Bir Mücadele Günlüğünden Notlar

Dr. Steve Best

“Bayanlar baylar,

Şu anda adakemisyen, yazar, aktivist ve dünya yurttaşı kapasitesi anlamında, sizin önünüzde sahnede ayakta durması gereken son insanlara bakıyorsunuz.

Gençliğimde, bir fabrikada mavi yakalı bir çalışan olmaya, ya da hapse girmeye ya da erkenden mezarı boylamaya aday birisiydim, ama hayatımdaki derin değişiklikler beni farklı yönlere doğru itti. Bu geceki konuşmamın önemli temalarından birisi değişim, büyüme, gelişim ve evrim. Gerçekten de, bir tür olarak eğer topyekûn bir felaketi ters yüz etmek istiyorsak, toplumsal ve moral evrimimizde kuantum sıçraması yapmamız gerekiyor; çünkü kapitalizm ve ekolojide yaşanan küresel krizler disütopik bir gelecek ve felaket boyutlarında değişimlerle yüzyüze bırakıyor bizi.

Kayıp Yıllar

Hayatım hızlı başladı. Beş yaşındayken babamı kaybettim. En büyük ağabeyim benim de içinde bulunduğum bir uçak kazasında, 24 yaşında hayatını kaybetti. 11 yaşındayken hayatta kalacağımı sanmıyordu hiç kimse, ama yaşadım. Geri kalan ağabeylerim ve bir ablama rağmen hayatımda bana etki eden bir ilham kaynağım ya da akıl hocam bulunmuyordu. Kendi kendime büyüdüm, hata üstüne hata yaptım, ışık hızıyla yanlış yoldan dümdüz aşağı indim.

Malcolm X’in söylediği gibi, “dert içinde doğmuş”tum. Anaaokuldan başlamak üzere sürekli okuldan atıldım. Lisede bir çok zihin bulandırıcı maddeye bağımlılık geliştirmiştim, lisedeki ilk üç yılım yoğun bir sis bulutu içinde geçti. Son senemde, hak ederek, okuldan atıldım, ardından hapse girip çıkmaya başladım. Hayatımı mahveden olay 17 yaşındayken gerçekleşti, neredeyse 2 ila 4 seneliğine Chicago’daki adı çıkmış Cook County Hapishanesine giriyordum, iyi bir avukat ve iyi para ödeyerek 5 yıl şartlı tahliye ile paçayı sıyırdım.

Kaza geçirmeyi bekleyen bir tren gibiydim.  Bu sorunlu zamanlarımda karakterime öfke, ateş ve derinlik kazandıran bazı tecrübeler edindiğimi söyleyeceğim. Kamyon sürdüm, gazete dağıttım, fabrikalarda çalıştım, havuz temizledim, bira  içtim, barlarda kavga ettim, kadın peşinde koştum, karşıma çıkan bütün uyuşturucuları denedim. 4 boşanma, 5 çocuk, 7 çirkin dövme ve iki kısımdan oluşan bir karavanda yaşamaktan sadece bir adım uzaktaydım.

İlk aşkımı buldum- caz gitar- ve 21 yaşında sağ elimdeki tendonları patlatana dek durmadan çaldım. Derin bir çaresizlik ve şaşkınlık içerisinde  bendeki  tek kimlik ve amaç çalmaktan ağrıyan bir bilekti, bunun üzerinde lise dengi derecemi almak istedim, Chicago’da bir cemaat üniversitesine yazıldım. 22 yaşındaydım neredeyse, öğrenci danışmanına ne yapmak gerektiğini bilmediğimi ve  hiç bir şeye ilgim olmadığını söyledim. Adam beşeri bilimlerle başlamamı, ardından liberal sanat kurslarını almamı önerdi, bu yüzden hepsini aldım. İlk dersten sonra bir ışık yandı sanki; kütüphaneye gittim ve metrelerce yükseklikteki kitap listesini kontrol ettim, ardından hayatımda  ilk kez ciddi ciddi okumaya başladım.

Hiç beklenmedik bir şekilde, okumaya ve öğrenmeye aşık oldum. Geceleri barda full time çalışıyor, gündüzleri ise sinema, edebiyat, tiyatro, tarih, sanat ve felsefeden dersler alıyordum. Televizyon yapımcılığı ve film yönetiminden derece alarak mezun oldum, 24 yaşında  Illinois Üniversitesi’ne gitmek için güneye gittim, burada tiyatro yönetiminde yükselecektim, ama karşıma çıkan vurdumduymaz, kaba fakülte çalışanları beni felsefeye yönlendirdi; burada lisans, lisans üstü ve doktoramı yaptım.  Fakülten  iş konusunda sıkıntı çekeceğimi düşünerek felsefe konusunda ilerleme düşüncemi yeniden gözden geçirmemi istese de, sadece yaratıcı düşünme yolunu sevdiğim ve bundan başka bir şey bilmediğimden kafama koyduğum yaptım.

