Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Dr. Steve Best: Politikanın Teorisinden Teorinin Politikasına:Baskı, Doğrudan Eylem ve Ekolojik Kriz

Steve Best spoke at the One Struggle Conference in South Africa, March 2008.

Nettverk For Dvrs Frihet adındaki Norveçli Türcülük karşıtı Grup adına bu röportajı Arild Tornes yaptı.

Yaptığınız çalışmalarınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

Hayvan haklarına aslında insan hakları mücadelesinden geldim. 1980lerin başlarında bir üniversite öğrencisiyken Orta Amerika ve Güney Afrika gibi meselelerle ilgileniyordum, bunlar da 1980lerin başlarında oldukça önemli politik konulardı. Hem Marks’ı hem de sol literatürden başka isimleri bol bol okuyordum, anti-emperyalist ve ırkçılık karşıtı gruplarda çalışıyordum, politik bir eğitimden geçiyordum.24 yaşımdayken bir aydınlanma anı yaşadım, bir gece double cheeseburger yerken oldukça açık ve net bir şekilde , hayatımda ilk kez yediğim şeyin boğazlanmış bir hayvanın cesedi olduğunu anladım. Bu görüntü aklımdan çıkmak bilmiyordu, bu görüntüyle hayvandan meydana gelmiş o sözde yiyecek arasında bağlantı kuruyordum ve öylesine rahatsız oldum ki yediğim şeyi tükürdüm, yeniden et yemeye çalıştım ama yiyemedim. İçsel anlamda bir şeyler oluyordu, bu konuda hiçbir bilgim yoktu, herhangi bir kitap okumamış, bir konferansa filan da gitmemiştim, olay tamamen içsel bir durumdu, bir çeşit önsezi gibiydi. Bu olaydan kısa bir süre sonra vejetaryen oldum.

Vejetaryen bir solcuydum, hümanisttim, bu birkaç sene sürdü, 1980lerin sonlarına doğru Peter Singer’ın Animal Liberation kitabını okudum ve bu kitapta okuduğum şeylerden dolayı afalladım, şaşırdım, hakikaten şok oldum.  Bir hafta içerisinde paradigmamı değiştirdi. Hayvanların olarak en çok mağdur edilen, savunmasız bırakılan adaletsizlik mağdurları olduğunu anladım, bu yüzden politik bakışımı yeniden düşünmeye ve hayvan hakları konusu üzerinde çalışmaya karar verdim. Bu olayın ardından doktora derecemi aldığım Austin Texas’taki üniversitede hayvan hakları etiği konusunda ders vermeye başladım. Solcu ve hümanist bir perspektiften önce vejetaryen sonra da vegan ve hayvan hakları perspektifine doğru bir değişim geçirdim. Hayvan haklarından önce hayvan refahı ve ardından da hayvan haklarını savunmaya doğru bir yol aldım. Hayvan özgürlüğü başlığı altında doğrudan eylemi savunuyorum;  gerçek bir öğrenme eşiği, gerçek bir devrimci aşamadan geçtim.

İlk çalışmalarınız postmodern teoriyle alakalıydı, bazılarını kuramcı Douglas Kellner’la beraber hayata geçirdiniz. Bu konumunuzdan hayvan hakları konusuna ve özgürlükçü duruşunuza nasıl geçtiniz?

Soyut teoriyle uğraşmanın anlamsızlığını kavradım. Bence teori siyaset  için çok önemli, tam  tersi de geçerli. Bu ikisinin ortasını bulmak zorundasınız; ama kuramın çok soyut bir boyutta olduğunu ve hayvan hakları ve özgürlüğü konularıyla yeterince  ilgilenmediğini düşündüm. Bir çok projede yer alıyordum, politik duruşum teorilerimin daha ilerisindeydi, zaten farklı şeyler düşünüyordum, ama uygun olmayan şeyler yazıyordum. Bu yüzden  çalışmalarımın daha somut bir şekilde çevre ve hayvan hakları/özgürlüğü konularıyla alakalı olmasına karar verdim, ardından da bu tür akademik teorisyenliğe bir son verdim. Postmodern politikayla hayvan haklarını bir araya getirdiğimi söyleyemem, bunu böyle detaylı bir şekilde yapmaya değer mi bilmiyorum,  ama hayvan hakları/özgürlüğü meselelerinde  oldukça popüler olduğunu söylemek lazım. Hayvan hakları/özgürlüğü konularına postmodern yaklaşımlar çok  popüler.  Ama ben bunu yapmadım, tabii bu da biraz ironik oluyor, çünkü postmodern teoriyle ilgili bir sürü çalışma yaptım, ama ne kadar faydası olduğundan da emin değilim. Benim için teori aynen Foucault’nun alet kutusu metaforu gibi, yani teoriler analiz etmek için kullanacağınız bir çeşit alet gibi, faydası olan neyse olup alıp  analiz etmek  için kullanırsınız, bu Marx olabilir, Foucault olabilir, feminizm, postmodernizm olabilir, faydalı olan şeyi alıp bunu somut, açık, yalın bir dille mümkün olan en geniş şekilde işlemeye çalışırsınız.

