Metalar ve kafesler

Nancy Heitzeg

Londra, 1902. Günümüzde  “Kahverengi Köpek Olayı” olarak bilinen şey dirikesim karşıtları tarafından hayvan deneyleri konusunda gizli olarak araştırılan ilk  olay. Vaka 1902 yılında  Londra Üniversitesi’nden Profesör Starling ilk ameliyatını teriyer cinsi bir köpek üzerinde denediği zaman başladı. Starling köpeğin pankreasının işlevini durdurdu. Sonraki iki ay boyunca köpek bir kafes içinde yaşadı, inleyerek ve ağlayarak bir çok insanı üzdü.

“Kahverengi Köpek Heykeli”

“1903 yılının Şubat ayında Profesör Starling ilk ameliyatın sonucu incelemek üzere köpeğin karnını açtı. Yarayı forsepsle tutturdu ve hayvanı öğrencilere derste canlı bir örnekle konu anlatmak istediği için boynunda yeni bir yara açan Dr. Bayliss’e teslim etti. Yarım saat sonra büyük acı çeken hayvan bu sefer lisansı bulunmayan Mr. Dale’e verildi. Dale hayvanı kloroformla ya da cerrahi araçlarla öldürdü.”

O gün orada iki dirikesim karşıtı İsveçli vardı: Leisa Schartau ve Louise Lind-af-Hageby. Bu iki kadın Londra Kadınlar için Tıp Fakültesi’ne öğrenci olarak kaydolmuştu, amaçları bu tür laboratuarlarda yapılan çalışmaları ilk elden öğrenmekti. Bu yüzden Dr. Bayliss’in dersine katılmışlardı. İki kadın dikkatle ders notlarını günlüğe kaydetti. Bu günlükte okuldaki deneylerin detaylarını kaydediyorlardı. Schartau ve Hageby bir süre sonra derslerden vazgeçtil ve artık günlüklerini Ulusal Dirikesim Karşıtları Birliği Sekreteri, Stephen Coleridge’e sunmaya karar verdiler. Kaydettikleri bilgi “The Shambles of Science” adıyla kitaplaştırıldı. Bu kitapta  tıp derslerinde hayvanların canlı canlı kesilmesi sonucu yaşanan zulmü ve adiliği belgelediler.

Bu olayın ardından 10 sene boyunca devam eden, kamuda ve mahkemelerde legal ihlâl suçlamalarının görüldüğü bir hukuk mücadelesi başladı; halk protestoları, Coleridge’e açılan manevi tazminat davası, Kahverengi Köpek heykelinin dikilmesi, ayrıca Kahverengi Köpek ayaklanmaları sebebiyle heykelin kaldırılması gibi olaylar yaşandı- bu ayaklanmalar kahverengi köpekçiler olarak bilinen  dirikesim karşıtlarıyla heykeli yıkmaya ant içmiş tıp öğrencileri arasında yaşandı.

Ama Kahverengi Köpek elbette ölmüştü: ve dirikesim olgusu örtülerin perdelerin arkasına gizlenmiş olsa da yaşamaya devam etti.

Çünkü bu köpekler insandan daha aşağıydı.

Onlar sadece hayvandı, ve onlar, ne de olsa, birisinin mülküydü sadece.

xxx

“Hayvanlar kendi sebepleriyle varlar bu dünyada. Siyahlar nasıl beyazlar, kadınlar nasıl erkekler için yaratılmadıysa, hayvanlar da insanlar için yaratılmadı.”

Alice Walker

Kapitalizm eleştirisinin kalbinde ve aslında bütün hiyerarşik sınıf düzenlemelerine yönelik suçlamaların temelinde sadece menfaat ve  çıkar eleştirisi değil, özel mülkiyet eleştirisi vardır. Toplumsal eşitsizliğe yol veren özel mülkiyettir; tarımsal, endüstriyel ya da post endüstriyel üretim tarzına sahip olanlarla bu üretim tarzı altında emeklerini satanlar arasında sürekli artan tabakalaşmaya yol açan şey, özel mülkiyettir.

