Devrimin Fitilini Ateşlemek


 

Dr.Steve Best röportajı

 

Abolitionist-online sitesinden, 2006 yılına ait bir çeviri.

Claudette Vaughan

“The Soft cage- Yumuşak Kafes” adlı kitabında Christian Parent gözetlemenin tarihinin kölelerden göçmenlere, politik radikallere ve suçlulara ve en sonunda da kredi kartı ve bilgisayarı olan herkese kadar yol aldığını söylüyor. Bush’un Amerika’sında eylemci olmak nasıl bir şey?

Orwell’in kitabı 1984’teki bir karakter olmak nasıl bir şey? Ya da Kafka’nın romanı Dava’da? Sofistike teknolojilerin tahakküm ve  kontrol amaçlı kullanıldığı total gözetim sisteminde yaşamak nasıl bir şey? Mc Carthyciliğin hortladığını görmek, Şirket Amerikasının bir polis devleti ve faşist bir toplum haline dönüştüğüne tanık olmak nasıl bir şey? Medikal ve finansal kaynaklardan tutun kütüphane ziyaretlerinize dek her düşünce ve hareketinizi takip eden “Total Enformasyon Farkındalığı” geliştirmiş bir toplumda ajitasyon yapmak nasıl bir şey?  Büyük İş ve Büyük Hükümetin birbirine tamamen karıştığı, üç en büyük telefon şirketinin –AT&T, MCI ve BellSouth- müşterilerinin mahrem kayıtlarını hükümete devrettiği bir ülkede, dünyanın en büyük veritabanını oluşturduğu bir toplumda yaşamak nasıl bir şey? Tamamen bir yalandan ibaret bir toplumda yaşamak nasıl bir şey-“terörizme karşı savaş” ve “demokratik bir millet kurmak” gibi ikiyüzlülüklere dayanamadığınız bir ülkede yaşamak, halkın çoğunluğunun Bush’un Anayasa’ya olan saldırısını,  kendi politikalarının daha da kötü hale getirip kendi sebep olduğu terörizmi önlüyor diye sahip çıktığı bir ülkede yaşamak nasıl bir şey?

Nasıl bir şey?  Uğursuzluk dolu ve dehşet verici bir şey. İnsanlar paranoyak oldu, korkuyorlar, ve Irak işgalini protesto etmek gibi politik eylemlerde bulunmak isteyenler de FBI paparazzilerinin büyük veri bankalarında kendi görüntülerini biriktirmesinden ürkerek eylemlerden uzak duruyor.  Konuşma özgürlüğü siz bu hakkınızı kullanmaya başladığınız an sona eriyor. Doğa politikası- dünya ve hayvan özgürlüğü mücadelesi- günümüzdeki en dinamik mücadele biçimi, ve şirketlerin çıkarlarına ciddi bir tehdit oluşturdukları için dünya ve hayvan özgürlükçüleri ciddi saldırılara uğruyor. Çoğu kişi tarafından kabul gördüğü gibi,  ABD’deki durum 1950lere çok benziyor, aradaki fark şu: komünizmden korkmak, hayvan hakları ve çevreci “ekoteröristler”den korkmaya dönüştü.

“Cesurların yuvası, özgürlerin toprağı”nda eylemciler federal ajanlar tarafından takip ediliyor; telefon konuşmaları ve bilgisayar etkinlikleri  izleniyor, evleri basılıyor, mahkemeye çıkmaya ve isim vermeye zorlanıyorlar, federal baskınların hedefi durumundalar, anayasada tanınan haklarını ve özgürlüklerini hayata geçirdikleri için hapse atılıyorlar. Sabotajcılar tecavüzcülerden, banka soyguncularından ve katillerden daha büyük cezalar alıyor.

ABD’de konuşma özgürlüğü hiçbir zaman olmadı ama, 11 Eylül sonrası dönemde, yani artık Anayasa ya da İnsan Haklarının değil de Vatansever Kanunu’nun geçerli yasa olduğu bu ülkede eylemciler terörist diye damgalanıyorlar- sadece ALF, ELF ve SHAC değil, Food Not Bombs ve vegan eğitim kurumları da terörist diye yaftalanıyor.

Amerika’da Sol’a ne oldu? Halk desteği olmadan bir şey yapabilmek mümkün mü?

