“Avcı İnsan”dan Homo X’e: İnsan Doğasını Yeniden Düşünmek

Dr. Steve Best

Sayısız örnekler içerisinde insan evriminin “bilimsel” anlatıları tonlarca ağırlıkta ideolojik yükle biriktirmiştir; insanın kökleri gerçekten çok kurguya dayanır, ve  çoğu da son arkeolojik ve bilimsel başarılardan önce ortaya  çıkmıştır. Avcı İnsan’ın öyküsü kadar baskın olan bir örnek bulmak biraz zor. Bu insan doğası ve evrim öyküsü şunu ileri sürer: 1- İnsanoğlu doğal olarak etçildir, 2-her zaman avcı olmuştur , ve 3- içsel olarak şiddete meyillidir ve agresiftir. Sadece bilimde geçerli olması bir yana bu iddialar kültüre ve günlük yaşama da yedirilmiş ve böylece antroposentrik dünya görüşlerine biçim vermiş ve sağduyulu olmak denen kavrama uygun hale getirilmiştir. Ancak Avcı İnsan modelindeki her nitelik bir kurgu ve  mit olup insan kimliğine dair yanlış kavramlardan ortaya çıktığı gibi bu kavramları sürdürmektedir de. “İnsan doğası”nın yaygın nosyonunun tarihsel  bir  gerçekliği yok, ve aslında bu nosyon sorun yaratan yan anlamlar ve sonuçları olan bir sosyal inşadır.

Açıkçası, bu üç iddia birbirini destekleyip birbirine hayat veriyor. Eğer insanlar doğal olarak etçilse hayatta kalmak için avlanmak zorunda; dahası avcılık öldürme eylemi olmaksızın imkânsız olduğuna göre, sosyal hayatın temelini şiddet dolu eylemler biçimlendirir. İnsanların doğal olarak etçil olduğunu söylemek 5-8 milyon yıl önceki hominid başlangıçlarımızdan bu yana ete dayanan bir öğünümüz olduğunu, ete ve kana olan iştahımızı doyurmak için hayvanları öldürdüğümüzü söylemektir. Ama ayrıca insan fizyolojisinin ete  ihtiyaç duyduğunu ve vejetaryen bir diyetle beslenip işlev göremeyeceğini söylemektir. Et tüketimi doğaldır, iyidir ve gereklidir. Böylece, insanlar hayvanları öldürmeden yaşayamazlar ve yaşamamaları gerekir, şiddet ise içsel olarak ve gerekli bir şekilde onların varlıklarının bir parçasıdır. Doğal etçiller bu yüzden avlanmak ve  öldürmek için doğmuştur; sadece hayvanlara karşı değil birbirlerine karşı da  şiddet doludurlar: etçillik bizim adem ve havva’dan kalma günahımızdır.

Avcı İnsan görüşü insan hayatında şiddetin evrimi ve bunun biyolojik temeliyle alakalı bir çok görüşü etkilemiştir. Bunlar türcü, etçil ve ataerkil önyargılara dayalı keyfi iddialardır ve  hepsini aynı anda yok edeceğiz.

Etçillik

İlk hominidlerin hayvan eti yediği gerçeği onların “etçil” olduğunu göstermez. Austalopithecus atalarımız omnivor/hepçil yaratıklardı; meyvelerden, fındıklardan, tohumlardan, biktilerden ve bulabilecekleri her türden etle beslenen insanlardı. En azından 3 milyon yıl boyunca bu diyete devam ettiler . Yedikleri etin çoğu hayvan  ölülerinden ya da böceklerden kaynaklanıyordu, yoksa avcılıkla alakalı bir durum yoktu. Australopithecusun çeneleri, kesici dişler ve köpek dişleri, azı dişleri eti kesmek, parçalamak ve çiğnemek için yetersizdi.