Akademik çevrenin radikal çalışmalarınıza gösterdiği tepki nasıl oldu? Kendi üniversitenizden baskı gördüğünüzü duydum.

Evet, yeni kitabım bir ay içinde çıkmış olacak, akademik baskıyı inceliyorum ve yazdığım geniş bir önsözün de bulunduğu geniş bir antoloji olduğunu söyleyebilirim. ABD’de özellikle 11 Eylül’den sonraki genel hava radikal konular söz konusu olduğunda ciddi bir baskı görmek oldu. İnsanlar lezbiyen ya da gay olduklarını söyledikleri için işlerinden atılıyor, ya da radikal hayvan haklarıyla ilgilendikleri için, anarşizme destek verdikleri, üniversitelerde biyoteknolojiye ağırlık verilmesine karşı çıktıkları için, kısacası çok politik ya da sansasyon yaratabilecek sebeplerle işlerinden atılıyorlar. İşsiz bırakılmakla tehdit ediliyorlar, ve akademik işleri elde etmek oldukça zor, insanlar bu yüzden sessiz kalmayı tercih ediyorlar. ABD’de oldukça depolitize bir ortam söz konusu, insanlar kendilerini baskılıyorlar, bu da  işe yarıyor, artık polisin sizi baskı altına almasına gerek kalmadığı, ya da üniversite yönetiminin size baskı yapma gereği duymadığı bir ortam kendiliğinden oluşmuş durumda, siz kendinizi baskı altına alıyorsunuz çünkü açık açık konuşmanın sonuçlarından korkar bir hale gelmiş oluyorsunuz. Ama ben sonuçlar ne olursa olsun hep bildiğimi okumuşumdur, benim iş aktim zaten vardı  yani ABD’de devamlı iş garantisi ve güvenlik söz konusuydu, ve buna sahip değilseniz o zaman açık açık konuşabilmek zordur elbette, sizi işten atmaları zor değildir. Bu iş akti olduğunda atılmak biraz daha zor, güvence düzeyiniz az oluyor, ama buna rağmen işten atılan insanlar da var. Böylece ben de ülkeyi dolaşmaya başladım bir yandan da ALF eylemlerini savunup onlardan yana tavır koydum ve birkaç ay sonra  galiba yönetimden ve iş arkadaşlarımdan bazıları olup bitenin farkına vardı ve katıldığım konferanslar basına yoğun şekilde yansıtıldı, böylece bölüm başkanlığından beni almaya karar verdiler, tabii tamamen siyasi bir tavırdı, ABD’de olay haber oldu gazetelerin ön sayfalarında çıktı, tabii ki politik bir saldırıydı bu. Bunu nasıl gizlediler derseniz, olayı çalışma performansına bağladılar, genel performansınız düşük dediler, ama aslında bütün mesele politik duruşunuzla alakalı elbette. Bu yüzden bir ABD akademisyeni olarak ALF eylemleri lehinde konuşup onları savunan tek kişi olarak kendimi biliyorum; çünkü Tom Regan ve  Peter Singer gibi diğer profesörler bunu desteklemiyorlar, destek verebilecek olan bazı diğer insanlar da bu konuda açık açık konuşmaktan korkuyorlar, ben de profesörlerin bu konuda kendi politik görüşlerini ifade etmelerinin önemli olduğuna karar verdim, bu görüşler ne olursa olsun ifade edilebilmeli, ifade özgürlüğü konusunda talepkar olmak önemli. Bu yüzden genel anlamda bu durum benim ifade özgürlüğümle alakalı bir şey, ama spesifik olarak aslında hayvan özgürlüğünü profesyonel akademik bir perspektiften savunuyor, bence profesyonellerin doğrudan eylemleri savunması önemli, yani olayın mor saçlı ve dövmeli çocuklarla alakası yok sadece. Hukukçular , doktorlar ve profesörler de hayvan özgürlüğünü desteklemeli.

