Vicdan Polisliği

Dilaver Demirağ

Taktım bu orta sınıfa. Dayanmıyorum. Çünkü asıl nedene odaklanmak yerine bizi saçma sapan bir feragat mantığına sürükleyen, toplumsal mücadeleyi, isyanı değil de bireysel çabayı öne çıkartan isyan kaçkınlarına kızıyorum. Dahası batı vicdanına tükürmek yerine, sevgilimizin yüzüne tükürmeyi öneren otorite karşıtlarına da kızıyorum. Çünkü otorite, tahakküm karşıtlığı bu kadar ucuz olmamalı. Bunu önerenlerin anarşist düşünceyi de, onun isyan ahlakını da iyi bilmelerine rağmen et yemeyi öneren sevgilinin yüzüne tükürmeyi önermeleri insanı çileden çıkarıyor. Beni kızdıran da bu. Anarşistler’in batının iki yüzlü vicdan polisliğine alet olmaları.

Vicdan polisliği dedim, bunu bilerek kullandım. Vicdan Polisliği vicdanımızı ele geçirip bize hükmetmektir bana göre. Bu polislik her konuda yapılıyor soykırım konusunda, sömürgecilik onusunda kısacası batının işlediği tüm suçlarda birileri çıkıp hükümetleri suçluyor, sonrada özür dilemekten ya da o hatayı yapnalaraı destklememekten söz edip meseleyi kapatmış oluyorlar. Benzer bir tutum hayvan özgürleşmesi kapsamında fabrika çiftlikleri gösterip, sonra da bizden bu çiftlere karşı önlem olarak vejeteryan olmayı öneriyorlar. Hayır anarşi bu kadar ksır değil. Batıdaki fabrika çiftlikleri gösteren ama yine batılılar tarafından çekilen bu filmler bizde duygusal bir etki yaratarak, bakın bu zulme ortak olmamak için vejeteryan olun diyen bir yaklaşım sergilyerek bizdeki isyan duygusunu, öfkemizi pasifize ediyorlar. Bu yaklaşım bizim vicdanlarımızı izleyen, onun üzerine çöken bir polislik yapıyor. O filmler çekilirken dünyanın en büyük domuz üretim tekeli olan Smınfıeld kârlarına kâr katmaya devam ediyor

Bu filmler batının sömürgeci suçları ile yerli insanları katletmesi karşısında çekilen vietnam filmlerini andırıyor. Tüm bu filmler gerçekte batının kendi pis ve sömürgeci vicdanını temizleyen filmlerdi. Bu filmleri çeken aydınlar çözüm olarak meclisi basmayı, pentagonu  havaya uçurmayı filan değil, askere gitmemeyi öneriyordu. Pasifizmin sefaleti denecek bir tutumdu bu. Çünkü sistemle mücadele etmek, o sistemi alaşığı edecek çareler üretmek, başkaldırı örgütlemeye girişmek yerine bireysel feragat öneriliyordu. Oysaki beyaz orta sınıf asker olmayı reddederken gariban hispanik ve zenci yoksullar hemen onların boşalttığı yeri almaktaydı. Askerlik onlar için yaşadıkları sefalet yüklü hayattan yırtmak için en iyi çareydi. Onların Lennon gibi lüks bir hayat sürme olanağı hiç olmamıştı-bu da savaş karşıtlkarının savaş karşıtlığının vicdanlardaki isyancı birikimi boşaltan tarzının kanıtı, dahası vietnamlılar için  vicdan gösteren lennonun lüks bir hayat sürerken yoksulları düşüncesinin dışında tutması. Bu durum aslında deliği kapatmayıp da kovayla su boşaltan bir mantığın işe yaramayacağının sağlam bir kanıtı. Orduları ortadan kadırmak için çabalamadığınız sürece savaş karşıtlığı güzel duran bir vitrin süsü olmaktan ileri gitmez. Bütüncül mantık yerine parçacıl mantıkla bakarsanız bir yerde bastırdığınız bir sorun bir başka yerde bir başka boyutu ile uç verecektir. Ya sisteme külliyen sırtınınzı dönersiniz ve onun yıkacak çareler geliştiririsiniz ya da bu filmleri hazırlayanlar gibi mızmız olursunuz.