Buradaki ortam çok tuhaf, Demokratlar Bush’un suçlarına karşı çıkamayacak kadar yüreksizler, akademisyenler çoğunlukla sessiz kalıyor, ABD tarihindeki en kriminal ve yoz hükümete karşı etkili bir kitle eylemi de yok.

Sol ciddi bir muhalefet gücü olma konusunda başarısız oldu. Solcu bir grup filan yok, bir figür ya da işçi partisi filan da yok. 20.yüzyılın ilk günlerinden 80’lere ve günümüze dek Sol Amerikan halkının umursayacağı tek bir kelime etmedi; oysa Tanrı, Millet ve Aile ile ilgili muhafazakar idealler Bush rejiminin faşizmi üzerinde büyük bir etki bıraktı, hala da desteklemeye devam ediyor. “Politik İktidar ve Toplumsal Hareketler” adlı harika kitabında Carl Boggs  1960lardan sonra- öğrenci grupları, feministler, siyah özgürlükçüler ve diğer halk hareketleri- ABD’deki bütün muhalif güçlerin ve “yeni toplumsal hareketlerin” devlet baskısıyla nasıl bastırıldığını; bürokrasi ve Pazar aracılığıyla nasıl  sistemin bir parçası haline getirildiğini; iç çatışmalar yada hiyerarşiler aracılığıyla nasıl kendini yok ettiğini gösteriyor.

Bir diğer etken de 1960’lardan sonra radikaller akademiye girdiler, burada radikal fikirleri üniversite promosyon politikaları sebebiyle yumuşatıldı ve ardından da somut politikadan koparılmış soyut teori atmosferinde de can verdi. David Horowitz gibi hem sağcı hem de hasta tipler akademik solla ilgili zevzeklik edip duruyor, sanki akademik sol radikal ideolojileri biçare öğrencilerin beynine enjekte edeni devrimci kadrolar yetiştiren hegemonyacı bir güçmüş gibi, sanki muhafazakar fikirleri baskı altına alıyormuş gibi konuşuyor. Gerçekten radikal fikirleri olan bir akademisyen bu kavramın ne kadar komik olduğunu söyleyebilir, bugün akademide bunu yapmanın ne kadar riskli bir şey olduğunu söyleyebilir, anti-kapitalist fikirlerin sırasıyla profesörlerin reddedilmesine  ya da görev süresinin iptaline sebep olacağını bilir. “Akademik sol”,  profesörlerin feminizmi, sosyalizmi, anarşizmi, post yapısalcılığı ve diğerlerini öğretmesi anlamında var; ama bunların hepsi teori baloncukları, etkileri de seminer sınıfının steril ortamından dışarı taşmaz.

19.yüzyılda Karl Marx ufukta bir sosyalist devrim hayal ediyordu, bu devrim kapitalizmin iç çelişkilerinden ortaya çıkıyordu, ama kapitalizm Marx’ın ihtimal verdiğinden çok daha güçlü çıktı; defalarca işçi ve diğer muhalif güçleri ya yendi ya da onları sisteme uydurdu. Sol, kapitalizme yönelik sistemli bir muhalefet yaratmak, koalisyonlar oluşturmak, ve halk bazında radikal demokrasi talep eden bir kitle hareketi yaratmanın bir yolunu bulmak zorunda.

Görünen o ki, devlet baskısı ve gözetim etrafında organize olmuş bir toplumda; güvenlik saplantısı bulunan, tüketicilik ve eğlence sektörüyle narkoz yemiş, orta sınıftan daha fazla sayıda insanı yoksullar safına katan bir toplumda bu tür bir hareket kurmak çok zor olacak. Hoşnutsuzluk hissi bayağı bir artmalı. Ama Bush savaş politikalarına devam ettikçe bu iş garanti diyebiliriz.

Aslında günümüzde gerçek savaş Irak’ta yaşanan değil; “Yeni Dünya Düzeni hepimize karşı” tarzında bir savaş var ve üretim araçlarını kontrol eden her kimse küresel anlamda ve yerel anlamda cüzdanı da onun kontrol ettiğini biliorlar.

Evet, sorunuz aklıma Samuel Huntington’ın “medeniyetler çatışması” tezini getiriyor, bu teze göre tarihin dinamikleri komünizm ve kapitalizm ayrımından (komünizmin yenilgisiyle) İslam ve Hristiyan Batı’ya doğru kaymış oldu.

