ve sanat yoluyla yurttaşlık ve hayatın yeniden politize edilmesi olguları gerçekleşerek insanları değişime ve eyleme itecek, ilham verecek, öfkelendirecek ve uyandıracak o hal yakalanabilir.

Yeter Artık !

Karanlık bir dönemde yaşıyoruz, 11 Eylül sonrası güya “teröre karşı savaş” dönemindeyiz. Bush iktidara geçtiğinden beri McCarthycilik ve COINTELPRO türü gözetim programları geri döndü, İnsan Hakları Beyannamesi Vatansever Yasası ile yer değişti, bir gözetim toplumu yaratıldı ve giderek daha tehditkâr bir hal alan bir polis devleti oluşturuldu.

Bu, tarihte bir dönüm noktasıdır, gelecek yaşamımız için bir kavşaktır. Fırsat pencereleri kapanıyor. Şu anda insanların yapamadığı eylemler ilerde geleceğin nasıl olacağına karar verecek. Sonucu düşünmek çok korkunç olsa da türümüz bu meydana okumaya gereken cevabı veremeyebilir ve kendini diğer türler gibi yok olmaya sürükleyebilir.

Karşı karşıya olduğumuz krizleri çözecek teknolojik ya da ekonomik çözümler bulunmuyor, tek çözüm her kademede radikal değişikliklerin hayata geçirilmesi. Davamız insan, hayvan ya da dünya özgürlüğü olabilir, hangisi olursa olsun hepimizin devlet tahakkümü, her türden hiyerarşi ve küresel kapitalizm adındaki ortak düşmanlara karşı ve temel hak ve prensipler uğruna mücadele eden insanlar olduğumuzu idrak etmeliyiz.

Günümüzün politik ortamında insan Irak’a karşı yürütülen savaşı sorguladığı için sorguya çekilebilir, ya da dirikesime karşı çıktığı için ekoterörist diye damgalanarak FBI tarafından rahatsız edilebilir, böyle bir ortamda insandan korkarak eylemden uzak durmasını anlamak kolay. Durumu göz önüne alarak kendilerini tarafsız bir tavırla ortaya koyanlar aslında statükonun korunmasını desteklemiş oluyorlar. Soykırımdan kurtulan Elie Wiesel’in söylediği gibi, “ tarafsızlık zalime yardım eder, mazluma değil. Sessizlik işkenceciyi cesaretlendirir, yoksa mazlumu değil”.

Frederick Douglass, Alice Paul, Mohandas Gandi, Martin Luther King, Malcolm X, Chico Mendez, Dian Fossey veya Cesar Chavez gibi eylemcilerden ilham alabiliriz. Korku veya şüphe dolu zamanlarda Martin Luther Kİng’in şu sözlerini hatırlamakta fayda var :

“Korkaklık “güvenilir mi?” diye sorar. Menfaat “politik mi?” diye sorar. Ancak vicdan “doğru mu?” diye sorar. Ve öyle bir an gelir ki insan ne güvenilir, ne politik ne de popüler olmayan bir tavır almak zorunda kalır; çünkü vicdanı ona bunu yapmanın doğru olduğunu söylemektedir”.

O an bu an işte. Şimdi dünyanın ve yaşamın yanında yer alma vaktidir. Kumsala çizgiyi çizme vaktidir. Artık yeter! deme vaktidir. Tiranlığa karşı başkaldırmaktan daha vatanseverce bir şey daha yok. Thomas Jefferson’ın söylediği gibi, “her kuşağın yeni bir devrime ihtiyacı var”.

Cem.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s