İnsanmerkezci, insanbiçimci ve türcü

Walter Bond

Hepimiz insanların içinde bulunduğu koşullardan dolayı acı çekiyoruz. Bu yüzden türcülük belli bir dereceye dek insan olmayı anlatan bir tanımdır. Hayvan Özgürlüğü aktivistleri, Veganlar ve Dünyayı savunanlar olarak, insan dünyası dışında kalan bütün yaşamlara yönelik kişisel önyargıların kökünü kazamak için atacağımız bütün adımlar olumlu adımlardır. Türümüzün üstünlüğüne olan inancımız diğer bütün önyargılarımızdan daha baskın. Bugün bile, yediğimiz Hayvanlar için aşağılayıcı bir çok sözcük kullanıyoruz, ama yırtıcı ve vahşi hayvanlara sıra gelince birdenbire ruh ikizlerimiz onlarmış gibi davranıyoruz (diyor ALF’in ‘Yalnız Kurt’u).

Pisboğaz birine Domuz deniyor mesela, ama güçlü bir insan Aslanla özdeşleştirilebiliyor. Kötü şöhreti olan birisi ayı veya it diye anılırken zeki bir insanın tilki olarak anıldığını görebiliyoruz. ‘Gıda’ ve ‘pet’ hayvanlarıyla ilgili o kadar  çok negatif anlam var ki üstünlükçü mentalitemiz biz konuşurken kanamaya başlıyor, düşünün. Derinlerde biz insanlar kendimizi en kurnaz ve korkutucu yırtıcı, canlıların en muhteşemi olarak görüyoruz. Ne yazık ki gerçek kanıtlar his ve duyguları olan bütün canlılar arasındaki en parazit ve leşçi canlı olduğumuz yönünde. En başarılısından bir kanseriz.

Bir keresinde Vegan eğitim ve bilgilendirme amaçlı açtığımız bir standda et yiyen birisiyle konuşuyordum. Ona “sen ‘et yiyici’ değilsin” dedim,” et yiyen hayvanlar hayvanı öldürdükleri yerde yerler, o hayvanın etini. İnsanlarsa başka birisinin öldürüp paketlediği ve günlerdir ölü olan bir hayvanı yiyor! İşte bu ‘leşçi’nin tanımıdır!”. Anında yelkenleri suya indi adamın. ‘Et yiyici’ ifadesi hem güç hem de yırtıcı olmakla ilgili; oysa leşçi sözcüğü, oportünizm ve akbabalarla ilgili mental görüntüler getiriyor akla. Ama gerçeğin ta kendisi bu. Beyaz köle sahiplerinin kölelik ve ölümden para kazanmış olması  gibi, şimdi de kendi iğrenç rezilliklerinden kaynaklı suçluluk duygusunu bastırmak için başkalarının gaddarlıklarını büyüteçle göstermeye çalışıyorlar.

Bu yazıda  insan üstünlükçülüğü, insanbiçimcilik ve türcülük, ve bunların içerdiği tavırlar, davranışlar ve düşünme biçimleriyle ilgili kavramları açıklamaya çalışacağım. Bu kelimeleri sınıfta işlenen bir ders gibi ya da bir sözlük tanımı gibi değil, Hayvan ve Dünya merkezli perspektiften bakarak anlatacağım. Hayvanların insanlardan daha iyi olduğununa iliklerine dek inanan birisinin perspektifiyle yazacağım ve nesnel olmak gibi bir hedefim olmayacak. Tersine; uygarlığın et yiyen insan kanseriyle beraber komple bir vebaya dönüştüğünü öne süreceğim… peki, başlayalım.

