Vejetaryenlik Etiği- 2

İkinci Bölüm

Dr. Steve Best’in bir üniversitede ders sunumu olan yazının son bölümü.

HAYVAN HAKLARI VE VEJETARYENLİĞİ SAVUNAN ARGÜMANLAR


O halde şu soru ortaya çıkıyor: hak dediğimiz şey nedir ve hangi temele dayanarak insan ya da hayvan bireyler haklara sahiptir?

Haklar özgürlükle alakalı güçlü etik iddialardır; kişisel özgürlükleri korur;  kimsenin  vücuduna, mülküne veya hayati çıkarlarına zarar verilmemesini sağlar; bunlar topluma karşı bazen topluma yönelik iddialardır ve yasal desteğe gereksinirler.

Hak sahibi olmak içsel değere sahip olmaktır; bir canlı olarak birinin değeri onun bir başkası tarafından kullanılabilir bir şey haline getirilmesine bağlı değildir; her canlı kendi içerisinde bir amaçtır, başka birisinin ihtiyaçları için bir araç değildir.

İçsel bir değeri olmak; başka hak sahibi canlıların, özellikle de bunu verebilecek bir durumda olan bilinçli ve etik insanların saygısını hak etmek demektir.

Bazı insanlar bu noktayı hayvanların hem kendilerine hem de bize karşı sorumlulukları ya da görevleri olmadığı ve bu sebeple hakları da olmadığını öne sürmek için kullanırlar.

Ama haklar her zaman görev duygusu gerektirmez; önceden söylediğim gibi, hayvanlarla onların bize bir şey borçlu olmadığı, ama bizim onlara borçlu olduğumu şeklinde asimetrik bir ilişkimiz var.

Şöyle düşünün: bir bebeğin hakları olduğunu söylüyoruz, ama ne tür görevleri var? Anne babanın bebeğe karşı görevleri var; ama bebeğin anne babaya karşı görevleri yok; bebeğin tek görevi altındaki bezde.

Hayvanlar gibi, bebeklerin de hakları var; ama bu haklar aklı, dili, farkındalık hissi gelişmiş- bunlar ahlaki sorumluluk için gerekli ve yeterli koşullardır- ahlak sahibi öznelerin paradigma örnekleri değildir.

  1. 1. Argüman: Faydacı argüman

Eğer hak konusundaki ilk argümana yani faydacı argümana bakarsak, kalın kafalı felsefi itirazların sebep olduğu sisin içinden geçip  ana meseleye parmak bastığını görürüz.

BENTHAM: mesele hayvanların konuşabilmesi ya da akıl yürütebilmesi değildir, acı çekip çekmedikleridir.

Ancak insanın mantıksal ve lingüistik yetenekleri ne kadar göz boyayıcı olursa olsun hayvanlarla ortak noktamız acı ve ağrıyı hissedebilme yeteneğimizdir.

Faydacı felsefe sadece fayda ya da sonuçlarla  ilgilenir; doğru eylemin maksimum sayıda insanın zevki ve mutluluğunu maksimum düzeye getiren davranış olduğunu söyler.

Faydacılığın en önemli erdemi, akıldan çok duygulara odaklanması, ve böylece hayvanları ahlaki alana taşıması.

Ama bu adımın felsefi bir desteğe ihtiyacı var, bu destek de 1975 yılında Peter Singer çığır açan kitabı Hayvan Özgürleşmesi’ni yazana dek yoktu.

SINGER: Faydacılığın felsefi temelini mükemmel bir şekilde açıklamıştır:

Irkçılık, cinsiyet ayrımcılığı ve türcülük arasında güçlü bir analoji bulunuyor: her örnekte bir grup kendini bir diğerinden keskin bir şekilde ayrı tutarak kendisini içsel olarak daha üstün diye ilan ediyor; her bir durumda gerçekte hiç bir temeli bulunmayan bir çok keyfi sebepler öne sürülüyor.

Singer insanlar ve hayvanlar arasında gerçek farklılıklar olduğunu reddetmiyor; ama bu farklılıkların ahlaki anlamda bağlayıcı olduğunu düşünmüyor. Bu odada, bazı insanlar daha uzun, daha sarışın, daha beyaz ve diğerlerinden daha hızlı- her biri gerçek bir farklılık; ama bu insanların diğerlerinden daha çok hakkı olduğu anlamına gelir mi? Aynı şekilde, eğer insanlar hayvanlardan daha çok zekiyse ve farkındalık sahibiyse , hayvanlara haklarını vermemek için bu meşru bir temel olabilir mi?