  1. Aydınlanma Ânı

Değişimin ilk adımlarının, ruhumu ve psikolojimin katılaşmış yanlarını soyduğunu anlayamamıştım. Illinois Üniversitesi’nde Nietzsche gibi radikal düşünürleri, bir yandan da Marksizm, anarşizm ve eleştirel kuram gibi devrimci politik gelenekleri incelemeye başladım. Politikaya büyük ilgi duydum, bazı sol kampüs gruplarına katıldım. Kapitalizm, emperyalizmin haksızlıkları, ırkçılık hakkında bir sürü şey öğreniyordum, “büyük” ülkemin beni inandırdığı, bütün dünyaya demokrasi ve özgürlük yayma misyonuyla ilgili yalanlarını öğreniyordum. Kapitalist sistemi ezmek istiyordum,  böylece ezilenlere, adaletsizlik sebebiyle acı çekenlere yakınlaştım.

Kendimi o zamanlar Ronald Reagan ve ABD sponsorlu eğitimli cuntalar ve  ölüm takımları tarafından acımasız saldırılara maruz bırakılan Orta Amerika ülkelerine destek vermeye adadım. Ayrıca ırkçılık karşıtlığı ve yerel çevre gruplarına da  katılıyordum. Yaratıcı yazı ve tiyatroya büyük istek vardı içimde, politik-kavramsal sanat, sokak tiyatrosu, Sürrealizm ve Dadaizm politik-artistik olanaklarıyla deneysel bir şeyler yapmaya çalışarak ve genel anlamda çeşitli pratikler ve yıkıcı düşünceler oluşturmaya çalışarak yazıyordum.

2. Aydınlanma Ânı

İkinci aydınlanma ânımı 25 yaşında yaşadım, 30 seneden çok oldu, ve bu ân beni hayvan hakları ve veganizme yönlendirdi.  Bayağı olanın barsakları içerisinde kutsal birşeyler yaşadım. Chicago’daydım, gecenin bir yarısı, yarı sarhoştum, fena halde de aç. White Castle fast food mağazasına girdim ve double cheese burger ısmarladım. Her zaman tekli cheeseburger yiyordum, double cheeseburger ve diğer et takviyesini çok fazla buldum, hepsinin üstünden kan ve  iğrenç sıvılar akıyordu, öyle ki midem bulandı. Etobur hayatımda ilk kez  ellerimdeki işlenmiş yığınla bir hayvanın hayatı, kanı, tendonları, kasları, dokuları ve kemikleri arasında somut bir bağ kurdum. Asnsızın elimde duran şeyin bir süpermarketten değil bir mezbahadan geldiğini gördüm.

Vejetaryen meselelerine dair önceden bilgim yoktu- kitap, video, konuşma izlememiş okumamıştım, ya da böyle yaşayan birisi tanımıyordum- inanılmaz bir tiksintiyle o iğrenç eti ağzımdan tükürdüm. İki ay boyunca ne yapacağımı bilmeden dolandım, ne yiyeceğimi bilmiyordum, bu bilinci istemiyordum ama kendimi kurtaramıyordum bir yandan da. Sonunda bazı vejetaryenlerle tanıştım ve bu insanlar bana elde ettiğim dehşet verici bilincin değerini öğretti, bana yol gösterdi, ve beni doğru tarafa yönlendirdiler.

Marksist ve hümanist bir etoburdan sağlık odaklı bir vejetaryenliğe, oradan da veganlığa doğru yürüdüm ve bu meseleleri Malcolm’un son derece mükemmel bir tarzda ifade ettiği gibi “gereken her şekilde” radikal  politika ve toplumsal devrimle birleştirerek düşünmeye başladım.

Et ve süt endüstrisinin sağlığa olan etkilerinin farkındaydım ama insanların hayvanları ne kadar barbar metodlarla sömürdüğüne dair hiç bir şey bilmiyordum. Cuntaların, ölüm takımlarının ,soykırım, faşizm, emperyalizmin yaptığı kötülükleri araştırırken bile insanlığa ve dünyaya dair kafamdaki herşey tozpembeydi.

