Hayvanları özgürleştirmek: canlı aletler

File:SilverSpring1981.jpg

Andreé Collard

Laboratuar araştırmalarında kullanılan hayvanlar canlı aletlerdir. “Canlı alet” ifadesini Aristo’dan alıyorum. Aristo bu ifadeyi bir kölenin Efendisinin dünyasındaki yerini nitelemek için kullanmıştı. Aristo’ya göre köle kendisine eşitsizce davranılmasını hak etmektedir; çünkü iki taraf arasında ortak hiç bir şey yoktur; köle yaşayan bir alettir, aletse canı olmayan bir köle. Köleye alet ismini vermek, efendinin kölenin kölelik tecrübesini görmezden gelmesini ve/veya inkâr etmesini sağlar. Onun köleyi nesneleştirmesini sağlar, kölelik hakkında nesnel bakışa sahip olmasını mümkün kılar.

Aristo mantığına göre  köleler akıl yürütme yetenekleri olmadığı için doğal olarak aşağı varlıklardır; akılları olmadığı için efendinin kontrolüne bağlı olarak nesneleştirilirler, veya buna maruz bırakılırlar. Aletlerin canı olmadığından efendinin onlara verdiği şey dışında hiçbir tecrübeleri yoktur. İki grup arasında ortak hiçbir nokta bulunmadığından Efendi köleye nasıl davranması gerektiği konusunda vicdani herhangi bir sorgulamaya gerek duymaz. Köleler alet olduğu için onların tek işlevi efendinin becerilerini genişletmek ve kendi başına yapamayacağı şeyleri yapmasına yardımcı olmaktır.

Laboratuar hayvanları söz konusu olduğunda, onların Bilim’in çıkarlarını ilerleten bir alet olarak nesneleştirilmesi, deney yapanların duygusal anlamda olaydan kopmasını ve/veya hayvanın yaşadıklarını görmezden gelmesini /inkâr etmesini mümkün kılar. Deneysel psikolog Clark L. Hull son  hayvan deneylerinde nesnelliğin “davranış sergileyen organizmaya tamamen kendi kendini manipüle eden, biz insanların olamayacağı şekilde materyallerden yapılmış bir robot gibi” davranarak mümkün olduğunu söyleyerek son derece  uygun bir şekilde bu durumu açıklamıştır. Andrea Dworkin’in sözleriyle “nesnellik, sizin başınıza gelmeyen şeyin ta kendisidir”.

Bu açıdan bakarsak; araştırmacı, hayvanı doğal niteliklerinden arındırır, kendi dizaynına uydurmak için manipüle eder. Hayvanda artık güzellik, güç ve sağlık yoktur. Vücuduna ve zihnine sıkıştırılıp kalmış, dramatik bir biçimde değişime uğramış olarak hayvan artık zihinsel ve fiziksel hastalıkların kaynağıdır. Araştırmacı bu hayvana yakınlık hissetmez, onunla kendini özdeşleştirmez. Tam tersine soğukkanlılıkla kendisini maruz bıraktığı maddelere ve durumlara hayvanın verdiği tepkileri gözlemler ve  ölçer. Hayvanlar kendi özüne zorla yabancılaştırılır ve kendi cinsinden zorla koparılırken, araştırmacıdan da uzaklaştırılır. Ve hayvanın varlığına uyguladığı şiddet gereği araştırmacının kendisi de kendi doğasına ve insanlığın geri kalanına yabancılaşmış olur.

Yaşayan bütün varlıklar arasındaki ortaklık duygusunun kırılıp yitirildiği, kaba kuvvet/iktidar tarafından yapılandırılıp güçlendirildiği bizim toplumumuz ve Aristo’nunki gibi toplumlarda deney yapan kişiyle hayvan arasında ortak hiç hiçbir şey yoktur. Kültür bize  duygu, his ve zekâ sahibi olmak anlamında, derece farklılıkları açısından hayvanlardan farklı olduğumuzu öğretir; hayvanlar doğal olarak bizden aşağı konumda bulunduklarından onlara nasıl uygun görürsek o şekilde tepeden bakmak ve kullanmak bizim hakkımızdır.

On yıllar sonra Hull bu yöntemi yakında hayvan deneyleri yürütecek olan bilim adamlarına önerecekti. W. Lane-Petter ise “insandan aşağı olarak hayvan; yaşayan bir alet olarak hayvan” şeklinde duymaya alıştığımız klasik ifadeleri ilk kez “ Deney Hayvanları” adlı eserinin önsöz bölümünde kullanmış ve laboratuarda kullanılacak hayvanları kullananlar tarafından etik çerçeve açısından dikkat çekmesini ümit etmişti:

Bir deney hayvanı- bu terim fare ve sıçan tiplerine işaret ediyor- kısmen bir alettir, bir denektir, komplike ve raslantısal olarak his ve duygu sahibi bir sistemdir”.

Hayvanların his ve duygu sahibi olmasının hayvan deneyleri yürüten bilim adamları için ne kadar “raslantısal” bir gerçeklik duygusu taşıdığını anlamak için Case Western Üniversitesi’nden Robert White’ın çalışmalarına bakmak yeterli. Başarıları arasında köpek ve maymunların beyinlerini hayvanlar henüz canlıyken çıkarma, canlı bir köpeğin boğazına beyin nakletmek, fare ve maymunların kafalarını kafası kesilmiş fare ve maymunların vücutlarına nakletmek ve kafaları günlerce canlı tutmayı başarmak yer alıyor. White’a göre:

“Esas amacımız canlı bir laboratuar aleti ortaya koymak: beyin için yeni operatif teknikleri dizayn edebileceğimiz bir maymun “modeli” sunmak”.

Sıradan ve profesyonel bir çok insan, doktor John C. Lilly’ye muhakkak katılıyordu. Lilly sonradan deney yapmaktan vazgeçmiş bir beyin araştırmacısıydı. Son çalışmalarının çoğunu yunuslar üzerinde yürüttü. Ona göre “en düşük düzeyden bir moron insan en yüksek zekâya sahip goril ya da şempanze klanından daha üstün”dü. Lilly’nin bu tuhaf zekâ değerlendirmesinde kriter, beyin ebatlarıydı.