Singer, hayvan haklarını reddetmek için sadece dil ve aklı kıstas kabul edersek aynı sebeple insanların büyük bir bölümünün de bu hakları sahip olmaması gerektiğini düşünmemiz gerektiğini söyler. Fetüsler, bebekler, komadaki hastalar, bazı yaşlı insanlar ve ciddi mental bozukluğu olan insanların hakları olmaması gerektiğini söylememiz gerekir; bu insanlar ve hayvanlar üzerinde istediğimiz her türden deneyi gerçekleştirmemizi engelleyecek hiç bir ahlaki itirazımız olamaz o zaman; ve eğer bu insanlar ve benzeri potansiyeli olan insanlar üzerinden deney yapmanın meşruluğunu reddediyorsak o zaman aynı sebeple hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin meşruluğunu da reddetmemiz gerekir (aslında, Singer aşağıda açıklayacağım şekilde bazı deneylere olur gözüyle bakmaktadır).

Akıl argümanını daha iyi açıklamak için hayali bir olay kullanalım: eğer süper zeki uzaylılar dünyaya gelseydi, bizim rasyonellik düzeyimizi ilkel bulup bizleri kendi tıbbi deneyleri ve fabrika çiftçilikleri uğruna kullanabilirlerdi (tabii bu kadar evrim geçirdilerse sömüren bir tür olmazlardı, o ayrı).

Singer bütün yaşamların eşit değerde olduğunu ve insan ile hayvan yaşamlarına eşit ağırlık verilmesi gerektiğini tartışmaz; bir balık yerine bir insanın hayatına son verilmesi daha kötüdür, burada daha az bir acı ve kayıp söz konusudur; çünkü balık daha az mental kompleksiteye sahiptir.

Ama Singer’a göre durum öteki türlü de olabilir: bir şempanze, bir köpek ya da domuz ciddi mental rahatsızlığı bulunan bir çocuktan ya da ileri bunaklık durumunda bulunan bir insandan daha çok farkındalık sahibidir.

Yani: eğer gerekirse farkındalık ve mental kompleksitede farklı değerleri tartmak için kullanabileceğimiz türden bir ahlaki ölçüt vardır:”geleceği planlamak, kompleks iletişim becerileri sürdürmek vb gibi soyut düşünce kapasitesi bulunan, farkındalık sahibi bir canlının hayatının bu kapasitelere sahip olmayan canlıların yaşamından daha değerli olduğunu öne sürmek ayrımcılık değildir.”

O zaman, süper uzaylıların da bizi kullanması keyfilik ya da ayrımcılık değildir.

Aslında, farklı, duygu sahibi türlere eşit bir yaklaşım göstermeliyiz: “yapmamız gereken şey, hayvanları ahlaki ilgi çemberimize almak ve onların hayatına anlamsız sebeplerle harcanabilir şeyler gözüyle bakmaktan vazgeçmek.”

Ama eğer çıkarlar çatışıyorsa, Singer insanların hayvanların çıkarlarına baskın çıkabileceğini; ama bunu yapmak için de sağlam gerekçeleri olması gerektiğini söylüyor (bazı deneylere onay vermektedir ayrıca).

Ancak, sonuçta, Singer hayvan özgürlüğü amacına sağlam bir temel sağlama konusunda başarısız oluyor, faydacılığa içkin sorunlar sebebiyle,  haklar kavramı ve içkin değer konusuna önemli bir bağı olmaması nedeniyle oluyor bu- eşitlik veya özgürlük kavramını kullanmayı tercih ediyor.

Faydacılığın önemli sıkıntılarından biri, bir kişi ya da büyük bir grup olsun,  daha büyük bir mutluluk ya da zevk uğruna bireylerin feda edilmesini meşrulaştırmasıdır.

Kasaba şerifini düşünün: kasabada huzurun sağlanması için masum adam asılır.

Her türden hayvan sömürüsü meşrudur.

Hak temelli bir yaklaşım bu sorunların oluşmasını engeller; çünkü bir başkası uğruna canlıların nesneleştirilmesini onaylamaz, sonucunun ne kadar iyi olduğu da dikkate alınmaz.

2.argüman: Schweitzer ve yaşama arzusu

Albert Scweitzer 1920li yıllarda faydalanmacı bakışa ilginç bir alternatif geliştirdi.