3. Aydınlanma ânı

Bunların hepsi 1987’de Peter Singer’ın “Hayvan Özgürleşmesi” adlı kitabını okuyunca değişti. Bir çok insan gibi, bu kitap benim hayatımı da bir anda değiştirdi. Hayvanların endüstriyel çiftliklerde, mezbahalarda, dirikesim laboratuarlarında ve diğer insan yapımı cehennem deliklerinde vicdana sığmayacak şekillerde  sömürülme biçimlerini öğrenmenin getirdiği duygusal stres sebebiyle hastalandım.

Şoku atlatınca bambaşka bir insana dönüştüm. Hayvanların insanlardan hem nitelik hem nicelik olarak daha fazla acı çektiğini anlayarak insan hakları aktivizminden hayvan hakları aktivizmine kaydım. Çoğu insanın en azından bazı temel hakları varken hiçbir hayvanın hayatta kalma ve vücutsal bütünlük hakkı bulunmuyor, ayrıca bütün ezilen gruplardan daha çok temsil edilmeye ve ittifak kurulmaya ihtiyaçları var. Et tüketiminin dünyadaki açlık sorununa ve çevreye olan etkilerini öğrenince veganizmi ve hayvan haklarını savunarak aslında insanlara da en verimli şekillerde yardım edeceğimi öğrendim. Veganizm ve hayvan haklarını en radikal, en tamamlanmış, en bütüncül aktivizm biçimleri olarak gördüm; ikisinin de insan sağlığı, dünyada yaşanan açlık sorunu, yiyecek kıtlığı, çevresel yıkım, her yere yayılmış şiddet ve insanın hem doğadan hem de diğer hayat formlarından yabancılaşarak kopması gibi konulara hem güçlü hem de olumlu bir etkisi olduğunu görüyordum.

Bir çok insan insanların ilk önceliği insanlara vermesi gerektiğini düşünür, hayvanlara ise  ikincil bir önem atfeder. İnsanların hayvanlardan daha çok acı çektiğini düşünürler ki bu doğru değil. Bu insanlar aktivizmin hiç bir şey kazandırmadığını, insanların ancak hayvanlar kaybederse kazanacağını düşünür. İşte bu, doğa ve bütün hayat formlarının birbirine bağlılığı tarafından yalancı çıkarılan kapitalist ideolojinin ta kendisidir. Hayatımda öğrendiğim en önemli hakikatlerden biri bütün türlerin kaderinin birlikte olmaya dayandığıydı, ya beraber durulacak ya beraber düşülecek, ve hayvanlara yaptığımız şeyleri aslında kendimize ve dünyaya yapmaktayızdır. Hayvan haklarını ve hayata hürmeti savunmanın insan toplumuna ve çevreye doğrudan faydaları vardır.

Ancak artık politik bağlarım eskisine kıyasla daha gülünç duruyordu, çünkü  hayvan hakları hayvanlar üzerindeki iktidarlarından zevk alan kibirli insanların düşmanlığını provoke eder; kendine güveni olmayan kendini övenler hayvanları aşağılayarak ve sömürerek yapıyor bunu, suçlu hissedenlerse  hayvanlara yönelik şiddete olan katkıları ve cehaletleriyle yüzleşmek istemiyorlar. Emile Zola’nın şu sözlerini bir anlamda kalbime yazmıştım: “hayvanların kaderi gülünç görünme korkusundan daha önemli benim için, insanın kaderiyle inceden inceye bağlı çünkü”.

Veganizm ve hayvan haklarını savunduğum için bana gülenler özellikle de radikal ve Sol çevrelerdendi. Solcular tamamıyle insanmerkezci ve türcü tarım toplumu, Greko-Romen, Hristiyanlık, modern bilim ve Aydınlanma, Marksist ve anarşist  hümanizmin ideolojilerine kendilerini asimile etmişlerdi. Buradaki tutarsızlıklardan ve  ikiyüzlülüklerden yoruldum. Tekrar tekrar “ilericileri,” hümanistleri, radikalleri ve barış ve adalet savunan aktivistleri ve onların kapitalizme , sömürüye, adaletsizliğe karşı mücadelelerini dinledim, bu arada işkence sonucu ölmüş vücutları paramparça olmuş inekleri, domuzları, tavukları ve diğer duygu sahibi canlıları, endüstriyel kapitalizmin mezbahaları ve fabrika çiftliklerinde gaddarca sömürülüp öldürülen hayvanları mideye indirdiklerini görüyordum. Holistik kuramlaştırmaların ve sistemli analizlerin şampiyonları olan tek boyutlu solcular hiyerarşi, kölelik, savaş, ırkçılık, çevresel yıkım ve diğer derin ve acil dikkat talep eden krizlerin temellerini gözdenkaçırıyor, bu problemlerin hepsi tür ayrımcılığıyla yakından  ilgili, hepsi de hayvan sömürüsünü insan sömürüsüne ve çevresel tahribata bağlayan zincirlerle birbirine bağlanmış durumda.