Belli vakalarda hayvanı insani hislerden uzak tutmak ve onun amaçlarını kendi amaçlarımızla karıştırmamak gereklidir. Bu bakış açısıyla elbette beyin ebatları bizimkinden çok çok daha küçük olduğu sürece demek istiyorum.  Ancak bu şekilde küçük beyinli hayvanlardan araştırmalarda kâr elde edilebilir. Seneler boyu kediler ve maymunlarla çalıştım, bu bakış açısının çok iyi sonuç verdiğini düşünüyorum. Hızlı ve net sonuçlar elde etmek adına son derece kârlı bir bakış açısı”.

Farklı beyin ebatları, ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığını meşrulaştırmak için de kullanılmış bir argümandır; hem kadınlar hem siyahlar kendilerini ezenlere kıyasla daha küçük beyinlere sahip olmakla suçlanmıştır. İnsandan saymama eylemi, ötekileri kullanmayı ve istismar etmeyi seçenler için daima kâr sağlamıştır.

Hayvanları araştırmalarda kullanmanın mantığı Claude Bernard (1813-1878)’dan beri değişmedi, Bernard büyük köpeklerin vücutlarını kullanarak biyokimyayı hayata geçirmiş oldu. Biyokimyayı ilk olarak şöyle formüle etti:

“Biyokimya, sonucu bilime faydalı olsa bile asla bir insan üzerinde pratik yapmaya evet demez, çünkü bu o insana her anlamda zarar verici bir eylem olur”.

Dünyanın her yerinde laboratuar duvarlarının arkasında Bilim (bilimsel araştırmaları için para ödenen erkek ve kadınlar) çoğu kez tamamen bilinci yerinde olan, yani anestezi yapılmamış, deney sonrası sedasyon uygulanmamış canlıların vücudunu deliyor, onları paralize ediyor, üzerlerinde deneyler yürütüyor, onları mahrum bırakıyor, ödüllendiriyor, vücutlarına bir şeyler batırıyor ve şok uyguluyor. Bunların her biri “bilim adına”, “insana faydalı olsun diye “yapılıyor. Bu görüntü zamana, mekâna ve deneyin özüne göre değişebiliyor, bazen deney yapanlar diğerlerine kıyasla daha “hassas” olabiliyor, kılavuzlara daha iyi uyuyor, sıhhi koşulları daha iyi takip ediyor vs. Bu tür önlemler hayvanların hayatlarına bazı anlamlarda etki edebilir, ama bu o hayatların tamamının istismar edildiği gerçeğini değiştirmiyor

HİÇ ACI YOK

“Yaşayan aletler”, “anime araçlar” (Ivan Pavlov deney köpeklerinden birisine bu ismi vermişti), “Denekler anlamına gelen Ss’ler”, “davranış sergileyen organizmalar” ve  “robotlar”, hayvanın yaşadığı tecrübeyi yok saymak için dizayn edilmiş sözcüklerdir. O tecrübe, acı çekmektir. Araştırmacılar bunu dile getirmemek için ellerinden geleni yapar, kasıtlı olarak acıyı incelemek istediklerinde bile durum böyledir. Adını söylemeden acıya bakmak, acıyı nesneleştirmektir, acıyı bir bilgi kategorisine dönüştürmektir. Böylece hayvanın yaşadığı öznel tecrübeden koparılan acı gözlemlenebilir ve ölçülebilir.

Acı bedensel bir varlık değildir, algısal bir olgudur, bir canlının sinir uçları ve beyni olaya dahildir burada. Ve acı acıdır, ister bir yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ya da türcülüğün kurbanı olun, farketmez. Şimdi size bir grup örnek vereceğim, bunlar deneylerin merkezinde hayvan acısı ve araştırmacının iktidar sahibi olmaya duyduğu tutkunun yer aldığını açıkça gösteriyor.

Önceden sözünü ettiğim Claude Bernard bir çağdaşı tarafından hayranlıkla anlatılıyor, bu kişi onu “laboratuarında” görmüş, orada Bernard “hayvan masasının önünde, başında uzun şapkası,  uzun gri saçları aşağı doğru dökülmüş bir halde, boynunu sarmış bir kaşkol, parmakları acı acı ağlayan büyük bir köpeğin karnında”. Bu büyük köpek anestezi uygulanmadığında laboratuar çalışanları tarafından masaya bağlanıyor ve ses telleri alınıyordu. Böylece gürültü olmuyordu hiç. Gürültü yok. Acı yok.

İvan Pavlov ve iş arkadaşları en az 25 yıl boyunca köpeğin beyin yarım kürelerindeki etkinlikleri incelediler. Pavlov’un tanınmasını sağlayan salya refleksini keşfettiler. “Şartlı Refleks” adlı eserini okumak köpeklerin yaşadığı kâbusları okumak gibi, oysa kitapta köpeklerin acı çektiğine dair tek bir ima bile yok. Aslında Pavlov köpeklerin acı çekmediğinden okurlarının emin olmasını istiyordu. Deneyleri “çok hassas insanları üzebilir”di, ama bu da haksızlık oluyordu Pavlov’a göre; çünkü böylesine güçlü uyarıcılar verdiği hayvanların nabzında ya da nefes alışında dikkat çekici değişimler olduğunu kesinlikle gözlemlememişti.

Hayvanları maruz bıraktıkları acıdan para kazanmaya ve zevk almaya devam etmek isteyen Pavlov gibi araştırmacıların olmasında şaşılacak bir şey yok. Pavlov köpekleri gerçek anlamda delirttiği ve onlara işkence ettiği için Nobel Ödülü kazandı. “Şartlı Refleks”te laboratuarda kendisi gibi araştırmalar yürüten en az 236 araştırmacıdan söz ediyor. Bu araştırmada Pavlov sadece daha çok çalışma yapması gerektiğini söyleyebiliyor; çünkü 1924 yılında “biraz bilgi edindikten sonra elimizde  çok fazla detay olduğunu görüyoruz, çok fazla var ve hepsinin açıklığa kavuşturulması gerekiyor” diyor.