Bir çok kuramcıya göre Homo genusu 2 milyon önce ortaya çıktıktan ve  ilk ilkel aletler ortaya çıktıktan sonra hominid öğünü de değişti. Australopithecus’un diyetinin %10’u etti ama aktif olarak hayvan avladığı düşünülen Homo Erectus adındaki hominid türüyle beraber bu oran  ikiye katlandı. Bir çok kişi toplayıcılıktan avcılığa geçerken Homo erectus esaslı bir yaşam moduna doğru yol aldı, burada insan hayatı çevrenin tedarik ettikleriyle değil daha  çok  hayvanları avlayarak hayatta kalmayı garantilemeyle başarılan bir şey oluyordu. Homo Erectus’un yemek alışkanlıkları diğer hominidlere kıyasla daha değişkendi, çünkü Homo Erectus belirli bir yerdeki yiyecek olup olmadığına  bağımlı olmadan özgürce dolaşabiliyordu, ve böylece Afrika’dan diğer  kıtalara doğru bir dinamik eksodus başlamış oluyordu.

Bir çok antropolojik yorumcu için et 2  milyon yıl önce Homo Erectus’un beslenme düzeninde sadece büyük öneme sahip değildi  , insan beyni ve toplumun evrimi için hayati öneme  sahip bir uyarıcıydı. Ape Man: The Story of Human Evolution- Maymun Adam: İnsan Evriminin Öyküsü kitabında Robin McKie şöyle yazıyor: “Et …bizi akıllı yaptı. Sindirmesi kolay, enerjisi yüksek olarak et genişlemekte  olan beyinlerimizin talep ettiği şeyi hayati kaynakları bizlere sağladı…Yeni beslenme düzeni annelere büyümekte olan rahimlerinde gelişen bebekleri için gerekli yüksek kaliteyi sağladı, ve o bebekler büyüdükçe gerekli nörolojik gıdayı vermeye de devam etti. Ve sadece et değil, yağ ve kemik iliği de- kolayca sindirilen, yüksek enerjili bu yiyecekler  küçük karınların evrim geçirmesini ve böylece içsel  enerjiyi korumasına imkan veriyordu… Biz et yemeye başladık, daha zeki olduk ve daha fazla et elde etmek için zeki yöntemler düşündük.” Avcılığın zeka, kurnazlık, iletişim, ve işbirliği gerektirmesi gibi daha kompleks bir sosyal hayatın gelişmesinin ilk kıvılcımlarını yarattı.

Ataerkil etçil fantazilerin geçmişten günümüze nasıl yansıtıldığına bir bakın. Et tüketimiyle sosyal hayatın niteliksel gelişimi ve insan beyni arasındaki bağ ile ilgili hiçbir kanıt yoktur. Dahası, herhangi bir ekin için bir araya gelinmesi ya da bunun üretimi de kesinlikle avcılık kadar işbirliği gerektiriyordu  ve mantıken aynı evrimsel sonucu ortaya çıkarıyordu. Gerçekten de avcılığın tamamen erkeklerle alakalı bir eylem olarak görülmesine rağmen toplayıcılık erkeklerin ve kadınların işbirliğiyle ortaya konuyordu ve böylece- pratik bir etkinlik olarak- sosyal işbirliği ve beyin gelişimi için avcılığa kıyasla  çok daha büyük bir katalizör olmalıydı.

İnsanların et yiyerek gelişen doğuştan bir etçil olduğu iddiasının yanlışlığı kalp hastalıkları, kanser, inme, obezitw, osteoporosis ve diğer hastalıklarla başı dertte  olan modern toplumların ortaya  koyduğu  binlerce bilimsel kanıt ve günlük tecrübeyle ortaya konuyor. Çok ciddi oranda bilimsel veri ortaya koyuyor ki hayvan yağı insan vücudunda prostat ve göğüs kanseri, kalp hastalığı, diabet ve  inme gibi hastalıklara sebep oluyor. Etçillerin vejetaryen ve veganlara kıyasla bu hastalıklara ve obeziteye yakalanma riski daha fazla. Hiçbir gerçekten etçil olan hayvan başka bir hayvanın proteininden ve yağından ölmez. İnsan fizyolojisi gerçekten etçil hayvanlar olan kaplan ve sırtlanların fizyolojisinden radikal anlamda farklıdır. İnsanlar yeterli şekilde eti sindirmeye yarayacak ve yiyecek dişlere, tükürüğe ve sindirim sistemine sahip değildir.