4. Aydınlanma ânı

“Radikal” geleneklerin hiçbir şekilde  hayvan ve çevre bakış açısından özgürleştirici bir felsefe ya da  politika olmadığını kavradım. Solculuğu hayvanlara yönelik bir tür Stanilizm olarak görüyordum. Sol, insanın iktidar patolojilerinin derin köklerini kavrayamıyor, kapitalist insanmerkezciliği sosyalist  insanmerkezcilikle değiştiriyordu, bu yüzden asla temel sosyal ve ekolojik sorunları çözemez. Hayvan davranışı konusunda bilim öncesi ve mekanistik modele dayanarak hareket ederken bir yandan da insanları ve hayvanları birbirinin evrimsel bir devamlılığı olarak görmektense ontolojik bir uçurumla birbirinden ayıran düalist zıtlıklar olarak görüyor. Bugüne dek Karanlık Çağlarda çamura saplanıp kalmış, felsefi (hayvan hakları) ve bilimsel (bilişsel etoloji) devrimler, psikolojik olarak şoka girmiş insanlığın ve “uygarlık” denen kanserin  yıkıntılarını temizlemek için hayati öneme sahip yeni paradigmalar ortaya çıkarken Solcuların yanından esip gitmiş.

Gerçek anlamda devrimci bir sosyal kuram ve hareketin sadece tek bir türü değil, bütün türleri ve Dünya’nın kendisini de özgürlüğüne kavuşturacağı sonucuna vardım. “Hepimiz tek bir ırkız, İnsan Irkı” klişesini reddettim, yerine daha geniş bir  vizyon olan şu görüşü koydum :” hepimiz tek bir toplumuz, Biyotoplum”. Bütün baskı çeşitlerinin birbiriyle ilgili olduğunu, derin kökleri onbin sene önce ortaya çıkan tarım toplumuyla başlayan tür ayrımcılığına ve hayvanların evcilleştirilmesine dek uzanan  iğrenç bir hiyerarşi sisteminin farklı yüzeyleri olduğunu görüyordum. Hayvan özgürlüğünden total özgürlük politikasına doğru yol aldım; böylece insan, dünya ve hayvan özgürlüğü mücadelelerini birleştirerek tek konu odaklı yaklaşımları terkettim. Total özgürlük birbiriyle ilgili baskı biçimlerine dair bugüne dek hayal edilenden daha derin ve kapsamlı bir diyalektik bir teori ve  ittifak politikası geliştiriyor. Nihai amacı; küresel kapitalizmde devrim yapıp  toplumu anarşist hatları takip ederek yeniden inşa etmek ve toplumsal dünyayla doğal olanı yeniden harmonize ederek hayvanların özerkliği ve eşit menfaatlerini bizimle beraber sömürüden, acı çekmekten uzakta kendi doğal çevrelerinde, kendi aileleri ve toplumlarıyla paylaşmaya hürmet göstermeyi başarmak.

Böylece vejetaryenizmden veganizme, hayvan refahçılığından hayvan haklarına ve oradan hayvan özgürlüğüne geçtim. Yolcuğumun bu noktasında  pasifizmi terkettim, felsefi ve  politik desteğimi son on yıllarda görülen en dinamik ve tehditkar direniş hareketlerinden olan ALF ve ELF’e verdim. Paralel gruplar olup her ikisi de 1970 ve 1990’lı yıllarda ortaya çıkan ALF ve ELF merkezi olmayan hücreler halinde organize olup, halkın gözünde anonim bir özellik taşır, kimse birbirini tanımaz,  mülkiyete zarar verip hayvan köleleri özgürlüğüne kavuşturarak sömürücü endüstrilere maksimum zarar vererek çalışır. Bu grupların eylemleri cesurdu, süreklilik arzediyordu, ve endüstrilere milyonlarca dolar zarar vermek, hayvanları özgürleştirmek ve bir çok operasyonu tamamen kapattırmak anlamında etkiliydi. 11 Eylül’den sonra FBI bu grupları ülkenin en tepedeki “yurt içi terörist” grupları olarak kabul etti.