Görünen o ki, bu tez bir çok açıdan yanlış. Öncelikle denklemin her iki tarafında da monolitik bir yapı yerleştiriyor, Müslümanların çoğu açık açık Batı ile savaş halinde değil oysa ve Batı’da güçlü teokratik ve anti-seküler güçler var, mesela Hristiyan Sağ, Bush yönetimi üzerinde  çok etkili. Medeniyetlerin çatışmasından  çok fundamentalistler ve ekstremist güçler arasında bir çatışma söz  konusu-ister Müslüman  isterse Hristiyan neo-conlar olsun. Bush ve Ladin’in ilahi ilhamlara dayanan iktidar hırslarını ve terörist planlarını hayata geçirebilmek için birbirlerine ihtiyaçları var; geri kalanlarımız ise gezegen barbarlık ve tiranlık kısırdöngüsü içerisine yuvarlanırken çapraz ateşte kalıyoruz.

Ama hata olmasın, uluslararası  kapitalizm  dünya halkları, kaynakları ve biyoçeşitlilik üzerindeki gücünü sağlamlaştırıyor. Kaynaklar ve üretim araçları üzerindeki kontrolden söz ediyoruz; su ve toprak azalıyor, petrolün sonuna ulaşıyor dünya, bunların hepsi Thomas Malthus’un toplumu sıkıştıracağını öngördüğü çelişkiler, işte  şimdi hepsi birer birer gerçekleşiyor, bu durum daha da kötü olacak.

Yeni Dünya Düzeni sadece Irak’taki petrolü istemiyor, ayrıca İslam kültürünü, dinini ve entelektüalizmini de yok etmeye, onların hepsini mülksüz ve topraksız bir hale getirmeye çalışmıyor mu? ABD’nin neo-con politikaları bölgeyi destabilize etmekle kalmıyor, 3. Dünya Savaşı’nı başlatma konusunda da tehdit ediyor.

Kesinlikle. Bush planlamış olsun ya da olmasın, olacağını bilsin yada olmasına izin vermiş olsun ya da olmasın, ya da golf oynamakla meşgul de olabilir, sonuçta 11 Eylül,  küresel bir Pax Americana kurmak ve dünyayı kontrol altına alma arzusu için mükemmel bir bahane oldu. “Millet kurmak,” demokrasiyi yaymak” örtüsü altında Bush, neo-conlar ve uluslararası  şirketler kompleks ve ayrıksı bir dünyaya kendi serbest pazar mantıklarını, yani sendikalar, birlikler, protestolar ve çevresel düzenlemelerin tepkilerine aldırmadan yoluna devam eden bir global ekonomi mantığını, bu monolitik vizyonu şiddet kullanarak benimsetiyorlar. Kapitalist küreselleşmenin ardındaki baskıcı politikalardan kuşku duyanlar muhakkak John Perkins’in “Ekonomik Bir Katilin İtirafları” kitabını okumalı. Bu kitap ABD İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan sinsi güçleri içerden bir bakışla anlatıyor. Serbest Pazar ütopyacıları ulusal, etik ve kültürel farkların farkında değiller ve Irak’ta olduğu gibi, işgalci olarak değil de özgürlükçüler diye selamlanacaklarını sanıyorlar. Kapitalizm, Avrupa kaynaklı faşizmi 1945’e dek elimine etmişti, 1990’a dek komünizmi alt etti ve eski Haçlı seferlerini yeniden yaşatırcasına bu sefer de İslam’ı ortadan kaldırmaya, Muhammed’in  monoteizmini İsa’nınkiyle değiştirmeye ve İslam ülkelerini silahlarla, pazarlarla, kitle kültürüyle fethetmeye çalışıyor. Elbette, böyle yaparak sadece İslami fundamentalizmi artırmış oldular, yeni direnişçi ordulara ve intihar bombacılarına kapı açmış oldular. Sorunları çözmeye yönelik çabalarının hepsi cinayetle, kendi çıkarlarına hizmet eden ve işe yaramaz yöntemlerle ele alınıyor. Uluslararası yasalara veya anlaşmalara saygı duymuyorlar, bütün dünyayı kaosa ve savaşa sürükleyebilirler.

Editör  olarak siz ve Anthony J. Nocella II “Devrimin Fitilini Ateşlemek” (2006) adında bir kitap yayımladınız. Kitabınızdan ve verdiği mesajdan söz edebilir misiniz?