Et mi Kapitalizm Mi?

Aynı durum et endüstrisi için de geçerli. Orada hayvanlara uygulanan aşağılık ve insanca metodlar karşısında bu tekellere kök söktürmeyi, çiftlikleri basıp, o işçilere bir temiz sopa çekmeyi, o patronu kızıl tugayların Aldo Moroyu kaçırması gibi kaçırmayı önermiyorlar. Bize söyledikleri kirlenmiş orta sınıf vicdanlarımızı temizlemek için vejeteryan olmak. Yani orduyu ortadan kaldırmak yerine askere gitmemek. Aynı tüketici boykotları gibi. Bir dönem etkili olan bu metodlar sistemin beyin yıkama mekanizmaları ile kısa zamanda etkisizleştirilir. Bu tür yöntemler de etkili sonuç almanın tek yöntemi, bu tür şeylerin kitlesel yapıldığında işe yaramasıdır. Fabrika çiftliklerde üretilen hayvanları bu filmleri çekenlerin çağrısına uyarak et yemeyerek kurtaracağımızı sanıyorsak, ya ahmağızdır ya isyan kaçkını. Çünkü diyelim ki mesela bütün ABD bu çağrıya uydu. Sanıyor musunuz o çiftlikleri kuran büyük tekeller bu etleri başka yerlere göndermeyecekler.

Bakın bundan birkaç yıl önce tahıl fiyatlarında büyük oynamalar oldu. İşin spekülasyon faslı bir yana, fiyat oynamalrında en büyük etkenlerden biri de Çindi. Hızlı ekonomik büyüme sonucu çinlilerin pirince talim etmek, yerine süt ve süt ürünleri, et ve et ürünlerine yöneldiği belirtiliyordu. Yani giderek daha lüks ya da üst statü niteliği taşıyan, daha üst kalite yaşamı simgeleyen besinler. Kısacası musluğu değiştirmeyip de sadece ağzına tıpa takarsak sonuç hep bu olacak. Et üretimindeki aşağılık vicdansızlıkları durdurmanın yolu vejeteryan olmak değil, becerebiliyorsanız o çiftlikleri havaya uçurmak, becermiysanız da edebinizle susmaktır.

Ve becerebiliyorsak geçmişteki anarşistler gibi sermayenin ve siyasi iktidarın tahakkümüne meydan okumaktır. O yüzden anarşistler hayvan deneyi yapan ilaç şirketlerini ya da labaratuvarları teşhir eden, bu firmaların ürünlerini boykot edin demek yerine, ALF örneğinde olduğu gibi doğrudan eylemle o labaratuvarları basıyorlar. Gerçi bilebildiğimce ALF’nin de fabrika çiftliklere karşı etkili bir eylemi yok. Elbette kesin konuşmuyorum, bildiğimce dememin nedeni de bu.

Musluğu Sökmek

Fabrika çiftlikler aslında et üretimini maksimize ederek fiyatları düşürmek mantığına dayanıyor. Bu mantık da Henry Ford’un otomobil üretiminde uyguladığı mantıkla aynı. Ford, seri halde üretim yapmayı mümkün kılan yöntemlerle orta snıfın otomobil sahibi olmasını sağladı ve elbette dünyanın canına okudu. O sayede yollar otomobiller ile doldu taştı, o otomobillere yol yapmak için binlerce hektar orman yok edildi, nice yerleşim yeri istimlak edilerek insanlar göçe zorlandı. Yani orta sınıfın konfor sahibi olabilmesi için diğer canlılara ve yoksullara kan kusturulmuş oldu.

Et endüstrisi de aynı mantıkla hareket ediyor, biz daha ucuz salam, sosis, ya da biftek yiyebilelim diye hayvanları üstüste istifliyor, onların hormonlarla, suni besinlerle şişmesini sağlayıp, sonra da hızlı bir biçimde kesilmesi için mezabahaya yollanıyorlar. Tabi suni dölleme ile çok sayıda hayvanın doğumunu da garantileyerek. Bu esnada bu aşırı üretim ve hız mantığı nedeni ile doğal ki hayvanlar eziyet çekiyor.

