İnsanbiçimci yanılgılar

Tuhaf bir kuş mu dersiniz? Hayır, o, kuş yuvasında uyuyan bir Homo domateus.

Bu fotoğraf bakanlarda tuhaf şekilli bir domatesin üzerine bir insan yüzü çizildiği için bir takım duygular uyandırdı. Resme verdiğimiz tepkinin farklı olmasını sağlayan şey, onun insanşekilli görünümü. Peki ya domatesin üstüne insan yüzü çizmeseydim, o zaman sadece bir nesne, bir domates ya da içi boş bir kuş yuvası mı görecektik?

Burada fotoğrafı  kültürel değer ve inanç sistemimize hâkim olan psikolojiyi göstermek için kullanıyorum. Bu da ibâdet yerlerindeki duyguların, üstün varlıklar  olarak gösterilen insan imajları üzerine yapılandırıldığını açıklıyor. Tarihsel olaral Mısır, Suriye, Yunanistan, Roma ve Çin’deki dini hikâyeler bir çok insanmerkezci tefsirle doludur ve  “sadece insana özgü bir teleoloji”ile uyum halindedir, yani evrende bir hiyerarşi sistemi bulunur, insan bu sistemin sorumluluğunu taşır; bu duruş modern günlere dek devam etmiştir.

Mitlerde, masallarda ve dini mesellerde insanbiçimci akıl yürütmenin kanıtları bulunabilir. Şeytani varlıklar, cinler ve cehennemî yerler sürekli hayvansal formlara sahiptir, oysa melekler, tanrılar ya da üstün varlıklar insan nitelikleriyle bezenmiştir (Michelangelo’dan William Blake’e dek). Diyelim ki sadece insanlar cennete gider, insan olmayan canlılarsa cehenneme gider. Ama insanın neyi hayâl edip dilediği ile var olan şeyin ne olduğu arasında bir bağlantı yoktur.

Kadim dinlerin altın çağa ait olduğu doğru mudur? Tarihî kayıtlara göre büyük öğretilerin öğretildiği altın çağ aynı zamanda kaos ve savaşla dolu karanlık bir çağdı. Chuang-Tze, Sokrates, Konfüçyus, İsa ve Buda gibi aksiyal dönemin büyük beyinleri yaşadıkları dönemlerdeki gaddar ve hunhar kan dökmeler ve cinayetlere yönelik çaresiz bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Buna benzer bir örneği kadim Mahabharata hikâyesinde anlatıldığını görüyoruz, Arjuna ve Krişna arasında savaş sırasında yaşanan diyalogda Krişna Arjuna’dan Karna’yı, yani acımasız düşmanını yenmesi için bütün kuvvetini toplaması konusunda uyarıyor. Bir diğer örneği ise Homer’in iki epik şiirinde görebiliriz:İlyada ve Odyssey. Bu hikâyeler tarihin şiddet yüzünden sürekli sıkıntı yaşadığı konusunda bizi ikna ediyor.

Roma İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Düşüşünün Tarihi adlı kitabın yazarı Edward Gibbon 18. yüzyılın en büyük tarihçisidir. Karamsar bir bakış açısıyla şunları söylemiştir Gibbon: “ Tarih insan türünün suçları, kötülükleri ve talihsizliklerinin kaydedilmesinden başka bir şey değildir.” Savaş teknolojileri ok ve yayın kullanılmasından, kılıç, barut, deniz savaşları , kimyasal, biyolojik ve nükleer silahların kullanılmasına dek gelişmiştir. Heidegger “bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” dediği zaman, ümitvar mıydı?

İnsanbiçimci düşünce, tür ayrımcılığının kehâneti gibidir, insan merkezci kuramsal bir pozisyon olan tür ayrımcılığı değer yargılarımızı konumlandırdığımız bir ölçüttür. Plato’dan Heidegger’e dek temelde varoluşun doğası konusunda odaklanan (insana göre) ontoloji diğer canlıları ahlâki çemberimize dahil etmeye yönelik genel bir direnişten etkilenmiştir. Neden? Çünkü onların görünüşleri bizimden farklıdır.