İnsanlar tarih boyunca etçil ve katil olmuşlarsa da, et tüketimi insan beyninin  ve sosyal evrimin gelişimi için hayata öneme sahip bir uyaran olmuşsa da, buna bakarak etçil bir yaşam biçiminin sağlıklı bir hayat tarzı, etik bir beslenme düzeni, ve sosyal evrim için olumlu bir uyaran olduğu sonucunu çıkaramayız. Geleneklere bağlılık daima o geleneğin geçerli ve yaşatılabilir olup olmadığını , sona ermesindense devam etmesinin gerekip gerekmediği sorusunun sorulmasını ortaya koyuyor.

Etçil hayat tarzlarının sağlamlaştırılması bu tarzın değiştirilmesini zorlaştırıyor muhakkak ama imkansız da yapmıyor. Modern et ve süt endüstrisinin propagandası tüketicinin iştahını etkiliyor ve şu anda küresel anlamda insansı sersemleten bir düzeye ulaşmış durumda. Geçen yüzyıl hepçil hominid olan insan şimdi etçil bir ekomorfa dönüştü. Avcılığı ve et yemeyi yüceltenler bir zamanlar gerekli bir hayatta kalma mekanizması ve işlevsel bir davranış olan şeyin şimdi-hala  nadir de olsa var olan tarihöncesi kültürlerin tartışılabilir istisnalarını bir kenara koyarak-gereksiz, haksız, bağımlılık yapıcı, sağlığı mahveden, çevreyi yok eden disfonksiyonel bir davranış ve sosyal pratik haline dönüştüğünü göremiyorlar.

Et yemenin bir zamanlar beynin uyarılması ve adaptasyon konusunda sağlamış olduğu olumlu özellikler ne  olursa olsun (ki bu da tartışılır), avcılık ve et tüketimi Homo türüne birbirini yok etme, sayısız hayvan türünü katletme ve gezegeni sömürgeleştirme imkanı da tanıdı. OKkarla, bıçaklarla, kılıçlarla, tüfeklerle Homo Sapiens – artık av olma olasılığı sona ermiş olarak- gezegen üzerindeki en güçlü avcı olmuş, ve kitselel yokoluşun bir temsilcisi durumuna gelmişti. Toplayıcılıktan ve avcılıktan yağmu ormanlarının kalıntılarındaki fabrika tarımına ve Küresel Et Kültürünün yaratılmasına dek insanların sosyal  olarak yapılandırılmış etçil iştahları sosyal ve ekolojik krizin ardındaki en önemli gsebep haline gelmiş durumda.

Avcılık

Hominid atalarımız etlerini avcılıkla değil leşçilikle sağlıyorlardı, ve bu yüzden de diğer türlerin çabalarına bağımlı durumdaydılar. Etçil dogmanın tam aksine Donna Hart  ve Robert Sussman’ın kitabı Man the Hunted: Avlanan İnsan’da atalarımızın avcı olmaktan çok bir av olduğu ve bu zayıflığın da zekanın evrimini tetiklediği söyleniyor.

Yetişkinler 100-150 cm boyunda, 50 kg  civarındaydı, küçük dişleri vardı, tırnakları yoktu, aletleri ve silahları yoktu. Mağaralarda uyusun ya da geniş çayırlarda gezsin hominidler hominidler ve diğer primatlardan beslenen sırtlan, kılıç dişli kediler, sürüngenler ya da etçil kuşların saldırısına maruz kalıyordu. Kendilerini avlayan hayvanlardan sayıca az, daha yavaş ve daha zayıf olan hominidler bir arada durmak zorundaydı, çok işlevli olmak zorundaydı, seslerle iletişim kurup uyuyanları korumak ve sonuçta zeki ve akıllı olmak zorundaydı. Hominidlerin avcıdan çok av olma statüsü besin zincirinin en üstünde yer alan güçlü hominidler imajnı yerle bir ediyor, ve ayrıca insan evriminde insanların (av ) güçlü etçil hayvanlarla (avcı)beraber evrim geçirdiği gerçeğinin altını çiziyor.