Schweitzer’ın belki de  en çok bilinen çalışması “hayata hürmet etiği” adındaki yazısıdır; bu etiği şu şekilde özetleyebiliriz; ben  daha büyük bir hayat toplumunun bir parçasıyım, canlı olan herşeye hürmete diyorum; beni diğer yaşam formlarına bağlayan şey yaşama arzusudur; bütün yaşam biçimlerinin yaşama arzusu, var olma isteği, yapılacak etkinlikleri, gerçekleştirilecek bir amacı ve hayata geçirilecek bir potansiyeli vardır.

Schweitzer Budizm’le aynı ahlaki ilkeye dayanır: kesinlikle gerekmedikçe kimse kimseye zarar vermemelidir.

“Kesinlikle gerekmedikçe” şartı hayatın bazen hayata zarar vermek zorunda olduğunun samimiyetle kabul edilmesidir, Schweitzer bu konuda eziyet çekmiştir (ve eğer zarar vermek gerekiyorsa o zaman buna sebep olanların hem üzgün olması hem de vicdan azabı çekmesi gerektiğini söylemiştir- bu da hem Budizm’in hem de Hristiyanlığın bir karışımından söz ettiğini gösteriyor).

Ama soru şu: zarar vermek ne zaman kesinlikle gereklidir? Bizim bağlamımızda bir hayvana zarar vermek ne zaman gereklidir?

Yabani bir ayı bize saldırırsa belki; ama bu her zaman yaşanan bir durum değil.

İnsanların hayvanları spor için avlaması, kürkleri için onlara tuzak kurması, onları sirklerde ve rodeolarda sömürmesi, üzerlerinde kozmetik deneyleri yapması, tıbbi faydalar uğruna onları deneylere tabi tutması kesinlikle gerekli değildir.

Daha önemlisi, hayvanları yemek gerekli değildir! Taş devrinde yaşamıyoruz, süpermarketler çağında yaşıyoruz.

Ama Scweitzer’ın yaklaşımında önemli bir sorun var; bakış açısının güçlü ve sınırlı yanları aşağıdaki alıntıda görülebilir:

“ bir insan yardım edebileceği bütün hayat biçimlerine yardım edebildiği ve yaşayan herşeye zarar vermekten uzak durduğu zaman gerçekten etik olabilir; bu veya şu hayatın ne kadar değerli olduğuna dair bir soru sormaz ya da bunun ötesinde, ne kadar hissedebildiğine de bakmaz; ağaçtan yaprak koparmaz, çiçek koparmaz, hiç bir böceği ezmez; yazın lambasının ışığında çalışırken pencereyi kapalı tutar ve bir böceğin masaya düşüp ölmesine engel olur”.

Hayata hürmete yönelik hem  ilham verici hem de güçlü bir bakış; ama belki de ahlaki toplum tanımı çok geniş, burada çimenlerden kristal maddelere ve cansız varlıklara dek uzanıyor; gerçekten de, kendisinin de söylediği gibi, mistik bir felsefeyi, panteizmi geliştiriyor Scweitzer.

3.argüman: Regan ve yaşam öznesi

1983 tarihli kitabı The Case for Animal Rights’ta Tom Regan şu ana dek hayvan hakları adına öne sürülen en sert savunmayı yapar; onun durduğu yer Singer ve Schweitzer’ın sorunlarını bertaraf eder; duyguları olan hayat formlarına sadece ahlaki bir değer atfetmez, ayrıca bu canlıların vazgeçilmez hakları olduğunu ortaya koyar; insan adı verilen gelişmiş hayat formlarına öncelik tanıyan ahlaki toplum kavramına geniş bir bakış açısı getirir.

Regan  için “yaşam öznesi” olan her canlının hakları vardır; onun tanımının bir çok kademesi bulunuyor, duygu hissetmekten çıkar sahibi olmaya, bir gelecek planlamaktan zaman içerisinde tutarlı bir kimliğe sahip olmaya dek uzanıyor bu kademeler.

Ama bir yaşam öznesi olmak için gereken minimum seviye duygu sahibi olmak, arzu ve çıkar sahibi olmaktır; eğer birşey bir yaşam öznesi değilse o zaman onun içsel değeri ya da hakları yoktur.

Scweitzer’ın yaşama arzusu nosyonuna benziyor ama Regan bu çemberi inorganik maddelere dek genişletmiyor; buz kristalleri, çimenler ya da belki solucanlar bir yaşam öznesi değildir bu yüzden de içsel değerleri ya da hakları yoktur.