Bu kitap bütün hayatı tehdit altına alan küresel sosyal-ekolojik krizden söz eden 40dan fazla radikal sesi bir araya getiriyor. Bu sesler sosyal ekolojiden , derin ekolojiye, EarthFirst!’e, ekofeminizme, anarkoprimitivizm ve Amerikan Yerlilerine, Siyah özgürlükçülere, hayvan ve toprak özgürlükçülerine ve  politik hükümlülere kadar uzanıyor.

ALF’le alakalı bir önceki kitabıma benzer şekilde bu kitap da sınırları aşan ve köprüler kuran bir yaklaşım benimsiyor. Normal koşullarda bir araya gelmeyecek türden insanları ve pozisyonları bir araya getiriyor: akademisyenler ve eylemciler, bilginleri ve hükümlüleri, beyazları ve diğer ırklardan insanlar, erkekler ve kadınlar, insan ve hayvan hakları eylemcilerini bir araya getiriyor. Her bir bakış açısı, bütünü anlamamıza yardımcı olabilmek için, sosyal ve ekolojik çökmenin doğası ve sebeplerini açıklayan hayati öneme sahip bir perspektif sağlıyor.

Kitabın önemli bir görevi de  çevreciliği beyaz, erkek, ayrıcalıklı pozisyonlardan kopartmak; tek konu odaklı, ana akıma dahil konumundan çıkarmak; onu sınıf, cinsiyet, ırk, etnik ve diğer açılardan radikalleştirmek. Bu, çevreci hareketi sosyal adalet meselelerinden söz etmek, daha büyük, daha ayrıksı ve kapsamlı , daha güçlü bir hale getirmek anlamında kuvvetlendirirken, ırk ve sınıfla ilgili hayati meseleleri de gözler önüne sermiş oluyor.

Kitabın temel argümanı ya da duruşu sizce nedir?

 

Kitap, ekolojik ve sosyal sorunların sistemle alakalı olduğu, kapitalizme içkin olduğu veya “uygarlığa” içkin olduğu anlamında devrimci bir çevreciliğin gerekli olduğunu söylüyor. Devrimci çevreciler, küresel ekolojik krizin semptomlarını sadece idare etmeyi amaçlayan ve altta yatan gerçek sebepleri ve dinamikleri anlamaya yanaşmayan reformist yaklaşımları reddeder. Devrimci çevreciler “yeşil kapitalizm”i naif bir oksimoron olarak görüp reddeder ve bu “ayrı” problemleri küresel kapitalizmin daha büyük sistemine dahil olarak algılarlar. Bütün hiyerarşileri ortadan kaldırmayı amaçlarlar, buna insanların doğadan ayrı olduğunu sandıkları, hakimiyet ve kontrol peşinde koştukları hiyerarşi de dahil. Eşitlikçi, demokratik, ve ekolojik bir dünya şu andaki dünya sistemi içerisinde gerçekleştirilemez, ciddi bir sarsılmaya ihtiyaç var.

Son 30 sene içerisinde çevreciliğin toplumsal adalet olmaksızın hayata geçirilemeyeceği ve toplumsal adaletin de çevrecilik olmadan mümkün olmayacağına dair bir farkındalık oluştu. Bu tür holistik bir yönelim Yeşil ağ içerisinde, ABD çevresel adalet hareketinde, EarthFirst!’ün çabalarında (kereste işçilerine verilen destek-Judy Bari tarafından başlatılmıştır), küreselleşmeye son kanallarında, Zapatista koalisyon kurma çabalarında ve sık sık da ALF ve ELF eylemcilerinin anonim bildirilerinde görülebilir. Geniş ittifak politikalarına dair  örnekler ayrıca hayvan, dünya özgürlükçüleri, Siyah özgürlükçüler ve anti-emperyalistler arasında köprü kurma çabalarında da görülebilir, kitapta da bu çaba mevcut.