Günümüz hayvan hakları hareketinin durumuyla alakalı fikir ve yorumlarınızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Elbette, ABD’de genelleştirme yapmak zor, burası büyük bir ülke, ve bir sürü farklı grup ve yaklaşım söz konusu. Bazı yaklaşımların da son derece etkili olduğunu düşünüyorum. Bazı doğrudan eylem yaklaşımları özellikle hayvan istismarının belgelenmesi konusuna odaklanıyor, mesela rodeo istismarı buna bir örnek, burada video kameralar , kamyonetler kullanılıyor, bu kamyonetlerde televizyon ekranları, projeksiyon makineleri bulunuyor, buralarda hayvan haklarıyla alakalı filmler gösteriliyor, yazılar ve bildiriler dağıtılıyor, şehirden şehire dolaşıyorlar, işte bunların hepsi çok etkili eğitimsel yaklaşımlar. ABD’de vegan eğitim veren güçlü bir vegan toplum var. Doğrudan eylem toplulukları ve ALF de bazen son derece aktif bir tavır ortaya koyuyor, mesela şu anda UCLA’da (California Üniversitesi) son derece aktifler, kampüste resmen savaş yaşanıyor, ALF kampüsteki dirikesimcilere saldırıyor. ABD’de çok konsantre eylemlerin varlığından söz edebiliriz, iyi işler çıkarılıyor, bu da mücadelenin büyümesini sağlıyor, eğitimin yaygınlaşmasına yardımcı oluyor.

Ama gene belirttiğim gibi ana akım  gruplarla mesela HSUS ve PETA gibi gruplarla alakalı büyük bir problem var. Bu gruplar “insancıl” metodlarla hayvanların öldürülmesini savunan ve bunun sonunda “insancıl” et ve “kafeste yetişmeyen yumurtalar” gibi ürünler sunan endüstrilerle işbirliği içindeler. Bu kampanyalar korkunç, çünkü et endüstrilerinin yaptığı şeyi meşrulaştırıp onları halk gözünde aklıyorlar.  Veganizmi savunmak yerine o sözde hayvan haklarını savunma gruplarının onayını alıyorlar, “insancıl” et de ABD’deki refah grupları tarafından destek görüyor. Bu yüzden ABD’deki en büyük grupların kendi çıkarlarını savunduğunu görüyorum burada ben. İster bunu istesinler isterse istemesinler, hayvanların öldürülmesini ve tüketilmesini meşrulaştırıyorlar, aslında radikal gruplara gidebilecek fonları da iç ediyorlar, bu paralar bu büyük gruplara gidiyor, mültimilyon dolarlık girişimlerine gidiyor, işte bu büyük bir sorun.

Bazıları veganizmi de bir seçenek olarak savunduklarını söylüyor, ama size göre bu durum veganizmi marjinalleştirmiş oluyor değil mi?

PETA ile HSUS arasında fark var elbette. PETA veganizmi savunuyor ama insancıl öldürme tekniklerini de savunuyorlar. Burada bir tutarsızlık var. HSUS ise hem “insancıl” eti savunuyor hem de “kafeste yetişmemiş yumurtalar”a destek veriyorlar. PETA bunu yapmıyor, ama galiba yanlış bir mesaj vermiş oluyorlar, burada sanki ahlaken hayvanların “insancıl” bir şekilde öldürülmesinin meşru olduğu gibi bir mesaj söz konusu. Buradaki ironi daha da can alıcı, kadınların “insancıl” tecavüzü ya da çocuk haklarını savunma gruplarının “insancıl” pedofiliyi savunduğunu düşünebiliyor musunuz? Bu kampanyaların tutarsızlığını ve çelişkisini anlamak için insan hakları ile benzerlikleri üzerine odaklanmak yeterli, “insancıl tecavüz” ve “insancıl pedofili”yi düşünmek yeterli. Saçma sapan bir şey, neden “insancıl” et diye bir şey olsun ki? Çünkü ancak bu şekilde bu mesajın hoşa giden bir şey olmasını sağlıyorlar, mesaj  ister hayvan hakları isterse veganizm olsun, yani halkın adım atması, kademe kademe ilerlemesi için böyle yapıyorlar, ama vegan mesajın direkt olarak ortaya konulması önemli .

Ana akım hayvan hakları hareketinin ana hedefi popülist tek konu odaklı yaklaşımlarla ve refahçı reformlara destek vererek marjinalleştirdiğini söylüyorsunuz, ama öte yandan Gary Francione gibi kölelik karşıtlarını da eleştirdiniz. Görüşlerinizin ne noktada onlardan ayrıldığını söyleyebilir misiniz?