İlk mülkiyet, ve ilk egemenlik biçimi insanın doğayı hakimiyet altında alması, toprağın ve hayvanların “evcilleştirilmesi”dir. İnsanlar, avcılık- toplayıcılıktan hayvancılık ve hortikültüre doğru evrildikçe insanlar ve doğa arasındaki ilişki de akrabalık ilişkisinden hakimiyet ilişkisine dönüştü. Ve elbette geri kalanı diğer insanların sınıf, ırk, cinsiyet ve yaşa göre boyun eğdirildiği bir süreç oldu.

İnsan merkezcilik ve türcülük, Batı/Avrupa merkezli düşüncenin derinlerine kök salmıştır.  Yahudi-Hristiyan Yaradılış hikâyesinin egemenlikçi yorumlarında, Aristoteles’in felsefesinde (yani Büyük Varoluş Zincirinde) ve ayrıca akıl/beden düalizminde ve Kartezyen idealizmde görmek mümkün bu kökleri. Elbette kapitalizmin yükselişi; mekanik, indirgemeci ve yabancı düşmanı Baconcı “bilim” bakışının yükselişiyle, aynı anda Linneaus’in ırk ve tür sınıflandırmalarıyla raslantı eseri aynı dönemlere denk gelmiyor.  Endüstri devrimi hem doğanın hem de hayvanların daha önceden görülmemiş bir biçimde sömürülmesinin önünü açıyor.

Marx ve Engels “Kapital” ve “Doğanın Diyalektiği “adlı dahil bir çok eserinde kontrolsüz bir insanmerkezciliğin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunuyor. İnsan ve doğa arasındaki ilişki Marx ve Engels’in teorisinin özünde yer alıyor.

“Doğa insanın inorganik bedenidir- doğa yani kendisi olmadığı sürece . İnsan doğada yaşar- yani doğa onun bedenidir- bu bedenle ölmeyecekmiş gibi sürekli değişim halinde kalmalıdır.”– Karl Marx

Çoğu kez antikapitalist eleştiri sınıfçılık sorununa odaklanır ve böylece ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, heteroseksizm, yaşlılara ayrımcılık ve engelli olmamak konusundaki ayrımcılıklarla olan kesişme noktalarını ıskalar. Marksist bakışın doğa konusundaki son keşiflerine rağmen insanmerkezcilik ve türcülükte karşımıza çıkan insan eşitsizliğinin kökenleri ise söz konusu edilmez pek.

Aşağıda ekolojik ve hayvan hakları perspektifiyle anti kapitalist bir bakış açısı ve ayrıca tahakkümle ilgili bütün ilişkilerin bütünüyle reddedilmesine yönelik bir argüman yer alıyor.

Bu, hayvanları insanlardan daha aşağıda gören bir nosyonun reddi.

Bu, onların hepsinin sadece hayvan olduğu, bir mal ve eşya olduğu nosyonunun reddidir.

—–

 

Dünyanın ve hayvanların mülkiyet altına alınması, endüstriyel üretimin genellikle sorgulanmayan bir özelliğidir.  Fosil yakıt arayış ve satışının, madenciliğin sömürücü etkisine dikkat çekilmiş olmasına rağmen büyük ölçekli endüstriyel tarımcılık, hem gezegen hem de hayvan refahına en büyük tehdidi oluşturuyor. 20. yüzyılın ortalarından itibaren bu durum insanı afallatan bir hız kazandı; bunun sebebi antibiyotik, hormon, herbisit ve pestisit kullanımında yani kimyasal madde kullanımında ve endüstriyel çiftçilik-fabrika çiftçiliğinde görülen çok büyük artış.

