Kimi Yediğimiz Bir Ahlâk Meselesidir.

 

Marc Bekoff

New York Times’da son zamanlarda çıkan bir yazının başlığı şöyleydi: “Üzgünüz veganlar: Brüksel Lahanası da Yaşamak İstiyor”. Yazıya göre yiyecek seçimlerimiz üzerine düşünülmesi gereken ilginç şeyler var;  ama aslında bu durumun sebzeler ve diğer bitkilere dair bilimsel olarak bildiğimiz gerçeklerle pek alakası yok. Bazı yerlerde yazı sanki hayvan yiyenlerin bunu yapmaya devam etmesi için  bu durumun  pek iyi bir bahane olmasa da  geçerli bir sebep olduğunu düşünüyor. Yazıda söylendiği gibi “biz hayvanların hayatta kalmak için  hayvan öldürmek zorunda olması küçük, günlük bir trajedi” değil bu,  ben bu durumu muhakkak azaltılması, günlük beslenme alışkanlıklarımızda pek de büyük olmayan değişiklikler yaparak rahatlıkla yok edilebilecek son derece aşırı uçlarda insanlık dışı bir davranış olarak görüyorum.

 

The Animal Manifesto’da belirttiğim gibi günlük öğünlerimizle alakalı seçimler yaparken “yemekte ne yiyoruz?” diye değil, “yemekte kimi yiyoruz?” diye sormamız lazım. Hayvanların büyük acılar çektiğine ve bizim için yemek haline getirilirken bu acılardan kurtulmak istediğine  şüphe yok- yetiştirilme biçimlerinden tut fabrika çiftliklerindeki işkence odalarına nakledilişlerine, orada kendileriyle  ilgilenilme biçimine ve katledilmeyi beklerken diğer canların katledilmesini duymaları, görmeleri ve bunu kokusunu almalarına, beyinlerine elektro şok yemelerine ve bunun çoğu kez yetersiz bir şekilde yapılmasına ve şu andaki yasaların emrettiği gibi bu şekilde bilinç kaybına uğratılmasına dek bu hayvanlar hep yardım istiyorlar. Yasaya dair 2. teklifle  ilgili olarak California’da oy kullananların %63’ü “evet fabrika çiftliklerindeki hayvanların durumunu düzeltelim” diyor, ayrıca “downer” hayvanların (yani mezbahalara nakledilirken yaşadıkları şok sebebiyle fiziksel ve ruhsal olarak darmadağın olan hayvanlar) da yasal olarak korumaya alınması insanların kendilerinin tabağına yemek olarak gelen hayvanların çektiği acıyı umursadığını gösteriyor. 2008 yılı Temmuz ayında California Valisi Arnold Schwarzegenner California’daki downer hayvanlar için varolan yasal korumayı daha üst seviyeye çıkardı. 2009 yılı Mart ayında ise ABD downer hayvanların gıda olarak kullanmasını yasakladı.  Dünyanın her yerindeki mezbahalardaki hayvanların yaşadığı acıları açık seçik ortada, insanların yaptığı seçimlerin ne kadar üzücü olduğunu da gösteriyor bu.

Peki ya Brüksel lahanası ve diğer sebzeler? Kızartıldıkları an onlar da acı çekip haykırıyorlar mı? Bitkilerin duygu sahibi olup acı çektiği ya da ağrı hissettiği, yaşamak için bilinçli bir arzularının olduğunu ortaya koyan inandırıcı bir kanıt yok. Yemek için kullanılırken, kızartılırken, buhara tutulurken ya da diğer türlü pişirilirken sebzeler acı çekmezler. Bitkiler sofistike ve ilginç tepkiler gösterirler- bir çok çevre koşuluna otomatik refleksif tepkiler gösterirler- ve birbiriyle gerçekten iletişim kurarlar; ama bir çok hayvan gibi arzuları ya da istekleri yoktur. Bu yüzden bir Brüksel lahanasının ya da havucun bir ineğin mezbahada işkence görmeyi istememesi gibi kızartılmayı istememesi geçerli bir iddia değildir. Hayvanların duyguları olduğuyla ile  ilgili iddialar spekülatif şeyler ya da uydurma şeyler değildir, oysa bitkilerin duygu sahibi olduğu ile ilgili iddialar tamamen spekülatif.

Yemek yemek için ağzımıza kimi koyduğumuza karar verirken diğer soruları da göz önüne almamız gerek. Fabrika çiftlikleri çevreye büyük zarar veriyor, ve bu durumun da midemize düşkün olmamızla alakalı olduğunu görmemiz gerek. Bu yüzden hayvanların acı çekmesi ya da  ölmesi umrumuzda değilse bile beslenmeyle alakalı seçimlerimizin ister yerel ister küresel anlamda çevreye ne yaptığını düşünmemiz lazım. Bir çok ülkede sera gazının %50’si inek gazından kaynaklanıyor; ayrıca gereksiz bir et üretimi sebebiyle kullanılan su ve toprak oranı hayvan ürünü içermeyen öğünler  üretmek için kullanılan su ve toprağa kıyasla çok fazla. Örneğin; 2025 yılına dek insanların %64’ünün su sıkıntısı bulunan yerlerde yaşayacağı tahmin ediliyor.  Hayvancılık sektörü küresel su kullanımının %8’inden sorumlu. Dünyadaki suyun %7’si hayvan beslemek amacıyla toprağın sulanmasına harcanıyor.  Yeni Zelanda’da 34,2 milyon koyun, 9,7 milyon büyükbaş hayvan, 1,4 milyon geyik ve 155 bin keçi  ülkedeki sera gazının %50’sini yayıyorlar. Hayvanlar resmen baca gibi tütüyorlar. İnsanlar hayvancılık sektörü sebebiyle atmosfere salınan büyük sera gazı oranlarını anlatırken karbon izinden söz ediyorlar. Bir pound biftek üretmek bir pound tavuk eti üretmeye kıyasla 11 kez daha fazla sera gazı üretiyor,  bir pound havuca kıyasla ise bu oran 100’e çıkıyor.