Pavlov şöhretini artırarak deneylerine devam etti, bu arada sebep olduğu acılardan paçasını kurtarıyor ve acı çektikleri için kurbanlarını suçluyordu. Örneğin; köpeklerinden biri başına ne geldiğini anlayabilecek ve Pavlov’a, laboratuarına, araçlarına ve prosedürlerine direnecek bir zekâya sahipti. Nihayet zorla da olsa herşeyi “kabullenmeye” ikna edilen köpek çektiği acıdan sorumlu tutuldu:

“Gizli gizli deney odalarına giden yolu yürüyor köpek, kuyruğu sürekli bacaklarının arasında. Çalışanlardan bazıları sürekli ona iyi davranmaya çalışıyor, yakın davranıyor ama  köpek hemen onlardan uzaklaşıyor, geri çekiliyor, yere eğiliyor. Sahibinin sesi azıcık yüksel, birisi hızla hareket etse hep aynı şekilde davranıyor, hepimize sanki onun en korkunç düşmanlarıyız bizim yüzümüzden çok acı çekmiş gibi davranıyor”

Herhalde bu paragraf  baskı altında olmalarının kaynağı olarak erkek iktidarını gören ve bunun ismini söyleyebilecek denli cesareti olan kadınlara çok tanıdık gelecektir. Kadınlara karşı şiddet ve düşmanlığın normalize edildiği bir sistemde kendinin suiistimal edilmesine karşı çıkan kadın, erkek iktidarı ya da tahakkümüne karşı boyun eğmeyi reddeden kadın kesinlikle erkeklerin (ve bazı kadınların) en çok eleştirip en çok değersizleştireceği kadındır. O kadın “erkeklere  karşı öfkelidir”, “erkeklerden nefret ediyor”dur, “paranoyak”tır. Erkeklere sürekli en tehlikeli düşmanları ve kendisine en çok acı çektiren insanlarmış gibi davranır. Böylece kadının aklı ve dürüstlüğü, kasıtlı bir kötülükle inkâr edilir. Pavlov’un köpeği gibi kendini ifade etse de sessizliğe mahkûm edilir.

Acı algısı Ronald Melzack ve T.H. Scott’ın klasik olmuş “köpeklerde sosyal tecrit” çalışmasının da odak noktasıydı. Rockefeller Foundation, Psikiyatrik Araştırmalar Fon Kuruluşu ve Kanada Ulusal Araştırma Konseyi’nin nezaretinde İskoç terrierleri doğdukları andan erişkinliklerine dek tekli kafeslerde duyusal ve sosyal tecrübelerinden yoksun bırakılarak yaşamaya zorlandılar. Ardından köpeklerin bu manipülasyonlara verdikleri patolojik tepkiler gözlendi ve  ölçüldü.

Melzack ve Scott güçlü elektrik şoklar ve yakmalar uyguladı, meselâ kibrit yakıp alevi köpeklerin burnuna sokmaya çalıştılar.

“Gözlemciler şaşırsa da on köpekten yedisi verilen uyarı sırasında kaçınma belirtisi göstermedi. VE deneyde dört  köpeğin burnuna istenildiği kadar sayıda yanan kibrit temas ettirildi”.

Yakmaktan pek de memnun olmadıklarından bu sefer köpeklerin derilerine iğne soktular ve köpeklerin patolojilerini ölçmeye çalıştılar.

“Köpek boynundan tutulurken uzun bir iğne kalçadan ve arka bacaklardan 3-4 kez sokuldu”.

Kısıtlanmamış alanlarda yetiştirilmiş köpekler bu acı dolu saldırılara şiddetle karşılık verdiler. Ancak;

“Deney kısıtlanmış ortamda yetiştirilen köpeğin derisini tamamen parçalayabiliyordu, öyle ki iğne hayvanın acı “hissettiğini” gösteren hiçbir tepki olmaksızın, refleksif  sıçramalar ya da tepkiler olmaksızın deriden içeri sokulabiliyordu. Köpekler serbest bırakılınca deneyi yürüten kişiye yakın duruyorlardı, o zaman prosedür yineleniyor ve iğne ne kadar sıklıkla istenirse yeniden batırılıyordu”.

Melzack ve Scott hayvanlara işkence ederek tarihsel işkencecilerin her zaman bildiği şu gerçeği göstermiş oldu: canlıları travmatize ederek onları bir an bile tereddüt etmeden her türden vahşete boyun eğecekleri noktaya getirmek ve bunu yaparken de  kendilerine işkence edenlere bağımlı bir hale dönüştürmek mümkündür. Yukarıdaki satırların yazarlarının yaşadığı şaşkınlık hem ikiyüzlülüktür hem de olayın ne kadar gereksiz olduğunu kanıtıdır. Bu metodları düşünüp plânlamış olmak deliliktir. Bunları insanın dilediği gibi uygulaması ise sadizmdir.

Deney yapanların hayvanların  tecrübelerini yadsıyarak kendi sapmalarını veya kasıtlı unutmalarını bilimsel nesnellik şeklinde meşrulaştırmaları ahlâken iğrençliktir. Zaten bu yüzden Melzack ve Scott cümlelerini şöyle bitirebilmiştir:

Gerçekten de kısıtlanma altındaki bu köpekler alev ve iğneleri bir tehdit ya da normal anlamda acı verici bir şey olarak algıladılar demek, bir gerçek bir gözlemlenmiş davranış değil ancak insanbiçimcilik örneği olabilir.”