Elbette, ormanları savunmak ve balinaları korumak hayati öneme sahip eylemler, çünkü bunlar gezegen ve gezegende yaşayan bütün türler ve insanlar için çok önemli evrimci süreçleri ve ekolojik sistemleri koruyorlar. Ama aynı zamanda bütün çevre yıkımı biçimlerine dikkat çekmek ve hem sayı hem de kuvvet anlamında tek konu odaklı hareketlerden daha büyük bir hareket inşa etmek için ezilen halklarla beraber çarpışmak gerekiyor. Daha geniş bir perspektiften baktığımızda devrimci çevreciliğin bir sınıf, ırk, cinsiyet ve kültür savaşı olduğunu ve  insanların doğa üzerindeki hakimiyeti dahil her türden tahakküm sistemini ortada kaldırmayı amaçladığını söylemek gerekiyor.

Günümüzde radikal çevre hareketi içerisinde bir sürü gruplaşma var, çoğu baskın olarak şiddete başvurmasa da şiddetten pasifizme dek her türden pozisyonu bir araya getiriyor. Kitabınız davanızda görülen bölümlenmeye de işaret ediyor mu?

Kitabın ana hedefi; kapitalizm, ataerkillik, ırkçılık, türcülük ve antroposentrizm (insanmerkezcilik) ile alakalı radikal eleştiriler geliştirmek ve her kademede derin sosyal dönüşümlerin olması için insanlara çağrıda bulunmak. Batı’daki diğer çevre hareketlerinin varlığını kabul etse de görece bir bakıştan memnun olup bir kenara çekilmiyor, ana akım çevreciliğe yönelik keskin bir eleştiri söz konusu. Kitap ana akım ve reformist stratejileri –klasik olarak beyaz, erkek ve ayrıcalıklı stratejiler- çeşitlilik konusundaki eksiklikleri eleştirip bu konumu değiştirirken öte yandan da ırk ve sınıf gibi sosyal konulara da el atan bir çevre politikası geliştirilmesi yönünde desteklemek gibi bir amaç taşıyor, bunu yaparken de insan, hayvan ve dünya/toprak özgürlüğü arasındaki derin bağlantıların anlaşılması yönünde bir tavır ortaya koyuyor.

Çevrenin durumu oldukça kötü görünüyor; sizce ümit etmek için sebep var mı?

 

Bizim dönemimiz insanlığın tarihi ve gezegenin evrimi  açısından gerçekten benzersiz bir özellik sergiliyor. Homo sapiens doğaya o kadar yabancılaştı, küresel anlamda o kadar emperyalistleşti, ihtiyaçları ve büyümesi anlamında öylesine canavarlaştı ki doğal tarih içerisindeki altıncı toptan yok oluş krizini başlattı ve küresel ısınmaya da sebep oldu.Kendi ömrümüz içerisinde orangutan ve şempanze gibi türlerin yokoluşuna tanık olmamız büyük bir ihtimal, bu hayvanlara filleri, kaplanları, büyük pandaları, balinaları ve daha bir çok yok olma tehlikesi altındaki türü ekleyebiliriz. İlerideki kuşaklar inanılmaz iklim değişikliklerine kendilerini adapte etmek zorunda kalacaklar.

Çin ve Hindistan uzun süren uykularından uyanıp otomobiller, hamburgerler ve fosil yakıtları etrafında modern toplumlar kurmaya devam ettiği için bu gezegen üzerinde başarısız olmuş bir türün potansiyel trajedisine boyun eğmek son derece mümkün. Ama daha zaman geç değil, bu kriz bir çok dramatik değişikliğe sebep olabilir. İtalyan kuramcı Antonio Gramsci’nin söylediği gibi, “Modernitenin zorluğu, ilüzyonlar olmaksızın ve hayal kırıklığına uğramadan yaşamaktır”.

Bu, tarihte gerçekten bir dönüm noktası, gelecekteki hayat için bir kavşak noktası. Olanaklarla alakalı bütün kapılar kapanıyor. İnsanların topluca aldığı tavırlar ya da alamadığı tavırlar da geleceğimizin ümit dolu olup olmayacağını belirleyecek. Yüzyüze olduğumuz krizleri düzeltecek teknolojik ya da ekonomik çözümler yok, tek  çözüm, her kademede yaşanacak türden radikal bir değişim.

Eski usul politikaların bir faydası yok artık. Yeni mücadele çeşitleri, yeni toplumsal hareketler ve yeni duyarlılıklar yaratmayı beceremeyip onların kurallarıyla oynadığımız sürece kaybedeceğiz.