Francione ana akım grupların kölelik karşıtlığına karşı çıkmak yerine reform talep ettiğini söylerken , ve aslında et tüketimin savunduğunu söylerken doğru bir şey yapıyor, amaçları ne olursa olsun, veganizmin savunuculuğunu yapmak yerine bunu yaptıklarına göre Francione bizleri doğru bir noktaya taşıyor demektir, yani bu tür reform kampanyaları yerine katıksız bir kölelik karşıtlığı mesajı veriyor. Bunun doğru bir yol olup olmadığıyla alakalı bir sürü tartışma var, halen daha devam ediyor, yani bu katıksız bir mesaj mı yoksa değil mi, hala daha tartışılıyor. Ama benim Francione’la olan meselem onun doğrudan eylemi etkili bir taktik olarak görmemesiyle alakalı, buna karşı çıkarak Francione mücadelemizin önemli bir parçasını daha baştan ortadan kaldırmış oluyor. Onun mesajı Beyazlara, elitlere; yani vegan mesajımızı Siyahları, farklı ırklardan insanları, işçileri, yoksulları ve güney eyaletleri kapsayacak şekilde yaymayı düşünmüyor,  onun mesajı onlara değil. Eğer vegan eğitimi yaygınlaştıracaksak  bunu çok geniş bir kitleyi göz önüne alarak yapalım, yoksa orta sınıftan beyazlara yemek kitapları hazırlayarak olmaz, onlar bunu yapıyorlar işte. Ve dahası da var, bunu daha önceden belirtmedim ama veganizm bir çeşit tüketicilik biçimi. Böyle  ilginç marketler, dükkanlar var oraya gidiyorsunuz, renkli renkli dergiler var, hepsi profesyonelce hazırlanmış dergiler var, mesela VegNews dergisi buna bir örnek.  Çok lüks yiyeceklerin ve restaurantların neredeyse pornografik reklamlarına bakınca yoksul ya da başka bir ırktan bir insanın bütün bunlara bakıp bunlar beyaz elit insanlar, onlar da kendi çıkarlarının peşindeler, oysa biz burada yemek yiyemeyiz bile diye düşündüklerini tahmin edebiliyorum. Yani tüketicilik pompalanıyor ve bizim tüketiciliği eleştirmemiz gerek. Ve son olarak, bu insanlar gezegen çapında bir kriz yaşandığından söz etmiyorlar hiç, et tüketiminin 2050’de iki katına çıkacağından söz etmiyorlar, işte devrim yapılmasına yönelik bu türden ağır bir yaklaşım işe yaramayacak, burası kesin, onlar hala hayal dünyasında yaşıyorlar, gerçekçi değiller, krizin gerçek boyutlarından habersizler, ve eğer bu durum onların izin verdiğinden daha derinse o zaman taktiklerimizin daha radikal olması gerekir, daha çok çalışmak zorundayız, daha etkili bir şekilde çalışmalıyız, mücadeleyi yükseltmek zorundayız, ama bunların hiç birisi Francione yaklaşımıyla mümkün olamaz; çünkü o doğrudan eylemi ilk kalemde silip atıyor diğer gruplarla da somut ittifaklar kurma yönünde bir çabası yok.

ALF’le alakalı herhangi bir eleştiri yazdı mı, böyle bir şey okuduğumu hatırlamıyorum?

Web sitesinde şiddetle alakalı kısa bir mesajı var, yani şiddete karşı olduğunu, ALF’i şiddet olarak tanımladığını yazmış, elbette bu da akla bir sürü soru getiriyor. Eşyalara zarar vermeyi bir çeşit şiddet olarak tanımlamış. Burada iki düşünce okulundan geldiğini görüyoruz kendisinin, bir tanesi “ahimsa” yani hiç zarar vermemek, mutlak huzur  şeklindeki felsefe ki böyle bir durumda sabotaj ve mülke zarar vermek kendisi için imkansız bir seçenek oluyor. Ahimsa ile alakalı kadim Doğu bakışı, hareket içerisinde büyük etkisi bulunan bir şiddetten uzak durma felsefesi aslında. İkinci olarak Francione, Donald Watson yaklaşımını takip ediyor; Watson da 1944’de Amerikan vegan topluluğunu kuran kişi. Watson veganizmin şiddet içermeyen bir eylem olduğunu söylüyor. Böylece her iki açıdan da militan doğrudan eylemin seçenek dışı bırakıldığını görüyoruz. Ben militan doğrudan eylemler derken şirketlere yönelik sabotaj, akın ve tehditleri kastediyorum; bu çeşit şeyler Francione tarafından kabul edilmeyen militan eylemler oluyor.