Böylece  korkunç avcılar tarafından yenmemek  için gerekli yetenekleri ve zekayı elde etmek, ama onların etini yemek değil, sosyal kompleksite ve  hominid beyninin gelişiminde uyarıcı oldu. Taş aletlerin ilk kanıtları 2,3 milyon yıl öncesine aittir; ilk insan fosilleri 7 milyon yıl öncesine aittir. Bu yüzden atalarımız aletleri icat etmeden 5 milyon yıl önce  yürümüştür diyebiliriz. Atalarımızın 800,00 yıl öncesine dek ateş kullandığına dair iyi bir kanıt  olmadığı için ve “ büyük ölçekli ve sistematik avcılığın paleoarkeolojik sitelerden elde edilen bilgilere göre 60,000-80,000 yaşında olduğu şeklinde eksin kanıtlara bakarak” Hart ve Sussman “et tüketiminin insanlığa giden yolda atılan büyük adımdaki yegane katalizör ya da ana katalizör olmayacağı” yönünde görüş bildiriyor.

Eğer, Hart ve Sussman’ın söylediği gibi büyük ölçekli avcılık 60,000-80,000 yıl öncesine dek başlamıyorsa insan davranışının bu yönü gerçekten çok abartılmıştır. Bir avcı türü olarak insanların varlığının sadece  küçük bir kısmında avlanmış, sadece böcekleri ve  küçük hayvanları avlamış, öldürmektense ölmüş hayvan eti yemiş ve Batı toplumlarında son zamanlara dek gerekli kalorilerini bitkilerden elde etmiş olması tuhaftır. Jared Diamond’ın “The Third Chimpanzee-Üçüncü Şempanze” kitabında yazdığı gibi “ ilk Homo sapienslere kıyasla daha etkili silahlara sahip modern avcı-toplayıcılarla  ilgili çalışmalara gösteriyor ki bir ailenin kalorilerinin kadınlar tarafından toplanmış bitkilerden sağlanmıştır. Erkeklerin tavşanları ve diğer küçük hayvanları yakalaması asla o kamp ateşi öykülerinde anlatılmaz…  bence büyük avcılık tecrübeleri bizler modern anatomi ve davranışımızı geliştirdikten sonra yiyecek miktarımıza katkıda bulundu. Tarihimizin çoğunda bizler güçlü avcılar değildik, bitkileri ve küçük hayvanları elde edip hazırlamak için taş aletler kullanan yetenekli şempanzelerdik.”

Şüphesiz, Avcı İnsan teorisi erkeklerin toplumsal çoğalmaki rolünü şişiren ve kadınların katkılarını küçülten ataerkil biryapıdır. Şempanzeleri gözlemleyerek feministler çoğu yiyeceğin avlanmayla değil toplayıcılıkla elde edildiğini farketmişlerdir; modern avcı-toplayıcı kültürlerin analizleri aletlerin çoğunlukla toplayıcılık için kullanıldığını (bitkiler, yumurtalar, küçük böcekler ve hayvanlar), çoğu aletin kadınlar tarafından yapılıp kullanıldığını, kadınların yiyeceğin %60 ile %90’ını topladığını ortaya koyuyor. Böylece ilk insan tarihine dair daha doğru bakış söz konusu olduğunda Avcı Erkek değil Toplayıcı Kadın’ın öne  çıkacağız çok bariz, çünkü ilk toplumlarda kadınlar aileleri besleyerek, gençleri sosyalleştirerek, sonraki kuşaklara geçen bilgileri elde edip onu paylaşarak daha  önemli bir rol oynamışlardır.