İnsanmerkezcilik  bir çok insanın hayat görüşünün temeli olan bir mentalitedir. Bizler şeyleri öncelikle bizimle olan ilişkileri, ardından sevdiklerimizle olan ilişkileri ve ardından komşularımız, şehrimiz, ülkemiz ya da bütün bir insan türü anlamında sosyal çemberler gibi daha geniş bir kapsamlı bağlar içerisinde görürüz. Kişisel ya da kültürel şefkat çemberlerimizi tam olarak nereye yerleştirdiğimiz ise kişiden kişiye, mekândan mekâna ve zaman göre değişir. Tür içi şefkat teoride bile olsa en yaygın fedakârlık örneği olarak görülüyor. Gerçek ise, çoğu insanın kendisi ve ailesi için günü zarar görmeden geçirmeyi bir başarı olarak görmesi. İdealizmimizin tersine, dünya tehlikeli bir yer. Sadece bizim için değil, bütün yaşayanlar için. Hayatta kalma güdümüz bize bütün yaşayanların iyiliğini istesek bile herkesi sevmenin imkânsız olduğunu söylüyor. Menfaatler çatışıyor; doğa aslanın kuzuyla yatmasına izin vermiyor; işte bu yüzden mücadele, dahil olmanın bir bedelidir. Herşeyin kavga, cinsellik ya da kaçış olduğunu söylemiyorum. İşbirliği ve her türden ince davranışlar yaşam olan her yerde gösteriyor kendini. Mümkün olan en üst seviyede anlaşmak ve geçinmek, biyolojik anlamda son derece mantıklı görünüyor.

İnsan merkezciliğin en büyük sorunu insanın dengesizliği ve yırtıcılığında. İnsan hayvanı çevresini manipüle etme anlamında diğer bütün Hayvanlardan daha maharetli. İnsanın  kolektif becerisi, atomlardan Hayvanlara dek herkesi ve herşeyi egemenliğimiz altına alma, esir ve manipüle etmemizi mümkün kıldı. Böylesine bir güç  ve “doğru ve yanlış” ya da “iyi ve kötü” gibi etik prensiplerin bize atfedilmesi gibi nitelikler de  eylemlerimizin sonuçları konusunda daha büyük bir sorumluluk yüklüyor omuzlarımıza. Müdahalelerimizin olumsuz ve olumlu sonuçları karşılaştırılınca bu müdahaleler bizimle aynı yerlerde yaşayan diğer türlere karşı adilane ve eşitlikçi bir sınırı aşıyor mu? Bizden sonraki yedi kuşak için sonuç ne olacak? Elbette buralarda yerliler dışında yaşayan hiç kimse bu tür prensiplerle yaşamayı umursamadığı için cevap ‘hayır’ oluyor. Bugün  gezegende insan olmayan her canlıyı ve gezegenin kendisini en aptalca, en saçma sapan sebepler uğruna öldürmeye hazırız. İnsanların neden üzüldüğünü, depresyon gibi hislerle yaşadığını anlamak için  primatlar üzerinde en uç noktada  işkence ve sadizm deneyleri yapmaya hazırız. Eğer hayata karşı zerre kadar bir hürmet duygusu barındırsaydık  hiç birşeyin canını yakmak istemezdik, canımızın bizim onların canını yaktığımız gibi yanmasını istemezdik. Kendi menfaatlerimize düşkünlüğümüz o derece ki insanların çoğu tek bir insan yaşamının uzak olasılıkla da olsa daha uzun sürmesi için 100 bin kedi ya da köpeğin öldürülmesini kolayca destekleyebilir. Kısacası türümüzün kendini herşeyin merkezi sanmasındaki sorun, bu yaklaşımın yoluna çıkan herkese ve herşeye saldırması ve hayal edilmesi imkânsız bir acıya, ızdıraba ve yıkıma yol açıyor olması. Bu durumda yoluna  çıkan şey Dünya ve dünya üzerindeki, içindeki ve etrafındaki herşey oluyor.