Lee Hall gibileri ki bence buna Francione da dahil, agresif militan eylemlerin insanları hareketten ve hareketin mesajından korkutup uzaklaştırdığını düşünüyor. Ayrıca medyada da esas  ilginin hayvan hakları mesajının tersine bu militan eylemlere çekildiğini düşünüyorlar. Buna ne dersiniz?

Birinci olarak, bu eylemlerin bazıları her defasında bildirilmiyor, yani halk çoğu kez ne olup bittiğinden habersiz olabilir. İkinci olaraksa şunu söyleyeyim, eylemin esas hedefi ve amacı sömürenlerin ifşa edilmesi, bu da halkın görüşünün ne olacağından daha önemli, tabii muhakkak bir görüş olması gerekiyorsa.  O yüzden birisi bir kürk çiftliğinin sahibine saldırabiliyorsa, o kürk çiftliğini kapatabiliyorsa, ve halkın bir kısmı bu eyleme yabancılık hissediyor ve bu eylemin aşırılık örneği ya da radikal olduğunu düşünüyorsa ne düşündüklerinin bir önemi var mı? Çünkü uzun vadede ne düşündüklerinin bir önemi olmamalı, eğer  politik anlamda olaya dahil değillerse ve etkileri yok denecek kadar azsa, bir önemi olmamalı. Üçüncü olarak, işte bu yüzden bir basın ofisi bulunuyor, yani hayvan özgürlüğü cephesi basın ofisi bulunuyor, bu ofisin amacı, yapılan eylemlerden yola çıkarak bu eylemlerin anlamları üzerinde kontrol sahibi olmaya çalışmak, diyelim ki UCLA’daki bir laboratuar kamyonetine bombalı saldırı düzenlendi, basın bu ofisi arayıp soracak bu eylem neden yapıldı, bu konudaki görüşleriniz nedir diye.  Eğer medya varsa o zaman olayın başka tarafına bakacaklar, eğer tarafsız bir şekilde yansıtılmışsa başka bir taraf olduğuna odaklanacaklardır. Önemli mesajları kontrol etmenin yolları var, işte bu yüzden bir Basın ofisi var. Ama ben burada bu eylemlere girişmenin önemli olduğunu, en iyisini ümit etmenin önemli olduğunu söylüyorum, hareketin tamamı da değil bu öte yandan. Hareketin önemli bir bölümü eğitimle alakalı, ana akım işlerle  alakalı, insanları kazanmakla, insanları etkilemekle alakalı. Hareket içerisinde tamamen bu konuyla ilgilenen bir sürü bölüm var, diğer türden eylemlerin olmaması için bir sebep yok ortada, yer altı eylemleri mesela, bunların hepsi diğer eylemleri tamamlayıcı türden eylemler. Peki ya halk yabancılaşırsa? Eylemlerin etkili olmasının halkın yabancılaşmasından daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çok durumda etki yarattıklarını biliyoruz, demek ki yapılmaya değerler. Bu tabii eylemleri nasıl yaptığınızla da alakalı, mesela duvara “ dirikesimci pislik, öl!” yazarsanız, bu eylemin resmi de gazetede basılırsa, bir çok insanda olumlu bir izlenim yaratmayacaktır bu, ama mesela biraz olumlu mesaja sahip bir şey yazarsanız, mesela “hayvan deneyleri yapmak kötü bilim yapmaktır” yazarsanız, bu çeşit bir şey yazarsanız, ve bu da gazetelerde basılırsa o zaman halka üzerinde düşünmesi için bir şeyler verilmiş olur, bütün olay sonuçta eylemin nasıl yapıldığına dayanıyor. Ama bu durum hareket içerisinde de en çok tartışılan konu, böyle olmaya da devam edecek.

Diğer özgürlük hareketleriyle işbirliği yapmanın, köprüler ve ittifaklar kurmanın önemini belirttiniz, hayvan hakları hareketinin bazı gruplarını da tek konu odaklı olmaları sebebiyle eleştiriyorsunuz. Hayvan özgürlüğü hareketinin hedefi insan ya da hayvan olsun hissetme yeteneği bulunan bütün canlıları kapsamıyor mu?