Şimdi burada kapitalizmin kâr mantığı çok açık olduğu halde, hâlâ birileri meseleyi hayvanlara eziyet etmek ve et yememek olarak gösteriyor.

Burada kurulan argüman hayvanlara uygulanan eziyet. Peki bu arkadaşlara sormak gerekmez mi bu çiftliklerde hayvanlara hiç eziyet edilmese, son derece konforlu şartlarda ve doğal besinlerle daha uzun vadede yetişselerdi ve kesimhanede hayvanlar uyutulsa, sonra da kesilseydi o zaman da et yememizi isteyen sevgilinin yüzüne tükürün demek bu kadar kolay olabilecekmiydi. Bu işin bir boyutu. Et yemeye bu çiftliklerde uygulanan alçakça metodlar yüzünden karşı çıkan vicdan ve acı pornografilerinin tutarsızlığı burada başlar.

Ya Tarlalar?

Gelelim bu mantığın uzantısına. Diyelim ki hepimiz vejeteryan olduk. Peki besinimizi temin etmek için ne yapılacak. Bu kez de fabrika tarlalarda suni gübre, hormon vb ile hızlı büyüyen, tohumu genetik olarak değiştirilmiş sebzeler yiyeceğiz. Sorun sayılarda.

Bunca insanı doyurmanın en etkili yolu ne yazık ki endüstriyel üretim. Eğer daha insani bir dünya talep ediyorsak, her gün milyonlarca ton sebze, tahıl,süt ve süt ürünü vb tüketen devasa kentleri ortadan kaldırmak ve nüfus artışımızı azaltmamız gerek Nitekim yoldaşım Elfun bu gerçekliğe başka bir boyutu ile dikkat çekmiş.

“Bir topluluk, kişi sayısı belirli bir sayının üzerindeyse – ki bu sayı binler değil – hiyerarşi, toplumsal roller, ayrımcılık, vs. olmadan işleyemiyor. Bu grupları bir arada tutmak için kanunlar, kurallar, normlar, vs. gerekiyor. Çünkü insan beyni kalabalık gruplarda evrimleşmedi, yüz yüze iletişim kurduğu daha küçük gruplarda evrimleşti. İnsan toplulukları, eşitlikçi ve sağlıklı ilişki kurabileceği kişi sayısının üzerine çıktığında tüm bu kalabalık sosyal ilişkilerin üstesinden gelebilmek için işte bu basitleştirici kalıpları yarattı.”[1]

Yani bir köy nüfusunu doyurmak için fokukonun doğal tarım metdoların uygulayabilrisiniz. Ama 12-13 milyonluk bir magalopolisi doyurmak için ise yüzlerce tarla, yüzlerce hayvan çiftliği gerekir. Yani sevgili Adorno’nun ünlü sözü burada da karşımızda “yanlış hayat doğru yaşanmaz”. Nüfus meselesini çözmedikçe, maglapollis denen devasa yerleşimleri, nüfusları ortadan kaldırıp daha insani ve küçük ölçekli bir dünya inşaa etmedikçe sokak hayvanları gayri tabii yani vicdan körü bir duygu dünyası yaratılmış bir ortamda  zarar görceklerdir.  Sorun hayvanlarda ya da zalim insanlarda değil-daha doğrusu tek başına değil-sorun bu davasa şehri yapılanmasındaki gayrı doğal şartlarda.  Bu şehirler doğal olan hiçbir şeyin yaşayamayacağı yerler.

Ama bütün bunlar doğal ki sistem değişimine zorlar bizi, bunun için inatçı ve sabırlı bir mücadele gerekir. İğne ile kuyu kazar gibi örgütlenmek icab eder. Ve tabi isyanlar örgütleyerek bir takım güçlere meydanın boş olmadığını göstermek gerektirir. Bunu yapmak yerine, gelin vejeteryan olalım dersek sadece kirli vicdanlarımızı süper etkili deterjanlar ile temizlemiş oluruz. Bu esnada oradaki hayvanlar eziyet çekmeye, dünya tarım ve hayvancılık endüstersinin elinde inlemeye (yani kapitalizm altında) devam eder.