Bitki ve hayvan mülkiyetindeki artış artık elini DNA’lara kadar uzattı. 1980 yılında Daimond v Charkarbarty davası “yaşam türleri”nin patentini ilk kez alarak bugün Monsanto ve Cargill örneklerinde gördüğümüz türden tohum biyokorsanlığının yolunu açtı, artık bu tür şirketler genetik mühendislikle üretilen laboratuar hayvanlarından kâr elde ediyor ve yakın gelecekte ABD Tarım Bakanlığı onaylı klonlanmış etlerden de para kazanacaklar.

Sadece ABD’de “büyükbaş hayvan” olarak hayvan mülkiyetinden elde edilen kârın boyutu s100 milyar doları aşıyor. Bugün Ulusal Domuz Eti Üreticileri Konseyi ve Ulusal Sığır Eti Birliği gibi büyük tarım şirketlerinin gücü son derece büyük. Aslında bu tür “hayvancılık girişimleri” Hayvancılık Girişimleri Terörizm Yasası adı altında öylesine büyük bir güce sahip ki “gerçek ya da kişisel mülkiyete verilen zarar ya da bunların kaybı” adı altında- yani vandalizmle– bu tür girişimlere  yönelik eylemler artık bir terörizm eylemi olarak kabul ediliyor.

Elbette elde edilen kâr son derece yüksek ama öldürülen hayvan sayısı insanı şaşırtıyor:

—Saatte 660, 000 adet hayvan olmak üzere sadece 2009’de sadece Amerikalılar için 59 milyar hayvan öldürüldü. Tek bir et tüketicisin bir ömür boyu 15,000 hayvan tüketmesi demek bu.

–2009 yılında ortalama Amerikalı et tüketicisi 198 ölümden sorumluydu:

–Her yıl tıbbi ve psikiyatrik araştırmalarda, dirikesim laboratuarlarında, askeri ve tüketiciler için hazırlanan ürün deneme testlerinde yaklaşık olarak 30 milyon hayvan öldürülüyor.

–Her yıl milyonlarca hayvan derisi için öldürülüyor. Bu hayvanların %85’i kürk çiftliklerinde yetiştiriliyor; geri kalanı tuzaklarla yakalanıyor ya da dövülerek öldürülüyor.

–Milyonlarca hayvan sirklerde, rodeolarda, hayvanat bahçelerinde, fuarlarda, boğa güreşlerinde, horoz dövüşlerinde, köpek dövüşlerinde, at ve köpek yarışlarında, egzotik hayvan showlarında acı çekerek ölüyor.

Acı mı??? İnanılmaz- dövülerek, ilaç verilerek, doğal yaşam alanlarından ya da alışkanlıklarından mahrum bırakılarak, gagaları kesilerek, pençeleri sökülerek, hadım edilerek, vücutlarından parçalarak koparılarak, anestezi verilmeden damgalanarak, günler boyunca su ya da yiyecek olmaksızın kamyonlarla şok verilerek, boğazları kesilerek, canlı canlı derileri yüzülmek ya da haşlanmak üzere son duraklarına doğru götürülüyorlar.

Çünkü onlar insandan daha aşağı görülüyorlar.

Çünkü onlar sadece hayvan, ne de olsa onlar birisinin mülkü sadece.

—-

“Egemenliğe üstün tür olarak yükselişimizin tarihi boyunca hayvanların kurban haline getirilmesi birbirimizi kurban haline getirmemizin hem temeli hem de modeli oldu… Auschwitz’e giden yol mezbahada başlar”.

Charles Patterson, Eternal Treblinka, 2002

Bütün eşitsizlik yapıları gibi türcülük ve insanmerkezilik de  ayrımcı davranışı  geçerli kılan ideolojik meşrulaştırmalarla desteklenir. Çoğu kez hayvanların akıl sahibi olmadığı, insanlar gibi acı hissetmediği, alet geliştiremediği ya da kendi faniliklerini kavrayamadığı öne sürülür.