Ama balıkların var: belki gelecekle ilgili planları yok ama balıklar yaşamaktan hoşlanma kapasitesine sahipler; öyleyse onların da hakları var.

Buradaki sorunlardan biri dağları, ağaçları ve nehirleri bir koruma etiğinin ötesinde bir çevre etiğini nasıl oluşturabileceğimiz sorusu. İnorganik doğanın da hakları ve  içsel bir değeri olabilir mi? Regan’ın belirttiği gibi, bu tür bir yaklaşım geliştirmek aşırı derecede zor.

SINIR SORUNLARI

Ahlaki sınırların genişletilmesi bir çok zor soru getiriyor aklımıza; çünkü haklar mutlak şeyler değildir, ayrıca farklı  haklar ve çıkarlar birbiriyle çakışabilir ya da çelişebilir.

Sineklerin ve pirelerin hakları var mı? Aids virüsünün hakları var mı? Eğer yoksa, neden? Çizgiyi nerede çiziyoruz?

Schweitzer zor bir konumda, ama onun düşünceleri hepimizin ulaşmayı istemesi gereken bir ideal nokta oluşturuyor.

Ama Singer çizgiyi duygularda, Regan ise özne olmanın sınırlarında çiziyor.

Hem Singer hem de Regan psikolojik kompleksite sebebiyle insan hayatına öncelik tanıyorlar; filika örneğine bakarsak (4 insan 1 köpek ve biri atılmak zorunda) her insan köpeği atardı; aslında Regan tek bir insanı kurtarmak için bir milyon köpeği suya atardı !

Bu absürd bir şey ve bir noktada faydacılığın meşru bir çizgi oluşturduğunu görüyoruz; ama işte o çizgi neresidir orası belli değil, ben tek bir kişi karşısında bir milyon köpeğin hayatında daha fazla değer olduğunu hissediyorum; kişisel olarak bir milyon köpeği kurtarmak için kendi hayatımı feda edeceğimi hissediyorum, belki tek bir köpek için bile ( en azından tek bir köpek için hayatımı riske atardım).

Sebzelerin bir yaşam öznesi olduğunu ve hakları bulunduğunu düşünmüyorum; bu yüzden onları yemek kabul edilebilir; ama söz konusu inekler, domuzlar ve tavuklar olunca işler değişir.

Bir sineği veya karafatmayı bile öldüremem ama bu hayat formlarına karşı güçlü bir sorumluluk duygusu hissetmiyorum, onlarn bir yaşam öznesi olduğunu söylemek zor.

Ama: eğer pireler bana ve kedime saldırıyorsa , ölmeleri kaçınılmaz ! Kedimin ve benim rahatımı pirelerin sahip olabileceği haklardan önünde tutacağım kesin!

Aynı şekilde, eğer bir ayı bana saldırırsa, “ah ne şanslı ayı, ben hayvan haklarını savunan bir eylemciyim, lütfen beni ye!” demem, hayatım için dövüşürüm.

Ya da işini görsün diye bir aids virüsünü hoş karşılamam söz konusu olamaz.

Bu tür örnekler bir hayata son vermek için tek bir geçerli sebep gösteriyor: meşru müdafaa, bir diğeri de cezalandırma olabilir, aslında bu çok daha sorunlu bir çözüm ve hayvanlara uygulanamaz; çünkü hayvanlar birşeyden dolayı suçlu olamazlar.

Şunu düşünün: her yürüyüşe çıktığınızda, kaç böceğin üzerine basıyorsunuz? Uzun bir yolculuğa çıktığınızda arabanızla öldürdüğünüz binlercesine ne demeli?

Yaşayarak öldürüyoruz; bu odadaki hiç kimse henüz kendini öldürmediğine göre, hepimiz yaşamak, çalışmak ve arabamızı sürmemizin böcek gibi yaşam öznelerinden daha üstün olduğunu ve bu tür olaylarda haksız olmadığımızı hissediyordur.

Elbette bu öldürmeleri azaltmamız mümkün, işte vejetaryenliğin etik gücü de bu zaten.

HAKLAR, GÖREVLER VE EVRİM

Şimdi bir sonuca varma zamanı.

Hayvanlarla olan ilişkilerimiz bitki ve böceklerle olan ilişkilerimiz gibi varsayımsal ve dikenli bir durum oluşturmuyor: hayvanların net hakları var ve bizim de net görevlerimiz bulunuyor.