Tabii bu “hayvan” kelimesinin nasıl yorumlandığına bakıyor. Doğru şekilde yorumlanması da  önemli. İnsan çıkarlarını da kapsıyor, herkes bunu belirtmez ama. Eğer  birisi bana insan çıkarlarının daha  önemli olduğunu söylerse ben de bunun  insan çıkarlarıyla  alakalı olduğunu söylerim, çünkü insanlar da hayvan. Bu yüzden aslında “insan olmayan hayvanlar” tanımını kullanıyoruz, insanlar sık sık bu terimi tercih ediyor, böylece aslında hayvan olduğumuzun, hepimizin hayvan olduğunun, insan hayvanlar ve insan olmayan hayvanlar bulunduğunun altı çizilmiş oluyor. İnsan olmayan hayvanlar gezegendeki türlerin çoğunluğunu oluşturuyor. Bu manada doğru algılanmış hayvan özgürlüğü dünyanın özgürlüğüdür, ve insanın da özgürlüğüdür aynı zamanda, bu hareket geniş tabanlı bir direniş hareketi çünkü. Ama bazı insanlar bunu ayrı tek bir konu  olarak algılıyor, insanlar bu hareketin insanların çıkarlarına ters düştüğünü düşünüyor, bağlantıları görmüyorlar. Bu yüzden hayvan hakları eylemcilerinin hayvan hakları konularının evrensel anlamda ne gibi faydaları olduğunun altını çizmesi gerekiyor, , sadece elit beyazların meselesi değil, çünkü artık olay  gezegenin geleceğiyle ilgili. İster anlasınlar ister anlamasınlar herkesin hayvan haklarıyla ilgisi var, bu konuyla alakası var.

“Hak” kavramının sorunlu bir kavram olduğunu düşünüyor musunuz, özellikle de hak kavramına yönelik radikal eleştiri geleneğini düşündüğünüz zaman?

Evet. Hak kavramına yönelik çeşit çeşit eleştiri var. Marksistler hakları kabul etmiyor. Marks hiçbir zaman haklardan bahsetmedi, o adaletten söz ediyordu. Hak kavramının burjuva bir söylem olduğunu düşünüyordu, yani rekabetçi bir söylem olduğunu, insanları birbirine düşüren bir toplumdan çıktığını düşünüyordu. Benim mülkiyet haklarım olabilir, sizin de olabilir, ama aramızda bir sorun oluşabilir, benim haklarım benim alanımı korur. Bu çok bireyci bir şey. Çok madde temelli. Haklar burjuva kapitalist bir bağlamdan çıkıyor. Marksistler bunun altını  çiziyorlar, Komüniterler de aynı şeye dikkat çekiyor, bunun bireyci bir söylem olduğunu düşünüyor ve daha komünsel bir adalet kavramı arıyorlar. Feministler de eleştiriyor, bu sefer feministler hak kavramının ataerkil burjuva söylemi olduğunu söylüyor, soyut bir yasal kavram olduğunu düşünüyorlar, oysa onlara göre yasal sistem tarafından yumuşatılmamış ve ataerkil ideolojiyle bağı kalmamış somut ve şefkat dolu  ilişkilere ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Anarşistler de hak kavramını kabul etmiyor, bir sürü eleştiri var; ama günümüzün olmazsa olmazı bu, haklardan söz etmeyen bir mücadeleden bahsedemeyiz, eğer söz edebiliyorsak o zaman bunu yapan birisi ancak akademik birisi olmaz mı? İnsanlarla anladıkları dille iletişim kurmak istiyoruz, bu dil de hak kavramıdır, eğer haklar bağlamı içerisinde olaya müdahale edebilirsek yani insan hakları temelli bir hareket olduğumuzu söylersek bakın insanların hakları varsa hayvanların da hakları vardır diyebiliriz. Bu eleştirileri anlıyorum. Bazı doğru ve anlamlı noktalara parmak basıyorlar, ama ben bu noktada pragmatistim, bence biz ahlaki dil ve çerçeve içerisinde çalışmalıyız, bu anlamda hayvanlar için yasal hakları kazanmalıyız, hayvan haklarının ahlaki psikolojik anlamda kabul edilmesi insanların bu anlamda da hayatlarını değiştirmesi demek. Mesela hayvan haklarını kabul ederek insanların vegan olması gibi.  Hakların bulunmadığı ama şefkat ilişkileri, topluluk ilişkilerinin bulunduğu, rekabet duygusunun olmadığı sosyalist, anarşist ya da ekofeminist bir toplumda bile hak kavramı olacaktır. Çünkü hak kavramının içsel bir değeri var, haklar toplumda  ihlal edilemeyecek taleplerinizin olduğu , hiç kimsenin sizin çıkarınızı başka birisinin çıkarı uğruna yok edemeyeceği anlamına gelir.  Hak kavramı bunu yapıyor işte, hayvanların da çıkarlarına saygı duyan herhangi bir sosyal bağlamda bunun olması kaçınılmaz. Hak kavramına yönelik meşru eleştiriler elbette var ama ne kadar pratik oldukları tartışılır. Bağlam ne olursa olsun bir toplumda hak kavramının var olduğunu görüyoruz. Bunu da kapitalist toplum ya da erkek yapımı diyerek görmezden gelemeyiz. Modern Batı tarihinin başarısı anlamında iyi bir sonuç bu. Sahip olduğumuz en iyi kavram bu, ve bu kavramı hayvanları da kapsayacak şekilde genişletebilirsek o zaman hayvanların  içinde bulunduğu acı durum gerçek anlamda değişebilir.

