Merhamet ve Eylem


Dr. Steve Best

Etiğin, eylemin ve motivasyonun kaynağı nedir? Bunun cevabı, kişinin doğa teorisine dayanır. İnsanlar rasyonel ve mantıklı varlıklar mıdır, yoksa temel olarak içgüdülerine ve hislerine göre mi davranırlar? Temel olarak düşünmeye yönelik bir özümüz mü var yoksa bizler uzun bir evrimsel tarihin hayvansal ürünleri miyiz? Bu sorulara verdiğimiz cevaplar, hayvan haklarıyla alakalı eylemleri gayrete getirmek ya da bu konudaki fikirleri etkileme biçimlerimize şekil veriyor.

İnsanın doğası meselesi, felsefe tarihi boyunca sürmüştür, Batı geleneğinin çoğu bizlerin temelde rasyonel varlıklar olduğumuzu, ihtiraslarımızın ve vücutlarımızın özümüze kıyasla kazara meydana geldiğini hatta bunların hakikata ulaşma yolunda mağlup edilmesi gereken engeller olduğunu ileri sürmüştür. Plato, Aristo, veya Kant gibi filozoflara göre soyut akıl insan varoluşunun mihenktaşıdır ve bizleri hayvanlardan ayıran temel kriterdir. Hristiyanlık gibi, felsefe ve bilim de, insanlara ruhun ve aklın eşsizliğinin altını çizerek yanlış bir antropolojik bir kimlik vermiştir. Etik de tipik bir biçimde soyut terimlerle tanımlanmış ve realitenin rasyonel yapılarına boyun eğmeyle, kozmosu yönettiği söylenen ebedi doğal yasalara boyun eğmeyle ilgilenmiştir.

Ancak etik,  ahlaki hayatın kökenlerini hayvan topluluklarına, ve akıldan çok hislere yerleştiren evrim teorilerinden ayrı bir biçimde düşünülemez. Evrim terimleriyle söylemek gerekirse, akıl, sahneye çıkan son oyuncudur ve mantıklı düşünen beyin, kurallarla yönetilen toplumların oluşmasından sonra etik üzerine düşünmeye başlamıştır. Frans De Waal’in “Good Natured:The origins of Right and Wrong in Humans and Other Animals-İyi Huylu:Doğru ve Yanlışın İnsanlarda Ve Diğer Hayvanlardaki Kökenleri” adlı eserinde etik içeren davranışların en azından primat topluluklarıyla başladığını ve oradan da insan hayatına doğru genişlediğini ispatlıyor.

Türlerin ve  o türe ait olanların tarihinde, doğru ve yanlışla alakalı kabullenmeler yakın aile ve topluluk ortamlarındaki sempati ve empati yoluyla oluşmuş olup,  Peter Singer’ın “genişleyen şefkat çemberi” dediği şeye doğru yol almıştır. O zaman, ahlaki kaygılarımızın, ahlaki hislerin ve eylemlerin kökünün bulunduğu hayvan dünyasını da kapsayacak şekilde genişletilmesi üzerine yapılan tartışmalar biraz  ironi içeriyor denebilir.

En azından Pascal, Hume ve Rousseau’dan itibaren etik teorisinde,  etiğin köklerini sempati ve empati gibi en başta yer alan hislere dayandırmaya çalışan bir hareket olmuştur. Akıl ve mantık değil, ihtiras ve merhamet, etik hayatın kıvılcımlarıdır. İhtiras birşeyle ilgili hissedilen duygulardır, ve aynen içgüdüler gibi insanları eyleme geçirir, ve işte bu eylemlerden birisi de etik davranıştır. Ancak ihtiras herhangi bir amaca ya da hedefe doğru da yöneltilebilir, aşk ya da evrensel toplum veya nefret ya da ırkçılık da olabilir bu hedef.

Merhamet; hissetme yeteneği olan bir başka canlı için veya onunla beraber birşeyler hissetmektir; bizleri birbirine başlayan en temel güçtür. Merhamet; hissedebilen bir başka canlının çektiği ızdıraba verilen cevaptır. Bu da diğer canlının acısıyla empati yoluyla özdeşleşme yoluyla olur. Empati ; farklılık algısını kıran ortak bir tecrübe ve duygusal bir bağ yaratır. Merhamet bu yüzden bizleri eyleme çağırarak otantik ahlaki ve politik varlıklar olmamızı sağlar.

 

Merhametle birbirimizle doğrudan ilişki kurarız, sınıf, cinsiyet, veya tür gibi hiçbir önyargı ya da ayrıma uğramadan olur bu; kendimizi ortaya koyarız  ve diğerinin acısından etkilenmeye açık bir hale geliriz. Budizmin söylediği gibi, merhamet insanın aydınlanmasında anahtar görevi görmektedir. Empati ve eylem yoluyla hayatın bütünündeki birliği ve bağlılığı kavrarız, hislerimizi ve farkındalığımızı genişleten daha büyük ve daha zengin özdeşlemeler kurarız.

Merhametin mantığı evrenseldir ve türler arası geçiş sağlar bir formdadır, öyleki kimin kendi merhametine uygun bir nesne olup olmadığı konusunda hissetme yeteneğine sahip canlılar arasında keyfi sınırlamalar koyan birisinin kendisine merhametli demesinin hiçbir manası yoktur.

İnsanlar, insanlık tarihini ahlaki toplumun sınırsızlığına etik anlamda bir uyanış olarak okuyabilirler; çünkü insanlar yavaş yavaş etiğin acı çekme yeteneğine sahip bütün canlıları da içine alacak şekilde genişlediğini idrak ediyorlar.