UTEP Seneleri

Texas Üniversitesi, El Paso’da 1993 yılında felsefe bölümünde daimi statüye sahip olarak çalışıyordum,  kendimi hem coğrafi hem de kültürel bir çöl içerisinde buldum. Ancak uykuya dalmış bu şehri uyandırmak için anında çalışmaya başladım. Sınıflarımda radikal konular öğretiyor, öğrencilerimi protestolara götürüyor ve sivil itaatsizliğe başvuruyordum. El Paso Vejetaryen Topluluğu’nun başkan yardımcısıydım; o bölgenin  politik merkez üssü olan dinamik bir hayvan hakları grubunu yönetiyordum; yerel radyolarda, TV’de, gazetelerde tartışıyor, konuşuyor ve dahil oluyordum. El Paso hayvanat bahçesinde fena halde dövülmüş bir fili Tennessee’deki bir barınağa kendim götürdüm; yeni bir hayvan barınağı için mücadele ediyordum, düşük gelirli ailelerin hayvanları  için bedava kısırlaştırma yapılması ve agresif hayvan edinme  pratikleri için uğraşıyordum. Şehir konseyinde lobi yapmış ve El Paso’yu ABD’de ABD VATANSEVER YASASI’nın anayasaya aykırı olduğunu ilan eden 300. Şehir olması için oy kazanmıştım- bütün bunlar olurken polislerden, sağcı medyadan ve politikacılardan, ayrıca iş arkadaşlarımdan gelen bütün saldırılara karşı koyuyordum.

Akademisyenlerin çoğundan farklı olarak öğretme eyleminin ve araştırmanın aktivizme ve günün acil konularına bağlanması gerektiğine inanıyorum. Çevresel yıkım, türlerin yok oluşu  ve avcı küresel kapitalizme boğulmuş bir dünyada akademisyenlerin toplumsal dönüşümlerle  ve devrimci değişimlerle ilgisi olmayan  soyut konularla uğraşma lüksü olmamalı. Tersine;  akademisyenler toplumsal hareket ve topluluklarda tahakküm, hiyerarşi, refah ve  iktidarın elitler arasında giderek daha konsantre hale gelmesi, sürüp giden hayvan soykırımı ve gezegen çapında yaşanan ekolojik çöküşün sebepleri ve dinamiklerini anlayacak ve onu dönüştürmeye yardımcı olacak becerilerini kullanan organik entelektüeller olara çalışmalılar.

30 seneden fazladır bir eğitimci ve aktivist olarak, güvenle söyleyebilirim ki hayvan özgürlüğü ve veganizm gibi en temel meselelere temas eden ve tartışmaya açık çok az konu vardır. Marksizm, anarşizm, feminizm, postmodernizm, queer (gay) teorisi, küreselleşme karşıtlığı, sömürgecilik sonrası, eleştirel ırk teorisi ve derin ekoloji gibi bir çok radikal konuyu öğrettimse de ancak veganizm ve hayvan özgürlüğü tartışmalarında hem öğrenciler hem idareciler hem de iş arkadaşlarım yoğun bir şekilde olaya dahil oluyordu.

Polis şefi üniversite dekanına benim protestolarım ve gösterilerim aleyhine yazılar yazıyordu. Sağcı radyolarda benimle dalga geçiliyordu. Bir şekilde içerlemiş profesörler anonim telefonlar açıp benimle  ilgili yalanlar ve dedikodular yayıyordu. Kıdemli idareciler ve akademisyenler beşeri bilimler ve felsefe dalında hayvan haklarını öğretmemi uygun bulmuyordu. Hepsinin sesini kestim, sesimi daha da yükselltim.