ÖLDÜRMEK

Etçilliği, avcılığı ve şiddeti birbirine bağlayan mitoloji büyük oradan arkeolog Raymond Dart tarafından ortaya atıldı. Australopithecine kafataslarındaki deliklere ve oyuklara bakarak Dart atalarımızın sadece avlarını avlayıp öldürmediğini ama silah ve soparla birbirlerini de öldürdüğünü söyledi. 1960larda Robert Ardrey Dart’s teorisini halkı ve bilimsek toplulukları etkileyen birkaç kitapl popüleştirdi. Dart’s tezini takip ederek Ardrey  “insanın doğal içgüsü ü silahla öldürmek olan bir avcı olduğuna” inanır. Öldürmekbüyük beyinlerine gelişmesini tetiklemiş, savaş ve teritoryalizmin batı insanının büyük başarılarına yol açmıştır.

1970lerin ortalarında Güney Afrikalı fosilci C.K.Brain katil maymun adam teoirisini sağduyusu ve kıldan ince araştırmalar sayesinde reddetti. Dart’ın australopithecinelerin kullandığı ölümcül silahlar olarak yorumladığı silahların kaplanlar ve sırtlanların bir kenara attığı hominid ve diğer primatların parçaları olduğunu anladı. Brain babunların ve australopithecinelerin kafataslarındaki işaretleri ve oyuklar inceleyerek bunların hominidlerin kullandığı silahlara uymadığını, tersine avlarını mağaralara taşıyan leopar ve sırtlan ısırıklarının sonucu olduğunu gördü.

Brain’in eleştirileri antropolojide Dart’ın teorisinden uzaklaşılmasına sebep oldu, ama katil maymun görüşü bilimin bir çok yerinde ve popüler hayal gücünde geçerliliğini sürdürdü.  Buargümana göre tarihi boyunca avlanmaya ve öldürmeye zorlanan insanlar her an patlayabilecek türden bir doğaya sahip olup ahlak ve kanunlarla bu yönü ancak bastırılabilmektedir. Kitabı Primates and Philosophers- primatlar ve Filozoflar’da Frans de Waal, hayvan olmayı içsel olarak şiddet dolu ve gaddar gören medeniyet modelinin cilasından uzaklaşır, ona göre medeniyet primatlar ve  insanlar arasında kırılgan ve puslu bir bariyer yaratıp onu sağlam tutabildiği sürece amacına ulaşmaktadır. Ahlak  “aslen iğrenç bir doğa üzerine  örtülmüş ince bir örtüdür.” Bizler  doğaya döndüğümüzde  kötü, ondan uzak durduğumuzda iyi oluruz. Cila modeli iki çok önemli hata yapıyor: “- insan ve hayvan arasındaki devamlılığı reddediyor, ve 2-hayvan davranışını bencil ve şiddet dolu tanımlayarak primat davranışındaki empatik ve işbirliğinden yana davranışı göz ardı ederek tek boyutlu bir görüşü el üstünde tutuyor.

İnsanların doğuştan etçil, avcı, ve katil olduğu şeklindeki kabullenmeler büyük oranda çarpıtılmış iddialardıysa da son iki yüzyıl içerisinde batı kültürü ve antropoloji başka bir mit daha yaratmıştır. Thomas Hobbes’un insanın içsel olarak şiddet dolu ve savaşçı olduğu fikrini reddeden bir çok kuramcı son on yıllarda bu fikrin tam zıddına dönmüş ve Jean Jacque Roussea’nun “asil vahşi” ve  yazı öncesi kültürlerin (tarımcı toplumların doğuşundan 10,000 yıl öncesi) barışçıl doğası savını kucaklamıştır. Lawrence Kelly’nin War before Civilization- Medeniyet Öncesi Savaş kitabında tartışıldığı kanıtlar; savaş, cinayet ve  katliamların tarih öncesi dönemde de yaygın olduğu, şiddetin devletleşmemiş topluluklarda devletleşmiş toplumlara kıyasla aslında daha yaygın ve öldürücü olduğu, özellikle de tarihteki en şiddet dolu toplum olduğunu düşündüğümüz modern uluslarda bunun geçerli olduğunu gösteriyor.