Bu, bizim, zaman içerisinde insanlaşmamızın ve ahlaken gelişmemizin öyküsü, ve hayvan hakları eylemcileri de ahlaki evrimi ilerletmede çok önemli bir rol üstleniyorlar. Kendimizi övmeden, doğrudan insanlarla alakalı bir biçimde yapıyoruz bunu; çünkü hayvan hakları hayatın tamamına hürmet duygusunu savunduğu gibi biyotoplumun birbirine bağımlılığının altını çizer ve etiğin gücünü bizzat artırır.

Ne akıl ne de ihtiras, etik için tek başına bir yol gösterici olabilir. Ashley Montagu’nun söylediği gibi, “merhametli  olmayan bir beyin, dünyadaki en tehlikeli şeydir.” 18. yüzyıl filozofu Immanuel Kant iyi niyet ile yapılmadıktan sonra hiçbir şeyin iyi olmadığını söyler. İyi niyet olmaksızın zeka gibi bütün olası erdemler art niyetle kullanılırsa kötülük haline dönüşebilir. Ancak Kant iyi niyeti bir merhamet türü olmaktansa bir rasyonel kapasite olarak alma hatasını düşmüştür.

Doğru bir etik için gerekli bir koşul olsa da iyi niyet ya da yufka yüreklilik yeterli bir koşul değildir; çünkü merhametin akılla birleşmesi gerekir. Akıllıca bir bakıştan, ahlak teorisinden ve eleştirel düşünceden yoksunsa hisler insanı yoldan çıkarabilir. İhtiras ırkçılık ya da yabancı düşmanlığı gibi zehirli ideolojilerle kolayca manipüle edilebilir. Merhamet de manipülasyona açıktır, insanlar bir diğerine muhalif bir biçimde başka bir gruba merhamet duymaya ikna edilebilir.

Dahası, sadece hislere dayanan bir etik, değerleri haklı çıkaracak yetenekten yoksundur, bu yüzden daima keyfiyete tabi olmaya açık bırakır insanı. Bu hareketteki hiç kimse kendini Sokrat’ın adalet gibi değerlerin neden doğru ve gerçek olduğunu açıklayamayan o kişileri gibi ortada, son derece şanssız bir durumda bulmak istemez.

Etik; öznel seçimlerin ve tercihlerin söz  konusu olduğu bir mesele değildir. Akıl etik seçimleri doğru ya da yanlış diye niteler, ve hayvan haklarıyla alakalı argümanlar oldukça güçlüdür. İnsanın Tom Regan’ın “The Case for Animal Rights –Hayvan Hakları Meselesi “kitabını okuması  ya da Carl Cohen’le hayvan Hakları Tartışması’ndaki kitap uzunluğundaki argümanına tanık olması yeterli.

Bir çok insan, hayvan haklarına önsezileri ya da hayvanlara merhamet duygusuyla yaklaşıyor. Ancak akıl da motive edici bir güç olabilir. Çoğumuz hayvan haklarına hislerimizle değil, Peter Singer’ın “Hayvan Özgürlüğü-Animal Lİberation” okuyan nice insan gibi, eğitimsel ve felsefi bir uyanış sonucunda geldik. Bilim de, hayvanların gerçekten acı çektiği ve aynen bizler gibi onların da kompleks psikolojik ve sosyal hayatlarının olduğunu gösteren bilişsel etolojinin sağladığı kanıtlar sonucunda bir paradigma değişikliği ve merhamet oluşturabilir.

 

Aynı anda, hepimiz muhakkak kapalı bir zihne sahip ve hayvanların çektiği acılarla ilgili gerçekleri işitemeyen, ya da o sözde merhametlerinde tutarlı olamayan (yani hayvanları seven ama onları yiyen) insanlara denk gelmişizdir. Ne kadar ikna etmeye çalışırsak çalışalım, bir çok insan bunu anlamıyor. Bazı insanların derinlere yerleşmiş, akıl dışı bariyerleri var, bu bariyerler yüzünden yeni ya da alternatif görüşleri düşünemiyor ya da ortaya çıkabilecek bilişsel ahenksizliğe katlanamıyorlar; diğerleri hayvanları sevilecek, evde bakılacak bir kategoriye ya da öldürülüp yenecek çiftlik hayvanları kategorisine koyuyorlar. Bu yüzden insanların hayvanlarla alakalı görüşlerinin yeniden yapılandırmalarını sağlamalarına engel olan mantık dışı psikolojik bariyerleri olduğunu ve akılın motive edici bir güç olarak bir sınırı olduğunu reddedemeyiz.

Sonuca gelirsek,  etik felsefesinde akıl ve duygular arasındaki yanlış ayrımların üstesinden gelmeye ihtiyacımız var. Etik duyarlılıkların tarihini ortaya çıkaracak, insan eyleminde motivasyonunda duyguların yerini doğru olarak ortaya  koyan, neyin doğru ve yanlış olduğu konusunda tutarlı fikirler öne süren ve hayvan hakları konusunda güçlü gerekçelere sahip olançok boyutlu bir etik anlayışına ihtiyacımız var.

Hayatın tamamına hürmet ve şefkat oluşturmamızın hayati önemi var, ayrıca eğitimi, iletişimi ve bilimi de savunmamız gerekiyor. 18. yüzyıl aydınlanma projesi hala eksik, ama  akla gelebilecek bütün önyargıları aşan evrensel bir hak ve merhamet toplumunu yaratak o da amacına ulaşmış olacaktır.

Çeviri:CemC

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s