2005 yılında  işler ciddi anlamda kızıştı. Haziran ayında, pek de iyi namı olmayan sağcı ABD Senatörü James Inhofe bana, benim departmanıma, üniversite dekanına ve Teksas Üniversiteler Konseyi’ne mektuplar yolladı, Senato önünde  ALF’e verdiğim destek nedeniyle eko-terörizm konusunda duruşmaya çıkıp tanık olmam yönünde baskı yapılmasını istedi. Bu MacCarthyci cadı avını meşrulaştırmayı reddettim. Celseler ben olmadan devam etti, C-Span’de canlı olarak yayımlandı, uluslarası bir izleyici kitlesi önünde olup bitiyordu herşey, izleyiciler arasında en iyi hukukçular ve FBI protokolü de vardı. Şirket ve tarım ticaretinin cephe gruplarından olan Tüketici Özgürlüğü Merkezi’nden David Martosko 20 dakika süren bir konuşma yaparak beni “ALF’in lideri” olarak nitelendirdi, ayrıca “gerçekten tehlikeli bir insan” olduğumu da sözlerine ekledi. Martosko ayrıca öğrencileri ALF’e kazandırdığımı söyleyerek de beni suçladı. Bunlar çok şaşırtıcı suçlamalardı. Çünkü merkezi bir özellik göstermeyen bir harekette lider yoktur, ve ben kesinlikle lider filan değildim. Buna ek olarak öğrencilerin vegan kamplara katılmasına bile zor ikna ediyordum, yeraltı maceraları için 10 sene hapis yatmaya razı olmaları mümkün bile değildi!

Temmuz ayında, İngiltere’de bir dizi hayvan özgürlüğü konuşmasından sonra İçişleri Bakanlığı İngiltere’ye girmemi yasakladı, beni “kamu düzenine yönelik bir tehdit” olarak görüyorlardı. Statüm yurt içi teröristten uluslararası teröriste dönüştürüldü; gerçekten profili yükselttikleri için ne kadar teşekkür etsem azdır. Bunun ardından kendi üniversitemden de politik baskı gördüm, ama bu baskı bana 11 Eylül sonrası üniversitelerin şirketleştirilmesi ve akademik baskı konusunda 600 sayfalık bir tarih ve analiz kitabı yazıp editörlüğünü yapmama vesile oldu. “Akademik Baskı: Akademik-Endüstriyel Kompleksten Yansımalar” (2010) adlı kitapta düşünce  özgürlüğü mitini ifşa ederken bir yandan da baskı, cezalandırma, profesörleri politik inanç ve aktivizmleri bahanesiyle işten çıkartmaya dair bir çok örnek verdim.

Ancak bu sırada düşünmeye başladım: hayvanlara şefkat gösteren insanlarla neden dalga geçiliyor, neden küçümseniyorlar? Neden psikolojik olarak anormal ve ahlâken yanlış kabul ediliyoruz? Neden bizlere kedici köpekçi, insan düşmanı ya da terörist deniyor? Neden veganizm ve hayvan hakları konusu bu kadar büyük tepki çekiyor? Hayvan özgürlüğü konusu neden insan ruhunda çok ilkel ve çiğ bir sinire dokunarak diğerlerinin direnmesine neden oluyor, devletten böylesine baskı görüyor? Neden böylesine tehdit edici bir özelliği var?

Sonuç olarak hayvan haklarının bir çok anlamda hem huzur bozucu hem de devrimci bir nitelik taşıdığı sonucuna vardım, ama bu noktayı anlamak için insanın hayvan refahı-ki her sömürücü ve türcü hayvan refahına saygı duyduğunu iddia ediyor – ve hayvan hakları arasındaki farkı bilmek gerekiyor- hayvan hakları hayvanların sömürmeye yönelik bütün kullanılma biçimlerini yasaklıyor, ve sömürücüler ve türcüler bu görüşü ekstrem bularak reddediyorlar. Refahçılık hayvanların bir kaynak ve bir mülk olduğunu varsayımını asla reddetmezken hayvan hakları  tür ayrımcılığının hiyerarşik sisteminin altını dolduran önyargıları duygu sahibi bütün canlıların eşit şekilde gözönüne alınmasında ısrar ederek bir anlamda havaya uçuruyor. Hayvan refahı her yıl 100 milyar masum canlının öldürülmesine neden olan o geniş hayvan sömürüsü sistemini değiştirmiyor, sadece  küçük teknik ve idari detaylarda değişiklikler meydana getirerek “acıyı azaltmaya” ve hayvanların öldürülmesini “insanca” yapmaya çalışıyor. Aydın insanlar daha “insancıl” bir  Auschwitz istemediler, 19.yüzyıldaki kölelik karşıtı hareket de kölelere daha iyi davranılmasını talep etmedi. Kötülükte düzenleme yapılamaz, ancak tamamen ortadan kaldırılabilir, bir köleye “insanca” davranmanın tek yolu  onu özgür bırakmaktır.