Deney yapanların bağlamında “normal “ sözcüğü oraya hiç uygun kaçmıyor. İnsan biçimciliğe gelirsek,  insan biçimcilikle suçlanmak, bilim insanı olarak artık inandırıcılığını kalmaması demek en hafif deyişle. Araştırmacı nesnel olmuyor, demek. İnsanın kendisiyle hayvan süjesi arasında bir bağ olduğunu görmeye başladığı anlamına geliyor. İnsanın         “davranış sergileyen organizma” “kendisinden farklı “ materyallerden yapılmadığını hissetmeye başladığı anlamına geliyor. Hayvanlara  insana ait nitelikler atfetmek ancak bilgeliğin başlangıcı olabilir. Joan McIntyre’ın yazdığı gibi,

“Bir zamanlar hepimizi beslemiş olan köklere dönmekten zarar görmeyiz; bu kökler, hâlâ, görülmese bile, bu gezegen üzerinde yaşayan, hisseden ve ölen bütün hayat öznelerini birbirine bağlıyor.”

Bu iç içe geçmişliği hissetmek bilimsel bir tabudur- hem profesyonelce değildir, hem de son derece gülünçtür. Hissetmemek ise sadizmin sahnesini hazırlamak demektir.

Bernard, Pavlov, Melzack ve Scott gibi hayvan deneyleri yürüten insanların eylemleri Marquis de Sade’ın kurbanları üzerinde gerçekleştirdiği  eylemlerden nitelik anlamında pek farklı değildir. Andre Dworkin, pornografi ile ilgili o müthiş analizinde  bugün bile Sade’ı püriten bir toplumun kurbanı olarak romantik bir insan olarak hayal etmeye devam edenleri sus pus edecek  uzun bir yazı yazar. Bir çok şeyin yanı sıra Dworkin, Sade’nin Rose Keller’a nasıl davrandığını  tartışır. 1768 yılında Sade, Rose Keller’ı karanlık bir odaya götürüp kapıyı üzerinden kitler. Bir saat sonra  Sade geri döner ve Keller’a soyunmasını söyler:” Keller reddetti. Sade, Keller’ın giysilerini paramparça etti, kadını kanepenin üzerine fırlattı, elleri ve bacakları iplerle bağlanmıştı. Onu gaddarca kırbaçladı”. Onu bıçakla kesti, yaralara brandy ve mum döktü, ayrıca “kendi icat ettiği bir yağ sürdü. Sonradan Keller üzerinde bu yağı denemek için kırbaçlanması karşılığında ona para ödediğini iddia edecekti.”

De Sade kadınlara yönelik gaddarlığı bugün hayvan deneyleri yürütenlerin hayvanlara yönelik zulmünü rasyonalize ettiği gibi meşrulaştırdı- eylemlerinin erkekler tarafından belirlenen kültürel normlara uygun olduğunu söyledi.

“Kendi doğal eğilim ve meyillerine öyle ya da böyle uygun davranan bütün erkekler tarafından uygulanan  bir mirası hayata geçirmekten başka suçum yok”.

Dworkin Sade’a duyulan modern düşkünlüğün aslında onun cinsel saplantılarının hem yaygın hem de yasaklanmış olmasından kaynaklandığını ve bir çok erkek gibi Sade’ın da kadınları kendisinin mutlak iktidarının malı olarak gördüğünü söylüyor.

Mutlak iktidar. Yaygın pratik. Kurbanı suçlamak. Hepsi erkek cinsel şiddetinin sadizmini ve hayvan deneyleri sadizmini meşrulaştırmak için işbirliği halinde.  Pavlov’un “anime araçlar” ile yaptığı deneyleri ve ardından gelen “açıklama”yı gerektiren “detaylar denizi” gibi- yani deneylerde daha fazla suiistimal edilmesini andırır bir biçimde tecavüzcüler  tecavüzü öncelikle kadınları dünyaya  tanrıları tarafından erkeklerin arzularını yerine getirmek için konmuş “canlı aletler” olarak algılayarak meşrulaştırırlar. Kadını istismar eder ve “kendisinin kaşındığını” söylerler. Tecavüz duruşmaları kurbanların  söz konusu istismarı bir kez daha yaşamaya zorlandığı duruşmalardır, ve bu duruşmalar açıklanmaya gerek duyulan yıkıcı “detaylar denizi”nin bir araya getirildiği mekânlardır, ancak tecavüzcünün mentalisi değildir açıklanması , ortaya konması gereken; kurbanınkidir. Kurbanı suçlamak, tecavüzün sürdürülmesini garanti altına alır.

İnsanın cinsel agresyonunun merkezini öğrenmek için maymunların beynini işgal eden Paul MacLean’ın yaptığı  gibi araştırmalar da tecavüzün sürdürülmesini garanti altına alır. Elektrodlu ızgaralar kafataslarına montelenmiş bir şekilde özel sandalyelere bağlanan erkek maymunlar insanın cinsel patolojilerini açıklamak isteyen MacLean’ın “milim milim “ süren incelemesi sonucu beyinlerini ifşa ederler. “Bulgularının” bir tanımı ve yorumu da burada anmaya değer:

“Dövüş davranışına girişmiş hipotalamusta, fokal bölgenin  az üstündeki dorsal hipotalamus alanında uyaran, sese paralel bir ereksiyon ortaya çıkarıyor. Ardından elektrod biraz daha azaltılınca öfkeli ya da  korku dolu davranış görünmeye başlıyor, bunlar sesin niteliği, gayret gösterme, ısırma ve diş gösterme davranışlarıyla da ortaya konmuş oluyor. Palipotalamik alan forniksin orta kısmında düğümlenirken sadece dövüş işaretleri ortaya çıkıyor. Son olarak elektrod bu lokal alandan ayrılırken, uyaran, öncelikle ısırma ya da çiğneme isteği yaratıyor. Bulgular insanın cinsel davranışlarda şiddet içeren ve agresif tavırların sinirsel temellerini aydınlatıyor.”