Ama neden evren sadece insan meseleleriyle ilgilenip hem uzayda hem de dünya üzerinde var olan diğer canlılara eşit bir alâka göstermesin ki? İnsan merkezli bir evren kurmak insanın kendi kendine gelin güvey olması demek,  aynen Batlamyus’un kozmolojisi gibi, ona göre de dünya evrenin merkeziydi. Kavramsal olarak hayvan devrimi Kopernik devrimine eşittir: insan merkezli bir dünya görüşünün geçerliliğini iptal ederek bu görüşü daha derin bir etikle, varolan herşeyin kutsallığı ile değiştirir.

İşin hakikati şu ki; bizim türümüz milyarlarca türden sadece biri; uygarlığımız ise bütün evrim süreci içinde küçücük bir başarı örneği ve gezegenimiz de evrende akıp giden toz serpintisi arasında sadece bir zerreden ibaret. Eğer kozmik bir bilinç varsa o zaman bu bilinç evrenin her bir kısmını, her bir gezegeni ve her bir canlıyı korumaya almış olmalı.

Dahası,  homo sapiens’i tahtından eden kişi, Türlerin Kökeni adlı eseriyle Charles Darwin’di. Darwin insanların kuyruksuz maymunların torunları olduğuna dair güçlü kanıtlar ortaya koyabildi. Darwin’in teorisine göre her bir tür hayatta kalabilmek için kendini korumak zorundadır. İnsan ya da  insan olmayan canlılar ve buzullardan yağmur ormanlarına kadar yaşam alanlarının hepsi istikrarlı bir iklim ve ekosistem içerisinde dengeli karşılıklı ilişkiler bütününün insafına kalmış durumda.

Yukarılarda bir yerde öfkesi ve bilişsel yeteneği bizimki gibi olan ve sevgi, öfke, intikam, onaylama ve onaylamama gibi duygularımızı anlayabilen bir varlık olduğu düşüncesi kesinlikle insanbiçimci bir akıl yürütmeye dayanır; çoğunlukla efsane ve mitleri gerçeğe dönüştürür. Zaten bu tür bir düşünce uzaydaki diğer canlıların zekâsıyla boy ölçüşemez. Kendi galaksimizde en azından bin adet teknolojik anlamda gelişmiş uygarlık olduğu düşünülüyor, bazı bilim adamları arasında bu konuda bir konsensus olduğu söylenebilir.

İnsanbiçimci benzetmenin başka bir örneği de Kierkegaard’ın   Korku ve Titreme (1843)’teki İbrahim’in öyküsüdür, Kitapta K kendi kişisel ikilemini anlatır (etik mi inanç mı?) bunun yanı sıra varoluşsal temalardan, anksiyete ve çaresizlikten de söz eder. Tanrı kendisinden akıl dışı bir talepte bulunup oğlu İsmail’i kurban etmesini isteyince çok büyük bir endişe yaşar. Kierkegaard bu çaresizliği, yani ruhun hastalığını tedavi etmek için tek ilacın Tanrı’yla doğrudan bağlantı halinde olmak olduğu sonucuna varır. Ama görünüşe göre K’nın hikâyesindeki Tanrı manipülasyon yeteneğine sahiptir. K’nin analojisi oldukça insanbiçimci bir örnektir.

Kierkegaard’ın mesajı işkence dolu bir varoluştan kurtulmanın tek yolunun bir inanç sıçraması olduğuydu. Tanrı’yı seçerek (bir hiyerarşi) İbrahim oğluyla arasındaki doğal ilişkiden vazgeçmek zorundadır ( Dünya’yla aramızdaki biyolojik ilişki gibi). K’nın ölümlü bir varoluşla ebedî bir yaşam arasındaki seçimi, erken Yunan filozofları arasında yaygın bir söylemdi.

Kierkegaard’ın ruhsal hayatı desteklemek amaçlı argümanlarından ayrı olarak hikâyenin sembolik anlamı, insanın doğal hayatından ve dünyasal zorunluluklardan koparak kendine yabancılaşmış bir insanı yansıtır, bu görüş Budist etiğe zıt bir görüştür. Bakışlarımızı göklere kaldırıp cennete bakmak yerine bütün canlıların acılarına cevap vererek burada, dünyada merhameti yaymak zorundayız.