İnsan doğasının hakikati insanların içsel olarak kötü ama sosyal otorite sayesinde  yönetilebilir  bir şey olduğunu savunan Hobbesçu görüşle insanların içsel olarak iyi ama toplum tarafından yozlaşmış olduğunu  önce süren Rousseaucu görüş arasında bir yerde yer alıyor. Lascaux mağarasındaki resimleri Parthenon’u, Hamlet’i, Sistine Şapelini yapan bu aynı tür aynı anda Dachau fırınlarını yönetmiş, Japonya’daki sivillerin üzerine atom bombalaro yağdırmış, Kamboçya’daki ölüm tarlalarını kemik ve kanla gübrelemiştir. Homo muğlak türü olarak bizler savaşa ve barışa, aşka ve nefrete, iyiye ve kötüye, merhamete ve küçümsemeye, yaratıcılığa ve yıkıma açık bir türüz.

İnsan doğasının karanlık yönü ve vahşi eğilimlerini kötümserlik ve determinizm tuzağına düşmeden kabullenmeye ihtiyacımız var. İnsandaki şiddetin düşünülenden daha yaygın olduğunu, ama ayrıca barışçıl kültürlerin varolduğunu ve hiyerarşik toplumların kaçınılmaz olarak şiddet, savaş, ve ekolojik yıkıma sebep olduğunu kabul etmek zorundayız. İnsan doğasına, sosyal tarihe ve şu andaki sosyal ve ekolojik krizin ağırlığına dair samimi bir değerlendirme yapmalı ve bir yandan da alternatif etik ve sosyal kurumlar kurmayı hayal edebilmeliyiz. “Doğal” kabul ettiğimiz özelliklerin değişebileceğini, kötü olmadıklarını idrak etmek zorundayız. Kültürün kendisinin doğanın bir ürünü olduğunu anladığımız zaman dil, düşünce, ve etiğin evrimin içerisinde var olan dinamiklerden ve potansiyellerden kaynaklı olduğunu, ve genlerin kendilerini ifade etmek  için gerekli ortamlara  ihtiyaç duyduğunu kavradığımızda biyoloji ve kültür arasındaki o kalın duvar yıkılarak yok olur. Doğaya  karşı kültür değildir mesele, kültür yoluyla doğadır.

Bizler ebediyen plastik, bükülebilir, ve biçimlendirilebilir varlıklar değiliz, ama biyolojik makyajımız nedeniyle tamamen sabit, esnekliği olmayan varlıklar da değiliz. Herşey genler tarafından kontrol edilmekle onlar tarafından etkilenmek arasındaki basit ama hayati öneme sahip ayrımdan kaynaklanıyor; genler bizleri daha geniş sosyal, kültürel, ve  psikolojik bir bağlamda şekillendiriyor, bu da karşılık olarak genlere şekil veriyor. Eğer bizler öğrenme ve eğitim yoluyla değişme kapasitesine sahipsek ki insan tarihinde sayısız kereler kanıtlanmıştır bu, o halde bizler yalnızca biyolojik doğamız ve genetik makyajımızla değil, toplumsallaşmamız ve  kültürel pratiklerimizin belirleyici olmasa da  önemli bir rol üstlendiği bir şekilde kim olduğumuzu ve  kime dönüştüğümüzü anlayabiliriz. Bu durum eğitim, ahlaki evrim ve ilerici toplumsal değişimler için kapıyı açık bırakmaktadır.

Çeviri: CemC

Reklamlar

“Avcı İnsan”dan Homo X’e: İnsan Doğasını Yeniden Düşünmek” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s