Hayvan Tarihi: Sürüden Ayrılmak


Bir Grup Düşünür Homo Sapiens’in Ötesine bakıyor

Alex Lichtenstein, Rice Üniversitesi.

Eski bir akademisyen arkadaşımın asi oğlu babasına şöyle takılıyordu: “tarihte işler nasıl, baba?”

Aslında haklı olduğu bir nokta var. Geçmiş çoktan oldu bitti, yeni birşey bulmak bu yüzden biraz zor. Arkaeologlardan farklı olarak çok az tarihçi gizli hazineleri keşfeder, ya da varolduğundan haberimiz dahi olmayan geçmiş bir uygarlığın sırlarını açığa çıkarır.

Aslında en başarılı tarihçiler geçmişten gelen o bildik materyali yeniden inceleyen ve bunu da yeni şekillerde düşünerek yapan insanlardır. 40 yıl önce 60’lı yılların devrimlerine entelektüel bir devrim de eşlik etmişti, tarihçiler işçilerin, göçmenlerin, kadınların, AfroAmerikalıların, Chicanoların (latin kökenliler) ve diğer marjinal grupların yaşamlarını incelemeye başladılar. Önceden kralların ve devlet adamlarının baş rolü oynadığı bir sahnede yan rollerde oynayan sıradan insanlar artık sahnenin en önüne gelmişti.

Son zamanlarda ise, tarihçiler tarihi diğerlerinin sesleriyle anlatılmış diğer grupların  iç yaşamlarını değerlendirmeye çalıştılar- heteroseksüelliği öne çıkaran bir toplumda gayleri ya da emperyalist devletlerin sömürge olmuş bireylerini incelediler.

Ancak gezegen üzerindeki neredeyse her insan grubunun öznel bakış açısı artık yazılı tarihin bir parçası olduktan sonra geriye ne kalıyor? Hayvanlar kalıyor.  Evet, tarihte işler nasıl? Sıra hayvanlarda. 30 yıl önce yeni sosyal tarihin bir parodisi olsun amacıyla Charles Phineas (takma isim) bir yazı yazdı ve yazısında evcil hayvanların tarihinin aslında sahiplerinin tarihi olduğunu söyledi, tarihin sahip olunanla değil sahip olan toplumla uğraştığını yazdı. Tabii Prof. Phineas aslında dalga geçerek yazdığı bu konuyu yeni tarihçi kuşağın temel alarak bir şeyler üreteceğini bilmiyordu.

Fox News ve Rush Limbaugh’nun bu konuyla dalga geçeceğine kuşku yok; ama aslında hayvanların da kendi öznel tarihleri var.

Öne  çıkan bir kaç tarihçi hayvanların sadece yük hayvanı olmadığı, materyal kaynak olmadığı ya da uygarlığın yayılmasına yönelik vahşi tehditler olmadığı, evcilleştirilmek, yenmek ya da yok edilmek üzere var olan canlılar olmadığını tartışmaya başladı. Aslında hayvanlar kendi kimliklerine özgü şekillerde davranıyorlar, ve bağımsızlıkları da insan tarihine bazen şaşırtıcı şekillerde damgasını vuruyor. 1960’larda ortaya konan tarihin kelimeleriyle söylemek gerekirse, hayvanlar bir özneler. Eğer ırkçılık tarihçilerin AfroAmerikalıların tarihini inceleme biçimlerini olumsuz anlamda etkilediyse (ki öyle oldu) “tür ayrımcılığı” da insanların hayvanlar hakkında yazdıklarına aynı etkiyi yapıyor. Şu ana dek öyleydi.

Ama hayvanların öznel tarihini nasıl yazacağız?”Konuşma engelli”lerin tarihinden nasıl söz edeceğiz; hayvanların yazılı kaynakları yok, ayrıca sözel tarihleri de bulunmuyor. Gene de yaratıcı tarihçiler ortak kaynaklara yeni gözlerle bakarak geçmişte insan-hayvan ilişkisini yeniden görmeye çalıştılar. Bunu yapan ilk kitaplardan biri Harriet Ritvo’nun 1987 yılında basılan kitabıydı: The Animal Estate: The English and Other Creatures in The Victorian Age, bu kitapta yazar Viktorya İngilteresi’ndeki sınıf  ilişkilerinin sembolize edilmesinde hayvanların rolünü inceliyordu. Ritvo’nun kitabı 19.yy İngilizlerinin evcil hayvanlara, büyük baş hayvanlara ve kuduz köpeklere, avcılığa nasıl davrandığının ayrıntılı bir sosyal tarihini gözler önüne koyuyordu.

Ancak Ritvo’nun anlatısında hayvanlar gene insan eyleminin nesneleri olarak karşımıza çıkıyorlar, ister ödül olarak isterse halk sağlığına yönelik bir tehdit ya da egzotik hayvanlar olarak. Daha yeni çalışmalar ise hayvanlara kendi sesini veriyor. Erica Fudge 17. yy’daki hayvan tarihiyle ilgili yazılarla ilgili önsözünde hayvanları değişim yaratan, yani tarih yazan canlılar olarak anlatıyor (Renaissance Beasts).