Kozmik bir zekânın varlığını kabul etsek bile, o bilinemez ve düşünülemez. Son zamanlarda bilim adamları dinsel inançların insan genleri ve  batıl inanç ve hayvan kurban etmek dahil ritüellerle bağlantılı olan eski sürüngen beynimizden etkilendiğini ortaya koydu.

Ünlü biyolog ve filozof Julian Huxlley insan tarihinin kökeni üzerine akılcı bir açıklamayı tercih ederek şunları söylüyor: “Araştırmalar (doğal tarih, genetik, psikoloji…) tarih öncesi dönemin İlahi olanın iradesinden değil biyolojik evrimden kaynaklandığını kanıtlamıştır. İnsan yaşamının esası temelde sosyal ilişkileri aracılığıyla gözlemlenir ve anlaşılır”.

Zaman kavramımızın, sonsuzluk kavramımızın genelde dünyanın kendisiyle bir bağlantısı yoktur. Ancak insan ilişkilerinin sınırları içerisinde bir önemi vardır. Evrenin gizemi tahmin edilemeyen güçlerden, patlama ve yanma gibi galaktik eylemlerden oluşur ve bizim ihtiyaçlarımız ve arzularımızla bir ilgisi yoktur.

Aydınlanma düşünürü  Kant bunu Salt Aklın Eleştirisi adlı yapıtında açıkça ortaya koymuş ve olgusal dünyanın(yani gözlenebilir olanın) ardındaki gizemin bilinemez olduğunu; çünkü duyularımızın mental ve fiziksel aygıtlar olarak sınırlı olduğunu söylemiştir.  Numenal ya da kendi kendilik açıklanamaz. Bu tür “bilmem”ci bir ontoloji bizlere irademizle seçme özgürlüğü verir. Kant diğer hayvanlara yönelik nezaketimizin daha ahlâklı bir özne olmamıza yardım ettiğini düşünür.

Hayvanlara yönelik zulme net bir şekilde karşı olan Schopenhauer kişisel bir tanrı düşüncesinin tamamen insan yapımı bir kavram olduğunu düşündü. İnsan merkezli bir dünya görüşü bize diğer hayvanlar üzerinde  mutlak bir güç bağışlar; bu görüş hayvanlar aleminin yok olmasına sebep oldu; bu durum hayvanlar üzerinde uygulanan transgenik teknoloji ile daha da  kötüye gidiyor.

Yaşayan gezegen toprak ve denizin değişen evrelerinden oluşuyor, türler ortaya çıkıp evrim geçirmeye devam ediyorlar, ölüm diye bir şey yok, sadece görünme ve gözden kaybolma var. Böylesine büyük bir ölçek dilsel yeteneklerimizin ya da hayâl gücümüzün ötesinde kalıyor. Bu bilinemeyecek birşey, kulakları yok, gözleri yok, ağlayışlarımızı duyacak duyguları yok, bize özel önem gösterecek ya da dileklerimizi duyacak türden duyguları yok.

İnsanbiçimciliğin mentalitesi ve psikolojisinden bir kez kurtulduğumuzda önümüzde büyülü bir dünya oluşacak: diğer canlıların şaşılacak yönleri, zekâları, neşeleri ve mücadeleleri, şefkat gösterme, işbirliği yapma ve birbirleriyle iletişim kurma konusundaki sıradışı yetenekleri ve yüzme, uçma, koşma, hatta biçim değiştirmedeki mükemmel becerileri.

Özerk, ahlâki özneler olarak her bir insan akılcı düşünerek kendi seçimlerini yapar, bunu derken duyarlı ve sorumlu davranmayı kastediyorum.  Hepsini birleştirici bir hikâye oluşturmadan, insanlar gene de Buda’nın öğretilerinin kıymetini bilebilir,  Gospeller ve Jainizmin şiddet içermeyen yöntemlerini takdir edebiliriz. Hepimiz dünyaya aitiz. Ama önce, dünyayı bencilce görmekten ve ona bencilce değer vermekten vazgeçmek zorundayız; kendi türümüz ve bizden farklı görünen canlılar için gerçek adalete ulaşmanın tek yolu bu.

Çeviri: CemC

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s