Sadece hayvanlara karışmama ve onları yememe gibi görevlerimiz yok, onlara yardım etme ve onların çıkarlarını savunma gibi görevlerimiz de var; zarar vermemek yetmiyor, aktif bir şekilde yardım etme görevimiz de bulunuyor.

Hangi mezar yazısını tercih edersiniz: “Burada hiç kimseye zarar vermeyen ve kendi işine bakan Mr.Bland yatıyor”mu yoksa “burada diğer canlılara tutku ve bağlılıkla hizmet eden bir dünya vatandaşı yatıyor” mu?

İdareci etikte doğru olan birşeyler vardır: bizim bilinçli, farkındalık sahibi, etik ve rasyonel varlıklar olmamız bize benzersiz görevler ve sorumluluklar yükler.

Görevlerimizin arasında etten uzak kalmak ve hem et hem de süt endüstrilerini boykot etmek de var; bu ürünleri satın alırken şöyle demiş oluyoruz:” evet, ben hayvanlara ve dünyaya yaptığınız şeyi onaylıyorum; işte size destek vermek için paramı veriyorum!”

Ama Hristiyanlığın ve seküler haklar bakış açısının olumlu mesajı ise merhamet, sevgi, fedakârlık ve hizmet  talep eden bir etiktir.

Bu mesajların sadece insanlara yönelik olduğunu düşünebilmek için insanın duyarlılığının ne kadar bozulmuş olması lazım? Sevgi ve merhametin sınırları var mı? Bu sınır cinsiyet mi, ırk mı, kabile mi, ulus mu yoksa türler mi?

Yardımımıza gereksinen bütün canlılara hizmet etmeliyiz; aramızda en az olanlar en büyük yardıma ihtiyaç duyuyor, bu yüzden hayvanların büyük bir iddiası var; onların sesi yok, bu yüzden insan aklının ve şefkatinin sesine güvenmek zorundalar.

Hayvan hakları, artık zamanı gelmiş bir düşünce; John Stuart Mill’in söylediği gibi, bütün büyük fikirler üç aşamadan geçerler; dalga geçilirler, tartışılırlar ve sonunda hem etik hem de bilim açısından gerçek olarak kabul edilirler: bütün büyük paradigmalar sonunda kabul edilinceye dek dalga geçilip sürekli reddedilmiştir; örnek vermek gerekirse, kuantum mekaniği, görecelik teorisi, plaka tektoniğini söyleyebiliriz; aynısı yeni etik kavramlar için de geçerli olmuştur, mesela; on sekizinci yüzyılda kadınların özgürlük haklarıyla dalga geçilmişti, aynı şekilde  on dokuzuncu yüzyılda siyahların özgürlüklerini kazanması argümanları da aşağılanıyordu; bu düşünceler geçerli oldukları için tartışıllmaya devam etti ve nihayetinde büyük oranda kabul edildi.

Her ne kadar mükemmel bir biçimde olmasa da haklar söylemi bir kez gündeme girdikten sonra erken kapitalist dönemin beyaz ve erkek mülk sahipleriyle sınırlı kalınamayacak kadar güçlü bir söylem olduğunu ortaya koymuştur, şimdi bu yıkıcı mantık sadece ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını, sömürgeciliği değiştirmiyor, antroposentrizm ve türcülüğü de değiştiriyor; artık özgürlüğe kavuşması gerekenler doğa ve hayvanlar!

Son otuz yıl içerisinde, feminist ve insan hakları hareketleriyle insan evriminde önemli gelişmeler yaşandığını gördük, bu gelişmeler de ahlaki evrimde yeni gelişmeler ortaya konduğu anlamına geliyordu, bu ahlaki gelişmeler de etiğin evrenselliğinin daha çok ilerlemesinin bir parçası oluyordu: benlikten klana, oradan topluma ve bütün dünyaya; insandan hayvanlara dek. Bir kişinin etik evrimi onun “biz” kavramına bakışıyla kabaca ölçülebilir; sizin “ biz” benliğiniz ne kadar büyük? Sınırlar daha geniş oldukça o kişi ruhsal ve ahlaki anlamda daha evrim geçirmiş birisi olur. Bu “biz” neden insanlarla sınırlasın ki kendini? Bu keyfi bir sınırlama olup artık hayata hürmet ve saygı duygusuyla yer değiştirmeli.

Çeviri: CemC

Reklamlar

Vejetaryenlik Etiği- 2” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s