Bütün çağdaş düşünce ekolleri, dünya dinleri ve politikaları insan üstünlüğü kokuyor. Büyük evrimci Charles Darwin’in eserlerini gözden geçirdiğimizde, “The Descent of Man-İnsanın Türeyişi” adlı kitabında Darwin’in bütün muhteşem gözlemlerine rağmen insanın en tepede yer almakla kalmadığı, ayrıca “uygar” Avrupalının en tepede yer aldığı bir türler hiyerarşisi oluşturduğunu görüyoruz. Neden soyut düşünme ya da kavramsallaştırma yeteneğimizin kurtların avlarının ayak izinden onların hastalığı ve yaşını koklayarak kavrama yeteneğinden daha şaşırtıcı olduğunu kimse açıklayamıyor. Neden ‘kompleks’ dilimizin yunusların  kilometrelerce öteden birbiriyle ve su altında başka hiçbir aygıta  ihtiyaç duymadan konuşabilme yeteneğinden daha şaşırtıcı olduğu üzerine de kimse düşünmüyor, hayır. İnsan olan herşeyin kendiliğinden muazzam ve muhteşem  olduğunu düşünüyoruz. Aslında doğal yeteneklerimiz ve niteliklerimiz muhteşem filan değiller, varolan herşeyin şaşırtıcı bir takım yetenekleri ve becerileri var kendine özgü. Bizim hakkında gerçekten şaşırtıcı olan tek şey, gaddarlık kapasitemiz. Modern bilimin büyük kısmı insanların ulvi varlıklar olduğu mitine sıkı sıkı tutunuyor. Göz alıcı olmanın bu gezegenin upuzun tarihi boyunca gördüğü diğer türler için bir gereklilik olmadığı gerçeği göz ardı ediliyor.

Politik olarak, kapitalizm ve komünizm, çağdaş uluslarası toplumun  baskın ideolojileri oldu son dönemlerde.Her ikisi de aynı madalyonun farklı yüzü. Madalyon ise endüstriyalizm. Doğadaki herşey, fabrikalar ve şirketler kullanmaya devam edebilsin diye bir meta ya da doğal bir kaynağa dönüştürülerek yakılıyor, eziliyor, yok ediliyor. Endüstriyalizmle beraber tüketicilik çıkıyor ortaya. Tüketicilik, Hayvan ve Dünya  ölümünün ürünlerini yiyen canavarın ta kendisi. Endüstri ise tedarikçi. İnsan emeğinin sömürüsü, bu ikisinin  arasındaki aracı oluyor. Uluslar ve küresel politikayla ilgili diğer herşey o bölge insanların en çok hangi stilde düzülmeyi sevdiğine bağlı. Hangi ideolojinin politikacısı olursa olsun hiçbiri Dünyayı asla kurtaramayacak; çünkü hepsi de insan yapılarına/inşalarına gömülmüş durumda.

 

İnsanmerkezci/İnsanbiçimci: İnsanmerkezcilik nesneleri insan anlayışı ve estetiğiyle eşitlememiz demek, bunun sebebi de baktığımız şeyin ötekiliğini kavrayamamız. İnsanmerkezcilik  bizden çok büyük farkları olan bir varlığı anlamamız ya da onunla empati kurmamız için gereken zaman, odaklanma ve gözlemi görmezden gelmek için kullandığımız bir taktiktir. Bir yılanın bizim sevdiğimiz bir şey olduğu için tofudan hoşlanacağını ya da bütün hayvanların vegan etik ilkelerimize uyması gerektiğini düşündüğümüzde insanmerkezcilik yapmış oluyoruz. Aslında bu çok temel, basit bir örnek. İnsanın üstlükçü mentalitesinin daha kompleks ve çok daha sorumluluk taşıyan bir diğer örneği, dindir. Maddi evren büyüktür. Aklı olan bir insanın kavrayabileceğinden çok daha büyük. Bırakın paralel evrenleri, Dünya’da varolan gizemleri çözmenin çok uzağındayız.

İnsanmerkezcilik yüzünden ‘Tanrı’yı büyük bir bebek bakıcısına ve baba figürüne dönüştürdük. Zaten Tanrı bir erkek figürü olarak hayal ediliyor genelde, en azından dinlerde durum bu. Buna ek olarak, İncil ve Kur’an gibi o sözde kutsal  kitaplar (Walter Bond’un hapisaneye girdikten sonra Müslüman hükümlülerden destek görmesi sonucu Müslüman olduğunu ve bu sebeple aktivistlerden destek gördüğünü biliyoruz, ama kısa süre içerisinde hayvan özgürlüğüyle çelişen sebepler yüzünden Müslümanlıkla ilgisi kalmamış Bond’un) insanlığın Tanrı’nın gözündeki o kabulü ve haklı yerini  aydınlatmaktan başka bir şey yapmıyor. İncil’de ilk bölümde ilk insan olduğuna inanılan Adem’e Tanrı bütün hayvanların ismini öğretiyor ve onlara hizmet etmekle ve onlara nasıl dilerse öyle davranmakla yükümlü kılınıyor. Burada durmuyor ama; onların yaratılma sebebinin de bu olduğunu söylüyor! Herşey buraya biz kullanabilelim diye konmuş! Adem’in ilk çocukları Habil ile Kabil’in sonu da Kabil’in Habil’i öldürmesiyle bitiyordu. İkisi de Tanrı’ya kurban sunuyordu ve Kabil’inki kabul edilmiyordu; çünkü onun kurbanında hayvan eti yoktu, Habil’in kurbanı kabul görüyordu çünkü yanan ölümün tatlı kokusu Tanrı’yı memnun ediyordu.