New York Times’ta 27 Ocak 2008 tarihinde çıkan bir yazıda şöyle yazıyor : “Küresel anlamda et talebi son senelerde katlanarak arttı, bu da refahın artması ve büyük hayvan besleme operasyonlarının her yere yayılmasından kaynaklı. Bu montaj hattı tarzındaki et fabrikaları büyük enerji tüketiyor, su kaynaklarını kirletiyor, önemli oranda sera gazı salınımı yapıyor, daha fazla mısır, soya ve diğer tahılların üretilmesini gerektiriyor, tabi bu da yağmur ormanlarından çok büyük kısımların yok edilmesini zorunlu hale getirdi. Dünyadaki toplam et talebi 1961’de 71 milyon tondu. 2007’de bu rakamın 284 MİLYON TON’A ulaştığı tahmin ediliyor. Kişi başına tüketim iki kattan fazla artmış. Gelişmekte olan ülkelerde ise son 20 senede bu artışa tanık oluyoruz. Dünya et tüketiminin 2050 yılına dek iki kat daha artacağı tahmin ediliyor.” Bunlar böylesi verimli bir yaşam alanı için korkutucu rakamlar.

Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliği üzerine yapılan Nobel ödüllü  bilim panelinde bile insanların  fabrika çiftçiliğinin iklimsel etkileri sebebiyle et yemekten vazgeçmesi istendi. Et yiyenlerin karbon izinin vejetaryenlerin karbon izinden iki kat fazla olduğu hesaplanıyor. Ticari et üretimi artık sürdürülebilir bir özellik taşımıyor.

Bu yüzden lütfen beslenme biçimlerimizle ilgili seçimlerimiz konusunda ciddi olalım ve bizi eleştirenlerden de bıyık altından gülerek yaptıkları eleştiriler konusunda ciddi olmalarını isteyelim. Vejetaryen ve vegan olmaya karar vererek, yaşanan acı ve ızdırabı hemen azaltabilir ve “merhamet izimizin” büyümesini sağlayabiliriz. Buna hiç şüphe yok. Verdiğimiz kararlardan hepimiz sorumluyuz.. Biz veganların yaptığımız insancıl ve etik seçimler sebebiyle kendimizi savunması ya da bundan dolayı özür dilemesi gerekmiyor. Eğer gelecekte bazı bitkilerin duyguları olduğunu öğrenirsek o zaman beslenme biçimimizi yeniden değiştirmemiz gerekecek; ama şu anda vegan olduğum için mutluyum ve beni protesto etmeyen bir Brüksel lahanasını yediğim için de kendimi hiç suçlu hissetmiyorum.

Çeviri:CemC

Reklamlar

Kimi Yediğimiz Bir Ahlâk Meselesidir.” üzerine 4 yorum

  1. her iki yazıda sağlam argümanlarla tarışıyor, bu arad tartışma adabı ile ilgili de harika bir örnek oluşturmaktalar. Lakin bu karşı argüman bitkilerin acı çektiğini kanıtlayan bizim algılarımızla tanımaldığımız bir tepkisi bilimsel olarak ortaya konamamıştır denseydi doğrusu anlamlı olurdu. Ama bitkiler acı çekmez gibi iddialı bir laf iki yönden sorunlu. Bir bu mantıktan yola çıkarsak bilimce kabul görmeyen her tez hatalıdır (al sana poztivzim) iki ben görmüyorsam yoktur diyen ve felsefede etk bencilik olarak adlandırlan tutumdurki bu da bayağı bir idealizmdir. Dolayısıyla bence yazar hem kaba maddeciliği hem de tam tersi olan soyutçuluk olarak idealizmi aynı anda kullanıyor. Üstelik bayağı da türcü bir tutum takınıyor. Çünkü ona göre bitkiler acı çekmiyorsa onların yenmesi-ki yeme eylemi bayağı bir şiddet içerir-ahleken sorun teşkil etmez. uzun bir süre öncesine kadar hayvanlar için de benzer bir argüman kullanılmaktaydı. Ama o zamanda bilimsellik içeremese de hayav yemeyi reddeden insanlar vardı. Bu nedenle yazarın tutumu ahlaken sorunlu geliyor bana.

    Beğen

  2. Tartışmak bile çok anlamsız değil mi? Bitkiler acı çekiyor mu? – Bu et delilerinin kendilerini avutmak için kullandıkları bir savunma mekanizması. Bitkilerde yürüme, koşma, korkma, bağırma, hastalanma, sinir sistemi, gören gözler, kan dolaşımı, tüm iç organlar(insanlarda da bulunan), dışkılama, uyuma, istirahat ihtiyacı, tehlikeyi algılama ve tehditten kaçma, şiddete karşı koyma, acıya duyarlılık, sesli-hareketli tepki, çiftleşme, gebelik, doğum, beyin ölümü, sakatlanma vb.gibi unsur ve kavramlar söz konusu değildir. Tüm bu iddialar; vahşet döngüsünü destekleyen, izleyen, onaylayan, alkışlayan sığ zihniyetlerin kendilerini ahlaksızca aklama çabalarından öte birşey değil.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s