Vietnam halkı kenisini yakan portakal bombaları altında ölmekten, sümüklü orta sınıf anti-militaristleri[2] ve vietnam savaşının vahşetini teşhir eden vicdan pornografı sanatçı tayfası ile değil, etkili ve inatçı bir direniş ile kurtuldu. Anarşizmin tarih boyunca verdiği temel mesaj da hep bu oldu, diren, başkaldır boyun eğme, isyan et. Hayvanların da dünya ananın da kurtuluşu da ancak ALF gibi isyancıların örgütlü isyanı ile olacak.

Gelin Canlar Fareler İle Öpüşelim

Bu arada beyaz orta sınıf vejeteryanlığı ile ahimsacıları[3] sakın karıştırmayalım. Birinciler vicdan polisliği yapan vicdan aklayıcılar iken, diğerleri ciddi bir nefs mücadelecisidir ve yeryüzüne hayvan, insan bitki, taş toprak ayırd etmeden saygı duyarlar. Öğretilerinin temelinde merhamet vardır ve tüm canlılara duydukları merhamet nedeni ile çoğu zaman ölmek pahasına antibiyotik kullanmazlar. Nedeni ise mikropların, virüslerin de birer canlı olmalarıdır ve onlar hiçbir canlıya zarar vermemeyi varoluş nedenleri saydıklarından. Canlılıkla ilişkileri öylesine derindir ki fareler ile öpüşürler, ağızlarına küçük mikroskobik bir canlının girerek ölmesine neden olmaamk için sararlar, küçük bir canlıya görmeden basarak zarar vermemek için ellerinde çalı süpürgesi le dolaşırlar, sokğa çıktıklarında sürekli bu süpürge ile süpürerek canlıların kendi güzergahlarına girmemesini sağlarlar. Fareleri öpmekten, onları yediklerini yemekten iğrenmezler, çünkü öptükleri fare bir tanrıdır. Bizim vejeteryan orta sınıf gibi tonlarca pestisidi böceklerin üzerine boca da etmezler, hamamböceğine bile merhamet duyarlar, ondan iğrenmezler. Güvenli evlerde oturmazlar, rasyonel rasyonel bilgiçlik taslamazlar. Adeta birer iskelet gibidirler. Çünkü tüm gün boyunca yedikleri tek şey haşlanmış tek bir tas prinçtir- yani çoğu vejetryan gibi zeytinyağlı barbunyalarıi sarmaları, çoban salataları, tam tahıllı ekmekleri gömmezler (belki de bizim sorunumuz oburluk, oburluğumuz yüzünden canlılar acı çekiyorlar).

Aslında ahimsacıları bu saygı ahlakına götüren iki şey vardır. İlki karma inancı. Karma inancı yine batılı ruhçular tarafından çarpıtıldığı gibi, insanların yine insan suretinde defalarca doğması ya da tekrar tekrar dünyaya gelmesi değildir. Karma inancına göre tekrar doğuş çemberi içinde üzerine basılan bir çimen olarak da doğabilirsiniz, bir hamam böceği olarak da, bir yoksul çudra olarak da. Ya da daha asil bir ruhsanız tekamülünüzü ilerletmiş ama henüz tekrar doğuş çemberinden çıkmayacak durumdaysanız bu kez sizin bir bilge olarak doğup tekâmülünüzü (yani ruhsal olgunlaşmanızı) tamamlamanıza olanak tanınır. İkincisi ise çok tanrıcılıktır. Öyleki hindistandaki çok tanrıcılık da ineklerde, maymunlar da, farelerde birer tanrıdır ve onlara saygıda kusur edilmez. Hatta budist panteizmde olduğu gibi tüm evren kutsaldır.