“Şiddet  içeren cinsel davranış” (kelimenin öznel karşılığı ise tecavüz oluyor) erkek insanların bir problemi olup asla maymunların bir sorunu değildir. Araştırmaların bu şekilde ihlal edilmesi aslında tecavüzün meşrulaştırılmasına neden oluyor, önce  bir laboratuvara kapatılan hayvanların artık işkencecilerinin merhametine kalmış olmalarıyla gerçekleşiyor bu. Buna ek olarak tecavüz için “sinirsel bir temel” olduğunun söylenmesi, bu durumun erkekler için “ doğal” olduğunu düşündürüyor, bu konuda erkeğin yapabileceği hiçbir şey olmadığı gibi bir imada bulunuyor. Böylece odak noktası tecavüzün gerçek kurbanından uzaklaşarak beyin devrelerinin  kurbanı olmuş tecavüzcülere yoğunlaşıyor. Dahası; tecavüzün “beyinde var olduğu” iddiası tecavüzü kontrol etmeye yönelik çabaların insanın beyninin işgal edilmesine neden olacağı ve bu müdahale sonucu erkeklerin yabancı düşmanı ve  iktidar temelli kültürünün sarsılacağı gibi bir sonucun altını çiziyor. Bir başka canlının beynini işgal etmek bir başka tecavüz biçimidir.

MacLean’in laboratuarında yürütülen bu tipten bir araştırmadan çıkabilecek bir diğer sonuç ise şu:  baş ve  kuyruk, beynin limbik lobunda fiziksel anlamda birbirine yakın yerlerde olduğu için oral cinselliğin normaldir. “Yaşamın geliştirilmesi” sonucu ise psikiyatristlerin artık “oral seksle  ilgili ve benzeri fantezi ve davranışları olan bir çok hastada suçluluk duygusunu ortadan kaldırmayı başardığını “ söyleyebiliriz.

Küçük ya da büyük hiçbir hayvan yaşayan bir alet olmak için ne biyolojik ne de fiziksel olarak evrim geçirmiştir; kafeslerde ya da depolarda kaderini yaşamak, deney sandalyelerine bağlanarak insanların davalarını ilerilere götürmek,  kendi fiziksel ya da mental rahatsızlıklarını tedavi etmek için bir şeyler yapmasına yardım etmek için de evrim geçirmemiştir. Hastalıklar ve nevrozlar insan sorunlarıdır. İlerleme/kalkınma bir insan saplantısıdır. Hiçbir hayvan bu hastalıklarda bir rol oynamadı. Ve yapılan hiçbir hayvan deneyi bunları düzeltmeyecek.

 Ölülerin Gözüyle…

“Yaşayan bir alet olarak hayvan”ın gerçek işlevi, araştırmacıya kendi ataerkil tanrısallık idealini gerçekleştirmesi için bir dayanak sağlamaktır: “yaratma” gücü, yok etme gücü, kontrol etme gücü ideali. Freud kusurlu İnsan ve onu mükemmeliğe götüren aracı olan Bilim arasındaki bu ilişkiyi şu şekilde görmüştü:

“Bugün insan idealini gerçekleştirmeye çok yaklaştı, neredeyse Tanrılaştı… bir çeşit protez tanrıya dönüştü. Bütün o yardımcı organlarıyla İnsan gerçekten muhteşem. Gelecek yüzyıllarda yeni ve akla hayale sığmayan ilerlemeler görülecek… ve bu durum insanın Tanrı’ya olan benzerliğini daha çok artıracak.”

Freud’un bu sözleri yazdığı dönemlerde İspanyol histolog Ramon y Cajal İnsanoğlu’nun  Bilim ile aslında ilahiliğe doğru yol alan bir sıçrama tahtası denemesi yaptığını söylüyordu:

“Hafıza, hisler ve aklın fizyokimyasal temeline dair bilgi sahibi olmak insanı yaradılışın gerçek efendisi yapabilir. Onun en aşkın ve ilahi başarısı, kendi beynini fethetmek olurdu açıkçası”.

Bu tür “tanrısal” hedefleri gerçekleştirmek için, bilim insanlarının sadece teknik anlamda iyi yetişmesi yeterli değildir, bu insanlar duygusal anlamda da  ölü olmalıdır; çünkü ancak çok sayıda hayvanı suiistimal edip yok ederek “yaradılışın efendisi” konumuna gelinebilir.  Diğer his ve duygu sahibi canlıların yaşamlarını idrak edip ona hürmet gösterme becerisini yitirmiş olan bütün o bilim insanları kendi meslekleri için eğitim alırken bu gerçeğin acı bir biçimde farkındadır. Tanıdığım bir doktorun söylediği gibi,  hayvanlarla eğitim yapmanın amacı hissizleşmeyi sağlamaktır, yani duygusal anlamda kopmanın öğretilmesindeki amaç belli şeylerin dehşet vericiliği karşısında duygusal olarak ezilmemeyi öğrenmektir. Bir diğer doktor ise okulda gerçekleştirmek zorunda kaldığı hayvan deneylerinin “zaman israfı, insanlık dışı, yaratıcı olmayan” deneyler olduğunu söylemişti. Ama gene de yapmıştı. Kendini kimsenin umrunda olmayan şeylere üzüldüğü için aptalca davrandığına inandırmıştı. Elbette hiç kimse itiraz etmemişti.

Tıp öğrencileri için klasik bir deney örneğini Jose Delgado “Zihnin Fiziksel Kontrolü” adlı eserinde şöyle anlatıyor:

“Deneyde, “ ya bir tavşan ya da o türden küçük bir hayvana anestezi yapılacaktır, ama. Motor korteksini uyarmak için beyni açığa çıkarmaktır.Öğrenciler genel anlamda bir insanın kontrolü altına alınmış bir hayvanın hareketlerini görünce etkilenirler. Ancak hayvan eğer tamamen bilinçliyse ve beynine bir takım elektrodlar bağlanmışsa işte o zaman yapılan deney çok daha şık bir hal alır”.

Bu “gösteri” ile ilgili en etkileyici şey, tıp öğrencilerinin bir başka canlının kendi emirlerine bağlı olarak bir kukla gibi sağa sola sıçramasını görmekten dehşete düşmüş olmamalarıdır.