Hayvan hakları mantık olarak refahçı değil de kölelik karşıtı olduğu için insanlara ve insan toplumlarına iki tehdit yöneltmiş oluyor: öncelikle maddi veya ekonomik bir tehdit, ikinci olarak sa psikolojik bir tehdit. Hayvan hakları potansiyel olarak  her bir hayvan sömürüsü biçimini yok etmek amacında olduğu ve böylece küresel kapitalist makinenin büyümesinde yaşamsal bir öneme sahip dev bir hayvan köleliği sistemine son vermek istediği için ciddi bir ekonomik tehdittir.Örneğin; İngiltere’de ilaç şirketleri ekonomiye en büyük katkıyı yapan 3. gruptur, aktivistler burada bir çok üretici firmanın işini kapatmasını sağladı, binlerce laboratuar hayvanını özgürleştirdi, bir çok laboratuara saldırdı, Cambridge Üniversitesi’ndeki biyomedikal tesislerde üretimi durdurdu, ve ciddi anlamda Oxford Üniversitesi’nde bir araştırma kompleksi yapılmasına yönelik planları çöpe attırdı.

Bu durum gerçekten ciddi bir durum ama psikolojik tehdit daha derin. Hayvan özgürlüğü nedeniyle toplumdaki her insan tehdit altındadır, ister hayvanları sömürmekten doğrudan bir ekonomik çıkarları olsun isterse olmasın farketmez; çünkü hayvan özgürlüğü insanların kimliklerinde, değerlerinde, kişiler arası ilişkilerinde ve günlük hayatlarında derin değişimler anlamına gelir. Hayvan özgürlüğü ihlal edilemez sanılan bir sınırı ihlal eder, bu sınır en az ensest kadar derinlere işlemiş ve evrensel bir yasaktır. İnsan ve insan olmayan doğanın arasındaki ayrımı kaşımak tabudur.  Batı uygarlığı tarihi boyunca düşünürler hayvanları makinelere ya da nesnelere indirgeyen ve böylece bizleri hayvanlar aleminden koparan, bizi diğer bütün canlıların sadece bir araç görevi gördüğü bir konuma dek yücelten estetik bir yalan örmüşlerdir. Hayvan hakları, bizleri  hayvanlar ve kendimiz hakkındaki yalanlarla yüzleşmeye zorlar.

Önceki özgürlük hareketleri belli grupların başka grupları ezdiği belirli durumlar hakkında bilgi verirken hayvan özgürlüğü bütün insanlığı bir baskı grubu olarak görür; hayvan özgürlüğü sadece beyaz ya da erkek üstünlüğü iddiasına saldırmakla kalmaz, insanın üstün olduğu fenomenine de saldırır, bu olgu evrensel bir ideoloji ve sınıf, ırk, etnisite, din, cinsiyet, ulus ya da başka sınır tanımayan günlük bir pratiktir. Nobel ödüllü  yazar Isaac Bashevis Singer hayvanlara göre“ bütün insanlar bir Nazidir; hayvanlar için burası Sonsuz Treblinka’dır” demiştir

Hayvan özgürlüğü toplumsal ve psikolojik gerçekliklerimizin yeniden organize edilmesini talep etmek anlamında devrimcidir. Hayvan özgürlüğü tamamıyla farklı bir ekonomi, bilim modu, dünya bakışı, kültür, ritüeller, toplumsal pratikler ve kimlikler talep eder; insanlığın (özellikle Batı toplumunun) son on bin yılda “uygarlık”la hükmederek geliştirdiği kavramsal haritayı reddeder. Gerçekten de hayvan özgürlüğünün meydan okuduğu kimlikler ve gelenekler; Homo genusunun ortaya çıkışı ve et tüketimindeki artışla ve hayvanları avlamak, öldürmek ve tüketmek için kullanılan aletlerin ve ateşin geliştirilmesiyle beraber neredeyse iki milyon yıl öncesine dek gidiyor.

Hayvan özgürlüğü; ahlâk evrimimiz ve  politik mücadelemizde, insanların hayvanların en temel haklarını hak ettiğini öğrendiği, bu hakları onlara verdiği ve sosyal kurumlarını, pratiklerini, ve mentalitelerini uygun şekilde değiştirdiği sıradaki mantıksal ve gerekli adımdır. Hayvan özgürlüğü insanların son iki yüz yıl içerisinde yaptığı en ilerici etik ve politik gelişmelerin üzerinde yükseliyor. Hak, eşitlik, şiddete başvurmama kavramlarını bir sonraki seviyeye taşıyor, hümanizmin sunî moral ve legal sınırlarının ötesine geçiyor ve böyle yaparak tür ayrımcılığı dahil bütün önyargılara ve hiyerarşilere meydan okuyor. Martin Luther King’in şiddet ve ayrımcılıktan uzak paradigmatik “dünya evi” vizyonu, eşitlik ve barış değerleri bütün hayvan türlerini kapsayacak şekilde genişletilmedikçe her yanından kan akan bir mezbahadan başka bir şey değildir.