Türcülük hiyerarşi hegemonyasının en derinlere  kök salmış ve sorgulanmamış parçalarından birisi olsa da, kullanılan dil, türlerin sıralaması ve ne çeşit bir korunmaya hak kazanabileceklerini ortaya koyuyor: evcil hayvanlar var, hizmet hayvanları var, yük hayvanları var, “yaban” hayvanlar var, ”büyükbaş hayvanlar” var, bunların yanında kemirgen, amfibi ve böcek gibi daha önemsiz görülen hayvanlar dünyası var, bunlara en kısaca “haşere” deniyor. Kaderleri ve zulüm görmemeyi başarabilen birkaç istisnai durum dışında herşey hayvanların insanların yakınında yaşamasına bağlı. Memeli hayvanların çoğu aşırı derece şiddetten teorik anlamda muaflar çünkü memeli hayvanların bir çoğu ya denek ( kuşlar, sürüngenler, amifibler Hayvan refahı yasasına dahil değil) ya da İnsani Kesim Yasası gereğince derileri yüzülür, barsakları deşilirken bilinçli olmama gibi bir umuda sahipler.

Türcülük “öteki”insanları aşağılamamızın en birincil sebebiydi, ve hâlâ da öyle, bunu “öteki “ olarak addettiğimiz insanlar için kullandığımız sözcüklerde görebiliriz: hayvan, öküz, it, domuz vb. Bazı insanların hayvan olarak isimlendirilmesi tahakküm sarmalını daha güçlendiriyor.Et reklâmlarını incelediği kitabı “Etin Pornografisi”’nde Carol Adams şunları yazıyordu:

“Et, pornografi gibidir: birisinin eğlencesi olmadan önce o birisinin yaşamıydı… Antropornografi –insanların fahişe olarak resmedilmesi- erkeklerin açık açık kadın düşmanlığı etrafında bağ kurmasının yolunu açıyor. Kadınlar sadece önüne gelenle seks yapmayı arzu etmiyorlar, aynı arzu A kategorisinde olmayan diğer ötekiler için de geçerli- hayvanlar için. Erkekler genelde mahrem ve kişisel olanı aleni olarak tüketebilirler. Antropornografi tabağınızda bir fahişe sunar size. Hayvanlar sizin için fahişelik yapıyor. Hayvanlar da sizi istiyor. Acı mı? Katledilmek mi? İnsanlık dışı davranışlar mı? Hayır. Onlar bunu istiyorlar”.

Sonuçlar isim takmaktan çok daha kötü oldu. PETA’nın hayvan ve insan sömürüsü arasındaki bağlantıları ifşa etmesinden ne kadar rahatsız olsa da bazı insanlar, acı gerçek şu:  bir çok grubun- siyahlar, Amerikan yerlileri, kadınlar, çocuklar, Yahudiler, Araplar- insandan sayılmadığı, dövüldüğü, tecavüze uğradığı, damgalandığı, esir edildiği, ve imha edildiğine dair bir çok belge ve kanıt var. Türcülük; savaşların, köleliğin, çok ucuza emek sömürü yapılan yerlerin, ölüm kamplarının üzerine inşa edildiği platformdur; bütün eşitsizliklerin temelinde bu var. Doğayı ve bir çok canlı türünü hakimiyet altına almamız aslında “öteki”lerin baskı altına alınması pratiğinin ve bu pratiğin dayandığı paradigmanın kökünde yer alıyor.

Çünkü bu köpekler insandan daha aşağı görülüyordu.

Onlar sadece hayvandı, ve onlar, ne de olsa, birisinin mülküydü sadece.