Günümüzde hayvan hakları hareketinde en etkili eylem biçiminin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Sadece bir tane olduğu söylenemez. Çoğulculuğun kendisi en etkili yaklaşım. Ama rastgele bir stratejiyi de sahiplenemeyiz, mesela “insan” eti stratejisi çoğulcu bir açıdan bakılınca kabul edeceğim bir şey değil, yani “ a bu da iyi bir şey “ diyemem, iyi bir tarafı yok sonuçta. Paul Watson gibi kampanyaların muhteşem olduğunu düşünüyorum, gerçekten tarihi öneme sahip, şaşırtıcı ve etkileyici eylemler bunlar. Vegan eğitimi de çok önemli, çok sofistike literatür ve web siteleri oluşuyor, sayıları artıyor. Sirklerin kapatılması için yapılan kampanyalar var, dünya çapında kürk çiftliklerine karşı kampanyalar yürütülüyor, belki de bazı kampanyalarda ABD’ye kıyasla Avrupa’da daha fazla gelişme kaydediliyor. Genel olarak  Avrupa ABD’den daha aydın, bu da bazı anlamlarda hayvan korumacılığı konusunda daha derin bir tarihe sahip olmalarıyla alakalı, özellikle de İngiltere burada örnek olarak verilebilir.

Çok büyük etkisi olan bazı kampanyalar var, ama bütün bir harekete baktığımızda mücadelede gerilere doğru gittiğimizi söyleyebiliriz. Önemli olan da bu. İleri attığımız her bir adıma karşılık üç adım geriye gidiyoruz; çünkü dünyada et tüketimi konusunda dramatik bir artış söz konusu. Kürk endüstrisi en azından ABD’de gene yükselişte. Hayvan barınaklarıyla alakalı büyük sorunlar mevcut, dirikesim İngiltere’de yükseldi, ABD’de de aynı şey olabilir. Kazandığımızı sandığımız kampanyaları kazanmıyoruz, aslında mevzilerimizi kaybediyoruz, insanların gezegen çapında neler olup bittiğine dair daha keskin bir bilgiye sahip olmaları gerekiyor, ekolojik kriz, türlerin yok olması ve iklim değişikliği ile ilgili daha net bilgileri olmalı, hem bu konularla hem de nüfus artışı sorunuyla ilgilenmemiz gerekiyor.

ARA-Afrika Hayvan Hakları ile de  ilgileniyorsunuz, yapılan çalışmalardan söz edebilir misiniz?

Web sitelerine girebilirsiniz, veya total özgürlük festivali linkine de tıklayabilirsiniz, orada yaptığım konuşmanın kısımları var. Çok başarılı bir organizasyondu, 9 farklı insan hakları, sosyal adalet ve çevre grubundan temsilciler de dahil toplam 300 kişi katıldı, bu gruplar arasında gay ve lezbiyenler, özelleştirme karşıtları, insan hakları grupları ve çevre grupları da vardı. Tartışıldı, tartışma hayvan özgürlüğünün önemi ve  insan hakları gruplarının bu mücadeleleri kabul edip beraber  çalışmalarının önemi üzerine konuşulmasıyla başladı. Bu konu tartışıldı, son derece  ümit verici bir tartışmaydı, insan hakları eylemcileri, çevre eylemcileri ve Güney Afrika ilçelerinden gelen diğer üyeler de tartışmaya katıldılar.

Sizce ARA koalisyon oluşturmada etkili mi?