Topluma uyum sağlama arzusu zirvelere  çıkmak için yanıp tutuşan ve iktidar hiyerarşisinin en diplerinde yer alanlar insanlarda çok daha güçlüdür. Buna göre çok az bilim öğrencisi hayvanlar üzerinde “çalışmanın” etik yanı üzerine öğretmenlerini sorgulama cesareti ve dürüstlüğüne sahiptir. Susan öğrenciler “duygusal”, “işbirliğinden uzak” olmakla suçlanacaklarının ve eleştirel davranmanın kariyerlerini zora sokacağının farkındadırlar. Ancak büyük olasılıkla bu  öğrencilerin çoğu profesyonel okullara girmeden önce hayvanlarla olan akrabalık bağını çoktan yitirmiştir zaten. Lisede  öğrenmeye başladıkları konuları daha çok netleştirmektedirler, yani evlerindeki evcil hayvanlarını severken laboratuarlarda ve sınıflardaki hayvanlara yönelik hislerini bastırmaktadırlar. Bu öğrencilerin profesyonel okullardaki eğitimleri sona erince artık herşeyi birbirinden kopartarak algılama becerileri tamamlanmıştır. O zamana dek  çoğu öğrenci hayvanlara ve hayata, gözleri “duygusal aksaklıklardan” zerre kadar etkilenmeden tepeden bakmayı, ölülerin gözleriyle bakmayı öğrenmişlerdir.

Baskı uygulayanın cevap verme sorumluluğu ve becerisi ataerkillikte hep sorun olmuştur, hatta ezilenlere karşı en hassas olanlarda bile. “Hayvan Özgürleşmesi” adlı eserinde Peter Singer şöyle söylüyor:

“Söz konusu  insanların-yani deneylerde hayvanları istismar eden insanların- kötü ya da zalim insanlar olduğu gibi bir sonuca varılmamalı. Onlar sadece kendilerine  öğretilen şeyi yapıyorlar, sayıları binlerce olan iş arkadaşlarının yaptığı şeyin aynısını.”

İsmi anılan insanlar” zalim ya da kötü” insanlar olarak algılanmazlar; çünkü Kathleen Barry’nin ifadesiyle “kültürel sadizm ideolojisi” tarafından yönetilen toplumlarda şiddet içeren eylemler yaygınlıkları öne sürülerek nötrleştirilir. Hayvan deneyleri konusunda bu şiddet içeren eylemler yüceltilir (yayın olarak basılır, kopyaları yapılır), eylemi yapanlar ise onore edilir (kaynak sağlanır ve akademik konumları yükseltilir).

Hayvanlara yönelik gaddarlıklar bu şekilde meşrulaştırılabilir.  Farelerde acı kökenli agresyon çalışmaları yürütmüş olan Roger Ulrich şöyle söylüyor:

“En sonunda hayvanlara artık beni hasta eden şeyler yapmaya başladım. Ama bunu sürekli rasyonalize ediyordum. Bilimin herşeyi yapabileceğini düşünüyordum, sosyal sorunlarımızı çözebileceğini düşünüyordum”.

Ulrich hayvan deneyleri yapmayı bu deneylerin “iğrenç, ve toplumsal anlamda hiçbir anlamı olmayan bir pratik” olduğunu söyleyerek bıraktı. Ancak hayvanlar için ne acı ki Ulrich’in binlerce  meslektaşı onun açtığı bu yolu izlemedi.

Hayvan deneyleri eleştirildiğinde, öğrenciler, öğretmenler ve araştırmacılar genelde iki yaygın mantık yürütürler: 1- canlı hayvanlar üzerinde yürütülen deneyler insanın refahı  için gereklidir, 2- deney yapanlar hayvanların çektiği acıları en aza indirgemek için sıkı kurallara uyarlar. Ama… insan refahı nedir ki? Daha iyi kariyerler? Daha iyi kimyasallar? Daha iyi kozmetikler, daha iyi ilaçlar, daha iyi davranışlar, daha iyi beyinler, daha iyi genler? Herkesin evini işgal etmiş olan kanserojen maddelerin uygun seviyelere çekilmesi mi?  Daha az hastalık mı? Organ nakillerinden daha fayda sağlamak mı? Petri kaplarında bebek yapmak mı? Klonlar mı? İnsan hibridler mi? Genetik olarak yaratılmış yaşam formları mı? Milyonlarca hayvan her yıl işte bu “refah” uğruna acı çekiyor, kurban ediliyor ve  öldürülüyor.

Halka hayvan deneylerinin esas amacının insan hastalıklarını tedavi etmek olduğu gibi bir izlenim verilse de hayvan deneylerinin ancak çok küçük bir parçası gerçekten bu amaca hizmet etmek için yapılıyor- ve bunların çoğu alternatif metodlarla yapılabilir. Örneğin; Brandeis Ün.’deki Foster Biyomedikal Araştırma Laboratuarı Yöneticisi Gordon Harkinson, hayvan deneylerini savunurken sadece tıbbi ilerlemenin  altını çiziyor. Harkinson bir çok sağlık sorunu içerisinde yalnızca çocuk felci aşısının hayvan deneyleri sonucunda bulunduğunu söylüyor. Oysa gerçekte  çocuk felci aşısının tarihi şöyle: Salk ve Sabine aşıları (1953 ve 1956) insan embriyonu dokularında büyüyen virüslerden üretildi. Çocuk felciyle  ilgili ilk deneylerde hayvanlar, özellikle de maymunlar kullanıldı, bu hayvanların sinir sistemlerinde virüs oluşturuldu. Bu pratiğe elde edilen sonuçlar yetersiz olduğu gerekçesiyle 1949’da son verildi; çünkü Elders daha iyi sonuç veren bir alternatif bulmuştu.

Hayvan deneyleri yürüten bilim insanlarının çoğu, araştırmalarının gerçek amacı konusunda entelektüel olarak onursuzdur. İnsan türü lehine  öteki türlerin üyelerine yönelik insan önyargısı ve ayrımcılığını ifade etmek üzere Türcülük terimi ilk kez kullanan bilim insanı olan Richard Ryder için bu insanlar “kendilerinden beklenen şeyi sorgulamayan konformistlerdir..çoğu insan gibi onlar da amaçlarına ulaşmak  için güvenlik ve başarı peşindedir”. Öyleyse bilimsel araştırmaların gerçek amacı bu araştırmaları yürütenlerin kişisel “refahı”dır.