Şimdi batılı seküler, rasyonalist, muhalif ve sistem karşıtı, asi, batılı ya da batılı gibi düşünen entelektüel vejetaryanlarımız- yani vicdanları omo ile yıkanmış ak ve yüce insanlar (!)- uzak doğuya giderken tüm aşılarını olurlar, su arıtıcıları yanlarındadır zaten çoğu hintililer gibi çamurlu suyu içmezler,  ambalajlanmış batılı su markaları emirlerine amadedir. Yemeklerini pazar yerindeki açık hava restoranlarında yemezler, tapınaklardaki fareler ile öpüşmezler. Onlar garantici garantici, nirvanaya ermek için meditasyon yaparak ruhlarını arıtırken, tapınaktakiler gibi tek bir öğün pirinç lapası yemekten hiç hoşnut değildirler. Ama yine de hintlilerin sokak ortasında yatan inekler ile içiçe yaşamalarına övgüler düzmeyi, batı akılcılığını eleştirmeyi ihmal etmezler.

Dedik ya onlar batının asileridirler. Doğulu insanlar gibi uzun uzun sesszilikteki sesi duymazlar. Kendilerini bir yılan ya da akrep soktuğunda doğu tarzı tedavilerle meşgul olmazlar, çünkü ölmekten ödleri kopar. Bunu yerine en yakın batı tazı hastenede anti dot ile zehirden kendilerini korurlar. Orman samanaları gibi yaşamak ise asla becerebilcekleri bir şey değildir.

Hasılı onların vejeteryanlıkları da batı ruhu gibi hesapçıdır.

Diyeceğim şu Amerikadan, Avrupadan vicdan pornografları ile bize vicdan polisliği yapmayın. Yüreğiniz var ise Avrupaya, Batıya, batı ruhuna düşmanlık edin. Ve yaşadığınız topraklarda insanların hayvanlar ile kurdukları o özel ilişkiyi sakın ola sömürgecinin bakışı ile yani batılılar gibi bakarak yargılamayın. Bunu yaptığınız sürece size karşı fena halde hücum halinde olacağımı bilin.

Önemli Not: Bu yazı yıllar boyu hayvan kurtuluşu için mücadele veren ve kendi iç tutarlılığına olan inancı nedeni ile vejeteryan olmayı seçen sevgili panter için geçerli değildir. Bu yazı onu çevrim dışı tutar. Bu tür ahlaklı insanlara tutupta endüstriyalizme çare olarak bopykot yada vejeteryanlık önermedikçe, dahası doğal yaşam mücadelesini vejeteryanlık ile snırlandırmadıkça benim nezdimde saygındır. Elbette ben vejeteryan değilim ve olmayacağım. Bunun gerekçelerini başka bir yazıya bırakacağım. Sadece bu yazı batı ahlaksızlığını üzerimize boca eden anarşiklere yazılmıştır.

[1] http://yabanil.net/orgutlenmenin-matematigi/#more-1650

[2] Bununla kürtlere karşı yürtülen savaşın insan malzemesi olmak istemeyip bin türlü eziyete katlanan vcidani redçileri hor gördüğüm izlenimi edinilmesin. Onlara saygım büyük. Benim sorunum daha çok anti-milatrist starlar ile.

[3] Doğu dinlerinin ideali, şiddetsizlik. kişinin kendini diğerlerine gereksiz zarar vermekten sakındırması , aynı zamanda kendi varlığını saflaştırma çabası.

Reklamlar

Vicdan Polisliği” üzerine 3 yorum

  1. Ne kadar kötü bir yazı. bunu neden bu sitede yayımladığınızı anlamıyorum? imladan bile haberi yok adamın daha vejetaryen’i doğru yazmayı bile öğrenememiş ahkam kesiyor. zaten sen gibiler yüzünden o fabrika çiftlikleri ve mezbahalar var budala herif. o küçümsediğin insanların et yemeyi bırakın önerilerinin altında çok önemli bir mesaj var. et almayın ki onlar da üretemesinler denmek isteniyor. arz ancak talep devam ettikçe mümkün olabilir. tipinden belli ne mal olduğun nato kafa nato mermer. o filmleri çekenleri eleştiriyor bir de utanmadan earthlings’i de çekmeselerdi bari? manyağa bak? tabii o görüntüleri istemiyorsunuz iştahınız kaçar diye belki de ama siz gibi düşünce özürlülerin iştahını açacağı kesin! bir de kalkmış dipnot yazmış “vejeteryan” değilmiş ve olmayacakmış da sen evvela düzgün yazmayı öğreniver. de’yi da’yı nerede bitiştirip ayıracağını bilmiyorsun kalkıp milletin vejetaryenliğine dil uzatıyorsun kalın kafalı sen de!