***

Dr. J.Marion Sims (1813-1883) hem Jinekolojinin hem de Vajinal cerrahinin babası olarak bilinir. Sims Güney Carolina’da doğdu ve orada, ayrıca Alabama’da, New York City’de ve Fransa’da çalıştı. Sims modern jinekolojinin temellerini atmasıyla, cerrahi çelik süturların kullanılmasına öncülük etmesiyle, vajinal cerrahide bir çok teknik geliştirmesiyle tanınıyor. Ama Sims hakkında daha az bilinen şey, “başarılarının bir çoğunun Siyah kadınların cerrahi anlamda istismarı ve onlar pahasına elde edilmiş olduğu”. Sims köle denekler kullandığını gizlemek için elinden geleni yaptı ve mesela anatomi yazılarında ve metinlerinde beyaz kadınları kullandıysa bile en önde gelen araştırma denekleri 3 siyah köleydi-Betsy, Lucy ve Anarcha. Sims bu kadınlar üzerinde anestezi kullanmadan 30 kadar deney yaptı, ve bu deneyleri siyahların beyazlar gibi acı kapasitesine sahip olmadığına inanarak yaptı. Sims deneylere devam edebilmek için Anarcha’yı satın almaya kadar götürdü işi. Ayrıca, Sims ameliyat sonrası iyileşebilmeleri ve diğer ameliyat deneylerine devam edebilmeleri için bu kadınların hepsini afyonlu ilaçlara bağımlı hâle getirdi.

1853 yılında New York’a taşındıktan sonra Sims yoksul ve Afrika kökenli Amerikalı kadınları sömürmeye, New York City Kadın Hastanesi’nde tehlikeli deneysel ameliyatlar yapmaya devam etti. Böyle bir ameliyat sonrası siyah bir kadının ölümü konusunda Mac Gregor şöyle yazıyor (1998):

“Sims’in bakış açısına göre bu vakadaki hastanın yaşamının bir önemi yoktu. Kadının vücudu daha ölmeden bir çok anlamda ölü vücuduna benziyordu zaten. Bulgularını bilimin sunağına yerleştirirken kadının sınıf ve ırkı Sims’in umrunda bile olmuyordu”.

Çünkü bu kadınlar insandan daha aşağı görülüyordu.

Onlar sadece hayvandı, ve ne de olsa, onlar birisinin mülküydü sadece.

İnsan üstünlükçülüğü inanılmaz acılara sebep oldu. Doğanın ve onun bir çok canlı türünün bir eşya gibi satın alınıp satılabileceği, birisinin malı olabileceği ve sömürülebileceği nosyonu sadece Kahverengi Köpeğin değil, Anaracha, Lucy ve Betsy’nin çektiği acıların de temelinde yer alıyor.

Farkları ne olursa olsun, sadece kendilerine özgü olan güzellikleri ve özellikleri ne olursa olsun, şurası kesinlikle doğru: “merkezi bir sinir sistemine ve acı, açlık, susuzluk hissetme yeteneğine sahip olmak söz konusu olduğunda; bir fare, domuz, köpek ve çocuk birbirinin aynıdır.”

İnsan üstünlükçülüğü daha bilge olanlar tarafından asla kabul edilmemiş bir Batı şımarıklığıdır. Burada ifade edilen düşünceler eski, ama hiç biri kaybolup gitmiş değil, Batı düşüncesinin ağırlığını hissettiren sınırlarına direnen akademisyenler ve eylemciler tarafından yeniden keşfediliyorlar sadece.

Bir çok insan artık insanmerkezciliğe ve türcülüğe karşı çıkmaya başlıyor, mülkiyet  ilişkileri ve toplumsal eşitsizlik eleştirisinin bu en derindeki hakimiyet biçimine de karşı koyması gerektiğini farkediyorlar.

Çünkü onlar insandan daha aşağı değiller.

Onlar asla eşya ya da mal değiller.

Onlar Yaşayan, His ve Duyguları olan Canlılar çünkü.

Çev. Cem

Commodities and Cages

 Kahverengi Köpek olayı için:

https://hayvanozgurlugucevirileri.com/2011/01/08/kahverengi-kopek-olayi/

Eternal Treblinka:

Charles Patterson’ın yazısı:

https://hayvanozgurlugucevirileri.com/2011/08/16/tarih-tekerrur-ediyor-on-yil-sonra-sonsuz-treblinka/

Dr. Steve Best’in kitapla ilgili yazısı:

https://hayvanozgurlugucevirileri.com/2010/12/25/sonsuz-treblinkahayvanlara-yonelik-davranisimiz-ve-soykirim/

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s