Kur’an’da Adem cennete getirilir, bütün  meleklerden ona secde etmesi istenir. Melekler Allah’a Dünyayı oraya kesinlikle yıkıma uğratacak birisine teslim etmeyi gerçekten isteyip istemediğini sorar. Ama hepsi de secde eder, Şeytan hariç. Şeytan, inanca göre insana secde etmeyen tek canlıdır.

Bugün bile şeytanlar Hayvan kafaları ya da toynaklarıyla resmedilir. İnsanbiçimci subliminal mesaj Hayvanların kötülükle aynı anlama geldiğini söylüyor bize.

Bilimde, felsefede ve  dinde tür  merdiveninin en tepesinde olduğumuzu hayal ediyoruz. Türcülük yargılarımızı öylesine gölgeliyor ki  Hayvanlara yönelik çarpık bir empati hissi geliştirmiş bulunuyoruz. ‘Sirk hayvanları’nın (sanki varoluş amaçları bizi eğlendirmekmiş gibi) mutlu olduğunu çünkü çok ilgi gördüklerini sanıyoruz. Bir tecavüz kurbanı da çok ilgi görür. İkisi de negatif bir ilgi çeker ve eğer gereken performansı göstermezlerse dövülürler. Hayvanat bahçesindeki Hayvanların şanslı olduğunu çünkü kalacak yerleri olduğunu ve yiyecek bulduklarını düşünüyoruz. İnsanlar aynı şeyi mahkûmlar için de söylüyor. Kafeslere tıkıldığımız için o kadar şanslıyız ki güzel talihimizi kutlamamız lâzım! Sanki en basitinden bir ihtiyacın karşılanması özgürlüğün yerini tutabilirmiş gibi. At gibi, turistlerin koca kıçlarını şehirde gezdiren ‘Yük Hayvanları’nın da sırf bu iş için yetiştirildiğini ve başka türlü yaşasa mutlu olamayacağını sanıyoruz. Aynı şeyleri çok da uzun olmayan bir süre önce Güney’de Afrikalı köleler için söylüyorlardı. Bir yandan da İneklerin ve Tavukların bize süt ve yumurtalarını ’verdiğini’ sanıyoruz. Doğrulamaya ihtiyaç duymadan aldığımız her bir damla süt ile ineklerin memelerindeki acıyı azalttığımızı düşünen iyi niyetli dindarlar sanıyoruz.

Nihayetinde insanmerkezcilik ve insan merkezli bakış, Hayvan Haklarını savunan insanların türcülük olarak adlandırdığı şeyin bir alt dalıdır. Bizler de mükemmel değiliz ve bizde de bir çok üstünlükçü inançlar barınıyor. Örneğin Vegan diyet uygulayarak aktivizmimize son verdiğimizde yüzlerce hayat kurtardığımızı sanıyoruz, oysa doğan 100 çocuktan 99’unun vegan olmayacağı gerçeğini görmezden geliyoruz. Yüz kişi arasındaki o tek Vegan olarak kendinizi ortaya çıkarmak aslında sizin vegan olmanızın Hayvan zulmünün azalmadığı anlamına geliyor. Veganizmi haykıran bir tişört giydik ve bazı insanlar bunu gördü diye, belki bir gün Hayvan zulmüne tanık olup bu insanların Vegan olacaklarını, ardından milletvekillerine bir mektup yazacaklarınz düşünüyor ve üzerimize düşen şeyleri yaptığımıza inanıyoruz…