    Beğen

  2. http://hayvanozgurluguhareketi.com/2011/02/17/alf-%E2%80%9Cyalniz-kurt%E2%80%9D-benim/
    bu yazıyı dilaver okusun:
    dilaver kimse birşey yapamıyor sadece “vejeteryan” olun diyor demiş. bak dilaver efendi neler var, adam neler yapmış tek başına. şimdi bu insanı batılı diye dışlayalım mı? dilaver gibi karnist ucubeler bu gibi ahlaki yönü güçlü kişileri çekemiyor. vicdanlı olmanın, iyi biri olmanın, fedakar olmanın coğrafi yönle bir ilgisi yok, yürekli olmakla ilgisi var.

    Beğen

  3. Vicdan Ahmaklığı

    “Ahmak, ışıkla

    alevi karıştırır ve kendisini her yakanı güneş sanır..” Cenap Şahabettin

    Bu yazı http://internationala.org sitesinden alıntıdır.
    “Taktım” bu orta sınıf takıntısına. Dayanmıyorum. Çünkü dönüp kendisiyle yüzleşmek yerine, saldıracak popüler hedefler arayan, isyan olgusunu fetişleştirerek kendi eylemsizliğini örtmeye çalışan insanlara kızıyorum. Anti-militarizm, Anarşizm, Hayvan Özgürlük Hareketi gibi Batı’nın büyük bir yaratıcılık ve mücadeleyle büyüttüğü hareketlerden bahsedip sonra da onların “vicdanlarına tükürmek” bana pek akıllıca gelmiyor. [Bazıları bu hareketlerin tarihini zorlama bir çabayla çok gerilere dayandırabilir. Böyle düşünecek olursak hepimiz Afrika’lıyız tabii..] Dahası “Batı vicdanı” ile “burjuva vicdanı”nı eşanlamlı terimler olarak kullanmak iyice absurd bir durum bana göre. Evet, içinde yaşadığımız bu modern uygarlığın sorumlusu “Batı”dır. Ancak aynı zamanda buna karşı en fazla mücadele çeşitliliği üreten yine onlardır. Batı kültürüne karşı çıkış ‘uygarlık karşıtlığı’ düzleminde olmadığında, ÖDP’nin “gericilik”, TKP’nin “anti-emperyalizm” vurgusu gibi anlamsız ve kısır kalır. Tabii bu “vurgular”dan rahatsız olmayanlar için bir sorun olmasa gerek.

    Lise yıllarından beri vejetaryen* olan birisi olarak bu tercihimden gayet memnun olduğumu belirtmeliyim. Dahası Batı’nın göbeğinden çıkmış ve o kültürü temsil eden bir müzisyen olan Morrissey’in “Meat is Murder” adlı şarkısı vejetaryen olmama katkı sağlamıştır. Şimdi o günlere dönüp baktığımda artık beni o kadar da heyecanlandırmayan ve pek de hoşlanmadığım bu adamın beni vejetaryenliğe itmiş olmasında içine tükürülecek bir durum göremiyorum. Çünkü bu değerleri içine tükürülecek bir Batı dayatması olarak görmüyorum.

    Vejetaryenlik her şeyden önce kişinin kendisine karşı dürüst olmasıdır. Vicdani ve ahlaki bir değerdir vejetaryenlik. Hayvan sevgisinden bahsedip, sofrada inek yeme ikiyüzlülüğüne karşı çıkmaktır. Bu yüzdendir ki bir vejetaryen et yiyenlerle aynı masada oturduğunda yüzsüz, yılışık sataşmalara maruz kalır. Çünkü o, et yiyicilere varlığıyla bir ayna tutar. Onların yapamadığı bir şeyi yapmıştır. Evet, et yemezlik bir tercih değildir, kazanılması gereken bir değerdir. Vicdan aklayıcılıkla yaftalanamayacak olsa da, bu bağlamda vicdanını rahat tutmayı en çok hak eden insanlar et yemeyi red edenlerdir. İster radikal bir ALF üyesi olsun isterse bir “vicdan aklayıcı.”

