Darwin ve et

 James McWilliams

Yazar Matthew Scully “Dominion: The Power of Man, the Suffering of Animals, and the Call to Mercy” adlı kitabında “hiçbir çağda hayvanlara karşı bu kadar meraklı, şefkatli, ilgili olmadı insanlar” diye yazıyor, “ama hiç bir çağda hayvanlara böylesine büyük zulümler uygulanmadı”.

Scully modern yaşamın özünde yer alan moral bozucu paradokslardan birinin altını çiziyor. İnsanlar hayvan sevgisini günlük bazda dışa vuruyor: evcil hayvanlara inanılmaz bir sevgi gösteriyor, tehlike altındaki türleri korumak için helâk olana dek çalışıyor ve hayvan refahı kuruluşlarına ve barınaklara sonsuz bir cömertlikle bağışlarda bulunuyoruz.

Aynı zamanda hayvanlara akla hayâle gelmeyen bir küçümsemeyle davranıyoruz. Onları giyiyor, üzerlerinde deneyler yapıyor, avlıyor, onları kozmetik ürünlerine dönüştürüyor ve en önemlisi onları yiyoruz. Daha da kötüsü; bu davranışların hepsini tamamen normal diye rasyonalize ediyoruz.

İnsanlar bu paradoksu çözebilecek tek hayvan türü. Muhakkak ki hayvanlarda bizde olmayan bir çok beceri var ama- bildiğimiz kadarıyla-  hayvanlar türler arası ilişkiler üzerine soyut olarak düşünmelerini sağlayacak bilişsel özelliklere sahip değil. Bu noktayı  görmezden gelmek çok büyük bir hata olur. Ne yazık ki, o sözde “gıda hareketi”ndeki en etkileyici sesler bile sadece sürdürülebilirlik ve damak tadına verdikleri önem kadar bile umursamayarak bu konuda hemfikir olmadıklarını söylüyor, oysa onlar bu paradoksu kamuoyunun gündemine taşıyabilecek insanlar. Kesim etiğini mümkün olduğunca uzak durulması gereken bir konu olarak ya da hazır cevaplarla çözülecek bir konu olarak görüyorlar (“besin zincirinin tepesine bitki yemek için çıkmadım”).

Çünkü insanların en büyük alışkanlıklarından birisini sorgulayarak ele ne geçebilir ki? Omnivorlardan kopmanın insana ne gibi bir faydası olabilir ? Birkaç istisna dışında et üretimi ve tüketimine dair popüler incelemeler, iştahımızı doyurmak adına hayvan öldürme alışkanlığımızla ilgili en temel meseleleri maharetli bir şekilde baştan savıyor.

Elbette gurmeler fabrika çiftçiliğinin kötülükleri karşısında duydukları haklı öfke sebebiyle birbiriyle yarışıyor. Harika. Ama bu insanlardan bir tanesi bile kendi öfkeleriyle – yani bir hayvanın içsel bir değeri olduğunu kabul eden o öfkeleriyle- usta  kasaplar tarafından mükemmel bir şekilde kesilen, çimenle beslenmiş sığır eti, kızartılmış domuz göbeği promosyonları arasında ateşkes yapmaya karar vermedi.

Gerçek şu ki; burada katledilen şey mantıktan başka bir şey değil. Et hakkında düşünmek, konuşmak ve yazmak son derece duygusal bir tepkiye yol açıyor. Ama şu anda ihtiyacımız olan şey duygular değil, akıl. Gıda hareketi bize gıda sistemimizin her bir parçasını ince ince araştırmayı öğretti. Bu onurlu tavır yediğimiz herşeyin kaynağı ve kalitesi konusunda halk farkındalığında dikkate değer bir artış sağladı. Ancak her türden istismarın bulunduğu gıda sistemimizi incelemeye alma yönündeki kolektif gayretimiz ironik olarak konu hayvan haklarına gelince birden frene basıyor.

Ancak sınırı az da olsa aşsak ve hayvan sömürüsünü ciddi olarak keşfetsek acaba nelerle karşılaşacağımızı merak ediyorum. En iyi hamburgeri nerede bulabileceğimiz konusunda gösterdiğimiz ciddiyeti hayvanların ahlâki ve legal hakları konuşabilsek acaba ne olurdu ? Belki de entelektüel anlamda en sarsıcı sonuç, şu anda hayvanlar alemini hakimiyetimiz altına almamızı felsefi olarak meşrulaştıran herşeyin aslında son derece eskimiş olduğu olurdu. Aslında bu felsefi meşrulaştırmanın kökeni hem Darwin’i hem de genetik bilimini görmezden gelen çok eski inanış ve düşünme biçimlerinde yatıyor.