Deney yapanların sıkı kurallara uyduğu argümanına gelirsek, bu kurallara gerek duyulması bile deney yapan bilim insanlarının insancıl davranışların sınırını belirlemekten aciz olduğunu, kendilerini bu duruma göre adapte edemediklerini gösteriyor. Bu yüzden, profesyonel kuruluşlar, periyodik olarak bir takım “kılavuzlar” yayınlayarak hayvanların cerrahi, laboratuar ortamlarındaki istismarını sınırlamak istiyor. Ne  olursa olsun, hepsinde temel hedef “gereksiz acı” vermemek. Bu ise oldukça göreceli bir ifade olup ne yazık ki hayvanların değil deney yapanların “ihtiyaçlarına” göre belirleniyor. “Deney Hayvanları” adlı kitabının önsözünde W.Lane-Petter’ın yazdığı gibi ,

“Deney  hayvanından maksimum bilgiyi elde etmek, en iyi şekilde ondan faydalanmak hem kârlı bir araştırma hem de makul bir ekonomidir. Hayvanın doğasını, sınırlarını ve kapasitesini göz önüne almak insancıl bir yaklaşım için de elzemdir: raslantısal ama her zaman arzu edilen bir amaç”.

Bu dil,  bilimsel kopuşla iş menfaatini birleştiren deneycinin duygusal çoraklığını açıkça gösteriyor: onun esas hedefi hem başarı hem verim. İnsancıl davranışın ne olduğunu açıklaması gereken noktaya ulaştığında ve buna “raslantısal” adını verdiğinde, işte o zaman öteki canlılarla arasındaki bütün akrabalık bağlarını yitirmiş demektir.

Hayvanlarla aramızdaki ortak bağ doğaldır (doğadandır), normaldir (normdandır) ve sağlıklıdır (bütünlüklüdür). Tanrıçalara ibadet eden “ilkel”  topluluklar  bütün canlıların Toprak Ana’yla olan ilişkisini böyle tecrübe etti. Bilim ve teknoloji çağında bilim insanları işte bu bağ üzerinde  deney yapıyorlar: genleri ayırıyor, beyinlerin içine dalıyor, davranışları manipüle ederek bizlere “insan refahını geliştirmenin” yollarını aradıklarını söylüyorlar, bu arada bütün bunları yaparken bu son derece hızlı, nekrofil modern yaşamımıza  olan bağlılığımızı bir nebze olsun gevşetemiyorlar bile.

Nihayetinde, hayvan hayatını değersizleştiren insan, kendisi de dahil herkesin hayatını değersizleştirir; çünkü O, hayatı ölçülebilir niceliklerden oluşan mekanizmalara indirger. O; hayvan, bitki, insan olsun bütün yaşam sistemleri arasında varolan karşılıklı ilişkiler ağını inkâr eder. Bu ilişkiler ağında var olan ve varlığın kendini algılamasını, ötekileri algılamasını; duyguları, motivasyonu ve aklı belirleyen politik, sosyal ve ekonomik dokuları inkâr eder. Sonunda eline geçen şey bir malumat yığınıdır, ama kavramak ya da bilmek anlamında hiçbir şekilde gelişmemiştir. Sözleri daima Hayat’a derinden bağlı bir ruhu yansıtan Joan McIntyre bilim adına katledilen balinalardan şöyle söz etmiştir:

“Masaları, ağırlıkları, uzunlukları, çağları, ölçüleri göklere ulaşana dek biriktirebiliriz ama bize yaşayan canlıya dair bir anlayış vermeyecektir bütün bunlar. Yaşayan bir canlıyı anlamanın yolu, onun varlığıyla barış ve huzur içerisinde yaşamak; ona sevgi, hürmet ve incelikle yaklaşmaktır.”

Hayvanları Özgürleştirmek

Diyelim ki insan gibi bir mentaliteye sahip uzaylılar denek bulmak amacıyla Dünya’yı işgal ettiler. Diyelim ki hayatı küçümsüyorlar; insanları  ise duyguları olan, basit yaratıklar, anime araçlar, geniş ve çeşitli sağlık projelerinde kullanabilecekleri yaşayan aletler, mükemmel denek adayları olarak görüyorlar. Kendilerine yardım etmek istiyorlar. Kendi teknolojilerine yerleştirecekleri bilgiler istiyorlar. Uzayı fethetme düşleri var. İnsanları esir etmenin ahlâki yanını sorgulamıyorlar. Bizi kafeslere koymayı, bize  işkence etmeyi umursamıyorlar, vücudumuza her türden donanımı dolduruyor, bizi süperelektronik makinelere bağlıyor, davranışlarımızı modifiye etmek için bizi ödüllendirip cezalandırıyor, hiç bilgimiz olmayan çeşitli hastalıklarla bizi dolduruyorlar. Direniyoruz. Akıl yürütüyoruz. Isırıyor, yumrukluyor, tekmeliyor, çığlık atıyor, yırtıyoruz yorulana dek. Koşumlara bağlanıyoruz. Zorla uyuşturuluyoruz. Yok ediliyoruz. Onların tarihlerinde kötülük dolu, aptal, tehlikeli, hiçbir faydası olmayan yaratıklar olarak yok oluyoruz. Gerçekten aşağıyız onlardan. Bunu kanıtlayabilirler.

“Kunduzun Gözyaşları” adlı kitabında Dr. Alice B.Sheldon bu senaryonun bir başka versiyonunu hayal ediyor. Hikâyesine başlarken “Adam, televizyonda bir doğa showu izliyor. Show koruma ve kurtarma öyküleri gösteriyor. Bu sefer anlatılan ise kunduzlar. Adam uykuya dalıyor. Uyandığında kendisini tuzağa düşürülmüş kunduzlarla aynı felaketi yaşar halde buluyor: her yeri yara bere  içinde, eşinden çocuğundan koparılmış ve tamamen yaban bir ortamda. Komşularını uzaylılar kaçırmış, bilinmeyen bir yöne doğru götürülmek üzere uzay gemisine bindiriliyorlar. Kafes arkadaşlarını gözlemledikçe  gelecekteki insan kolonisinde şu anda dünyada hüküm süren nekrofilik ve şiddet barındıran değerlerde hiçbir değişim olmayacağına ikna oluyor”.