    Vejetaryenliğin eleştirilmesine karşı değilim. Bu ahlaki tavrın kapitalistler tarafından sektör haline getirilmesi, mankenlerin fit bir vücut için et yemeyi bırakması, uzun hayat formülü olarak reklamlarla, çeşitli samimiyetsiz kampanyalarla vejetaryenliğin dayatılması, Peta vb. Görüldüğü gibi tartışılacak, eleştirilecek, üzerine gidilecek çok fazla konu var. Ancak bir et yiyicinin, “çözüm vejetaryenlik olamaz, bu bir batı ahlakıdır” diyerek ahkam kesmesi, benim için kabul edilebilir bir eleştiri şekli değildir. Ayrıca bir vejetaryenin (her ne amaçla et yememeyi seçmiş olursa olsun), “ zaten yanlış hayat doğru yaşanmaz” nihilistliğiyle kendisini aklamaya çalışan bir et yiyiciden ‘pasif’ tavrıyla bile çok daha hayırlı bir iş yapıyor olduğu gerçeğini unutmamak gerekir.

    Pasif ve Aktif Kazanımlar

    Bu konu üzerine ayrı bir yazı yazmayı düşünüyordum. Kısmet bu yazıyaymış. Çok derinleşemesem de söylemek istediklerimi net bir şekilde ifade etmeye çalışayım.

    Oynadığım bir bilgisayar oyunu* vardı. Oyunda çeşitli düşmanlara karşı savaşıyorsun. Savaşları kazandıkça sana bir miktar puan veriliyor ve bu puanları kontrol ettiğin oyuncuyu geliştirmek için kullanıyorsun. Oyuncunu geliştirmek için kullanabileceğin güçler kısaca iki gruba ayrılıyor. ‘Pasif güçler’ ve ‘Aktif güçler’. Pasif güçler senin karakterini şekillendiriyor, bu güçleri aldığında oyun içinde bunları kullanmak için özel bir şey yapmana gerek kalmıyor. Çünkü bu güçler oynadığın karakterin bir doğal becerisi haline geliyor. Bir de aktif güçler var. Bu güçler daha çok karşındakine ağır darbeler indirmek için kullanılıyor ve karakterinin bir parçasından çok bir ‘uzantı silahı’ olarak işlev görüyor. Oyun içinde Aktif güçleri kullanabilmek için özel anları beklemelisin ve bu güçler çok etkili olmasına karşın, kullanıldığında sana da bir miktar zarar veriyor. Dolayısıyla kısıtlı ölçüde kullanabiliyorsun. Benim becerebildiğim kadarıyla bu oyunu bitirmenin tek yolu karakterini pasif becerilerle donatıp üzerine akıllıca seçilmiş etkili Aktif güçler eklemek. Merak etmeyin hikayenin sonunda sunacağım bir “ibretlik ders” yok. Oyunun özelliklerini söylemek istediğim şey için deforme de etmiyorum. Bu oyun, hayatta görmezden gelinemez bir gerçekliği tekrar hatırlattı bana.

    Bu bağlamda “Pasif Güçler” olarak; vejetaryenlik, anti-militarizm, anti-otoriterlik ve hayat içerisinde kazanılan beceriler ve değerlerin tümü olarak görebiliriz. Bu değerler bireyin karakterinin bir parçası haline gelir. Hiçbir vejetaryen, “bugün de şu kuzuyu yemiyim de hayatını kurtarayım yavrucağın” diye düşünmez, onun bir tavır olarak et yememesinin dolaylı kazanımları pek tabii ki vardır. Ama her şeyden önce bu özellik onun karakteridir. Bir anti-otoriter hayatın her alanında karşısına çıkan otoriteye, dayatmalara; bu tavrı karakterinin bir parçası haline getirebildiği ölçüde karşı çıkabilir. Bunu yaparken de “örgütlü bir doğrudan eylem olmadan benim bireysel karşı çıkmam zaten hiçbir işe yaramaz, o zaman ben edebimle susup oturayım en iyisi” diye düşünmez. O, kendi karakterini yansıtır ve eyler.