Yeni bir devrimci hareket; demokratik, liberter, sosyalist ve anarşist geleneklerin kazanımlarına dayanacak. Radikal yeşil, feminist, ve yerli mücadelelerini harmanlayacak. Hayvan, dünya ve insan bakış açılarını küresel kapitalizm ve onun her yerde kendini hissettiren ya geliş ya da öl mantığına karşı total bir özgürlük mücadelesi içerisinde birleştirecek.

Radikal politika ; devletin, medyanın ve şirketlerin büyüyen iktidarını tersine çevirip toplumun her kademesinde-politik, kültürel ve ekonomik anlamda eşitlikçi ve katılımcı bir demokratikleştirmeyi savunmalı. İnsanların hayvanlar ve dünya üzerindeki tahakkümü de dahil bütün asimetrik iktidar ilişkilerini ve yapılarını bozmalı. Radikal politika, yurttaşlık kavramının yeniden canlandırılması ve hayatın yeniden politize edilmesi olayı gerçekleşmeden mümkün değil, bu da öncelikle eğitim, iletişim, kültür ve sanatla başlıyor, bunların hepsi insanları eylemde bulunma anlamında ve kendini değiştirme anlamında etkiliyor, onlara ilham veriyor, onları uyandırıyor.

Görünen o ki, homo sapiensin yakın gelecekte hayatta kalacağını garanti eden bir olasılık yok ortada, Mad Max ve Su Dünyası gibi filmlerin disütopik vizyonları gerçekleşebilir de. Ayrıca devrimci bir çevreciliğin ortaya çıkacağına ya da  çıkabileceğine dair bir umut da yok, sonuçta politik grupları yıkan hizipçilik ve egoizm halen sürüyor, bunun yanında direniş hareketlerine yönelik  ciddi politik baskılar da var.

Bu kadar belirsizlik ve kuşku arasında gene de geleceğin ne türde bir niteliği olacağı sorusu önemli( eğer insanlık ve diğer tehlike altındaki türlerin böyle bir geleceği varsa tabii) ve bu gelecek , küresel çapta direniş hareketlerine ve devrimci değişimle alakalı ihtimallere dayanıyor.

Radikal çevreci hareketlerin kısa tarihine baktığımızda bu  uğurda ölenler olduğunu biliyoruz. Bunlar reddedilemeyecek gerçekler, çoğu da  (sonuncusu Aralık 2005’te Phoenix’te bir hapisanede intihar eden Bill Rodgers’tı) ekoloji savaşlarının ön cephelerinde  öldüler. İnsan ve insan olmayan canlıların kaybı , bu ölümler ister alenen cinayet olsun–mesela Judy Bari, Dian Fossey veya Karen Silkwood gibi- isterse toprağın ırzına geçmenin, toprak verimliliğini düşmesi,suyun kirlenmesi sonucu olsun, gene de korkunç bir şey. Çevreciler baskıya uğradılar, fiziksel ve yasal tehditlerle karşılaştılar, günah keçisi yerine kondular. İnsan kendini bu tür durumlara karşı nasıl savunabilir?

 

Zeka, emniyet, kararlılık ve dayanışmayla. Öncelikle, herkesin devlet baskısının mekanizmalarını anlaması, gerekli önlemleri alması çok önemli, buna yoldaşlara güvenmek de, e-mailler ve telefon konuşmaları da dahil.  Eylemciler kendilerini izleyenlerin metodlarını ve hareketlerini takip etmeliler. Gezegenin içinde bulunduğu kötü durumu hiç unutmadan hepimiz kararlılığımızı ve çabalarımızı artırmalı ve kendimizi dünya özgürlüğü –total özgürlük için, riskleri ya da bedelleri ne olursa olsun, ABD’de, İngiltere’de, başka yerlerde, sabotaj, taciz ve uzun hapis cezalarına sebep olabilecek diğer doğrudan eylemlere katılmaya adamalıyız. Baskı görmenin bir ilerleme işareti olduğunu, gücümüzü arttırdığımızın bir işareti olduğunu anlamalıyız; sınırı aştığımızı ve dünyayı kurtarma kavgasının gerçek bir “mücadele” haline dönüştüğünü anlamalıyız.  Bence insan hakları grupları ve diğer yasal topluluklardan da destek istemeliyiz. Hayvan hakları ve çevre hareketlerinin devlet baskısına maruz kalmasına rağmen Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği gibi (ACLU) insan hakları gruplarının bunu görmezden gelmesi inanılmaz bir şey, aslında bu durum  değişiyor, bazı sivil toplum gruplarının SHAC 7 mahkemelerinin derin anlamını kavramaya başladığını görebiliyoruz artık. Hayvan ve dünya özgürlükçüleri için geldiklerinde, hepsi için geliyorlar.