1979 yılında Amerikan üniversitelerindeki feminist profesörlerin uğradığı baskıları protesto etmek amacıyla bir sempozyum düzenlendi. Orada insanların hayvanları maruz bıraktığı baskıdan söz ettim. Konuşmamdan sonra seyirciler arasından son derece üzgün olduğu belli olan bir kadın ayağa kalktı ve  daha önceden çalıştığı yer olan Harvard Üniversitesi’ndeki deney laboratuarlarına dek hep beraber yürümemizi istedi: oraya gidecek, bütün kafeslerin kapılarını açacaktık. Hayvanları özgür bırakacaktık. Bizim ortaya koyduğumuz eylem dünyanın her yerindeki kadınların bütün deney laboratuarlarını ele geçirmesini sağlayacak ve bu hayvanların toplama/yok etme kamplarının sonu olacaktı…

ama hepimiz olduğumuz yerde kaldık. Eve giderken kendimi son derece  ikiyüzlü hissediyordum. Güçsüzlüğümüzü rasyonalize ettiğimizi hissediyordum.

Benim hayallerim de o harika kadınınki gibi.  Ben de bir çok kadının dünyanın her yerindeki deney laboratuarlarını ele geçirdiğini hayal ediyorum. Yaşayamayacak kadar kötü durumda olan hayvanlara ötenazi uyguladığımızı hayal ediyorum, özgürlüğü hayal ediyorum.  Deney yapan bilim insanların boş koridorlarda dolaşırken yakılar duyduğunu, boş duvarlara bakakaldıklarını, paramparça olmuş illüzyonlarını seyrettiklerini ve ne yaptıklarını düşündüklerini hayal ediyorum. Ayrıca hepimizin elimizden gelenin en iyisini yaptığımızı da görüyorum bu hayallerde. Bazılarımız için bu, laboratuvarlara yürüyüş düzenlemek demek. Ötekiler ise yazılı dilin, konuşma dilinin gücünü seçiyor. Herkes ama herkes biçimi şekli ne  olursa olsun insanın hayata yönelik bu gaddar tavrına katılmayı reddediyor.

Kadınlar hayvanların yaşadığı bu zulmü anlayabilirler, sadece doğaya böylesine yakın oldukları için değil, esas olarak baskının bir çok çeşidini bildiğimiz  için. Onları derinden tanıyoruz.  Kendi duygularımızı haklı çıkarmaya çalışmadan öfkelenebiliriz.  Her ne kadar” Animal Liberation:A New Ethics For Our Treatment of Animals” adlı kitabı yazılması gereken cesaret dolu bir kitap olsa ve her ne kadar hayvan deneylerinin “moral anlamda haksız” ve yine “moral anlamda  iğrenç” olduğunu söylerken kendisine katılsam da; hayvan istismarı konusunda makul davranma konusunda ısrarcı olan Peter Singer’a anında antipati duydum. Singer’ın çok “yumuşak” görünme korkusu, “hayvan sever” görünme korkusu ve “akılla desteklenemeyecek “ duygulara kapılması türcülük ve cinsiyet ayrımcılığı arasındaki bağı analiz edebilmesini engelliyor.

Peter Singer ve hayvanları özgürleştirmek üzerine yazan bir çok yazar; meselâ Richard Ryder, Brigid Brophy  gibi bazı yazarlar bu bağın farkında; ama ataerkil düzendeki kadınların ve hayvanların ortak kaderi hakkında söylenmemiş çok fazla şey bırakmışlar. Gene de sadece türcü cephede bile bir sorunla karşı karşıyayız. Singer’ın sözüyle söylersek; seçim, zulüm ve fedakârlık arasındadır:

“ Bizim gücümüzün merhametine kalmış türlerin gaddarca sömürülmesine son vererek gerçek bir fedakârlık kapasitemiz olduğunu kanıtlamak için ayağa kalkacak mıyız? Asiler ya da teröristler tarafından zorlandığımız için değil de yaptığımız şeyin ahlâken savunulamaz olduğunu idrak ettiğimiz  için?

Bu soruya vereceğimiz cevap tek tek her birimizin kişisel olarak ne cevap verdiğine bağlı”

Singer’ın eylem önerilerine- vejateryenizm, “eşya”ların dikkatlice tüketilmesi, senatörlere, vekillere, sömürücü şirketlere vb mektup yazmak- ek olarak deney laboratuarlarından elde edilen bütün paraların dünyayı ve atmosferi zararlı kimyasallardan temizlemek –hayvan kullanmadan- için kullanılmasını öneriyorum. Kozmetik ürünlere, plastiklere,  yeni kimyasallara kavuşmak için ortaya dökülen paraların hepsi bu tür ürünlerin yasaklanması için harcanmalı.  Para kaynakları kuruyunca bilim insanları alternatif metodlar ve alternatif kariyerle düşünmek zorunda kalacaklar.

Burada sorumluluk bütüncül bir hayat tarzı arayan, kendini önyargılardan, korkulardan ve yanlış kavramlardan, insanın ateşi başına vurmuş uygarlığından, bitap düşmüş hayal gücü ve kasıtlı hafıza kaybından kaynaklı bütün o batıl inançlardan kurtulmak isteyen insanlara kalıyor. Özellikle kadınlar ciddi bir şekilde düşünmeli ve eğer jinesentrik kökleriyle olmasa bile en azından insanın hayvanlara yönelik şiddetinin tarihiyle yeniden bir bağ kurmalı. Çünkü hayvanlara yapılan şey her zaman bize yapılandan önce geldi.

Çev.Cem

 

 

Reklamlar

Hayvanları özgürleştirmek: canlı aletler” üzerine 2 yorum

  1. 4. paragraftaki “mental” kelimesini “zihinsel” diye çevirirsek anlaşılması daha kolay olur diye düşünüyorum. Değerli bir yazı, çeviri için emeğinize sağlık.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s