Bu yaklaşımın iyi bir örneği ise Virgina DeJohn  Anderson’ın Creatures of Empire: How Domestic Animals Transformed Early America adlı eseri, bu göz kamaştırıcı çalışma Kuzey Amerika’da Kızılderililer, sömürgeciler ve büyükbaş hayvanlar arasındaki etkileşimleri inceliyor. Anderson’ın kitabı geçen yıl basıldı, hayvancılık konusundaki geleneksel yazılı kaynaklara dayanıyor, Sömürge yerleşimleri ve Kızılderili-Avrupalılar arasındaki ilişkileri inceliyor. Ama asla insan kontrolüne alışık olmayan büyük baş hayvanlar bu tarihe yön veren aktörler arasına giriyor: bu hayvanlar sadece toprakta deği onlarla uğraşan insanların kalplerinde ve beyinlerinde de değişimlere yol açtılar.

İngiliz hayvan besiciliğinin yakın denetiminden kurtulan evcilleştirilmiş hayvanlar Amerika’da resmen özgürlüklerine kavuşmuştu. Tütün ekmekle meşgul olan sömürgeciler tarafından fazla kontrol altında tutulmadıkları için bir çok büyük baş hayvan ve domuz tekrar yabanileşti. Bu hayvanlar ardından Kızılderili topraklarına girdi,  Avrupalıların yayılmasına yardım ettiler. Böylece Anderson biraz da haklı olarak büyük baş hayvanlar Amerikan tarihi anlatısında kendine yer edinmiştir, diyor. Hayvanları anlatısına katarak Anderson koloni yerleşimleri ve kültürel çatışmaları yeni bir şekilde anlatmayı başarıyor.

Bazı akademisyenler daha da  ileri gidiyor, insanları hayvan merkezli bir tarihten silmeseler bile en azından ikincil bir role koyuyorlar. Montana’da geçen yıl düzenlenen bir konferansta Brett Walker adında genç birisinin Yellowstone Ulusal Parkı’nda kurtların tarihi ve yeniden parka dahil edilmesine dair kurt merkezli bir yazı sunduğuna tanık oldum. Walker arkadaşlarının kendisiyle dalga geçmesine bayağı bir katlanmak zorunda kaldı dışarıda, ama  içeride Yellowstone’un hikâyesinin orada yaşayan kurtların davranışı dikkate alınmadan anlaşılamayacağına dair son derece ikna edici bir sunum yaptı- burada söz konusu olan davranış kurtların kendi içgüdüsel mantığından kaynaklanıyordu, insanların kendi bölgelerine müdahale etmesine yönelik basit bir tepkiden daha fazla birşeydi, diyordu Walker.

Montana Eyalet Üniversitesi’nde Japon tarihi öğreten Walker Japonların kurtlara yönelik derin hürmeti ve sonra da kurtların yok edilmesine dair insanı afallatan türden orijinal bir kitap yazdı, kurtlarla ilgili söz konusu perspektifi bu çalışmasıyla oluşturduğunu söyleyebiliriz. The Lost Wolves of Japan adlı kitabında Walker Yellowstone’daki kurtları gözleme deneyiminin Japonya kurtlarının özne olduğu, kendi tecrübeleri ve  hikayeleri bulunan yaşayan ve nefes alan canlılar olduğunu anlamasına yardım ettiğinin altını çiziyor. Soyu tükenen kurtlar ülkenin geçmişine dair daha önceden duyulmamış türden bir perspektifi barındırıyorlar. Şimdilik kitap hayvanların duygusal yaşamları olan ve tarihsel yaşamlar tecrübe eden kompleks canlılar olduğunda ısrar etmesi anlamında bütün tarih kitaplarının ötesine geçiyor.

Tarih akademisyenliğinde yaşanan bu hayvan adımı,  hayvan çalışmaları ya da insan-hayvan ilişkileri olarak bilinen daha büyük bir entelektüel trendin bir parçası. Çevre tarihi, psikoloji, kültürel coğrafya, biyoetik ve antropoloji alanlarında eklektik olarak hareket ederek akademisyenler insanların kimliklerini hem bahşi hem evcil hayvanlarla olan  ilişkileri etrafında nasıl yapılandırdığını düşünmeye başladılar. Hiç bir alan adakemik yayınlar olmadan başarılı olamaz, hayvan incelemeleri de istisna oluşturmuyor, Society & Animals yılda dört kez yayınlanıyor ve “insan yaşamlarında hayvanların kapladığı yeri keşfetmeye”  çalışıyor.

Hayvan tarihine yönelik bu çalışmalar tarihe yönelik bir nötr yaklaşım değil. Siyah ve kadın tarihinin 1960’larda siyah ve kadın özgürlük hareketleriyle beraber ortaya çıkması gibi, bu yeni çalışmalar da kısmen günümüzün hayvan özgürlüğü projesinin bir parçası. Diğer disiplinlerdeki meslektaşları gibi, yeni hayvan tarihçileri hayvan haklarına güçlü etik bir bağlılık hissediyor ve insan türünün diğer türler üzerindeki sözde doğal tahakkümünü reddediyorlar. Fudge’ın sözleriyle söylemek gerekirse, akademiyle mezbahayı birbirine bağlıyorlar.

Bu akademisyenlerin çoğu ilhamını 1975 yılında yazdığı Animal Liberation kitabı hayvan haklarının ilk manifestosu sayılan Peter Singer’dan alıyor. Ama vejetaryen olmasanız bile- burası sonuçta Teksas- bu kitabı kaçırmayın. Hayvanların tarihini yeni şekillerde düşünmek bizim insan olmanın ne olduğu üzerine bir kez daha düşünmemize yer açıyor. Fudge’ın söylediği gibi, insanlar hakkında daha fazla şey öğrenebiliriz, bunun için olmadıklarını  iddia ettikleri şeyin ne olduğunu anlamamız yeter: hayvan.

Çeviri: CemC

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s