Daha yapılacak çok şey var, ama bence farklı gruplar arasında ittifaklar oluşturmaya yönelik bir hareketi tetiklemiş olabilirim, böylece herkes bundan faydalanmış olur. Güney Afrika’da yaptığım çalışmalardan bazıları bunlar. Oraya 3 kez gittim, üniversitelerde ve topluluklarda üç farklı konuşma gerçekleştirdim, siyahlardan iyi bir tepki aldığımı söyleyebilirim. Bu önemli bir şey, siyahlar bu mesajı diğer siyahlara götürecekler, siyahların veganizmi, vejetaryen mutfakları ve restaurantları seçmesi, kendi eğitim kampanyalarını oluşturmaları  önemli. Beyaz ve Batılı bir erkeğin buraya gelip vegan eğitiminde veya hayvan hakları konusunda etkili olması çok zor, bunun bu insanların kendi kültüründen ortaya çıkması daha önemli. Farklı bir kültür burası ve beyazları da kapsıyor. Ama et endüstrileri Güney Afrika’yı bir et üretim, et tüketim başkenti haline getirmeye çalışıyor. Brezilya’da, Çin’de ve Hindistan’da da aynı şey oluyor. Bunlar ciddi olarak ilgilenilmesi gereken meseleler. Eğer vegan eğitim gerçekleştiriyorsak neden insanlar bu alanlarda çalışmıyor, neden Hindistan ve Çin’de ittifaklar oluşturmuyorlar? Bunu yapmaları gerekir.

Afrika’da hayvan hakları hareketi gelişiyor mu?

Evet,  Afrika’da ve Cape Town’da , Johannesburg’da iyi bir hayvan hakları grubu var. Vegan gruplar da var ve giderek büyüyorlar. Dünya çapında büyüme söz konusu zaten, bunu söylemek önemli, ve dünya çapında gelişen şey “beyaz hayvanlar” hareketi değil, küresel anlamda bir renk farklılığı söz konusu, ama türlerin ve gezegenin yıkıma uğrama hızına yetişemiyor, bunu da eklemek gerek. Bu yüzden, ilerleme var ama yeterli değil, ilerleme var ama mevzi kaybediyoruz, işte bu iyi bir başlık olabilir, “ilerleme kaydediyoruz,  mevzi kaybediyoruz”.

Durum çok büyük bir hızla bozuluyor, deniz seviyelerimiz yükseliyor, küresel  anlamda  iklimlerde ciddi değişmeler yaşanıyor, bu da çölleşmeye, sellere, hastalığa, açlığa ve çevre mültecilerine, toplumsal kaosa ve güvenlik sorunlarına sebep olacak, her şeyi değiştirecek. Çoktan olmaya başladı bile, insanlar bu durumdan etkileniyorlar, hayvanlar da etkileniyor, mesela kutup ayıları etkileniyor, bu hayvanlar boğularak ölüyorlar; çünkü artık üzerine çıkabilecekleri buzul kalmadı. Hem hızla hem de dramatik bir şekilde ortaya çıkıyor bu sonuçlar, zamanımızın esas meselesi bu, kesinlikle önemli ama görmezden geliniyor. Çevreci gruplar da anlamıyor. Greenpeace çıktı ve fabrika çiftçiliğinin (endüstriyel çiftçiliğin) sera gaz emisyonunun bir numaralı sebebi olduğunu söyledi. Aman Alllahım, ne ulvi bir an… çevreci bir grup bunu kabul ediyor… sonra da kalkıp veganizmi savunmak yerine kanguru ve balina yememiz gerektiğini söylüyorlar; çünkü bu  hayvanlar inekler gibi gaz emisyonu salmıyormuş dünyaya. Cidden dünyayı etkileyebilecek bir konuşma fırsatını kaçırmaktan söz ediyorum burada, bir saniyeliğine  de olsa bütün dünyanın dikkatini çekmişlerdi, fabrika çiftiliğinin küresel ısınmanın büyük bir sebebi olduğunu söylemek gibi büyük fırsat.. Bir çok vegan bu mesajı yaymaya çalışıyor, pek anlaşılmıyor çünkü. İnsanlar ulaşım endüstrisinin sera gazı salınımında bir numaralı suçlu olduğunu sanıyor, ama aslında tarım endüstrisi suçlu. İşte bu da hayvan hakları ve veganizmin ilerici bir küresel değişime doğru yol almamızı sağlayacak çözümde en etkili araç olmasının sebebi.

Çeviri:CemC

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s