Paul Waldau’nun “ Animal Rights: What Everyone Needs to Know “adlı kitabında bize hatırlattığı üzere; 2,000 yıl önce insanlarla hayvanlar arasındaki ayrıma dayalı katı bir tipolojiyle yaşamı kodlayan Aristo’ydu. Aristo’nun tipolojisinin kökeni Tekvin kitabına dayanır. Aristo’ya göre insanlar her hayvan türünün insanlara hizmet etmek için kendine has bir role sahip olduğu bir dünyaya hâkim oldular. Aristo ve Eski Ahit’e göre hayvanları kullanmak normal olmakla kalmıyordu; bu, bizim kozmolojik görevimizdi. “Politika” adlı eserinde Aristo ”Doğa bütün hayvanları insan için yarattı” diye yazıyordu. Hristiyanlar için elbette bu rol Tanrı’ya aitti.

Ancak Darwin ve Mendel, evrim ve genetik teorileriyle bu hâkimiyet fantezine bir son verdi. Bunu yalnızca insanlarla hayvanları aynı kategoriye koyarak bilimsel bir tarzda yapmakla kalmadılar, Waldau’nun deyişiyle insanların” yaradılışın ve aklın zirvesi” olduğu şeklindeki varsayımını çürüterek de yapmış oldular. Bugün, neo-Darwinciler insanlar ve hayvan türleri arasındaki ortak genetik kalıtımın- ve çoğu kez benzer genetik dizilimin- bütün hayvan yaşamı arasındaki karşılıklı bağların ve kontinyumun (süremin) gerçekliğini kanıtladığı düşüncesini kabul ediyor. Ve bu, bana göre, herşeyi değiştiriyor.

İnsanlar ve hayvanlar birbirinden tamamen farklı yaşam formları olmak yerine aynı kontinyumun parçaları olduğunda et yiyen insanlar ciddi bir ikilemle karşı karşıya kalıyor. Aristo ve Tekvin artık yetmiyor. İnsanların hayvanlara üstün olduğu efsanesinin altını oyarak evrim bilimi etoburların davranışlarını meşrulaştırmak için kullandığı çerçeveyi yok etti. Artık et yiyen insanlar modern bilimi reddetmedikleri sürece en basit bir entelektüel ya da etik esasa dayanmadan hayvan öldürmeyi savunmuş oluyor.

Bu Darwinist tavırda bu konuyla yakından ilgili bir gelişme saklı. İnsanların tarihsel olarak hayvanlar üzerindeki hakimiyetlerini hissetme ve düşünme becerisinin yalnızca insanlara has bir beceri olduğu varsayımına dayanarak savunduğu bir noktada bilişsel etholoji –hayvan zihnini inceleyen bilim dalı- artık bu varsayım ve duruşun açıkça imkânsız olduğunu kanıtlıyor. Evrimci biyolog Marc Bekoff’un “Animal Manifesto” adlı eserinde söylediği gibi, “bizler hayvanların ne bildiği, ne yaptığı, ne düşündüğü ve ne hissettiği konusunda tutarlı bir şekilde yanlış yapıyoruz”.

Hayvan zekâsı, bilinci ve düşüncesi örnekleri o kadar çok ki. Bilişsel ethologlar birkaç örnek olarak vermek gerekirse, Kaledonya kargalarının şempazenlerinden daha iyi alet yaptığını, maymunların yavrularına dişlerini temizlemeyi öğrettiğini ya da saksağanların kendisini aynada tanıyabildiğini keşfettiğinde artık hayvanları “sadece içgüdülerine göre yaşıyorlar” diyerek bir kenara koyamayız. Tam tersine; hayvanların bilinçli seçimler yaptığı, gerçek duyguları tecrübe ettiği, hatta (fil örneğinde olduğu gibi) intikam alacak kadar mental ve duygusal donanıma sahip olduğu gerçeği üzerinde düşünmek hepimiz için bir yükümlülük artık.  Kısacası, hayvanların menfaatleri var. Bu bulguları – az bir inceleme sonucu ispatlanmış bu bulguları- reddetmek Terry Tempest Williams’ın sözleriyle söylemek gerekirse “ solipsizmin en uç örneği” olur. İçgüdülerini –üstün olduğumuzu söyleyen o derinlerde saklı içgüdüyü- takip edenler sadece İnsanlar olur o zaman.

Hiç kuşkusuz, hayvan haklarının sistemli bir şekilde analiz edilmesi en uç noktalarda insanı sersemleten bir deneyim olabilir. Hayvan sömürüsünün temelini sorgulamak yaşamlarımızın neredeyse tek tek bütün alanlarıyla doğrudan ilişkili : yediklerimiz, giydiklerimiz, tenimiz ve saçımızda kullandıklarımız vd. Bu konuları bir kenara atmak –Darwin’le, Mendel’le ya da bilişsel etholojiyle yüzleşmekten kaçınmak- entelektüel bir ikiyüzlülük olmakla kalmıyor yalnızca, her yıl öldürdüğümüz milyarlarca hayvanı onlara neden böyle davrandığımızı öğrenmekten de mahrum bırakıyor.

Çev. Cem

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s