    ‘Aktif Güçler’ olarak; “doğrudan eylem, örgütlenme, sabotaj” vb. düşünebiliriz. Aktif güçlerin büyük etkisi yadsınamayacağı gibi bahsettiğim ‘Pasif Kazanımlar’ olmadan da etkili olamayacağını düşünüyorum. Bu bağlamda aktif ve pasif güçlerin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğine inanıyorum.

    [ Bu değerler hiyerarşik bir sıralamada gelişmez, ‘pasif güçler’ olmadan doğrudan eylem yapılmaz gibi bir formülasyondan bahsettiğim sanılmasın. Doğrudan eylemler de pasif güçlerin kazanımını tetikleyebilir. Bu değerlerin karakteristik yapısından bahsediyorum.]

    Bu durumda, bir anti-militaristin askere gitmediği için, “ordunun topyekün dağıtılmasına karşı çıktığı” ya da bir vejetaryenin et yememesinden, “fabrika çiftliklerinin yıkılmasına karşı çıktığı” mesajını alan birisinin akıl karışıklığına benim yapabileceğim bir şey yok. Lakin “et üretimindeki aşağılık vicdansızlıkları durdurmanın yolu ‘vejeteryan’ olmak değil, becerebiliyorsanız o çiftlikleri havaya uçurmak, becermiyorsanız da edebinizle susmaktır” gibi neresinden tutsan elinde kalacak bir önermeye kargalar bile güler. Bile dediğime bakmayın, kargalar çok zeki yaratıklardır, bu saçma önermeyi anlayıp bir de üzerine sağlam bir kahkaha patlatırlar. Bu önermeye göre; ‘bir anarşistsen gider devleti yıkarsın, eğer yapamıyorsan oturur edebinle susarsın, ya da ‘savaşları durdurmanın yolu askere gitmemek değil, orduya bomba atmak, gidip karakol baskını yapmaktır, yapamıyorsan da oturup edebinle susmaktır…”

    Doğrudan eylem çok samimi ve güçlü bir silahtır. Bir şeylerin değişmesini istiyorsan gider değiştirirsin. ALF taktikleri de bu bağlamda çok değerlidir. Ancak “sisteme topyekün sırtını dönmek” tek başına hiçbir şey ifade etmez dahası hayatta karşılığı olan bir önerme de değildir. Bu tavrın içini neyle ve nasıl doldurduğun önemli. Mesala, et yiyen bir ALF aktivisti olmanın mantıklı bir açıklaması olamaz. Topyekün, tavizsiz bir savaş senin buna ne kadar hazır olduğunla doğrudan bağlantılıdır ve ancak bu bağlantıyla mümkündür.

    ‘Pasif kazanımlar’, ‘Aktif kazanımlar’dan ayrı düşünülemez ve “bütüncül mantık” ile “parçacıl mantık” ayrı şeyler değildir. Değişim, ancak merkezine kendini koyduğun zaman mümkün olabilir. Kendini dışarıda tutup büyük değişimler talep etmek en hafifinden şımarıklıktır. “Kapkara, tavizsiz , isyancı anarşistler”in laf salatalarına ve putlaştırdıkları isyan kavramı üzerine saçmalamalarına karnımız tok. Biz fareyi öpmesine öperiz ancak fareyi öptükten sonra yemek masasında ağzımızı hayvan cesetleriyle doldurmayız. Bu çelişkiyle yaşayanların da sözlerine itibar edecek değiliz.

    *vejetaryen: “vejeteryan” kelimesinin doğru yazılışı.

    *[2] : oyunun adı yanılmıyorsam “sonny” idi

    Taylan Yılmaz

    http://hayvanozgurluguhareketi.com/2011/02/20/vicdan-ahmakligi/

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s