Bu yüzden hayvan özgürlüğünün devrimci anlamları her alanda ona karşı yoğun bir direnç gösterilmesini çok iyi açıklıyor.

Hayvan özgürlüğü ekolojik felaket kâbusu uzaklaştırmak için yeterli bir koşul değil; çünkü hayvan özgürlüğünün toplumsal adalet ve ekolojik hareketlerle açık açık ortaya konması gerekiyor. Ama hayvan özgürlüğü devrimci bir değişim için gerekli bir koşul ve hayvanlara yönelik tavırlarımız ileride hayatta kalıp kalmayacağımızı anlamak için bir litmus testi görevi görüyor.

Açık olalım: reform için değil devrim için mücadele ediyoruz; insancıl efendiler için değil köleliğin sona ermesi için mücadele ediyoruz. Hayvan özgürlüğü insan kulaklarının duyduğu en radikal fikri ilerilere taşıyor: hayvanlar bizim giysimiz, kaynaklarımız, yiyeceğimiz, eğlence araçlarımız değiller; onlar bizim amaçlarımız için değil kendi amaçları için varlar.

Bugüne dek verilen bütün mücadeleler görece kolay oldu. Şimdi iş zorlaşıyor. Tür ayrımcılığı hem evrensel hem de iliklere dek işlemiş durumda; tahakküm ve  hiyerarşinin olasılıkla ilk örneği olup bir virüs gibi bütün gezegene ve bütün insan tarihine yayılmış. Sorun Batı kültürü ya da modern dünyayla sınırlı değil, ortada ütopik bir geçmiş ya da yeniden hayata geçirilecek radikal bir alternatif yok. Sorun, insan türünün kendisi; insan türü nadir istisnalar dışında  şiddet dolu, yıkıcı ve emperyalistik özellikler barındırıyor. Evrensel olarak insanların hayvanları sömürmede  menfaatleri var ve bunun kendilerine tanrı tarafından verildiğini düşünüyorlar. Bu tavırları değiştirmek insanbilincinin merkezi sinir sistemini değiştirmek demektir.

Bizim görevimiz  işte bu- ne fazlası, ne azı.

Ve sonrası…

Sınırlandırılmayan tutkularımın, keskin eleştirilerimin ve aktivizmin net sonucu ise akademik kariyerimin sona ermiş olması: Doçent doktor kademesinde kaldım ve ulusal pazarda kara listeye alındım. Ama özür dilemek yok, pişmanlık yok. Ben temel tutkusu  asla itaat etmek, konforme olmak olmayan, kariyer hedefleri peşine düşmeyen, felsefeyi yeniden tehlikeli yapmak isteyen, halka ait tartışılan bir entelektüel olmak , eleştirel kuramı ve politik müdahilliği bizleri insan evrimi ve dünya tarihinde son derece kritik bir kavşağa getirip bırakan bütün psikolojik, sosyal ve ekonomik yapıları devrimci anlamda dönüştürmek için kullanan o  sayısı az akademisyenlerden birisiyim.

Çevresel yıkım, türlerin yokoluşu, insan nüfusunda aşırı artış, küresel kapitalizm, kaynak ların azalması, inanılmaz hızlı bir iklim değişikliği ve şiddeti sürekli artan bir hayvan Soykırımı ile dolup taşan bir dünyada akademisyenler bütün kademelerde acilen gereken ihtiyaçlarla ilgisi olmayan soyut konularla uğraşma  lüksüne sahip olmamalı. Ego saplantıları ve narsisistik kariyer hedeflerini sosyal ve ekolojik çöküşü  değiştirmek için bir kenara bırakmalılar ; bu çöküşü durdurmak için on bin yıllık tahakkümcü kültürlerden ve Homo rapiens’in çok daha uzun süren tiranlığından ciddi bir şekilde  kopmak gerekiyor.

Benim hayatım ilkesel bir bağlılık, sonsuz bir mücadele öyküsü: hakikat, aydınlanma, adalet, ve barış öyküsü; kendime , başkalarına ve bu dünyaya o değişimi getirebilme mücadelesi. Mücadele devam ediyor, asla sona ermeyecek.  Sürekli değişen hayatıma devamlılığı ve tutarlılığı da bu sağlıyor zaten.”

Cem

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s