Lütfen yanlış anlamayın: şefkat sahibi olanlarımız, Vegan olanlarımız doğru yolda kürklü dostlarımız için standart Batılı tüketiciden çok daha fazlasını yapıyoruz. Burada söylemeye çalıştığım şey, ilermek adına yapmamız gereken çok şey olduğu. Gıda üretimi, kürk, dirikesim, eğlence sektörü ve insan tüketiciliği gibi diğer cephelerde ölen Hayvan sayısı önce azalıp sonra tamamen yok olmadıkça hiçbirimiz yapmamız gerekeni yapmıyoruz demektir. İnsanın merkez olduğu inancının beraberinde gelen nüanslar ve tavırlar sadece bir sözcük oyunu ya da felsefe meselesi değil. Bu bilinç akışları aktivist insiyatiflerimizi yönlendiriyor ve onları kavrayıp içimizde kökünü kesmedikçe bütün bir hareket olarak raydan çıkmamız daha büyük bir olasılık haline geliyor.

Hayvan Hakları mücadelesindeki insan siyaseti ve eğitimi, yaşamsal bir öneme sahiptir, gereklidir ama asla kolektif anlamda odak noktasına dönüşmemeli. Hayvanları kurtarmak ve gerçek dünyayı (onların dünyasını) daha ileri bir konuma getirmektir bizim meselemiz. Unutmayın, Hayvan/Dünya Özgürlüğü’nden önce gelen diğer toplumsal adalet davalarından farklı olarak Hayvan/Dünya Özgürlüğü davası, bizimle ilgili değil. Hayvan soykırımını gerçekten yenmek,  içinde ego barındırmayan bir fedakârlık gerekiyor. İçinde teşekkür bulunmayan bir aktivizm söz konusu ve insan merkezci oldukları sürece bir çok insanın tatmin edici bulmayacağı bir aktivizm biçimi bu. Bazı zamanlar Hayvanların sesi olmak bizi doğrudan insan dünyasıyla çelişkiye sokuyor, işte o zaman kendi türüne karşı mücadele veren hainlere dönüşüyoruz. Elbette  uğruna mücadele ettiğimiz şeyin doğrudan doğruya insan ilerlemeciliği ve kalkınmasının tam karşısında yer aldığını bilen Hayvan aktivistinin sayısı çok az.

Et yiyenlerin çoğu içten içte Hayvanları insanlarla eşitlemenin varolan herşeyin inşa edilmesinin, üretilmesi ve kavranılmasının altını oymak olduğunu biliyor. Bütün bu temel argümanı absürd buluyor onlar; çünkü öteki türlüsünü yapmanın varolan düzenin radikal şekillerde değiştirilmesi ve yıkıma uğratılması anlamına geldiğini biliyorlar. Hayvan aktivimizmini insanlar için anlaşılabilir kılmak övülesi bir şey. Yerlatı direnişi olmadığı sürece Hayvanlar her zaman insan menfaatlerine kurban edilecek. Özellikle de anaakımda akademik bir ses ya da yürütme kurulunda birisi olmakla elde edilen prestij düşünülürse…

Anaakımda yer alıp ALF ve ARM hakkında kötü şeyler söyleyen insanlar yaşamı değil metayı-malı-mülkiyeti; temsil etmeleri gereken hayvanlar karşısında  ise insan menfaatini seçiyor. Adı kötüye çıkmış bir Vegan aktivistin bir zamanlar söylediği gibi, ‘çocuk mu köpek mi gibi bir seçim yok ortada’, olay o hale gelirse mantıklı olan çocuğu seçmektir ona göre. Ben olayın ‘köpek mi çocuk mu ?’ değil, ‘insanlar mı Dünya mı ?’olduğunu söylüyorum, insanlar cehennemin dibine gitsin, yaşasın gezegen! Eğer bir yabancı ve bir köpek boğuluyor olsa ben  köpeği kurtarırım. Türcü bariyeri yıkmamın karşılığında daha fazla sadakat, koşulsuz sevgi ve doyum hissi alacağım kesin.

Hayvan Özgürlüğü, Bedeli Ne Olursa Olsun!

Selâmlar,

Walter Bond

Çev.Cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s