Radikal çevrecilik tarafından tehdit edilen çıkarlar şirketlerin çıkarları, ve federal hükümet de şirketlerin çıkarlarını destekliyor. Gezegeni yağmalayan korporatizm ve militarizmin alternatifi nedir?

Devrimci çevreciler; insan psikolojileri (mesela antroposentrik dünya görüşleri, değerleri ve kimlikler), kişiler arası ilişkiler ( ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, türcülük, yaşlılara karşı ayrımcılık, sınıf ayrımcılığı, homofobi ve elitizm gibi), sosyal kurumlar (otoriter, plütokratik ve yozlaşmış ya da sözde demokratik şekiller), teknolojiler (emek ve sömürüyü zorunlu kılan, kirliliğe ve küresel ısınmaya yol açan fosil yakıtları kullanan teknolojiler), ve halen geçerli olan ekonomik sistem ( içsel olarak yıkıcı, ve sürdürülmesi mümkün olmayan; çıkar, üretim ve tüketim temelinde yükselen bir kapitalizm) konularında temelden ciddi ve derin değişikliklerin yaşanması gerektiğini biliyorlar.

Küresel ısınmaya, yağmur ormanlarının yok olmasına, türlerin yok olmasına, toplumların zehirlenmesine sebep olan dinamikler tek bir etkene ya da sebebe -tarım toplumu, devletlerin ortaya çıkışı, antroposentrizm, ataerkillik, ırkçılık, sömürgecilik, endüstriyalizm, teknokrasi veya kapitalizme- indirgenemez,  tahakküm ilişkileri ve ekolojik yıkım içerisindeki ideolojileri ve kurumları etkin bir şekilde zorlayabilen bütün radikal gruplar veya yönelimlerin küresel sosyoekolojik mücadelede bağlayıcı bir rolü var. Derin ekoloji, sosyal ekoloji, ekofeminizm, havyan özgürlüğü, Siyah özgürlüğü, ve ELF hepsi bir arada önemli olsa da, hiç birisi sistemli bir toplumsal dönüşümü tek başlarına sağlayamazlar. Beraber çalışaraksa, farklı eleştiri ve taktikler aracılığıyla farklı topluluklar oluşturulabilir, bu gruplar tahakküm ve iktidar yapılarına gereken darbeyi beraber vurup geleceğe doğru açılan bir kapıyı aralayabilirler.

Birlikte çeşitlilik olduğu gibi, çeşitlilikte de birlik olmalı. Dayanışma, bütün baskı biçimlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak küresel kapitalizmin ve onunla alakalı hiyerarşik yapıların sistemiyle, kurumlarıyla, ve değerleriyle ilişkisini idrak ederek mümkün olabilir. Hem bir arada hem de etkili olabilmek için anti-kapitalist ve anti-emperyalist ittifakların ortak paylaşımlara,  ortak öğrenme ve  ortak psikolojik büyüme süreçlerine gereksinimi var; mesela, siyah özgürlükçüler, ekofeministler ve hayvan özgürlükçüleri birbirlerine ırkçılığı, cinsiyet ayrımcılığını ve türcülüğü yenmeyi öğretebilirler.

Yeni toplumsal hareketler ve Yeşiller radikal potansiyellerini anlama konusunda başarısız oldular. Radikal sosyal bir değişim taleplerini unutup küresel çapta bir neoliberalizm başarısıyla “var olan sosyalist ülkeleri” ve sosyal demokrasileri elimine eden kapitalist yapılar içerisine entegre oldular. Yeni bir devrimci gücün bu yüzden klasik demokratik, liberter sosyalist ve anarşist gelenekler üzerinde; radikal yeşil, feminist, yerli mücadelelerini bir araya getirerek; hayvan, Dünya ve insan özgürlüğü bakış açılarını sentezleyerek; adil ve ekolojik toplumları onun yerine kurabilmek için uluslararası kapitalizmi ortadan kaldırabilecek küresel çapta bir sosyal-ekolojik devrim inşa etmesi gerekiyor.

Çeviri:CemC

 

Reklamlar

Devrimin Fitilini Ateşlemek” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s